Bir
seneyi aşkın süre önce, Hariri süikasti ile ilgili notumu bitirirken, Ve
sanırım ilerideki yıllarda, MOSSAD ile ilgili gerçekler daha fazla açığa
çıktıkça olay tam bir netlik kazanacaktır., diye yazmışım. Ve şimdi
olay gerçekten de bu yönde aydınlanmaya başladı... Aşağıdaki
metin, Hariri süikastinin hemen ardından kaleme alındı.
"ABD
yönetiminin ve yerli Coca Cola takımının acıklı- komik yalanları,
Irakta ilk kez demokratik seçim mavalı ve Hitlerin izinde
yürüyen W Bush Amerikası"
başlıklı
göreceli uzun yazının bir numaralı notu olarak ve
Yusuf Küpeli imzasıyla bundan bir yılı
aşkın süre önce, 26 Şubat 2005 günü Sinbadda yayınlandı. Sözkonusu
göreceli uzun metnin Hariri
süikasti ve amacı başlıklı bir numaralı notunu,
açığa çıkmaya başlayan yeni bilgilerin ışığında tekrar yayınlamak
sanırım bir gereklilik haline geldi. Bu eski metni, tanınmış gazeteci
yazar Hüsnü Mahallinin 20 Haziran 2006
tarihli Akşam gazetesinde yayınlanmış olan Yalancılar
nerede? başlıklı aydınlatıcı metni ile ve ayrıca
tanınmış gazeteci yazar İbrahim Karagülün
Neden
susuyorsunuz, şimdide konuşsanıza! başlığıyla 22
Haziran 2006 günü Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan yine aydınlatıcı
yazısıyla birlikte yayınlamanın daha yararlı olacağını düşündüm.
Hariri süikasti üzerine estirilen yalan fırtınası ile ilgili olarak bir seneyi aşkın süre önce www.sinbad.nu/ adresinde yayınlanmış olan Hariri süikasti ve amacı başlıklı metinle birlikte, aynı konuyla ilgili diğer iki yeni yazıyı aşağıda birlikte görüp okuyabilirsiniz. İyi okumalar dileğiyle. Yusuf Küpeli, 22 Haziran 2006 |
|
Lübnanda bulunan Suriye askerleri ABD ordusunun Irakta yapmakta olduğu gibi ülkeyi yıkmamakta, insanları öldürmemekte veya tutuklayıp işkence yapmamaktadır... Suriyenin coğrafi bir uzantısı konumunda olan ve Suriye ile derin tarihi- kültürel bağları bulunan Lübnana barış ve stabilite ülkedeki Suriye askerleri sayesinde gelmiştir. Sayıları 100 bini aşan Suriye vatandaşı Lübnanda çalışmakta, ekmek yemektedir. Lübnan Suriyenin çok büyük bir ticari ortağıdır ve Suriye yönetiminin Lübnandan sağlayacağı veya sömüreceği petrol gelirleri yoktur. Suriyenin bu ülkeyi karıştırması, Irakta ABD yönetiminin yaptığı gibi ülkeyi karanlık iç çatışmalara sürüklemesi kesinlikle yararına değildir ve zaten böyle bir amacı da yoktur. Tam tersine, Lübnanın Hıristiyanları dahi Suriye birlikleri sayesinde güvenliklerine kavuşabilmişlerdir...
Diğer yandan ırkçı İsrail yönetimi, 6 Haziran 1982de başlattığı Lübnan işgali sırasında, kısa sürede, ezici çoğunluğu sivil halktan oluşan 18 bin kadar Lübnanlı ve Filistinli öldürmüştür. Aynı yıl Eylül ayında Beyrutun batısındaki yoksul Filistinli göçmenlerin kaldığı Sabra ve Shatila kamplarına -şimdiki başbakan ve ozamanki savunma bakanı- Ariel Sharonun izni ile faşist Hıristiyan Falanjist (Phalangist) örgütlenmesinin silahlı milisleri girmişler ve kadın- çocuk 3 bine yakın sivili kesici aletlerle vahşice katletmişlerdir. Lübnanlı faşist Falanjist örgütlenmesinin işbirliği ile süren güney Lübnandaki kanlı İsrail işgali tam üç yıl sürmüş ve İsrail askeri birlikleri Haziran 1985de güney Lübnandan çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu çekilme de, Suriye ve İran tarafından desteklenen Hizbullah gerilla örgütlenmesinin şiddetli direnişi başrolü oynamıştır.
Lübnandan çekilmek zorunda kalmasına karşın İsrailin Lübnanın içişlerine müdahalesi, bu ülkeye yönelik askeri operasyonları ve faşist Falanjist örgütlenmesi ile işbirliği hiçbirzaman sonbulmamıştır. Ve şüphesiz ABD yönetimi ve dışişleri bakanı C Rice, Lübnanın içişlerine müdahale sözcüğünü telaffuz ederlerken, aynen Irakta olduğu gibi Lübnanda da İsraili ve ABDyi hiç hesaba katmamaktadır. Yine aynışekilde İranı nükleer bomba yapmaya hazırlanmakla suçlarlar ve bunu büyük bir tehdit olarak yansıtmaya çalışırlarken, 1980li yıllardan beri İsrailin elinde bulunduğu bilinen çok gelişmiş 200ü aşkın nükleer bombayı tehlike saymamaktadırlar.
Şüphesiz İsrail yönetiminin eli sadece Lübnanda değildir; aynı el tüm Ortadoğuda vardır. İsrail yönetiminin Eski Ahitten kaynaklanan ırkçı ideolojisi ile doğal sınırlarını Fırat kıyılarında, Mezepotamyanın kuzeyinde gördüğü herkes tarafından bilinmektedir. İsrailin ABDyi Iraka, İrana ve Suriyeye karşı kışkırttığı bilinmektedir. İsrail gizli servisi MOSSADın 1960lı yılların başından beri özellikle Irakın kuzeyinde yürüttüğü eylemler, buradaki yerleşik İsrail gücü ve İsrailin sadece enerji değil su kaynaklarına da yönelik operasyonları yine bilinmektedir. Ve İsrail ile ABD yönetimleri özellikle Suriyeyi yıkabilirler, bu ülkede yönetim değişikliğine neden olabilirler veya mevcut yönetimi teslim alabilirlerse, Irakta oluşan güçlü direnişi de büyükölçüde pasifize edebileceklerine, enerji kaynakları ve yolları üzerinde kesin bir denetim sağlayabileceklerine inanmaktadırlar.
Suriyeye yönelik ABD- İsrail ortak müdahalesinin en mantıklı gelebilecek gerekçelerinin ise -karmaşık bir etnik yapıya sahibolan ve kolay ateşlenebilen- Lübnanda yaratılabileceğibne inanmaktadırlar. Çünkü, Lübnanda halen 13 bin kadar suriye askeri ve bunlara karşı kışkırtılabilecek guruplar ve İsrail ile bağlantılı Falanjist faşistler vardır. Ayrıca, Yedi İmam Şiasıdan, İsmailiyeden koparak Eski Ahit, Yeni Ahit ve Zoroastrianismden de birşeyler alıp geliştirilmiş olan, Lübnanda sayıları 300 bine yaklaşan Durzilerin (Duruz) küçük bir bölümü de (tüm İsrail nüfusunun yüzde 2den azı) İsrailde yaşamaktadır ve İsrailin bu topluluk içinde de elleri vardır... Kısacası, Suriyeye yönelik askeri müdahalenin ateşini Lübnanda yakmak, ilk provokasyonları burada başlatmak en şeytani yol olarak gözükmektedir ve müdahale planının ilk adımının da Hariri cinayeti ile atıldığı anlaşılmaktadır...
Beşar Esadın da kişisel dostu olan Sünni Müslüman ve milyarder işadamı ve politikacı Haririnin kimliği hakkında iç ve dış basında oldukca fazla bilgi verilmiştir ve bunları tekrarlamaya gerek yoktur. ( http://news.bbc.co.uk/1/hi/world/middle_east/4264359.stm ; http://www.sabah.com.tr/dun102.html ; http://www.guardian.co.uk/syria/story/0,13031,1414965,00.html ) Ve yine Haririnin Suriye yanlısı seçimle gelmiş Lübnan yönetiminden yakın zamanda istifa ettiği ve Suriye askerlerinin Lübnandan çekilmesini istediği ayrıca bilinmektedir ama, Hariri kendi işlerini de bozacak bir şiddet kampanyasının yandaşı olmamıştır ve ABD ve İsrail tarafından bu yönde kullanılamıyacağını belli etmiştir. Ozaman Onun bu tavrı karşısında, dirisi kullanılamazsa ölüsünü kullanmak mümkündür tabii. Anlaşılan, Haririnin en büyük hatası, savaşa karşı düşüncelerini İsrail ile bağlantılı dostlarına açmış olmasıdır... Ve sonuçta Harririnin nezaman nerede olacağını kesinlikle bilen bir servis, terör örgütü olarak tanımlanan kuruluşlardan, örgütlenmelerden hiçbirinin bulamayacağı özel şiddette çok güçlü patlayıcılarla Haririyi ve yanındakileri uçurmuştur...
Bu çapta bir şidetli patlamanın ancak güçlü devlet servislerinin işi olabileceği hemen anlaşılmıştır. Hizbullah, İslami Cihad, Hamas gibi örgütler de bildiriler yayınlayarak olayla bağları olmadığını açıklamışlardır. Avrupalı devletlerin hiçbiri Suriyeyi suçlamazken, sadece ABD ve İsrail olayın gerisinde Suriyenin olduğunu ısrarla işaret etmeye başlamışlardır. Patlama ile birlikte Suriyeye yönelik olarak başlatılan bu ABD- İsrail kampanyası bile Hariri süikastının gerisinde Suriyeye müdahale planının olduğunu ve patlamayı hangi gücün gerçekleştirdiğini hemen açık etmiştir.
Eşi enderi az bulunur şiddetteki patlama ile birlikte bu satırları yazanın aklına, provokasyonun İsrail kaynaklı olduğu gelmiştir ilk olarak. Olayın politik sonuçlarından öncelikle İsrailin yararlanmak isteyeceği ve Suriyeye yönelik kışkırtmalarını yoğunlaştıracağı bellidir. İsveçli Ortadoğu ve terör örgütleri uzmanları da resmi olmayan biçimde patlamanın gerisinde MOSSADın olabileceği yönünde analizler yapmışlardır. Son olarak Ürdün Kıralı Abdullahda olayın gerisinde güçlü bir devlet servisi olduğunu söylemiştir ama, ad vermekten kaçınmıştır. ABDnin yakın müttefiki Ürdün kıralının neden çekindiğini anlamak okadar güç değildir ve sonuçta Hariri süikasti ile ilgili tüm dikkatler İsrailin üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Suriyenin Lübnanda istikrarsızlık çıkartmaktan yararı yoktur ve ABDyi üzerine saldırtmak istemediği de zaten bellidir. Olayın ardından Lübnandan askerlerini çekeceğini açıklamış olması ve Suriye yanlısı hükümetin bir alternatif çıktığı an istifaya hazır olduğunu ilanetmesi, hazırlanan tuzağı engellemek amacıyla Beşar Esadın ABD yönetimiyle diyalog araması bile, Şamın (Demaskus) Hariri cinayeti ile bağının olmadığını göstermektedir. Ve sanırım ilerideki yıllarda, MOSSAD ile ilgili gerçekler daha fazla açığa çıktıkça olay tam bir netlik kazanacaktır.
Yusuf Küpeli 26 Şubat 2005 eski, 26 şubat 2005 tarihli metnin tümüne ulaşmak için tıkla: Yusuf Küpeli, ABD yönetiminin ve yerli Coca Cola takımının acıklı- komik yalanları, Irakta ilk kez demokratik seçim mavalı ve Hitlerin izinde yürüyen W Bush Amerikası |
|
Kral
Abdullah: 'Hariri suikastı teröristlerin yapamayacağı kadar
komplike'.
Kral Abdullah, İspanya'nın El
Pais gazetesine yaptığı açıklamada, "Hayli komplike olması nedeniyle
saldırıyı bir terörist grubun yapmadığını düşündüğünü" kaydetti. Madrid
- Ürdün Kralı Abdullah, Lübnan'ın eski başbakanı Refik Hariri'ye
düzenlenen saldırının, teröristlerin yapamayacağı kadar karmaşık
olduğunu söyledi.
|
|
Hüsnü Mahalli
14 Şubat 2005'te Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri, bindiği çok özel
korumalı aracı havaya uçurularak öldürüldü.
|
| İbrahim KARAGÜL ikaragul@yenisafak.com.tr Neden susuyorsunuz, şimdi de konuşsanıza! 22 HAZİRAN 2006 PERŞEMBE http://www.yenisafak.com.tr/ikaragul.html Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri'yi İsrail mi öldürttü? Hariri'nin 14 Şubat 2005'te öldürülmesinden hemen sonra sorduğum ilk soru buydu. Ve bu soruyu soran birkaç kişiden biriyim. Cevaplar bugünlerde belirginleşmeye başladı. Nasıl mı? Şöyle:
Bir çok suikastte olduğu gibi, Hariri suikastinde de suçlu hiçbir soruşturma yapılmadan ilan edildi. Suriye öldürmüştü. Şam yönetimine karşı korkunç bir baskı süreci başlatıldı. BM Güvenlik Konseyi harekete geçirildi. Suriye'nin derhal Lübnan'dan çekilmesi istendi. Sonuç alındı, Suriye ordusu çekildi. Şam, İsrail tehditlerine karşı en önemli mevzisini kaybetti ve savunmasız hale getirildi. Lübnan'da şiddetli bir Suriye karşıtlığı kampanyası başlatıldı. Ukrayna ve Gürcistan'daki gibi Kadife Devrim senaryoları uygulandı ama başarısız oldu. Hariri suikasti, Suriye'ye askeri müdahale gerekçesine dönüştürüldü. Ülkenin parçalanması planları konuşulmaya başlandı. Şam sokaklarında dayanışma çadırları kuruldu, saldırıya hazırlık tatbikatları başladı. ABD ve İsrail, Suriye'yi açık hedef ilan etti ve bunu dünyaya kabul ettirdi.
Lübnan'da ise özellikle Suriye karşıtı kişilere yönelik suikastler devam etti. Gazetecilere, siyasilere yönelik bombalı saldırılardan, kentin özellikle Hristiyan mahallelerinde patlayan bombalardan hep Suriye sorumlu tutuldu. Dünya bu ithamları tartışmasız kabul ediyordu. Hiçbir ülke, saldırılarla ilgili soru sorma gereği bile duymadı. ABD/İsrail ne derse inandı. Çoğu zaman olduğu gibi.
Suikastlerin sonuçlarının tartışmasız Suriye'ye zarar verdiğinin apaçık ortada olması, ABD ve İsrail'in politikalarıyla örtüşmesi kimseyi rahatsız etmedi. Beşşar Esad'ın eşi Esma Esad'ın internet yazışmalarını bile izleyen, Şayh Yasin ve Abdülaziz Rantisi gibi liderleri dünyanın sessiz bakışları arasında öldüren ve hiçbir tepkiyle karşılaşmayan, Arafat'ı ABD ile birlikte mezara gönderen ve dünyayı Suriye'yi yok etmeye çağıran İsrail istihbaratının suikastlerde hiç mi rolü yoktu?
Bu köşede hem Hariri suikasti hem de ardından gelen saldırılar özellikle sorgulandı. Suikast, Hariri'nin bölgedeki para trafiğindeki rolünden ABD ve İsrail'in Suriye ile ilgili planlarına, ABD'nin Lübnan'da kurmak istediği askeri üsden yeni Ortadoğu dizaynına, Lübnan'da iç savaş senaryolarından 11 Eylül öncesi başlatılan suikast politikalarına kadar gereken bütün sorular sorularak ele alındı, İsrail ve ABD bağlantısı üzerinde duruldu. Tabi bu sorgulama da, büyük tepki topladı. Suikastleri Suriye'nin yaptığından emin olanlar ve bu hedefi belirleyenler bana ateş püskürdü.
BM konuyla ilgili soruşturma başlattı. Alman Savcı Detlev Mehlis, soruşturmayı Suriye yönetimine karşı açık savaşa dönüştürdü. Ülkeyi ve yöneticilerini aşağıladı. CIA ve Mossad'la ilişkileri kanıtlanan Mehlis, hiçbir kanıt bulamayınca, yalancı tanıkları kullanmaktan çekinmedi. Görevi Belçikalı Serge Bramert devraldı. Mehlis'le kriz yaşayan Devlet Başkanı Beşşar Esad ve Suriye yönetiminde hemen herkes Brammertz'le işbirliği yaptı ve hazırlanan rapor BM Güvenlik Konseyi'ne sunuldu. Mehlis'in görevi devretmesinden sonra Suriye krizinin sakinleşmesi dikkat çekiciydi.
Şimdi sıkı durun!
Lübnan, suikastlerin arkasındaki gizli gücün İsrail olduğu gerekçesiyle bu ülkeyi BM Güvenlik Konseyi'ne şikayet etmeyi tartışıyor. Lübnan askeri polisi ve gizli servisinin uzun süredir yürüttüğü gizli operasyonlar, İsrail bağlantısını açığa çıkardı. Siyasi suikastlerde kullanılan Lübnanlı Mahmud Rafa ve Filistinli Hasin Hattab'ın Mossad'a bağlı çalıştıklarını, Hariri suikastine benzer şekilde öldürülen İslami Cihad lideri Mahdum Maczib ile kardeşine yönelik suikasti aynı yöntemlerde düzenlediklerini, istihbarat ve teknolojiyi İsrail'in sağladığını, Mossad adına havaya uçurdukları 5 kişinin ölümünden sorumlu olduklarını itiraf etti. Lübnan Dışişleri Bakanı Fevzi Saluk, "Tel Aviv'i BM Güvenlik Konseyi'ne şikayet edeceğiz ancak önce uluslar arası kamuoyu önünde teşhir edeceğiz" açıklamasına Beyrut'taki ABD Büyükelçisi Jeffrey Feltman, "Eğer Lübnan bunu yaparsa Lübnan-ABD ilişkileri sekteye uğrar" tehdidiyle cevap verdi. Uçaklardan gönderilen sinyallerle patlatılan bombalar gibi, Hariri suikastinde de kullanılan teknolojinin İsrail'e ait olduğu ortada.
İsrail adına hareket edip Suriye'ye ateş püsküren Türk basını bu bilgilere itibar etmedi. Sustu. Hala susuyor. Neden? Çünkü Hariri suikastinde oklar İsrail'i ve ABD'yi göstermeye başladı. Şimdi de konuşsalar ya!
Biz yanılmadık. Doğru iz üzerindeyiz ve haklı çıkıyoruz. Suikastler üzerinden nasıl politika yürütüldüğünü merak edenlere 7 Haziran 2005 tarihli "Suikastlerin izini takipedin!.." başlıklı yazıyı öneririm.
|