|
Halkın ekmeğine ve
özgürlüklerine saldıran 12 Eylül darbesi 24 yaşında; hazırlık tatbikatı
12 Mart darbesi 33 yaşını çoktan doldurdu ve dünyanın en ünlü
ajanprovokatörlerinden biri üzerine kısa notlar
Yusuf Küpeli
- 12 Eylül 1980 darbesi
üzerine notlar
Ankara Cumhuriyet Baş Savcı
Yardımcısı Doğan Öz mesleğini ciddiye alan, demokratik düşüncelere sahip
dürüst bir insandı. Sayıları hızla artan siyasi cinayetlerin, yükselen terör
dalgasının baş sorumlusu olarak gördüğü Kontragerilla örgütü hakkında bir
soruşturma dosyası hazırlamaya başlamıştı. Öldürülmeden önce zamanın
Başbakanı Ecevite verdiği ve çok az bir kısmı bazı basın organlarına
yansıyan raporunda, sol terör örgütlerini Genelkurmaya bağlı
Kontragerilla adlı yasadışı kuruluşun yönettiğini yazıyordu. Aynı kuruluşun
sivil MİT görevlilerini ve siyasi polisi de kullandığını anlatıyordu.
Kontragerillanın CIA ve MOSSAD ile işbirliği içinde Türkiyeyi bir askeri
darbe ortamına sürüklediğini ifade ediyordu. Böyle bir darbe ile Türkiyenin
bölgede tehlikeli serüvenlere sürüklenebileceğini, demokrasinin alternatif
olmaktan çıkacağını ve ülkede faşizmin kökleşeceğini anlatıyordu.
Yukarıda özetlenen gerçekleri
yazılı olarak Başbakanı Ecevite veren Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı
Doğan Öz, 12 eylül askeri darbesinin hemen öncesinde, 24 mart 1980 günü
sabah saat 08.00 sularında işine gitmek üzere arabasına bindiği sırada
silahlı saldırıya uğradı. Arabasının yanına yaklaşan biri Doğan Özün
kafasına üç kez ateş edip kaçtı.
İbrahim Çiftci adlı MHP üyesi
saldırganı 18 kişi görmüştür ve bunlardan biri daha sonra katili beş kişi
arasından kesinlikle teşhis edecekti. Çiftci sorgusu sırasında çinayetini
itiraf etti ve anlattıkları cinayet yerindeki bulgulara da yüzde yüz
uyumludu. Cinayet tüm kanıtları ile belli olduğu halde, Çiftçi'nin askeri
mahkemedeki yargılaması altı yıl kadar sürdü. Çünkü, hiyerarşinin
tepesindeki birileri O'nu (İbrahim Çiftci'yi) koruyorlardı. Avukatları,
Çiftci'nin Milli Savunma Bakanlığı'nda dosyası olduğunu belirten bir yazıyı
Askeri Darbe Hükümetinin Başbakanı Bülent Ulusu'ya yollamışlardı. Bir çeşit
şantaj yapıyorlar, müvekkillerinin askerler hesabına çalıştığını ima
ediyorlardı.
Askeri mahkemenin
yargıçları oybirliği ile Çiftçi'ye üst üste dört kez idam cezası
vereceklerdi. Her defasında Askeri Yargıtay cezayı bozup dosyaları geri
yollayacaktı. Sonunda yargıçlar çaresiz kalacaklar ve Askeri Yargıtay'ın
kararına uymak zorunda kaldıkları, notunu düşerek İbrahim Çiftci'yi 9 ocak
1985 günü beraat ettireceklerdi. Çiftci, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve
MHP'li diğer bazı arkadaşları ile birlikte 7 TİP üyesi öğrenciyi hunharca
öldürme olayına da katılmıştı... Bu yargılamadan da ceza almadan
kurtulacaktı. Çiftci Artık Dolar milyoneri zengin bir işadamıdır. Son
kongresinde MHP'ye başkan adayı olmuştur ama, kazanamamıştır.
(Devlet Bahçeliin başkanlığa
seçildiği konre kastedilmektedir.)
Çiftçi'yi yakalatan
İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in talihi ise terse dönecektir. Çünkü,
yasaları uygulamaya, dürüst olmaya çalışmıştır. Konya'nın Kulu kazasından
olan MHP'li katil, basında yazılanların tersine, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi
Güneş'in kurduğu özel polis ekibi tarafından Konya MİT bölge Başkanı'nın
evinde yakalanmıştır. Bu ve benzer olayların ardından, yasadışı işleyişe
ayak uydurmak istemeyen Hasan Fehmi Güneş küçük bir komplo ile görevinden
istifaya zorlanmıştır. Aslında Güneşin istifa etmesini gerektirecek hiçbir
suçu yoktu... Bekar bir dansöz Bakan'ın kendisi ile aşk ilişkisi olduğunu
söylemişti veya bu sözü Ona söyletmişlerdi. Güneş, partisinin başkanı ve
Başbakan Bülent Ecevit tarafından korunmayacak ve daha sonra da hiçbirzaman
kariyer yapamayacaktır. Tanınmış gazeteci Cünet Arcayürek'in yazdığına göre,
MİT ajanı Mahir Kaynak, Hasan Fehmi Güneş'i CIA'nın istemediğini ve bu
nedenle rahatca harcandığını söylemiştir.
(www.sinbad.nu/;
İnsan Hakları; Y. Küpeli, Gündelik Alışılmış İşler, 19 Şubat 2001.)
a. Ahtapot
operasyonu ve devletin teröristi
Kısacası Ahtapot operasyonu,
kökleri 1947 doğumlu CIA öncesine, OSS örgütlenmesine dek uzanan ve ABD
yönetiminin ve ABD merkezli uluslarüstü tekellerin değişik ülkelerdeki
yararlarını korumaya yönelik olan gizli ve kanlı değişik operasyonlara
verilen ortak addır. Aynı adla farklı müdahaleler yapılmıştır...
İkinci Dünya Savaşının bitiminde
Avrupada ABD askeri istihbarat görevlisi olan ve -yahudi asıllı olmasına
karşın- eski Nazi savaş suçlularının yeniden örgütlenmeleri yönünde raporlar
verdiği bilinen ve aynızamanda SS ve Gestapo görevlilerinin yeniden
örgütlenmeleri işinde çalışmış olan Henry Kissinger,
Richard M. Nixon ve Gerald R. Ford yönetimleri sırasında ABD
dışpolitikalarının belirlenmesinde başrolü oynamıştır. Aynı kişi,
Türkiyedeki MGKya örneklik eden ABDnin Ulusal Güvenlik Meclisine
1969- 76 yıllarında başkanlık yapmıştır.
Çin ile ABDnin yakınlaştırılmaları
ve Sovyetler Birliğine karşı ilanedilmemiş bir cephe oluşturmaları, Maocu
örgütlenmelerin dünyanın heryerinde desteklenmeleri politikasının da
mimarlarından olan Kissinger, 1973- 77 yıllarında ABDnin dışişleri bakanı
olarak birçok kanlı karanlık operasyona imza atmıştır. Bunların arasında
Vietnamda savaşı yeniden tırmandırtarak 3- 5 milyon arasında insanın
ölümüne neden olmakta vardır. Ve dışişleri bakanlığı yıllarında
Kissingerin, aralarında Türkiyenin de olduğu bazı ülkelerdeki faşist
odaklara büyük paralar ödemiş olduğu yakın zamanda ortaya çıkmıştır.
Zafer Arapkirlinin Londradan
yolladığı ve Milliyetin 13 Şubat 2000 tarihli nüshasında yayınlanan Ahtapot
operasyonu başlıklı habere göre, Kissinger'in planına uygun olarak
başlatılan politik provokasyonlar zinciri için Türkiyedeki bazı odaklara
gizlice büyük paralar ödenmiştir. Arapkirlinin İngiliz gazetesi The
Independentden aktardığı aynı habere göre, sözkonusu Ahtapot
Operasyonuna Federal Almanya Başbakanı ve Hıristiyan
Demokrat Partisi lideri Helmut Kohl'da katılmıştır. ''Ahtapot'' kod adlı bu
operasyon için ödenen USA ve Federal Almanya kaynaklı paraların çoğu
Türkiye'ye, bir kısmı da İspanya ve Portekiz'e gitmiştir. Yine aynı habere
göre, CIA'nın Nicaragua'da ''Kontra'' gücüne ayırdığı paranın bir kısmı da
bu fona ayrılmıştır. Türkiyedeki bireysel terör eylemleri yapan sol ve
faşist terör örgütlerinin CIA ve Federal Alman dış istihbarat örgütü
BND için bir maliyetleri olmuştur ama, bu paraların nasıl
harcandıkları, harcanan paraların miktarı açıklanmamaktadır şüphesiz.
Halkın örgütlenmesine ve ekmeğine
yönelik provokasyonlar için dışarıdan akıtılan paraların miktarları belli
değildir ama, Sayıştayın verilerine göre, 1971 yılından 2000 yılına dek
devlet kasasından örtülü ödeneğe 116 milyar US- Doları akmıştır.
Bu paraların hayırlı işlere gitmediği belli olduğu gibi, tüm hesapların
Sayıştaya yansıtılmadıkları da ayrıca bilinmektedir. Örneğin, basındaki
haberlere göre, devletin hesaplarını denetlemekle yetkili bu yüksek yargı
kurumuna 2000 yılına ait hiçbir hesap verilmemiştir. Kurum neyi nasıl
denetleyeceğini bilememektedir. Sayıştayın yine aynı yıla ait raporuna
göre, devlet kasasından denetimsiz olarak harcanan ve çalınan paralar 116
milyar Dolar karşılığındadır ve bunlarında hayırlı işlere harcanmadıkları
bellidir. Kısacası, yüksek yargı organı Sayıştayın arşivinde 25 Ağustos
2000 günü başlayan ve üç gün süren yangın boşyere çıkartılmamıştır...
Yokolan yolsuzluk dosyaları ile birlikte aynı yolsuzluklar sırasında çalınan
paraların nerelere harcandıklarını izleme olanağıda kaybolmuştur. Bu
sonderece örgütlü soygunun sağladığı kazançların hepsinin özel kasalara
gitmediği, önemlibirkısmının tetikçiler, ispiyonlar ve -sol dahil- değişik
politik maskelerin gerisine gizlenmiş provokatörler için harcanmış oldukları
rahatca düşünülebilir. Çünkü faşist örgütlenmeler, bu soygun yöntemlerini
dünyanın heryerinde kullanmaktadırlar. Faşist örgütlenmelerin harcamaları için yapılan böylesi
hırsızlıklar silahla banka soymaktan daha karlı ve kolay olanıdır. Şüphesiz belirli
bir politik iktidara sahibolmadan da sözkonusu işleri başabilmeniz
olanaksızdır.
Yine 30 Temmuz 2001 tarihli
Milliyette yayımlanan CIA belgeleri tartışılıyor başlıklı habere
göre, Aralarında Türkiyenin de bulunduğu çok sayıda ülkeyle ilgili gizli
belgelerin yayınına CIA izin vermemektedir. Ancak, George Washington
Üniversitesinin elegeçirdiği belgede, 60lı yıllarda komünistlerin
öldürülmelerinde ABDnin önemli görevler aldığı ortaya çıkmıştır vs..
Örneğin, CIA ve MI- 6 tarafından tezgahlamış olan kanlı 1965 Endenozya
darbesi sırasında ABD elçiliği, içinde dört bin kişinin adı olan bir öldürülmeleri
gerekenler listesini darbeci generallere vermiştir. Haber, İsveçin en
büyük günlük gazetesi Dagens Nyheterde yayınlanmıştır- gazetenin
tarihini arşivden bulup çıkartacak vaktim yok ama, olay 1990lı yıllarda
haber oldu. Yaklaşık bir milyon insanın katliamı ile sonuçlanan darbe
günlerinde ABDnin Endenozya elçiliğinde görev yapmış olan Morton Abromovitz
ise, 12 Eylül 1980 darbesi ile birlikte deneyimli bir büyükelçi olarak
Ankaraya atanacaktır...
Şüphesiz darbe sırasında Türkiyede
Endenozyadaki kadar güçlü ve örgütlü bir muhalefet yoktu ama, belirli bir
olgunluğa erişemeden işçi hareketinin ve bununla bağ kurma yönündeki
aydınların dağıtılmaları ve gelmekte olan politik krizle birlikte
gelişebilecek tüm toplumsal muhalefetin önceden acil olarak önünün alınması
gerekmekteydi... Politik süreçlerin ve örgütlerin üzerindeki denetimin
sürekliliği usataca korunmalıydı ve arttırılmalıydı. Her planlı saldırının,
tutuklamanın ardından, tehlikeli bulunanlar birşekilde pasifize
edilirlerken, içeriye sokulabilmiş görevliler bir üst düzeye, hatta yönetim
kademelerine rahatca yükseltilebiliyorlardı ve sözkonusu operasyon tekniği
sadece Türkiyeye özgü de değildir... Değişen, yeniden gerilen
uluslararası koşullarda Pentagon- NATO yararlarının bölgede garanti
altına alınması zorunluluğu ve tüm ağırlığı ile kapıya dayanmış olan
ekonomik krizin yükünün geniş halk yığınlarının sırtına yüklenmesi hesabı,
Türkiyede darbeyi gerekli kılmaktaydı.
Türkiyede -Endenozyada olduğu
gibi- ülkenin dışpolitikadaki ve ekonomik ilişkilerindeki rotasını
değiştirmeye muktedir güçlü bir politik örgütlenme yoktu; katledilmeleri
gereken onbinler zaten yoktu... Politika sahnesinde muhalif rolünde
sansasyonel biçimde ön plana çıkartılanlar, geniş yığınları korkutan terör
eylemlerinin kahramanları idi daha çok ve bu işin yatırımı işçi hareketinin
yükselmeye başladığı 1960lı yılların sonunda ve 1970li yılların başında
ustaca yapılmıştı. Kısacası, terörün süslü kahramanları denetim altında
idiler ve darbeye meşru mazeret yaratmanın ötesinde darbenin nedeni olacak
bir durumları hiç yoktu- darbenin ardından terörün kısa sürede kesilmiş
olması bile bu gerçeğin en somut kanıtıdır...
Günümüzde, Emniyet Genel Müdürünün
TV kameraları karşısında -soyadını söylemeden- yeğeni havasında adını Aleattin
olarak telaffuz ettiği kişide simgelenen devlet mafyası gibi bir
devlet teröristi sol ve devlet ülkücüsü cinayet şebekesi
yaratılmıştı. Sözkonusu örgütlenmelere katılanların birçoğunun gerçeği bilip
bilmemeleri hiç önemli değildir... Haraç mezat pazara çıkmış olan İktisadi
Devlet Kuruluşlarının milli oldukları bellidir ama, kitleleri korkutmakla
ve general Evren gibilere sahte gerekçeler hazırlamakla yükümlü sağlı-
sollu devlet teröristlerini yönlendirenlerin ne ölçüde milli oldukları
CIA- MOSSAD- MI 6 ve Vatikana dek uzanan bağlantılarından
anlaşılmaktadır... Şüphesiz politik cinayetlerde asıl olarak baş rolü
oynayanlar devletin bazı gizli kurumlarının denetimindeki faşist çeteler
olmuştur ama, sonuçta darbe ne sol ve ne de sağ terör ile bağı olmayan
ilerici aydınlara, işçi hareketine, sendikalara vurmuştur...
Peki bu sonunculara dahil aydınların
ve sosyalist, komünist vs. sıfatlarını taşıyan örgüt yöneticilerinin hiç
günahları yokmudur? Bunlar teröre bulaşmıyor olsalar da, halen yapmakta
oldukları gibi oportünistce ikili oynamışlardır. Terörün bazı sahte
kahramanlarına küçük oy hesaplarıyla, geçici popülariteler uğruna veya
toplumda egemen pederşahi kültürün baskılarıyla kahramanlık taslama uğruna
sahip çıkarlarken, diğer yandan soyut bir goşizm edebiyatı ile işi
geçiştirmeye çalışmışlardır. Emek sarfetmeden, siyasi gerçekleri araştırıp
açıklamadan ve gerçek riskler altına girmeden geleneksel kurnazlıkla işleri
götüreceklerini sanmışlardır. Sonuçta yine de okka altına gitmekten
kurtulamamışlardır ve şüphesiz gelişmeler üzerinde bunlarında derin
sorumlulukları vardır. Buna karşın halen sözkonusu sorumluluklarının
bilincinde oldukları şüphelidir; çünkü, nekadarının gerçek bir toplumsal
sorumluluk taşımakta oldukları da belli değildir.
Safların ayrıştığı bir ortamda,
politikada, ahmakça ne şiş yansın ne kebab kurnazlığı ile işleri
götürebilmek olanaksızdır. Böyle bir belkemiksizlik belki kısa vadede -saman
alevi benzeri- geçici başarılar sağlar ama, uzun vadede insanlara güven
vermediği için sonuçta herşeyi kaybettirir... En küçük derneklerin
politikalarından devlet politkalarına dek bu iş böyledir ve güven verici bir
çizginiz, safınız olduğunu insanların görmeleri gerekir... Bir yandan
terörün sahte kahramanlarına sahip çıkarken diğer yandan insanlara
demokrasi, adalet ve eşitlik vadedemezsiniz. Bireysel terörün kahramanlarına
sahip çıkarken, terör bahanesi ile ezilmiş olan yığınsal kitle eylemlerini
savunur, 15- 16 Haziranı savunur tiyatrosu oynayamazsınız. Hem insan
hakları savunucusu, hem demokrasi havarisi kesilip, diğer yandan kendi
arkadaşlarını katleden çizgisiz ve proğramsız garip örgütlerin dolaylı-
dolaysız avukatlığını üstlenemezsiniz. Davranışlarınızda bir bütünsellik,
tutarlılık olmalıdır ve zaten bu tutarlılık olmadığı sürece gerçek anlamda
halkın yararları yönünde mücadeleye yarayacak araştırmaları, politik
gerçeklerin teşhirini ve bununla uyumlu biçimde kitlelerin kendi yararları
yönünde örgütlenmleri işini başaramazsınız... Yani siz yakına yakına
yokolursunuz ve yoksunuz zaten...
Diğer yandan şehit ve
kahramanlık edebiyatı sadece solcu guruplara özgü değildir. Pederşahi
kültürün ayrılmaz parçası olan bu geleneksel kışkırtma ve kullanma yöntemi
aynızamanda tüm milliyetci örgütlerden, faşist örgütlenmelere dek heryerde
vardır. Ayrıca yaşamı risk altına sokmakta tek başına herhangi bir fazilet
değildir ve özellikle artık yaşamaya cesareti kalmamış olanların inteharları
ise kanla imzalanan koskoca bir aldatmacadır. Daha önemli olan, yaşamın
hangi amaçla risk altına sokulduğudur ve bu eylemin çalışanlar açısından
doğuracağı sonuçlardır... Şüphesiz bazı durumlarda, orduların, kitlelerin
yararları kaçınılmaz olarak gerekli kıldığı durumlarda, birtakım insanlar
çoğunluğu kurtarmak için kendilerini feda edebilirler ve şüphesiz böylesi
herkesin önünde eğileceği, saygı duyacağı bir durumdur. Ama diğer yandan,
oynadığı kişisel kumarın ödenemez karmaşık hesapları içinde diğer bazı
insanlarıda yanında ölüme sürükleyerek sonuçta çalışanların zararlarına
politik sonuçlara neden olanlar, ölümleri ile bile insanlara zarar veren,
onları aldatan karanlık karakterler olmaktan öteye geçemezler...
Ölümle oynamak, ölüme gitmek,
aslında asıl olarak faşist ideolojilere (düşünce sistemlerine) özgü
tavırlardır. Şimdiye dek milyonlarca faşist, Nazi, maceracı, vurgun ve kar
peşinde koşanlar, kolayca kariyer yapabileceklerini sanan psikopatlar,
kriminaller, politik maskeler gerisine gizlenen kriminaller, sayısız anti-
sosyal tip rahatca yaşamını risk altına sokabilmiştir ve bunların birçoğu da
kolayca veya kahramanca ölmüşlerdir... Liberal aydınların dünyanın
heryerinde bireysel terör eylemleri karşısında heyecanlandıkları eskiden
beri bilinen bir gerçektir. Aynı aydınlar, boğaz tokluğuna topluma en büyük
yararları sağlayan maden işçilerinin basit birer gaz maskesi olmaması sonucu
ölümleri, binlercesinin üst üste gelen grizu patlamalarında yaşamlarını
yitirmeleri, yangına dayanıklı elbiseleri olmadan gemi yangınlarına sürülen
itfaiyecilerin diğer insanlara yardım etmeye çalışırken görev başında
canlarını yitirmeleri ve düşük yoğunluklu çatışma yıllarında ölenlerden beş
kat daha fazla işçinin elverişsiz koşullarda üretim yaparken iş kazalarında
ölmeleri karşısında ise tamamen duyarsızdırlar. Çünkü gerçek bir toplumsal
sorumluluk duygusundan yoksundurlar; ruhsal biçimlenmeleri, kolay kazanç
peşindeki her türden maceracının yapısıyla, başkalarının sırtından kazanç
sağlama işinin sosyal yaşamdaki türevlerinden biri olan kariyerizmle
uyarlanmıştır. Bu tiplerin zaman zaman kendilerini sosyalist, komünist,
devrimci, proleterya devrimcisi, ulusalcı vs. olarak tanıtmalarının da
bir anlamı yoktur. Çünkü bunların hepsi de uzaydan değil, bu sağlıksız
sosyal yaşamın içinden gelmektedirler ve insanların karakterlerinin özü
adlarının başına takmış oldukları sözkonusu sıfatlarla değil, en çok altı
yaşına dek aldıkları eğitimle şekillenmektedir.
b.
Darbeye döşenen yoldaki faşist terörden bazı kısa örnekler
Askeri darbe öncesinde yaşanmış
binlerce olaydan sadece bazı küçük örnekler alarak işlerin iç ve dış
servisler tarafından nasıl tezgahlanmış olduğuna, darbeye nasıl gelindiğine
bir bakalım...
Çok tanınmış etkili bir gazeteci
olan Abdi İpekci, 12 eylül 1980 askeri darbesinden kısa süre önce
öldürülerek susturulmuştur. İpekci, Türkiye'de görev yapan ünlü CIA ajanı
Paul Henze'ye görüşlerini açıklamasının hemen ardından, 1 şubat 1979
tarihinde öldürülmüştür. Görüşme istemi Paul Henze'den gelmiştir ve İpekçi
ile Henze 13 ocak 1979 günü İstanbul'da görüşmüşlerdir. Genel kanıya göre
İpekci, antifaşist bir düşünce yapısına sahipti ve askeri darbelere
karşıydı. Aynı kişi, faşist MHP'yi şiddetle eleştiriyordu.
İpekci, 19- 26 aralık 1978'de
Türkiye'nin doğusundaki Kahraman Maraş kentinde Kürt ve Alevi inancına sahip
halka yönelik katliamın, Kontragerilla adlı CIA bağlantılı NATO kuruluşu
tarafından örgütlendiği kanısındaydı. Sözkonusu provokasyona bir CIA
ajanının karıştığı, İpekçi tarafından tesbit edilmişti. Yine İpekçi,
''Özel Harb Dairesi'' veya ''Kontragerilla'' olarak
adlandırılan NATO kuruluşunun faşist parti MHP ile içiçe çalıştığını
-kanıtları ile- biliyordu.
Kontragerillanın
yasalarla belirlenmiş resmi bir varlığı olmadığı için, toplum bu silahlı
örgütün varlığından henüz habersizdi. Buna karşın yasadışı Kontragerilla,
37 kişinin ölümü ile sonuçlanan kanlı 1 mayıs saldırısını 1977 yılında
gerçekleştirmişti. Maraşta olduğu gibi, bazı MHP üyeleri
Kontragerilla kimliğiyle bu saldırıya katılmışlardır. Kontragerilla ve
MHP, 1978 yılında daha başka birçok kanlı eyleme birlikte imza
atmışlardı. Aynı yıllarda silahlı saldırılarda ölenler artık binli sayılarla
hesaplanmaya başlanmışlardı. İpekci, ülkenin gizli bir CIA planı
çerçevesinde adım adım askeri darbeye sürüklendiğini görüyordu ve hata edip
tüm bilgilerini ve düşüncelerini Paul Henze'ye açıkca anlatacaktı...
Uygulanmakta olan ABD politikalarının yanlışlığı konusunda Paul Henzeyi
etkileyebileceğini düşünmüştü herhalde. Ateşle oynadığının farkında değildi.
Çetin Altan, İpekci'nin ölümünden
hemen sonra emekli amiral Sezai Orkunt ile karşılaştığını ve emekli
Amiral'in İpekci cinayeti ile ilgili olarak şunları söylediğini
anlatmaktadır: ''Abdi, askerlerin arazide bazı sivillere Kontragerilla
eğitimi verdiğini öğrenmiş. CIA şefi ile bunu konuşmuş. Ardından vuruldu.
Halbuki Genelkurmay'ın haberi olmadan böyle talimler
yaptırılmayacağını bilmesi lazımdı.'' Amiral'in sözleri yoruma gerek
bırakmayacak kadar açıktır... Ve şüphesiz sadece bu cinayetle ilgili
bilgiler bile, 12 Eylülün nasıl CIA ile ortak tezgahlandığının en somut
kanıtı olmaktadır.
Yine gelmekte olan darbe ile ilgili
rapor hazırlayan Cumhuriyet Baş Savcı yardımcısı Doğan Özün katili MHPli
İbrahim Çiftciyi yakalatmasının ardından İçişleri Bakanı Hasan Fehmi
Güneşin 1980 yılı içinde istifaya zorlandığını daha önce yazmıştım...
Güneş, Abdi İpekci cinayetinin işlendiği 1 şubat 1979 günü de CHP azınlık
hükümetinin İçişleri Bakanı olarak görev yapmaktaydı. Askeri darbe öncesi
yıllarının İçişleri Bakanı Güneş, 9 mart 1997 günü gazeteci Leyla
Tavşanoğluna önemli açıklamalar yapmıştır...
Hasan Fehmi Güneş, cinayetin
ardından İstanbul polisi tarafından yakalanan Ağcayı kendisinin de sorguya
çektiğini ve Ağcanın İpekci cinayetini itiraf ettiğini anlatmıştır. Güneş,
cinayet emrini MHPli Mehmet Şenerin verdiğini tesbit ettiklerini ve
soruşturmayı derinleştirmek için zamanın İstanbul Sıkıyönetim Komutanı
Orgeneral Necdet Üruğdan ek süre istediklerini sözlerine eklemiştir.
Hasan Fehmi Güneşin ifadesi ile, Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet
Üruğ soruşturmanın derinleştirilmesini engellemiş ve İpekcinin katili
Mehmet Ali Ağcayı polisin elinden almıştır.
Diğer yandan, Ağca'nın yakalanması ile birlikte, bağlantı
halkaları arasında olan Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı yutdışına
kaçacaklar ve Federal Almanya'da yakalanacaklardır. Türkiye'de halen
iktidarda olan seçilmiş yönetim bu kişilerin iadesini resmen talep
edecektir. Buna karşın, 12 Eylül darbesine giden kanlı yolun parke
taşlarını döşeyenlerin önde gelenlerinden, siyasi cinayetlerin baş
aktörlerinden Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı Alman yönetimi tarafından
korunacaklar, iade edilmeyeceklerdir...
Sadece bu olay bile 12 Eylül Darbesi ile Papa'ya yönelik
süikast girişiminin nasıl CIA bağlantılı aynı servislerin ürünleri
olduğunu anlayabilmek için yeterlidir...
Alman dış istihbarat örgütü BNDyi eski Gestapo ve
SS savaş suçluları ile 1956 yılında kuran ve 1968 yılına dek yöneten
Reinhard Gehlen, Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi
komutanlığını, Gurbette Doğu Ordusu adlı örgütlenmenin
şefiliğini yapmış ünlü bir Nazi generalidir. Aynı kişi, CIA öncesi ABD
servisi OSS'in savaş yıllarında İsviçre Bern'de istasyon şefi olan
Allen Dulles
ile daha 1943 yılında temasa geçmiştir ve 1947'de CIA'nın kuruluşunda da
bu ikili başrolü oynamışlardır... Kısacası CIA ve Alman dış istihbarat
örgütü BND birlikte çalışmaktadırlar ve olay bununla da sınırlı
değildir. Almanyada 9 Eylül 1952 günü patlayan kontra- gerilla
skandalını örtbas eden başsavcı Hurbert Schrobber, Almanyanın iç
istihbarat örgütü olan Anayasayı Koruma Federal Dairesinin (Bundesamt
für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955de oturtularak
ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecektir...
Kısacası,
Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı gibi kişileri ve
benzerlerini koruyup Avrupa'da bunlara geniş hareket özgürlüğü tanıyan
güçlerin CIA, Alman servisleri ve bunların Avrupa'nın diğer
ülkelerindeki bağlantıları olduklarını anlayabilmak için keramet sahibi
olmaya gerek yoktur. Ve yine şüphesiz "milliyetçilik" kalkanı gerisine
sığınmaya çalışan sözkonusu tetikçilerin ve kademe kademe bunları
kullananların milliyetçilikle, ulusallıkla ve hepsinde önce insanlara
karşı sevgi ve sorumlulukla uzaktan yakından bağlarının olmadığını
anlamakta okadar zor değildir.
İçişleri Bakanı
Hasan Fehmi Güneş, Ağcayı, soruşturmanın uzatılarak
gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışan İstanbul Sıkıyönetim
Komutanı Orgeneral
Necdet Üruğ'a teslim etmek zorunda
kalacağını anladığı zaman, bir basın toplantısı örgütleyecektir. Bu basın
toplatısında Ağca, İpekci cinayetini kendisinin işlediğini özgür iradesi
ile gazetecilerin karşısında anlatacaktır. Aynı ifadesini askeri
mahkemedeki ilk duruşmalarında da tekrarlayacaktır. Buna karşın, İstanbul
Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Necdet Üruğun emrinde çalışan askeri
savcı soruşturmayı derinleştirmeyecektir. Tam aksine Ağca, kalmakta olduğu
İkinci Zırhlı Tugayın ortasındaki Askeri Cezaevinden kaçırılarak
kurtarılacaktır.
Papa II. John Paule
yönelik süikast girişiminin ardından paniğe kapılan MHP başkanı faşist
Türkeş, Ağca ile bağlarının olmadığını, Ağcanın Kara Kuvvetleri Komutanı
Nurettin Ersinin adamı olduğunu ve bu kişi tarafından cezaevinden
kaçırtılıp yurtdışına çıkartıldığını anlatmıştır. Aynızamanda daha
önce Ağcayı polisin elinden kurtarmış ve soruşturmanın derinleşmesini
engellemiş olan İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Necdet Üruğ ise, Nurettin
Ersinin emrinde çalışan birisidir. Bu generallerin her ikisi de 12
eylül 1980 CIA darbesinde kilit rol oynamışlardır. Necdet Üruğ daha sonra
Genelkurmay Başkanlığına dek yükselmiştir. Ve tüm bu gerçekler,
gazeteci Çetin Altanın bir önceki paragrafta anlattıklarıyla ve aynı
zamanda Papa II. John Paule yönelik süikast girişimiyle ilgili olarak
ortaya çıkan diğer gerçeklerle tam bir uyum halindedirler.
Kahraman Maraş
katliamı,
darbeye döşenen yola yerleştirilen
son parke taşı olmuştur... Sözkonusu katliamdan hemen önce Hollandadan
ülkeye kaçak yollarla sokulan modern otomatik silahların ve askeri
depolardan aşırılan bazı eski model silahların -CIAnın denetimindeki
Kontragerilla örgütü tarafından- faşist MHP üyelerine dağıtıldıkları
ilerideki yıllarda açığa çıkmıştır. Alevi ve Sünni inançlara bağlı
insanların yanyana yaşadıkları Kahraman Maraş ilindeki kanlı provokasyon, 19
aralık 1978 günü dolu bir sinema salonuna ses bombası atılmasıyla
başlatılmıştır. Olaylar, 22- 23 aralık günleri zirvesine ulaşmıştır.
Örgütlü ve planlı olarak 22 aralık
gecesi saldırıya geçen silahlı faşist MHP üyeleri, aralarında kadınların ve
çocuklarında olduğu 111 Alevi vatandaşı öldürmüşler, 552 evi ve 289 işyerini
tahrip edip kullanılamaz hale getirmişlerdir. Savaştan çıkmış bir kent görünümü
taşıyan Kahraman Maraşın sokaklarındaki cesetler, 25- 26 aralık günlerinden
itibaren güvenlik güçlerince toplanmaya başlanmıştır. Faşist MHPnin önderi
(= führer) Türkeş, olaylar başlar başlamaz basına verdiği
demeçte, hükümetin devrilmesi belki yarın, belki yarından da yakındır
diyerek, provokasyonun asıl amacının Ecevit Hükümetinin devrilmesi ve
faşist bir iktidara davetiye çıkartılması olduğunu açık etmiştir.
Kahraman Maraştaki kanlı olaylarların hemen ardından 13 ilde sıkıyönetim
ilanedilmiştir. Böylece, daha 12 eylül 1980 askeri darbesinden çok önce
iktidar önemli illerde generallerin ellerine geçmiştir. İşçi nüfusu yoğun
büyük kentlerde ve özellikle Kürt halkının yaşadığı bölgelerde ilanedilen
sıkıyönetim, kesintisiz 26 yıl sürmüştür ve halen izleri güçlü biçimde
sürdüğü gibi yarın ne olacağı da belli değildir.
Araştırmacı yazar Suat Parlar,
Ağcanın Türkiyeden kaçırılması işini CIA ajanı Binbaşı Frank Terpil'in
planladığını anlatmaktadır. Yazara göre Terpil, bir
ABD televizyonuna
yaptığı açıklamada, Ağca'nın Bulgaristan üzerinden diğer Avrupa ülkelerine
geçmesine yardımcı olduğunu anlatmıştır... Ağcayı İkinci Zırhlı Tugayın
ortasındaki Maltepe Askeri Cezaevinden çıkartan General Nurettin Ersin
ise, 12 mart 1971 askeri darbesi yıllarında da MİT Müsteşarlığı yapan ve
aynızamanda 12 eylül 1980 askeri darbesinin güçlü adamlarından olan kişidir.
Sadece biraz deşifre olmuş Ağca olayında bile darbeci güçlerin dış bağları
açıkça yansımaktadır... Sonuçta, aralarında önemli farklar olmakla birlikte
12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin içinde CIAnın olduğu artık herkes
tarafından bilinmektedir.
Askeri darbeye giden yoldaki
alabildiğine karanlık kirli işlerin şühesiz bir de Abdullah Çatlı
cephesi vardır. Darbenin, Çatlı, Türkeş, Demirel gibi kişiliklerle,
diğer tanınmış birçok faşistle ve en önemlisi Federal
Almanya dış istihbarat servisi BND ile bağlantılı
bir karakter olan Murat Bayrak'a dönük yanı vardır... İkinci Dünya
Savaşı yıllarında Gestapo'nun komutası altında Balkanlarda kurulan
faşist çetelerden Hançer Birliğine komuta etmiş olan Makedonyalı
Murat Bayrak, kaynağı belirsiz bir sermaye ile tül fabrikası kurmuş
ve bu malın ithalatı da yasaklanarak alabildiğine palazlandırılmıştır...
İkinci Dünya Savaşının ardından kurulan halk mahkemesi tarafından idama
mahkum edilmiş olan Murat Bayrak, eski SS üyelerinin örgütü
olan ODESSA (Organisation Der Ehemaligen SS- Angehörigen)
tarafından Türkiye'ye kaçırılmıştır...
Darbenin ardından politika gereği
MHPye vurulurken, 1977 seçimlerinde Süleyman Demirel'in partisi AP'den
Meclise girmiş ve daha sonra Türkeş'in MHP'sine geçmiş ve aynı partinin
merkez yönetim kuruluna girmiş olan bu kişiye hiçbirşekilde
dokunulmamıştır... Bunun yanıda, denetimden çıktığı anlaşılan Çatlı
yokedilerek olayın o yanı kapatılmıştır... Darbenin hazırlanmasında işlevi
olan tüm bu karakterlerin eylemlerine, askeri depolardan çalınan
patlayıcılarla ilgili gelişmelere ayrıntılarıyla girmek metni çok uzatmak
olur...
Kısacası, sözkonusu karanlık darbe,
Pentagon, CIA ve içerideki ortakları tarafından örgütlenmiştir ve
demokratik Batının aslı patronları da bu karanlık ortaklığın dışında
değillerdir... Şüphesiz terör, özellikle sol adına geliştirilen
kitlelerden kopuk terör, sadece darbe hazırlamak için değil, darbe olmayacak
olsa bile yığınları sosyalist hareketten soğutmak, uluslararası bağları da
olan kitlesel bir işçi hareketinin, sosyalist hareketin ülkede saygınlık
kazanarak kökleşmesini engellemek için tezgahlanmıştır ve başarılı da
olmuştur. Aynı "sol" terör oyunu, milliyetçilikle karışmış bir sosyalist eğilimin ve ABD
karşıtlığının silahlı kuvvetlerden temizlenmesi
operasyonunda da ustaca kullanılmıştır. Bu denetim altındaki ahmakça
terör ihaneti,
azımsanamayacak sayıdaki
ilerici subay ve astsubayın pasifize edilmesi işine alet edilmiştir. Bunlar,
terör bahanesi ile rahatca izole edilerek ordudan uzaklaştırılabilmişler
veya aynı bahane ile
korkutularak NATOcu gücün tam denetimine sokulmuşlardır. Kısacası sol terör,
ordunun halkçı unsurlardan temizlenmesi entrikasına da hizmet etmiştir.
c. Askeri
müdahaleyi gerekli kılan, NATO açısından gelişmenin darbesiz
atlatılmasını engelleyen nedenler
c- 1. asıl iç neden, ekonomi
Süleyman Demirelin azınlık hükümeti
(12 Kasım 1979- 12 Eylül 1980), darbenin temel içsel nedeni olan ekonomik
krize -IMFnin istemleri doğrultusunda- herkesin bildiği 24 Ocak 1980
kararları ile müdahale etmiştir. Ekonomik krizin tüm yükünü çalışanların
sırtlarına yükleyen bu kararların yığınsal protestolara yolaçacağı ve aynı
süreç içinde -tüm geriliğine ve oportünizmine karşın- teröre bulaşmayan
yığınsal bir sosyalist hareketin, işçi hareketinin güçleneceği bellidir...
İç pazarın artık sermaye çevreleri için yetmez olması, tıkanması, dış pazara
ucuz mal satarak gelişme taleplerini öne çıkartmıştır.
Sermaye çevreleri, dış pazardaki rekabet güçlerini ve kâr
oranlarını arttırabilmek için işçi ücretlerinin
düşürülmesini istemiştir. Darbenin içsel ekonomik nedeni sermayenin bu
talebi olmuştur. Aynı sermaye çevreleri, tüm sendikal ve politik mücadelenin durdurulmasını
talep etmiştir... Ücretlerin geriye çekilmeleri toplumsal protestoların artarak
büyümeleri anlamına geleceği için, zaten gerilmiş olan uluslararası
ilişkiler içinde NATOnun bölgedeki konumunu daha da kritikleşebilecekti...
Yunanistanda yapılacak seçimleri
sosyalist ve merkez partilerin kazanacağının anlaşılması üzerine,
Kontragerillanın Yunanistandaki karşılığı olan Kızıl Teke Postu
örgütünden ve 1952de CIA tarafından reorganize edilmiş olan gizli
servis KYPden gelen Papadapulosa önceden hazırlanmış bir NATO
planına göre 20 Nisan 1967 günü darbe yaptırılmıştı... Türkiyede
Yunanistandaki kadar güçlü ve gelenek sahibi sol partiler yoktu ama,
aynı NATO'cu çevreler için dünyanın koşulları 1967de olandan çok daha krıtikti. Gelişen ekonomik ve
politik kriz ortamında güçlü ve belli bir olgunluğa erişmiş sosyalist parti
doğabilir ve mevcut durum NATO açısından daha da içinden çıkılmaz hale
gelebilirdi. O nedenle, çocuğu daha büyümeden kesmek, sendikal mücadeleyi
tamamen yoketmek ve çalışanların tüm yasal politik örgütlenme haklarını
ellerinden almak gerekiyordu...
Osman Ulagay, 24 Ocak Deneyimi
Üzerine adlı kitabında, sözkonusu ekonomik kararı almış olan Demirel
hükümeti için, ...24 Ocak kararlarının kendisine oy ya da destek
kazandıracak 'popüler' kararlar olmadığını, bu kararları alan siyasi
kadronun yöneticileri de biliyordu., diye yazmaktadır. Aynı
iktisatçı, sermaye çevrelerinin yararları ve uluslararası mali sistemin
patronu IMF'nin hesapları açısından başka
seçeneklerinin kalmaması sonucu hükümetin bu yola saptığını açıklamaktadır... Yine
aynı kitapta aktarıldığına göre Demirel, ...Bu tedbirleri alırsak
altımızdaki sandalye gider diye bir kaygımız yoktur. Hükümet olmak
umurumuzda değildir. Türkiye hükümetten ve siyasi partilerden önde
gelir..., diyerek bir biçimde baskı yöntemlerine gidildiğini itiraf
etmiştir. Kısacası, alınmış olan ekonomik kararlar tüm demokratik süreçlerin
yokedilmelerini gerekli kılmaktadır. Bu kararların ardından, yığınsal protestoları, sendikal ve poltik mücadeleyi
olanaksız kılacak bir siyasi yapılanmaya gitmek gerekiyordu...
Sonuçta, terörü denetleyen ve
yönlendiren bürokrasi, aile mafyasının kirli işleri nedenleriyle yakayı
çoktan gizli servislere kaptırmış olan Demirele politik cinayette
kullanılacak bıçağı uzatıp, Buyrun sayın başbakan, ekonomiyi
hallettiniz, gerek kurbanları da siz kesin!, demiştir... Demirel
sözkonusu ekonomik kararları almak zorunda kalmıştı ve Türkiye önde
gelir vs. diyede bilinen hamasi palavraları sıralıyordu ama, hiçte
çılgın biri değildi. Demirel, tüm karanlık işlerine karşın, kaderinin
sonuçta oy mekanizmalarına bağlı olduğunu biliyordu ve bıçağı zorunlu kılan
ekonomik kararlarların gerekli olduğu cinayetleri ustaca başkalarına ihale
ederek geleceğini garanti altına almayı hesaplıyor. İşleri ağırdan
alıyordu... Bıçağı kullanmasının kendi kesin politik ölümüne de yolaçacağını
anlayacak kadar kafası çalışıyordu. Sorumluluk almadan bıçağı askerlere
kullandırtmayı hesaplıyordu ama, artık generaller eskisi gibi değillerdi.
Zokayı yutmayacak kadar deneyim sahibi idiler ve şüphesiz onlarla ortak
davranan Pentagonun deneyinleri de çok daha fazlaydı.. Sonuçta Demirele
şapkasını alıp uygun zamanda yeniden sahneye çıkmak üzere kenara çekilmekten
başka bir seçenek kalmıyordu...
Emin Çölaşanın 12 Eylül Özal
Ekonomisinin Perde Arkası adlı kitabında aktardığına göre, 11 Eylül
sabahı yine bombalar patlamıştı... Yine Çölaşanın anlatımı ile, Demirele ağabey
diyen ve Onun eliyle sahneye çıkmış olan ekonominin teknotratı Turgut Özal, 12
Eylül darbe hükümetinde başbakan yardımcılığı görevini almaktan
çekinmeyecekti. Bu kişi, darbenin beyinlerinden olan Orgeneral Haydar
Saltıka, Paşam acaba bu ihtilali yapmasanız olmazmıydı? Bu iş
ihtilal yapmadan halledilemezmiydi? vs., biçiminde sorular
yöneltecekti... Saltık, Demirel erken seçimden sonra 400 milletvekili
ile gelirse ne olurdu?, biçiminde net bir yanıt verecekti. Kısacası
generaller, işlerini, geleceklerini sağlam kazığa bağlamak, hem sorumluluk
alıp hem de okka altına gitmek istemiyorlardı. Artık demirel ve
benzerlerinin eskisi gibi öyle kolay menevra yapmaları olanaksızdı ama,
durumun biraz geç bilincine varacaklardı.
c- 2. dış neden, ABDnin değişen
dünya politikası, yeniden gerilen uluslararası ilişkiler
Giderek dış politik süreçlerin iç
politikadaki gelişmeleri çok daha derinden etkilemeye başladıkları herkes
tarafından bilinmektedir. Bu nedenle, darbenin öndegelen yerli aktörleri
olmakla birlikte, olayın gerisinde asıl olarak Beyaz Saray, Pentagon, CIA ve
MOSSAD gibi güçler vardır ve zaten darbe, sözkonusu güçlerin Ortadoğudaki
yararlarını güvenlik altına almıştır. Darbede asıl önem kazanan nedenler
aslında uluslararası ilişkilerdeki gelişmelerdir... Soğuk Savaş yılları
boyunca ABD, Sovyetler Birliğini askeri ve ekonomik bir çember içine alarak
boğmayı, özellikle güneyin sıcak denizlerine inmesini engellemeyi
amaçlamıştır- aslında aynı politikanın bir türevi halen tüm hızıyla
sürmektedir. ABD, Sovyetler Birliğini kuzey batısından güney batısına doğru
NATO ile, doğudan ise SEATO ile çembere almıştır. Bu iki farklı çemberi
güneyden Bağdat Paktı/ CENTO ile bağlamıştır. Bölgede hem NATOnun ve hem de
CENTOnun en önemli ülkesi rolünü ise çok ucuza Türkiye üstlenmiştir- SEATO
ile bağlantı halkası ise Pakistan olmuştur. Kurulan çemberde tek çatlak
Afganistandır...
Kökleri daha eskiye uzanmakla
birlikte, Sovyetler Birliğine, sosyalist hareketlere ve ulusal kurtuluş
hareketlerine karşı denetim altına alınmış bir İslamı kullanma manevrası
olan Yeşil Kuşak politikası ilk kez 1977 yılında Başkan Jimmy
Carterın ulusal güvenlik danışmanı olan Zbigniev Brzezinski tarafından
ilanedilmiştir ve aynı kişi Afganistandaki kökten dinci feodal unsurlara
yapılacak gizli yardımla ilgili ilk emir, 3 temmuz 1979 günü Başkan Cartera
imzalatmıştır. Brzezinski, Tam o gün Başkana bir not yazıp, bu yardımın
Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapıldığını izah ettim.,
demektedir. Kısacası, -özünde savaşçı bir kişi olmayan ve bu tezgahlardan da
pek anlamadığı hissedilen- Cartırın son günlerinden itibaren ABD
dışpolitikalarında yumuşama sürecinden bir sapma, saldırganlaşma başlamıştır.
Zaten aynı değişimle birlikte Carterın da sonu gelmiştir...
Askeri- endüstri komplekslerin
kuklası olarak 1980 yılında başkanlığa seçilen Reagan, 29 ocak 1981 tarihli
basın konferansında, Detandın veya silahsızlanmanın, yumuşamanın,
sorunların konuşularak demokratik yöntemlerle çözülmesinin Sovyetler
birliğinin işine yaradığını, onların moralsiz olduklarını vs.,
söyleyerek ABD politikalarındaki saldırganlaşmayı en veciz biçimde
dillendirmiştir... Reagan yönetimi, 1983 yılında bütçeden 112 milyar Dolar
ayırarak dünya düzeyinde silahlanmayı kışkırtan ve Sovyetler Birliğini de
daha fazla silahlanma harcaması yapmaya zorlayan Yıldız Savaşları
veya SDI projesini başlatmıştır...
Afganistanda başlayan kışkırtmanın
ardından Cumhurbaşkanı Taraki, 1979 martında Sovyet askeri birliklerini
ülkeye davet etmiştir. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Kosigin bu daveti
kesinlikle reddetmiştir... Fakat askeri- endüstri komplekslerin baskıları
ile değişmekte olan ABD politkasına koşut olarak çok kapsamlı bir silah
indirimi öngören Salt II anlaşması -Jimmy Cartere rağmen- ABD
Senatosunda reddedilmiştir... İslam devrimini gerçekleştirmiş olanlar,
Tahrandaki ABD elçiliğini 4 kasım 1979 günü basmışlardır... Tahranda
gerçekleşen elçilik baskınının hemen ardından, orta menzilli nükleer
başlıklı ABD füzeleri Avrupaya koşullandırılmışlardır... Böylece, birlikte
varolma ve sorunları görüşmelerle çözme anlamına gelen Detand
sonbulmuştur. Nükleer başlıklı Persing II sistemlerinin Avrupaya
yerleştirilmelerinden 15 gün sonra Sovyet birlikleri Afganistana
girmişlerdir... ABD yönetimini çok sevindiren bu gelişme, silahlanma
rekabetin masraflarına dayanamayan Sovyetler Birliğinin yıkılışının
kapısını aralamıştır... Üst üste gelen sıraladığım tüm bu olaylar, Jimmy
Carterın son günlerinden itibaren ortaya çıkan ve Reagan yönetimi ile nitel
bir değişime uğrayan ABD dışpolitikası, Türkiyedeki 12 Eylül askeri
darbesinin de temel nedeni olmuştur.
NATOnun, ve İran devrimi ile tarihe
karışmış olan CENTOnun en önemli ülkesi Türkiye üzerinde -yokolan yumuşama
süreci ile birlikte- tam bir Pentagon denetimi kurulmuştur. Darbecilerin
bahaneleri, terör olmuştur- günüzmüzde de ABD aynı bahane ile koskoca
ülkelere saldırmakta, bu ülkelerin zengin enerji kaynakları üzerinde askeri
denetim kurmaktadır... Terör bahanesini halka haklı gösterebilme çabasının
bir ürünü olarak, herzaman olduğu gibi sıkıyönetim mahkemeleri kurulmuştur.
Anayasayı gerçek anlamı ile ihlal etmiş olanlar, bu işi başaracak güçte
olmayan başka bazı kişileri Anayasayı ihlale teşebbüs
gerekçesi ile yargılamışlardır. Hatta aynı nedenle idam cezaları dahi
vermişlerdir. Günümüzde de ABD, terörle mücadele yalanına haklılık kazandırmak
amacıyla; bilgi toplamak, adam devşirmek, insanlar üzerinde psikolojik ve
biyolojik deneyler yapmak hesaplarıyla, Guantanamo toplama kampını ve benzerlerini
kurmuştur. Bunun yanında işgaledilip yıkılan ülkelerin bazı yöneticileri, ABDnin eski ortakları göstermelik olarak
yargılanmaktadırlar.
c- 3. Demirelin ve diğerlerinin
hesaplarını kuyuya atan manevra
Demirel sırasını beklemek için geri
çekilmiştir ama, artık darbeciler eskisi gibi ipleri tekrar aynı
politikacılara kolayca devretmeyecek kadar deneyim sahibidirler ve bu ağır
vuruşun ardından tüm geleceklerini garanti altına almayı, göstermelik bile
olsa birilerinin hesap sorma eğilimlerini baştan yoketmeyi
planlamışlardır... Hem Demirel ve benzerlerinin ince hesaplarını kuyuya
atmak, hem de asıl olarak değişik eğilimlerdeki subayları tatmin ederek emir
komuta zinciri altında birleştirebilmek, ordunun birliğini sağlayabilmek,
geniş yığınların gözünde politikayı ve demokratik süreçleri toptan
karalayabilmek amaçlarıyla eksiksiz tüm partileri kapatmışlardır...
Diğer partilere vururlarken,
darbenin hazırlanışında başlıca rolü oynayan MHPye vurmamaları ordu içinde
rahatsızlığa neden olacağı için, MHPye ve hatta Atatürkün kurmuş olduğu
CHPye dahi vurmuşlardır. Böylece darbede başrolü oynayan elit, orduyu
bütünüyle denetleyebilmiştir ve ipleri sağlam elegeçirdiklerine
inanmalarının ardından, silahlı kuvvetler içinde de çok kapsamlı bir
tasviyeye girişmişlerdir.
İşin renginin değiştiğini anlayan
Demirel ve benzerleri demokrasi kahramanı rolünde seslerini yükseltmeye
hazırlanırlarkende, hepsini gözaltına almışlar, eylemsiz bırakmışlar, uzun
süre için politikadan uzaklaştırmışlar ve yerlerine yeni fırsatçıları
sahneye sürmüşlerdir. Eskilerle yeniler birbirleri ile post kavgası
yaparlarken, ustaca aradan sıyrılmışlardır. Toplumsal çürümenin sağlam
tohumları böylece atılmıştır...
Zafiyetine karşın gelişme
potansiyeli olan sol hareket kurutulurken, MHPye vurulan darbe daha çok
göstermelik kalmıştır. Bizler içerideyiz ama, düşüncelerimiz iktidarda!,
diyen Türkeş, bu gerçeği en uygun biçimde ifade etmiştir. Ve zaten darbenin
ardından yaratılan ortam içinde MHP daha da güçlenmiştir... Diğer yandan,
daha önce özetlenmiş olan ABDnin Yeşil Kuşak politikası darbeciler
eliyle Türkiyede de tüm hızıyla yaşama geçirilmeye başlanmıştır. Böylece
sola gidebilecek kitlelere yeni aldatıcı bir kapı aralanırken, ağır feodal
kamburu ile de olsa gelişmekte olan Kürt ulusal hareketinin önü alınmak
istenmiştir... "Yeşil Kuşak" politikası ile birlikte Fethullah Gülen
adlı bir vaize gün doğmuştur. Nurcu hareketi böldürttükleri
Gülen'e, Allah dememiş olsa bile generaller ve CIA, yürü ya kulum demişlerdir. Gülende Allaha borcunu
ödemiş, hukuken aranmasına karşın fiili olarak özgürce çalışıp korporatif
yapıdaki 1982 Anayasına evet oyu verilmesi için eylem yürütmüştür. Bu kişi,
Amerikan karşıtlığı ile tanınan Erbakanın önünü kesmekle görevlendirilmiş
ve sonuçta milyarlarca doları kontrol eden bir tarikatın başı konumuna
yükselmiştir... Eroin kaçakçısı, savaş lordu ve CIA beslemesi
Hikmetyarın
dizinin dibinde çekinmeden fotoğraf çektirebilen kişilerde, aynı politikanın
ürünleri olarak günümüzde iktidar koltuğunda oturmuşlardır. Çünkü,
Türkiyede Güleni ve Afganistanda Hikmetyar gibileri yaratanlar hep aynı
güç odaklarıdırlar ve bu odağın adı CIA olarak bilinmektedir. Zaten başka relatif demokratik bir ülkede olsa, kişinin
tüm politik yaşamına sonverebilecek Hikmetyarlı fotoğraflar,
aynı gücün etkisi ile Türkiyede soruşturma konusu bile olmadan
geçistirilebilmiştir. Kıscası, Tayyip Erdoğan gibiler "Allah'ın ipine"
tutunamasalar bile, CIA'nın can simidi ile rahatca suyun üzerinde
kalabilmektedirler.
Aslında 12 Eylül serüveninin öyküsü
çok daha uzundur ve halen kıral gibi yaşayan Evren -darbenin asıl
planlayıcısı olmasa bile- yargının karşısına çıkartılmadan, toplumun gerçek
anlamı ile silkelenip ileriye doğru hamle yapabilme şansı yoktur.
Yoktur ama, malesef Evren'i yargının karşısına çıkmaya zorlayabilecek güçlü
bir demokratik harekette yoktur. Ve bireysel terörün sahte kahramanları ile
oyalananların, Evren gibilere demagojik "gerekçe" yaratanları bayrak
yapanların ise demokratik bir muhalefet yaratamayacakları bellidir...
Türkiyede demokratikleşmeyi savunur tiyatrosu oynayan AB kodamanları bile
bu konuda, general Evren'in yargılanması konusunda tek söz etmemektedirler.
Çünkü, Türk askerlerinin kafalarına çuval geçirilmesi olayının ardından
rahatca "Büyük devletler özür dilemez!", diyebilmiş olan Evren,
öncelikle zengin Batı'nın yararlarını korumuştur ve günümüzde Türkiye'de
insan haklarını "savunur" gözükenler 12 Eylül Darbesi'nin suçortağı
olmuşlardır. Sonradan daha çok Batılı sivil kuruluşlarca öne çıkartılacak olan ve
aynı Batı'nın hükümetleri tarafından politik şantaj
hesapları ile zaman zaman gündemde tutulacak olan
insan hakları protestolarına karşın, IMF ve tüm büyük Batılı yönetimler
darbeyi hararetle desteklenmiştir. Darbe hükümetinin ilk resmi dış ilişkileri IMF
ile olmuştur.
c- 4. Darbenin işçi ve sosyalist
hareket üzerindeki etkileri hakkında kısa not
Darbenin Türkiyedeki işçi ve
sosyalist hareketi nasıl etkilediğine gelince... Birincisi, 1961
anayasasının özündeki kuvvetler ayrılığı prensibi (yasama, yürütme ve yargı
erklerinin bağımsız güçler olması ve özellikle yargının bağımsızlığı) 1982
anayasası ile yokedilmiş ve baskıcı faşist sistemlere özgü korporatif bir
hukuki çerçeve oluşturulmuştur. Özellikle yürütmenin denetlenmesini ve
dengelenmesini olanaksız kılan böyle hukuki çerçeveler, sonuçta çalışanlar
üzerinde hertürlü baskının rahatça uygulanabilmesinin kapılarını aralarlar.
Yürütmedeki keyfilikleri ve Türkiyede tüm çıplaklığı ile yansımakta olan
rüşvet, kayırma, mafya düzenini ön plana çıkartırlar. Şüphesiz tüm bunlar
çalışan ve üreterek yaşamlarını sürdüren insanların haklarına tecavüzü
kolaylaştırır. Türkiyede de aynen böyle olmuştur ve bunun yanında
işçilerin, tüm çalışanların gerçek ücretleri geriletilmiştir... Ayrıca, 12
eylül 1980 askeri darbesinin ardından, sendika yasaları da yeniden
şekillendirilmiştir. Yeni sendika yasaları, işçilerin örgütlenmelerini
önlemeye yönelik barajlarla doldurulmuştur. Şüphesiz alınan bu gerici
tedbir, işçi ücretlerinin geriletilmesi politikası ile tam bir uyum
içindedir.
Dev. Maden- Senin dökümanlarına
göre, işçilerin sedikal örgütlenmeleri önündeki karmaşık engellerin en
önemlilerinden biri, işkolu barajıdır
Sendikacıların görüşleri alınmadan
İçişleri Bakanlığı tarafından tesbit edilmiş 28 ayrı işkolu
şekillendirilmiştir. Örneğin, karayolları, demiryolları, havayolları ve
deniz yolları taşımacılıklarının herbiri farklı işkolları olarak tesbit
edilmiştir. Bu sektörlerde çalışan işçilerin tümü de özünde ulaştırma
sektöründe oldukları halde, ayrı sendikalarda örgütlemek zorunda
kalmışlardır
İşçilerin sendikalaşmalarını engelleyen barajların listesi
uzayıp gitmektedir. Sendikacıların ifadeleri ile, devlet yetkilisi kişilerle
sendikacılar arasında yapıcı doğal bir iletişim kurulamamaktadır.
Yasal barajlar ve maddi baskılar
sonucu sendikalı işçi sayısında büyük bir azalma olmuştur. Sözkonusu
darbeden önce Türkiyede 3 milyona yakın sendikalı işçi varken, günümüzde bu
sayı 800 bin civarına inmiştir. (Bazı Dev. Maden- Sen yöneticilerinin bir
yıl önce vermiş oldukları bu sayı biraz abartılmış olabilir ama, sendikalı
işçi sayısında büyük bir düşüş olduğu gerçektir.)
DİEnin (www.die.gov.tr/)
2002 yılının ilk 3 ayına ait verilerine göre, Türkiyede 18.5 milyon kadar
kayıtlı çalışan veya herhangi bir işi olan kişi vardır. Ülkede şubat 2001de
açığa çıkan ekonomik krize ve bunun sonucu üretimin düşmesine, ekonominin
yüzde 9.5 kadar küçülmesine koşut olarak 800 bin civarında insan işini
yitirmiştir ama, yine de çalışanların sayıları 22 yıl öncesine (günümüzde 24
yıl öncesine) göre çok fazladır. Aynı devlet kurumuna göre, nüfusu 67
milyona ulaşan Türkiyenin toplam işgücü 21 milyon kadardır. Ülke nüfusunun
25 milyon kadarı işgücüne dahil değildir. Yaklaşık 2.5 milyon kadar işsiz
vardır. Endüstri işçilerinin toplamı 4 milyonu biraz aşmaktadır. İnşaat
işçileri 1 milyon ve hizmet sektöründe çalışanlar 9.5 milyon kadardırlar.
Askerler ve öğrenim görenler
çıkartıldıktan sonra geriye kalan Türkiye nüfusunun yüzde 62.5 kadarı
kentlerde yaşamaktadır. Tarım sektöründe çalışanların sayıları 6.5 milyona
ulaşmaktadır ve bunların önemli bırkısmı kendi topraklarını işlemektedirler
Aslında, sözkonusu kurumun verdiği bu son bilgi bazı sual işaretleri
içermektedir. Aynı istatistikteki tarım işçisi sayısını anlamak mümkün
olmamaktadır. Yalnız eski daha sağlıklı sayılara bakarak, tarım sektöründe
çalışan sözkonusu 6.5 milyon kadar insanın 2- 2.5 milyonunun mevsimlik tarım
işçileri olduklarını söyleyebiliriz.
Ekonomisinin yaklaşık yarısı
kayıtdışı olan Türkiyede DİEnin verdiği diğer sayılarda tartışmaya
açıktırlar kanımca... Kayıtdışı küçük imalathanelerin, değişik işyerlerinin
ve buralarda çalışan işçilerin çokluğu dikkate alınırsa, yukarıda yansıtılan
çalışan ve işsiz sayılarının gözükenden çok daha fazla olmaları gerekir.
Türkiyede, eski Sovyet Cumhuriyetlerinden ve değişik Asya ülkelerinden
gelen, istatistiklere girmeyan 1 milyon civarında kaçak yabancı işçi vardır.
Tüm bu gibi olgular mevcut sendika yasalarıyla birleşince, işçilerin
örgütlenmelerini alabildiğine zorlaştırmakta, sendikal mücadeleye darbe
vurulmasını kolaylaştırmaktadırlar. Sonuçta, en az 20 milyon civarında
çalışanın olduğu bir ülkede sadece 800 bin kadar kişinin sendikalı olması
sonderece düşündürücü dramatik bir gerçektir- bilemediniz 2 milyon
sendikalı olmuş olsa bile durum içler acısıdır.
Bu olgu, ülkedeki
rejimin antidemokratik karakterini sergileyen göstergelerden birisidir
aynızamanda. Ve tüm sözkonusu gelişmenin asıl sorumlusu 12 Eylül 1980 askeri
darbesidir, bu darbenin getirmiş olduğu yasal çerçeve ve fiili durumdur.
Globalleşme denen uluslarüstü
tekellerin dünya düzeyindeki hakimiyetlerinin ve sosyalist sistemin yıkılmış
olmasının da işçi haklarının, çalışanların haklarının geriletilmesinde çok
önemli katkıları olduğunu unutmamak gerekir- eskiden Batı, Sovyetler
Birliğinin bir ideal haline gelmesini engellemek amacıyla, sendikal
mücadeleyi dahi aşan ölçüde bazı hakları işçilere daha rahatlıkla
verebilmekteydi
Sonuçta, sermaye kolayca birleşebilmektedir ama, sınırlar,
dil ve değişik kültürel farklarla bölünmüş işçi sınıfının, tüm çalışanların
uluslararası planda birliklerini ve etkili olabilecek ortak mücadelelerini
yaşama geçirebilmek okadar kolay değildir. Batıdaki güçlü işçi
aristokrasisi ve bu gücün kendi rahatı uğruna emperyalist politkalara yeşil ışık
yakıyor olması, birleşmeyi engelleyen diğer önemli nedenlerdendir.
Sosyalist hareketin içine düşmüş
olduğu durumu ise herkes görebilmektedir. Şüphesiz eskidende çok güçlü ve
gelenek sahibi olabilmiş böyle bir hareket yoktu ama, darbenin varolanıda
darmadağın ettiği ve iyice yozlaştırdığı farkedilebilmektedir. Şüphesiz asıl
önemli olan sözkonusu gelişmenin gerçek nedenselliklerini dürüstce ortaya
çıkartabilmektir
Bu ise apayrı uzun bir konudur...
Herşeyden önce bir
düşüncenin ticaretini yapanlara değil, haksızlıklara gerçek anlamıyla
başkaldıran dürüst ve angaje olmuş, çalışkan insanlara, böyle aydınlara
gereksinim vardır
Diğer yandan sosyalist hareketin
krizi sadece Türkiyeye özgü değildir ama, geleneksizliği nedeniyle bu
krizin en ağır biçimde yaşandığı ülkelerin başında sanırım Türkiye
gelmektedir. Ülkedeki tarihi sürece bakıldığı zaman sözkonusu
geleneksizliğin nedenleri daha iyi anlaşılabilir. Şüphesiz birileri
geleneği hep kendilerinden başlatırlar veya soyunu Hz. Muhammade bağlayan
bazı aşiretler gibi düşsel geçmişler yaratırlar ama, ortada olan kaostur. Ve
tekrarlamak gerekirse bunun nedenleri upuzun ayrı bir konudur
ama, yine de bir belkemiksizlik etkili neden olarak hemen görülebilmektedir.
Tekrarlamak gerkirse, sosyalist mücadele, halkın ekmeği ve iktidarı için
kavga, ikiyüzlülerin, fırsatçıların, tüccarları değil, herşeyden önce
dürüst, angeje olmuş ve ikili oynamayan, belkemiği olan çalışkan insanların
işleridir
- 12 Eylülün basamağı
ve hazırlık tatbikatı olarak 12 Mart
1971 askeri
darbesi üzerine kısa notlar
Bilindiği gibi Türkiyede
Cumhuriyetin kuruluşunun hemen ardından, 1925 yılından itibaren tüm
sendikal faliyetler ve özellikle proleteryanın politik örgütlenme hakkı
yasalarla engellenmiştir. İkinci Dünya Savaşının ardından ve çok partili
dönemde ise, proletaryanın politik örgütlenmesi üzerindeki yasaklar
sürmüştür. Faşist İtalyadan alınıp Ceza Yasasına konulan 141nci ve 142nci
maddelerle proleterya partileri yasaklanmışlardır. Buna karşın aynı dönemde
göstermelik, devletin denetiminde ve grevsiz bir sendikal örgütlenme hakkına
izin verilmiştir... Proleterya verdiği mücadele ile 1961 anayasasına grevli-
toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme haklarını sokabilmiş ve süreç içinde
aydınları ve üniversite gençliğini de etkileyen güçlü bir sendikal mücadele
geliştirmiştir...
Komünist olmamakla ve Sovyetler
Birliğinin Çekoslavakya müdahalesinin hemen ardından parçalanmış olmakla
birlikte relatif güçlü bir Türkiye İşçi Partisi (TİP) doğmuştur...
Sözkonusu gelişme CHPyi de etkilemiştir... Gençliğinde Alman Nazizminin
etkisi altında kalmış olan ve politik yaşamının başlangıcında faşizme özgü bir korporatismi savunan
Ecevit, başlarında Turan Güneşin olduğu SBF cuntası tarafından ortanın
solunu temsilediyor görünümünde öne sürülmüştür. Aralarında büyük
toprak sahiplerininde olduğu üst sınıfların bu devlet partisine, Ecevit ile
birlikte yeni bir imaj kazandırılmaya, halkçı bir hava verilmeye
çalışılmıştır... Sonuçta Türkiye çok hızlı ve pozitif bir değişim
süreci içine girmiştir. Aynı süreç içinde NATOnun, ikili anlaşmaların, halktan gizli kotarılmış
olan herşeyin hesabı yavaş yavaş sorulmaya başlanmıştır...
Silahlı kuvvetlerde aynı gelişmeden
etkilenmiştir... Bu olumlu toplumsal politik gelişme iç ve dış karşıdevrimci
güçlerin yüreklerine korku salmıştır. Eski Nazi yardakçısı Türkeşin
önderliğinde MHP ve bu partiye bağlı paramiliter (yarı askeri) gençlik
örgütlenmesi yaratılmıştır. Devlete bağlı gizli servisler içindeki bazı
odaklar tarafından şekillendirilen bu faşist örgütlenme, 1968 yılının Aralık
sonunda ilk saldırılarını başlatmıştır... MHP, Alman Nazizminin tersine,
Türkiyeye özgü biçimde devlet içindeki bir güç tarafından yaratılmıştır.
Şüphesiz MHPyi yaratan aynı iç güç CIA ve NATO ile de bağlantılıdır ve MHP
tüm sözde milliyetçi söylemine karşın aynızamanda Pentagonun ve NATOnun
yararlarının savunulması için şekillendirilmiştir. Kuruluş
biçimi ve yapısı gereği MHP, faşizme özgü milliyetçilik, din ve sosyalismden
çalınma karışık yamama bir söylemin yanında devleti koruma söylemini de ön
plana çıkartmıştır... Aslında bu son söylem bazı darbeci milliyetçi sol
guruplaşmalara da özgü olmuştur ve aynı çevreler şimdi açıkça MHPye
yaklaşmaktadırlar... MHP, doğrudan iktidara yürümek yerine, asıl olarak
faşist eğilimli veya faşist NATOcu darbeler için katalizatör rolü
oynamıştır, darbeyi hazırlayacak ortamı olgunlaştırma işinde kullanılmıştır.
Dikkatle altını çizmek gerekir...
Gençliğin sosyalist ve ulusal içerikli yığınsal haklı kalkışmasından kopan
kişilerin ilk terör eylemleri, işçi sınıfının 15- 16 Haziran 1970
şahlanışının hemen ardından başlamıştır. Olayların merkezindekilerin
birkısmı tezgahın farkında olmasalar bile, sözkonusu kişilerin eylemleri
sonuçta belli darbeci çevrelerin hesabına yazmıştır. Bu terörist guruplaşmaları ve
bunları alkışlayan devleti koruma görevini üstlenmiş milliyetçi sol
çevreleri darbecilerin karanlık hesaplarından soyutlamaya olanak yoktur.
Zaten tüm bu guruplaşmalar sonuçta da işleriyle darbeci karanlık odakların değirmenlerine su
taşımışlardır...
Gelmekte olan ekonomik krizle
birlikte işçi sınıfının ekonomik mücadelesini engelleyici yönde sendikalar
yasasında yapılmak istenilen değişik, 15- 16 Haziran 1970 günü İstanbul ve
İzmitte sokaklara dökülen yüzbinlerce işçi tarafından protesto edilmiştir.
Tankların üzerinden geçen işçilere birçok subay sempati ile bakmıştır,
direnişi engellemeye kalkışmamışlardır. Bu olay üst sınıfların yüreğine ve
NATOcu çevrelere derin bir korku salmıştır. Hemen ardından sıkıyönetim
ilanedilmiş ve bazı sendika önderleri tutuklanmışlardır...
Anlatılan ölçüde yığınsal bir
proleterya eyleminin hemen ardından sağa sola bomba atmaya başlamak, saçma önemsiz
soygunlar yapmak, adam kaçırmak, konsolos öldürmek, bir kız çocuğunu rehin
almak vs., hiçbir mazeret kabuletmeyecek ölçüde işçi hareketine, halkın
ekmek kavgasına ve politik mücadelesine düşmanca işlerdir. Bunlar,
halkın yığınsal demokratik mücadelesini bastırma peşindeki NATOcu
faşist çevrelerin ekmeklerine yağ süren eylemler olarak ortaya çıkmışlardır.
Ve zaten aynı bireysel terör eylemleri, gelişmekte olan işçi hareketinin, bu
hareketin iyi- kötü politik örgütlenmesinin, demokratik örgütlerin ve
bunlara hukuki dayanak sağlayan 27 Mayıs Anayasasının ağır darbeler
yemesine yolaçmışlardır. Sözkonusu kitlelerden kopuk ahmakca
ve haince terör eylemleri bahane edilerek halkın örgütlenme
çabalarına saldırılmıştır.
İşçi sınıfının 15- 16 Haziran
yığınsal kalkışmasından tam dokuz ay sonra Demirel Hükümetine 12 Mart 1971
Muhturası verilmiş ve Demirel şapkasını alıp iktidar koltuğunu terketmiştir
ama, bu 12 Eylülde olduğu gibi tam bir uzaklaşma olmamıştır. Demirel,
geriden işleri karıştırmayı, süreci derinden etkilemeyi başarmıştır...
Süleyman Demirel, bölünmüş olan ve bu bölünmüşlüğü dışa açıkça yansıyan ordu
içindeki Tağmaç- Türün kanadına yaslanarak müdahalenin daha sağa, faşist
sayılabilecek bir çerçeveye çekilebilmesi için elinden geleni ardına
koymamıştır. Birinci Erim Kabinesi'nin spekülatif işleri ve mafyalaşmayı durdurmaya yönelik bazı
reformlarını engellemeyi başarmıştır.
a. 12 Martı 12 Eylül darbesinden ayıran temel özellikler üzerine not
Türkiyedeki bu ikinci büyük askeri
darbeyi, 12 Eylül darbesinden ayıran önemli farklar vardır. (İkinci büyük
diyorum, çünkü 27 Mayıs 1960ın ardından arada 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs
1963 başarısız darbe girişimleri olmuştur.) Farklardan birincisi, 12 Mart
1971 darbesi gerçekleşirken, kitlelerden kopuk terör daha doğuş
aşamasındadır ve rolünü asıl olarak 12 Mart Muhturasının hemen ardından
oynamaya başlamıştır. Darbenin ardından hızlanan kitlelerden kopuk ve
emniyette etkili bazı çevrelerce izin verilmiş terör, birinci ve ikinci Erim
Kabinelerinin yıkılması işlerinde, sürecin faşizme doğru çekilmesinde
kullanılmıştır... İkincisi, aynı darbe gerçekleşirken silahlı kuvvetlerde
gerçek bir bütünlük yoktur. Altan gelen daha sol ve milliyetçi baskılar
-aralarında derin bir iktidar kavgası olmakla birlikte- üst kademenin mevcut
rekabetini soğutup anlaşmasına yolaçmıştır. Üst kademe tam güvenli olmayan
sahte bir uzlaşmaya gitmiştir. Bu uzlaşma sonucu 8- 9 Mart müdahalesi
engellenmiş, NATOnun yararları korunurken, sonu belirsiz bir iç
çatışmanında önü alınmıştır. Aynı göstermelik uzlaşmanın sonucu olarak 12
Mart muhturası verilmiştir ama, sivil ve asıl olarak askeri kesimdeki kavga
sessizce ve şiddetlenerek sürmüştür...
Silahlı kuvvetlerin üst
kademelerindeki ayrışma şu şekilde özetlenebilir... Genelkurmay Başkanı
Memduh Tağmaç ve İstanbul'u denetiminde tutan Birinci Ordu Komutanı Faik
Türün, daha NATOcu ve faşist eğilimi temsileden bir ekip olarak ortaya
çıkmışlardır- diğerlerine demokrat ve gerçek anlamda ulusalcı demekte
olanaksızdır şüphesiz ve sonuçta hepsi belli nüans farkları ile
NATOcudurlar... Anlaşıldığı kadarıyla Kontragerilla denen yasa ve
kuraldışı NATO örgütlenmesi asıl olarak bu ilk guruptaki generallerin
denetiminde olmuştur ve işkenceli gizli sorgu merkezlerini de yine aynı
kişiler denetlemişlerdir... Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan eski
genelkurmay başkanı, 22 Şubat ve 21 Mayıs gazisi Cevdet Sunayda
ağırlığını bu faşist ekipten yana koymuştur. Demirelde bunlarla birlikte
davranmıştır. Zaten darbenin bitişiyle birlikte Demirel, Faik Türünü
partisinden saylav seçtirerek ödüllendirmiştir...
İkinci gurupta, -belli çevrelerce
şişirilerek sosyalist hareketin başına bela edilmiş yaşlı bir psikopat
tarafından Gaddafi gibi adam olarak reklamı yapılan- Kara
Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler ve ayrıca Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin
Batur vardır. Yine bunların safında adı ön plana çıkmış olan General Celil
Gürkan ve başka generaller ve subaylar vardır. Bu birliğin tam homojen
olduğunu ve disipli olarak örgütlenebildiğini söylemek olanaksızdır.
Aralarında Cemal Madanoğlu gibi emekliye ayrılmış olduğu halde silahlı
kuvvetler içinde saygınlığı ve etkisi süren daha ulusalcı emekli generaller
de vardır... Yaşamıma girmiş olan sözkonusu başarısız darbe girişimlerinde
de tanık olduğum gibi, ikili oynayan, rüzgara göre yelken açan
birsürü fırıldakçı tipi ve ajanlarıda hesaba katmak gerekir şüphesiz.
Özellikle Madanoğlunu tasviye etmek hesabıyla sadece bir ajan deşifre
edilmiştir ve bir generalde tesadüfen deşifre olmuştur ama, benzerlerinin
sayılarının çok kabarık olduğunu anlamak için özel yeteneğe gerek yoktur...
Sonuçta, andığım ilk ekip, Tağmaç-
Türük cuntası, süreç içinde bu ikincilerin altlarını ustaca oymayı
başarmıştır. Bunları pasifize etmiş, aralarına kama sokmuş ve kariyer hırsı
ile yandığı anlaşılan Faruk Gürlere Cumhurbaşkanlığı muzunu uzatmıştır.
Uzatılan muzu yutmaya çalışırken tabanından kopan Gürler, Demirel ve Ecevit
tarafından Mecliste kolay bir lokma olarak yutulabilmiştir... Bu son anılan
gelişmenin zararlı olduğu söylenemez; çünkü, iktidar koltuğuna oturacak
olsa, işçiler ve tüm çalışanlar ve aydınlar açısından Gürlerin yapacakları
ilk anılanların yapmış olduklarından ve yapacaklarından hiçte farklı
olmayacaktı...
b.
Baturun altının oyulması üzerine çok kısa bazı notlar
Baturun ve daha başka kişilerin
anılarında birçok gerçeği gizledikleri ve bazı bilgileride özellikle
kendilerini koruyacak biçimde manupule ederek yansıttıkları kanısındayım...
Özellikle Baturun altının oyulmasında, Elromu öldürmüş olan ve bu işini
eline düşmüş olduğu Tağmaç- Türün denetimindeki servislere tüm ayrıntıları
ile anlatan kişi önemli rol oynamıştır. Olaya arkadaşlık bağlarıyla zorla
sürüklenmiş ve ev tutmuş olmanın dışında birşey yapmamış olan Yüzbaşı İlyas
Aydının adının ifade değiştirtilerek
duruşmalar sırasında katil olarak yansıtılması,
Batura yönelik darbede kullanılmıştır. Baştan
ayrıntıları ile anlatılmış olan cinayetin sonradan ifade değiştirtilerek
İlyas Aydın'a yüklenmeye çalışılmasının tek nedeni de zaten, Hava kuvvetleri
Komutanı Batur'u etkisizleştirebilmektir... Çinayetle kesinlikle uzaktan
yakından bağı olmayan İlyas Aydının duruşmalar başlarken Elromun
katili gibi yansıtılması ve Faik Türünün emrindeki savcı albay Naci
Gürün ilk ifadelerle çelişen bu söylemin üzerine gitmemesi, tamamen
Baturun cuntasına yönelik saldırı ile bağlantılıdır. Savcı soruşturmayı
derinleştirmeyerek bağlı olduğu Tağmaç- Türün cuntası tarafından tezgahlanmış yalanı kolayca
onaylamıştır. Ve yalan Baturun pasifize edilmesi ve altının oyulması işinde
kullanılmıştır...
Hava kuvvetlerinden bir subayın Elromun katili
biçiminde yansıtılması, Baturun elini kolunu bağlamış, çevresindekileri
korkutmuş ve Tağmaç- Türün takımının önünde eğilmesine yolaçmıştır...
Şüphesiz öykü çok daha uzundur ve herhangi gizli bir merkezle işbirliği
içinde olmayan bir katil, çinayette kullandığı silahı gizli ilişki içinde
olduğu politika dışı bir kadına teslim ederek biryerlere yollamaz. Ve o
kadın, 6.35 mm ve Lama marka olduğu bile bilinen silahı Üsküdar-
Beşiktaş arasında denize attım diyerek işin içinden kolayca sıyrılamaz.
Sözkonusu tabanca gerçeği bilinir ve
geriye alınmazken, mahkeme tarafından da kabuledilirlerken, katilin
Yüzbaşı İlyas Aydın olduğu senaryosunu Yeşilçam bile onaylamaz. Bu trajedi
aynızamanda Türkiyedeki aydınların, basının ve sol hareketin düzeyini,
pespayeliğini sergilemesi açısından da ilginçtir ve aynı olayla bağlantılı
olarak daha birsürü yalan üretilmiştir...
Elromu öldürmüş olan kişiye, Neden
İlyasın adını verdin?, gerçekten Omu öldürdü?, yoksa ajanmı demek
istedin?, diye doğrudan sordum. Yanıtı, Hayır o öldürmedi, ajanda
demek istemedim, sadece yurtdışında olduğunu sandım!, oldu. Peki
yakalansa idi ne olacaktı?, diye soruyu sürdürdüğümde, yanıtı,
İfade değiştirecektim!, oldu... Şüphesiz o günlerde İlyas gibi birini
politika gereği, işlerin, tezgahın bozulmaması için yakalamayacaklarını ve
birbiçimde yokedeceklerini düşünebilecek düzeye gelmemiştim... Gerçekten
gizli servisin adamı olan birinin de İlyas Aydın gibi başı boş
bırakılmayacağı bellidir. Adı Elrom'un katiline çıkartılmış olan adamlarına güvenmiyorlarsa
eğer, bu kişiyi daha dışarıya çıkmadan kendileri
yokederler- aralarında Naci Gür'ün de olduğu bazı adamlarını yoketmiş
oldukları gibi kendileri yokederler. Ya da bu kişi gerçekten
güvenilir
adamları ise, değişik örneklerde gözükmüş olduğu gibi, yakaladıktan sonra biraz yatırıp
temize çıkartarak kurtarırlar... Adı Elromun katiline
çıkartılmış bir ajanlarını başı boş bırakmazlardı ve böyle biri gerçekten ajan olsa
ahmakca sıradan Filistin örgütlerine değil, doğrudan doğruda Suriye
istihbaratına veya bir benzerine sığınırdı.
Ve herşeyden önce eğer İlyas Aydın gerçekten adamları
olsaydı, ifadesini değiştirterek İlyas Aydın'ın adını verdirttikleri kişiye
hava kuvvetlerinde işe bulaşmış bir başka subayın adını rahatca
verdirtebilirlerdi. Kendi adamlarını "katil" olarak yansıtmaz, birçok
tetikçiyi ve katili korudukları gibi Aydın'ı da korurlardı.
c. sivil
kesimdeki ayrışma üzerine çok kısa notlar
Aynı darbede süreci içinde Sivil
politik arenada ise şöyle bir ayrışma gözlemlenmektedir... Sol olarak
adlandırılanlar, aralarında birçok farklar olmakla birlikte temel olarak
darbeci olan ve olmayan biçiminde ikiye bölünmüşlerdi... TİP kararlı
bir şekilde darbeye karşı çıkmıştır ama, bölünmüş olması, içindeki
oportünizm ve görebildiğim başka hataları nedenleriyle bu yönde yeterli bir
mücadele verememiştir- bunları yukarıdan yargıç havasında ve herşeyi daha
iyi bildiğim iddiasıyla söylemiyorum ve konunun açılması gerekir şüphesiz.
Özünde bilimsel anlamda sosyalist
veya Avrupada şekillenmiş olan sosyal demokrat partiler gibi olmamakla
birlikte artık sol olarak anılmaya başlanmış olan Bülent Ecevitin
başkanlığındaki CHP, gelmekte olan darbenin karşısında yeralmıştır- herşeye
karşın CHP içinde de bazı darbeci unsurlar vardı. Fakat malesef bu iki parti
ve kararsızlık içinde olan pusuladan yoksun yığınsal ilerici gençlik
hareketi darbe karşısında demokratik süreçler için birleşememişlerdir-
aslında birleşmek akıllarına bile gelmemiştir. Ve zaten bu gençlik hareketi
kendi dışından gelen etkilerle de bölünmüş, içinden kopan bazı guruplar
-daha öncede belirtmiş olduğum gibi- faşist darbeci güçlerin ekmeklerine yağ
sürecek bireysel terör eylemlerine sürüklenmişlerdir... Çok daha
genişletebileceğim hakkındaki eleştirilere karşın Ecevitin darbelere
yönelik tavrı sonderece olumludur ve zaten -yaşamdan kopuk aşırı milliyetçi
düşleri ile- öne sürülüp kullanılmak istenen bu devlete sadık çelişkilerle
dolu kişinin süreç içinde politika ve mevcut devlet yapısı hakkında daha
fazla bilgilere sahibolduğu ve belli ölçülerde değiştiği kanısındayım.
Diğer yanda, şimdi birkısmı MHP ile
bütünleşme süreci içinde olan veya MHPyi aratmayacak bir söylemi ön plana
çıkartan darbeci bir sol ortaya çıkmıştır. Bunlar asıl olarak, -önceki
araştırmalarının yanında ileride de değerli
araştırmaları ile Türkiyenin kültür yaşamını zenginleştirecek olan- Doğan
Avcıoğlunun motoru olduğu YÖN dergisi çevresi ve kendi içinde
parçalı MDD hareketi içinde şekillenmişlerdir... Doğan Avcıoğlunun asıl
olarak Muhsin Batur örgütlenmesi ile bağı olmuştur. Bu subaylar Avcıoğlunun
Türkiyenin Düzeni adlı kitabından etkilenmişlerdir. Fakat kanımca
tüm bu örgütlenmelerin İtithat ve Terakki Partisi içinde gözüktüğü
gibi disiplinli bir yapıları olmamıştır. Aralarında kurulan kuralsız ve
müeyyidesiz ilişkiler hertürlü ihanete açıktırlar...
Doğan Avcıoğlu çevresinin yardımıyla
adı duyurulup TİPin başına bela edilen palavracı ise, tam bağımsızlık
söylemi ile Sovyetler Birliğinden de bağımsız olacağı ve gerçekten
demokratik söylemi ile de halk cumhuriyetlerinde olan gibi demokratik
olmayacağı garantisini NATOcu çevrelere verip buduna bakmadan icazet
istemiştir... Şüphesiz olay komiktir ama, böyledir. Şimdi anlatmakta olduğu
masallara karşın sözkonusu malum kişi, üretimsizliği, yeteneksizliği
ve sorumsuzluğu nedeniyle kaydadeğer bir iş başaramadan izole olmuştur. Aynı
kişi sahte anılarında,
sorumlu yazıişleri müdürlüğüne getirerek onlarca yıl ceza yükümlülüğü altına
soktuğu genç insanlar hakkında, onu hiçbirzaman ciddiye
almadım biçiminde ifadeler kullanacak kadar derin bir moralsizliği
sergileyebilmektedir. Bu tip, TİPe de dişe dokunur bir zarar verememiştir ve
politika sahnesinin palyaçosu olarak işlevini sürdürmüştür. TİP asıl darbeyi
kendi içinden, merkezinden yiyerek bölünmüştür...
Kısacası, bu cuntacı legal ve sözde
illegal guruplar TİPi ve Eceviti yıpratmak için çaba harcarlarken, politik
destabilizasyona neden olarak darbe ortamını hazırlayacağı umudu ile
bireysel terör eylemlerini kışkırtmışlardır. İş umduklarının tersine
dönünceye dek olanları açıkça alkışlamışlardır. Herşey bittikten, sular
bulanıp durulduktan sonrada, tertemiz demokratlar veya proleter
devrimcileri olarak yeniden sahneye çıkıp ahkam kesmekten geri
durmamışlardır... Aynı kişiler ileride, Türkiyedeki demokratik süreçleri
toptan yoketmek isteyen NATOcu Kontragerilla çevreleri ile birlikte
bireysel terörün önde gelen adlarını bir dokunulmazlık halesi ile çevreleyip
politik arenada prim toplamaya çalışmışlardır. Şüphesiz bu tavırları
oynamaya çalıştıkları demokrat veya proleter devrimci rolleri ile yüzde
yüz çelişkilidir ama, zaten herşeyleri yalan ve ticaret olduğu için buna
şaşmamak gerekir. Daha öncede dokunduğum gibi, sosyalist hareketin içine
düştüğü kısır döngünün başlıca nedeni de aynı belkemiksiz tiplerdir. Bunlar,
Türkiyenin çalışan insanları açısından içine sürüklenmiş olduğu içler acısı
durumun ve sosyalist hareketin sürüklenmiş olduğu kaosun yaratılmasında
başlıca rolü üstlenmişlerdir...
Bazı servisler kendi açılarından
akıllıca davranarak bu tip belkemiksiz kişilerin yollarının açılmasına özen
göstermektedirler... Örneğin şöyle bir dokunup geçecek olursak... O yıllarda
bana ciddi ciddi Anıtkabiri bombalamayı, gerekli bombaları getirmeyi teklif
edenlere bile rastladım- şüphesiz başkalarının böyle birşey yapmaları dahi
engellendi. Ayrıca, para teklifleri ile birlikte Ankara ve İstanbulu toptan
ateşe vermeyi önerenler çıktı. İlk teklifi yapan daha sonra tertemiz bir
demokrat rolünde CHPden, Atatürkün partisinden Meclise girdi ve çok
önemli görevler üstlendi. Diğer alanında ünlü zengin psikopatın ise namaza
başladığını duydum vs... Şüphesiz bunlar biraz ekstrem örnekler ve açığa
çıkmamış üst düzeyde provokatörler olmakla birlikte, Gürler'e "Gaddafi
gibi adam" derken birden "proleter devrimcisi" olabilen tip ve
birsürü benzeri diğer küçük işportacılar sözkonusu işin asıl malzemeleri
olarak sıralanabilirler. Şüphesiz diğer politik akımlarda aynı konuda
alabildiğine bir zendinliğe sahiptirler; "şehit" ve din ticareti eski bir
meslektir. Parazit balıklar hiçbirzaman denizlerin kıralı olamazlar ama, bir
başka büyük vahşinin artıkları ile geçinerek durumu idare edip yaşamlarını
sürdürürler. Sosyalist hareket içindeki parazitlerden kurtulamadığı sürece
edilgen kalmaktan kurtulamayacaktır ve bu durum tüm politik hareketler için
genel geçerli bir gerçektir.
d. Erim
hükümetinin tasviyesi üzerine çok kısa notlar
Muhturanın hemen ardından kurulan
teknokratlardan oluşma Birinci Erim Kabinesi aslıda Türkiye ekonomisininin
endüstride bir sıçrama yapmasını sağlayacak reformlar planlamıştır...
Bilindiği gibi, halen egemenliğini sürdüren tefeci tüccar sermaye, mafya
tipi işlerle birlikte üretici olmayan spekülatif alanlara yönelen sermaye,
endüstride kapitalismin gelişmesine set çeker. Bu kolay ve çok az riskle
kazanılan gelirler hiçbirzaman üretici alanlara yönelmezler... Kısacası
-demokratik olmayan yöntemlerle iktidara gelmiş olsada- ilk Erim
Kabinesinin programı spekülatif işlere akan fonları endüstriye aktaracak
köklü tedbirleri içermekteydi ve şüphesiz böyle bir gelişme Demirel gibi
politikacıların geleceklerini de tehlikeye sokmaktaydı...
Erim ilk büyük darbesini, Elromum
kaçırılıp -bilinçli ve önceden kararlaştırılmış biçimde karşılığında
verilebilecek hiçbirşey istenmeden- öldürülmesi ile yedi. İkinci darbeyi,
vaktiyle M. A. Ağcanın da kaçırılmış olduğu İkinci Zırhlı Tugayın
ortasındaki Askeri Cezaevinden kaçışla yedi ve reformlarında geri adım
atmak, kabinesini Demirelciler ile ortak kurmak zorunda kaldı. (İkinci
Zırhlı Tugayın ortasındaki cezaevinden Ağcayı kaçırtmış olan Nurettin
Ersin ile aynı cezaevni 1970li yılların başında denetiminde tutan
Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün arasında
kayda değer bir fark olmadığını burada hemen belirtmeliyim...) Erim,
Kızıldere olayı ile de politikaya veda etti ve anılarını yazarken
öldürüldü... Hakkında daha açığa çıkmamış birsürü gerçek olan Kızıldere
olayı, içeriye girseler en çok 4- 5 yıl yatarak kurtulabilecek birsürü
değerli genç insanın ölümüne neden olduğu kadar, İsmet İnönünün elini
kolunu bağlayarak Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan gibi hiçkimseyi
öldürmemiş üç genç insanın -yasa dışı- idamlarını da kolaylaştırdı... Yıkılan Erimin
yerine önce çok daha sağcı Ferit Melen ve ardından da Naim Talu hükümetleri
geldi... Erim gerilerken, aslında Demirel- Tağmaç- Türün kanadının
hakimiyeti adım adım pekişti... Eğer Sovyetler Birliğinin uzayda sağlamış
olduğu egemenlikle birlikte dünyamız bir yumuşama, birlikte varolma, detant
sürecine girmemiş olsa idi, 12 Eylül ile başlamış olan süreç daha 12 Mart
darbesinin ardından yürürlüğe girecekti.
e. İz silme
cinayetlerinden bazı örnekler
Sonra ne oldu? Anahtar suya
düştü, suyu inek içti, inek ormana kaçtı, orman yandı kül oldu, vay benim
köse sakalım. Karanlık ilişkiler ağında bildikleri ile birlikte sadece
Erim mezara gömülmedi... Elrom cinayeti üzerine sonradan politik nedenlerle
mahkemede uydurulan veya Türün cuntası tarafından söylettirilen yalanları kabullenip işi ustaca kapatmış olan savcı albay Naci Gür
faili mechul bir cinayete kurban gitti. Basındaki bilgilere ve araştırmacı
yazar Uğur Mumcunun aktarmasına göre, özel arabası içinde ölü bulunan
Gürün üzerinden 9 ayrı kimlik çıkmıştı. Basın organları tarafından MİT
ajanı olduğu iddia edilen Albay Gür, muhtemelen yakından tanıdığı kişiler
tarafından tuzağa düşürülerek kolayca öldürülmüştü ve artık bilgileri ile
kimseye santaj yapamayacaktı.
Elrom'un kaçırılması olayındaki
sırrı bilen, duruşmalar sırasında kaçırılma planlarından önceden haberi
olduğu kesinlikle ortaya çıkan İstanbul Emniyet Müdür Muavini Ilgız Aykutlu,
vurulup öldürülecek ve bildikleri ile birlikte mezara gidecekti. Ilgız
Aykutlu Demirele ve Türüne yakınlığı ile tanınıyordu ve onun bildiği
şeyleri diğerlerinin bilmiyor olmaları olanaksızdı... Araştırmacı yazar Suat
Parlar'ın yazdığına göre, 27 mayıs 1960 askeri darbesini gerçekleştiren
subaylardan biri olan eski Milli Birlik Komitesi üyesi İrfan Solmazer,
İsrail Başkonsolosu Elrom'un kaçırılacağının sekiz gün önceden bilindiğini
söylemiştir. Aynı zamanda eski MİT'ci olduğu söylenen İrfan Solmazer'in bu
konuda verdiği bilgiye inanılabilir... Elrom'un kaçırılacağını bilenler
şüphesiz bu eylemi kimlerin yapacağını ve kaçırılan Elrom'un hangi adreste
tutulduğunu da biliyorlardı ve ev dinleniyordu. Eichmanı Arjantinden
getiren ekip içinde olan emekliye ayrılmış Elrom politik hesaplar uğruna
feda edilecekti...
Faik Türün'ün sağ kolu konumundaki
ve aynı zamanda Elromu öldürmüş olan kişinin sorgusuna da katılmış olan
General Memduh Ünlütürk, kapısını çalan subay ünüformalı üç kişi tarafından
vurularak öldürülecekti. İstihbaratcı General Ünlütürkü öldüren kişilerin
kurbanları ile belirli bağları olduğu ve bu nedenle Ünlütürke rahatca
yaklaşabildikleri hissedilmektedir. Ünlütürkün katilleri de hiçbirzaman
yakalanmamışlardır ve cinayet kolayca unutturulmuştur... Şüphesiz iz silme
cinayetleri burada kısaca kaydedilenlerle sınırlı değildir.
f. 12 Mart Darbesinin 12 Eylül
Darbesine başılaca katkıları
Bazı çarpıcı karelerle ve özü
özetlenmeye çalışılarak yansıtılan 12 Mart darbesinin 12 Eylüle başlıca
katkısı, kitlelerden kopu terörü, terör örgütlerini kurumlaştırmak olmuştur.
Sosyalist hareket, işçi hareketi kesintiye uğratılır, yeniden toprlanması
zorlaştırılır ve arasına çelişkiler sokulurken, çok daha mükemmel biçimde
denetim altına alınmış olan terör örgütleri kurumsallaştırılmış ve hatta
hertürlü eleştirinin dışına çıkartılmışlardır. Bu gelişme şüphesiz
kendilerinin başarabileceği bir iş değildir. Kurumsallaştırılan ''sol''
terörün ve faşist MHP'nin yardımları ile 12 eylül 1980 askeri darbesinin
psikolojik ortamı hazırlanmıştır. Bugün demokrasi yanlıları tarafından
değiştirilmesi istenen ve faşist maddeler içerdiği açık olan, faşizme özgü
ve hertürlü yolsuzluğun temel kaynağı mevcut korporatif yapının hukuki
temelini oluşturan 12 Eylül Anayasası (1982 Anayasası), sözkonusu terör
örgütlerinin yarattığı dehşet ortamı içinde halkın yüzde yüze yakınının evet
oyları ile kabuledilmiştir... Şüphesiz daha söylenecek çok söz vardır ve
bazı istihbarat servislerinin büyük emperyalist güçlerin politik hesapları
doğrultusunda manupule edilmiş gerçekdışı raporları -olayların göbeğinde
olmayan- generallerin önlerine atarak onları kışkırttıklarını,
kullandıklarını kesinlikle biliyorum ama, bu konuya şimdi girecek yerimiz ve
vaktimiz yok.
-
Düşünmeye çalışan insanlara
yardımcı olmak amacıyla Çarlık Rusyasının gizli polisi Okhrana ve gerçek
bir ajanprovokatör olan Azev üzerine kısa notlar
Rusyada
ilk sendikaları Çarlık gizli polisi Okhrana örgütlemiş veya bunları
denetim altına alıp beslemiştir. Okhrananın gözlüklü entellektüel
görünümlü ünlü şefi Sergey Vasilyevich Zubatov (1814- 1917)
polis sendikacılığının babası olarak tanınmaktadır. Bu nedenle sözkonusu
devlet sendikaları Zubatov sendikaları olarakta
adlandırılmaktadırlar. Özünde konspiratif/ karanlık amaçlı olayın kökeni
daha eskilere gitmekle birlikte Rusyada bu hileyi sistematikleştirerek en
mükemmel biçimde kullanmış olan karakter Çarlık aristokrasisinin adamı
Zubatovdur. Konspirasyonun ozamanki amacı, henüz deneyimsiz ve politik
önderlikten yoksun olan genç Rus proletaryasını Çarlık aristokrasisinin
politik rakibi liberal burjuvaziye karşı bir baskı aracı olarak
kullanabilmektir. Zubatov sendikacılığının tipik örneklerinden biri, Aziz/
St. Petersburgda Papaz Gaponun yöneticisi olduğu Rus Endüstri İşçileri
Meclisi adlı örgütlenmedir.
Rusyanın Pasifikte Japonya
karşısında uğramış olduğu ağır askeri yenilginin etkileriyle derinleşen
ekonomik ve politik kriz günlerinde, büyük Putilov demir- çelik fabrikaları
işçileri, ozamanki Rus takvimi ile 9 Ocak 1905 (kullanmakta olduğumuz
takvimle 22 Ocak 1905) günü çar babalarından yardım istemek
amacıyla -günümüzde dünyanın en büyük ve zengin müzelerinden biri olan-
Kışlık Saraya doğru başlarında Papaz Gapon ve ilahilerle yürüyüşe
geçmişlerdir. Halktan kişilerinde katılımları ile Kışlık Sarayın önünde
birikmiş olan 100 bin kadar barışçı göstericiye makineli tüfeklerle asabi
korkakça bir yanıt verilmiş ve binlece masum insan ölmüştür. Şüphesiz bu
korkakça saldırı öncelikle çar baba imajını da öldürmüş ve Rusyada 1905
devriminin başlangıcı olmuştur... Aslında Rusyada polis sendikacılığı 1903
grevlerinde sarsılmıştır. Devletin insiyatifinde başlatılmış olan bu grevler
komünistlerin sendikalar içinde güç kazanmaları ile sonbulurken, polis şefi
Zubatovun kariyeri de ağır bir darbe yemiştir.
Olacaklardan habersiz ve yaptığı işe
inanarak işçilerin başında Kışlık Saraya yürümüş olan Papaz Gapon daha
sonra devrimci saflara geçecektir ama, bilinçsizliği nedeniyle dengesiz
davranışlardan kurtulamayacak ve ileride Sosyalist Devrimci Parti
içine sızmış bir ajanprovokatör tarafından öldürüldüğü anlaşılacaktır...
Okhrananın, ve örgütün ünlü şefi Zubatovun kullanmış
olduğu ajanprovakatörlerin en ünlüsü -herhalde- Ukrayna asıllı bir Yahudi
olan Yevno Azevdir.
O yıllarda Bolşevik Partisinden
nicel olarak güçlü olan, sosyalizmin köy komünlerinde gerçekleşeceği
ütopyasına inanan ve proletaryanın devrimci gücünü inkarettiği için
kitlelerden kopuk terörü temel politik mücadele yöntemi olarak benimseyen
Sosyalist Devrimci Partinin askeri kanadının şefliğine dek yükselen ve
aynızamanda partinin kasası olan Yevno Azev, diğer yandan gizli
polisin şefi Sergey Vasilyevich Zubatov ile doğrudan/
aracısız bağ içinde çalışan ve binlerce ruble aylık alan birisidir.
Zubatov açısından bu ilişkinin amacı, -bilgi almanın, örgütleri
derinlemesine izlemenin ve yönlendirmenin ötesinde-
ihtilalci aydınlarla proletaryanın arasına kama sokmaktır... Zubatov, tüm
muhalefeti kendi denetimine sokmayı ve aydınların çalışan sınıflarla
bağlarını kopartmayı düşlemiştir.
Diğer yandan Azev, zaman
zaman gizli polise, Zubatova dahi kazık atmıştır... Yaptığı işlerin en
önemlilerinden biri, 1902de İçişleri Bakanı Sipyagini
öldürmek olmuştur. Parasını ödeyen ve kendisini kullanan Zubatovun da
hukuken bağlı olduğu kişiyi, Sipyagini öldürme işinde Azev
tarafından kullanılan Balmashev adındaki -zavallı şaşkın- genç
öğrenci olay yerinde yakalandıktan bir ay sonra idamedilmiştir... Yine
Azev, aynı yıl yeni İçişleri Bakanı Plehvenin iki suvari
subayı tarafından öldürüleceğini haber vererek ilk işini biraz dengelemiş,
kendisini hizmet ettiği gizli polisin gözünde temize çıkartmıştır. Daha
sonra ise, 18 Haziran 1904de, -bombanın atılması işinde Igor Sazanovu
kullanarak- ünlü İçişleri Bakanı Plehveyi kendisi
öldürmüştür. Ardından gizli polise yeni eylemlerle ilgili zengin bir dosya
vererek Plehve infazını da dengelemiştir. Plehvenin
öldürülmesinin ardından bu makama, adı modern Rus tarihindeki en gerici/
reaksiyoner ve baskıcı dönemle özdeşleşmiş olan Pjotr
Stolypin (1862- 1911) gelmiştir...
Yukarıda yaptığım özetin özetinin
özeti niteliğindeki bazı anlatımların çok ötesinde karmaşık serüvenler
yaşamış olan Azev, Çar II. Nikolayı (1894- 1917) son anda ölümden de
kurtarmıştır... Gizli polisin şefi tarafından kullanılıp korunduğu için
yakalanmamış ve açığa çıkmamış olan Yevno Azev,
sonuçta yine eski polis şefi Lopukhin ile Redaktör
Burtsevin işbirlikleri sonucu 1908 yılında günışığına
çıkartılmıştır... Azev tarafından öldürülmüş olan İçişleri
bakanı Plehvenin yakın çalışma arkadaşı ve dostu olan
Lopukhin, Azevi usta bir dedektif gibi izlemiş olan redaktör
Burtsevin, kendisine, Plehveyi öldürenin polisteki takma
adının Raskin olduğunu söylemesi üzerine, birden
yerinden fırlamıştır. Yakın arkadaşını öldürenin kimliğini o anda tesbit
etmiştir. Çünkü
Lopukhin sözkonusu
takma adı kullananın gerçek kimliğini bilmektedir...
Bundan sonra, illegalitesi kaybolan
Azev ile skandalın merkezine oturan Sosyalist Devrimci Partinin
tetikçileri arasında bir kaçıp kovalamaca başlayacaktır... Alabildiğine
yükünü tutmuş olan ve mazbut bir aile babası gibi gözükmesine karşın artist
sevgilisi ile debdebeli ikinci gizli bir yaşam sürdüren yoksulluktan gelme
para canlısı Azev için kaçmak zor olmamıştır... Yalnız, Azevin tüm
zenginliği, elindeki Rus hisse senetlerinin savaş öncesi batması ile
sonbulmuş ve aynızamanda artık öldürülmeye bile değmeyecek bir karakter
haline gelerek unutulmuştur... Bu bilgilerin en büyük kısmını aldığım
Lars Rosanderin anlatımıyla redaktör
Burtsev daha sonra, 1912de Frankfurtta Kafe Bristolde Azev
ile buluşacak ve iki gün boyunca durmadan konuşacaklardır...
Çok büyük bir eylem yaparak omuzları
üzerine çökmüş olan ikili yaşamının ağırlığını hafifletmek, kariyerini
taçlandırmak isteyen Azev, yaşamakta olduğu kaçıp kovalamacanın ortasında
son Rus Çarı II. Nikolayı, daha önce yaşamını kurtarmış olduğu
kişiyi bu kez gerçekten öldürmeye karar vermiştir. (Bazı insanlar
alabildiğine karmaşık paranoid karakter yapılarına sahiptirler, rahatca
ikili oynayabilirler ve hatta yaşamlarını risk altına sokarak sadece kişisel
ünleri için kendilerince büyük eylemler yapmaya, tüm diğer insanları ve
hatta akıllarınca tarihi yanıltmaya kalkışabilirler.)... Çar, 1909
yazının ortasında/ midsommar günü Stockhome resmi bir ziyaret yapmaktadır (Midsommar,
en uzun günün yaşandığı, yılına göre 21- 25 Hazirana rastlayan gündür.
İsveç halkı bu özel günü haç üzerine oturtulmuş çiçekten çelenklerin altında
kırlarda dansederek, geleneksel yemekler yiyerek ve içerek kutlar.)
Azevin biyografisini yazmış olan eski tank subayı Lars Rosandere
göre, aynı günlerde Çarı öldürmek amacıyla Yevno Azevde
Stockholme gelmiştir. Süikast mükemmel planlanmıştır ama, ülkedeki göçmen
guruplarını ustaca infilitre etmiş olan İsveç gizli polisi daha
gerçekleşmeden
girişimi açığa çıkartmış ve Azevin tüm bağlantılarını
tutuklamıştır. Tutuklamaları duyan Azev kaçıp kurtulmayı
başarmıştır veya Azevi tutmak polisin hesabına gelmemiştir...
Ajanprovokatörlük kurumunun
Fransızlar tarafından icadedildiği ama, en mükemmel biçimde Ruslar
tarafından yaşama geçirildiği o yılların inancı haline gelmiştir. Bu gerçeğe
karşın günümüzde ajanprovokatörlük kurumunun CIA, MOSSAD, İngiliz MI-6 ve
MI-5, Türk gizli servislerinden bazıları veya başka servisler tarafından mı
daha iyi yaşama geçirdikleri tartışılabilir. Yalnız tartışılamayacak tek
gerçek, bazı aydınların ikiyüzlülükleri ve tüccarlıklarıdır. Vaktiyle yığınsal işçi ve
gençlik eylemleri olurken yan çizmiş, en çok bir- iki yürüyüyüşe katılmış,
ya da bunu bile yapmayıp tüm haklı yığınsal protestolardan tamamen uzak
durmuş, kısacası hiçbirşeye bulaşmamış tiplerin ve hatta bu işlere karşı
olmuş veya ikili oynamış bazı kişilerin, polise yardımcı olmuş karakterlerin
dahi aradan onyıllar geçtikten sonra rahat köşelerinde eski devrimci rolünde
sahneledikleri ikiyüzlülüğün tartışılabilecek hiçbiryanı yoktur. Ve bu tip
liberallerin bireysel terör karşısında ağızlarının suyunu akıtmaları,
aslında savunur gözüktükleri demokrasi ilkelerine ve çalışan insanlara
yapılabilecek kötülüklerin en büyüklerindendir.
Sözkonusu 15- 16 Haziran ve benzeri yığınsal eylemlerin hemen
ardından başlatılmış olan tamamen provokatif bireysel terör eylemlerinin
bazı ikili karanlık karakterleri sadece devlet mekanizmasının görünmez eli
ile değil, bireysel terörün ve her türden ünün önünde dizçöken bu ikiyüzlü
aydınların çabaları ile de gençler için birer saptırıcı örnek, ahmak tuzağı
haline getirilmişlerdir- faşist kesiminde kullandığı kara ünlü
tuzakları vardır. Haksızlıklara başkaldıran gençler, tuzu kuru veya
görevli aydınların veya bu işlerden para kazanmak isteyen üç tel
tıngırtıcılarının propogandasını yaptığı bireysel terörün sahte
kahramanları ile kanlı tuzaklara sürülürlerken, aynı terörün gürültüsü
içinde yığınların kitlesel haklı eylemleri rahatça pasifize
edilebilmişlerdir. Aynı entrikalar halen sürmektedirler... Mali- sermaye
güçlerinin politikacıları yığınlardan kopuk terörün yarattığı korku ortamı
içinde en gerici yasaları kolayca yürürlüğe sokulabilmişler, Susurluk
katillerini affedebilmişler, bilinçli olarak büyütülmüş terör gürültüsünün
yardımıyla iki önemli karşıdevrimci askeri darbeyi gerçekleştirmişlerdir.
Şikayet edilen faşist maddelerle dolu 1982 Anayasası, kışkırtılıp
denetlenmiş bireysel terörün yaratmış olduğu korku ortamı içinde halkın
yüzde yüze yakınının oyları ile kabuledilmiştir.
Köşelerinde verdikleri talkımlara,
ahlak derselerine karşın özünde hiçbir toplumsal sorumluluk taşımadıkları
anlaşılan aynı aydınlar halen bireysel terörün bazı karanlık sahte
kahramanlarını arkadaşlarıymış gibi anarlarken, otobüste kucağında bomba
patlayan zavallı genç kızı ise lanetleyerek sözlerine başlamaları
düşündürücüdür. Bu kız çocuğuna örnek olmuş veya daha doğrusu örnek
gösterilmiş olan bireysel terörün sahte kahramanlarını överlerken nasıl
hiçbir toplumsal sorumluluk duygusu taşımıyorlarsa, patlamanın etkisiyle
organları dışarıya fırlamış ve diğer masum üç insanında ölümlerine neden
olmuş zavallı kızı lanetlerlerken de yine aynı küçük hesaplarla hareket
etmektedirler.
En iyimser yorumla, belkide daha
önce öldürülmüş olan aydınları düşünerek bombayı o kıza kimin verdiği ve
bombanın yolda patlayacak biçimde ayarlanıp ayarlanmadığını sorusunu öne
çıkartmaya cesaret edememektedirler. Belki yine aynı korkularla, ahmakça
bombalama eylemlerinin sonuçta halkı sindirerek hazırlanmakta olan anti-
emperyalist yığınsal gösterilere zarar verdiğini yazmaya da cesaret
edememektedirler. Ve en önemlisi, herkes böyle korktukça veya oportünistce
davrandıkça, saldırgan ABDnin akıntısı içinde ülkeyi kanlı karanlık
serüvenlere sürüklemeye çalışanlar egemenliklerini rahatca
sürdürebilmektedirler.
Tüm değişik sıfatlarına karşın
özünde tamamen liberal olan bu ikiyüzlü veya birkısmı belkide haklı olarak çekinen
aydınlar, bireysel terörün üç on yıllık eski sahte kahramanlarına
özendirilerek ikinci veya üçüncü elden kullanılan bazı şaşkınların gerisinde
hangi gizli servislerin olduğunun açığa çıkartılmaması işine birşekilde yardımcı
olmaktadırlar... Hakim güçler tarafından bilinçli olarak popülerleştirilen
ve yığınsal muhalefeti ezmekte kullanılan bireysel terörün sahte
kahramanlarına sahip çıkar gözükerek "devrimci" havası atarken, aynı terörün günümüzdeki
kahramanlarını lanetlemeye kalkışmak kadar ikiyüzlü bir tavır olamaz. Ve
zaten bu ikiyüzlülükler nedeniyle W Bush ve benzerlerinin ve yerli
yandaşlarının politikaları onyıllardır rahatça yaşama geçebilmektedir...
Yevno Azevden metnin çapına
göre oldukça uzun sözetmemin nedeni, tamamen bu son gerçeklerle,
ikiyüzlülüklerle bağlıdır... İnsanlara sınıf mücadelesi içinde ne ölçüde
karanlık entrikaların sahnelendiğini, ne ölçüde ikili hastalıklı
karakterlerin bu kirli oyunlarda rol alabildiklerini ve yaşamlarını dahi
ağır riskler altına soktuklarını bilinen örneğiyle birazcık gösterebilmek
istedim...
Yevno Azev, açığa
çıkıncaya dek bir efsaneydi. Zubatovdan maaş alırken milyonlarca
insanın gözünde bir kahraman görünümündeydi. Avrupa basınının
manşetlerindeydi ve tüm ikili karanlık karakterine karşın hiçte korkak biri
değildi...
Pederşahi kültürlerde tapınılan ve
zaman zaman tek değer ölçüsü olarak alınan yaşamı riske atma, cesaret,
atılganlık nitelikleri, hertürden bireysel zenginlik ve kariyer peşinde olan
maceracılarda, ırkçı ve faşist karakterlerde de rahatça bulunabilmektedir.
Yaşamı riske sokma cesareti haksızlıklara gerçekten başkaldırma duygularıyla
ve yığınların haklı savaşımlarının doğru çizgileri ile birleşmedikleri
sürece gerçek insani değerler olarak olumlanamazlar... Türk toplumunun
pisliğe üşüşen sinekler gibi kolay elde edilen zenginliklerin ve
kariyerlerin üzerlerine atlayıp büyük bir açgözlülükle payını almaya çalışan
aydın tiplerine değil, Burtsev gibi gerçeğin peşinde koşan
basın mensuplarına, ve bildiklerini açıklayarak toplumu kanlı karanlık
konspirasyonların sarmalından koruyacak Lopukhin gibi
bürokratlara gereksinimi vardır sanıyorum.
Yusuf Küpeli
11 Eylül 2004
|