Aşağıdaki 12 punto ile 12 A-4 sayfası tutan metin, 2019 yılının yaz sonunda tamamlanmış ve yayını beklemekte olan genişp hacimli bir kitabın bölümüdür. Afganistan’da yaşanmış olanve yaşanan trajedi, Pakistan’daki politik süreçlerle ilintilidir. Ayrıca, Afganistan'da ve PŞakistasn'da yaşananlardan Türk toplumu için de çıkartılacak büyük dersler vardır…- Y. Küpeli

Yusuf Küpeli, Afganistan halkının trajedisi, ABD, CIA, ISI, Mücahidin, Sovyetler, Taleban, 11 Eylül provokasyonu ve işgal

(...) “İkiz Kuleler”e yönelik 11 Eylül 2001 provokasyonu öncesi, her hal ve durumda Afganistan’ı hedef alan askeri operasyonun planları ABD yönetiminin elinde hazır durmaktaydı. Pentagon, bu tip operasyonlarla ilgili askeri tatbikatlarını 1990’lı yılların ilk yarısında başlatmıştı...

(...) Taleban örgütlenmesi için üç- üçbuçuk milyar dolar harcamış olan CIA, Taleban’ın “eşit ortak” görünümünde karşılarına çıkıp taleplerde bulunmasına, geçecek boru hattından ülkesine petrol ve gaz istemesine ve bir de UNOCAL’un karşına rakipler çıkartarak pazarlık yapmaya kalkışmasına tahammül edemezdi. UNOCAL’un başını çektiği konsorsiyuma Arjantin’de rakip aramak...

 

 

Afganistan halkının trajedisi, ABD, CIA, ISI, Mücahidin, Sovyetler, Taleban, 11 Eylül provokasyonu ve işgal

 

Yusuf Küpeli

 

Tüm yönlere açılan geçitler üzerinde olması nedeniyle tarihi boyunca büyük stratejik önem taşıyan Afganistan, 1839’dan 1919’a dek İngiliz sömürgeciliğine karşı üç kez kurtuluş savaşı vermiştir. Petrolün ve doğal gazın olağanüstü değer kazandığı ve Avrasya egemenliği için Orta Asya egemenliğinin birinci şart olarak görüldüğü koşullarında Afganistan, ABD açısından, geçmişe göre daha da büyük bir stratejik önem kazanmıştır. Afganistan, Hazar ve Orta Asya petrollerinin ve doğal gazının Hint Okyanusu’na indirilerek pazarlara ulaştırılması projesinde hayati önem taşıdığı kadar, İran ile alt kıta Hindistan arasındaki bağların kurulması veya baltalanması açısından da önem taşımaktadır. Yine Afganistan, hem Rusya’yı güneyinden ve hem de Çin’in batısından çembere alabilmek için en uygun coğrafi konumdadır. Afganistan’da inşa edilecek hava üsleri ile sadece Rusya ve Çin üzerinde değil, tüm Orta Asya ülkeleri üzerinde hızlı, kolay ve ucuza tehdit oluşturabilmek mümkündür...

 

Afganistan’ın, resmi adıyla “Afganistan İslam Devleti”nin nüfusu, onyıllardır sürmekte olan yıkıma ve göçe karşın, 2019 yılı itibariyle 37 milyonu biraz aşmıştır. Değişik etnik guruplara bölünmüş Afganistan halkının çoğunluğu, toplam nüfusun yüzde 42’sini oluşturan ve ülkenin güneyinde yaşayan Pashtun halkıdır (Aslında, Afganistan’da yaşamakta olan Pashtun nüfusunun iki misli Pakistan’da yaşamaktadır.). Ülke nüfusunun yüzde 27’sini oluşturan Tacik halkı ile nüfusun  yüzde 9’unu oluşturan Özbek halkı kuzeyde yoğunlaşmıştır. Tacik halkı, genellikle Tacikistan ve İran sınırlarına yakın bölgelerde yaşamaktadır. Merkezi Afganistan’ın dağlık bölgelerinde ise nüfusun yüzde 8- 10 kadarını oluşturan Hazara halkı yaşamaktadır. Ülke nüfusunun yüzde 4’ünü Chahar Aimak halkı, yüzde 3’ünü Türkmen halkı, yüzde 2’sini Baluci halkı ve yüzde 4- 5 kadarını da diğer halklar oluşturmaktadır... Afganistan’ın yüzülçümü 652 bin 860 kilometra karedir ve halkının sadece yüzde 26.7 kadarı kentlerde yaşamaktadır. Yüksek çocuk ölümleri nedeniyle yaş ortalaması çok düşüktür. Başka araştırmalar da bu verileri doğrulamaktadır...

 

Afganistan toplumunun çoğunluğunu oluşturan ve bunun iki misli kadarının Pakistan’da yaşamakta olduğu Pashtun halkı, Hint-Avrupai diller gurubu içinde yeralan Hint-İrani dillerden birisini, farsça (persçe) ile yakın akraba bir dili konuşmaktadır ve Sünni İslam inancına bağlıdır. Tacik ve Baluci toplulukları da İrani diller konuşmaktadırlar. Bunların  konuştukları dillerden farsçaya en yakın olanı, köken olarak İranlı sayılan Tacik toplumunun konuştuğu Dari dilidir. Dari, Farsçanın (İran toplumunun konuştuğu dilin) bir lehçesi (diyalekti) kabuledilmektedir. İran toplumu ile Tacik toplumu rahatça anlaşabilir. Afganistan nüfusunun üçte birini oluşturan Tacik toplumu ile İran toplumu arasında sonderece derin bir kültürel bağ bulunmaktadır. Cengiz Kağan’ın, geçmişin büyük Moğol İmparatorluğu’nun kalıntısı olduklarını savunan ve merkezi Afganistan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Hazara halkının önemli birkısmı, Şia inancına bağlıdır. Halen göçebe veya yarı göçebe bir yaşam sürdürmekte olan Batı Hazara halkı, Sünni İslam inancına bağlı olup, birçeşit İran dili (farsça) lehçesi konuşmaktadır. Doğu Hazara halkı ise, bozulmuş, karışık, moğolca ve türkçe sözcüklerle dolu bir farsça (persçe) konuşmaktadır. Bunların konuştukları bozuk farsçanın Dari diline daha yakın olduğu söylenebilir. Chahar Aimak halkı da, farsçanın bir diyalekti olan Dari dilini konuşmaktadır... Güneydoğu türkçesi veya Çağatay (Chagatai) türkçesi konuşan Özbek halkı, Sünni İslam inancına bağlıdır. Türkmen halkı ise, Anadolu’da konuşulan türkçe gibi güneybatı türkçesi konuşmaktadır... Legal CIA araştırmalarına göre, Afganistan nüfusunun yüzde 19’u Şia inancına, diğerleri ise Sünni inancının değişik kollarına bağlıdır. Kısacası İran kültürü, Afganistan’da neredeyse egemen konumdadır. Farsça’nın bir biçimi olan ve ülke halkının üçte birinden fazlası tarafından konuşulan Dari ile ülke nüfusunun yaklaşık yarısının konuştuğu pashto, birlikte Afganistan’ın resmi dil konumundadırlar. Afganistan ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma dayalıdır...

 

ABD Başkanı Jimmy Carter’ın (başkanlığı, 1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski’nin “Yeşil Kuşak Politikası”nı duyurduğu 1977 yılından beri ABD servisleri, Afganistan’da şiddeti, terörü, politik kaosu kışkırtmaktadırlar... ABD’nin jeopolitik teorilerinden “Kenar Kuşak Egemenliği” teorisinin bir versiyonu olan “Yeşil Kuşak Politikası” duyurulduğunda, Afganistan, Sovyetler Birliği’nin güneyinde, emperyalist dünyanın, ABD’nin denetimi dışında kalmış tek ülke idi. O dönemde Afganistan, endüstrileşme çabası içindeydi. Aynızamanda toprak reformunu gerçekleştirilmeye, sosyal yaşamda egemen olan feodalizmin gücünü kırarak ülkeyi laikleştirmeye, ülkeye çağ atlatacak diğer tüm toplumsal reformları gerçekleştirmeye çalışan Afganistan yönetiminin tüm bu konulardaki en büyük destekçisi Sovyetler Birliği idi. Laik Afganistan yönetimi, en büyük ekonomik, bilimsel, ve teknolojik yardımları Sovyetler Birliği’nden almaktaydı...

 

Afganistan’daki rejim muhalifi anti-demokratik feodal ve kökten dinci unsurlara yapılacak gizli yardımlarla ilgili ilk emir, 3 temmuz 1979 günü, ABD Başkanı Jimmy Carter tarafından imzalanacaktı. Afganistan’daki ortaçağ kalıntılarına yapılacak gizli yardımların emrini Başkan Jimmy Carter’a imzalatan ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski, yolladığı notta, “Bu yardım, Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapılmaktadır!”, diye yazarak duruma açıklık getirmişti… Ortaçağ kalıntısı feodal unsurlara yapılacak yardım, silah, cephane, askeri eğitim, sabotaj eğitimi ve hertürlü savaş malzemesi teminine yarayacak para idi...

 

Yedi köktendinci örgütlenmenin birleştirilmesi ile oluşturulmuş “Mücahidin” yönetimi, CIA ile ortaklık halinde Batı’nın heroin tüketiminin yüzde 80’ni karşılayacaktı. Heroin, Batılı merkezlere ve ABD’ye, CIA uçakları ile taşınmaktaydı… Afganistan-Pakistan sınırındaki heroin rafinerilerinin çoğunun sahibi olan, Amerikalı heroin tüketicilerinin gereksinimlerinin yüzde 60’ını tek başına karşılayan -Pashtun (Patan) asıllı- Gulbeddin Hekmetyar (1947-), Mücahidin adlı karşı-devrimci koalisyonun en öndegelen kişisi idi. Gulbeddin Hekmetyar, CIA ile asıl bağlantı halkasını oluşturan kişiydi...

 

Woodrow Wilson Uluslararası Merkezi’nin seçkin aydınlarından olan Güney Asya ve Doğu Asya uzmanı tanınmış Amerikalı yazar ve gazeteci Selig Harrison’un (1927- ) yazmış olduklarına göre CIA, Mucahidin koalisyonunun şekillenebilmesi için en az 3,5 (üçbuçuk) milyar dolar harcamıştı. (Mucahidin, arabça, savaşçı anlamına gelmektedir.)... CIA’dan alınmış olan 3.5 (üçbuçuk) milyar dolarlık yardımın ötesinde, Afgan savaş lordlarının uyuşturucu ticaretinden elde ettikleri olağanüstü tatlı kazançlar, karşı-devrimci savaşın bir başka finans kaynağı idi. Silah endüstrisinden dahi yüksek kârlar sağlayan bu uyuşturu gelirleri, uyuşturucunun piyasaya ulaşmasına yardımcı olan ABD servisleri ile, CIA ile paylaşılmaktaydı ve halen aynı tezgah işletilmektedir. Afganistan’ın afyon tarlalarını bekleyen ABD ordusu askerlerinin fotoğrafları internette dolaşmaktadır..

 

Pashtun, Tacik, Baluci, Özbek etnik gruplarından ve çoğunlukla puritan Vahabi (Muvahhidun, Tekci) inancına sahip fanatik Arab gönüllülerden oluşan, zaman zaman kendi aralarında da çarpışan ve farklı liderlere sahibolan bu Mucahidin gurupları, CIA ve Pakistan istihbarat örgütü ISI (Intern-Services Intelligence) eliyle bir şemsiye örgütün altında birleştirilmişlerdi. Sözkonusu şemsiye örgütlenmenin tepesinde gözüken kişilerin en öndegeleni, daha çok Afganistan’ın güneyinde güçlü olan Pashtun (Patan) asıllı Gulbeddin Hekmetyar idi. Gulbeddin Hekmetyar, 1976- 77 yılında, Hizb-I Islami (İslam Partisi) adlı bir örgüt kurmuştu. Hekmetyar, ileride, Mucahidin’in iktidarı yıllarında, 1993- 94 ve 1996- 97 yıllarında Afganistan’ın başbakanı olacaktı:..

 

Afganistan’ın kuzeyinde, Tacik asıllı Ahmed Şah Mesud (2 Eylül 1953- 9 Eylül 2001) egemendi. Kuzey’de, -Türkiye ile de bağı olan- Özbek “General” Raşit Dostum’un da bir gücü vardı… Daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Tacik ve Özbek halkları ülkenin kuzeyinde çoğunluktaydı… “Panshir Arslanı” olarak ünlenen Şah Mesud, Hekmatyar’dan sonra en önde gelen diğer güçlü kişi idi ama, ileride, ABD’nin bu ülkeyi bombalayıp işgaletmesinden hemen önce O, karanlık bir süikastin kurbanı olacaktı. CIA’nın bakış açısıyla Şah Mesud, çoktan planlanmış olan işgalin ardından ABD’nin Afganistan’da kurmayı düşündüğü kukla yönetim için uygun kişi değildi. Şah Mesud, ABD’ye problem yaratabilecek, İran ve Rusya ile ilişki geliştirebilecek bir karakterdi…

 

Afgan gazeteci Sami Yusafzai, General Gramov’un ağzından şunları yazmaktaydı... “Özbekistan üzerinden Afganistan’a giren ilk Sovyet askeri birliklerinin Salang Vadisi’nden ve Panshir Vadisi’nden geçişleri, Ahmed Şah Mesud’un müsadesi sayesinde olmuştur. Aksi taktirde, bu vadileri geçebilmek olanaksızdı...” Şüphesiz, ABD’nin istihbarat servisleri bu olayı not etmişlerdi...

 

Afganistan’ın kuzeyinde egemen olan Tacik asıllı Ahmed Şah Mesud, Sünni İslam inancının en erken ılımlı kollarından Hanefi mezhebine mensuptu... O, Ahmed Şah Mesud, Rabbani  (1940- ) önderliğindeki Cemaat-i İslami (İslam Cemaatı veya topluluğu) örgütünün safında CIA ile bağlar kurmuştu ama, O’nun bu yakınlığı, diğer bazı savaş lordlarının yakınlığı kadar güvenilir bulunmuyordu. CIA tarafından Ahmed Şah Mesud hakkında verilmiş olumsuz raporlar vardı... Örneğin, 1976’da Cemaat-i İslamiörgütlenmesinden koparak Hizb-i İslam (İslam Partisi) adlı örgütlenmeyi şekillendiren ve ülkedeki heroin rafinerilerinin ezici çoğunluğuna sahibolan “Bukalemun” lakaplı köktendinci Gulbeddin Hekmatyar’ın (1947- ) CIA’ya yakınlığı, anlaşıldığı kadarıyla, Şah Mesud’a göre çok daha sıkı ve CIA açısından çok daha güvenilir idi. Çünkü, Hekmatyar’ın kaybedebileceği büyük kazançları vardı. Hekmatyar, CIA olmadan heroinlerini ABD’de ve diğer Batılı ülkelerinde pazarlayamazdı. Kısacası Hekmatyar, CIA’ya bağlılığını sürdürmek zorundaydı... (ABD Afganistan’ı işgalettikten sonra, koşullar değiştiği zaman, 2002 yılında CIAGulbeddin Hekmatyar’ı öldürmeye çalışacaktı.)

 

ABD’nin resmi açıklamalarının (resmi yalanlarının) tam tersine, CIA yöneticilerinden Robert Gates, “Gölgelerden” adlı anılarında, Sovyetler Birliği Afganistan’a girmeye başlamasından çok önce Afgan savaş lordlarına yardıma başlamış olduklarını yazmaktaydı. Brzezinski  tarafından da doğrulanan bu gerçeğe göre, Sovyet askeri birlikleri 27 Aralık 1979’da Afganistan’a girmeye başlamadan en az yedi ay önce, CIA (Central Intelligence Agency) ve CIA’nın Pakistanlı ortağı ISI (Intern Services Intelligence), Afganistan’daki savaş lordlarını desteklemeye başlamışlardı. CIA ve ISI, karşı-devrimci Afgan savaş lordlarına silah ve para yardımına Haziran 1979’da başlamışlardı. Mücahidin adını alan grupların başındaki savaş lordları, gizli CIA ve ISI yardımları ile silahlı eylemlerini giderek yoğunlaştıracaklardı...

 

Fransız “Le Nouvel Observateur” gazetesinin 15- 21 ocak 1998 tarihli sayısındaki röpörtajında Brzezinski, Afganistan’a girmesi için sovyetler birliğini kışkırttıklarını, bu amaçla İslamcı gurupları tüm güçleriyle desteklediklerini açıkca anlatacaktı. Brzezinski, başrolünde kendisinin yeraldığı bu kanlı terör ve yıkım sarmalı nedeniyle ve halen Afganistan’da sürmekte olan korkunç trajedi nedeniyle, ”herhangi bir vicdan azabı duymadığını”, açıkça ifade edecekti...

 

Büyük toprak sahibi ve uyuşturucu tüccarı feodal unsurlar tarafından yönetilen karşı-devrimci terörün, ülke ekonomisine yönelik sabotajların durdurulabilmesi amacıyla, Afganistan Cumhurbaşkanı Nur Muhammed Taraki, Mart 1979’da, Sovyet askeri birliklerini davet edecekti. Bu davet, “uluslararası ilişkileri gerer” gerekçesiyle, Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Kosigin (Aleksey N. Kosygin, 1904- 1980) tarafından kesinlikle reddedilecekti... Fakat, -daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi- çok kapsamlı bir silah indirimi öngören Salt II Anlaşması’nın ABD Senatosu’nda onaylanmamasının; İslam devrimini gerçekleştirenler tarafından Tahran’daki ABD elçiliğinin 4 Kasım 1979 günü basılmasının; orta menzilli ve nükleer başlık taşıyabilen Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya koşullandırılmalarının ardından, Sovyetler Birliği, Afganistan’a girme zorunluluğu duyacaktı…

 

Salt II Anlaşması’nın reddi ve nükleer başlıklı Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmeleri, ”birlikte varolma ve sorunları görüşmelerle çözme” anlamına gelen Détente (uluslararası yumuşama) dönemini sonlandırmıştı. Sovyetler Birliği’ne yönelik tehdit güç kazanmıştı. Sözkonusu tehdidin odak noktalarından birisi, Afganistan idi. Sovyetler Birliği açısından, artık daha fazla “gerilebilecek” uluslararası ilişkiler kalmamıştı. Topraklarındaki hedeflere yönelik Amerikan Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmelerinden 15 gün sonra Sovyetler Birliği, askeri güçlerini Afganistan’a sokmaya başlayacaktı... ABD yönetimini çok sevindiren bu gelişme, Sovyetler Birliği’nin yıkılışında önemli rol oynayacaktı. Başka farklı nedenleri de olmakla birlikte, Sovyet ekonomisi bu yükü kaldıramıyacaktı...

 

Mucahidin örgütlenmesine 1980 yılında katılan en erken Arab gönüllüler arasında, Suudi kraliyet ailesi ile yakın bağları olan çok varlıklı Laden ailesinden gelme Usame Bin Laden’de (1957- ?) bulunmaktaydı. Ülkesinden Afganistan’a 4 (dört) bin gönüllü getiren ve en kökten dinci Mucahidin liderleri ile yakın dostluklar geliştiren puritan Vahabi (Muvahhidun, Tekçi) inancından Usame Bin Laden’in en yakınlarının, -soru işaretleri oluşturacak biçimde- Bush ailesi ile önemli iş ortaklıkları, yakın bağları bulunmaktaydı. Usame bin Laden (1957- ?), Yemen’den gelip Suudi Arabistan’a yerleşmiş ve inşaat mütahitliği yaparak dolar milyarderi olmuş bir kişinin 54 çocuğundan birisiydi. Laden, 11 milyar dolar tutarında mirasın üzerine oturmuştu. Laden ailesinin Bush ailesi ile, CIA direktörlüğü de yapmış olan G. H. Walker Bush (CIA başkanlığı, 1976- 77 ve ABD başkanlığı, 1989- 93) ile şekillenmiş karmaşık iş ortaklıklarını burada anlatmaya kalkmak, konuyu dağıtır. (Bush- Laden iş ortaklığı ile ilgili olarak bak: www.azer.com/; www.globalresearch.ca/, by Michel Chossudovsky, by Xymphora; www.ntimc.org/, Noth Texas Independent Media Center; www.unansweredquastions.net/; http://www2.bostonherald.com/news/, by Jack Meyers, Jonathan Wells, Maggie Mulvihill, December 10. 2001) ...

 

Anlaşılmış olacağı gibi sadece CIA yetiştirmesi Usame bin Laden’in değil, tüm Laden ailesinin CIA ile değişen ölçülerde bağı bulunmaktaydı.. Mucahidin örgütlenmesine ve daha sonra Taleban örgütlenmesine en büyük desteği sağlayanların arasında Suudi Arabistan Kraliyet ailesi de yeralmaktaydı... Taleban örgütlenmesinin önderleri ile işbirliği içine girecek olan Usame Bin Laden’in örgütlenmesi, Al Kaida (üs, dayanak) olacaktı. CIA’nın da yapılanmasında büyük rol oynadığı bu köktendinci örgütlenme, Al Kaida (Üs, dayanak),  aralarında Bosna ve Çeçenistan gibi çoğrafyaların da bulunduğu değişik bölgelerde çatışmalara girecekti. Puritan Vahabi (Muvahhidun, Tekci) inancının Hindistan’da şekillenmiş bir türevi olan ve yine Muvahhidun gibi puritan olan Deobandi inancına bağlı Taleban örgütlenmesinin önderleri ile işbirliği içine girecek olan Usame Bin Laden’in örgütü Al Kaida, dünyanın değişik yerlerinde ulusalcı ve solcu hükümetlere ait hedeflere yönelecek, karşı-devrimci provokasyonlar üretecekti. Bu arada Al Kaida, bazı ABD hedeflerine, elçiliklere de saldıracaktı…

 

ABD tarafından 1996 yılından itibaren arananlar listesinin başında yeralan ve yakalanması için delarca olanak doğduğu halde yakalanmayan Usame Bin Laden’in işleri ve merkezi disiplinli bir örgüt yapısı olmayan Al Kaida’nın şiddet eylemleri, genellikle ABD’nin istediği askeri müdahaleler için “meşru” mazeretler oluşturacaktı. Al Kaida adlı örgütün CIA tarafından derin biçimde infilitre edilmiş olduğu, hatta bu örgütün CIA tarafından şekillendirilmiş olduğu ve Usame Bin Laden’in yine CIA tarafından kullanıldığı haklı olarak düşünülecekti. Zaten günümüzde, başta Libya olmak üzere birçok coğrafyada, ABD- Al Kaida işbirliğine açıkça rastlanmaktadır...

 

Mucahidin gruplarına giden silahların ve diğer yardımların dağıtımını, Pakistan gizli servisi ISI yapmaktaydı. Sadece 1983 yılında bu gruplara 10 bin ton değişik silah ve cephane yardımı yapılmıştı. Sözkonusu yardım, 1987 yılında 65 bin tona ulaşacaktı. Tüm bu silahlar ve cephane, Pakistan üzerinden gelmekteydi... Pakistan gizli servisi ISI, aynızamanda Mucahidin gruplarının eğitimlerini üstlenmişti. Hatta ISI, birtakım operasyonları bizzat organize etmekteydi... CIA, satalit (uydu) istihbaratı aracılığıyla Sovyet askeri birliklerinin yerlerini tesbit edip Mucahidin gruplarına bildirmekteydi. Ayrıca ABD, bu gruplara, Pakistan üzerinden en gelişmiş anti-tank füzeler ve diğer gelişmiş silahlar vermekteydi... Kısacası, Mucahidin’in lojistik desteği Pakistan üzerinden yapılmaktaydı. Günümüzde de Afganistan’da bulunan işgalci ABD ve NATO birliklerinin ikmalleri, asıl olarak Pakistan üzerinden yapılmaktadır...

 

Mucahidin gruplarını biraraya toplayan şemsiye örgütün başında gözüken Gulbeddin Hekmatyar’ın hem Pakistan gizli servisi ISI ile ve hem de Kahire merkezli Müslüman Kardeşler (Al-Ikhvan Al-Muslimun, 1928) adlı örgütle sıkı bağları vardı. Jefferson V. Day’in anlatımına göre Gulbeddin Hekmatyar, sadece kendi partisi için CIA’dan 600 milyon dolar değerinde silah yardımı almıştı. Ahmed Şah Mesud ise, 1984 yılına dek ABD’den herhangi bir yardım almamıştı...

 

Başkan Carter, Afganistan’da bulunan Mucahidin gruplarına yılda en az 50 milyon dolar verirken, bu yardım, Reagan döneminde 1 (bir) milyar dolara dek yükselecekti… Mucahidin adlı karşı-devrimci güçlerin iktidara yürüyüşlerinde en önemli rolü, CIA ile birlikte Zia ul-Hak yönetimindeki Pakistan oynayacaktı…

 

CIA, satalit (uydu) istihbaratı aracılığıyla Sovyet birliklerinin yerlerini tesbit edip Mucahidin gruplarına bildirmekteydi. Ayrıca ABD, bu gruplara, Pakistan üzerinden en gelişmiş anti-tank füzeler ve diğer gelişmiş silahlar vermekteydi... Başlangıçta, Sovyet birlikleri hava egemenliği sayesinde Afganistan’da üstün durumdaydılar. Fakat, 1986- 89 yıllarında ABD, Mucahidin gruplarına -tek kişi tarafından karadan havaya, uçaklara ve helikopterlere karşı ateşlenen en gelişmiş- bini aşkın FIM-92 Stinger füzeleri verecekti. Stinger füzeleri, Sovyet birliklerinin hava egemenliğini büyük ölçüde azaltacak, savaşın kaderini etkilemeye başlayacaktı... Yeniden tırmandırılmış olan “Soğuk Savaş” süreci ile askeri harcamaları artmış ve ekonomik problemleri derinleşmiş olan Sovyetler Birliği için Afganistan savaşı çok pahalı olmaya başlamıştı... Yaklaşık 50 bin kadar Sovyet askeri ve 500 bini aşkın Afganistanlı yaşamını yitirmişti. Bir milyonu aşkın Afganistanlı ise Pakistan’a sığınmıştı. İleride, Pakistan’a sığınmış olan bu Afganlı mültecilerden de yararlanılarak yeni bir örgüt, tekçi, puritan Deobandi inancına bağlı fanatik Taleban örgütlenmesi yaratılacaktı...

 

Sonuçta, 1985- 91 yıllarında Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin genel sekreteri ve 1990- 91 yıllarında Sovyetler Birliği’nin Cumhurbaşkanı olan Mikhail Gorbachev yönetiminin kararı ile Sovyet birlikleri, 1989 yılında Afganistan’dan çekilmeye başlayacaklardı. Son Sovyet birliği de 15 Şubat 1989 günü bu ülkeyi terketmiş olacaktı...

 

Sovyetler Birliği’nin son askerini de 15 Şubat 1989 günü Afganistan’dan çekilişinin üzerinden üç yıl kadar geçtikten sonra, Sovyet yanlısı Necibullah hükümetin yıkılacaktı. Necibullah’ın yerine Mücahidin yönetiminden İslamcı Burhaneddin Rabbani, 1992 baharında ülkenin yeni cumhurbaşkanı olacaktı. Şah Mesud, 1996 yılına dek yaşayacak bu hükümette savunma bakanlığını üstlenmişti... Savunma Bakanı Şah Mesud’un örgütü ile Hikmetyar’ın Hizb-i Islami örgütlenmesi arasında 25 Nisan 1992 günü savaş çıkacaktı. İki gün sürecek olan ağır çatışmaların ardından, Hizb-i Islami birlikleri Kabil’den atılacaklardı. Sonuçta, bir ay sonra, 25 Mayıs 1992 günü, Şah Mesud ile Hikmetyar anlaşacaklardı. Hikmetyar, ülkenin başbakanı olacaktı... Sözkonusu gelişmeden sonra da Mucahidin grupları arasında çatışmalar bitmeyecekti...

 

Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilişinin ve yıkılışının ardından Zia ül-Hak, 1979’dan beri İran’a egemen olan İslami rejimle birlikte Orta Asya’nın zenginlikleri üzerinde emelleri olduğunu belli etmişti. ISI, Mucahidin içinde örgütlüydü ve ayrıca İran’ın Afganistan üzerinde çok büyük kültürel etkisi vardı. Afganistan nüfusun üçte birini oluşturan Tacik halkı İran (Pers) asıllı olduğu gibi, ülkedeki iki resmi dilden biri de farsçanın bir biçimi olan Dari idi. Ayrıca toplumun yüzde 19 kadarı Şia inancına bağlıydı. En önemlisi, İslam devriminin ardından İran ile ABD, düşman devletler haline gelmişlerdi… Kısacası ABD, başta Tacik toplumunun lideri Şah Mesud olmak üzere Mücahidin iktidarına güvenemezdi… Burhaneddin Rabbani başkanlığındaki Mücahidin yönetimi, başlangıçta İran ile bazı problemler yaşamıştı ama, daha sonra iki yönetimin ilişkileri gayet iyi gelişmişti. Bunlar, Beyaz Saray ve CIA açısından kolay kabuledilebilir durumlar değillerdi...  Mücahidin’e verilen ABD desteğin kesilmesi, ve köktendinci fanatik Deobandi inancındaki Taleban’ın Afganistan’da sahneye sürülmesi, bunların hepsi aynı zamana rastlayacaktı. Sözkonusu kirli işlerin asıl nedeni, bölge de yükselen İran etkisini engelleyebilmekti. Tüm bunlar, İran’a karşı manevralardı... Vahabi (Muvahhidun, Tekci) inancı ve bunun ikiz kardeşi Deobandi inancı, en büyük düşman olarak Şia inancını ve Şia’nın türevlerini görmekteydiler. CIA artık, Afganistan’da, İran-Şia düşmanı Taleban’ın iktidara giden yolunu açmaktaydı... (Vahabi ve Deobandi hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam + 6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar )

 

İçinde toplantı halinde oldukları uçağın havada patlayıp yere çakılması ile Ziya-ül Hak ve üst yönetici ekip 17 Ağustos 1988 günü yaşama veda ederlerken, Afganistan’da, yeni yıkım makinesi Taleban’ın ve ortağı El Kaide’nin yükseliş süreçleri başlamaktaydı... Ziya-ül Hak ile birlikte istihbaratın ve askeri yönetimin başları da ölmüşlerdi ve devletin çekirdeği ile ilgili herşey, anlaşılan, CIA’nın istemlerine uygun biçimde yeniden şekillendirilmekteydi... Ziya-ül Hak’ın öldürüldüğü 1988 yılında, Afganistan’da, 43 farklı ülkeden onbinlerce müslüman genç, CIA’nın kamplarından eğitilmekteydiler. Bu Afgan olmayan 35- 40 bin kadar kökten dinci yabancı genç, El Kaide savaşçıları olarak sahada yerlerini alacaklar, sadece Afganistan’da değil, aynızamanda başka coğrafyalarda da kullanılacaklardı. Bunların sözde örgütleyicisi olarak gözüken kişi, Suudi Arabistan kökenli milyarder Usame bin Laden’den başkası değildi... Usame bin Laden’in El Kaide gibi uluslararası bir gücü nasıl “örgütleyebildiği” bilinemezdi ama, halkları Müslüman ülkelerin tümünde elleri olan CIA’nın böyle işleri başaracak bağlantıları, deneyimi, entellektüel birikimi, örgütsel ve ekonomik gücü olduğu şüphe götürmezdi... Usame bin Laden’in görevi, suçu üslenip CIA tezgahını görünmez kılmak, perdelemek idi sadece...

 

CIA ve ISI tarafından hazırlandıktan sonra 1994 güzünde savaş alanına sürülen Pashtun asıllı ve Deobandi inancına bağlı Taleban, çatışdığı Mucahidin yönetimini kolayca yerinden sürecek ve 27 Eylül 1996 günü başkent Kabul’e girecekti... Mücahidin, Sovyetler Birliği’ne karşı kullanılmıştı. Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilişinimn ardından sahaya sürülecek olan Taleban ise, bölgedeki İran etkisine karşı kullanılacaktı...

 

Güney ve Doğu Asya uzmanı Selig Harrison’un ifadesiyleSovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da tüm birliklerini Afganistan’dan çekmesinin ardından CIA, daha önce Mücahidin’in kuruluşunda yapmış olduğu gibi, yaklaşık 3 veya 3,5 milyar dolar harcayarak Taleban’ı örgütlemişti... Gerçek adı Muvahhidun (Birlikçi, Tekçi) olan Vahabi dogması, Ahmad bin Muhammed ibn Hanbal’ın (780) ve Ibn Taymiyya’nın (1263- 1328) izinde yürüyen Muhammed ibn- Abdulvahab (1703/ 4- 1787) tarafından Suudi Arabistan’da şekillendirilmiştir. Bu sonderece gerici ve dogmatik puritan (safcı) Vahabi (Muvahhidun) okulunun Hindistan versiyonu olan Deobandi okulu ise, Vahabi okulunun bir türevi olarak 1866 veya 1867 yılında, Muhammed Abid Hüseyin önderliğinde ve arapça adıyla Dar al-Ulum veya Darul Uloom (Eğitimin veya ilmin evi) olarak Hindistan’ın kuzeyinde kurulmuştu. Sözkonusu okul, Deoband adını, Hindistan’ın kuzeyindeki büyük Delhi kentinin yaklaşık 150 kilometre kadar kuzeydoğusunda, dağlık Nepal sınırındaki Uttar Pradesh’e konumlanmış küçük Deoband kentinden almıştı...  

 

Birbirlerinden ancak çok küçük nüans farkları ile ayrılan Vahabi (Muvahhidun), Deobandi ve Mısır’daki Salafiyah okulları, Peygamber Muhammed’in ve ondan sonraki iki neslin yaşadığı dönemin İslami adetlerini ve geleneklerini yaşatmayı savunan reaksiyoner inanç biçimleridirler. Bunlar, İslam’ı tüm dış etkilerden arındırma iddiasında olan tamamen çağ-dışı akımlardır. (Aynı reaksiyoner akım, Mısır’da, Atacılar veya Cedciler anlamına Salafiyah öğretisi adını almıştır.)...

 

Sovyetler Birliği sonrasında Afganistan üzerinde oluşmuş İran etkisinin kırabilmesi ve bu ülkenin Washington tarafından denetlenebilmesi amacıyla, Şia düşmanı Vahabi ve Deobandi koalisyonu Taleban, CIA’nın ve Pakistan servisi ISI’nin destekleri ile, 1998’de, Afganistan’ın yüzde 90’ında denetim kurabilmişti... İslam’ı tüm dış etkilerden arındırma iddiasında olmalarına karşın onlar, Taleban ve yerli bağlaşıkları, ABD doları ve desteği ile ile can bulmuşlardı. Yine onlar, ABD doları ve silahları ile beslenmişlerdi ve beslenmekteydiler...

 

Washington tarafından kullanılmaya çalışılan Taleban yönetimi ile Beyaz Saray arasındaki büyük problem, petrol boru hattı sorunu nedeniyle 1990’lı yılların sonlarında kendisini gösterecekti... Türkmenistan’ın kuzeyindeki Chardzhou’dan başlayıp Afganistan içinden güneydoğuya doğru inerek Pakistan kıyısındaki bir terminalde, -Hint Okyanusu’nun parçası olan- Arap Denizi ile buluşacak 1.040 mil uzunluğunda bir boru hattı planlamıştı. Türkmenistan’da, Özbekistan’da, Kazakistan’da ve Rusya’da bulunan bölgesel boru hatlarının bir parçası ve tamamlayıcısı olacak olan bu hatla igili olarak UNOCAL’un başını çektiği konsorsiyum, Taleban rejimi ile yakın ilişkiler geliştirmişti. Taraflar arasında görüşmeler başlamıştı. Fakat sözkonusu görüşmeler 1998 yılında karmaşık bir yola girmişlerdi. (www.house.gov/international_relations/105th/ap/wsap212982.htm) Yine aynı yıl, Taleban’ı finanse eden kuruluşlar arasında gözüken Suudi Delta Oil şirketi ve bununla ortaklık kurmuş olan bir Arjantin firması, gaz-boru hattı inşası için Taleban yönetimiyle görüşmeler başlatmıştı… Petrol ve gaz boru hatlarının Afganistan’dan geçişi konusunda şartları olan, bu hatlardan Afganistan için de gaz isteyen ve Washington ile pazarlık yapmaya çalışan Taleban, ABD yönetimi ile anlaşmazlığa düşecekti.

 

Taleban örgütlenmesi için üç- üçbuçuk milyar dolar harcamış olan CIA, Taleban’ın “eşit ortak” görünümünde karşılarına çıkıp taleplerde bulunmasına, geçecek boru hattından ülkesine petrol ve gaz istemesine ve bir de UNOCAL’un karşına rakipler çıkartarak pazarlık yapmaya kalkışmasına tahammül edemezdi. UNOCAL’un başını çektiği konsorsiyuma Arjantin’de rakip aramak, bölgeye başka şirketleri getirmeye çalışmak, bölgedeki ABD etkisine karşı bir tehdit oluşturduğu kadar, UNOCAL’un kazanç hesapları için de tehditti... Diğer yandan, ABD yönetiminin asabiyetinin kaynağında, ırkçı düşünce yapısından kaynaklanan köle-efendi ilişkisi mantığı da yatmaktaydı...

 

UNOCAL, CentGas (Central Asia Gas) adlı çokuluslu bir konsorsiumun en öndegelen üyesiydi. UNOCAL’ın başını çektiği sözkonusu konsorsium, UNOCAL ile birlikte, Delta Oil (Suudi Arabistan), Türkmenistan hükümeti, Indonesia (Endonezya) Petroleum, Japonya merkezli LTD. (INPEX), yine Japonya merkezli ITOCHU Oil Exploration Co. Ltd., Kore merkezli Hyundai Engineering & Construction Co. Ltd, Pakistan merkezli The Crescent Group, ve Rusya Federasyonu merkezli RAO Gazprom adlı şirketlerden oluşmaktaydı. Boru hattı inşaatı hedefiyle biraraya gelmiş sözkonusu şirketler, İran, Pakistan, Hindistan üzerinden geçerek Hint Okyanusu’nun uzantısı Arab Denizi kıyısında bir terminale ulaşacak diğer boru hattı projesi üzerinde de kafa yormaktaydılar... Sonuçta, UNOCAL, boru hattı işinin Taleban ile olmayacağını bildirince, Afganistan’a yönelik “halı bonbardımanı” başlayacaktı... “İkiz kuleler” saldırısı, sadece uydurma bir bahaneydi... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Afganistan’ın işgali yedinci yılını, Irak’ın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar  http://www.sinbad.nu/isgalafgirak.htm )

 

Kurulduğu 1922 yılından beri ABD’nin dışpolitika yörüngesini belirleyen CFR’in (Council on Foreign Relations) ve ayrıca Reinhard Gehlen gibi Nazi istihbaratçılarının elinde 1947 yılında doğumunu yapmış olan CIA’nın geçmişteki başkanlarından George Herbert Walker Bush’un oğlu W. Bush, 2001 yılının başında Başkanlık koltuğuna oturmuştu. George Walker Bush, aynızamanda petrol işindeydi. Babası gibi petrol işinden gelen oğul W. Bush, 20 Ocak 2001 günü başkanlık koltuğuna oturmasından hemen sonra, kural tanımaz “iş bitirici” aile geleneğine uygun olarak, Şubat 2001’de Taleban ile görüşmeleri başlatmıştı... Aynı yılın (2001) Mart ayı içinden, özel Taleban temsilcisi, yanında çok değerli bir Afgan halısı armağanla Washington’a gelmişti. Taleban temsilcisi, W. Bush yönetiminin şef uygulamacısı ile sözkonusu petrol işi üzerine pazarlığa başlamıştı. Kalpten olmayan görüşmeler sırasında, Beyaz Saray temsilcisi Brisard, Taleban temsilcisine, “Ya bizim altın bir halı olan teklifimizi kabuledersiniz, ya da biz sizi halı bombardımanının altına taşırız!”, diyecekti...

 

George Arney imzasıyla 18 Eylül 2001 tarihli BBC’de rapor edildiğine göre, Pakistan’ın önceki dışişleri bakanlarından Niaz Naik, aynı yılın (2001’in) Temmuz ayı ortalarında, yani 11 Eylül olayından yaklaşık üç ay önce, Amerikalı görevlilerin, kendisine, “Afganistan’a yönelik askeri bir operasyona hazırlanmakta olduklarını” söylediğini anlatacaktı. Naik’in BBC’ye aktardığına göre, Berlin’de, Birleşmiş Milletler Afganistan İlişki Gurubu toplantısında, ABD temsilcileri, O’na, Niaz Naik’e, “ABD’nin askeri bir operasyonla Ladin’i ve Taleban önderi Molla Ömer’i yakalayıp öldüreceğini” söylemişlerdi... Yalan söylemesi için herhangi bir neden olmayan Naik’in anlatımından da anlaşılacağı gibi, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler’e saldırı olayının ardından “suçlu” ilanedilen Laden’in Taleban’dan istenmesi ve verilmemesi gerekçe yapılarak bu ülkeye saldırılması, dünya kamuoyuna yönelik basit bir tiyatrodan, tipik bir sahtekarlık örneğinden başka birşey değildi. Çünkü, Taleban’a saldırma kararı zaten çok önceden verilmişti... Naik’in anlatımıyla, operasyon için Tacikistan’da bulunan üsler kullanılacaktı. Bu operasyon da, Özbekistan’ın arazisi ve ayrıca 17 bin Rus askeri de yeralacaktı. Planlanan sözkonusu operasyon, bölgeye kar düşmeye başlamadan önceye, en geç Ekim ortasına rastlatılacaktı. Zaten Afganistan’a yönelik ABD saldırısı da 7 Ekim 2001 günü, Naik’in bunları anlatmasından yaklaşık üç hafta sonra başlatılmıştır. Fakat Ruslar sürecin dışında tutulmuşlardır...

 

Yukarıda nakledilen 18 Eylül tarihli BBC raporundan dört gün sonra, 22 Eylül tarihli İngiliz The Guardian gazetesinde, Afganistan’a yönelik saldırının gelmekte olduğu uyarısı yapılmıştı. Aynı haberin içinde, 2001 yılının Temmuz ayı ortasında, Berlin’de bir otelde, ABD, Rus, İran, ve Pakistan görevlileri biraraya gelerek Afganistan’a yönelik bir askeri operasyon için “beyin fırtınası” gerçekleştirmiş oldukları bilgisi de yeralmaktaydı. Sözkonusu toplantıya Naik ile birlikte bazı Pakistanlı generaller, İran’ın önceki Birleşmiş Milletler elçisi Sait Recai Horasani, Taleban’a karşı savaşan Kuzey İttifakı’nın dışişleri bakanı Abdullah Abdullah, bazı Rus görevlilerle birlikte Rusya’nın önceki özel Afganistan elçisi Nikolai Kozyrev ve üç Amerikalı görevli katılmışlardı. ABD’nin önceki Pakistan elçisi Tom Simons, Dışişleri Bakanlığı Güney Asya İşleri önceki yardımcı sekreteri Karl Inderfurth ve Dışişleri Bakanlı bünyesindeki Pakistan-Afganistan-Bengaldeş işleri bürosunu 1997 yılından beri yönetmekte olan Lee Coldren, sözkonusu üç katılımcı Amerikalı kişi idiler... Bu haber, Naik’in bir önceki paragrafta geçen anlatımını doğrulamaktaydı...

 

Kısacası, “İkiz Kuleler”e yönelik 11 Eylül 2001 provokasyonu öncesi, her hal ve durumda Afganistan’ı hedef alan askeri operasyonun planları ABD yönetiminin elinde hazır durmaktaydı. Pentagon, bu tip operasyonlarla ilgili askeri tatbikatlarını 1990’lı yılların ilk yarısında başlatmıştı... ABD yönetimi, Taleban rejimine yönelik operasyonlar konusunda Rusya Federasyonu ile ve anılan diğer ülkelerle belirli ölçülerde ilişkiler kurmuş, bilgi alışverişinde bulunmuş ve ortak planlar yapmış olsa da, Afanistan’a yönelik kendine özgü çok özel bir plana sahipti. Çünkü ABD, gücünün zirvesinde olduğuna inandığı o günlerde, Afganistan pastasını başkaları ile paylaşmak istemezdı ve istemeyecekti. ABD’nin Afganistan’da sağlanacak egemenliği özellikle İran ve Rusya ile paylaşmak istemeyeceği ortadaydı. NATO üyesi ülkelerin sürece dahil edilmeleri ise tamamen farklı bir olaydı. Bunlar, ABD’nin tam denetimi altında idiler...

 

Kendi yararına ve şüphesiz UNOCAL’ın yararına olarak Afganistan’a yönelik bir operasyon için uluslararası destek sağlayabilmek amacıyla ABD,  dünyaya ve yığınlara yutturabileceği “geçerli” bir gerekçeye, ahmakça bir yalana gereksinim duymaktaydı. Afganistan’a yönelik “halı bombardımanını” başlatabilmek ve bu ülkeyi işgal edebilmek için ve ayrıca en genel anlamıyla İslam coğrafyasının zenginliklerini talan edebilmek amacıyla ABD’nin sansasyonel etkili bir provokasyona gereksinimi vardı. W. Bush yönetimi tarafından tezgahlandığı anlaşılan 11 Eylül 2001 komplosu, “İkiz Kuleler”e saldırı provokasyonu, Afganistan’a saldırı için Washington’un eline aramakta olduğu “gerekçeyi” verecekti… Beyaz Saray, artık “tek kutuplu” olarak gözüken dünya da, “yenilmez” egemekliğini ilanetme aşamasında olduğu kanısındaydı...

 

New York’ta bulunan Dünya Ticaret Merkezi’nin “İkiz Kuleler”ine ve Pentagon’a uçak çarptığı haberi ile dünya sarsılacaktı... Sözkonusu olayla ilgili dökümanterlerin görüntülerine göre, “ilginç tesadüf”, ikiz kulelere “saldırı” işini bir okulda haber alan, olanlar kulağına fısıldanırken yüzü aydınlanan, hiç tepki vermeden on- onbeş dakika kadar daha yerinde oturan ABD Başkanı W. Bush, yapılmış olan oprovokasyonun başarısı kesinlik kazanınca, TV kameraları karşısına geçerek, ailece yıllardır petrol işinde ortak oldukları Usame bin Laden’i ve CIA patentli El Kaide adlı merkezi disiplinden yoksun öegütlenmeyi suçlayacaktı. W. Bush, CIA beslemesi Usame bin Laden’i ve yine CIA patentli El Kaide adlı ötgütü “İkiz Kuleler”e saldırının sorumlusu ilanedecekti. Çünkü bunlar, Laden ve El Kaide, işgal planları çoktan hazırlanmış olan Afganistan topraklarında üslenmişleri... “İkiz Kuleler”in yıkıldığı haberini alan bir ABD başkanının, W. Bush’un, o anda herhangi bir tepki vermemesi ve renk vermeden uzun süre beklemesi, suçluluğunu gizlemeye çalışan, olayın içinde olduğunu gizlemeye çalışan kişilere özgü bir tavırdı...

 

“ABD Anti-Terör Yasası”nın Bill Clinton tarafından imzaladığı 1996 yılında, Sudan yönetimi, 1992’de ülkelerine gelmiş olan Laden’i sınırdışı etmişti. Yani Laden, istense, o günlede CIA tarafından rahatça teslim alınabilirdi... Açığa çıkan en önemli skandallardan biri de, 11 eylül olayından tam iki ay önce, temmuz 2001’in ilk iki haftası içinde Laden’in Dubai’deki ABD hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi görmesiydi. Lokal CIA görevlisi Lary Mitchell, aynı süre içinde Laden ile görüşmüştü... Dubai Emirliği, Laden’in 4- 14 temmuz 2001 tarihinde ülkelerindeki Amerikan hastahanesinde tedavi gördüğünü açıklayacaktı. Lokal CIA şefi Lary Mitchell’de, fransızca yayın yapan İsviçre TV kanalı gazetecisi Labéviére’ye, sözkonusu zamanda, adıgeçen hastahane de, Laden ile görüşmüş olduğunu anlatacaktı. Yine Laden, o günlerde, 1998 yılında Kenya’daki ve Tanzanya’daki ABD elçiliklerine yapılan bombalı saldırıların sorumlusu olarak ta aranmaktaydı...

 

Sözde ABD servisleri tarafından aranmakta olan Laden, önce Sudan yönetimi, ardından Pakistan kökenli Amerikalı işadamı Mansur Ijaz ve son olarakta Suudi Arabistan’ın eski istihbarat şefi Prens Turki bin Faysal tarafından ABD yönetimine teslim edilmek istenmişti. Laden’in ABD servislerine teslim edilmesi ile ilgili teklifler, CIA ve Beyaz Saray tarafından geri çevrilmişti... Prens Turki bin Faysal, -CIA ile birlikte- Suudi sarayı içinde Laden’i özellikle desteklemiş olanlardandı. Bu nedenle Prens Turki bin Faysal, Beyaz Saray ve CIA istese, Laden’e kolayca yaklaşabilir ve O’nun yakalanmasını sağlayabilirdi. Fakat anlaşılan, Beyaz Saray, Afganistan’a yönelik saldırı planına ve diğer saldırganlıklarına yardımcı olacak “İslami terör” yalanının sürmesini istemekteydi... Usame bin Laden’in oğlu Ömer bin Laden, “Frankfurter Rundschau” adlı Alman gazetesinde yayınlanan röpörtajında, “(...) Açık söylemek gerekirse babamı yoğun şekilde aradıklarına inanmıyorum.”, deme cesaretini gösterecekti...

 

Bombardımandan ve işgalden önce, -“Kuzey İttifakı”nın en güçlü kişisi- Şah Mesud’dan kurtulmak gerekiyordu... Şah Mesud ile söyleşi yapma talebiyle “gazeteci” kimliğinde gelen iki kişi, muhtemel, CIA bağlantılı birtakım Arab, Afgan veya Pakistan uyruklu tiplerdi. Anlaşılan bunlar, Şah Mesud’un güvenini kazanmış tanıdık birileri tarafından yollanmış olmalıydılar. Şah Mesud, güvendiği birtakım kişilerin selamları olmadan, ne olduklarını, nereden geldiklerini bilmediği tiplerle kolayca yanyana gelip röpörtaj yapacak birisi olamazdı. Yalnız, sözkonusu röpörtajcıları yollamış olan ve Şah Mesud tarafından tanınan kişiler kimledi?.. Kimlikleri bilinemeyen bu kişiler, cinayeti planlamış olan katiller, geride iz bırakmayacak kadar profosyenel olmalıydılar. Röpörtaj için “gazeteci” kimliği ile gelen kişiler sağ kalsalar, asıl katillere ulaşmak hiç te zor olmazdı. Böyle bir durum, Beyaz Saray’ın Afganistan’a yönelik planlarını bozardı... Bu ölçüde profösyenel işi bir cinayeti, ne Taleban ve ne de ne olduğu belirsiz El Kaide işleyebilirdi. Zaten Taleban ve El Kaide, propoganda yapma amacıyla, eylemlerine sahip çıkmaktaydılar. Şah Mesud süikastinde böyle bir sahiplenme olayı yaşanmayacaktı...

 

Tahrip gücü çok yüksek olduğu anlaşılan hacmi küçük bomba, muhtemelen çekimi yapacak kameranın içine biryere yerleştirilmişti. Çekim düğmesine basılınca, bomba aktifleşmiş ve patlamış olmalıydı. Gazeteci kimliği ile gelenler dahi bomba taşıdıklarından habersiz olmalıydılar. Kamera, kurcalamalarına fırsat kalmayacak biçimde son anda ellerine verilmiş olabilirdi. Belki de, kullanılan bu gazetecilere,“Kameradan fırlayacak mermi, veya küçük çaplı bir roket ile Mesud’u öldürecekleri”, söylenmişti. Belki de sadece, “Alın şu kamerayı ve şu sualleri sorup gelin.”, denmişti.. Röpörtaja gelmiş olan gazeteci kimlikli iki kişi, sadece basit bir ajanlık görevini yerine getireceklerini sanıyor olabilirlerdi... Kısacası onlar, bu tip ihtimallerden biri ile aldatılmış olabilirlerdi... Kameradaki bomba patlayınca, Şah Mesud dahil oradaki herkes ölecek ve iz sürülemiyecekti...

 

W. Bush ekibinin tezgahı olduğu açıkça belli 11 Eylül 2001 olayının üzerinden daha bir ay bile geçmeden, 7 Ekim 2001 günü, Afganistan, B- 52 ağır bombardıman uçakları ile  “halı bombardımanına” tutulacaktı. “Terörizme Karşı Global Savaş” şiarı ile başlatılan Afganistan’a yönelik yıkım ve kölelik saldırısına, “Sınırsız Özgürlük Operasyonu” (Operation Enduring Freedom, OEF) adı verilecekti. Ülkenin tüm yerleşim yerlerini dümdüz eden, çoluk-çocuk, yaşlı-kadın ve sivil-asker ayırmadan yokeden “halı bombardımanı” ile birlikte Afganistan’ın işgali de başlatılacaktı. Zaten kesintisiz emperyalist kışkırtmaların ve çatışmaların içinde alabildiğine yoksullaştırılmış ve ekonomisinin yüzde 50’si opium üretimine bağımlı kılınmış Afgan halkı, işgalin daha ilk yılında, ezici çoğunluğu masum sivil halktan 20 bin can yitirecekti. UNOCAL’ın ve bağlantılı şirketlerin tatlı kazançları ve ABD’nin jeopolitik “teorileri”ne uygun stratejik hesapları için vurulan Taleban değil, tüm Afgan halkı ve tüm bölge idi...

 

Dirisinden ürkülen Ahmed Şah Mesud’un ölüsü, Beyaz Saray tarafından ikiyüzlülükle kullanılacak, adına destanlar düzülecekti. Panshir Vadisi’nde O’nun için bir anıt-mezar dahi yapılacaktı... Taleban’a karşı ülkenin kuzeyinde küçük bir bölgeyi kontrol etmiş olan “Kuzey İttifakı”nın politik önderi, “Afganistan İslam Cemaati” adlı partinin başkanı ve Afganistan’ın eski Cumhurbaşkanı (1992- 96) Burhaneddin Rabbani, ABD İşgalinin ardından, Kasım 2001’de Afganistan’a dönecek ve 20 Aralık 2001 gününe dek ülkenin kukla Cumhurbaşkanı olacaktı.

 

Afganistan için Bon Uluslararası Konferansı (Bonn International Conference on Afghanistan) adını alan ABD’nin kontrolundaki ve Afgan halkının iradesinin yansımadığı toplantı sırasında, 22 Aralık 2001 günü, UNACALl’ın adamı (çalışanı) Hamid Karzai, Afganistan’ın Cumhurbaşkanı seçilecekti- daha doğrusu, tayin edilecekti. Kuzey İttifakı’nda birlikte olduğu Şah Mesud’un anıları tüm tazeliklerini korurlarken, Burhaneddin Rabbani, “ülkenin politik stabilitesi için, Hamid Karzai’yi desteklediğini”, açıklayacaktı. Bu tavrı, Burhaneddin Rabbani’nin “hidayete ermesi” (doğru yola girmesi) anlamına geliyordu. Girilen bu “doğru” yol, Washington’un Afgasnistan için döşemiş olduğu yoldan başkası değildi. Ne de olsa  Burhaneddin Rabbani’de, işlerini yoluna koymak, “kıblesini güç merkezine doğru ayarlamak” zorunda olduğuna inananlardandı. Petrol şirketlerinin, Kalifornia merkezli UNACALl’ın has adamı olan Karzai, daha sonra da seçilecek ve Eylül 2014’e dek Afganistan’ın Cumhurbaşkanı olacaktı... Afganistan halkının acıları sürmektedir ve Taleban sahneden çekilmiş değildir. ABD’nin Afganistan’daki zoraki “egemenliği” pamuk ipliğine bağlıdır...

 

Yusuf Küpeli

 

2019- 09- 22

 

yusufk@telia.com

 

www.sinbad.nu

 

bağlantılı metin: Yusuf Küpeli, Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Washington destekli Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin işleri

http://www.sinbad.nu/