|
Not: Aşağıdaki metin atom bombasının üretiliş sürecini ve yayılmasını anlatan -henüz tamamlanmamış bir kitabın- alt notlarından biridir. Bu metnin, yakında Sinbada tamamı yerleştirilecek olan sözkonusu kitaptan önce ve bağımsız bir yazı olarak buraya yerleştirilmiştir. Umarım yararlı olur.- Y. Küpeli
Truman Doktrini ve Doğu Akdenizde sahnelenen trajedilerden bazı örnekler
Yusuf Küpeli
Truman Doktrini, Sovyetler Birliğinin dağılmasına dek geçecek olan yaklaşık kırk yıl içindeki Soğuk Savaş sürecinde varolan saldırgan ABD dışpolitikasının temel çizgilerini en genel anlamıyla belirleyecekti. Bu doktrin, ABD yönetimlerinin Hitlerden daha güçlü biçimde dünyaya egemen olma hırsının en karakteristik çizgilerini biçimlemiş olmakla birlikte, asıl olarak Yunanistanda ve Türkiyede varolan siyasi rejim sorunları üzerine odaklanmıştı. Bir başka ifadeyle Truman Doktrini, asıl olarak Balkanlar ve Doğu Akdeniz üzerindeki ABD hakimiyeti üzerine yoğunlaşmıştı. Kısacası, Truman Doktrininin üzerinde en çok durduğu ülkeler Yunanistan ve Türkiye idi. Şüphesiz Balkanlar ve Doğu Akdeniz egemenliğinin en önemli gerekçelerinden biri de, ABDnin Avrupadaki varlığını ve Batının mali- sermaye çevrelerinin bu kıtadaki yararlarını garanti altına alabilmekti. Truman Doktrini, Batıdaki işçi ve halk hareketlerini geriletmeyi ve büyük sermayenin egemenliğini perçinlemeyi amaçlayan Marshall Yardımı adlı ekonomik destek programından ayrı düşünülemezdi. ABDnin Avrupa, Balkanlar ve Doğu Akdeniz egemenliğine uzanan yol haritası Truman Doktrini ile çizilirken, bunun ekonomik dayanağıda Marshall Yardımı olmaktaydı...
Truman Doktrini ile birlikte Yunanistana egemen halk hareketi, daha yeni üretilmiş ABD napalm bombaları ile yokedilirken, Türkiyede de onlarca yıl sürecek ve her demokratik ilerici çıkışı komünizm ile damgalayacak Amerikancı bir rejim kurulacaktı... Özellikle Avrupada komünist etkisini yoketmek amacıyla planlanan ve ABD ulusal gelirinin yüzde beşi olan 13,15 milyar Dolar tutarındaki Marshall Yardımından Yunanistan ve Tütkiyeye 400 milyon dolar ayrılacaktı (ABD kaynaklarına göre 1947 yılının bir Doları, 2006 yılının 8,91 Dolarına eşit olmaktadır. Buna göre, 13 150 000 000 Dolar x 8, 91= 117 milyar 166 milyon 500 bin Dolar etmektedir ve bu miktar Marshal Yardımı adı verilen ekonomik programın günümüzdeki karşılığı olmaktadır. Aynı yardımdan Yunanistana ve Türkiyeye ayrılmış olan 400 milyon Doların günümüzdeki karşılığı ise 3 milyar 564 milyon olmaktadır. Kısacası, Yunanistanın ve özellikle Türkiyenin çok ucuza satın alınmış olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. www.bls.gov/ ).
Başkan Harry S. Trumanın 12 Mart 1947 günü ABD Kongresinde yaptığı ve Truman Doktrini olarak tarihe geçecek olan konuşmanın en az yarısı Yunanistan ve yaklaşık üçte biri ise Türkiye ile ilgiliydi (www.yale.edu/lawweb/avalon/trudoc.htm)... Truman Doktrini olarak tarihe geçecek konuşmada en geniş yerin Yunanistana ayrılmış olmasının nedeni, komünistlerin bu ülkedeki güçleriyle ilgiliydi. Nazi almanyasına karşı yürütülen halk direnişini asıl olarak komünistler örgütlemişlerdi ve zaferin ardından komünistlerin önderliğindeki cephe Yunanistanın yüzde doksanı üzerinde tam egemenlik kurmuştu...
Yunanistanda varolan komünist egemenliğini kırma amacıyla İngiliz yönetimi, hile ile, aldatarak komünistleri silahsızlandırırken, Yunanistandaki eski Nazi işbirlikçilerini, aşırı sağcı kıralcı güçleri yeniden örgütlenmeye başlamıştı. Ve ardından İngilizlerin bilinçli ve planlı kışkırtmaları ile Yunanistanda içsavaş başlatılmıştı. Bu savaşta Anglo- Amerikan emperyalizminin hedefi olan komünistleri kastederek Truman, Eğer Yunanistan silahlı azınlığın denetimine girerse, bunun Türkiye üzerinde acil ve ciddi etkisi olacaktır. Kargaşa ve başkaldırı boyluboyunca tüm Ortadoğuya yayılacaktır!, diyordu. Şüphesiz bu koskoca bir yalandı. Çünkü Türkiyede ülke politikasını etkileyebilecek örgütlü bir komünist güç, hatta ülkenin tarihi geleneği sonucu Batı tipi modern anlamda etkili gerçek politik partiler bile yoktu. Fakat tabii Yunanistanda sol bir iktidar ve artan Sovyet etkisi, Türkiyede de devletçi eğilimleri arttırabilir, Türkiyenin sosyalist bloğa yaklaşmasına bir ölçüde yardımcı olabilirdi. Şüphesiz daha reaksiyoner eğilimlerin gelişmesi ile de sonuçlanabilirdi aynı süreç... Aslında Stalin yönetimi Yunanistanı İngiliz etki alanına bırakmıştı ama, Yunan komünistleri henüz bu gerçeğin farkında değillerdi.
İleride, 1965de ABDnin Vietnam halkına karşı başlatacağı saldırının temel dayanağı da aynı düşünce sistemi içinde yeralan Domino Teorisi olacaktı. Domino Teorisi ilk kez Trumanın sözkonusu konuşmasında yeralan, Eğer Yunanistan silahlı azınlığın denetimine girerse, bunun Türkiye üzerinde acil ve ciddi etkisi olacaktır. Kargaşa ve başkaldırı boyluboyunca tüm Ortadoğuya yayılacaktır! cümlelerinde yaşam bulmuştu. Kısacası, Domino Teorisinin asıl mimarı, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Dean Achesondan başkası değildi. Acheson, Eğer bu iki anahtar ülke (Yunanistan ve Türkiye) düşecek olurlarsa, komünizm güneyde İrana ve hatta Hindistana dek yayılacaktır, diye ciddi maddi dayanakları olmayan korkutucu konuşmalar yapmaktaydı. Korkunun ölüme faydası yoktu ama, korku yayarak mali- sermaye çevrelerinin yararları yönünde birtakım saldırgan faşist politikaları milletlere, geniş halk yığınlarına ve onları temsilcilerine kabulettirmek mümkün olabilmekteydi. Aynı kişi, -günümüzde W Bush takımının söylemlerinden pek farklı olmayan bir biçimde- korkuyu daha da büyütmek amacıyla, eski tarihte iki büyük ticari rakip, iki düşman imparatorluk olan Roma ve Kartaca döneminden beri dünyanın böyle kutuplaşma yaşanmadığı sonucuna varıyordu (www.trumanlibrary.org/teacher/doctrine.htm). Aslında -günümüzde de olduğu gibi- bilinçli olarak kutuplaşmayı yaratan kendileriydi. Başka türlü emperyalist yayılma amacıyla güç, asker kullanamazlardı.
Şüphesiz Achesonun analizi eksik tarih bilgisine dayanıyor ve gerçeği ifade etmiyordu ama, dünya pazarları üzerinde egemenlik peşindeki ABD tekellerinin yararları yönünde politikalarını belirleyen ABD yönetiminin hazırlanmakta olduğu uluslararası yeni saldırısı ile orantılı büyüklükteki derin korkularını, paranoyalarını çok güzel yansıtıyordu. Ve yine eğer uzun savaşların ardından Romanın -İ. Ö. 149- 146 yıllarında yaşanan Üçüncü Kartaca Savaşları ile geriye iz bırakmayacak biçimde- Kartacayı vahşice yakıp yıkırak ve halkını korkunç kanlı bir katliamdan geçirerek tarihten sildiği düşünülürse, Achesonun bu örneği verirken neler düşündüğü de çok iyi anlaşılır. Achesonun Kartaca örneğinden ABD yöneticilerinin bilinç altlarındaki zafer anlayışı da ortaya çıkmaktaydı. Taşımakta olduğu derin korkularla ABD yönetimi, Kartacayı haritadan tamamen silen Roma İmparatorluğunun ve yine Germen kökenliler dışındaki halklara yaşam hakkı tanımayan Hitlerin zafer anlayışına sahip çıkmaktaydı...
Aslında, Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı dağıldıktan, Soğuk Savaş bittikten sonra da -yeni yerel çatışmalar üreterek- ABDnin NATOnun varlığını koruma, örgütün görev alanını genişletme, Rusyayı ve Çini çembere alma politikalarını sürdürüyor olması, Dean Achesonda ifadesini bulan toptan yıkıma yönelik zafer anlayışının ve bu toptan yoketmeyi öngören anlayışın gerisinde duran derin korkuların, paranoyanın en somut kanıtlarından biri olmaktadır.
Aynı konuşmasında Truman devamla, Yunanistanın kaybı, büyük zorluklarla mücadele ederek Avrupada özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını korumaya ve savaşın yaralarını sarmaya çalışan halklar üzerinde çok büyük etki yapacaktır. Baskıcı eşitsiz güçlere karşı uzun süre savaşmış ve çok kurban vermiş olan bu ülkeler zaferi yitirecek olurlarsa tarifsiz bir trajedi yaşanacaktır. Özgür kurumların çöküşü ve bağımsızlığın yitirilişi sadece onlar için değil, tüm dünya için bir felaket olacaktır... Bu kader belirleyen saatlerde Yunanistan ve Türkiyede başarıyı kaçıracak olursak eğer, kaybın etkileri Doğunun en uzak köşelerine eriştiği kadar Batıyada erişecektir., diyordu.
Şüphesiz bu vıcık vıcık konuşmanın tümü de gerçek dışıydı. Avrupa halkları ve öncelikle Yunanistan halkı asıl olarak komünistlerin önderliğinde Nazilere karşı savaşmışlardı ve onlar en ağır kayıpları verirlerken ABD yönetimi tarafların iyice yıpranmaları için bekleyebildiği kadar beklemiş, savaşın dışında kalmaya çalışmıştı. Bu birbirlerini yiyip bitirsinler politikasının baş savunucusu Trumandan başkası değildi ve şimdi gözlerinde sahte timsah yaşları ve dilinde yapışkan yalanlarla, Avrupa ve Grek halklarının ellerinden kazanmış oldukları zaferi nasıl gaspedeceğinin sahte mazeretlerini hazırlamaya çalışıyordu. Normandiya çıkartmasının ardından Berline dek ABD askeri güçlerinin tüm kayıpları 12 bini geçmiyordu ama, aynı savaşta yıkılan Avrupanın kayıpları milyonlarla ve sade küçük Yunanistanı kaybı ise 700 bin kişiyle hesaplanıyordu.
Aslında sözde demokrasiyi savunan bu melodramatik sulu ifadelerle kastedilen, eğer ABD ve diğer Batı tekelleri Avrupa üzerinde denetimi yitirilerse, doğu da da denetim kuramazlar, korkusundan başka birşey değildi... Günümüzdeki ABD politikası da tamamen aynı mantığın üzerine kuruludur ve Avrasya egemenliği için öncelikle Batı Avrupada konumunu koruyarak güçlendirmeye çalışan ABD, bu amacına yönelik olarak NATOyu korumuş, Doğu Avrupa ve Balkanlara egemen olarak Rusya Federasyonu ve Avrupa arasına bir duvar örmüştür. Yine ABD, Karadenize ve Kafkaslara da yayılarak Rusyanın güneye iniş yolları üzerinde tam denetim kurmaya çalışmaktadır. İrana yönelik ABD baskıları da asıl olarak İranı Şah Rıza Pehlevi döneminde olduğu gibi kendi cephesine çekerek Rusyanın güneye iniş yollarını bütünüyle denetim altına alma amacını taşımaktadır. Diğer yandan İran ile anlaşabilmiş bir ABD, başta Irak olmak üzere Ortadoğu'daki, kafkaslar'daki ve Orta Asya'daki konumunu güçlendirecektir. Şüphesiz sözkonusu güncel ABD yayılmasının diğer amacıda Batı Avrupanın doğuya ve güneye açılan yolları üzerinde denetim kurmaya yöneliktir. Bu denetimin en önemli ayaklarından biri de Avrupanın arka kapısı olan Balkanlar üzerinde kurulan ABD askeri egemenliği olmuştur...
Ve Kongreden 30 Haziran 1948e kadar geçecek dönemde Yunanistan ve Türkiye için 400 bin Dolar istiyordu Truman. Bu korkutucu ve derinden etkileyici melodramatik söylevinin ardından Truman, isteğini elde edecekti... Şüphesiz ileride Afganistandaki köktendinci karşıdevrimci güçlere veya Nikaraguadaki Kontraslara veya diğer benzerlerine gizlice yapılacak maddi ve silah yardımları ve İrana silah satışı işi için Konreden izin alma gereği bile duyulmayacaktı. Kongre Nicaraguadaki kriminal Kontras örgütlenmesine yardımı ve İrana Silah satışını yasaklamıştı ama, ne önemi vardıki. Bu karanlık işlerin hepsinin gerekçeside Trumanın ileriye sürdüğü gerekçelerden farklı olmayacaktı. Ve tüm bunlar ABD yasaları çiğnenerek gizlice yürütülecek, sonradan patlayan skandallarda bir- iki küçük günah keçisi bulunarak ustaca kapatılacaklardı
Kübaya Domuzlar Körfezi çıkartması için de Konreden izin alma gereği duyulmayacaktı. Başarısızlığın ardından -eski Nazi işbirlikçisi, sayısız kirli işin kahramanı eli kanlı- CIA direktörü Allen Welsh Dulles (direktörlüğü, 1953- 61) postunu yitirirken, biraz aykırı tavırlar içinde olan ABDnin tek Katolik kökenli başkanı John F. Kennedy (yönetimi, 1961- 63), 22 Ekim 1963 günü Teksas- Dallasda karanlık bir süikaste kurban gidecekti. ABD demokrasisi geçmişindeki birtakım kirli karanlık işleri daha -ayağına taş bağlanıp okyanusun derinliklerine bırakılan bir ceset gibi- bilinmezliklere gömerek temize çıkabilecekti
Özgürlükleri ve demokrasiyi savunan kahraman rolünde Kongre sahnesine çıkan Trumanın yaklaşık üç sayfa tutan çok dikkatli hazırlanmış etkileyici melodramatik söylevi, ne ölçüde gerçeklere uyuyordu? Truman, Eğer Yunanistan silahlı azınlığın denetimine girerse... derken, Yunanistan Komünist Partisi KKEnin politik denetimindeki EAM (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve ELAS (Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu) adlı örgütlenmeleri hedef olarak gösteriyordu ve bunlar 1945 yılında ülkenin yüzde 90ını kesinlikle kontrolları altında tutuyorlardı. Kısacası, Trumanın sözkonusu konuşmasında silahlı azınlık olarak ifade edilenler, aslında, mutlak bir çoğunluk durumundaydı. İşgalci Nazi güçlerine karşı zaferi EAM (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve ELAS (Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu) kazanmıştı ve emekçi Grek halkı tüm yüreğiyle bu örgütlenmelerin ardındaydı.
Deneyimli sömürgeci İngiliz güçleri, demokrasi vaatleri ve tarafsız seçim garantileri vererek Grek komünist partisi KKEyi oyuna getirmiş ve ELASın silahsızlandırılmasını sağlamıştı. Ülkenin asıl kurtarıcısı ve sahibi olan güçler silahları bırakır bırakmaz, İngilizler küçük bir azınlığı, Nazilerle işbirliği yapmış olan Grek faşistlerini yeniden örgütleyip silahlandırmaya, ölüm mangaları oluşturmaya başlamışlardı. Bununla da kalmayıp, Kuzey Afrikadan Yunanistana yeni tümenler, zırhlı birlikler nakletmeye başlamışlardı. Gizlice yakaladıkları komünistleri ise guruplar halinde Kuzey Afrikaya yolluyorlardı. Yeniden örgütlemeye başladıkları Grek ordusu içinde ELAS subaylarını tasviye ederlerken, kıralcı faşist karakterleri subay olarak orduya yerleştiriyorlardı. İngilizlerin yeni Grek ordusu içine yerleştirdikleri aşırı sağcı kişiliklere, Nazi güçlerinin emrinde çalışmış 1319 subay dahildi. Vaktiyle Nazilerin emrinde çalıştıktan sonra İngilizlerin emrine giren binlerce faşist subaydan biriside, ileride CIA ile birlikte Kıbrısı karıştıracak olan EOKAnın kurucusu Grivas idi.
Georgios Theodoros Grivas (1898- 1974), 1955 yılında EOKA (Ethnikí Orgánosis Kipriakoú Agónos= Kıbrıslıların Savaşımının Ulusal Örgütü) adlı silahlı faşist teşkilatı kuracak ve günümüze dek uzanan kanlı olayları başlatacaktı. Önce Nazi Almanyası, ardından İngiliz emperyalizmi ile çalışmış böyle birisinin bu son işini ABDden, dönemin faşist CIA direktörü Allen Welsh Dullesden garanti almadan başlatabileceğini düşünmek sondere ahmakça olur. Zaten aynı yıl, 6- 7 Eylül 1955 günü İstanbulda gerçekleşen vahşice yağma olayları sırasında da Allen Welsh Dulles tesadüfen Türkiyede idi ve sonradan bu olayın bir NATO kuruluşu olan Kontra Gerillanın en mükemmel işlerinden biri olduğu övünülerek anlatılacaktı. Grivasın Kıbrısta harekete geçmesi ile çakışan aynı 6- 7 Eylül olayıyla birlikte Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletlerde görüşülmesi engellenecekti. Doğu Akdenizde İngiliz emperyalizminin boşaltmaya başladığı alanı dolduran ABD, Kıbrısta gerilimi yüksek tutarak ve adayı bölünmeye sürükleyerek buradaki güçlü komünist hareketi tamamen pasifize etmek, Sovyet etkisini adaya sokmamak ve Anglo- Amerikan hava üslerinin varlığını kalıcı kılmak istemekteydi
Yunanistanda yapılacak seçimleri merkez ve sol partilerin kazanacağının anlaşılmasıyla birlikte 20 nisan 1967de Papadapulos önderliğinde bir gurup Albayın gerçekleştirdiği darbenin gerisinde duran asıl güç te Grivasın gerisinde durandan farklı değildi. Darbeyi gerçekleştiren albayların -politik anlamda- Grivastan bir farkları yoktu. Yunanistanda seçimleri sol partilerin kazanmaları demek, Balkanlar ve Kıbrısta ABD etkisinin azalması, Sovyet etkisinin artması anlamına gelmekteydi... Papadapulos, 1952 yılında CIA modeline göre yeniden örgütlenen gizli haberalma örgütü KYP subayı idi. Yine aynı yılarda CIAnın denetiminde tüm NATO ülkelerinde örgütlenmiş olan tamamen yasadışı Kontra Gerilla örgütünün Yunanistandaki kolu olan Kızıl Teke Postu adlı örgütün üyesiydi Papadapulos. Kızıl Teke Postu, KYPnin şemsiyesi altında çalışıyordu. Albaylar, 1950li yıllarda NATO çerçevesinde yapılmış olan ve birlikte uygulanması kararlaştırılan bir plana göre darbeyi gerçekleştireceklerdi. Atina'nın tüm stratejik noktalarını 20 dakika içinde kontrol altına alacaklar, sol ve merkez partileri yasaklayıp, yöneticilerini tutuklayacaklardı. Kendisini Grek milliyetçisi ve hatta yurtsever gibi tanıtan Grivasda tamamen Papadapulos ve benzerleri ile aynı takımdandı ve diğerleri gibi Oda CIA tarafından kullanılan basit bir maşaydı sadece. Bunların benzerlerinin Türkiyede de bulunduklarını söylemeye gerek yoktur sanırım
ELASın deneyimli sömürgeci İngilizler tarafından aldatılarak silahsızlandırılmasının ardından, yine İngilizler tarafından örgütlemiş olan faşist ölüm mangaları cinayetlerini işlemeye, politik provokasyonlarını (kışkırtmalarını) yaşama geçirmeye başlayacaklardı... Daha ileri dönemlerde Latin Amerikada ve dünyanın başka köşelerinde de örnekleri görülecek olan ölüm mangaları, sinsice avladıkları EAM ve ELAS üyelerinin kafalarını, kollarını bacaklarını keserek ölüleri bilinçli biçimde tanınmaz hale getiriyor, etrafa dehşet saçmaya çalışıyorlardı- aslında benzer kışkırtmalar ve bilinçli dehşet saçma eylemleri yine İngiliz ve ABD güçlerinin işbirlikçilerince günümüz Irakın da yaşama geçirilmektedir...
İngiliz oyununa gelmiş Grek komünist partisi KKEnin silahları bırakma emrini vermiş olduğu Trikalada, 18 Haziran 1945 günü ELASın efsanevi önderi Arisin kesik başı bir platforma çivilenmiş olarak bulunacaktı. O Aris ki, Nazizme karşı yürütülen silahlı direnişin başında olmuş, sayısız kez ölümden dönmüştü gerçek bir yurtseverdi Sözkonusu cinayet EAM ve ELAS üyelerinin sabırlarını taşıran son damla olacaktı. Bu büyük kışkırtmanın ardından 6 Ocak 1946 günü Atinada sendikaların önderliğinde yapılan protesto gösterisine 350 bin kişi katılacaktı. İngilizler ve işbirlikçileri protesto edilirlerken, ülke çapında genel grev başlatılacaktı. Trumana göre Yunanistanın silahlı azınlığı olanlar, Nüfusu 7 milyona yaklaşan bu küçük halkın içinden barışçı bir gösteriye 350 bin kişi toplayabiliyorlardı. Ve yine ülke emekçilerini genel greve götürebiliyorlardı...
İngiliz askeri güçlerine bağlı olarak çalışan faşist azınlığın provokasyonları sürünce, ELAS üyeleri gömmüş oldukları silahlarını alarak tekrar dağlara çıkmak zorunda kalacaklardı. Fakat bu kez aradan bir yılı aşkın zaman geçmiş olduğu için güçlerinde, örgütlülük düzeylerinde aşınma olmuştu ve İngilizler karşıdevrimci güçleri yeniden organize edebilecek zamanı kazanmışlardı... Truman konuşmasında, silaha sarılmak zorunda kalan ülke çoğunluğunu azınlık olarak tanımlarken, bunların Sovyetler Birliği ile bağlı olduklarını da ima ediyordu. Halbuki iç savaşa zorlanan ELASın Sovyetler Birliğinden yardım olarak aldığı tek bir mermi bile yoktu. Stalin yönetimi Yalta Konferansı sırasında (4- 11 Şubat 1945), Romanya ve Bulgaristana İngilizlerin müdahale etmemeleri karşılığında Yunanistanı Churchile terketmişti. İngiliz yönetiminin insafına terkedilmiş olan Grek halkının silahlı güçleri sadece Tito Yugoslavyasından biraz yardım alabiliyorlardı. Titonun 1947de Stalin tarafından afaroz edilmesi ve Yugoslavyanın daha çok Batı etkisi altına girmesi, Grek partizanlarının durumunu iyice açmaza sokacaktı...
Provakasyonların en yoğunlaştıkları ve ELAS üyelerinin yeniden dağa çıkmak zorunda kaldıkları bir dönemde, 31 Mart 1946 günü ingilizler zamanı uygun bulup acele göstermelik bir genel seçim örgütleyeceklerdi. Oyların yüzde 48ini geçersiz sayıp, EAM ve ELASın seçimi kaybettiğini ilanedeceklerdi. Herşey kitabına uyduruluyordu. Bu adi eskimiş oyunların değişik biçimleri günümüzde işgal altındaki Irakta da sergilenmektedir. Böylece emperyalist silahlı müdahalelere, iktidarın askeri güçle gaspı olaylarına, kurulmakta olan faşist diktatörlüklere sahte birer demokrasi kaftanı giydirilmeye çalışılmaktadır.
Tekrar silahlı mücadeleye zorlanan ELASın alabildiğine yalnızlığa itilmiş olmasına karşın İngilizler Yunanistanda duruma kolay hakim olamıyacaklar, politik stabiliteyi öyle hemen sağlayamıyacaklardı. Sonuçta Washingtondaki İngiliz Elçiliği, 21 Şubat 1947 günü ABD Dışişleri Bakanlığına, artık Yunanistan ve Türkiye hükümetlerine yardım edemiyeceğini resmen bildirecekti. İngilizler Doğu Akdenizde vaktiyle varolan egemen konumlarını ABDye terketmeye hazır olduklarını resmen bildirmekteydiler.
Toprakları üzerinde güneş batmayan İngiliz İmparatorluğu artık nefes darlığı çekerken, bu gücün yerini ABD emperyalizmi doldurmaya başlamıştı. ABD yönetimi Yunanistanda ve bütünüyle Doğu Akdenizde yaşanan gelişmeleri zaten izlemekteydi ve Howard Zinnin ifadesine göre, ABD Dışişleri Bakanlığından bir görevli daha sonra, Büyük Biritanyanın elinde tuttuğu dünya liderliğini Birleşik Amerikaya terketmesinin zamanı gelmiştir., diyecekti. Şüphesiz liderliği alan, emperyalist sistemin önderlerinin kaşıkladıkları pazar pastasından da en büyük payı alacaktı. Bu gerçek Büyük Biritanya ile ABD arasında nefret yüklü bazı dalaşmalara yolaçmış olsada, İngiltere dünyanın yeni efendisinin peşine takılmayı daha akılcı ve kârlı bulacaktı...
ABD tarafından beslenmeye başlayan Yunanistandaki kıralcı faşist güçler 1949 yazında Ulusal Halk Kurtuluş Ordusuna (ELAS) yönelik son saldırılarında, Amerikada yeni üretilmiş olan napalm bombalarınıda kullanacaklardı. Aynı bombalar ileride çok daha yoğun olarak Kore halkına, Vietnam halkına, diğer Hindiçini halklarına, Arap ve Filistin halklarına, Afrika ve Latin Amerika halklarına karşıda kullanılacaklardı. Timsah gözyaşlarıyla açıklanan Truman Doktrini ile birlikte Doğu Akdenize tüm olanaklarıyla yerleşen ABD emperyalizmi, Nükleer silah kullanmayı da öngören -daha saldırgan- W Bush doktrini ile aynı alandaki varlığını güçlendirerek korumaya çalışmaktadır. Ve Büyük Ortadoğu adını taktığı planıyla Tüm Kuzey Afrikayı, Kafkasları dahi içine alan bir çoğrafya üzerinde egemenlik kurarak Orta Asya egemenliğini sağlama almaya çalışmaktadır. Böylece, Avrupa ve Asya kıtalarını içine alan Avrasya egemenliğini elde ederek yeryüzünün varolan en zengin enerji kaynaklarını ve en geniş pazarlarını denetleyebilmek, Hitlerin düşlerini ABD merkezli olarak gerçekleştirmek istemektedir. Fakat nereye kadar başarılı olabileceklerini ve bu kanlı oyunun sonunun ABDnin kendi içinde noktalanıp noktalanmayacağını gelecek gösterecektir. Kartacayı yerlebir eden Romanın da benzer sondan kurtulamadığını unutmamak gerekir
12 Nisan 2006
|
|
asıl metne ulaşmak için tıkla:
Atom bombasına uzanan bilimsel araştırma sürecini, bombanın yapılışını, kullanılmasını ve yayılmasını özetleyerek anlatmaya çalışan Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji başlıklı kitabın ilk bölümlerini Sinbadda yayınlamaya karar verdim. Başlangıçta, kitabı bitirdikten sonra tüm bölümleri birlikte topluca basmayı düşünmüştüm. Sonra baktım, her bölüm ayrı ayrı okunabilir. Bu nedenle tamamlanan bölümleri sırasıyla Sinbad'a yerleştireceğim. Sanırım sözkonusu kitap çok yakında tamamlanacaktır. Ve yararlanılan kaynakların listesi kitabın bütünüyle birlikte verilecektir. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 12.05.2006 Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji
a- Hıroşima,
Nagasaki, Nükleer enerji ve rakipsiz dünya egemenliği düşleri b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar, sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası g- Sovyetler Birliğinin ilk atom bombası deneyi, ABDnin nükleer tekelinin yıkılışı ve Çar Bombası üzerine notlar 4 Haziran 2006
h-
Soğuk Savaşın en ağır günleri, yeni faşist
örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthynin
komünist avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşının gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve
Rosenberg çiftinin idamları
(en
son, yeni bölüm,
4 Temmuz 2006
(devami var) |