yeni not: Aradan 8 yıl geçtikten sonra tesadüfen farkettim... Rusya'nın I. Dünya savaşı için ordularını mobilize etmesi, ve bunun üzerine Almanya'nın Rusya'ya savaş ilanetmesi ile ilgili tarihleri, dalgınlıkla, 1914 yerine 1917 olarak yazmışım. Metnin akışından bunun bir dalgınlık eseri olduğu anlaşılacak olsa da, okuyucudan özür dileyerek hatayı düzeltirim.- Yusuf Küpeli, 2011.06.25

Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Sovyetler’in doğuşu, Eski Rus takvimiyle 24 Ekim (günümüzün Batı takvimiyle 6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı üzerine kısa notlar

 

Yusuf Küpeli, Ekim 2003

 

Bölümler:

1.     1905, Sovyetler’in doğuşu; 1917, Şubat burjuva demokratik devrimi  ve Ekim Devrimi’ne doğru

2.     Ekim Devrimi’nin zaferi ve Batı kapitalizmi tarafından kışkırtılan içsavaş

3.     Ekim Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, Moskova- Ankara/ Mustafa Kemal Atatürk- Lenin  ilişkileri üzerine notlar

4.     Sovyetler Birliği’nin çözülme süreci, Gorbaçov ve Birleşik Devletler Topluluğu’nun şekillenişi

 

1. 1905, Sovyetler’in doğuşu; 1917, Şubat burjuva demokratik devrimi  ve Ekim Devrimi’ne doğru

İşçi, asker, bahriyeli delegelerden oluşan üç farklı temeldeki Sovyet adlı meclislerin rusçadaki asıl anlamı, salık verme, tavsiye, çağrı olmaktadır. Salık verme veya çağrı anlamına gelen Sovyet, ilk kez 1905 devrimi sırasında St. Petersburg’da kendiliğinden doğmuştur... Rusya’nın doğuda Pasifik’te, Kore ve Mançurya’da Japonya’ya karşı 1904- 5 savaşını yitirmesi, ülkeyi derin bir ekonomik ve politik krize sürüklemiştir. Daha önce değinildiği gibi Putilov fabrikası işçileri, olacaklardan habersiz Papaz Gapon öncülüğünde “Çar babaları”ndan yardım istemek üzere 9 (Batı takvimiyle 22) Ocak 1905 günü St. Petersburg’daki Kışlık saraya barışçı biçimde yürümüşlerdir. Günümüzde dünyanın en zengin müzelerinden biri olan zamanın kışlık sarayının önünde, o karlı soğuk kış günü, halkla birlikte yaklaşık 140 bin kişi birikmiştir. “Çar babaları”ndan yardım bekleyen işçilere ve halka saraydan makineli tüfek ateşi ile yanıt verilmiştir. Tarihe “kanlı pazar” olarak geçen ve 1905 devriminin başalangıcı sayılan bu gün, Kışlık Saray’ın önünde bini aşkın insan ölmüş ve iki bini aşkın kişi ise yaralamıştır. Aynı akşam St. Petersburg’un işçi semtlerinde barikatlar kurulmuştur. Tüm büyük kentlerde Grevler hızla yayılmış ve Ağustos 1905’de greve katılan işçilerin sayısı -zamanın Rusyası için büyük olan- 70 bini bulmuştur.

 

Aynı yılın Haziran ayında Karadeniz filosuna bağlı Potemkin Zırhlısı’nın bahriyelileri, uğradıkları haksız ve kötü muameleler sonucu kendiliğinden subaylarına başkaldırmışlar ve gemiyi elegeçirerek Odesa limanında devrimin saflarına katılmışlardır. Başkaldırı sonbaharda ülke çapında güç kazanmıştır; Moskova matbaa işçileri, Moskova- Kazan demiryolu işçileri, posta ve telgraf çalışanları grevlere katılmışlardır. Memurların, öğrencilerin, avukatların, mühendislerin, hekimlerin ve diğer aydınların da katılımları ile ülke çapında politik genel bir greve dönüşen eyleme bir milyon insan dahil olmuştur. İşte bu ülke çapındaki politik grevler sırasında, 13 (Batı takvimiyle 26) Ekim 1905 günü St. Petersburg’un tüm fabrika ve tamirhanelerinde ilk kez salık verme veya çağrı anlamına gelen Sovyet adlı meclis için delege secimi yapılmıştır. İşçilerin kendi buluşları olan bu tartışma, karar alma ve yaşama geçirme meclisi, sadece işçi delegelerden oluşan ilk Sovyet, aynı akşam başlangıç toplantısını yapmıştır.

 

St. Petersburg’da kurulan ilk Sovyet’ten kısa süre sonra Moskova’da yine işçi delegelerden oluşan ikinci Sovyet toplanmıştır. Henüz Lenin’in yurtdışında olduğu sözkonusu gelişmeler sırasında, St. Petersburg Sovyet’inde öncülük Menşevik gurubunun, Moskova Sovyeti’nde ise Bolşevik hizbinin eline geçmiştir. Moskova’da ayrıca yine Bolşevik hizbinin önderliğinde İşçi Sovyet’inin yanında silahlı kuvvetlerin delegelerden oluşan asker temelli bir Sovyet daha kurulmuştur. Ve asıl olarak Moskova’daki Sovyetler silahlı ayaklanmanın organı haline gelmişlerdir. Daha sonra hemen hemen tüm işçi merkezlerinde Sovyetler şekillenmiştir. Ayrıca birde, donanma temelli bahriyeli delegelerden oluşan Sovyetler doğmuştur. Sonuçta, işçi, asker ve bahriyeli Sovyetleri, çarlık rejiminin yanında ikinci apayrı bir halk iktidarı organı olarak işlev görmeye başlamışlardır. Sovyetler, 8 saatlik iş günü, Çar rejimine vergi ödememe gibi kararlar alarak bir süre bunları yaşama geçirebilmişlerdir. Bazı durumlarda Çar rejiminin mali olanaklarına elkoymuşlar ve paraları devrimin gereksinimleri için harcamışlardır.

 

Kasım ve Aralık aylarında 1905 devrimi en yüksek noktasına ulaşmıştır. Bolşeviklerin önderliğinde 9 (Batı takvimiyle 22) Aralık 1905 günü Moskova’da başlayan silahlı ayaklanma, dokuz gün süren bir direnişin ardından, Çar’ın demiryollarını denetleyebilmesi ve St. Petersburg ile bağ kurulamaması ve zaten başarıya ulaşabilecek yeterli güçte olunamaması nedenleriyle yenilgiye uğramıştır. Ardından Stolypin’in adıyla anılan karanlık bir reaksiyon, gericilik dönemi başlamıştır. Sözkonusu 1905 devrimi süreci içinde Lenin, “Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasi’nin İki Taktiği” adlı yapıtını kaleme almıştır.

 

Rusça’da, üzerinde düşünülme, tartışılma, karar alınma yeri anlamına gelen Duma, 1905 devriminin son günlerinde, Bolşevik başkaldırısını izole etme, devrimci safları bölme, Bolşevik hizbini süpürüp atma amacıyla çıkartılan yeni bir yasayla ve eski danışma meclisinden farklı olarak oluşturulmuştur. Çar II. Nikola tarafında şekillendirilen ve devlete bağlı olduğu için Devlet Duması adını alan kurum, gerçekten’de Menşevik hizbi ve diğer Çar karşıtı guruplar için umutlar yaratarak devrimci safların bölünmesinde etkili olabilmiştir. Aslında, günümüzdeki meclisler anlamında demokratik bir yapısı olmayan ve seçmenleri, toprak sahipleri, kent burjuvazisi, köy emekçileri ve endüstri işçileri olarak dört ayrı katogoriye ayıran, kadınların seçime katılmalarını tamamen engelleyen ve emekçilerin seçilmeleri önüne önemli barikatlar koyan Devlet Duması, ilk dönem toplantısını değişik legal partilerin temsilcileri ile 1906’da, son dönem toplantısını ise 1917’de gerçekleştirmiştir... Önce Devlet Duması’nı boykot eden Bolşevikler, daha sonra bu kurumu Çarlık rejimini ve burjuvaziyi eleştirebilmek amacıyla bir kürsü olarak kullanmışlardır. Buna karşın Bolşevikler, Duma’yı hiçbirzaman iktidara yürümenin aracı olarak görmemişlerdir.

 

Çar, İngiltere’ye olan mali bağımlılıkları ve borçları nedeniyle Rusya’yı hazırlıksız ve zayıf bir biçimde alelacele Almanya- Avusturya’ya karşı Birinci Dünya Savaşı’na sokmuştur. Rusya askeri güçlerini 14 (27) Temmuz 1914’de mobilize etmeye başlayınca, 19 Temmuz (1 Ağustos) 1914 günü Almanya Rusya’ya karşı resmen savaş ilanetmiştir. Rusya’nın savaşa katılmasında asıl olarak Çar rejiminin İngiltere’ye bağımlılığının etkisi olduğu kadar, Slav dayanışmasının, Rusya’nın Akdeniz’e iniş yolu olan Balkanlar üzerindeki rekabetin, Sırbistan ile Avusturya arasındaki geriliminde önemli rolü vardır. Sonuçta savaş, aldığı canların yanında Rusya halkları için ekonomik bir felakete dönüşmüştür; önce Şubat, ardından da Ekim (Kasım) devriminin yolu bu şekilde açılmıştır...

 

Lenin ve Bolşevik hizbi, baştan itibaren bu emperyalist savaşa karşı çıkmıştır. Bolşevikler, savaşı engelleme, engellenemezse -kapitalistlerin karları için emekçilerin birdaha birbirlerine silah çekmeyecekleri- bir devrime dönüştürme amacıyla tüm olanaklarını seferber etmiştir. O yıllarda yürürlükte olan İkinci Enternasyonal (Sosyal Demokrat İşçi Partileri’nin/ komünist partilerin uluslararası birliği, en üst organı), Kopenhag’da yapılan 1910 kongresinde, ulusal meclislerdeki üyelerinin savaş kredilerine karşı oy kullanmaları yönünde karar almıştır. Bunun ardından Balkan savaşı sırasında, 1912 yılında Basel’de toplanan aynı enternasyonalin delegeleri, yeniden savaşa karşı çıkma kararı almışlar ve “farklı ülkelerin işçilerinin birbirlerine kurşun sıkmalarını kapitalistlerin kazançlarını arttıran bir suç” olarak nitelemişlerdir.

 

Marks- Engels’in manevi mirasları üzerine oturmuş olan ve Marsizmim gözden geçirilmesi, revize edilmesi gerektiğini iddia eden Eduard Bernstain (1850- 1932) önderliğindeki Alman sosyaldemokrasisi (komünistler), Enternasyonal’in Kopenhag ve Bern kararlarına karşın 4 Ağustos 1914 günü parlementoda (Reichstag) emperyalist savaşa destek vermişlerdir. Fransa, İngiltere ve Belçika’da da sosyalistlerin çoğunluğu aynı şövenist çizgiyi izleyince, İkinci Enternasyonal emperyalist savaşın kurbanı olarak ömrünü tamamlamıştır. (1)         

 

İlginç tesadüf, 1917 yılındaki devrim süreci de aynen 1905 yılında olduğu gibi 9 (22) Ocak günü Petrograd’da (2) patlayan gösteriler ve grevlerle başlamıştır. Benzer gelişmeler kısa sürede Moskova, Baku ve diğer tüm büyük kentlerde kendisini göstermiştir. Daha başlangıçta Moskova işçilerinin üçte biri grevlere katılmıştır. Olaylar, yokuş aşağı yuvarlandıkça büyüyüp hızı artan bir kartopu örneği gelişmiştir. Halk, savaşla birlikte artan işsizliğe, derinleşen yoksulluğa, açlığa ve asıl olarak savaşın kendisine karşı çıkmıştır. Yoksul köylülerin toprağa duydukları özlem derinleşmiştir...

 

Devlet Duması’nın açılış günü olan 14 Şubat 1917’de, Petrograd işçileri Bolşeviklerle birlikte Duma’nın önüne dek yürümüşlerdir. Roy A. Medvedev’in anlatımına göre Duma’da, Menşevik önderlerden Nikolay Çeidze (Tjcheidze), “Baylar, Sokak konuşmaya başladı! Baylar, bu iyi de kötü de olsa kaçınılamaz bir gerçektir. İfade etmek istediğim, Sokağın görüşler dizisini gözardı etmeniz olanaksızdır.”, cümlelerini içeren uyarıcı bir konuşma yapıp olayın ciddiyetinin altını çizmiştir...

 

Peterograd işçilerinin saflarına kentin garnizonuna bağlı askerlerinde katılmaları ile 23 Şubat (Batı takvimiyle 8 Mart) 1917 günü “Şubat devrimi” olarak tarihe geçen olan olaylar zinciri başlamıştır. İşçiler, işçilerin saflarına katılmış olan ve 27 Şubat (12 Mart) günü akşama doğru sayıları 60 bine yükselecek olan isyancı askerler, sonuçta tüm Petrograd’a hakimolmuşlar, Çar'ın bakanlarını tutuklamaya, cezaevlerindeki devrimcileri serbest bırakmaya başlamışlardır. Aynı gün Çarlık monarşisi resmen sonbulmuştur. Duma’nın, devletin başı olarak Çarı koruma çabası ve askeri diktatörlük beklentisi/ çekincesi boşa gitmiştir. İşçilerin ve askerlerin devrimi, monarşi yanlısı subaylara, tekrar çarlığı restore etme girişimlerine izin verilmeyeceği konusunda net bir mesaj iletmiştir. Olay, komünistler tarafından burjuva demokratik devrimi olarak nitelenmiştir. Devrimde işçilerle askerlerin ittifakları, pratikte işçi- köylü ittifakından başka birşey olmamıştır. Çünkü, askerler asıl olarak köylü kökenliydiler. O yıllarda Rusya halklarının yüzde 90’ı kırsal kesimde, köylerde yaşamaktaydı. Ve tüm emekçilerin yaklaşık yüzde 40’ı asker olarak silahlı kuvvetlerdeydi.

 

Devrimin başarıya ulaştığı 27 Şubat (12 Mart) günü, monarşinin varlığını koruduğu İngiltere karikatürü anayasal bir sistem kurmayı amaçlayan liberal burjuvazinin partisi Kadet’ler ve birkısım toprak sahiplerinin partisi Anayasacı Demokratlar Duma’da birlikte hakimiyet kurmuşlardır. Sonuçta, aynı partiden ve Çar’ın güvendiği devlet görevlilerinden Prens Lvov’un başkanlığında bir Geçici Komite oluşturulmuştur. Daha sonra, 2 (15) Mart 1917’de Geçici Hükümet'e dönüşecek olan bu kabinenin başı Lvov aynızamanda İçişleri Bakanlığı görevini üstlenirken, Lenin’in Simbirsk’de (Ulyanovsk) okuduğu lisenin müdürünün oğlu ve hemşehrisi avukat Kerensky (1881- 1970) Adalet bakanlığı görevine getirilmiştir.

 

Aleksandr F. Kerensky 1912 yılından beri Duma’dadır ve 1917’de -muhtemelen ince bir hesap sonucu- son anda çoğunluktaki Sosyalist Devrimci Parti’ye üye olmuştur ve partinin tutucu kanadının temsilcisi olarak dördüncü Duma’da kurulan Prens Lvov Hükümeti'ne katılmıştır. Duma’da çoğunlukta olmamalarına karşın dominant konumda olan Eser’ler ilk Gecici Hükümet'te ağırlıklı olarak yeralmışlardır. Onların kuyruğuna takılmış olan Sosyalist Devrimci Parti ve Menşevik üyeler Nisan sonunda yapılan değişiklikle koalisyon hükümetine daha ağırlıklı olarak girmişlerdir. Anlaşıldığı kadarıyla değişikliğin amacı, Petrograd sovyetini yatıştırmak, Bolşevik etkisini azaltmaktır. Sosyalist Devrimci rolündeki liberal Kerensky, 7 (20) Temmuz günü Lvov’un yerine Geçici Hükümet'in başbakanlığı ve ayrıca “başkomutanlık” görevlerini üstlenmiştir.

 

Daha sonra Geçici Hükümet'e dönüşecek olan Geçici Komite'nin kurulduğu 27 Şubat (12 mart) günü, işçi ve asker delegelerden oluşan halk iktidar organı Petrograd Sovyeti’de göreve başlamıştır. Duma, sokağa hakim Petrograd Sovyeti’nden -daha başlangıçta- destek talebinde bulunmuştur. Petrograd Sovyeti ise, tüm politik tutuklulara af; ifade, örgütlenme ve gösteri özgürlüğü; uluslar, dinler ve toplumsal kökenler arasında eşitlik; polis örgütünün halk kökenli milis örgütlenmesine dönüştürülmesi ve subaylarının halkın oyları ile seçilmeleri; Sovyetler için yeni seçimler; devrime katılmış olan askeri birliklerin cepheye yollanmamaları (bu, devrimin garantisi oluyor); uzakta görevli askerlerin geçici olarak sivil statüsünde sayılmaları (kibarca, askerlerin terhis edilmeleri ve savaştan çekilme istemini içeriyor) gibi sekiz şart ileri sürmüştür. Duma, bu talepler karşısında tamamen sessiz kalmıştır.

 

Petrograd Sovyeti'nin talepleri yerine getirilmediği gibi, Şubat devriminin ardından 3(16) Nisan günü Petrograd garında kendisini karşılayan binlerce işçi ve askerlerin sevgi gösterileri arasında uzun sürgünlüğünden dönmüş olan ve hemen orada sosyalist devrimin zaferi için ünlü konuşmasını yapan Lenin’i tekrar yeraltına itecek gelişmeler yaşanmıştır. Rusya’da artık birbirleri ile bilekgüreşi yapan ikili bir iktidar, bir yanda büyük burjuvazinin, toprak sahiplerinin ve onların kuyruğuna takılmış olan sağ kanadının etkisindeki Sosyalist Devrimciler ile devrimden korkan Menşevikler'in iktidarı; diğer yanda ise -kendi içinde de bir kavganın yaşanmakta olduğu- Sovyetlerin iktidarı varolmuştur. Lenin bu süreç içinde ünlü “Nisan Tezleri” adlı yapıtını kaleme almıştır ve burjuva demokratik devrimi adımının proleteryanın sosyalist devrim adımıyla tamamlanması gerekliliğinin altını çizmiştir. Lenin aynı yapıtında teorik temelleriyle birlikte devrimin başarısının elle tutulur planını vermiştir.

 

Yakuboviç’ten de alıntı yapan Medvedev, “Onlar (Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler) devrimin mantığını kavrayamadılar ve tüm ‘ihtilalci manevralar’ karşısında korkuya kapıldılar. Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler aynı nedenle Geçici Hükümet'in kuruluşuna aktif olarak katıldılar.”, diye yazmaktadır. Bu tarihi tesbit tamamen mantıklı gözükmektedir... Başlangıçta Sosyalist Devrimciler ve Menşevikler hem Sovyetler’de ve hem de Duma’da çoğunlukta olmalarına karşın, ne Petrograd Sovyeti’nin yukarıda sıralanan taleplerine yanıt vermişler ve ne de halkın asıl istemi olan savaştan çekilme, barışı sağlama yönünde adım atmışlardır. Rus askerlerinin saldırıyı sürdürebilecek bir psikolojiden yoksun olduklarını kavrayamamışlardır. Tam tersine Kerenski, İmparatorluk ordusunda İstihbarat subayı olan eski Pekin askeri ateşesi ve daha sonra savaş sırasında güneybatı cephesindeki ordulardan birinin komutanı olan tutucu general Larv Georgiyevich Kornilov’u 1 Ağustos’ta ordunun başkomutanlığına atamıştır.  Kerenski, başkomutanlığa atamış olduğu Kornilov birlikte Bolşeviklere karşı komplo girişiminde bulunmuştur.

 

Kuzey Kafkasya’da İngilizlerin’de desteği ile hakimiyet kurmuş olan Kornilov, Kafkasyalı askerlerden oluşan “Vahşi Ordu” ve diğer birlikleri ile -sadece bolşevikleri değil- Geçici Hükümet'i, Kerensky’yi de yoketmek amacıyla Ağustos sonunda Petrograd üzerine yürüyünce, işin rengi değişmiştir. Demiryolu işçileri, Bolşevik ajitatörler, Kornilov’un “Vahşi Ordu”sunun Kafkasyalı askerlerini 27 Ağustos’ta ikna yoluyla dağıtmışlar ve 1 Eylül’de Kornilov'u teslim alınmışlardır. Sözkonusu olay Şubat Devrimi sürecinde dönüm noktası olmuş, Bolşevik Partisi’nin Sovyetler içindeki ve halk arasındaki etkinliği sıçrama yaparak yükselmiştir. Artık devrimin rüzgarı Bolşevik Partisi’nin yelkenlerini şişirmeye başlamıştır... (3)

 

Geçici Hükümet'in sorunlar karşısında kendi içinde ağır bir krize sürüklendiği 20- 21 Nisan (3- 4 Mayıs) olaylarının hemen ardından 24 Nisan (7 Mayıs) günü, disiplinli biçimde örgütlenmiş 80 bin parti üyesini temsileden 133 delege ile Bolşevik Partisi’nin 7nci Konferansı başlamıştır. Parti’nin sosyalist devrime yönelik pusula oluşturması üzerinde yoğunlaşan konferans, yoksul köylülüğü, Sosyalist Devrimci Parti’nin sol kanadını saflarına çekebilme amacıyla toprağın millileştirilmesi kararını almıştır. Ulusal sorun konusunda, “tüm ulusların kendi kaderlerini tayin” ve “gönüllü birlik” üzerine karar alınmıştır. “Tüm iktidar Sovyetler’e!”, parolası bu konferansta tesbit edilmiştir. Sözkonusu parola aynızamanda tüm iktidar işçilere ve yoksul köylülere anlamına gelmektedir; çünkü Sovyetler içindeki asker kökenli delegeler ünüforma giymiş yoksul köylülerden başka birşey değillerdir.

 

2. Ekim Devrimi’nin zaferi ve Batı kapitalizmi tarafından kışkırtılan içsavaş

Geçici Hükümet'in burjuva politikalarının halkın temel sorunları karşısındaki çözümsüzlüğü ve cephede ağırlaşan durum sonucu kitlelerin desteğini arkasına alabilen Bolşevik Partisi’nin önderliğindeki Ekim Devrimi, Rus takvimine göre 24- 25 Ekim akşamı, Batı takvine göre ise 6- 7 Kasım günü başlamıştır... Lenin, 24 Ekim (6 Kasım) 1917’de partinin merkez komitesi üyelerine yazdığı notta, “...Tarih ihtilalcilerin gecikmelerini affetmeyecektir; ya bugün zafere ulaşılır (ve bugün kesinlikle muzaffer olunabilir), yarın ise çok şey risk altına girebilir, herşeyin yitirilmesi riski oluşur.”, demiştir. Ve 25 Ekim (7 Kasım) sabahı, Kronstadt donanma limanına demirlemiş olan Baltık Filosu’dan Aurora (karanlık gecede genellikle kuzey yarımkürenin göğünde gözüken ışık demeti, bandı) Zırhlısı’nın Kışlık Saray’a dönmüş olan namluları ateşe başlamışlardır. Şimdi artık müze olan ve halkın halen namlularına kırmızı karanfiller bıraktığı Aurora Zırhlısı’nın Kışlık Saray’a ateş açmasının nedeni, Geçici Hükümet'in burayı kabinenin toplantı yeri haline getirmiş olmasıdır... Sonuçta, Kışlık Saray’da toplantı halinde olan tüm kabine üyeleri, işçiler, kızıl muhafızlar ve askerler tarafından tutukalnmışlardır. Kerensky ise kaçabilmiştir. Lenin, devrimi Petrograd’ın merkezinin doğusuna düşen Smolny Enstütüsü’ndeki karargahından yönetmiş, birlikleri bizat buradan sevketmiştir.

 

Duma’da iktidarda olan Sosyalist Devrimciler’in (SR) kendi içinde parçalanmaları, sol kanadın Bolşevik Partisi ile ittifaka gitmesi sonucu devrimin gerçekleşebilmiştir. Bolşevik Partisi’nin yukarıda anılan konferansında alınan toprağı millileştirme ve yoksul köylülere dağıtma kararı ve Kerensky Hükümeti’nin çözümsüzlüğü, Sosyalist Devrimci Parti’nin sol kanadını Bolşevik Partisi’ne yaklaştırmıştır. Devrimin hemen ertesi günü, 26 Ekim (8 Kasım) 1917’de toplanan Petrograd Sovyeti’nde birlikte çoğunluğu oluşturan Bolşevikler ve sol kanattan Sosyalist Devrimciler, cephede ateşkes ve üç ay içinde barış görüşmelerini başlatma kararı almışlardır. Aynı Sovyet Kongresi, barışın acele sağlanabilmesi için İngiliz, Fransız ve Alman işçilerinden yardım talebinde bulunmuştur.

 

Sözkonusu Sovyet toplantısında, büyük toprak sahiplerine, burjuvaziye, Çar ailesine ve Kilise’ye ait 150 milyon desyatin toprağın köylülere dağıtılması kararı alınmış ve karar hemen uygulamaya başlanmıştır (1 desyatin = 10.800 metre kare). Köylülerin büyük toprak sahiplerine olan yıllık yaklaşık 500 milyon altın Ruble borcları affedilmiştir. Toprağın tüm zenginlikleri, petrol, kömür, demir, ormanlar vs. halkın varlığı olarak ilanedilmiştir.

 

Devrim sırasında kaçabilmiş olan Kerensky, kuzey cephesindeki bazı Kazak birliklerini, bir Kazak generalin oğlu olarak doğmuş olan general Pyotr Nikolayevich Krasnov’un komutasında 10 (23) Kasım günü Petrograd üzerine yollamıştır ama, karşıdevrimci güçler 13 (26) Kasım’da yenilmişlerdir. Esir alınmış olan Krasnov daha sonra kaçabilmiş ve Don yöresindeki Beyaz Ordu birliklerine katılmıştır. Buradaki yenilgininde ardından Avrupa’ya sığınan Krasnov, diğer beyaz Kazaklarla birlikte anti- Sovyet kampanyasını sürdürmüştür. Sonunda Alman Nazileri’nin saflarına katılacak olan Krasnov, 1947 yılında Sovyetler Birliği’nde idam edilmiştir.

 

İhtilal, Ekim (Kasım) 1917’den Şubat 1918’e dek tüm ülkeye yayılmıştır. Almanya ile barış görüşmeleri Troçki’nin başkanlığında 3 (16) Aralık 1917 günü Brest- Litovsk’ta başlamıştır ve 5 (18) Aralık günü ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Fakat Alman orduları yeniden saldırıya geçince, Lenin’in emri ile 22 Şubat (3 Mart) 1918 günü Rusya için çok ağır olan şartlarla Brest- Litovsk Barış Anlaşması imzalanmıştır. Sovyet yönetimi (daha doğrusu Bolşevikler) ile Merkez Devletleri (Almanya, Avusturya- Macaristan ve bağlaşıkları) arasında imzalanan bu barış anlaşması sonucu Rusya, Polonya’yı, Baltık devletlerini, Beyaz Rusya ve Ukrayna’nın önemli kısımlarını Almanya’ya bırakmıştır. Büyük bir savaş tazminatı ödemeyi, orduyu dağıtmayı, Karadeniz filosunu batırmayı vs. kabuletmiştir. Ukrayna’da Almanya’ya bağlı kukla bir yönetim oluşmuştur. Tüm Kafkaslar Almanya’nın etkisi altına girmişlerdir. Öncelikle İngiltere, Fransa ve ABD, doğu cephesinde Almanya’nın elini serbest bırakan bu anlaşmadan sonderece rahatsız olmuşlardır.

 

Devrimden sonra Bolşevik Partisi’nin ilk kongresi (7nci kongre), 6 (19) Mart 1918 günü açılmıştır. Kongre’de 145 bin parti üyesi olduğu bildirilmiştir ama, Stalin’in denetiminde yazılan “Sovyetler Birliği Komünist Partisi Tarihi”ne göre "gerçekte 270 bin üye" mevcuttu. Aslında anlaşıldığı kadarıyla 7nci kongrenin asıl amacı, çok ağır şartlarda imzalanmış olan Brest- Litovsk Barışı’nın mantığını öncelikle parti üyelerine ve daha sonra halka anlatabilmekti.

 

Ağır şartlara karşın barışın gerekli olduğu, geleceğin Sovyetler’e ait olduğu Lenin’in ve kongrenin asıl üzerinde durduğu konu olmuştur. Aynı kongrede, parti içinde barıştan rahatsız olan sol kanada ve toplumda olayı muhalefet malzemesi olarak kullanan güçlere karşı tavır şekillendirilmiştir... Bu kongrede aynızamanda partinin adı değiştirilmiştir. Daha önce sözedilmiş olduğu gibi Plekhanov önderliğinde şekillenen partinin ilk adı, dönemin diğer komünist partilerinde de olduğu gibi Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi idi. Sözkonusu partinin 1903 kongresinde Bolşevik (çoğunluk) ve Menşevik (azınlık) hizipleri ayrılmış ve 1912’den itibaren tamamen iki ayrı parti olarak örgütlenecek olan hiziplerden Lenin’in önderliğini yaptığı çoğunluk, Bolşevik Partisi olarak anılmaya başlanmıştı. Ekim Devrimi’nin ardından 6 (19) Mart 1918 günü toplanan bu ilk kongrede (7. kongre) ise aynı partiye Tüm Rusya Komünist Partisi adı verilmiştir... (4)

 

Tüm Rusya Sovyetleri’nin 5. kongresi ise 4 (17) Temmuz 1918 günü açılmıştır. Bu kongrede Bolşevik Partisi ile koalisyon ortağı Sosyalist Devrimciler (SR) arasında Brest- Litovsk Barışı nedeniyle gerilim yaşanmıştır. Sosyalist Devrimci Parti Brest- Litovsk Barışı’nı tanımak istememiştir ve ayaklanma başlatmıştır. Bu isyan kısa sürede bastırılmıştır. Sözkonusu parti tasviye edilmiş ve Temmuz 1918’den itibaren Bolşevikler iktidara tekbaşlarına sahip olmuşlardır.

 

Tüm Rusya Sovyetleri’nin aynı kongresinde yeni sistemin ilk anayasası tesbit edilmiş ve Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur. Daha sonra 1919’da Belarus (Beyaz Rusya) Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, 1920’de Trans- Kafkasya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti, 1922’de ise Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti şekillendirilmiştir. Diğerleri ile Rusya Federal Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti arasında Aralık 1922’de ortak bir kongre örgütlenmiştir ve başkenti Moskova olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği inşaedilmiştir. Sözkonusu Kongre, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin ilk veya kuruluş kongresi olarak tarihe geçmiştir. Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti’nin anayasası örnek alınarak hazırlanmış olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin ilk anayasası Temmuz 1923’de onaylanmıştır... Şekillenen yeni sistem içinde Sovyetler, eski güçlerini ve etkinliklerini tamamen yitirmişlerdir.

 

Yukarıda bir- iki cümle ile anlatılan süreç, çok ağır iç savaş koşulları ve savaş ekonomisi içinde yaşanmıştır. Bolşevik Partisi, sadece yukarıda kısaca anılmış olan General Kornilov’a, General Alekseyev’e ve ileride Nazilerle birleşecek olan General Krasnov’a karşı savaşmamıştır. Almanya’nın geniş doğu cephesinde elini serbest bırakan Brest- Litovsk Barışı’nın (3 Mart 1918) ardından başta İngiltere ve sırasıyla Fransa, Amerika ve İtalya Ekim devrimine karşı saldırgan ve çok daha düşmanca bir tavır takınmışlardır. Şüphesiz bunun tek nedeni, Brest- Litovsk Barışı’nın savaşmakta oldukları Almanya’ya güç kazandırmış olması değildir. Aynı barış, koşullarının tüm ağırlığına karşın Bolşevik Partisi’nin de ellerinin serbest kalmasına, devrimin nefes almasına yardımcı olmuştur. Süreç içinde İngiltere ve diğer batılılar kendi işçi hareketlerini de etkileyen gelişmenin ciddiyetini daha iyi kavramışlardır. İngilizler, güçlenip yayılacağını hissettikleri Komünistleri özellikle savaşmakta oldukları Afganistan, Hindistan ve Ortadoğu’daki yararları için çok tehlikeli bulmuşlardır.

 

Tüm Rusya Sovyetleri’nin Temmuz 1918’de açılan kongresinin hemen ardından Brest- Litovsk’u bahane yapan Sosyalist Devrimci Parti’nin (SR) İngiliz gizli servisleri ile işbirliği içinde başlatmış olduğu darbe girişimi, Lenin'in İngilizlere karşı tavrını sertleştirmiştir. Bolşevik Partisine bağlı Feliks Jerjinski başkanlığındaki gizli polis örgütü Çeka’nın Moskova’daki İngiliz ve Fransız konsolosluklarını işgal ederek 200 İngiliz ve Fransız görevlisini ve vatandaşını tutuklaması, İngiliz donanma ataşesini öldürmesi, gücünden emin mağrur Büyük Biritanya’yı veya “sınırları içinde güneşin batmadığı” İngiliz İmparatorluğu yönetimini çılgına çevirmiştir.

 

Ekim Devrimi, İngiliz İmparatorluğu'na başkaldıranlar için “çok kötü bir örnek” olmuştur. Zaten genç Sovyet yönetiminin ilk dostca ilişkiler kurduğu ülkelerin başında da, İngiltere’ye karşı üçüncü kurtuluş savaşlarını yeni kazanmış olmalarına karşın henüz son barış anlaşması metinlerini dahi imzalamamış olan Afganistan yönetimi ve İngiltere hükümeti tarafından yollanmış olan Grek ordularına karşı çarpışan Ankara hükümeti, Mustafa Kemal olmuştur... Diğer yandan Fransız politikacılarıda, Bolşevik yayılmasına karşı Doğu Avrupa’da duvar örme girişimi başlatmışlardır.

 

Almanya’nın teslim alınmasının, Şubat 1915- Ocak 1916’da zorla geçemedikleri Çanakkale Boğazı’nın ve İstanbul Boğazı’nın müttefiklerin denetimine girmesinin ardından, 1918’de Fransızlar Ukrayna’ya, İngilizler ise Kafkaslar’a, özellikle Gürcistan’a yerleşmişlerdir. Yine İngilizler İskandinavya’nın Rusya parçası olan Kola Yarımadası’ndaki Barent Denizi’ne açılan Murmansk limanına ve kuzeyde Beyaz Deniz’e açılan Arkhangelsk limanına çıkartma yapmışlardır. Murmansk Limanına bazı Amerikan birlikleri de çıkmıştır. Japonya, 1918 yazında 72 bin kişilik bir ordu ile Vladivostok limanını işgal etmiştir ve Rusya’nın Uzakdoğu topraklarına sistematik olarak yerleşmeye başlamıştır. Müttefikler tarafından örgütlenip silahlandırılmış olan Avusturya- Macaristan ordusu kaçağı Çek ve Slovak lejyonları Amerikalıların desteğinde trans- Sibirya demiryolu üzerinde denetim kurmuşlardır.

 

Kuzey Kafkasya’dan topladığı “vahşi ordu” ile Petrograd üzerine yürümüş, yenilmiş, kaçmış ve daha sonra Nisan 1918’de öldürülmüş olan General Kornilov’un ardından, kuzeybatı Kafkaslar’ın hemen üstünde, Azak Denizinin doğusunda ve Don Nehri’nin güneyinde olan Kuban steplerinde, General Anton Ivanovich Denikin’in komutasında karşıdevrimci Beyaz Ordular yeniden toparlanmışlardır. İngilizlerinde destekleri ile 1919 başında Kuzey Kafkasya’da hakimiyet kuran General Denikin, anti- komünist İngiliz anlatımlarının övgü ile sözettikleri çok güçlü profosyenel bir orduyla aynı yılın Mayıs ayında Ukrayna üzerinden Moskova’ya doğru saldırmıştır.

 

Önenli kısmı savaşlarda pişmiş Kazak süvarilerden oluşan güçlü Denikin ordusu, Ekim ayında Moskova’nın 402 km güneyindeki Oryol’da genç Kızılordu tarafından durdurulup kaçmaya zorlanmıştır. Beyaz ordunun kılıç artıklarının birkısmı şimdi Rusya’nın Hazar ve Orta Asya petrollerini ihraç limanı olan Karadeniz kıyısındaki Novorosisk’e, diğerleri de Kırım’a yerleşmiştir. Denikin, asıl parçası Kırım’da olan yenik ordusunun komutasını bir Alman Baron ailesinden gelme olan General Pyotr Nikolayevich Wrangel’e bırakarak Fransa’ya sığınmıştır. Komutayı alan Baron Wrangel, İngilizlerin ve diğer batılı müttefiklerin destekleri ile Haziran 1920’de Ukrayna üzerinden Moskova’ya karşı yeniden saldırıya geçmiştir ama, Kasım başında Kızılordu karşısında bozguna uğramıştır. Önce Kırım’a, ardından İstanbul’a, daha sonra da Avrupa’ya sığınacak olan Wrangel, Denikin gibi anılarını yazmaya başlamıştır.

 

İç savaş yıllarında Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimciler’in (SR) birkısmı karşıdevrimci Beyaz Orduların saflarına katılmışlardır... Karşıdevrimci generaller içinde en tutucu, en acımasız ve en dikkat çekici tiplerden biri, 1916 yılında Karadeniz Filosu’nun komutanlığına getirilmiş olan Amiral Aleksandr Vasiliyevich Kolchak’tır... Şubat Devrimi ile birlikte bir Kerensky ve Geçici Hükümet destekçisi olan Amiral Kolchak, Kerensky tarafından ABD Filosu’nu öğrenme amacıyla bu ülkeye yollanmıştır. Kolchak, yolu üzerindeki İngiltere’de Amiral Hall ve Jellicoe ile yakın ilişkiler kurmuştur. ABD ziyaretinin ardından ve Ekim Devrimi’nden kısa süre sonra Japonya üzerinden Rusya'ya geri dönmüştür. Brest- Litovsk Barışı ile birlikte Kolchak, İngiliz İmparatorluğu’na hizmet talebinde bulunmuştur. Talebi kabuledilmiş ve bu kişiye önce Mezopotamya’daki İngiliz ordusu içinde bir görev verilmişse de, sözkonusu hatalı tayin hemen değiştirilmiştir. Kolchak, İngilizlerin ve Amerikalıların himayesinde doğu Sibirya’da Omsk’da kurulmuş olan anti- Bolşevik “sosyalist” Tüm- Rusya Geçici Hükümeti’ne Savaş Bakanı yapılmıştır. (Aslında Omsk, Urallar’ın 800- 1000 km kadar doğusunda, güneyde Kazakistan sınırında, alabildiğine uzun Sibirya’nın ortalarında yeralmaktadır.)

 

Görevi alışından kısa süre sonra Omsk Hükümeti'ndeki tüm Menşevik ve Sosyalist Devrimci partilerin üyelerini ve yandaşlarını tutuklayan Kolchak, 18 Kasım 1918’de tüm Beyaz Ordular’ın yüksek komutanı olduğunu ilanetmiştir. Sonuçta Kolchak, monarşik bir diktatörlük kurmuştur. Darbesi karşısında tepki gösteren silahsız sivil kent halkına ateş açtırtan Kolchak, barışçı gösteri yapan 300 silahsız insanı olay yerinde öldürtmüş, ardından 166 kişiyi kurşuna dizmiştir. Halka karşı terör estiren Kolchak, hapsettiği Menşevikleri, hatta sağ kanat Sosyalist Devrimcileri dahi öldürtmüştür...

 

Moskova'ya doğru saldıran Kolchak’ın generallerinden Gajda, Urallar’ın hemen batısındaki Perm kentini ele geçirmiştir. Buna karşın kısa süre sonra Kızılordu, Perm’in güneyindeki Ufa’yı ve daha güneydeki Orenburg’u kurtarmıştır. Başta İngilizler olmak üzere emperyalist devletler tarafından desteklenen Kolchak, 40 bin tanesi Batılı askerlerden oluşan büyük profosyenel ordusu ile yeniden saldırıya geçmiştir. Kolchak'a bağlı karşıdevrimci güçler, 1919 Mart ayının ortasında Urallar’ın hemen batısındaki Ufa ve Orenburg'u yeniden elegeçirmişlerdir. Kolchak’ın birlikleri daha da batıya ilerlemişler, Moskova’ya yaklaşık 650 km mesafedeki -Lenin’in hukuk öğrenimi gördüğü- Kazan’ı ve daha güneydeki Samara’yı elegeçirmişlerdir. Doğu’dan Kolchak, güneybatıdan Fransızlar, güneyden Denikin’in karşıdevrimci orduları ve kuzeyden İngilizler, Bolşeviklere karşı savaşı sürdürmüşler, devrimi tam bir çembere alıp boğmayı planlamışlardır. Spartacus adlı web sayfasındaki bilgilere göre, Bolşevikler’e karşı savaşan karşıdevrimci ordulardaki yabancı askerlerin (Rus olmayan Batılı askerlerin) toplamı Aralık 1918’de 200 bini aşmıştır.

 

General Mikhail Vasileyevich Frunze (1885- 1925), Kırgızistan’ın Başkenti Bişkek’te Moldovyalı bir göçmenin oğlu olarak doğmuş, St. Petersburg Politeknik Enstütüsü’nde yüksek öğrenim görürken Rus Sosyal Demeokrat İşçi Partisi’ne katılmıştır. Ayrılıkta Bolşevik gurubu ile tavır almış ve 1904 yılında tutuklanmıştır... Birsürü devrimci serüvenin ardından Frunze, iç savaş yıllarında olağanüstü yetenekli bir asker olduğunu kanıtlayacaktır... “Bölünmez Askeri Doktrin” adlı bir kitapta yazmış olan Frunze, doğu cephesinde Kolchak’a karşı saldırıya geçen Kızılordu’ya komuta etmiştir. Frunze komutasındaki Kızılordu, Kolchak’ın diktatörlüğünü ilanedişinden tam bir yıl sonra, 14 Kasım 1919’da Omsk’a girmiştir. Frunze karşısında yenilen Kolchak, 1920 yılının ilk günlerinde Denikin’i kendi yerine başkomutan olarak ilanedip Japon Denizi’ne/ Pasifik Okyanusu'na açılan Vladivostok limanından kaçmayı planlarken yakalanmış ve kurşuna dizilmiştir. Ardından, 1920 yazında Türkistan’ı Beyazlar’dan temizleyen Frunze, aynı yılın Kasım ayında General Wrangel’i Kırım’a geri süren ordulara komuta etmiştir.

 

Kızılordu 1919’da karşısaldırıya geçtiği sırada sayısı 500 bin askere olaşmıştı. Kızılordu'nun komuta kademesinde Çar II. Nikola’nın ordusunda hizmet etmiş deneyimli 40 bini aşkın subay bulunmaktaydı. Çar subaylarından nefret eden devrimci askerlere bu gerçeği, Çar'lık subaylarınında devrimci saflarda olabileceğini kabulettirmek zor olmuştur... Frunze, 1924 yılında Troçki’nin yanında yardımcı Şavaş Bakanı (Savaş İçin Halk Komiseri) ve Politbüro aday üyesi konumuna yükselmiştir. Ertesi yıl Troçki’nin yerini O almıştır ve Kızılordu’yu yeniden organize etmiştir. Aynı yıl genç yaşta ölmüştür. Frunze’nin onuruna 1926 yılında Kırgızistan'ın başkenti Bişkek’e Frunze adı verilmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, 1991’de aynı kent yeniden Bişkek olarak adlandırılmıştır.

 

Pröfösör Alexander A. Danilov’un, Michael M. Gorinov’un, Sergei V. Leonov’un, Ekaterina P. Lugovskaya’nın, Alexander S. Senyavski’nin ve Alexander P. Naumov’un ortak anlatımlarına göre, 1918 yılının Kasım sonunda Fransız, İngiliz, Grek ve Romanya birlikleri Ukrayna’yı, Kırım’ı ve Karadeniz kıyısındaki -kuzeybatı Kafkasya’ya yakın- Novorosisk limanını işgaletmişlerdir. Aynı yılın Ağustos ayı başında İngilizler Kafkaslar’a ve Hazar havzasına girmeye başlamışlardır. Şubat 1919’da 202 bini aşkın Batılı yabancı hizmet personeli Rusya’nın işgaline katılmıştır. Bunların 45 bini ingiliz, yaklaşık 14 bini Fransız ve Amerikalı, 80 bini Japon, 42 bini Çek, 3 bini İtalyan, 3 bini Grek ve 2.500 tanesi ise Sırp askeri personelinden oluşmuştur. Dış müdahaleyi birinci derecede organize eden ülke Büyük Biritanya (İngiltere) olmuıştur ve yine Rusya’yı en son terkeden işgalci güçte İngilteredir. Ayrıca aynı güçler Rusya’nın çevresinde Sovyet iktidarına karşı kukla devletler inşaetmeye başlamışlardır. Polonya, sayıları 73 bini bulan müttefik askerininde katılımı ile Sovyet Rusya’ya karşı saldırıya geçmiştir... Tüm bu yabancı işgalcilere karşılık olarak Kızılordu’nun saflarında da 250- 300 bin kadar dış ülke vatandaşı komünist gönüllü çarpışmıştır. Kısacası çok uluslu Rusya, İspanya'da ki faşist Franko darbesinden çok önce Ekim devrimi ile uluslararası planda bir devrim ve karşıdevrim arenası haline gelmiştir. Ekim Devrimi’nin etkisi özellikle Tüm Avrupa’da derinliğine duyulmuştur ama, bu etki Sovyet önderlerinin düşledikleri gibi birleşik bir Avrupa devrimine yolaçacak kadar büyük olamamıştır.

 

Yukarıda alabildiğine özetlenerek sayılan ve sayılmayan karşıdevrimci güçleri altedebilmek ve Sovyet devrimini yaşatabilmek için halkın geniş desteği, derin bir inanca dayalı olağanüstü yüksek ruh hali ve bundan kaynaklanan sonsuz bir enerji gerekiyordu. Halka dayanmayan anti- demokratik bir rejim bu ölçüde zor bir işin üstesinden asla gelemezdi. Ekim Devrimi’ni ısrarla anti- demokratik bir “darbe” olarak yansıtmaya çalışan tüm burju tarihçilerinin moral dışı şımarıkça yalanlarına karşın, Lenin’in önderliğindeki sözkonusu devrim, gücünü en geniş halk kitlelerinden alan yüzde yüz demokratik bir süreçti. Daha Ekim Devrimi başlarken Bolşevikler ve bağlaşıkları olan Sosyalist Devrimci Parti’nin sol kanadı, Sovyetler’de çoğunlukta idiler. İngiliz politikasının darbe planına alet olan Sosyalist Devrimciler (SR) halkın gözünde tüm saygınlığını yitirirlerken, Bolşevikler bundan sonra gelişen tüm süreçlerde en geniş halk yığınlarının gönüllü desteği ile politikalarını sürdüreceklerdi. İç savaş İşçilerin ve yoksul köylülerin zaferleri ile son bulduğu zaman, Kızılordu’ya katılmış olanların sayıları 5 milyonu aşıyordu.

 

Asıl anti- demokratik olanlar, Rusya’nın asırlardır ezilmiş olan yoksul halk yığınlarının demokratik iradelerine karşı teokratik, Çarist, pro- faşist ve tamamen anti- demokratik Kornilov, Denikin, Wrangel, Kolchak ve benzeri generalleri destekleyen, halkın seçimine karşı dışarıdan saldırı başlatan İngiltere, Fransa, Amerika yönetimleri ve bağlaşıklarıydı. Hertürlü evrensel baskıların ve faşizmin kaynağı aynı emperyalist güçler bu olaydan sonra da benzer anti- demokratik müdahalelerini yalana dayalı propogandaları ile birlikte günümüze dek dünyanın her köşesinde sürdürmüşlerdir ve sürdürmektedirler. Yine aynı güçler, tüm dünyanın gözleri önünde Otadaoğu’da ve başka coğrafyalarda faşist saldırılarını, katliamlarını sürdürmektedirler. Sovyet Devrimi’ne dışarıdan saldıran güçler aynı sırada Anadolu topraklarına da İngiliz kuklası Kıralcı Grek ordularını sürmüşlerdir ve Türk halkının devrimini bu güçle boğmaya, başta petrol olmak üzere Ortadoğu'nun zenginliklerine Grek ordularını kullanarak daha rahat ulaşmaya çalışmışlardır. Moskova ve Ankara hükümetlerini uzun süre birbirlerine yaklaştıracak olan gerçek, başta İngiltere olmak üzere emperyalist güçlerin saldırılarına karşı ortak direnebilme isteminden başka birşey olmamıştır.

 

En geniş halk yığınlarının desteğini almış olan Ekim Devrimi tamamen demokratik bir toplumsal yıkım ve yeniden yapılanma olsa da, illede olmuş olduğu gibi olması gereken yüzde yüz bir zorunluluk veya asla kaçınılamaz tarihi bir determinizm değildi... Şüphesiz tarihi toplumsal süreçlerde bir determinizm, toplumsal gelişme süreci içinde birikmiş belirli değişik etkilerin yarattığı gereklilikler, zorunluluklar vardır. Fakat bununla birlikte, sosyal bir varlık olan insanı diğer tüm canlılardan ayıran temel özellik, düşünerek, hesap yaparak, planlayarak davranmak olduğu için, sözkonusu determinizm veya toplumsal- tarihi zorunluluk, belli insan iradeleri ile birlikte bir sonuca ulaşabilir. Bu sonuç ise, eyleme önderlik eden kişilerin iradelerine bağlı olarak tek değil, herzaman çok alternatiflidir. Örneğin, eğer Bolşevik Partisi’nin başında Lenin gibi tükenmez bir enerji ile devrime odaklanmış, analitik düşünebilen ve diğerlerini peşinden sürükleyebilen bir önder olmasa idi, gelmekte olanı görüp tam zamanında partinin merkez komite üyelerine, “...Tarih ihtilalcilerin gecikmelerini affetmeyecektir; ya bugün zafere ulaşılır (ve bugün kesinlikle muzaffer olunabilir), yarın ise çok şey risk altına girebilir, herşeyin yitirilmesi riski oluşur.” diye yazmasa idi, tarihte birçok örnekleri görüldüğü gibi o önemli değişiklik anı kaçırılabilirdi. Çünkü, bireylerin ve kitlelerin psikolojileri sürekli aynı kalmaz; öfkeleri hızla yatışabilir veya halkın tepkisi hakim güçler tarafından ustaca başka alanlara kanalize edilerek boşa harcanabilir ve aynı insanlar bir süre sonra köle haline bile getirilebilirler. Bu bakımdan başka devrimlerde de olduğu gibi Rusya halklarının devriminin önündede değişik alternatifler vardı ve Ekim Devrimi’nin başarıya ulaşmasında Lenin’in hiçbirşekilde inkar edilemez çok özel kişisel bir rolü olmuştur.

 

Roy A. Medvedev’de doğru olarak Lenin'in devrimdeki tayinedici rolünün altını çizmektedir. Lenin gibi büyük önderler ancak tarihin belirli önemli dönemeçlerinde yaşanan hızlı ve çok renkli toplumsal süreçlerin ve yine şüphesiz geldikleri toplumların tarihi- kültürel birikimlerinin bir türevi olarak yetişebilirler ve sözkonusu süreçlere kişisel damgalarını vururlar. Lenin, Rusya halkları ve Sovyet Devrimi’nin derinden etkilediği diğer dünya halkları için ne olmuşsa, Lenin’den farklı bir karaktere ve düşünce yapısına sahip Mustafa Kemal’de Türkiye toplumu içinde benzer bir rol oynamıştır ve O’da dünyadaki diğer burjuva içerikli ulusal kurtuluş eylemlerini önemli ölçüde etkilemiştir. Nasıl Lenin olmadan bir ekim devrimi düşünülemezse, Mustafa Kemal’in tayin edici kişisel iradesi olmadan bir Türk ulusal burjuva devrimi düşünmekte aynı ölçüde olanaksızdır.

 

Bir yukarıdaki paragrafta anlatılmaya çalışılan gerçek, Sovyet Devrimi sonrası içinde gerçerlidir. Devrim sonrası gelişme çizgisinin aynen yaşandığı gibi olması veya Sovyetler Birliği’nin tarihi serüvenin tam bu şekilde gelişmesi gerektiğini, başka alternatifler olmadığını ifade etmek tamamen bilim dışıdır. “Sayın yargıçlar başka seçeneğim yoktu (!)”, biçimindeki melodramatik ifadeler ikiyüzlülüğün, bilinçli yalanın veya tamamen derin bir ahmaklığın ve yaşama “at gözlükleri” ile sonderece dar bir perspektiften bakmanın ürünüdürler. Özellikle toplumsal yaşamda başka seçenekleri olmadığını iddia edenler dinsel fanatikler, benzer frekanslarda düşünen “sol” ekstremistler, yığınlardan kopuk terör eylemlerinin hastalıklı karakterleleri ve yine “sol” görünümlerle sahneye çıkabilen aşırı milliyetçiler veya ırkçı faşistlerdir. Tarihsel- toplumsal süreçlerde belli bir determinizm olsada, çok uzun vadeli bu gerekirlilik içinde bireylerin, yığınların ve temsil ettikleri topluluklarla karşılıklı etkilenme içindeki önderlerin iradelerine bağlı olarak herzaman farklı renklerde alternatifler varolmuştur. (5)

 

3. Ekim Devrimi’nin Kafkaslar’da yayılması, Moskova- Ankara/ Mustafa Kemal Atatürk- Lenin  ilişkileri üzerine notlar

Moskova ve Ankara hükümetlerini veya Lenin ile Mustafa Kemal’i yakınlaştıran olgu en geniş anlamı ile başta Anglo- Amerikan emperyalizme karşı mücadele gerçeği olsada, pratikte bu olay asıl olarak Kafkaslar’daki gelişmelerde kendisini göstermiştir... Çarlık Rusyası karşısınmdaki yenilgisinin ardından 1878’de toplanan Berin Konferansı ile geniş topraklarının beşte ikisini yitiren Osmanlı İmparatorluğu, güney Kafkasya’da Kars, Ardahan ve Batum’u Rusya’ya bırakmak zorunda kalmıştı. Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile birlikte Rusya, 35 yıl kadar önce almış olduğu alanlardan da ileriye geçerek 1914’de Osmanlı sınırları içinde bir savunma hattı oluşturdu. Rus askeri stratejisi, batıda Almanya cephesinde asıl büyük güçlerle saldırı; güneyde Kafkasya’daki Osmanlı cephesinde ise daha sınırlı güçlerle savunma üzerine kurulmuştu.

 

Almanya’nın doğusundaki Tananberg’de bir Alman ordusu ile iki Rus ordusunu yenen General Hindenburg’a özenen ve O’nun gibi büyük bir meydan savaşı kazanma hevesinde olan Enver Paşa, çok büyük hatalar yapacaktı... Rus ordusunu cephe gerisinden çevirerek yoketmeyi düşleyen Enver Paşa, maddi temellerden yoksun planları ve bazı ters rastlantılarında etkileriyle Türk askerlerini üzerlerindeki yazlık giysilerle Allahuekber dağlarına sürecekti. Bu çılgınlık, 75 bini aşkın genç insanın daha savaş alanına ulaşamadan donarak ölmelerine neden olacaktı. Sonuçta Rusya, Giresun yakınlarına dek uzanan yeni araziler kazanacaktı ama, 1917 Ekim Devrimi olayların akışını hızla değiştirecekti...

 

Daha önce sözedilmiş olan Brest Litovsk Barışı (3 Mart 1918) ile genç Sovyet yönetimi, Rusya’nın Birinci Dünya savaşında kazanmış olduğu toprakları ve ayrıca 1878’de elde etmiş olduğu Kars, Ardahan ve Batum’u tekrar Osmanlı İmparatorluğu’na bırakmıştı. Fakat, Rusya’da gerçekleşmiş olan Şubat Devrimi’nin ardından ve Ekim devriminden kısa bir süre önce, 20 Eylül 1917’de, Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te Kafkasya Halkları Ulusal Meclisi Kurulmuştu. Merkezi otoritenin yokluğu veya henüz çok zayıf olması sonucu Gürcistan’da yönetimi almış olan Menşevikler, Ermenistan’da iktidarı elegeçirmiş olan milliyetçi Taşnak Partisi (HHD, Dashnak) ve Azerbeycan’da yönetime gelen Musavat Partisi arasında Ocak 1918’de başlayan görüşmelerin sonucunda, 22 Nisan 1918’de, Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti resmen ilanedilmişti. Sonuçta, Brest Litovsk ile Osmanlı’ya bırakılan topraklar bu yeni cumhuriyetin fili denetimi altına girmişlerdi.

 

Kısacası Osmanlı, kağıt üzerinde güney Kafkasya’nın bir bölümünü yeniden elegeçirmişti ama, bunun pratiğe geçmesi için güce başvurması gerekiyordu... Ve sonuçta, Osmanlı güçleri ile yeni kurulmuş olan Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti arasında 13 Nisan 1918’de savaş başladı. Kurtuluş savaşına öncülük eden Ankara yönetimi sırasında da süren çatışmalar, 1920 yılında Sovyet iktidarının bölgeye ulaşması ve 16 Mart 1921’de Moskova Anlaşması’nın imzalanması ile tamamen sonbuldu...

 

Ermeniler, Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti'nin kuruluşundan yaklaşık beş hafta sonra, topraklarını genişletme düşüyle, federasyonun diğer iki ortağına karşı savaş başlattılar. Sonuçta, Ermenistan’ın birlikten bağımsızlığını ilanetmesi ile Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti 26 Mayıs 1918’de dağıldı. (Bazı kaynaklara göre Gürcistan yönetimi de bu ayrılıkta başı çekmiştir.). Standford J. ve Ezel Kuran Shaw’ın da dikkati çektikleri gibi, Azerbeycan’ın petrolleri ile Gürcistan’ın Manganez ve diğer zengin maden yatakları üzerinde gözü olan İngiliz ve Alman emperyalizmleri arasındaki rekabet, Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti içinde başlayan çatışmada başlıca rolü oynamıştır. Sonuçta, Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti, 26 Mayıs 1918’de çözülmüştür. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan, bağımsız cumhuriyetler olarak tarih sahnesine çıkmışlardır...

 

Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti'nin çözülmesi ile birlikte Gürcistan AlmanYa'nın himayesi altına girmiştir. Almanya’nın, Merkezi Güçler’in çöküşlerinin ardından, 1918 yılının sonundan itibaren Gürcistan’da İngiliz işgali dönemi başlamıştır ve bu süreç Temmuz 1920’ye dek sürmüştür. İngilizlerin himayesinde yönetimi sürdüren Menşevik hükümet, yine İngilizler tarafından desteklenen General Denikin’i ve sonradan bu kişinin yerini alan General Wrangel’i kendi ikdidarı için tehlikeli bulmuş ve İngilizler tarafından getirilen "Çarlık rejiminin Gürcistan’da restore edilmesi" önerisini reddetmiştir.

 

Aynı tarihi süreç içinde Kazım Karabekir’in komutasındaki Osmanlı birlikleri 12 Mart 1918’de Kars, Ardahan ve Batum’a girmişlerdir. Trans- Kafkasya Federal Cumhuriyeti ile Osmanlı yönetimi arasında Trabzon’da başlayan barış görüşmeleri Ermeni tarafının direnmesi sonucu başarıya ulaşamamış ve Kafkaslar’da Rus ordularının boşaltmış olduğu alanlarda Osmanlı ordularının ilerleyişleri sürmüştür. Kafkasya’nın zenginliklerinde gözü olan ortağı Almanya’nın muhalefetine karşın Osmanlı orduları Baku’ye dek ilerlemişlerdir. Azerbeycan petrolleri üzerinde gözü olan İngiltere, Ağustos 1918 ortalarında İran üzerinden Baku’ye bir ordu yollamıştır. Bolşevik güçleri kovarak kenti elegeçirmiş olan Rus Sosyalist Devrimci’ler (SR) ile Ermeni milliyetçisi Taşnaklar (Dashnak) ve diğer Hıristiyan topluluklar, İngiliz ordusu ile birleşmişlerdir. Osmanlı ordusu 300 km kadar daha kuzeydeki stratejik geçit Derbent’i (dar kapı, demir kapı) 10 Eylül 1918’de elegeçirip Baku yolunu kuzeyden kesince, İngiliz birlikleri bağlaşıklarını yüzüstü bırakıp çekilmişlerdir.

 

İngiliz güçlerinin çekilmelerinin ardından, Baku'yu denetleyen Taşnaklar ve Sosyalist Devrimciler Ermenistan’a kaçmışlardır. Osmanlı’nın İttihatçı yönetimi Baku’yu Azerbeycan Cumhuriyeti’nin Başkenti olarak ilanetmiştir. Genç Azerbeycan Cumhuriyeti kısa bir süre için Osmanlı nüfus sahası haline gelmiştir. Azerbeycan Demokratik Cumhuriyeti  (1918- 20), sayıları onu aşan ülkeler tarafından tanınan halkı Müslüman ilk cumhuriyet olmuştur... Sözkonusu gelişmenin ardından Sovyetler Brest- Litovsk’un Kafkasya ile ilgili madelerini iptal etmişlerdir. Fakat aynı yıl Almanya, ortakları ve Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nı yitirince, olaylar bir kez daha yeni yataklarında akmaya başlamışlardır.

 

Osmanlı İmparatorluğu, 31 Ekim 1918’de yürürlüğe giren Mondoros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız teslim olmuş ve İmparatorluğu Almanya’nın safında savaşa sokmuş olan Enver, Talat ve Cemal Paşalar 2 Kasım 1918 günü ülkeyi gizlice terketmişlerdir... Başlangıçta Çarlık Rusyası’nın da dahil olduğu ve Bolşevikler tarafından açıklanıp yırtılacak olan gizli Sykes- Picot anlaşmasına göre Fıransızlara bırakılmış olan Musul bölgesine petrol anlaşmaları karşılığında İngilizler yerleşmişlerdir. Kilikya, Adana yöreleri Fıransızlara ve Antalya yöreleri ise İtalyanlara bırakılmıştır. İstanbul, Boğazlar, İtilaf Devletleri’nin ortak işgalleri altına girmiştir ama, asıl olarak İngilizler duruma hakimolmuşlardır. Samsun’a çıkan İngiliz birlikleri bölgede eski tarihi Pontus devletini -kendi denetimlerinde- canlandırma peşine düşmüşlerdir. Ülkenin tüm limanları işgal edilmiş ve İtilaf Devletleri’nin orduları ihtiyaçlarını Türkiye halkının sırtından bedava sağlamaya başlamışlardır.

 

Son anda İtilaf devletleri ile anlaşmış olan Venizelos Hükümeti’de İstanbul’un işgaline katılmıştır. İngiliz, Fransız ve Amerikan savaş gemileri ile gelen Grek tümenleri 14 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkartma yapmaya başlamışlardır. Beş gün sonra da Mustafa Kemal Dokuzuncu Ordu’nun Genel Müfettişi olarak Samsun’a ayakbasmıştır... Diğer yandan, Ocak 1919’da Paris’te Serves’de başlayan “barış” konferansı sürmekteydi ve 20 Ağustos 1920’de imzalanacak olan anlaşma, başlamış olan Anadolu ihtilali tarafından geçersiz hale getirilmiştir...

 

Serves “barışı” ile güney Kafkasya ve sınırlarındaki altı vilayet Ermenistan’a verilmiştir. Brest- Litovsk anlaşması ile Osmanlı tarafından geri alınmış olan Kars ve diğer vilayetler Ermeni Cumhuriyeti’nin denetimine girmiştir. Daha fazlasını isteyen Ermeniler, sınırlardaki müslüman halka karşı saldırılar başlatmışlardır... Serves’e karşın Anadolu teslim olmamıştır; Büyük Millet Meclisi’in açılışı 19 Mart 1920 günü Ankara’da ilanedilmiş ve aynı yıl 23 Nisan günü 190 üye ile genç Meclis çalışmalarına başlamıştır.

 

Doğu’da Kazım Karabekir’in komutasındaki birlikler silahlarını bırakmamışlardır. Bu birlikler 1920 yılının Eylül ortasında Ermenistan Cumhuriyetine karşı saldırıya geçmişlerdir. Kars, Sarıkamış, Gümrü (Leninakan) kentleri Kazım Karabekir’in komutasındaki 18. Kolordu’nun eline geçmiştir. Ermeni yönetimi ile 2- 3 Aralık gecesi Gümrü’de barış anlaşması imzalanmıştır. Bu yeni anlaşma ile Serves anlaşmasının Ermeni Cumhuriyeti’ne bırakmış olduğu topraklar ve Brest- Litovsk ile kazanılmış olan Kars ve diğer vilayetler yeni kurulmuş olan Ankara Hükümeti'nin eline geçmiştir. Sonuçta Ermeni Cumhuriyeti tüm toprak taleplerinden ve Anadolu’da bir Ermeni çoğunluğu olduğu iddialarından vazgeçmiştir.

 

Ermeni birliklerinden elegeçirilen çok yüklü miktardaki cephane Batı Cephesi'ne yollanmıştır... Taşnak yönetimindeki Ermeni Cumhuriyeti’nin Ankara hükümeti karşısındaki yenilgisi, milliyetçi Ermenistan’ın Bolşevik Partisi’nin emrindeki Kızılordu karşısında direncinin kırılmasına yardımcı olmuştur. Türklerin başarısı, komünistlerin Ermenistan’da denetimi sağlamalarını kolaylaştırmıştır. Kurulma yolunda olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anlaşması olan Gümrü barışı, daha onaylanamadan Ermenistan’daki yönetim Kızılordu tarafından yıkılmıştır. Buna karşın, 16 Mart 1921 tarihli Moskova Anlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihinde imzalanmış olan Kars anlaşması, Gümrü Anlaşması’nın maddelerinde önemli bir değişiklik yapmamıştır.

 

Çok kısa bir tarihi süreç içinde Kafkasya’da üst üste önemli değişiklikler olmuştur. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından Kafkaslar ve özellikle Gürcistan, geçici olarak Büyük Biritanya’nın denetimi altına girmişti... 

 

Mayıs 1918’de Rusya’dan bağımsızlığını ilanetmiş olan Azerbeycan’a Nisan 1920’de hiçbir çatışma olmadan Kızılordu girmiştir. Aynı ay Azerbeycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilanedilmiştir ve Azerbeycan Sovyet Sistemi içine katılan ilk Kafkasya cumhuriyeti olmuştur. Ve yine daha önce ifade edilmiş olduğu gibi, Kızılordu Azerbeycan'a girdiği sırada, 26 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal, -Büyük Millet Meclisi’ndeki resmi sıfatıyla- Lenin’e ilk telgrafını çekip yardım talebinde bulunmuştur. Ve ayrıca aynı telgrafında Muuustafa Kemal, “Azerbeycan’a Bolşevik zümresini sokmaya hazır olduğunu” bildirmiştir- zaten başka alternatifi yoktur ama, böylece bir dostluk gösterisi yapmıştır. (6)

 

Bazı milliyetçi yazarların tarihi çarpıtma çabalarının tam tersine, iç savaşın zor günlerini yaşamakta olan Moskova yönetimi ile kurtuluş savaşına önderlik etmekte olan Ankara Hükümeti arasındaki ilk ilişkiler Ankara’nın, Mustafa Kemal’in insiyatifi ile başlamıştır. Profösör Mete Tuncay’ın “Türkiye’de Sol Akımlar (1908- 1925)” adlı değerli yapıtında verdiği ve ayrıca çok yazarlı bir ürün olan “Türkiye Tarihi 4, Çağdaş Türkiye 1908- 1980” adlı kitapta özetleyerek tekrarladığı bilgiler ve Luis Fischer’in“Lenin” adlı kapsamlı biyografi çalışmasında verilen bilgiler aynı yöndedir. Mete Tuncay’ın elindeki zengin kaynaklardan ayrıntılı örnekler alarak yazdığına göre, kurtuluş savaşının askeri yönetimi arasındaki yazışmalarda Bolşeviklerden yardım sağlama, Bolşevikliği anlama ve gerekirse bu yönde bir politik yakınlaşma içine girme geniş yer tutmaktadır.

 

Anlaşıldığı kadarıyla Bolşeviklik ile yakınlaşma politikası aynızamanda Batı’ya karşı bir siyasi şantaj unsuru olarak kullanılmıştır. Böylece politik zafere daha rahat ulaşılabileceği düşünülmüştür... Aslında bu politik şantaj politikası veya daha kibarca bir ifadeyle birçeşit denge hesapları, Türkiye Cumhuriyeti’nin dışpolitika çizgisindeki belirgin renklerden biri olmuştur. Sonuçta, bazı daha alt düzeyde ön temasların ardından, yine Mete Tuncay’ın anlatımı ile Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışından üç gün sonra, 26 Nisan 1920’de Lenin’e bir telgraf çekmiştir. Telgrafta Mustafa Kemal, “Emperyalist devletler aleyhine ve bunların esareti altındaki insanları kurtarma amacıyla Sovyet yönetimi ile işbirliği yapmaya hazır olduğunu” bildirmektedir. Yine aynı telgrafta, “Eğer Sovyet yönetimi Menşevik Gürcistan’a karşı harekete geçerse, Türkiye’nin de emperyalist Ermeni hükümetine karşı harekete geçmeye ve -öncedende yazılmış olduğu gibi- Azerbeycan’a Bolşevik zümresini sokmaya hazır olduğu” bildirilmektedir. “Müşterek mücadelemiz için kuvvetlerimizi teşkilatlandırmak üzere para ve silah yardımında bulunulması” talebi ile telgraf sonbulmaktadır. Sözkonusu telgraf, Louis Fischer’in “Lenin” adlı biyografisinde de ayrıntılarıyla anılmaktadır.

 

Louis Fischer’in anlatımıyla, eski bir silahlı kuvvetler üyesi subay olan Simeon I. Aralov Ankara’ya ilk Sovyet Büyükelçisi olarak atanıp Moskova’yı teketmeden önce Dışişleri Bakanı Çiçerin tarafından Lenin’e takdim edilmiştir. Lenin Aralov’u, “Demek böyle yaşlı oğlan, artık şavaşmayı bitirdin, diplomat oluyorsun, çok iyi!”, diyerek karşılamıştır. Ardından Lenin Aralov’a şunları söylemiştir: “Kemal sosyalist değil. Fakat iyi bir örgütçü, çok yetenekli bir asker, ulusal- burjuva devrimi gerçekleştiren bir önder, ilerici karaktere sahip biri, akıllı bir devlet adamı olarak gözüküyor. O, bizim sosyalist devrimimizin anlamını kavramış ve Sovyet ülkesi ile uyumlu düşüncelere sahip. O, istenmeyen zorbalara karşı bir bağımsızlık savaşı sürdürüyor... Halkın O’na inandığı gözükmektedir. O’na yardım etmemiz gerekmektedir. Sözkonusu dayanışma Türk halkına yardım anlamına gelmektedir. Bu bizim yükümlülüğümüzdür. Türk yönetimine ve halkına saygı duy. Gururlu, kibirli olma. Türklerin iç işlerine bulaşma! Grekleri onlara karşı ingiltere kışkırttı... Şimdi önünde zor bir görev var... Yoksul olmamıza karşın Türkiye’ye maddi yardım yapacağız. Bunu yapmak görevimiz... Türk halkı yalnız olmadığını görecektir... Çarlık Rusyası yüzyıllarca Türkiye’ye karşı savaştı ve bu olgu doğal olarak halkın düşüncelerine damgasını vurdu... Siz güvensizliğin ne ölçüde yavaş yokolduğunu bilirsiniz. Bu nedenle, sabır, özen ve dikkat isteyen büyük bir yükümlülük taşıyorsunuz. Çarlık Rusyası ile Sovyet Rusya arasındaki farkı Türklere sözlerle değil, eylemlerinizle göstermelisiniz. Bunlar bizim görevlerimiz; siz bir elçi olarak onların iç işlerine karışmadan politikanızı sürdürmelisiniz ve halklarımız arasında gerçek dostluğu yükseltmelisiniz. Türkiye bir küçükburjuva tarım ülkesi. Endüstri etkisiz ve varolan birazı da Avrupalı kapitalistlerin ellerinde. Fazla işçi yok. Bunları hafızana kazımalısın.” (7) (Hem yukarıdaki ve hem de bu paragraftaki koyulaştırmaları ben yaptım- Y.K.)

 

Aralov’un Ankara’ya ulaşmasından önce, 11 Mayıs 1920’de Ankara Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in başkanlığında bir heyet Moskova’ya ulaşmış ve ilk resmi diplomatik ilişikiler bu şekilde başlamıştır. Türk temsilcileri ile Sovyet yönetimi arasındaki görüşmeler, Ermeni ve diğer Kafkasya cumhuriyetleri, Batum ve diğer bazı güvensizlik kaynağı sorunlara bağlı olarak uzamıştır. Bu arada 21 Şubat 1921’de Ankara’nın Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey Londra Konferansı’na katılmış, İngiltere Başbakanı Lloyd George ile görüşmüş ve Türklerden nefret eden bu kişiye Kafkaslarla ilgili farklı öneriler götürmüştür.

 

Şantaj politikalarına ve tüm krizlere, güvensizlik kaynaklarına karşın, 16 Mart 1921’de imzalanmış olan Moskova Anlaşması’ndan çok önce, Kurtuluş Savaşı’nın kaderinde büyük etkisi olan Sovyet mali ve askeri yardımı başlamıştır. Mete Tuncay, Sovyet kaynaklarından yararlanmış olan Profösör Armaoğlu’ndan aktararak, daha 1920 yazında Sovyet Rusya’dan Türkiye’ye 6 bin tüfek, 5 milyon kadar tüfek mermisi, 17.600 top mermisi, 200.6 kg külçe altın yolladığını yazmaktadır. Sözkonusu yardım 1921 yılında ve daha ileriki yıllarda da sürmüştür. Mete Tuncay’ın adı yukarıda anılmış olan kitabında konuyla, yardım görüşmeleri ile, Mustafa Kemal’in talepleri ile ilgili olarak ayrıntılı bilgiler vardır. Stefanos Yerasimos tarafından yazılmış olan “Türk- Sovyet İlişkileri, Ekim Devriminden ‘Milli Mücadele’ye ” adlı kapsamlı araştırmadan da Moskova- Ankara ilişkileri üzerine ayrıntılı bilgiler elde edilebilir. Simon I. Aralov’da “Bir Sovyet Diplomatı’nın Anıları” adlı yapıtında, Türk- Sovyet ilişkileri ve Mustafa Kemal ile kurmuş olduğu kişisel yakın dostluk hakkında geniş bilgiler vermektedir...

 

Louis Fischer’in “Lenin” adlı kapsamlı biyografisinde kaydedildiğine göre, Moskova Anlaşması imzalanmadan kısa bir süre önce, İngiliz birlikleri Menşevikler tarafından yönetilmekte olan Gürcistan’dan çekilmek zorunda kalmışlardır. İngiliz askeri gücünün çekilmesi ile birlikte, Şubat 1921’de, Sovyet Kızılordusu Gürcistan'a girmiştir. Aynı sırada Mustafa Kemal’e bağlı askeri güçler de Batum’a girmişler ve 11 Mart 1921’de kente yerleşmişlerdir. O yıllarda Batum, Baku’de çıkartılan petrolün tek ihraç limanı olduğu için, Sovyet Rusya açısından yaşamsal önem taşımaktaydı. Sözkonusu gelişmeyi ve diğer ilişkileri çok daha ayrıntılı biçimde anlatan Stefanos Yerasimos’a ait “Türk- Sovyet İlişkileri” adlı araştırmaya göre, Moskova anlaşması ile Batum, artık Sovyet sistemi ile bütünleşmiş olan Gürcistan’a bırakılmıştır.

 

Kuzeybatı cephesinde İsmet Paşa’nın komutasındaki düzenli ordunun 10- 11 Ocak 1921’de İnönü’de kazandığı ilk önemli başarı, bir yandan Mustafa Kemal’in mandacılar karşısında ve Meclis’te konumunu güçlendirirken, diğer yandan da Sovyet Rusya’daki Türk heyetinin işlerini kolaylaştırmıştır. Kısa süre sonra Moskova anlaşması imzalanıp Sovyet yardımları resmi ve sistematik hale gelmiştir. Moskova’da bulunan Afganistan heyeti ile Ankara temsilcileri arasında 1 Mart 1921’de karşılıklı Türk- Afgan Dostluk Anlaşması imzalanmıştır ve böylece Büyük Biritanya’dan bağımsızlığını yeni elde etmiş olan Afganistan, Ankara hükümetini ilk tanıyanlar kervanının başında yer almıştır. Sözkonusu anlaşma, Mustafa Kemal yönetiminin emperyalist baskı altındaki İslam dünyasında prestijinin yükselmesine yardımcı olmuştur.

 

Sonuçta, 16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Anlaşması ile Batum’un ve kuzey Acarya’nın (Ajaria, Adzharia) statüleri kesinlikle belirlenmiştir. Türkiye sınırında, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı başkenti Batum olan Acara (Ajaria) Otonom Cumhuriyeti kurulmuştur. Aynı anlaşma ile Türk- Sovyet sınırı belirlenirken, Kars ve Ardahan Ankara’ya kalmıştır. Nahcivan Özerk Bölgesi ile ilgili sorunun çözümü ise ileri bir tarihe ertelenmiştir. Şüphesiz anlaşma burada sözedilenden çok daha ayrıntılıdır ve bununla tüm sorunlar çözülememiştir ama, ilişkilerde çok önemli bir adım atılmıştır ve Sovyetler’in Anglo- Amerikan destekli Grek ordularına karşı savaşmakta olan Ankara’ya yardımları daha sistematik hale gelmiştir.

 

Moskova Anlaşması’nın ardından sözkonusu üç Kafkasya Cumhuriyeti ile Ankara yönetimi arasında 13 Ekim 1921 günü imzalanan Kars Anlaşması ile Acara (Ajaria) Otonom Cumhuriyeti üzerine eksik kalmış olan sorunlar ve özellikle Nahcivan Otonom Bölgesi üzerine ortada duran sorun çözümlenmiştir. Ayrı ayrı kurulmuş olan Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Mart 1922’de birleştirilerek Trans- Kafkasya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti oluşturulmuştur. Nisan 1922’de, Gürcistan’a bağlı olarak ülkenin kuzeyinde -tam ortada- Güney Ossetya Otonom bölgesi şekillendirilmiştir.

 

Moskova anlaşması ile temelleri atılmış olan Türkiye Cumhuriyeti- Sovyet dostluğu II. Dünya Savaşı yıllarına ve sonrasına dek önemli bir sarsıntı yaşamadan sürmüştür ve Türkiye'nin ağır endüstrisi asıl olarak Sovyet yardımları ile kurulmuştur.

 

4. Sovyetler Birliği’nin çözülme süreci, Gorbaçov ve Birleşik Devletler Topluluğu’nun şekillenişi

Şüphesiz herkes gibi Gorbaçov’da eleştirinin dışında değildir ama, nasıl Stalin hatalarını tekbaşına işlememişse ve demokratik gelenekleri çok zayıf bir toplumsal yapının türevi olarak öne çıkabilmişse, Gorbaçov’da doğru veya yanlış yaptıklarını tek başına yapmamıştır. O, Sovyet sistemindeki hataların birikiminin sonucu olarak felaketle sonuçlanabilecek bir parçalanmayı engellemeye yönelik bazı adımlar atmak zorunda kalmıştır. Sözkonusu adımlar, aslında, Gorbaçov’dan önce Yury Vlademirrovich Andropov gibi bazı eski nesil parti önderleri ile ve hatta çok daha önce Nikita Kruçof yönetimi ile başlatılmıştır...

 

Devrime ve iç savaşa önderlik etmiş olan Sovyet örgütlenmelerinin halka dayanan demokratik yapısının ve diğer tüm demokratik kurumların, 1905 ve 1917 devrimleriyle birlikte doğmaya başlamış olan demokratik geleneklerin Stalin yönetimi döneminde yokedilmiş olması nedeniyle, ülkedeki değişiklik girişimi yukarıdan bazı üst yöneticilerle başlatılmıştır. Parti yönetimindeki aydın ve daha dürüst kadrolar, toplumun yaratıcı demokratik insiyatifini canlandırma ve kaotik bir çöküşü engelleme düşüncesiyle ekonomiyi ve politik yaşamı yeniden örgütlemeye ve politik işleyişe açıklık getirmeye çalışmışlardır.

 

Şüphesiz bir başka biçimde değişiklik isteyenler, antidemokratik işleyişin ürünü denetimsizlikten yararlanarak devlet olanakları ve mafya yöntemleri ile özel kasalarını doldurmuş olan güçlerde değişim istemine farklı bir cepheden, kapitalizmin resterasyonunu isteyerek katılmışlardır. Kalın çizgileriyle, sosyalizmi demokratikleştirerek çöküşü engelleyecek, devrime yeni kan verecek bir değişimi isteyen birkısım yöneticilerle karşıdevrimci katagorisine giren bu ikinciler ve bunların arasında bocalayan şaşkınlar halen sürmekte olan bir mücadele süreci başlatmışlardır... Devrimin yukarıdan gelme geleneği 1825 Dekabrist (Aralıkçı) eyleminden ve hatta Çar Büyük Petro döneminden beri Rusya’da gözüken bir gerçekliktir...

 

Prestroyka (yeniden yapılanma) ve glasnost (açıklık) girişiminin neden başlatılmış olduğu Gorbaçov tarafından tüm gerekçeleri ile uzun uzun anlatılmaktadır ve bunlar tamamen haklı gerekçeler olarak gözükmektedir. Michail Gorbaçov’un “Perestroyka” (yeniden yapılanma) adlı kitabında belirttiğine göre, Sovyetler dünyanın en çok demir üreten, en zengin hammadde ve enerji yataklarına sahibolan ülkesi olmasına karşın, savurganlık ve verimli olmayan kullanım nedenleriyle bu ürünlere bile gereksinim duyar hale gelmiştir. Yine sovyetler dünyanın en çok tahıl üreten ülkesi olmasına karşın, büyükbaş hayvan yemi olarak her yıl milyonlarca ton tahıl ithaleder duruma düşmüştür. Dünyada 1000 kişi başına en çok hekime sahibolmasına karşın, Sovyetler’de hastahane sıkıntısı başlamıştır. Venüse füze yollayabilen bir ülke, bilim ve tekniği günlük yaşama yansıtamaz duruma düşmüştür. Moral ve ideolojik değerler aşınmaya başlamıştır... 

 

Stalin yönetimi tarafından 1920’li yılların ikinci yarısından itibaren başlatılan antidemokratik süreç, Nazi ordularına karşı büyük Stalingrad (Volgagrad) savunmasının politik komseri olan Nikita Kruçof’un yönetimi (1953- 1964) tarafından değiştirilmeye çalışılmıştır. Kruçof, ileride Gorbaçov tarafından güçlü biçimde yaşama geçirilecek olan ekonomik reformların birkısmını, ekonomiyi desantralize etme girişimini kendi döneminde başlatmıştır. Diğer yandan Kruçof, 1956’da gerçekleşen 20nci Parti Kongresi’nde Stalin’in suçlarını açıklamış ve parti basını ile birlikte Stalin ile ilgili olarak kişi kültü yaratılması olayına karşı mücadele başlatmıştır. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1961 yılında gerçekleşen 22nci Kongresi’nde Stalin acımasızca eleştirilmiştir ve mumyalanmış olan gövdesi aynı yıl Lenin Mosalesi’nden çıkartılarak Kızıl Meydan’da Mosele’nin arkasında biryere gömülmüştür.

 

Birçok Sovyet tarihçisi ve araştırmacısı tarafından Stalin, Rus tarihinin son monarkı, hükümdarı olarak anılmıştır. Buna karşın, Leonid I. Brejnev- Kosygin kollektif yönetimi (1964- 1982), Stalin çizgisini göreceli olarak sürdürmüştür. Halkın yaratıcı insiyatifini körelten, üretici sınıfları, aydınları, gençliği, kitleleri hertürlü karar mekanizmasının dışına iterek morallerini çökerten Stalinist baskıya karşı ilk reformlar Yury V. Andropov tarafından başlatılmıştır.

 

Andropov, 1956 Macaristan olayları sırasında Pudapeşte’de Sovyet Büyükelçisi olarak görev yapmış, 1967- 1982 yıllarında KGB’yi (Devlet Güvenlik Komitesi) yönetmiştir. Son yıllarında kontrolu tamamen elinden yitirmiş olan Brejnev’in ölümünden iki gün sonra, 12 Kasım 1982 günü Komünist Partisi Merkez Komitesi Genel Sekreterliği’ne seçilen Andropov, 16 Haziran 1983’de Yüksek Sovyet Başkanlığı’na, Cumhurbaşkanlığına gelmiştir. Andropov, bireyleri tamamen edilgen hale getiren tüm antidemokratik kapalı rejimlere özgü toplumsal çürümeye, devlet bürokrasisi ve parti örgütlenmesi içinde doğan rüşvete, görevini yerine getirmeme hastalığına ve karamsarlığın yan ürünü olan alkolizme karşı savaş açmıştır- alkolizm halen Rusya'da çok büyük bir sorundur. Yine O, ülkede çok yaygın bir kayıtdışı (kara) ekonominin zaten çoktan başlamış olduğunu en iyi bilen kişilerdendi ve bu olguya karşıda eyleme geçmiştir.

 

Andrapov, başlatmış olduğu yapıcı girişimlere karşın, yaşının ileriliği, ağır sağlık sorunları nedeniyle Cumhurbaşkanlığı’na seçiminden 15 ay sonra, Ağustos 1984’de görevini bırakmak zorunda kalmış ve hemen ardından ölmüştür. Andrapov, sistemin işleyişine komünist katagorilerle eleştirel olarak yaklaşan genç yöneticilerden Gorbaçov’u Komünist Partisi Politbürosu’nun en aktif gözüken üyelerinden biri haline getirerek önününü açmıştır.

 

Politbüro’nun yaşlı üyelerinin desteğini alan eski Stalinistlerden Konstantin Ustinovich Chernenko, kısa bir dönem için, 10 Mart 1985’de ölünceye dek Cumhurbaşkanlığı görevi yapmıştır ve başlamış olan reform süreci bir ölçüde frenlenmiştir. Sonuçta, yaşlı Chernenko’nun ölümünün ardından, 1931 doğumlu Gorbaçov aynı yıl, 54 yaşında Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Genel Sekreterliği’ne seçilmiştir. Gorbaçov, Ekim 1988’de Yüksek Sovyet Presidiumu’nun (Hükümetin) başkanlığına, Mart 1990’da Cumhurbaşkanlığı’na seçilmiştir.

 

Gorbaçov, 1987- 88 yıllarında tüm hızıyla başlattığı Prestroyka (yeniden yapılanma) ve Glasnost (açıklık) politikaları ile, üretimi ve ülkenin gelişmesini frenleyen ekonomik yapıyı yeniden örgütlemeyi ve politik sistemin işleyişini değiştirmeyi amaçlamıştır. O, Sovyetler Birliği’nin hem bağlaşıklarına, hem yüzü aşkın “üçüncü dünya” ülkesine ve hem de ABD ve NATO ülkelerine yönelik dışpolitikasını değiştirmeye, “Soğuk Savaş” sürecini bitirmeye uğraşmıştır. Gorbaçov, nükleer silahsızlanmanın 2000’li yıllarda eksiksiz gerçekleştiği bir dünyayı hedeflemiştir. Ve yine Gorbaçov, açıklık politikası ile kayıtdışı ekonomiyi, rüşveti, görev kaçkınlığını, alkolizmi önlemeye çalışmış, halkın yaratıcı demokratik insiyatifini canlandırma girişimini başlatmıştır.

 

Aslında Gorbaçov, alabildiğine derin sorunlar nedeniyle -ölümünden biraz önce- sosyalizmin geleceği üzerine derin kaygılar taşıyan ve parti sekreterliğine gelmiş olan Stalin’in birinci adam olmaması yönünde vasiyeti bulunan Lenin’in izinde yürümeyi amaçlamıştır. Gorbaçov, 1921’de Lenin tarafından başlatılmış ve 1928’de Stalin tarafından bitirilmiş olan, özel girişime ve pazar ekonomisine olanak sağlayan Yeni Ekonomi Politikası’nın (NEP) bir çeşit uzantısı olarak karma ekonomiye geçmeye çalışmıştır. Sözkonusu girişim ve desantralizasyon çabası, devasa bir ekonominin tek merkezden yönetilmesinin yarattığı sorunları ve verimsizliği önlemeye yönelik olmuştur.

 

Gorbaçov’u yeniden yapılanmaya zorlayan önemli nedenlerden bir diğeri de, zaten çoktan başlamış olan kayıtdışı (kara) ekonominin, sistemi zehirleyen mafya denetimindeki birçeşit gizli pazar ekonomisinin varlığıdır. Sözkonusu gelişme karşısında pazar ekonomisini legalleştirmek devletin ve toplumun yararına gözükmüştür. Sonuçta Gorbaçov, asıl ağırlıklı alanlarda devlet sektörünü koruyarak özel girişime ve pazar ekonomisine olanak sağlayan birçeşit karma ekonomiyi yaşama geçirmek için çaba sarfetmiştir.

 

Parti’nin Merkez Komitesi’nin kararı ile 7 Şubat 1990’da Komünist Partisi’nin politik yaşam üzerindeki tekeline sonverilmiştir. Gorbaçov, tamamen parti bürokrasisinin denetimine sokularak halkla bağı kopartılmış, ruhu öldürülmüş Sovyetler’i ve sendikal örgütlenmeleri yeniden canlandırabilmek amacıyla girişim başlatmıştır. Başlangıç yıllarında olduğu gibi Sovyetler’e parti dışından kişilerin de seçilebilmesinin yolunu açmıştır.

 

Komünist partisinin tekeline sonverme girişiminin gerisinde biryanıyla Sovyetler Birliği’nin ilk günlerinde başlamış olan ve Stalin yönetimi tarafından kesilen sürece dönüş özlemi vardır. Diğer yanıyla ise olayın gerisinde partinin görüş ayrılıkları ile filen zaten parçalanmış olması, Sovyet Cumhuriyetleri’nden Doğu Avrupa ülkelerine dek sistem içindeki tüm birimlerde gizli faşist örgütlenmelerin dahi artık kendini göstermesi, milliyetçiliğin yayılması gerçeği yatmaktadır.

 

Özünde, sosyalizmin sınıflı toplum olduğu Marksist teorinin altını çizdiği bir gerçektir. Şüphesiz sınıflı toplumlar olan Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerde sadece tek partiye izin vermek, varolan gerçek toplumsal çelişkilerin gizlenerek mevcut tek parti içinde ve diğer değişik illegal platformlarda filizlenmesinin yolunu açmaktan başka işe yaramaz. Böyle bir körlük ve ikiyüzlülük, toplumsal- politik yaşamı zehirleyen hertürlü sahtekarlığın kaynağı olur ve zaten öyle olmuştur. Ve yine anlaşıldığı kadarıyla, tamamen aynı nedenle inanmış dürüst komünistler genellikle sistemin dışına itilirlerken, hertürden sahtekar, ikiyüzlü kariyerist ve hatta tamamen anti- komünist faşist karakterler, hırsızlar, izinli tek parti mekanizmaları içinde yağcılık yaparak yükselebilmişlerdir. Sovyetler Birliği’nin sonunu da asıl olarak böyleleri hazırlamışlardır.

 

Gorbaçov, ülke ekonomisine ağır masraf yüklemekten başka bir işe yaramayan, uluslararası arenada gerilimin yükselmesine neden olan ve militarist ABD’nin Avrupa üzerindeki denetimini korumasını kolaylaştıran Doğu Avrupa’daki büyük Sovyet Askeri varlığını kısa sürede parça parça çekmiştir... (8) Zaten Avrupa’nın doğusundaki sözkonusu “Halk Demokrasileri”nde, öncelikle Polonya’da ve Macaristan’da, çok geniş kitle tabanı olan, başta CIA ve Vatikan olmak üzere Batı servisleri ile bağlantılı güçlü bir Sovyet karşıtı muhalefet gelişmişti. Çekoslavakya’daki durumda bu anılan ilk iki ülkeden farklı değildi. Çavuşesku’nun Romanyası ile Tito Yugoslavyası ve Enver Hoca Arnavutluğu zaten çok önceden sistemin dışına çıkmışlardı. Ve Gorbaçov 30 yıl aradan sonra, 15- 19 Mayıs 1989’da Çin’i ziyaret eden ilk Sovyet önderi olarak dış politikadaki bir zayıflık kaynağının daha düzelmesi yolunda önemli adım atmıştır...

 

Doğu Avrupa’dan çekilme olgusu ekonomik zorunluluklarla yakından bağlı olmakla birlikte, Gorbaçov, iki Almanya’nın birleşmesinin önünü açarak Avrupa Birliği’nin elini serbest bırakmış, Avrupa’nın utangaçça da olsa giderek artan ölçülerde ABD hegemonyasına başkaldırmasının önü Gorbaçov'un manevrası ile açmıştır...  Afganistan’da halkın durumunu düzeltmeye yönelik reformlara ve özellikle toprak reformuna karşı CIA ile birlikte örgütlenmiş büyük toprak sahibi köktendinci İslamcı önderlerin bilinçli ve planlı provokasyonlarının sonucu ve Sovyetler’e yönelik orta menzilli nükleer başlıklı füzelerin, Pershing II sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmesinin ardından istemeyerek Afganistan’a girmek zorunda kalan Sovyet askeri güçleri, dokuz yıllık çok pahalı bir sürecin ardından Gorbaçov tarafından 1988- 89 yıllarında bu ülkeden çekmiştir- 15 Şubat 1989’da son Sovyet askeri birlikleri Afganistan’ı terketmiştir.

 

Adımlarını atarken ne ölçüde analitik düşünebildiği tartışmaya açık olsa bile, Gorbaçov’un Leninist katagorilerle hesap yaparak reformlarını yaşama geçirmek istediği bellidir. Gorbaçov’un asıl özleminin Sovyetler Birliği’nin varlığını koruyarak değişiklikleri gerçekleştirmek olduğu şüphe götürmez. O’nun bu tavrı, vaktiyle atılmış olması gereken adımların artık muhtemelen çok gecikmiş olması nedenleriyle kendi sonunu hazırlamıştır. Gorbaçov, Stalinist olarak tanımlanabilecek parti içindeki “sertlik yanlıları”na yaranamadığı gibi, hızla ve bir bütün olarak kapitalist pazar ekonomisine geçmeye ve Sovyetler Birliği’ni dağıtmaya çalışan güçlerin de düşmanlığını kazanmıştır...

 

Gorbaçov’un ekonomiyi düzeltme ve birliği sağlamlaştırma amaçlarıyla başlattığı reformlar, karşı güçlerin sabotajlarınında etkisi ile üretimin daha fazla düşmesine, ayrılıkçı eğilimlerin yükselmesine yolaçmıştır. “Sertlik yanlıları”nın gözünde O, 1970’li yılların başında Parti Merkez komitesi’ne yerleştirilmiş ve uzun uyuyuşunun ardından zamanı gelince aktifleşmiş bir Batı “ajanı” olarak gözükmüştür. Kayıtdışı ekonominin bir sonucu olarak mafya yöntemleri ile zenginleşmiş olan yeni burjuvazinin, fildişi kulelerindeki politbüro üyelerini dolandıran ekonomiden sorumlu merkez komite üyelerinin, yönettikleri dev ekonomik devlet kuruluşlarını hortumlayarak kapitalistleşmiş asıl Batı yanlısı liberal- milliyetçi üst yöneticilerin gözünde ise Gorbaçov, tehlikeli bir komünist olarak yansımıştır.

 

Bu sonuncular, Gorbaçov’a karşı -zeki ve alkolik bir Parti yöneticisi olan- popülist Boris N. Yeltsin kartını öne sürmüşlerdir. Sovyetler Birliği’nin en büyük parçası olan Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti Başkanlığı’na (Meclis Başkanlığı, Sözcülüğü) 29 Mayıs 1990’da seçilmiş olan ve 12 Haziran 1991’de aynı Cumhuriyet’in Cumhurbaşkanlığı’na gelmiş olan Boris Nickolaevich Yeltsin, yeni Rus kapitalistlerinin cephesinden Gorbaçov’un girişimlerini sürekli sabote etmişlerdir.

 

Parti içindeki kanatları yönetimde eşit ölçüde temsil edilir hale getirerek dengeleme çabasına kalkışan Gorbaçov, öncülüğünü yaptığı demokratikleşme sürecinin kurbanı olmuştur. Bu satırları yazana göre, Sovyetler Birliği’ndeki demokratikleşme çabasının en büyük engelleyicisi ve sistemin dağılmasında başrolü oynayan etken, demokrasiyi hiç tanımamış veya devrim sırasında bir ölçüde tanımış olsa da yaşanan Stalinizm süreci içinde unutmuş bir toplumda sözkonusu demokrasi girişiminin büyük ölçüde kontrolsuz olarak başlatılmış olmasıdır. Ekonomik yapıları kapitalist bile olsa, demokratik gelenekleri zayıf ülkelerde, demokrasiyi yaşatacak kurumları şekillenememiş topluluklarda, -dış etkilerinde yardımlarıyla- hertürlü sahtekar, demagog, sosyalizmden liberalizme veya milliyetçilikten dinciliğe dek herhangi bir ideolojiyi istismar eden karakterler rahatça ön plana çıkabilmektedirler...

 

KGB Başkanı Vladimir Krychkov, Savunma Bakanı Dmitry Yazov önderliğindeki sekiz kişilik bir cunta tarafından yönetildiği söylenen 18- 21 Ağustos 1991 darbesi, hem darbeci “sertlik yanlıları”nın ve hem de Gorbaçov’un sonunu getirmiştir. Yine bu satırları yazana göre perde arkası sual işaretleri ile dolu başarısız ahmakça askeri darbe girişimi, Sovyet Birliği’ni koruma iddiasının tam tersine, Sovyetler’i resmen dağıtacak olan Boris Yeltsin’e iktidarı altın bir tepsi içinde tümüyle teslim etmiştir...

 

Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni oluşturan 15 cumhuriyetin birlikten kopuşları sırası ile ve özet olarak şu şekilde gelişmiştir... Sovyet askeri birliklerinin önce, 3 Şubat 1989’da Çekoslavakaya’dan  ve aynı yıl 25 Nisan’da Macaristan’dan çekilmeye başlamışlardır. Ardından Baltık Cumhuriyetleri, Litvanya ve Estonya, Mayıs 1989’da; Letonya ise 29 Temmuz 1989’da bağımsızlığa uzanan ilk adım olarak yönetimlerinde kendi egemenliklerini ilanetmişlerdir. Ermenistan, 1988 yılı başında Nogorno- Karabağ’ı kendine katma isteği ile Azerbeycan’a karşı silahlı eylem başlatmıştır ve milliyetçi hareketler Kafkaslar’da tüm hızıyla su yüzüne çıkmıştır.

 

Polonya’da 24 Ağustos 1989’da, 1948 yılından bu yana ilk kez komünist olmayan bir hükümet  yönetime gelmiştir. Aynı yıl 7 Ekim günü Demokratik Alman Cumhuriyeti’ni (DDR, “Doğu Almanya”) ziyaret eden Gorbaçov, Erich Honecker’den reformları başlatmasını istemiştir. Ve yine aynı yıl 19 Kasım günü, Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan Gürcistan Cumhuriyeti -aynen Baltık cumhuriyetleri gibi- bağımsızlık yolunda ilk adım olarak yönetiminde kendi egemenliğini ilanetmiştir. O yılın Aralık başında Çekoslavakya’da komünist olmayan bir hükümet kurulmuştur ve 20 Aralık 1989’da Litvanya Komünist Partisi Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden ayrıldığını bildirmiştir. Romanya’da Çavuşesku ve eşi 25 Aralık 1989’da  öldürülmüşlerdir.

 

Gorbaçov, 11- 13 Ocak 1990’da Litvanya’yı ziyaret edip bu ülkenin Sovyetler Birliği'nden kopuşunu engellemeye çalışmıştır. Buna karşın 15 Sovyet cumhuriyeti içinde ilk kez Litvanya 11 Mart 1990’da bağımsızlığını ilanetmiştir. Litvanya’nın nüfusunun yaklaşık yarısı Rus olduğu ve ülkede çok güçlü bir Sovyet askeri varlığı bulunduğu için, “etnik Rus topluluğunun haklarını güvence altına alma” gerekçesi ile Gorbaçov, Sovyet askeri birliklerini Litvanya’da tutmuştur. Gorbaçov’un bu ülkeyi ziyareti sırasında, “Sovyetler Birliği’nin güvenliği Litvanya’dan geçer” açıklaması, bölgedeki Sovyet askeri varlığının korunmasının asıl nedeni olmuştur. Litvanya dahil Baltık cumhuriyetleri, Leningrat’ın (St. Petersburg) güvenliği ve Sovyetler’in Batı’ya açılan kapıları olarak sürekli büyük önem taşımışlardır. İkinci Dünya Savaşı başlarken, 1940 yılında, tamamen aynı güvenlik gerekçeleri ile Stalin, Kızıl Ordu’yu Litvanya’ya ve diğer iki Baltık Cumhuriyeti’ne, Estonya ve Letonya’ya sokmuştur. Nazi Almanyası’nın etkisine açık bu küçük ülkeleri zor kullanarak Sovyetler Birliği’ne katmıştır.

 

Litvanya’yı Estonya izlemiş ve Estonya Komünist Partisi 25 mart 1990’da Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nden ayrıldığını bildilmiştir. Estonya Yüksek Meclisi 30 Mart 1990’da, “ülkede 1940 yılından beri varolan Sovyet gücünün yasadışı olduğunu ve Estonya’nın bağımsız bir devlet olarak yeniden inşa sürecinin başlatıldığını” ilanetmiştir. Letonya, 4 Mayıs 1990 günü bağımsızlığını duyurmuştur ama, Gorbaçov bu olayı illegal, yasadışı olarak tanımlamıştır... Gorbaçov, Sovyetler Birliği’ne bağlı 15 cumhuriyeti tüm gücü ile birarada tutmaya çalışırken, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi Doğu Avrupa ülkelerine yönelik olarak farklı bir politika izlemiştir. Fırtınadaki gemisini safralarını atıp kurtarmaya çalışan kaptan gibi Gorbaçov, bu ülkeleri serbest bırakmıştır... ABD Başkanı Bush ile 30 Mayıs 1990’da yaptığı Washington görüşmesinde Gorbaçov, “Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin kendi kaderini belirlemesi, isterse NATO’ya girmesi” konusunda açık görüş belirtmiştir. Gorbaçov politikasına asıl büyük darbe, aynı yıl 29 Mayıs günü Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyet’ine başkan seçilmiş olan Boris Yeltsin’den gelmiştir.

 

Yeltsi başkanlığındaki Rusya Cumhuriyeti Parlementosu (Yüksek Sovyet), 8 Haziran 1990 günü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği yasalarını tanımadığını bildirmiştir. Ve dört gün sonra, 12 Haziran günü  Rusya, Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığını ilanetmiştir. Tüm yüzölçümü 22.228.200 kilometre kare ve nüfusu o yıllarda 282 milyon olan Sovyetler Birliği’nin yüzde 80’ini oluşturan 17.075.400 kilometre kare yüzölçüme ve 148 milyon nüfusa sahip Rusya Federasyonu’nun birlikten ayrıldığını ilanetmesinin Gorbaçov politikası için ne büyük bir darbe olduğu ortadadır. Gelişme düzeyi, endüstrisi, doğal kaynakları bakımından 15 cumhuriyetin en ileride olanı ve ayrıca nüfusunun yüzde 85’i Rus olmakla birlikte bünyesinde 70 ayrı küçük milleti, mevcut 20 Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin 16 tanesini barındıran Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti’nin kopuşunun gerisinde ülkenin kaynaklarını daha rahat sömürmek isteyen yeni palazlanmış büyük aile şirketlerinin, kara (kayıtdışı) ekonominin olanakları ile ve devlet işletmelerini soyarak büyümüş Rus burjuvazisinin milliyetçiliğinin olduğu bellidir.

 

Rusya Cumhuriyeti’nin egemenliğini ilanetmesinin ardından, 16 Temmuz 1990’da Ukrayna, 27 Temmuz 1990’da ise Belarusya (Beyaz Rusya) aynı işi yapmışlardır. Bunları, 23 Ağustos 1990 günü Türkmenistan ve Ermenistan, 25 Ağustos günü ise Tacikistan izlemiştir. Kazakistan 25 Ekim, Kırgızistan ise 30 Ekim 1990 günlerinde egemenliklerini ilanetmişlerdir.

 

İki almanya’yı birleştirecek karar 12 Eylül 1990 günü alınmış ve İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri Almanya üzerinde sürmekte olan dört gücün (ABD, İngiltere, Fransa, SSCB) kontrolu sonbulmuştur ve 3 Ekim günü bütünleşme gerçekleşmiştir... Bush ve Gorbaçov 2- 3 Aralık 1989’da Malta’da gerçekleştirdikleri buluşmada Soğuk Savaş döneminin kapandığını duyurmuşlardır ama, sözkonusu süreç asıl olarak iki Almanya’nın birleşmeleri ile pratikte sonbulmuştur. Bu na karşın ABD yönetimleri, Pentagon, yeni yöntemlerle yöresel savaşları kışkırtarak ve “terörizme karşı savaş” yalanını öne sürerek militarist yayılmasını kolaylaştıran gerilim politikasını dünya düzeyinde sürdürmüştür...

 

Gorbaçov, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin varlığını kurtarabilmek için halkın desteğini alma düşüncesiyle son bir çaba sarfetmiştir. Sovyetler Birliği’nin varlığı için bir referandum örgütlemiştir. Tam bu sırada, Ocak 1991’in ortasında, Sovyetler Birliği İçişleri Bakanlığı’na bağlı yarı- askeri birlikler Baltık cumhuriyetlerinden Litvanya ve Letonya’da kanlı olaylara bulaşmışlardır. Sözkonusu gelişme Gorbaçov’un referandum girişimi için önemli bir darbe olmuştur. Artık Gorbaçov yönetiminin Savunma, İçişleri Bakanlığı ve KGB’ye bağlı güçleri tam kontrol edemediği ve ufukta bir askeri darbenin gözüktüğü açıkça hissedilmiştir...

 

Sözkonusu Baltık olaylarını bahane eden Letonya, Litvanya, Estonya, Gürcistan, Ermenistan ve Moldovya cumhuriyetlerinin milliyetçi yönetimleri, Gorbaçov’un Sovyetler Birliği’ni koruma amacıyla hazırladığı referanduma katılmayacaklarını 6 Şubat 1991 günü duyurmuşlardır. Şüphesiz bu kararlarının gerisinde kendi halklarına yönelik güvensizlikleri yatmaktadır ve birliğin sürmesini isteyecek oylar iktidarları için tehlike oluşturacaktı.

 

Sonuçta, geriye kalan dokuz cumhuriyetin, Azerbeycan, Belarusya, Kazakistan, Kırgızistan, Rusya, Tacikistan, Turkmenistan, Ukrayna ve Özbekistan halklarının katılımları ile 17 Mart 1991 günü referandum gerçekleşmiştir. Halka, “İçinde yeralan ulusların bireyleri olarak, haklarının ve özgürlüklerinin garanti altına alınmış olduğu eşit ve bağımsız cumhuriyetlerin yenilenmiş federasyonu biçiminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin korunmasının gerekli olduğunu kabul ediyormusunuz?” sorusu yöneltilmiştir. Yüzde 80’i aşkın geçerli oyun yüzde 76.4’ü birliğin korunması, Sovyetler Birliği’nin yenilenmiş olarak varlığını sürdürmesi yönünde çıkmıştır.

 

Bazı cumhuriyetler oy pusulalarına ek sualler yerleştirmişlerdir. Rusya Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’nin başkanlığına seçilmiş Yeltsin’in istemi ile aynı cumhuriyetin oy pusulasına girmiş olan “cumhuriyetlere başkan seçilmelimi?” sorusunun yanıtı ise, yine olumlu olmuştur. Dokuz en büyük cumhuriyetin ve Sovyet halklarının yüzde 76.4’lük ezici çoğunluğunun Sovyetler Birliği’nin yenilenmiş olarak sürmesini istemesine karşın, gelmekte olan karanlık askeri darbe kospirasyonu ve başta Yeltsin tarafından temsil edilen Rus burjuvazisinin ve diğer milliyetçi yönetimlerin provokasyonları ile Sovyetler Birliği yine de dağılmıştır.

 

Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti’nin oy pusulasına, ABD’de ve daha yumuşatılmış biçimiyle Fransa’da varolan başkanlık sistemiyle veya halkın oyuyla cumhurbaşkanı seçilmesiyle ilgili sualin Yeltsin tarafından yerleştirilmiş olması, aslında, birliğin korunmasına yönelik halk oyuna karşı bir tuzak olarak gözükmektedir. Sovyetler Birliği’nin korunmasından yana olan yığınlar birlik için evet oyu verirlerken, politik içeriğini tam kavrayamadan, tek tek cumhuriyetlerin merkezi yönetimlerini güçlendirerek birliği zayıflatacak ve hatta yıkacak olan anti- demokratik başkanlık sisteminin gelmesi yönünde de yüzde 70 oranında olumlu oy kullanmışlardır. Ve Yeltsin’in temsil ettiği yeni palazlanmış Rus burjuvazisinin tuzağı başarılı olmuştur. Halen Sovyetler Birliği’nden kopmuş olan cumhuriyetlerin herbirinde birbirlerine benzeyen birçeşit merkeziyetci antidemokratik başkanlık sistemleri yürürlüktedir. Bu sistem sözkonusu cumhuriyetlerin demokratik geleneklerinin zayıflıkları ile de yakından bağlıdır.

 

Moskova’da 28 mart 1991 günü gerçekleşen Yeltsin lehine büyük gösterinin ve 31 Mart 1991’de “Varşova Paktı”nın dağıtıldığının resmen ilanedilmesinin ardından, 9 Nisan 1991 günü Gürcistan bağımsızlığını ilanetmiştir. Yeltsin’in 12 Haziran 1991’de Rusya Sosyalist Federal Sovyet Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı’na seçilmesinin, son Sovyet birliklerinin Çekoslavakya’dan çekilmelerinin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin ılımlı sosyal demokrat bir program edinmesinin ve Başkan Bush’un 1 Ağustos günü bağımsızlaşmış Ukrayna’nın başkenti Kiev’de Kravchuk’u ziyaretinin ardından, 18- 21 Ağustos 1991’de gerçekleşen başarısız askeri darbe girişimi ile Sovyetler Birliği’nin gerçek anlamıyla dağılma süreci başlamıştır.

 

Askeri darbe sürerken, 20 Ağustos günü Moskova’da darbecilere karşı yığınsal gösteriler yapılmıştır ve aynı gün Baltık cumhuriyetlerinden Estonya, ulusal cumhurbaşkanı, dış ve savunma politikaları ile kendisini tamamen bağımsız yapan yeni bir birlik anlaşması imzalamıştır. Askeri darbe önderlerinin teslim oldukları 21 Ağustos günü Baltık cumhuriyetlerinden Letonya, bağımsız olduğunu bildirmiştir. Üç gün sonra, 24 Ağustos 1991’de Ukrayna gerçek hukuki anlamı ile bağımsızlığını duyurmuştur. Birgün sonra, 25 Ağustos’ta Belarusya (Beyaz Rusya) Yüksek Sovyeti politik ve ekonomik bağımsızlık ilanetmiştir. Aynı yıl 27 Ağustos günü Moldovya, 30 Ağustos günü Azerbeycan, 31 Ağustos günü ise Kırgızistan ve Özbekistan tamamen bağımsızlaşmışlardır.

 

Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecini sevinçle izleyen ve kışkırtan ABD yönetimi, 2 Eylül 1991 günü üç Baltık cumhuriyetini bağımsız devletler olarak resmen tanımıştır. Aynı yıl 6 Eylül günü Gürcistan yönetimi Sovyetler Birliği ile tüm bağlarını koparttığını açıklamıştır ve o gün Leningrad kentinin adı St. Petersburg olarak değiştirilmiştir. Tacikistan 9, Ermenistan ise 21 Eylül 1991 günleri kesin bağımsızlıklarını ilanetmişlerdir.

 

Artık ayaklarının altındaki toprak kaymış, yönetimin iplerini Yeltsin’e kaptırmış ve prestijini yitirmiş olan Gorbaçov, kopmuş olan cumhuriyetlerin önderleri ile 19 Ekim 1991 günü bir ekonomik birlik anlaşması imzalamıştır... Ukrayna, daha önce duyurmuş olduğu bağımsızlığını 1 Aralık 1991 günü halk oylaması ile kesinleştirmiştir. Ardından, 3 Aralık 1991 günü Gorbaçov Sovyetler Birliği’nin korunması için yeniden umutsuzca çağrı yaparken, Yeltsi Ukrayna’nın bağımsızlığını onaylamıştır.

 

Aralık ayının yedinci ve sekizinci günlerinde Beyaz Rusya’da (Belarusya), Polonya sınırına yakın koruma altına alınmış doğal park olan Bialowieza ormanında gizlice toplanan Rusya, Ukrayna ve Belarusya cumhurbaşkanları Minsk anlaşmasını imzalayıp, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni yoketmeyi ve yerine Bağımsız Devletler Topluluğu’nu (CIS) kurmayı kararlaştırmışlardır. Gorbaçov, Minsk anlaşmasını “tehlikeli ve yasadışı” olarak damgalamıştır. Buna karşın ABD Dışişleri Bakanı J. Baker, 15 Aralık 1991’de Moskova’da artık sadece Gorbaçov ile değil, aynızamanda yönetimin iplerini eline almış olan Rusya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yeltsin ile de görüşmüştür.

 

Ve son olarak Kazakistan, 16 Aralık 1991 günü bağımsızlığını ilanetmiştir- halen Birleşik Devletler Topluluğu (CIS) içinde Rusya Federasyonu’na en yakın duran ülkelerin başında Kazakistan gelmektedir. Bir gün sonra, 17 Aralık günü Gorbaçov ve Yeltsin, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni 1 Ocak 1992 gününe dek koruma konusunda anlaşmışlardır.

 

Kazakistan’ın başkenti Alma Ata’da 21- 22 aralık 1991 günü toplana eski 11 Sovyet Cumhuriyeti’nin liderleri, Azerbeycan, Ermenistan, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Moldovya, Rusya, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Ukrayna devlet başkanları, Bağımsız Devletler Topluluğu (CIS) ortak imtiyaz anlaşmasını imzalamışlardır. Baltık cumhuriyetleri, Letland, Litvanya ve Estonya anlaşmaya katılmayı reddetmişlerdir. Gürcistan yönetimide bu son üçü gibi davranmış, anlaşmanın dışında kalmıştır. İki yıl sonra, Eylül 1993’de kurucu 11 CIS ülkesi, hizmetlerin, sermayenin ve işgücünün serbestce dolaşımını öngören bir ekonomik anlaşma imzalamışlardır. Özenle organize edilmiş bu parasal/ mali birlik, vergiler, fiyatlar, gümrük anlaşmaları ve dış ekonomik politika konularında ortak çizgi belirlemiştir. Ekonomiyi düzene sokacak yöntemleri birlikte geliştirme ve doğrudan üretim ilişkilerini ilerletecek uygun koşulları oluşturma konularında kararlar alınmıştır. Aynı yılın Aralık ayında Gürcistan Birliğe katılmış ve Birleşik Devletler Topluluğu (CIS) ülkelerinin sayısı 12 olmuştur.

 

Sözkonusu birliği Ekonomik ve insancıl alanlarda derinleştirme amacıyla Belarus, Kazakistan, Kırgızistan ve Rusya 1995 yılında bir anlaşma daha imzalamışlardır ve yine aynı yıl Rusya ile Belarus arasında birlik anlaşması imzalanmıştır. Birlik Meclisi’nin kararı ile Şubat 1999’da yukarıdaki dörtlüye tüm hakları ile Tacikista katılmıştır. Varlıkları sembolik olmanın çok ötesinde somut bir işbirliğine dayanan CIS ülkeleri, ortak güvenlik konusunda da adım atmıştır. Aynı ülkeler, 2005 yılında Atina’da gerçekleşecek olan olimpiyat oyunlarına Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi tek takımla katılmayı planlamaktadırlar. Ayrıca aynı yıl gerçekleşecek olan Avrupa futbol şampiyonasına ve atletizm yarışlarına da birleşik CIS takımı olarak katılacaklardır.

 

Zaten filen cözülmüş olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği 25 Aralık 1991 günü kesin olarak sonbulmuştur. O gün Gorbaçov artık pratikte bitmiş olan görevinden istifa etmiştir. Köylüleri ve işçileri sembolize eden orak- çekiçli kızıl bayrak yerine üç renkli Rus milli bayrağı Kremlin’in tepesine çekilmiştir. Bir gün sonra, 26 Aralık 1991 günü Yüksek Sovyet son kez toplanarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ni resmen bitirmiştir.

 

Uluslararası yasalar karşısında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin varlığı 31 Aralık 1991 günü sonbulmuştur. İşçi sınıfının ve emekçi kitlelerin savaşsız, sömürüsüz ve enternasyonalist bir dünya yaratma umuduyla başlatmış oldukları yönetim girişimleri, süreç içinde iktidarın kendi ellerinden uzaklaşması ile yaklaşık 74 yıl sonra yıkılmıştır. Geriye sonderece olumlu ve bazı önemli olumsuz izler bırakarak yokolan bu kısa tarihsel dönem, her türden baskı, aşağılama, sömürü ve haksızlıklar varolduğu sürece bitmeyecek olan özgürlük, eşitlik ve savaşsız enternasyonalist bir dünya umudu ve kavgası sürecinde çok önemli bir deney olarak yerini koruyacaktır.

 

The Moscow Times’in (www.themoscowtimes.com/) 21 Ağustos 2001 tarihli nüshasının birinci sayfasında Ana Uzelac imzası ile yayınlanmış “Communist Party Comes Full Circle” başlıklı uzun yazıda, “glasnost (açıklık) politikasının Ağustos 1991’de Parti’nin saygınlığını tamamen çökertmiş olduğu” ifade edilmektedir. Herhalde, Gorbaçov ve yandaşları sözkonusu politikayı yaşama geçirmeye çalışırlarken bunun tam tersi bir sonuç bekliyorlardı. Buna karşın, bu satırları yazana göre, anti- demokratik kapalı işleyişin bir ürünü olarak parti kademeleri içinde rahatça kariyer yapabilmiş hertürden demagog, başlamış olan açıklık politikasını manivela yapmış ve atılan demokrasi adımını kullanarak içinde yükselmiş oldukları komünist partisini ve sistemi yıkmışlardır... (9)

 

Aynı yazıya göre, o yıllarda Komünist Partisi’nin 19 milyon üyesi vardı. Bu sayısal büyüklüğe karşın, başarısız Ağustos 1991 darbesinin ardından Yeltsin, -kendisine iktidar vermiş olan- Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin örgütsel yapısını 6 Kasım 1991’de dağıtmıştır. Komünist Partisi içinde kariyer yapmış olan Yeltsin, parti merkezinin tüm yöresel büroları ve devlet şirketleri içindeki hücreleri ile ilişkilerini yasaklamıştır. (10)

 

The Moscow Times'daki sözkonusu uzun yazının biryerinde, Moscow Carnegie Center’da politik analizci olan Andrei Ryabow’un “Rusya asıl olaral ataerkil (pederşahi, patriyalkal) bir toplumdur; komünizmin burada devrilmesi insanların daha fazla özgürlük istemeleri ile değil, sistemin ekonomik verimsizliği ile ilgilidir; insanlar demokrasiyi tabaklarına daha fazla sosis konacak beklentisi ile istemişlerdir.”, demiştir. Ryabow’un sözleri kendi toplumuna yukarıdan bakan, onu küçümseyen bir aydın üslubu taşıyor olsada, gerçeği eksik olarak bir ölçüde ifade etmektedir.

 

Birincisi, birşeyi gerçek anlamı ile isteyebilmek için önce onun ne olduğunu eksiksiz bilmek gerekir. Sovyet ve Doğu Avrupa insanları, ne olduğunu bilmedikleri demokrasi ile dünya nüfusunun küçük bir azınlığını oluşturan emperyalist zengin Batı’yı özdeşleştirdikleri için, demokrasi ve kapitalizm ile birlikte tabaklarındaki “sosis sayısının” bir anda artacağını, hemen sözkonusu zengin Batı’nın tüketim toplumlarının bireyleri gibi olacaklarını sanmışlardır. Aynı insanlar, açlıktan nefesi kokan Bengaldeş’in, köle ticaretinin ve çocuk fuhuşunun yaygın olduğu alabildiğine yoksullaşmış Filipinler’in, Tayland’ın ve benzeri ülkelerin, sömürülüp tahrip edilmiş çocuk askerlerin yoksul kanlı Afrikası’nın, kanlı darbelerin yoksul orta ve Latin Amerikası’nın, her yıl sadece açlık nedeniyle ölen 50 milyon kadar insanın da özendikleri “hür” kapitalist- emperyalist dünyanın içinde olduğunu görememişlerdir. Güçlü anti- komünist propoganda bu gerçeği özellikle gizlemiştir. Bu kapitalist illizyonların ürünü duygu ile ve alıştırılmış oldukları edilgenlik psikolojisiyle, kendi yaratmış oldukları ve İkinci Dünya Savaşında 26 milyonu aşkın can vererek korudukları değerlere, örgütlerine, kendilerinden yana (kendileri için) değişiklikler yaparak sahip çıkacaklarına, yeni illizyonlarla politika sahnesinde boygösteren haydut demagogların peşine kolayca takılmışlardır.

 

İkincisi, daha önce kısaca Stalin’den ve Türkiye’den sözerderken değinmiş olduğum gibi, kişi kültleri ataerkil (patriyalkal) kültürün ağırlıklı biçimde yaşanmakta olduğu ülkelerde yaratılmaktadırlar ve bu kültün gölgesine sığınan hakim güçler veya her türden sahtekar, halkı uzun süre aldatıp emeğini sömürebilmekte, kamu malını özel mülkü haline getirebilmektedir. Kısacası, demokrasi yokluğu veya eksikliği, pederşahi (ataerkil) toplumsal denetimsizliği, ekonomik işleyişin verimsizleşmesini, hertürlü kamu malının rahatça çalınmasını, rüşveti, kayıtdışı mafya ekonomisini getirmektedir. Sovyetler Birliği’nin ekonomisinin verimsiz hale gelmeside sonuçta, asıl olarak en geniş anlamıyla demokrasi yokluğu veya eksikliği ile bağlantılıdır. Demokrasinin ne olduğunu bilmeyen veya unutmuş olan nesiller, bu gerçeği tam kavrıyamadıkları için, sistemi demokratikleştirerek haklarına sahip çıkacaklarına, demokrasi ile özdeşleştirdikleri zengin emperyalist Batı’yı kendilerine vadeden haydutların, özünde kendilerini içinde oldukları kötü duruma düşürmüş olanların peşine kolayca takılmışlardır...

 

Kısa bir süre sonra kazın ayağının hiçte söylendiği gibi olmadığı, daha da düşen üretim, hızla artan yoksulluk ve en zayıfların tamamen kendi kaderlerine terkedilmeleri ile görülmüştür... Özendikleri "hür" Batı'ya artan kadın ticareti, kriminalite ve ülkeden kaçırılan değerlerle bir ölçüde yaklaşabildiklerini biraz geç anlamışlardır... Sonuçta, Rusya Federasyonu Komünist Partisi, değişik eski komünist gurupların birleşmeleri ile ve yeni bir anlayışla 1992 yılında doğmuştur.

 

Daha başlangıçta yarım milyon üyeye sahip olan Rusya Federasyonu Komünist Partisi, ilk kongresini 13- 14 Şubat 1993’de gerçekleştirmiştir. Aynı örgüt, 1995 seçimlerinde Duma’da (meclis) en büyük parti konumuna gelmiştir. Ülke çapında binlerce örgüte sahibolan Rusya Federasyonu Komünist Partisi, yeni koşullarda mücadeleyi öğrenmektedir. Komünistler artık gerçekten yavaşta olsa bir demokrasi deneyimine sahibolmaya başlamışlardır. Doğu Avrupa ülkelerinde de yeni komünist partileri hızla güçlenmektedirler...

 

Özellikle Sovyetler Birliği deneyimi, demokrasi ve açıklık olmadan sosyalizmin olamayacağını, demokrasinin ise lafla değil tarihsel- toplumsal bir kültür birikimi sonucu yığınsal tabana sahip olabileceğini göstermiştir. Kısacası asıl sorun, bazı düşünürlerin, politik önderlerin, aydınların demokrasi istemelerinin veya demokrasi üzerine nutuklar atmalarının ötesinde, en geniş anlamda yığınların demokrasi bilincine sahip olmalarında yatmaktadır. Aralarında herzaman varolabilecek eşitsizliklere karşın, daha fazla bireyin bağımsız özgür düşünebilir ve davranabilir vatandaşlar haline gelmesi, bununla bağlı olarak cinsler, renkler, ulusal kökenler arasındaki hertürlü ayırımcılığın önce beyinlerde silinmesi gerekmektedir. Giderek yığınlar edilgenlikten kurtulup bağımsız düşünmeyi öğrenerek toplumsal yaşamdaki her olayı sorgulamaya başlamadıkca, haklarını aramaya ve bu amaçlara yönelik olarak güçlü denetim mekanizmaları olan örgütlenmeler oluşturabilecek bir kültüre birikimine sahip olamadıkca, gerçek anlamı ile demokrasi hep ileriye yönelik bir düş olarak kalacaktır.

 

Ancak sorgulamasını bilen daha fazla sayıda bireylerden oluşan toplumlarda yalanın, demagojinin, hertürden aldatmanın önü büyük ölçüde alınabilir ve insanlar kelimenin gerçek anlamıyla demokratik sistemler oluşturabilirler. Toplumsal- politik- ekonomik çelişkilerin şimdiye dek görülmemiş boyutlarda derinleştiği, Birleşmiş Milletler’in işlerliğini tamamen yitirdiği veya ABD ve yardakçıları tarafından manupule edilen antidemokratik bir yapılanma haline geldiği dünyamız boyunca böyle demokratik bir sosyalizme gereksinim olduğu her geçen gün daha fazla hissedilmektedir. Bu büyük gereksinime karşın, uluslarüstü tekellerin, militarist- emperyalist ABD’nin “globalizm” yalanları ile dünya yüzeyinde yaymakta oldukları modern ötesi faşist iktidarları, diğer yandan paradoksal olarak her türlü yerel üst sınıflardan, hakim güçlerden kaynaklanan reaksiyoner aşırı milliyetçilik türleri, yöresel faşizmler, yalanın, aldatmanın, toplumsal illizyonların hicbir yüzyılda görülmemiş boyutlarda güç kazanmasına neden olmaktadır. Özlenen insancıl, demokratik anlamda sosyalist, enternasyonalist bir dünyayaya göreceli uzun bir zaman olduğu anlaşılmaktadır.

 

Öznel ve nesnel nedenlerden kaynaklanan tüm eksikliklerine, hatalarına ve Gorbaçov’un başını yemiş olmasına karşın, başlatılmış olan reform sürecinin Sovyetler Birliği’ni sürüklenmekte olduğu kanlı bir kaostan, Balkanlar’da yaşanmış olanlardan çok daha tehlikeli gelişmelerden kurtardığı düşünülebilir. Yine aynı adımların olumlu sonuçlara ulaşmakta olduğu, Rusya Federasyonu Komünist Partisi tarafından da desteklenen Putin yönetimindeki Rusya’nın yeniden kendi ayakları üzerinde durmaya başlamasından, ekonomisini ve politik sistemin işleyişini göreceli istikrara kavuşturmasından anlaşılmaktadır. Patriyarklara (büyük aile şirketlerinin yöneticilerine) ve mafya ekonomisine karşı başarılı bir mücadele vermeye, iktisadi devlet kuruluşlarını yeniden canlandırıp güçlendirmeye ve iki uzlaşmaz güç olarak gözüken Çin ve Hindistan’ı da yakınlaştırarak Asya’da ağırlaşan ABD baskısına karşı bir denge oluşturmaya çalışan Putin Rusyası artık Yeltsin Rusyası’ndan çok farklı gözükmektedir...

 

Kafkaslar’a ve Orta Asya’ya çoktan girmiş olan dünya imparatorluğu peşindeki militarist ABD ile toparlanmaya başlayan Rusya Federasyonu arasında sözkonusu bölgeler üzerine giderek sertleşen bir rekabet sürmekle birlikte, artık Rusya’da reform yıllarının başlangıcındaki dağılma eğilimlerinin yerini birlik süreci almaya başlamıştır.

 

Hazar ve Orta Asya’nın enerji kaynaklarına rakipsiz elkoymaya çalışan ABD politikasının tüm parçalayıp dağıtma çabalarına ve kendi içlerindeki önemli problemlere karşın, Birleşik Devletler Topluluğu (CIS) ülkeleri arasındaki ekonomik ve politik birliğin güçlenmekte olduğu gözlemlenmektedir. İmparatorluk peşinde giderek faşistleşen ABD yönetimini bir ölçüde dengeleyebilecek ve ABD içindeki militarizm karşıtı güçlere kan verecek bu süreç, başta Türkiye olmak üzere tüm bölge ülkelerinin gelecekleri için sonderece olumlu bir gelişmedir. Aynı gelişmenin daha yapıcı hale gelmesi, bölge ülkelerinin yönetimlerinin atacakları doğru politik adımlarla da yakından bağlıdır...

 

Yine şüphesiz özünde Slav milliyetçisi olan pragmatist Putin yönetimini sonuna dek savunabilmek, bu politikanın Rusya’daki ve dünyadaki dengesizlikleri besleyecek önemli açıklar taşımadığını iddia etmek olanaksızdır. Örneğin, Güney’in tüm yoksul ülkelerini çöle döndüren, diğer yandan sel baskınları ile birlikte sayısız doğal felakete ve yığınsal ölümlere neden olan “camekan etkisini” engelleme yönündeki çabaları, “Rusya’nın ısınması iyidir” mantığı ile sabote eden Putin politikasının yeni büyük sorunların kaynağı olacağını da görmek gerekir. Burada emekçi halklar ve küçük zayıf milletler için iyi olan, birçok konuda pragmatistçe ABD yönetimleri ile anlaşıyor olsada, Rusya’nın yeniden politik denge unsuru olarak ayağa kalkıyor olmasıdır.

 

Diğer yandan, barışçı veya zorla yürütlen tüm politikaların belirli sınıf temelleri vardır. Emekçi yığınların bu ölçüde örgütsüz ve politik önderliklerden yoksun oldukları bir dünyada Rusya'dan veya başka herhangi bir ülkeden ciddi barışçı enternasyonalist politikalar beklemekte olanaksızdır. İçinde varolduğumuz dünyada değişik ölçülerde milliyetçi olmayan veya uluslarüstü tekellerin politikalarını yürütmeyen tek bir devlet bile görebilmek olanaksızdır. Bu durum zayıfların dahada ezilmelerinin ve dünyamızın -sonu şimdilik belirsiz- tehlikeli kaoslara doğru sürüklenmesinin başlıca nedenidir.

 

Yaşanmakta olan süreç içinde tehlikeli biçimde faşist bir dünya egemenliğine tırmanan ve yerleşmek istediği her alanda üstün askeri teknolojisine dayanarak rahatça savaş başlatan ve terörü kışkırtan ve kullanan ABD'yi dengeleyebilecek birliklerin oluşması, sözkonusu birliği oluşturan devletler milliyetçi bile olsa sonderece olumlu adımlardır. Bu nedenle Rusya'daki toparlanma eğilimi, eski düşman Çin ve Hindistan'ın birbirlerine yaklaşmaları ve hatta iki ülkenin donanmalarının 2003 Kasım ayı ortasında birlikte manevra yapmaları, Türkiye'nin komşuları ve Rusya ile yakınlaşması, tüm benzer girişimler, dünyada barışa ve istikrara doğru atılmış adımlar olmaktadır... Dünyanın sorunları okadar kolay çözülemeyecektir ve insanlığın asıl gerksinimi olan barışın ve refahın öncüsü enternasyonal bir sosyalizm için daha uzun bir zamana gereksinim vardır ama, ABD gibi saldırgan güçleri durdurabilecek ve halen tehlikesi varolan bir toptan yokoluş savaşını engelleyebilecek birlikler bu yolda döşenmiş parke taşları olacaktır.

 

Sovyetler Birliği deneyimi, doğru anlaşılabildiği ölçüde ilerideki özlenen demokratik barışçı bir sosyalizm için çok önemli bir labaratuar işlevi görecektir... Ve yarın gerçekleşmeyeceği bilinse bile, sanki yarın devrim olacakmış umuduyla gerçekleri doru anlamaya çalışmak, eldeki olanaklarla bunları kitlelere ulaştırmak, görülebilen tüm yalanları ve kötülükleri teşhiretmek, bunlara karşı yığınları -inanç ve ulus ayırımı yapmadan- örgütlemeye çalışmak, ileriye uzanan umudun yoluna israrla bir parke taşı daha yerleştirmek, tüm namuslu insanların boynunun borcudur.

 

(1) İsrarla savaşa karşı çıkan ve savaşın sürdüğü 1916 yılında “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm” adlı yapıtını yayınlamış olan Lenin’in önderliğinde Sovyet devrimi başarıya ulaştıktan sonra, devrimin çembere alındığı iç savaş yıllarında, işçi sınıfı partilerinin enternasyonal birliğini sağlama ve öncelikle emperyalist saldırıya karşı Sovyet devrimini koruyabilme amaçlarıyla Ocak 1919’da Rus komünistlerinin insiyatifi ve buna katılan Bernstain çizgisinden ayrı konumdaki Almanya, Polonya, Macaristan, Avusturya, Letonya ve Finlandiya komünist partilerinin ortak çağrıları ile 1943 yılına dek yaşayacak olan Üçüncü Enternasyonal’in (Komintern) kuruluş adımı atılmıştır. Komintern’in ilk kongresi pek güçlü olmayan bir katılımla Mart 1919 da Moskova’da toplanmıştır. Aynı örgütün 1920 yılında yine Moskova’da yapılan ikinci kongresine ise 37 ayrı ülkenin komünist partilerinin temsilcileri gelmiştir. Stalin, iktidar yılları içinde manupule ettiği bu örgütün de sonunu hazırlamıştır. -Y. Küpeli

 

(2) İlk binası 1903 yılında Büyük Petro tarafından inşaedilmiş olan St. (Aziz) Petersburg’un adı, 1914 yılından itibaren Petrograd olmuştur. Lenin’in öldüğü 1924 yılından Sovyetler Birliği’nin resmen dağıldığı 1991 yılına dek aynı kent Leningrad olarak adlandırılmıştır... Leningrad halkı İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendisini çembere almış olan Nazi ordularına tam 900 gün açlık ve hastalıklarla boğuşarak kahramanca direnmiş, teslim olmamıştır. Leningrad'ın adı 1991 yılında bir kez daha değiştirilmiş ve kent yeniden St. Petersburg olmuştur... -Y. Küpeli

 

(3) Daha sonra Kornilov, Bykov’da tutulduğu ev hapsinden kaçmış ve Don havzasında İngilizler tarafından desteklenen General Mikhail Vasilyevich Alekseyev’in komutasındaki Beyaz Ordu’ya katılmıştır. Kornilov, Ekim Devrimi’nin başarısının ardından başlayan iç savaş süreci içinde, 18 Nisan 1918’de Kızılordu’nun askerleri tarafından bir çatışmada öldürülmüştür. Birinci Dünya Savaşı yıllarında iki ay kadar Rus ordularının başkomutanlığını da yapmış olan General Mikhail Vasilyevich Alekseyev, önce tutucu General Kornilov ile Kerensky arasında uzlaşma sağlamaya çalışmış ve Ekim Devrimi’nin ardından Don havzasındaki anti- Bolşevik Beyaz Ordu’nun organizatörü, politik ve askeri önderi olmuştur. Alekseyev, 8 Ekim 1918’de ölmüştür. -Y. Küpeli

 

(4) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin inşasının ardından 1925 yılında, partinin adı Tüm Cumhuriyetler Komünist Partisi olarak yeniden değiştirilmiştir. Ve aynı örgüt 1952 yılında son kez ad değiştirmiş ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi olmuştur. -Y. Küpeli

 

(5) Örneğin, 1921 yılında başlatılan ve özellikle köylülüğün mallarını serbest pazarda özgürce satabilmesine olanak sağlayan ve yine köylünün vergisini ayni (mal) olarak ödemesine izin veren "Yeni Ekonomi Politikası (NEP), daha önce, Ekim Devrimi’nden hemen sonra başlatılsa idi, devrime yönelik muhalefet ve dış müdahale hemen hemen hiçbir toplumsal taban bulamazdı ve işler daha çabuk yoluna girerdi," diye düşünenler vardır ve bu düşence şimdi büyükölçüde haklı gözükmektedir. Bunun yanında, kendi düşlerini yaşama zorla adapte etmeye değil, yaşamın sürekli değişen koşullarını veya değişen gerçekliği analitik biçimde izleyerek buna göre davranmaya çalışan Lenin, 30 Ağustos 1918’de Fanny Kaplan adlı Sosyalist Devrimci kadın işçinin sıktığı iki mermiden birinin kafasına isabet etmesininde etkisiyle eğer erken ölmeseydi, muhtemelen Sovyetler Birliği çok farklı bir gelişme süreci içine girebilirdi.

 

NEP adımı ile başlamış pazar ekonomisinin ve daha geniş bir kitle tabanına oturan esnek sosyal demokrat ekonomik politikaların bir ürünü olarak Asya ülkeleri, Kafkaslar ve diğer çevre ülkeleri Rusya merkezli bir pazar ile birbirlerine daha sıkı bağlanabilirlerdi. Aslında devrimden önce böyle bir gelişme süreci başlamıştı ve sözkonusu çevre ülkeleri zaten doğal olarak Rus pazarı ile bütünleşme süreci içine girmişlerdi. Lenin’in biyolojik ölümüne karşın eğer Stalin, Lenin’i ihtilalci ruhundan soyutlayıp putlaştırarak ve bu putun baş rahibi rolüne soyunarak devrimle birlikte başlamış olan tüm demokratik süreçleri yoketmese idi; yıkılmış olan çarlığı kızıl bir renge boyayarak yeniden diriltmese idi; sorunları sadece zor kullanarak “çözmeye” kalkışmasa idi; ve tüm bu yıkıcı eylemlerinin bir yan ürünü olarak devrime hizmet vermiş değerli aydınları yoketmese idi, Sovyetler Birliği yine de çok farklı ve daha güçlü bir gelişme çizgisi gösterebilirdi.

 

Kişisel anlamda çok disiplinli ve mazbut bir yaşamı olan ve kısa ömründe 50 cildi aşkın yapıt vermiş olan Leninden tamamen farklı bir karakter olsa da, farklı toplumsal kültürlerin ve süreçlerin bir türevi olsa da, benzer putlaştırmalar ve O'nun adına tüm ilkelerinin çiğnenmesi Mustafa Kemal’in başına da gelmiştir. Aslında O, daha yaşarken yokedilmiştir. Kendisine Atatürk soyadı verildikten sonra Mustafa Kemal, artık eski devrimci varlık olmaktan hızla uzaklaştırılmıştır. Yaratılan bu kişi kültünün veya yeniden diriltilen Sultan’ın gölgesine sığınan işbirlikçi üst sınıflar halka karşı hertürlü karanlık işi daha rahatça çevirmeye başlamışlardır. Ve zaten artık öldürülmüş olan Mustafa Kemal Atatürk, alkolün yıkıcı etkisi ile siroz hastalığından bir süre sonra biyolojik olarakta ölmüştür. Mustafa Kemal'in devrimci ilkelerinin, bilime bağlı toplumu ilerletici düşlerinin yıkımı, ölümünden sonra -yine O'nun adının gerisine gizlenilerek- çok dahada büyük bir hız kazanmıştır.

 

Kişi kültleri demokratik gelenekleri çok zayıf veya hiç olmayan, halen patriyalkal (ataerkil) kültürün derin izlerini taşıyan toplumlarda yaratılırlar ve üst sınıflar ancak bu külte dayanarak ülkeyi daha rahat yönetebilirler. Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın cuk oturan deyimiyle "alta güreşen usta pehlivan" olarak yaratmış oldukları kişi kültünün gölgesine sığınarak işlerini, kazançlarını rahatlıkla sürdürebilirler. Günümüzün Türkiyesi’nde emperyalizmin tüm işbirlikçileri anti- emperyalist bir mücadelenin önderliğini yapmış olan Atatürk’e sahip çıkarak halka ihanetlerini sürdürmektedirler. Hatta Pentagon- CIA Müslümanı Fethullah Gülen'in ve yine CIA'cı savaş lordu faşist Gulbeddin Hikmetyar'ın çömezi Tayyip Erdoğan'ın eline geçmiş olan Diyanet İşleri Başkanlığı, bu metnin kaleme alınmasından çok sonra, 2003 Kasım ayının üçüncü haftasında Atatürk'ün "tam anlamıyla inanmış bir Müslüman olduğunu" açıklamıştır... Şüphesiz Atatürk'ün sağlığında hiçbir sahtekar böyle bir açıklama yapmaya cesaret edemezdi ama, Atatürk'ün ömrü boyunca savaşmış olduğu bu emperyalist kuklaları biraz daha cesaret bulsalart Atatürk'ü "Fethullahcı" bile yapabilirler...

 

Atatürk düşmanları Atatürk'e Atatürk ile hiçbir bağı olmayan kendilerine uygun yeni bir biçim vermeye çalışırlarken, çok komik bir biçimde Leninizm’in öldüğünü, Sovyetler Birliği’nin çöktüğünü ama, Atatürkçülüğün ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığını iddia etmektedirler. Şüphesiz daha Stalin döneminde Rusya ve diğer cumhuriyetlerde nasıl zaten Leninizm’in etkisi ve Sovyetler yokedilmişse, emperyalist saldırgan ABD’nin işgali altında ezilen Irak’a asker yollamayı planlalayan Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin de ne Atatürkçülük ile ilişkileri vardır ve ne de Cumhuriyet artık Kurtuluş Savaşı yıllarının Cumhuriyeti’dir.

 

Ülkedeki emperyalizm işbirlikçisi burjuvazi, tefeci- tüccar sınıflar, mafya ilede karışık rantiyer güçler ve tüm bunların politik sözcüleri, gerçek devrimci değerini gizleyerek halka karşı kullandıkları kişi kültünü (Atatürk kültünü), sonuçta halkın önemli çoğunluğunun gözünde bir düşmana döndürmüşlerdir. Yeniden gerçekten kopuk olarak yarattıkları ve halkı aldatırken kullandıkları bu putun yerine şimdi artık doğrudan doğruya dinsel ortaçağ karanlığının yeni biçimlerini, hertürlü karşıdevrimciliği açıkça koymaya başlamışlardır...

 

Olan olmuş olduktan sonra tüm bunları söylemenin ne faydası var?, denebilir. Buna karşın, toplumsal süreçlerde sınırları geniş ve uzun vadeli bir determinizmin içinde değişik faktörlere ve asıl insan iradesine bağlı olarak hep farklı alternatiflerin olabileceğini bilmek gerekmektedir. Farklı alternatiflerin olabileceği gerçeğini bilmek, insanı kadercilikten, umutsuzluktan ve fanatizmden korur; araştırıcılığa, analitik düşünmeye ve sorunlara toplumları ilerletici yapıcı çözümler bulmaya zorlar. Tarihten ders alamamanın bir sonucu olarak ortaya çıkan sürekli relatif tekrarları, insanın toplumsal süreçler içindeki bilinçli iradesinin hakimiyetini arttırarak engellemek mümkündür. Ve bu gerçekle bağlı olarak Sovyetler Birliği'nde ve dünyada Marksizm- Leniniz'in nasıl aslından kopartılarak yanlışların aleti haline getirilebildiğini ve Türkiye'de Atatürk adına Atatürk'ün toplumu ilerletici antiemperyalist ve antifeodal ilkelerine nasıl ihanet edildiğini anlamadan, tüm bu kötülüklere karşı mücadele edebilmekte olanaksırdır. -Y. Küpeli

 

(6)  General Wrangel, Kırım’a yerleşmiş olan Beyaz Ordu’nun başına geçip Nisan 1920’de Moskova’ya doğru yürümüştür ama, 1921’de Ankara’yı da ziyaret edecek olan General Furunze emrindeki Kızılordu karşısında -daha öncede belirtilmiş olduğu gibi- ciddi bir başarı sağlayamamıştır. Beyaz Ordular’ın son artıkları Kasım 1920’de Rusya’yı terketmek zorunda kalmışlardır. Wrangel’in Beyaz Orduları kaçarlarken, milliyetçi Taşnak yönetimindeki Ermeni Cumhuriyeti, içine düşmüş olduğu zor durumla ilintili olarak, Kasım 1920’de yerli komünistleri hükümetine almıştır.

 

Sözkonusu Ermeni yönetimi, Ankara karşısında yenilgiyi kabullenip 2- 3 Aralık 1920 günlerinde -daha önce özetlenmiş olan- Gümrü Anlaşması’nı imzalamış ve Türkiye ile ilgili taleplerinden vazgeçmiştir. Aynı ay içinde Ermenistan’a Kızılordu girmiş ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur. Kızılordu’nun en geç girdiği Kafkasya cumhuriyeti, İngiliz birliklerinin işgali altında olan Gürcistan olmuştur. İngiliz ordusu bu ülkeden çekilmek zorunda kalır kalmaz, Şubat 1921’de Kızılordu Gürcistan’a girmiş ve İngilizlerin desteğinde ülkeyi yöneten Zhordania başkanlığındaki Menşevik Hükümeti iktidardan indirmiştir. Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 25 Şubat 1921 günü ilanedilmiştir. Aynızamanda bu cumhuriyet içinde, ülkenin batısında Abaza Otonom Bölgesi oluşturulmuştur.

 

Birer tarım ülkeleri olan Gürcistan, Ermenistan ve Azerbeycan, Sovyet yönetimi içinde endüstrileşmişlerdir. Trans- Kafkasya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyeti, 5 Aralık 1936 günü dağıtılmıştır. Azerbeycan ve Ermenistan gibi Gürcistan’da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği içindeki 15 ayrı cumhuriyetten biri haline gelmiştir. -Y. Küpeli

 

(7) Lenin'in Aralov'a vermiş olduğu öğüde uygun olarak Sovyet yönetimi gerçektende Ankara yönetiminin iç işlerine hiçbirzaman müdahale etmeye kalkışmamıştır...

 

Örneğin, Ankara yönetimi, Sovyet yönetimini etkileme hesabıyla önce Baku’da çoğunluğu eski İttihatçılardan oluşan bir Türkiye Kominist Fırkası (TKF) oluşturmuştur. Ardından yine aynı adla Ankara’da Meclis içinde yönetime bağlı bir parti kurulmuştur. Hemen ardından yine aynı Meclis içinde, anılan ilk partinin sahte olduğunu iddia eden Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası doğmuştur.

 

Fransa’da politik bilimler eğitimi görmüş, İstanbul’da gazeteci olarak İttihatcı yönetimin baskılarına karşı mücadele etmiş, daha Birinci Dünya Savaşı başlamadan 1914’de sürgünde olduğu Sinop’tan Çarlık Rusyası’na kaçmak zorunda kalmış ve orada Bolşevik Partisi’nin etkisine girmiş değerli bir aydın olan Mustafa Suphi, değişik zengin serüvenlerin ardından 1920 baharında Bakü’ye taşınır taşınmaz, yukarıda anılmış olan TKF’yi dağıtmış, içindeki İttihatçı unsurları tasviye ederek aynı yıl Türkiye Komünist Partisi’ni (TKP) kurmuştur. Ve ardından Mustafa Suphi, kurtuluş savaşına katılma düşüncesi ile Ankara Hükümeti ile temasa geçmiştir...

 

Özet olarak, Mustafa Suphi önderliğinde sınırı geçen TKP heyeti, yaşanan planlı provokasyonların ardından Trabzon’da Kayıkçı Kahyası Yahya’nın verdiği bir motorla, Baku’ye geri yollanma amacıyle Batum’a doğru denize açılmıştır. Fakat daha onlar denizde iken bir başka motorla arkalarından yetişen Yahya Kahya, 28- 29 Ocak 1921 gecesi Mustafa Suphi ve yanındaki 14 yoldaşını öldürmüştür- bunlardan dokuz kişinin adları belli değildir.

 

Kayıkçı Kahyası, kurbanlarının savaşta kullanmak amacıyla getirmiş oldukları değerli mücevherlere ve Suphi’nin eşine kişisel olarak elkoymuştur. Çok zengin olan Yahya Kahya, işlediği çinayetten kısa bir süre sonra bölgede birtek kendisinde bulunan son model özel binek otomobili ile evine giderken pusuya düşürülüp öldürülmüş ve böylece cinayetin izleri büyük ölçüde silinmiştir... Aynı cinayet konusunda Moskova’nın sorusuna Ankara yönetimi, “olay hakkında bilgisinin olmadığı” yönünde yanıt vermiştir. Kazım Karabekir ise, "Yahya Kahya’nın koyu Enver Paşa yanlısı olduğunu ve bu cinayeti O'nun işlediğini" söylemiştir...

 

Karabekir’in Mustafa Suphi ve Suphi’nin 14 yoldaşına yönelik cinayeti gayrıresmi olarak kabullenmesinin gerisinde Ankara yönetimi ile ilgili birçeşit şark kurnazlığı olduğu düşünülebilir. Sıradan bir kriminal olan ve ard arda İttihatçı istihbaratı ve bu örgütlenmenin uzantısı olarak şekillenen Ankara istibarat kuruluşları tarafından rahatça kullanılabilecek olan Kayıkçı Kahyası Yahya, Enver Paşa’ya yürekten bağlı imiş gibi gösterilerek sözkonusu cinayet, Ankara yönetiminin rakibi haline gelmiş olan Enver Paşa’nın sırtına yüklenmeye çalışılmıştır...

 

Doğu Karadenizli yaşlı bir cinayet suçlusundan Niğde Cezaevi’nde dinlediğim öyküye göre, Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan birsüre önce bölgeye gelen bir İttihatcı istihbarat subayının yönetiminde yapılan baskınla Trabzon Kapalı Cezaevi boşaltılmıştır. Yörenin insanı olan aynı kişinin anlatımıyla aralarında Topal Osman’ın da olduğu tüm suçlular kurtarılmışlardır. Yahya Kahya’nın da bağlantılı olduğu kurtarılmış kriminaller bölgede silahlı çeteler olarak örgütlenmişler ve özellikle yerli Hıristiyan topluluğa karşı kullanılmışlardır... Atatürk- İnönü düşmanı olan ve Topal Osman’ın tasviyesi ile birlikte 10 yıl kaçak yaşamak zorunda kaldığını söyleyen yöresel şiveli ve “eylenceli” usluplu yaşlı cinayet suçlusu, Mustafa Suphi cinayetini sorduğum zaman beni yanıtsız bırakmıştır. Bu konuşkan ve neşeli kişilik Mustafa Suphi ile ilgili soru karşısında birden bir taşın anlamlı suskunluğuna bürünmüştür. Aynı sorunun ardından paniğe kapılıp benimle tüm ilişkisini kesmiştir...

 

Kirli işlerde kullanılan sözkonusu kriminal karakterler, sırası gelince tasviye edilmişlerdir... Ve şüphesiz bu yöntemler Fransız, İngiliz, Amerikan ve benzeri istihbarat servisleri tarafından da ustaca uygulanmaktadır. Aslında malesef çağımızda polis ve istihbarat kuruluşları ve kriminal unsurlar, yazı- tura gibi aynı kuruşun iki karşılıklı yüzü konumundadırlar... Sonuçta, tüm olanlara, Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürülmelerine, sahte komünist partileri kurdurulmasına karşın Sovyet yönetimi ile Ankara Hükümeti'nin arası bozulmamıştır ve Sovyetler Birliği Ankara'nın iç işlerine hiçbirzaman karışmamıştır. Çünkü karşılıklı yararlar sözkonusu politik sorunların çok üzerinde olmuştur. Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının öldürülmesinden kısa bir süre sonra, 16 Mart 1921’de Moskova Anlaşması imzalanmıştır. 

 

Birinci İnönü savaşının başarısının ardından, eşrafın istemlerine uygun olarak Kuvâ-yı Milliye dağıtılmış, Çerkes Ethem ihanete sürüklenmiştir. Bu gelişme, kurtuluş savaşının karakterine damgasını vuran hakim sınıfların baskısı ile olduğu kadar, halk muhalefetinin bilinçsizliği ve örgütsüzlüğü ilede ilgilidir. Hemen hemen hiçbir demokratik deneyimleri olmayan yoksul halk yığunları, kır ve kent emekçileri, kendilerinden yana nitelikli önderlere sahip olamamışlardır. Ayrıca verilmekte olan Kurtuluş Savaşı, disiplinli merkezi güçlü bir otoriteyi zorunlu kılmıştır. Böyle disiplinli merkezi bir otoriteyi, Mecliste temsil edilen eşrafa, toprağa dayalı cılız ulusal burjuvaziye, ağalara, şeyhlere, Kürt feodal beylerine dayanan siyasi kadrolar sağlayabilmişlerdir...

 

Sovyetlerle süren ilişkiler için basit politik hilelere gerek olmadığının anlaşılması sonucu, Meclis'te kurulmuş olan sahte komünist fırkası (TKF) ve Halk İştirakiyun Fırkası dağıtılmışlardır... Devrimle birlikte hızlandırılmış bir süreç içinde hilafet kaldırılmış; zaviyeler ve tekkeler kapatılmış; yasal olarak kadınlara Türkiye toplumu için çok ileri sayılacak haklar tanınmış; birçok alanda tutucu hakim patriyalkal (ataerkil) kültüre darbeler vurulmaya çalışılmış; yasalar, medeni kanun, ceza yasası, tarihsel kökleri olan Batı’nın layik sistemi ile benzer hale getirilmiş; giysiler ve alfabe değiştirilerek, düşünce sistemi ileri Batı ile uyumlu hale getirilmeye çalışılmıştır.

 

Diğer yandan, Batı’nın emperyalist güçleri ile işbirliği çabası içine giren cılız ulusal burjuvazinin yönetmekteki zaafları, iktidarda kalabilme zorunluluklarının dayatması sonucu, politik kadrolar başlangıçtan itibaren büyük toprak sahipleri, ağalık- şeyhlik kurumu ile fili bir uzlaşma içine girmişlerdir. Bu nedenle sözkonusu reformların birçoğu toplumu çok sınırlı biçimde etkilemiştir.

 

Örneğin, 1925 Şeyh Sait isyanında olduğu gibi geriye dönüş özlemleriyle başkaldıran bazı güçler tasviye edilirlerken şeyhlik kurumu yine korunmuştur. Kürtler resmen tanınmazken ve “tek millet yaratma” çabası içine girilmişken, yönetebilme kayguları sonucu Kürt feodalizmi ile eskiden olduğu gibi fili bir anlaşma sağlanmıştır. Asıl olarak aynı nedenle, ülkeyi demokratikleştirebilecek bir toprak reformu hiçbirzaman yapılamamıştır. Kısa sürede bastırılmış olan Şeyh Sait ayaklanması bahane edilerek çıkartılan Takrir-i Sükûn (düzeni geri getirme) Yasası ile demokratikleşmeye yararı olabilecek, toplumu ilerletebilecek tüm muhalefet, sol sayılabilecek basın ve örgütler, tüm sendikalar, grev hakkı, herşey yasaklanmıştır. Sonuçta ülkede Mussolini İtalyası’nı çağrıştırır baskıcı bir rejim şekillenmiştir. Sözkonusu toplumsal hadımlaştırma ülkenin gelişmesini frenlemiş ve günümüzdeki sorunlarında temel nedenlerinden biri olmuştur.

 

Tüm bunlara karşın uzun yıllar Sovyet yardımı sürmüş, Türkiye’nin ağır endüstrisi Sovyet yardımları ile kurulmuştur. -Y. Küpeli

 

(8) Yaklaşık 1970’li yıların sonunda Sovyet ekonomisinin verimliliğinde bir düşüş başlamıştır. Aynı dönemde ve özellikle R. Reagan’ın iktidara geldiği 1981 yılından itibaren ABD yönetimi tarafından yeniden kışkırtılan silahlanma yarışı sözkonusu gelişmeyi (Sovyet ekonomisindeki kötüleşmeyi) daha da derinleştirmiştir. Batılı istihbarat örgütleri, öncelikle CIA, Sovyet ekonomisinin seyrini yakın takibe almıştır. Bunlar, Sovyetler Birliği’nin “Halk Demokrasileri”ne ve “üçüncü dünya” ülkelerindeki bağlaşıklarına yaptıkları yardımların her geçen yıl artan ölçülerde azaldığını görmüşlerdir. “At Cold War’s End: US Intelligence on the Soviet Union and Eastern Europe, 1989- 1991” (www.cia.gov/csi/books/19335/atr-1.html) başlıklı broşürün “National Intelligence and the Soviet Economy” (Ulusal İstihbarat ve Sovyet Ekonomisi) arabaşlıklı bölümündeki bilgilere göre CIA, 1980’li yıllarda Sovyet ekonomisinde durgunluğun ve inişe geçişin başladığını tesbit etmiştir.

 

Aynı yıllarda ABD yönetimi Sibirya’dan Avrupa’ya döşenecek doğalgaz- boru hattını Avrupalı bağlaşıklarına yaptığı baskı ile engellemiş ve böylece Sovyetler Birliğini önemli bir gelirden mahrum bırakılmıştır. Yine CIA’nın baskısı ile Suudi Arabistan, 1985’de varil başına 25 Dolar civarında seyreden petrol fiyatlarını 1986’da birden 10 Dolar’ın altına çekmiştir. Böylece Sovyetler Birliği petrol ihracatından beklediği milyarlarca dolarlık gelirinden yoksun kalmıştır... Kısacası, Sovyetler Birliği’nin 1980’li yılların sonundan itibaren Doğu Avrupa ülkelerindeki güçlü askeri varlığını çekmeye başlaması ve bu ülkeleri geleceklerini belirlemede özgür bırakması, aynızamanda ağırlaşan ekonomik koşullarının bir zorunluluğu olarak ortaya çıkmıştır. -Y. Küpeli

 

(9) Türkiye’de de AKP Başkanı ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “demokrasiyi bir araç olarak gördüğünü” açıkça ifade etmiş olmasını tam şimdi anımsamakta yarar vardır... -Y. Küpeli

 

(10) Türkiye’de de 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile birlikte başta Cumhuriyet’in kurucusu CHP’nin ve diğer politik partilerin tepkisiz kapatılmış olmalarını anımsamakta yarar vardır... Anlaşılmış olacağı gibi, demokratik gelenekleri olan bir toplumda, 19 milyon üyeye sahip ve ülkeyi en az 70 yıl yönetmiş olan bir partiyi hiçbir güç bukadar kolayca yasaklayıp dağıtamazdı. Ve sözkonusu gerçek, General Kenan Evren önderliğindeki 12 Eylül 1980 Pentagon darbesi tarafından kapatılan Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet'in kurucusu olan Atatürk'ün partisi içinde geçerlidir. -Y. Küpeli

 

Yusuf Küpeli

Ekim 2003

yusufk@telia.com

 

Bağlantılı metin:

 

Yusuf Küpeli, Ekim Devrimi’nin 86. yıldönümünde Rusya’da marksizmin gelişmesi ve Lenin üzerine kısa notlar

Rusya’nın ilk marksist edebiyatı ve eylemi, George V. Plekhanov’un (1856- 1918) önderliğinde Cenevre’de başlamıştır...

Lenin, varlığını sürdürmekte olduğu tarihsel ve toplumsal süreç içinde Marksizmi yeniden üretmiştir...

 

http://www.sinbad.nu/