Yakin tarih, sıradan bazı yalanlar ve birtakım çağdaş “demokratlar” üzerine genel kısa sözler

 

1- Yalanın büyüğü ve suç ortaklığı üzerine kısa açıklamalar ...suç, gizlilik ve yalana gereksinim duyar. Ortak suçtan kurtulmanın en kolay yolu da bir kurban, günah keçisi bularak işten sıyrılmaktır.

 

2- Yalanın Günümüz Türkiyesi’nde yankılanan sıradan bazı örnekleri ve çağdaş “demokratlar” üzerine (...) Aslında “ben” kimim ki, cancekişen koskoca Osmanlı yönetiminin, bu yönetimi kullanan Alman emperyalizminin, Ermeni burjuvazisini kullanan yarı- emperyalist Çarlık Rusyası’nın, Anglo- Amerikan emperyalizminin ve Fransız emperyalizminin tüm suçlarını “Türk ve Kürt halkları adına” omuzlarıma alıveriyorum? Aslında “ben” bir kapı mandalı bile değilim ama, yalanın ve şantaj politikalarının kapılarını aralamakta usta emperyalist merkezlerin ellerine geçirdikleri küçük geçici bir eldivenim sadece. Suçyerindeki parmak izlerini gizlemeye yarayan ve kullanıldıktan sonra kaldırılıp atılacak şeffaf plastik ince bir eldiven... (...) “Kahramanlığın” böylesinin, engzisyona rağmen “dünya yine de dönüyor” diyen Galilei Galileo’nun bilimsel dürüstlüğüyle, cesaretiyle, ya da Moskova önlerine dek gelmiş tüm Avrupa’ya egemen Alman Nazizmi’ne karşı, Türkiye hapishanelerinde hala işçi sınıfını ve Sovyetler Birliği’nin savunmaya devameden Nazım Hikmet’in ezilenlerden yana başkaldırısıyla uzaktan yakından ilişkisi olamaz...

 

Yakin tarih, sıradan bazı yalanlar ve birtakım çağdaş “demokratlar” üzerine genel kısa sözler

 

Yusuf Küpeli

 

1- Yalanın büyüğü ve suç ortaklığı üzerine kısa açıklamalar

 

Tüm toplumların tarihleri en utanç verici olaylardan en hümanist insancıl olaylara dek değişik ölçülerde yıkıcılıklar ve yapıcılıklarla doludur. Çünkü tarih, -uluslar arasında süren savaşlar dahil- farklı toplumsal sınıfların mücadelelerinin tarihi olarak gelişmektedir. Değişik mülk sahibi sınıflar, tarih boyunca, yararları uğruna sayısız cinayetler işlemişlerdir ve artan bir yıkıcılıkla benzer cinayetlerini işlemeyi sürdürmektedirler. Ve yine aynı nedenle tarih tahrifatlarla ve yalanlarla doludur. Çünkü suç, gizlilik ve yalana gereksinim duyar. Ortak suçtan kurtulmanın en kolay yolu da bir kurban, günah keçisi bularak işten sıyrılmaktır. Çoğu sıradan cinayetlerde bile suçu değişik nedenlerle üstlenen ve asıl failleri kurtaran bir kurban bulunabilir... Aldatmacanın en büyüğü ise, belli bir yönetici üst sınıfın yararını tüm ulusun yararları gibi gösterme yalanıdır. Bu yalanın bulandırdığı beyinlerle sayısız sömürge savaşları yürütülmüştür. Sıradan emekçi insanlara kendi benzerleri boğazlattırılırken, belli şirketlerin ve onların politikalarını yaşama geçiren yöneticilerin kasaları dolmuştur.

 

Son iki büyük emperyalist paylaşım savaşı da yine aynı yalanın sisleri altında gerçekleşmiştir. Yani, dünya pazarından pay isteyen belli tekellerin ve onların politikacılarının yararları tüm ulusun yararları gibi yutturulmuş, ve yararları aynı olan çalışanlar -farklı ünüformalar içinde- cephelerde birbirlerini boğazlamışlardır... I. Dünya Savaşı (1914- 18) sırasında, belli mali- sermaye guruplarının, tekellerin yararları yönünde çoğunluğu genç ve işçi yaklaşık 12 milyon insan “vatan için” savaş alanlarında birbirlerini boğazlayarak yaşamlarını yitirmişlerdir...  

 

Aslında, Sosyal Demokrat İşçi Partileri’nin üst organı II. Enternasyonal’in 1910 yılında Kopenhag’da yapılan kongresinde, ulusal meclislerdeki proletarya temsilcilerinin savaş kredilerine karşı oy kullanmaları kararı alınmıştır. Bunun ardından, I. Dünya Savaşı’nın bir provası olan Balkan Savaşı günlerinde, 1912 yılında Basel’de toplanan II. Enternasyonal kongresinde delegeler yeniden savaşa karşı çıkma kararı almışlardır. “Farklı ülkelerin işçilerinin birbirlerine kurşun sıkmalarını kapitalistlerin kârlarını arttıran bir suç” olarak nitelemişlerdir. Ancak, Alman, Fransız, İngiliz ve Belçika işçi partilerinin işçi aristokrasisine dayanan fırsatçı yöneticilerinin ihanetleri ve savaş kredileri yararına oy kullanmaları sonucu savaş engellenemez hale gelmiştir…

 

Yararları özünde tamamen aynı işçilerin -farklı ülkelerin üniformaları altında- cephelerde belli tekellerin kazançları için birbirlerini boğazlamaya başlamaları, sıradan cinayetleri çok aşan bir yıkımın ve emek kaybının nedeni olmuştur aynızamanda. Çalışan insanlar cephelerde, yeryüzünün en zor ve ağır emeğini birbirlerini öldürmek ve daha önce yaratmış oldukları değerleri yoketmek için harcamışlardır. Üst sınıfların “vatan”, “millet”, “kahramanlık” edebiyatları ile süslü yalana dayalı propogandalarına karşın, savaşın en ufak bir romantizmi bile olmadığını, siperlerin gerisindeki askerlere ne ölçüde acı veren zor bir iş olduğunu en güzel anlatan yapıtların başında büyük Fransız yazarı Henri Barbusse’nin (1873- 1935) vaktiyle türkçeye “Ateş” (Ateş Altında, 1917) adıyla kazandırılan romanı gelir. Aynı trajik zor işle ilgili olarak, Alman yazarı Erich Maria Remarque’nin (1898- 1970) “Garp/ Batı Cephesinde Yeni Birşey Yok” (1929) adlı ünlü romanını anmakta da yarar vardır.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nu aynı emperyalist paylaşım savaşa sokanlar, veya daha doğrusu sokmak zorunda kalanlar, biryandan Alman mali- sermayesinin kazançları hesabına birçok cinayete suçortağı olurlarken, aynızamanda en büyük suçu kendi emekçi genç insanlarına karşı işlemişlerdir. Fakat yine de I. Dünya Savaşı sırasında işlenen suçların sorumluluğu konusunda bir sıralama yapmak gerekirse eğer, bunda ağırlıklı pay Batı’da İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman ve savaşa sonradan katılıp arslan payını kapanlar arasında yeralan ABD emperyalizmlerine düşerken, Doğu’da ise asıl sorumluluk Japon emperyalizmine aittir... Çaresiz dertlere düşmüş cançekişen Osmanlı İmparatorluğu ve diğer yandan özellikle Büyük Biritanya'ya karşı boğazına dek borca batmış yarı- emperyalist Çarlık Rusyası ve yine savaşa katılan diğer küçük devletler, asıl büyük emperyalist güçlerin akıntısında olayların içine sürüklenmişlerdir…

 

Savaşa karşı çıkan Rusya işçi sınıfı 1917 “Ekim Devrimi”ni gerçekleştirirken, Türkiye halkı da bileklerine vurulmak istenen emperyalist zincirleri kırmıştır. Bunların ve benzeri kurtuluş mücadelelerinin haklı ve zorunlu savaşlar oduklarını söylemek gerekir. Fakat yine üst sınıfların -demokratik denetimden yoksun- politikaları egemen olduğu sürece, böyle haklı savaşlar vermiş halkların, burjuva politikacılarının denetiminde yeni haksız savaşlara sürüklenmeyeceklerinin ve mali- sermaye çevrelerinin kazançları yönünde halktan genç insanlarını kırdırtmayacaklarının bir garantisi yoktur…

 

Aslında, toplumsal- ekonomik yararları açısından, “Bir milletin içinde birçok millet vardır!” Elbette, çalışanların, işçilerin, kol ve kafa emeğini satarak geçinenlerin de bir vatanları, koruyacakları yurtları vardır. Yine aslında yurtlarını en çok seven insanlar da onlardır. Fakat yurdun gerçekten çalışan ve üreten insanların varlığı olabilmesi için, çalışanların o yurdun kaderi üzerinde söz sahibi olabilmeleri, herhangi baskı ve sömürü altında olmadan yaşayabilmeleri gerekir. Görüşlerini özgürce ifade edebilme olanaklarına sahibolarak o topraklar üzerinde yaşayabilmeleri, ekonomik ve politik güvenliklerinin garanti altında olması gerekir. Böyle bir sahipliğin ilk önemli garantisi de, emperyalist saldırı ve işgal eylemlerine, üst sınıfların hertürlü ekonomik sömürülerine ve keyfi yönetimlerine direnmekten geçer. Vatan, belli mali- sermaye guruplarının kasaları değildir ve onların kazançları için dövüşmek, özellikle başka halkların haklarını gasbetmek için dövüşmek, “vatan savunması” olamaz.

 

Sözkonusu ilk büyük emperyalist paylaşım savaşı ve savaşın tetikleyicisi mali- sermaye güçleri ve bunların işçi sınıfı içindeki suç ortakları, en geniş kitlelerin gözünde yeterince teşhir edilemedikleri için, tarih bir üst düzeyde “tekerrür” etmiştir. Haksız Versay “Barışı” (28 Haziran 1919) ile yeni bir emperyalist paylaşım savaşının tohumları daha savaş biterken atılmıştır. Galipler yararına dünyanın yeniden paylaşılmasından başka birşey olmayan bu sahte barışı dikte eden İngiltere, Fransa, ABD ve İtalyan yönetimleri, Almanya’nın elini kolunu bağlarlarken, bir Hitler’in doğuşunun da kapılarını aralamışlardır... Fakat bu ve diğer sorumluluklarını hiçbirzaman yüklenmeyecekleri ve bu sorumluluğu onlara yükleyebilecek bir güçte bulunmadığı için, benzer çark II. Dünya Savaşı sonrasında da yeni felaketlere doğru dönüşünü sürdürecektir.

 

Olageldiği gibi yalan II. Dünya Savaşı’ndan sonra da sürecektir… Nürnberg’de savaş suçlarıyla ilgili olarak -galip güçlerden ABD’nin egemenliği altında- uluslararası bir mahkeme kurulacak ve 1945- 46 yıllarında birtakım Nazi önderleri yargılanacaklar ve bunlardan sadece 19 tanesi değişik cezalara çarptırılacaklardır. Hesapsız bir yıkıma ve 60 milyon kadar insanın canına malolan böyle bir felaketten sadece 19 kişiyi sorumlu tutmak komik bile değildir ama, Nürnberg duruşmaları mali- sermaye güçlerinin propoganda aygıtları tarafından “adaletin sembolü” görünümüde tanıtılacak, üzerine filmler yapılacaktır… İşin gerçeği, II. Dünya Savaşı boyunca hesabı olanaksız yıkımın yanında, yaklaşık 60 milyon insan da ölmüştür, asıl suçluların hiçbiri hesap vermedikleri gibi, suçları da ustaca örtbas edilmiştir. Sözkonusu suçlarda maşa olarak kullanılmış kişilerin çoğunluğu da yeniden aynı amaçlarla organize edilmişlerdir... Aksi taktirde mevcut kötülükler artarak sürmezdi, daha adaletli bir dünyada yaşıyor olurduk.  

 

Sovyetler Birliği’nin baskısı ile başlangıçta davaya dahil edilmiş olan Gustav Kurup von Bohlen’in davası düşürülecek, Hitler’i iktidara taşıyanların ve ölüm kamplarından köle işçi kullananların başında gelen bu endüstrici eski süslü yaşamına dönecektir. İktidarı altın bir tepsi içinde Hitler’e teslim eden ve onun emrine giren Katolik Merkez Partisi önderi Franz von Papen; Hitler’in bankeri Hjalmar Schacht; Joseph Goebbels’in elindeki propganda bakanlığının bir numaralı propogandisti, “Hans Fritzsche konuşuyor” sözleriyle programlarına başlayan Nazi radyosunun başındaki kişi, yalan makinesinin en güçlü sesi Hans Fritzsche bereat etmişlerdir. Hitler’i değişik yöntemlerle besleyip yaratan mali- sermaye güçlerinin ve politikacılarının Nazi Partisi’nin ve Hitler’in cinayetlerindeki sorumluluklarının tümü halı altına süpürülmüşlerdir. Hitleri iktidara taşıyanların ölüm kamplarından kazanç sağlayanların başında gelen birtakım ABD tekellerinin, Wall Street patronlarının ve avukatlarının adları ise özellikle ve özenle gizlenmeye çalışılmıştır. Günümüzün yaşanmakta olan trajik kanlı olaylarına, tırmanmakta olan postmodern faşizmin sonu belirsiz karanlık serüvenlerine bu yalanlarla ulaşılmıştır. Günümüzde sürmekte olan yalanın ortakları arasında “demokrat”, “liberal” ve hatta “sol” etiketli politikacılar ve “aydınlar” da yeralmaktadırlar.

 

Yeni pazarlara ve hammadde kaynaklarına büyük bir açgözlülükle yönelmiş olan Alman mali- sermayesi, Nazi Partisi’ni ve Hitleri iktidara taşıyacaktı. Çünkü, yenik bitirdikleri I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarından, Versay “Barışı”nın baskılarından kurtulabilmek için Nazi Partisi gibi bir aygıta gereksinim duymuşlardı. Ve yine Hitler, aynı tekellerin yararına dünya egemenliği peşinde kanlı yoluna ancak bu mali- sermaye güçlerinin desteğiyle devamedebilecekti. Hitler ve Alman mali- sermayesi, ABD mali- sermayesi içinde, Wall Street’de güçlü ortaklar, destekçiler bulabileceklerdi… Bunlar, Hitler’in yükselişine katkı yapmakla kalmayacaklar, aynızamanda toplama ve ölüm kamplarında kurulu işletmelerde çalıştırılan köle işçilerin sırtından kasalarını dolduracaklardı.

 

Örneğin, Rockefellar’in sahibolduğu Standart Oil of New Jersey, dünyanın en büyük kimya ve ilaç karteli olan Alman IG Farben ile 1929- 30 yılından itibaren kartel statüsünde birleşmiştir. Standart Oil’in de aralarında olduğu 10’u aşkın ABD kökenli firmadan kişilerin yönetici konumda oldukları Ethly Gasoline Corparation, 1934 yılında Hitler yönetimindeki Almanyanın kömür ve çelik endüstrisiyle, Thysen- Flick birliğiyle ortaklık kurmuştur. Bölgedeki kömür yataklarını kullanarak sentetik gazolin/ petrol üretmek ve özellikle Rusya’dan alınan esirleri köle işçi olarak ağır işlerde çalıştırmak amacıyla IG Farben, 1939- 40 yılında tesislerini Cyklon- B ölüm gazının da kullanıldığı Auschwitz toplama ve ölüm kampının içine kurmuştur. IG Farben adlı kartelin ortakları arasında W. Bush’un dedesi Prescot Bush’da vardır... Aynı toplama kampının yakınındaki Gustav Krupp’a ait fünye üreten fabrikanın köle işçileri de Auschwitz’ten sağlanmışlardır. Alfred Krupp’un Silesia’da kurduğu howitzer (havan topu) fabrikasında yine Auschwitz’den köle işçiler çalıştırılmışlardır. Berlin’in 200 km kadar doğunsundaki kadınlara ait Revansbrück (Revansbrueck) toplama kampında Simens’in köle işçi çalıştıran fabrikaları kurulmuştur... Biryanda işkencehaneler, diğer yanda belli bir üretim düzeyinin altına düşecek olurlarsa öldürülecek olan köle işçiler... Ve örnekler uzayıp gitmektedir. Ve savaş sonrası, ABD, İngiltere ve Fransa’nın kanatları altında, 1951- 52 yıllarında IG Farben, Hoechst, Bayer ve BASF adlarıyla üç bağımsız parçaya ayrılarak yaşamını sürdürecektir.

 

Örneğin, 4 Ocak 1933 günü Hitler’i desteklemek için toplanan bir gurup bankacı ve endüstrici arasında Wall Street’ten John Foster Dulles ile Allen Dulles biraderlerde vardı. Bunlardan birincisi ileride, Eisenhower’in Başkanlığı yıllarında (1953- 61) ABD’nin Dışişleri Bakanı olurken, Reinhard Gehlen ile birlikte 1947’de CIA’nın temellerini atmış olan ikincisi, yine aynı 1953- 61 yıllarında CIA direktörlüğü yapacaktır. Allen Dulles, İran’da 1953 Mussaddık darbesinden 1954 kanlı Guetamala operasyonuna ve 1961 Küba Domuzlar Körfezi çıkartmasına ve Türkiye’den havalanan U-2 casus uçaklarına dek sayısız suça imza atacaktır. Aynı kişinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde işlenmiş başka bazı suçlara da imza atmıştır ve geleceğiz...

 

CIA’nın kuruluşunda Amerikalıların baş yardımcısı olan General Reinhard Gehlen, II. Dünya Savaşı boyunca Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanlığını, “Gurbette Doğu Ordusu” adlı örgütlenmenin başkanlığını yapmıştır. Ve aynı kişi ardından, 1956 yılında eski Nazi ajanları, SS ve Gestapo savaş suçlularıyla birlikte, CIA’nın koruyucu kanatları altında Alman dış istihbarat örgütü BND’yi kuracak ve 1968 yılına dek bu örgütün direktörlüğünü yapacaktır...

 

CIA öncesi ABD gizli servisi OSS (Office of Strategic Services) görevlisi Allen Dulles, Bern’de belli başlı Nazi savaş suçluları, öndegelen Gestapo katilleri ile daha 1943 yılında, savaş sürerken ilişkiye geçecektir. Savaşın bitimiyle birlikte aynı caniler ABD servisleri tarafından kullanılmaya başlanacaklardır. CIA’nın ilk büyük operasyonu 1948’de İtalya’da gerçekleşecektir...

 

Yüzbaşı rütbesi ile 1945- 48 yıllarında Avrupa’da ABD gizli servislerinde çalışmış olan Kissinger’in 1985 yılında açığa çıkan raporlarında, eski savaş suçlularının, SS ve Gestapo subaylarının yeniden organize edilmelerini istemektedir. Ve bunların ABD servisleri tarafından yeniden organize edilmiş oldukları, 9 Eylül 1952 günü günü Almanya’da patlayan sakandalla açığa çıkacaktır. Aralarında şiddetle “aranan” SS celladı Heinz Lamerding gibi ünlü katillerinde bulunduğu birsürü eski Nazi subayı Amerikalılar tarafından -o güne göre yüksek olan- 500 ile 1000 Mark aylıklarla gizlice örgütlenmişlerdir. Bunların masraflarını Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedes’i de üreten Daimler Benz vs. gibi tekeller karşılamaktaydılar. Ve skandalı kapatacak olan başsavcı Hurbert Schrobber, Almanya’nın iç istihbarat örgütü olan Anayasa’yı Koruma Federal Dairesi’nin (Bundesamt für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955’de oturtularak ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecektir...

 

Sözkonusu skandalın patlamış olduğu 1952 yılı, Türkiye’nin NATO’ya katıldığı yıl olduğu kadar, Türkiye dahil tüm Avrupa ülkelerinde yasadışı “Kontra- gerilla” örgütlenmesinin değişik adlarla kurulduğu yıldır aynızamanda... Emeklilik günlerinde, 1990’lı yıllarda şüpheli bir şekilde ölmüş olan eski CIA direktörlerinden William Colby, Honourable Man (Saygıdeger veya Onurlu Adam) adlı anılarında, 1951-1953 yıllarında Stockholm’de askeri ateşe olarak çalıştığı yıllarda sözkonusu örgütü tüm İskandinavya’da kumakla görevli olduğunu anlatmaktadır... (bak: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar + b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı + c. Nazi işgali altındaki Polonya, toplama ve ölüm kampları, Alman tekelleri ile birleşmiş ABD tekelleri, “Üç Maymunları” oynayan ABD yönetimi)   

 

Yukarıdaki kısa örneklerden de rahatça anlaşılmış olabileceği gibi, emperyalist sistemim içinde olan ve özellikle sistemin askeri ittifakları ile bağlı olan ülkelerde insan haklarına karşı işlenen suçlar, sistemin çekirdeğinde duran mali- sermaye guruplarının yarar hesaplarından soyutlanarak ve sadece sistemin parçalarından birinin yöneticilerinin sırtlarına yıkılarak ele alınamazlar. Kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçmesi ile başlamış olan globalleşme koşullarında, işlenen suçların asıl sorumlularının emperyalist merkezlede olduğu sonderece anlaşılabilir bir gerçektir. Emperyalizmin ne ölçüde bir dünya sistemi olduğunu ise günümüzde tüm çıplaklığı ile gözükmektedir... Bu bağlamda, Washinton, Londra, Paris, Berlin, Ankara, Bağdat ve Kabil aynı sistemin parçalarıdırlar ve bunların birinde işlenen suçlar, diğerinden ve özellikle emperyalist başkentlerden soyutlanarak ele alınamazlar... Olaylar ve suçlar asıl bağlantılarından soyutlanarak ele alınmaya kalkılırsa eğer, bu sadece bir- iki günah keçisinin bulunmasıyla; biraz gürültülü ve gösterişli biçimde tüm suçların bu günah keçilerinin omuzlarına yüklenmeleriyle; ve böylece suçun kaynağının, nedenlerinin ve asıl suçluların gözden kaçırılmalarıyla mümkün olabilir...

 

Özellikle emperyalist merkezlerdeki kamuoylarının “vicdanlarını” tatmine yönelik bu tip gözboyayıcı suç örtmeleri, günah keçilerinin yardımlarıyla gürültülü “adalet” gösterileri, yalana ve sömürüye dayalı sistemin gıcırdamaya başlamış olan kapı cıvatalarını yağlamak anlamına gelir. Emperyalist merkezlece belirlenmiş günah keçilerinin üzerlerine saldırtılan bazı “aydınlara” ün ve değişik maddi olanaklar kazandırtılarak yalan kollektifleştirilirken, aynı suçların yeniden rahatça işlenebilmelerinin kapıları ise sürekli aralık tutulacaktır. Sistemin yokoluşunun engellenebilmesi, kendisini sürekli yeniden üretebilmesi için, gerçeğin sadece biryanının abartılarak sansasyonel biçimde ifade edilmesi, sürekli birtakım günah keçilerinin bulunması gerekmektedir...

 

Eksik ifade edilen “gerçek” gerçek olmaktan çıkarken, “gerçek” gibi gözükerek yalanı mükemmelleştirecektir. Eksikliği ölçüsünde deforme edilmiş gerçek, idealize edilmiş mükemmel yalanlar olarak insanların karşısına gelecektir. Ve bu deforme edilmiş “gerçeği” ifade eden “kahramanlar” onure edilip ödüllendirildikleri için, yalan sürekli beslenecektir. Çünkü, böyle parlak ödüllerin ve “kahramanlığın” peşinde güçlü bir rekabet başlayacaktır. Ahlak bozukluğu ve yalan, yankılanarak yayılacaktır. Kısacası, sonuçta yine yalana karşı benzer nitelikte yalanlarla yanıtlar verilecek ve böylece sistem yapay zıtlıklarıyla ve kendisini sürekli besleyerek alabildiğine derin kaoslara dek ömrünü sürdürecektir. Kanlı boğuşmaları yeni kanlı boğuşmalar izleyecek ve yalanın egemenliği nedeniyle tarih giderek ölçüsü büyüyen benzer felaketlerle biryere, bir limite dek tekerrür edecektir...

 

2- Yalanın Günümüz Türkiyesi’nde yankılanan sıradan bazı örnekleri ve çağdaş “demokratlar” üzerine

 

Örneğin, yukarıda ifade edilen gerçekleri Türkiye tarihi ile ilgili olarak somuta indirgeyecek olursak... Osmanlı yönetiminin 1915 yılında, zorunlu göç sırasında, “bir milyon Ermeni’yi öldürmüş olduğunu” doğru kabuledelim. Bu olayda Osmanlı yönetiminin büyük suçları olsa bile, bir büyük emperyalist boğuşma sürecinin parçası olarak yaşananlar tek başına zamanın Osmanlı yönetimini suçlamaya ve hele hele aradan doksan yıl geçtikten sonra, batılı emperyalist merkezlerle uyumlu biçimde suçlamaya yetmez. Çünkü, sözkonusu cinayetler nedeniyle Osmanlı yönetimini sorumlu gösteren emperyalist merkezler de olanlardan sorumludurlar. Çarlık Rusyası Ermeni çetelerini cephede Osmanlı yönetimine karşı silahlandırıp kullandığı kadar, İngiliz, ABD ve Fransız emperyalizmleri de petrol bölgelerine, enerji ve diğer hammadde kaynaklarına yönelik egemenlik politikalarında Alman- Osmanlı ortaklığına karşı başta Ermeniler olmak üzere küçük halkları kışkırtıp ateşe sürmüşlerdir. Diğer yandan, Osmanlı politik yaşamı ve silahlı güçleri üzerinde egemenlik kurmuş olan genç Alman emperyalizmi, 1870 doğumlu Deutsche Bank, olanlardan birinci derecede sorumludurlar. Sözkonusu zorunlu göç (tehcir) kararı, biryandan Kafkaslar’ın petrol kaynaklarına, öbür yandan Basra Körfezi üzerinden Hint Okyanusu’nun ve Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmaya çalışan Alman emperyalizminden bağımsız alınmamıştır. Ve Almanya’nın genel savaş stratejisi içinde Osmanlı İmparatorluğu’na biçilen rol, Rusya’yı Kafkaslar’da ve İngilizleri Ortadoğu’da oyalayarak, iç hat durumundaki Almanya’nın doğu cephesine binen yükü hafifletmekten başka birşey değildir.

 

Abidin Nesimi’nin “Yılların İçinden” adlı yapıtında verdiği doğru bilgilere göre, pratikte General Kazım Karabekir’in kontrol ettiği alanlarda gelişen olaylara, günün Osmanlı istihbarat servisi Teşkilat- ı Mahsusa’nın Diyarbakır merkezindeki Çerkes yöneticisi Dr. Reşit Giray tarafından örgütlenen Bedirhan, Karakeçili ve Millî Kürt aşiretleriyle birlikte, mal peşindeki diğer bazı Kürt aşiretleri de yoğun biçimde karışmışlardır. Teşkilat- ı Mahsusa’nın Çeçen- Çerkes yöneticileri ile Bedirhanlar kız alıp verme sonucu aynızamanda yakın akraba olmuşlardır... Şimdi buradan kalkarak, işlenen cinayetlerin sorumluluklarını, Çerkeslere ve Kürtlere yüklemeye kalkışırsak, gerçeği ifade etmişmi olacağız? Hayır, Osmanlı yönetimini sorumluluklarından sıyıralabilmek için bir bahane bulmuş olacağız sadece. Yok eğer sorumluluğun tümünü mevcut Osmanlı yönetimine ve bu kanlı emperyalist paylaşım savaşına bilinçsizce sürüklenmiş Türk halkına yüklemeye kalkarsak, gerçeği ifade etmişmi olacağız? Yine hayır! Böyle yaparak, olayların gerisinde duran asıl emperyalist merkezleri, başta Alman emperyalizminin yönetici kadrolarının sorumlulukları olmak üzere, İngiliz, ABD, Çarlık Rusyası ve Fransız yönetimlerinin sorumluluklarını hasır altına süpürmüş olacağız...

 

Doksan yıl önce işlenmiş kollektif bir emperyalist suçun tüm sorumluluğunu cancekişen Osmanlı İmparatorluğu’nun panik halindeki yönetiminin ve olaylara bilinçsizce sürüklenmiş Türk halkının omuzlarına yükleyerek, kitlelerin dikkatlerini güncel ağır sorunlarından ve güncel acımasız emperyalist saldırılardan uzaklaştıracak bir kördöğüşünü başlatacağız. Yeni emperyalist santaj politikalarına ve işlenebilecek benzer yeni kollektif cinayetlere kapıları aralamış olacağız... Eğer ortada halklara karşı işlenmiş bir suç, cinayet varsa, bunun üzerinin örtülmemesi, tüm nedenleri ve sorumlularıyla birlikte olayın açığa çıkartılması gerekir. Fakat eğer sadece sorumlulardan birisini olayların içinden cımbızla çekip suçlamaya kalkacak olursak, aslında sadece ve sadece cinayetin karanlıkta kalmasına yardımcı oluruz. Emperyalist güçlerin istedikleri de bundan başka birşey değildir. Birileri Osmanlı yönetimi üzerinden bu tarihi suçun tüm sorumluluğunu Türkiye Cumhuriyeti’nin ve yaklaşık 14- 15 milyonu açlık sınırında yaşayan ve yüzde 43.7’si işsiz olan Türkiye halkının omuzlarına ihale etmeye çalışırsa eğer, diğerleri de milliyetçi şöven duygularla tüm suçu zamanın Ermeni çetelerinin omuzlarına ihale etmeye çalışacaktır. Bu karşılıklı kudurmuş yalan kampanyaları içinde sadece ve sace milliyetçilik, şövenizm beslenirken, üst sınıfların bölgeye yönelik şantaj politikalarına taze kan taşınacaktır. İçeride halkın dikkatleri asıl can alıcı sorunlarından uzaklaştırılırken, 90 yıl önceki olayların yapay sisi altında emperyalist güçler başta Irak halkına yönelik olmak üzere katliamlarını, yıkımlarını sürdüreceklerdir. ABD senatosu ve Batı meclisleri, halklarının dikkatlerini Irak’ta, Afganistan’da ve başka coğrafyalarda işlenmekte olan cinayetlerden uzaklaştırmak için, 90 yıl önceki Türk- Kürt- Ermeni olayları ile ilgileneceklerdir.

 

Günümüzün ağır emperyalist saldırı koşullarında, sözkonusu Ermeni örneğiyle ilgili olarak, örneğin “ben”, kalkıpta “Bir milyon Ermeniyi öldürdük!”, dersem eğer, ve bunu “ünlü” bir kişi olarak söylersem, tüm tarihi sorumluluklarından “kurtarmış” olduğum Batılı emperyalist merkezlerde şiddetle alkışlanıp el üstünde tutulabilirim. Hem onları sorumluluklarından “kurtarmış” olduğum ve hem de dikkatleri günün kanlı emperyalist saldırılarından uzaklaştırdığım için katmerli alkış alırım. Ve aynı alkış ve ünden pay alma yarışına giren bir “aydınlar” ordusunu da harekete geçirebilirim. Hatta, sap ile samanı karıştırma ustalığı sayesinde zengin masalarından çöplenmeye alışmış bazı “sol” etiketli çirkin kişiler tarafından Nazım Hikmet ile aynı kefeye konularak reklam bile edilebilirim. Ömrü boyunca emperyalist güçlere karşı savaşmış, başta Türk halkı olmak üzere sürekli ezilen halkları savunmaya çalışmış, sadece bu düşünceleri nedeniyle yaklaşık 15 yıl cezaevinde kalmış Nazım Hikmet ile “beni” aynı kefeye koymaya çalışan çirkin yalan makinelerine malzeme olurum. Hatta, “beni” biraz daha fazla “şöhret merdivenlerinde” tırmandırtan bu kargaşa içinde mevcut sıkmabaş hükümeti bile kendisini “demokratik” olarak reklam edebilecek ve kitlelerin gözünü asıl sorunlarından uzaklaştıracak olanakları elde edebilir. Ve Irak halkını boğazlamakta, doğayı tahribetmekte, sürekli silahlanmakta olan emperyalist merkezler, benim incir çekirdeğini doldurmayacak sözlerim ve davamla halklarını birsüre oyalayabilirler.

 

Şüphesiz, yalan bile olsa veya en azından gerçeği ifade etmiyor bile olsa, söz özgürce söylenebilmelidir. Eğer hem “demokratik” Batı ve hem de Türkiye yönetimleri bunlardan işine gelmiyeni yasaklamaya kalkarsa, bu işten sadece ve sadece yalan mekanizmalarının kaynakları, emperyalist güçler kazançlı çıkacaklardır ve olan da odur. Gerçek ancak tüm yönleriyle açıklanarak anlatılabilir, yasaklarla değil. Ağızlardan köpükler saçarak saldırmak ve sözü yasaklamak, sadece yalana hizmet eder. Hem Batı’nın emperyalist yönetimlerinin ve hem de yerli ortağı “sıkma baş” yönetiminin istedikleri de bundan başkası değildir. Gerçeğin sadece bir yanını cımbızla çekip deforme ederek “kahramanca” açıklayan “ben” de, sözkonusu güçlere hizmet etmekten başka birşey yapmıyorumdur aslında... Aslında “ben” kimim ki, cancekişen koskoca Osmanlı yönetiminin, bu yönetimi kullanan Alman emperyalizminin, Ermeni burjuvazisini kullanan yarı- emperyalist Çarlık Rusyası’nın, Anglo- Amerikan emperyalizminin ve Fransız emperyalizminin tüm suçlarını “Türk ve Kürt halkları adına” omuzlarıma alıveriyorum? Aslında “ben” bir kapı mandalı bile değilim ama, yalanın ve şantaj politikalarının kapılarını aralamakta usta emperyalist merkezlerin ellerine geçirdikleri küçük geçici bir eldivenim sadece. Suçyerindeki parmak izlerini gizlemeye yarayan ve kullanıldıktan sonra kaldırılıp atılacak şeffaf plastik ince bir eldiven...

 

Böyle bir rolü, nasıl bir “ben” hangi cesaretle üstlenebilir ve bu işin gerçekten ahlaki toplumsal bir cesaretle bağı varmıdır? Böyle bir sahte “sorumluluğu”, kendisini dev aynasında gören tarih bilincinden yoksun kişiler veya egemen emperyalist merkezlerden beklentileri olan “uyanık yatırımcılar” üstlenebilirler. Aslında üstlendikleri birşeyde yoktur... “Ben” kalkıpta,  “Bir milyon Ermeniyi öldürdük!” derken, ünü kendi cebime atmakta, tüm suçları ise yoksul Türk ve Kürt halklarının sırtlarına ihale etmekteyim aslında...

 

Emperyalist merkezler, kendilerini sorumluluklarından “kurtaran” böyle bir “kahramanı” şöhret merdivenlerinde tırmandırtırlarken, Türk ve Kürt halklarına da demokrasi gelmez, sadece ve sadece bu halkların başlarına yeni çoraplar örülür. Eğer “ben” işbirlikçi Türkiye yönetimlerinin ellerini kollarını daha fazla bağlamaya, onları şantaj politikaları karşısında daha fazla boyun eğmeye mahkum edecek biçimde kalkıpta, “Bir milyon Ermeniyi öldürdük!” dersem, ancak şantajcı emperyalist merkezlerin “kahramanı” olabilirim. “Kahramanlığın” böylesinin, engzisyona rağmen “dünya yine de dönüyor” diyen Galilei Galileo’nun bilimsel dürüstlüğüyle, cesaretiyle, ya da Moskova önlerine dek gelmiş tüm Avrupa’ya egemen Alman Nazizmi’ne karşı, Türkiye hapishanelerinde hala işçi sınıfını ve Sovyetler Birliği’nin savunmaya devameden Nazım Hikmet’in ezilenlerden yana başkaldırısıyla uzaktan yakından ilişkisi olamaz.

 

Batı’nın emperyalist merkezlerinde alkışlanan böyle bir “kahramanlığın” Türkiye’de “demokrasi” özlemi ile de bağı olamaz... Tekeller ve emperyalizm demokrasinin en büyük düşmanlarıdırlar. Emperyalist Batı, Türkiye’de halkın yararına işleyen gerçek demokrasi değil, sadece ve sadece kendi politik ve ekonomik egemenliğini kolaylaştıracak kanalların açılmasını sağlayacak bir “demokrasi” istemektedir. Mevcut politik ve hukuki yapılanma, aynı Batı’nın açık desteği ile gelen 12 Eylül 1980 askeri darbesi sayesinde oturtulmuştur. Ve bu darbe ile Batı’nın emperyalist merkezlerinin Türkiye üzerindeki egemenlikleri artarken, işbirlikçi “sıkmabaş yönetimi”nin iktidara yürüyüşünün yolları da ustaca açılmıştır... Sadece içerideki tutucu güçler değil, aynızamanda Batı’nın politik eliti ve NATO böyle birşeyi istemediği için aynı darbenin liderlerine yönelik göstermelik bir yargı bile gerçekleşememektedir... Kısacası, yukarıdaki paragrafta verilen kahramanlık örneklerinden birincisi, “Bir milyon Ermeniyi öldürdük!” kahramanlığı, bilinçli veya bilinçsiz olarak Batı’nın zengin egemen merkezlerinin politikaları ile uyum halindedir. Ve böyle bir “kahramanlık” için açılacak hertürlü sahte ahmakça davalar sadece ve sadece yalana yardımcı olacaklardır... İkinci örnekte gözüken Galilei Galileo’nun engzisyona rağmen gerçeği ifadesi ve dünyaya egemen Nazizm’e karşı Nazım Hikmet’in duruşu, dünyanın egemen güçlerine yönelik gerçek dürüst toplumsal haklı başkaldırılardır. Bunlar gerçek egemen güçlere yönelik kahramanca başkaldırılar olarak tarihte yerlerini almışlardır. 

 

Şüphesiz olay yukarıda özetlenenlerle sınırlı değil ve kalmıyor da... Eğer kalkıpta, “...Alman toplumunun içinde milyonlarca bireyin bu olayla yüzleşme, kendilerine sorumluluk çıkarma ve kimlikleriyle hesaplaşma biçimi çok zaman hayranlık verici biçimler de almıştır.”, demeye kalkar ve bu cümleyle 1915’de yaşanmış trajediye dolaylı gönderme yaparsak eğer, hangi gerçeği ne ölçüde ifade etmiş oluruz? Hangi Alman bireylermiş bunlar ve Nazizmin tamamen planlı soykırımlarına karşı kendi başlarınamı yapmışlar böyle olumlu özeleştirileri? Ve Nazizm’in sistematik planlı soykırımları ile 1915’de yaşanan trajedi ne ölçüde ve nasıl karşılaştırılabilirmiş acaba? Ve acaba 1915 trajedisi de tamamen planlı ırkçı bir eylemmiymiş? Ve yine Türkiye’de haksızlıklara, faşist saldırılara karşı çıkanlar hiçmi olmamış?  

 

Vaktiyle Hitler’i iktidara taşımış olan şirketlerin “Batı Almanya”sı veya Federal Almanya’nın bireylerimiymiş özeleştiri yapanlar? Yoksa, “Doğu Almanya” veya DDR (Demokratik Alman Cumhuriyeti) adlı devletin vatandaşlarımıymış bunlar? Federal Almanya savaş suçlarını, toplama ve ölüm kamplarında olanları gerçek anlamıyla “kabullendiği” içinmi, Hitler’i iktidara taşımış olan tüm mali- sermaye gurupları tekrar diriltimiş ve yönetimin ipleri yeniden bu tekellerin politikacılarına teslim edilmiş. Çok sıkı takip altındaki komünistler fişlenir ve devlet görevlerinden kesinlikle yasaklı olurlarken, eski Gestapo ve SS savaş suçluları ile Federal Alman İstihbarat Servisi BND (Bundesnachrictendienst), aynı “hayranlık verici özeleştirinin” bir meyvası olarakmı örgütlenmiş acaba? Hitler’i iktidara taşımış ve ölüm kamplarından beslenmiş olan tekellerin Almanyası bu ölçüde “hayranlık verici” biçimde Nazi suçlarını nasıl “üstlendi” acaba?  Ve “maşallah” aynı suçların birdaha işlenmemesi için gerekli “önlemleri” nasıl aldı acaba?

 

Peki, Yahudileri, Çingeneleri, Slavları, diğer bazı halkları ve komünistleri planlı ve sistematik olarak toptan yoketme amacıyla amacıyla, ve yine “üstün ari ırkın bin yıllık devletini” kurma amacıyla gerçekleştirilen gerçek soykırımlarla, 1915 olayları arasında ne tip bir paralellik olabilir acaba? Böyle bir paralelliği hangi tip “aydınlar” kurabilirler acaba? Hastalıklı ırkçı bir planın ürünü korkunç suçlarla, 1915’de panik halinde işlenen suçlar arasında, Alman Nazizmi’nin planlı korkunç cinayetleri ile Osmanlı yönetiminin işleri arasında ne gibi bir paralelliği hangi sağlıklı aydın kişi kurabilir acaba? “Ben”inden sıyrılabilmiş dürüst bir aydın, Nazizmin suçları üzerinden, panik halindeki Osmanlı yönetiminin bir kargaşa içinde gelişen suçlarına nasıl gönderme yapabilir? Ayrıca 1915’de işlenen suçun ağırlıklı yanı mevcut Osmanlı yönetiminde olsa bile, emperyalist güçlerin de işin içinde oldukları ortadadır. Yine ayrıca ermeni çetelerinin de işledikleri suçlar vardır. Olaylar tamamen savunmasız kişilerin belirli kamplara toplanarak yokedilmesi biçiminde gelişmemiştir. Fakat o kaos içinde tamamen savunmasız kişiler de vahşice öldürülmüşlerdir... Diğer yandan, olanları insani açıdan haklı gösterecek bir neden bulunmasa bile, taraflardan birileri sürülmese, öldürülmese, diğerleri sürülecek veya öldürülecektir. Osmanlı’nın boşaltmış olduğu tüm coğrafyalarda sürülenler Türkler olmuşlardır...

 

Nazi Almanyası’nın tüm korkunç suçlarının en büyük kurbanlarından olan Yahudi toplumunun ırkçı güçleri, Nazizm’in suçlarının benzerlerini günümüzde Filistin halkına karşı işlemektedir malesef. Ve hem de “demokrasi” havarisi rolündeki aynı Batı’nın desteği ile işlemektedir. Sadece bu olay bile dünyada mekanizmaların nasıl hastalıklı işlediğini göstermektedir. İnsan haklarını savunurken gerçeklerden birini deforme ederek öne çıkartmak, diğerini ise hasır altına süpürmek, sadece ve sadece aynı korkunç çarkın işleyişine yardımcı olmaktadır.

 

Şüphesiz mazeretlerden hiçbiri Osmanlı yönetiminin suçlarını aklamaz. Diğerleri gibi Türk egemen sınıfları da -maşalarıyla birlikte- birçok karanlık suça imza atmışlardır ama, bu suçların özellikle modern zamanlarda işlenmiş olanları emperyalist merkezlerin planlarından soyutlanarak ele alınamazlar. Ve yine bunlar Nazizm’in planlı kitle kıyımları ile asla ve asla kıyaslanamazlar. Değil Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin, Mussolini İtalyası’nın suçları bile Nazizm’in planlı sistematik suçları ile karşılaştırılamazlar. Çünkü onlar dalgacı bir Akdeniz toplumu iken, Almanlar, tüm işlerini disiplinli biçimde sistematik olarak halleden militarist bir toplumdurlar... Tüm bunların ötesinde Nazi Partisi’ni iktidara oturtan Alman mali- sermayesinin Batı’da güçlü ortakları vardı. Ve zaten aynı nedenlerle Hitler’in yokedilmesinin ardından sistemin özüne dokunulmamış, eski Naziler reorganize edilmişlerdir...

 

Eğer tarihe gerçekten saygı duyuyorsak, medeniyetin yaklaşık sekiz bin yıllık tarihi boyunca yıkımı artarak süren kanlı karanlık suçların birdaha işlenmemelerini gerçekten istiyorsak, insanlara tarihi doğru anlatma çabası içinde olmalıyız. Önce doğru anlama ve sonra da doğru anlatma çabası içinde olmalıyız... Yok eğer mevcut egemen güçlerden birine yaranmak ve onlar tarafından ödüllendirilmekse niyetimiz, birsürü süslü sözün, “insan haklarını savunma” edebiyatının ve “kahramanlık” gösterilerinin sisi içinde bazı gerçekleri rahatça unutabiliriz, görmemezliğe gelebiliriz veya hiç araştırmayız...

 

Lafı fazla uzatmadan, ilk bölümde özetlenmiş olan gerçeklere bir- iki cümle daha ekleyelim: Nazi savaş suçlularını avlamakla ünlenen Simon Wiesenthal Merkezi’nin ortaya çıkarttıgı belgelere göre, zamanın ABD yönetimi Naziler’in insanlığa karşı işledikleri suçlara gözyummuştur. Leipzig, Stuttgart ve Berlindeki ABD konsoloslukları, 1940 yılında, Naziler’in başlatmış oldukları Yahudi katliamlarını hükümetlerine rapor etmişlerdir. Fakat buna karşın ABD yönetimi susmuş, herhangi bir tepki göstermemiştir. Haham Marvin Hier, “ABD yönetimi Ekim 1940’da Berlin’i protesto etse idi, Hitler ürkecek, politikasını degiştirecekti. Olay yankılanacak, insanların bogazlandığını tüm dünya duyacaktı. Doğal olarak Alman halkı da bölünecek, bir bölümü tepki gösterecekti.”, demiştir...

 

ABD Berlin’i protesto edemezdi, etmezdi, çünkü, kendi belli başlı mali- sermaye gurupları da Almanya’da aynı çarkın içindeydiler ve savaşın sonuna doğru Alman sivil hedefleri bombalanırken, Amerikan ve İngiliz savaş pilotlarının ellerine vurulmaması gereken kendi sermaye yatırımları ile ilgili merkezlerin ayrıntılı listeleri ve haritalardaki koordinatları verilecekti.         

 

Devamedelim... Yukarıdaki paragrafta olana benzer gözyummalar, aslında, II. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen büyük politik cinayetlerde, soykırımlarda ve bunların en büyüklerinden olan 1994 Ruanda katliamı sırasında da yaşanmıştır. Gelmekte olan Ruanda katliamı önceden hem Washington’a ve hem de Birleşmiş Milletler’e bildirilmiştir. Belçika Katolik Kilisesi’nin doğrudan kışkırtıp papazlarıyla içinde yeraldığı katliam başladıktan sonra da olaylar günü gününe her iki merkeze de rapor edilmişlerdir. Gelen tüm ayrıntılı raporlara karşın, 1993 yılında “Barışı Koruma Gücü” adıyla bölgeye yerleştirilmiş olan Fransız, İtalyan ve Belçika askerleri geri çekilmişler ve olar çekilirlerken gözlerinin önünde, üç ay içinde yaklaşık bir milyon korumasız masum insan katledilmiştir...

 

Cinayetlerin hemen ardından, 1994 yılında Birleşmiş Milletler’in şekillendirdiği Ruanda İçin Uluslararası Suç Mahkemesi (ICTR) adlı bir kurul, Tanzania’nın kuzeyinde, Kenya sınırına yakın konumdaki Arusha kentinde 1997’de toplanmıştır. ICTR, ilk duruşmaların başlamasından sekiz yıl ve katliamın üzerinden 11 yıl geçtikten sonra, Nisan 2005’de, sadece 25 siyah afrikalıyı suçlu bulup bazı cezalara çarptırmıştır. Ayrıca, “şüpheli” görülen 25 kişinin duruşmaları sürmektedir. Haklarında iddianame hazırlanmış 16 kişi ise duruşma için sıralarını beklemektedirler... Tabibi bu duruşmalar da en az Nürnberg duruşmaları kadar acıklı ve komiktirler. Duruşmaların Afrika’nın gözlerden tamamen uzak bir köşesinde geçiyor olması olayı dahada acıklı hale getirmektedir... (Daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...)

 

Planlı bir katliamın psikolojik temellerini onyıllar boyunca süren ırkçı politikalarıyla hazırlayanların, organize edenlerin, Belçika politik elitinden ve Katolik Kilisesinden sorumluların yargılanmadıkları gözlerden uzak göstermelik bir mahkeme ile sadece 11 yıl önce işlenmiş suçları örtbas etmeye, üç ay içinde bir milyon insanın vahşice öldürülmeleri olayını bilinçli olarak unutturulmaya çalıştıkları ortadadır. Unutturulmaya çalışılan sadece bu da değildir... Kongo/ Zaire’de, Angola’da, Kamboçya’da ve daha onlarca ülkede yakın zamanlarda yaşanmış olan katliamlar unutturulmaya çalışılmaktadır. Tüm bunların gözlerden kaçırılmaya çalışılmalarının ve yine örneğin Pol Pot’un mümkünken yakalanıp yargılanmamış olmasının tek nedeni, aynı katliamların suç ortaklarının arasında ABD ve diğer belli başlı emperyalist merkezlerin bulunuyor olmasıdır. Buna karşın aynı Batı’nın merkezlerinde 90 yıl önce yaşanmış bir trajedi ile ilgili olarak tek yanlı gürültülü suçlamalar yapılabilmekte, Batılı parlementolardan mahkum edici kararlar çıkmaktadır.

 

Sözkonusu tüm derin ikiyüzlülüklerin politik amaçları ortadadır ama, bazı Türkiyeli “aydınlar” , Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’da, Asya’da, Orta ve Latin Amerika’nın değişik köşelerinde yaşanmakta olan emperyalist katliamlara gözyumarlarken, Batılı emperyalist merkezlerinin gözboyayıcı zenginliklerinin ve sahte “demokrasi” ihraçlarının etkisi altında tekyanlı konuşabilmektedirler... Doğru, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve bu amaca yönelik olarak Türkiye üst sınıflarının halka karşı işlemiş oldukları suçların tüm bağlantıları ile açığa çıkartılması gerekmektedir... İşlenen suçların tüm bağlantıları ile açığa çıkartılabilmeleri için ise, emperyalist sistemin işleyişini ve Türkiye’nin bunun içindeki yerini ve görevlerini doğru görmek gerekmektedir. Ayırt etmeden suçların ve suçluların tümünün birden üzerine gitmek gerekmektedir. Yoksa, sadece emperyalist merkezlerin işlerine gelir biçimde bazı suçları cımbızla diğerlerinden ayırıp “insan hakları” savunuculuğu yapılırsa, bu tavır sadece emperyalist merkezlerin politikalarına hizmet edeceği için ezilen dünya halklarının ve Türkiye halkının desteğini alamayacaktır. Gerçeklerden kopuk bu tip çıkışlar, sadece ve sadece yalana ve şövenizme hizmet edecektir.

 

Devamedelim... Evet, 6- 7 Eylül 1955 günü, örgütlenip aldatılarak kışkırtılmış cahil yığınlar, eşkiya sürüleri gibi İstanbul kentini, özellikle kentin Avrupa yakasını ve bu yakadaki Hıristiyan vatandaşların işyerlerini basıp yağmaladılar. Arada, Müslümanlara ait işyerleri de yağmadan paylarını aldılar. Bu satırları yazan kişi o sırada 11 yaşındaydı ve kentin Avrupa yakasında misafirlikteydi. Tüm gece uğuldayan kenti 7 Eylül sabahı şaşkınlıkla seyredecekti... Kırık vitrinleriyle bir ortçağ savaşından çıkmışı andıran kentin sokakları beyaz eşyalarla, kumaş toplarıyla doluydu. Tranvay yollarını, trafiği tıkayan kumaş toplarına artık kimse dokunmuyordu ama, olayı kavrayabilmek kolay değildi. İlerideki yıllarda, Atatürk’ün Selanikte bulunan evinde patlayan bombayı “Kontra- gerilla” olarak ünlenmiş Özel Harb Dairesi adlı kuruluşun organize ettiği ve İstanbul yağmasının da aynı kuruluşun “mükemmel” bir operasyonu olduğu açığa çıkacaktı. Fakat bunları söylemekle ve “demokratlık” adına “kahramanca” bu işi lanetlemekle aydın olarak görev yerine getirilmiş mi oluyordu? Bu olayı sözkonusu sınırlarda tutarak “demokratlık” taslayanların atladıkları küçük ama, çok önemli bir ayrıntı daha vardır...

 

Bir önceki bölümde hakkında kısa bilgiler verilmiş olan CIA başkanı Allen Dulles, 6- 7 Eylül günlerinde Türkiye’de idi. Olayı organize etmiş olan Özel Harb Dairesi’de NATO ve CIA şemsiyeleri altında ve onların hertürlü teorik ve teknik yardımlarıyla kurulmuştu. Asıl büyük patron, eserinin Türkiye bölümünün başarılı operasyonunu gururla izlemişti. Ve bu başarılı operasyon sayesinde Kıbrıs sorunu Birleşmiş Milletler’de görüşülmeyecekti. Bunu isteyen de Türkiye değil, asıl olarak ABD yönetimi idi şüphesiz... O yıllarda Kıbrıs’ta komünistler güçlü idi ve olay Birleşmiş Milletler’de göreceli bir çözüme ulaşırsa, Doğu Akdeniz’de Sovyet etkisi artabilirdi... Sonuçta 6- 7 Eylül operasyonunun “namı” Türklere, kazancı da ABD yönetimine kalacaktı. Ve çağdaş bir “demokrat” olabilmek için, olayın sadece Türklere kalan “nam” bölümünü kurcalamak yeterli olmaktaydı. Biraz daha ileri gidip ABD’ye kalan kazanç bölümünü de kucalamaya kalkarsanız, “demokrat” olmaktan çıkar, tehlikeli işlerle uğraşan bir “anarşist” bile sayılabilirdiniz...

 

Unutmadan belirteyim: Yunanistan’da sol çizgideki partilerin seçimi kazanacaklarının anlaşılmasının ardından 20 nisan 1967’de Papadapulos önderliğinde gerçekleştirilen “Albaylar Darbesi” de, yine Doğu Akdeniz’de muhtemel Sovyet etkisini önlemeye yönelik bir CIA- “Kontra- gerilla” ortak operasyonu idi. Papadapulos, 1952 yılında CIA modeline göre yeniden örgütlenen gizli haberalma örgütü KYP subayı idi. Yine aynı yılarda CIA’nın denetiminde tüm NATO ülkelerinde örgütlenmiş olan tamamen yasadışı “Kontra- gerilla” örgütünün Yunanistandaki kolu olan “Kızıl Teke Postu” adlı örgütün üyesiydi Papadapulos. Kızıl Teke Postu, KYP’nin şemsiyesi altında çalışıyordu. Albaylar, 1950’li yıllarda NATO çerçevesinde yapılmış olan ve birlikte uygulanması kararlaştırılan bir plana göre darbeyi gerçekleştirdiler. Atina’nın tüm stratejik noktalarını 20 dakika içinde kontrol altına aldılar. Sol ve merkez partileri yasakladılar, yöneticilerini hapsettiler...

 

Türkiye’de gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesi de yukarıdaki örnekten farklı olmayacaktı ama, hazırlık veya “kuluçka” dönemi uzun sürecekti. Türkiye’nin sivil ve askeri bürokrasisinde etkin olan ulusal sol eğilimlere ve toplumsal yaşamda etkisi artmış olan sol eğilimlere koşut olarak “kuluçka” dönemi uzun sürecekti. Denetim altındaki kanlı provokasyonların toplumda ve askeri bürokrasinin alt kademelerinde tam bir bıkkınlık yaratması, Beyaz Saray’ın “bizim oğlanları”nın askeri bürokrasi içinde denetimi tam olarak sağlayabilmeleri beklenecekti. “Bizim oğlanlar”ın sözkonusu darbe operasyonu, Tahran’da ABD elçiliğinin basılması, nükleer başlık taşıyabilen orta menzilli Amerikan Pershing II füzelerinin Avrupa’ya yerleştirilmesi, Sovyetler Birliği’nin istemeden Afganistan’a girmek zorunda kalması ve askeri- endüstri komplekslerin adamı Cumhuriyetci Ronald Reagan’ın başkanlık koltuğuna oturması ile bağlantılı olarak gelişecekti... Maraş’ta, Çorum’da ve ayrıca tüm üniversite kentlerinde işlenen cinayetler Beyaz Saray’ın sözkonusu operasyonundan bağımsız olarak gelişmiyorlardı ama, anlaşılan çağdaş bir “demokrat” olabilmek için işlenen suçların Beya Saray ile bağlantılı yanlarını görmemek gerekmektedir...

           

Umarız yeni yılda, 2006’da, sözkonusu çağdaş “demokratların” sayıları azalırken, gerçekleri daha bir bütünsellik içinde görebilen ve halkın yararları yönünde başkaldıran demokratların sayıları artar. Umarız, dünya egemenliği peşindeki emperyalist güçler, ABD ve ortakları yeni yılda gerilerlerken, emperyalizme direnen güçler ilerlemeler kaydederler. Ve yine umarız, tarihin bu karanlık kanlı sahnesi herhangi bir nükleer savaşa tanık olmadan en sınırlı yıkımlarla kapanabilir... Çok iyi bir yıl umudu olmasa da, daha iyi bir yıl umuduyla şimdilik hoşça kalın.

 

30 Aralık 2005

yusuf@comhem.se  

 

http://www.sinbad.nu/