Yusuf Küpeli, Çorbaya kaçan sirke sineği, ya da bir komik yalancı, ve Filistin’in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe üzerine gerçek notlar

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

not: Topalamı 12 punto ile 65 A-4 sayfası tutan bu metin, yaşamımım bir yıldan daha az bir kısmını kapsamaktadır. Umarım buradaki gerçekler ilginizi çeker ve sonuna dek okursunuz- Y. Küpeli

 

bölümler:

 

 

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

Çiçek saksılarının, çöplerin, yiyeceklerin etrafında sürüler halinde dolaşan çok küçük sirke sinekleri, zaman zaman insanın ağzına, burnuna, çorbasına kaçarlar. Pek zararları dokunuyor olmasa da, miğde bulandırırlar... Başka alternatifiniz yoksa, kaşığın sapının ucu ile bu küçük yaratığı çorbanızdan çıkartıp atar, ve işinizi sürdürürsünüz...

 

Bir de hemen belirtmekte yarar var; onurlu ve haksever kişiler yalanlar üretmezler, insanlara iftiralar atmazlar, akılları sıra başkalarını aşağılamaya çalışarak kendilerini yücelttiklerini sanmazlar... İnsanı yücelten, kişiyi onurlu kılan, ürettiği değerlerin diğer insanlara, yaşama olumlu, yapıcı katkılarıdır. İnsanı yücelten, sahip olduğu adalet duygusudur, adaletli davranışlarıdır, haksızlıklara karşı verdiği tepkilerdir. Bunlar olmadan, insancıl, dürüst ve onurlu bir kişi olunamıyacağı gibi, sosyalist ve devrimci de olunamaz. Tek başına şu veya bu kitabı hatmetmiş olmakla, “teori” konusunda ahkam kesmekle, birtakım toplumsal ilişkilere sahibolmakla ne sosyalist ve ne de adam olunur.

 

Bazı kişisel hırslarla kitaplar okuyup yalan-yanlış “teorik” zevzeklikler yaparken, aynızamanda da gizli karanlık ilişkiler içine giren, şan-şöhret ve hızla yükselme düşleriyle kendisinin ve başkalarının yaşamlarını risk altına sokan, diğer kişilerin yaşamlarını karartan, ikili oyununda çevresindeki insanları dolandıran ve onlara maddi-manevi zararlar veren, denetim altındaki kirli-kanlı işleri ile karşı-devrimci güçlerin ülkenin ilerici aydınlarına ve demokratik kitle haraketine, işçi hareketine saldırısına zemin hazırlayan “sol” etiketli birtakım ahlaksız psikopat karakterler geçmişte varolmustur ve halen de vardır... Türkiye’de sosyalizmin marjinal kalmasının başlıca nedeni, aslında, yukarıda kısaca tarif edilen tiplerdir, bu tipleri “devrimci”, “solcu” gibi tanıtmaya çalışan ahlaksızlardır... Sosyalizmin marjinal kalmasının başlıca nedeni, kendilerini “devrimci” olarak pazarlamaya çalışırken, onursuzca yalanlar söyleyen tiplerdir. Çünkü, yalanla, dolanla, ne bilim ve ne de ilerici, devrimci, halkçı bir hareket gelişebilir. Tüm bunlar, dürüstce bir ağır emek isterler, adalet duygusuna sahibolmayı gerektirirler...

 

Örneğin, marjinalliğin başlıca nedeni, panik halinde bir kız çocuğunu rehin alıp onun üzerinden kişisel kurtuluşu için pazarlık yapmaya çalışan, uyuyan birinin kafasına üç mermi sıktıktan sonra, -itiraf etmiş olduğu cinayetini- anlaşmalı olarak başkasının üzerine “yükleyen”, böylece darbeci bir gurubun diğeri üzerinde baskı kurmasına yardımcı olan psikopat kriminal karaktere ve benzerlerine “sosyalizm” adına sahip çıkan ve kitlelerden kopuk terörü kurumsallaştırarak yığınsal mücadeleyi sabote eden ahlaksızlardır. Marjinalliğin başlıca nedeni, “kurtuluşa kadar savaş” ve “tek yol devrim” yalanları ile kitlelerden kopuk terörün izinde gençleri “cehenneme giden yolda yürüterek” 12 Eylül Askeri müdahalesine “meşru mazeret” hazırlayanlardır. Darbe ile birlikte buharlaşıp, “tek yol devrim” söylemini unutanlardır, sorumlular. Bu Amerikancı gerici müdahalenin ardından halkın ezici çoğunluğunun bir “oh” çekmesine, ve gerici 1982 anayasasının yüzde 92 oy oranı ile kabuledilmesine “sol” adına zemin hazırlayanlardır marjinalliğin sorumluları. Yani kısaca, marjinalliğin baş sorumluları, 12 Eylül askeri müdahalesinin, Evren ve cuntasının “sol” etiketli yüzsüz suç ortaklarıdır. Marjinalliğin başlıca nedeni, kitlesel mücadelenin, sosyalizmin önünü kesmek amacıyla -yukarıda tarifi verilen psikopat kriminal karakterleri “yücelterek”- kitlelerden kopuk terörü ülkede kurumsallaştırmaya çalışan yerli-yabancı ajanlardır, servislerdir... Diğer yandan marjinalliğin başlıca nedeni, hangi konuda olursa olsun, yalanla, dolanla kendilerini “sureti haktan” göstermeye çalışan her türden “sol” etiketli onursuz tiplerdir...

 

“Yaşasın Ölüm!” (“Viva la Muerte!”) sloganı, İspanya içsavaşı (1936- 39) sırasında Frankocu İspanyol faşistleri tarafından kullanılmıştır. Ölümü yüceltenler, nazilerdir, faşistlerdir. Naziler, yasadışı işlerle uğraşan kriminal unsurlar, caniler, kolay kariyer peşinde koşan komplocular, emeksiz zenginlik peşinde olanlar, kısacası her türden serüvenci ve kumarbaz, yaşamlarını risk altına sokabilirler ve yürümekte oldukları anti-sosyal karanlık yolda yaşamlarını yitirebilirler. Kısacası, ölüme gitmek, tekbaşına olumlanabilecek bir davranış biçimi değildir. Önemli olan, insanın neden ölümü göze aldığıdır. Toplumsal bir yarar için, halk için, daha mutlu bir yaşam için, ya da savaşta askeri birliğin kalan kısmını kurtarmak için ölümü göze almak, işte asıl takdire değer olan budur... Yaptığı kötülüklerin, kirli karanlık işlerinin hesabını veremeyecek duruma geldikten sonra, bir müdahaleye belki zemin hazırlanabilir zannı ile son bir kumar daha oynayarak yaşamlarını risk altına sokanlar, ve bu arada suçsuz diğer insanlarında nedensiz yere ölümlerine yolaçanlar, ve başka birilerinin infazlarını kolaylaştıranlar, sadece halk düşmanı psikopat karakterler olabilirler... Buna, her türden küçük ve komik yalancının sosyalizme verdiği zararları da eklemek gerekir...

 

Sözkonusu marjinalliğin -şüphesiz- daha farklı nedenleri de vardır. Örneğin, kalıplarla düşünme alışkanlığı, ciddiyetle araştırmama, sorgulamama, analiz yapamama, kişi kültleri yaratma, tabular oluşturma, “kutsallar” yaratma alışkanlığı, ve bunun bir sonucu olarak “sosyalizm” denen bilimsel akımı dahi bir dine dönüştürme olgusu, marjinal kalmanın nedenlerinin başında gelmektedir. Burada hemen belirtmekte yarar var, “kutsallara” gerçekten inanan bilgi düzeyi düşük ve analiz yapma yeteneği olmayan kişiler olduğu gibi, “kutsalları” kullanarak kazanç ve kariyer sağlayan ahlaksız aydınlar ve politikacılar da vardır. Sonuçta, “kutsalları” yaşatanlar, bu sayede yalanlarla kitleleri aldatarak manupule edebilenler, asıl olarak bu ikincilerdir... Tüm bu toplumsal-kültürel zaaflardan da yararlanan bazı servislerin, “kutsalları” kullanarak hızla kariyer yapma hevesindeki ikili karanlık karakterlerle omuz omuza yürüttükleri provokasyonlar, bireysel terörün sahte kahramanlarını yüceltme ve gençlere “örnek” gibi gösterme yalanları, özellikle genç insanları yanlış hedeflere yönlendirme operasyonları, Türkiye’de yaşanmakta olan politik çöküşün başlıca nedenlerindendir. Diğer yandan, her türden küçük ve komik yalancının uydurmaları, onursuzca yalanları, sosyalist hareketi sabote eden başlıca nedenler arasındadır. Çünkü, eğer toplumsal haksızlıklara karşı savaşım verildiği iddia ediliyorsa, daha eşitlikçi ve daha demokratik bir dünya için mücadele edildiği iddia ediliyorsa, sözde hangi nedenle olursa olsun orada yalanın yeri olamaz. Yalan ve iftira, haksızlıkların, her türden kötülüklerin, baskıların, şiddetin, sömürünün aracıdır...

 

Sistem içinde, mali-sermaye güçleri ile bağlantılı olarak, köksüz liberal bir “sosyal demokrasi” oyunu sahneleyenler, bu oyunları içinde politik gerçekleri ve entrikaları doğru açıklama yeteneğinden yoksun olanlar, yaşanan kötülüklerin diğer sorumlularıdırlar. Kitlelerden kopuk terör karşısında heyecanlanan liberallerin toplumu yanıltıcı çığlıkları, kötülüklerin başlıca sorumluları arasındadır... Kitlelerden kopuk terörü ve bunun sahte kahramanlarını yüceltenler de, terör karşısında heyecanlanan ve politik gerçekleri açıklama konusunda kısır olanlar da, kitlelerden kopuk teröre uydurma bahaneler bulmaya çalışarak bunu meşrulartırma çabasında olanlarda, yukarıda kısaca ifade edilen safların her ikisi de, bir elmanın farklı yarıları gibidirler. Tüm bunlar, Türkiye toplumunun içine sürüklenmiş olduğu durumun başlıca sorumlularıdırlar... “Sosyalist” etiketini yakalarına takarak -kariyer, kazanç, küçük ünler uğruna- yalan söyleyen ahlaksızların, bilinçli ajanprovokatörlerden bir farkları yoktur. Herşeyden önce sosyalizm, dürüst insanların, yalan söylemeyen ve adalet duygusuna sahip olan insanların işidir....

 

Biris, Selehattin Okur’un -birkısmı tamamen bilinçli- uydurmalarını internet aracılığıyla duyururken, “gerçek güçtür” ve “onurlu bir yaşam”, diye reklam yapmaktadır... Eskiden Karaköy-Kadıköy vapurlarında sahte ilaç ve jilet satanlar da, ıvır-zıvır mallarını, “mayasıla-basura-bronşite, her derde deva(!)”, yalanları ile pazarlarlardı ve alıcı da bulurlardı. Onların bu yalan “gerçeği”de bir güce, maddi bir güce dönüşürdü... Evet, “gerçek” gibi sunulan yalanlar da bir güce dönüşürler ama, bu halkın, haksızlıklara karşı olanların değil, insanları dolandıranların, sahtekarların, kolay maddi kazanç ve kariyer peşinde olanların gücüdür... Diğer yandan, insanları aldatma gücüne dönüşen yalan ile onurlu bir yaşamın birlikte varolması olanaksızdır.

 

Doğrusu, “Okur” soyadlı bu garip kişinin tüm yazdıklarının nekadarının ne ölçüde doğru veya yalan olduğunu tam anlamıyla bilemem ama, yazılanlar arasında benim yaşamımı da ilgilendiren çok kısa bölümün baştan sona ahlaksızca yalanlarla ve iftiralarla yüklü olduğunu kesinlikle söyleyebilirim...

 

Aslında, daha dün elime geçmiş olan kitabın tümünü okumuş olsam, muhtemelen yazılanların diğer bölümlerinin, örneğin Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile ilgili bölümlerin, gençlik hareketi ile ilgili anlatılanların, ne ölçüde yalanlarla yüklü olduklarını anlayabilirim. Fakat ben, yaşamımı doğrudan ilgilendiren ve tüm yazılanlar içinde sadece iki kitap sayfası (bir A4 sayfasından daha az olmalı) tutan “Filistin Maceramız” adlı kısa bölüm üzerinde, baştan sona yalanlarla ve uydurmalarla yüklü bu çok kısa anlatı üzerinde duracağım...

 

Bir konuda yalan söylediğinden emin olduğunuz kişinin, başka konularda da yalanlar söylemiş olabileceğini rahatça düşünebilirsiniz. Hatta böyle birisinin, çift taraflı olabileceğini, yansıtmaya çalıştığı kimliğinden başka daha gerçek bir kimliğinin de olabileceğini, birtakım karalama çabalarının ısmarlama olabileceğini dahi düşünebilirsiniz. Sonuçta, her ne olursa olsun, böyle birisinin onursuz bir tip olduğundan emin olabilirsiniz... Yalan ve iftira ile onur yan yana varolamaz, birarada olamaz...

 

Şimdiye dek Sinbad’da, -iktidarda olanlar, bazı devlet yöneticileri dışında- kişilerle ilgili olarak herhangi birşey yazmamaya özen gösterdim. Sözkonusu iktidar sahiplerini de, politik yaşamda yaptıkları ile, yapılanlar tüm toplumu ilgilendirdiği için, sadece bu yanları ile eleştirdim ve haklarında gerçek-dışı bilgiler üretmedim, üretmeye çalışmadım. Zaten gerçek yeteri kadar devrimcidir... Gizli kimliklerini yüzde yüz bir kesinlikle bildiğim bazı polis ispiyonları dahil birçok düzmece karakterin -“solcu” rolünde- hakkımda üretmiş oldukları yalanlara, iftiralara yanıt vermedim. Toplumsal yaşamın bu kirleri ile kağıt üzerinde dalaşmaya kalkarsam, asıl hedefimden, insanlara -değişik konular üzerine- doğru analitik bilgiler ulaştırma hedefimden  uzaklaşabileceğimi, kısır çatışmalar içine sürüklenebileceğimi düşündüm... Sadece bir yılı bile kocaman bir kitap tutacak kadar zengin olan yaşamımın askeri okullardaki ve gençlik hareketi içindeki bölümlerini, ayrıca çocukluk anılarımı ve diğerlerini yayınladığım zaman, hakkımdaki tüm yalanların yanıtlanmış olacağını düşündüm...

 

Sosyalizmin tarihini bile kendisi yazmaya çalışan bazı devlet servisleri ile, toplumsal yalanı ve dolandırıcılığı meslek edinmiş olan görevliler ve küçük kariyeristler ile, bu servislerden güç alarak sahte kimlikleri ile geçmişi bir peri masalına dönüştüren ve böylece toplumsal rant elde etmeye çalışan “devrimci” rolündeki sahtekarlarla uğraşmanın kolay olmadığını biliyorum. Özellikle halen, politik etiketi ne olursa olsun, “sol”, “liberal”, “sağ” ne olursa olsun, çoğunluklu olarak dini kalıplarla düşünen bir toplumda sahtekarlarla uğraşmanın kolay olmadığını, gerçeği yaymanın kolay olmadığını bilerek -geçmişte olduğu gibi şimdi de- bazı gerçekleri yansıtmaya çalışacağım. Kısacası Sinbad’da ilk kez, Selehattin Okur adlı kişinin kitabında, “Filistin Maceramız” başlığı ile sıralamış olduğu kuyruklu yalanları açığa çıkartacağım. Gerçeğin er-geç anlaşılabileceğine, tek devrimci olanın gerçek olduğuna güvenerek -daha şimdiden- yaşamımla ilgili, daha doğrusu yaşamımın çok kısa bir bölümü ile ilgili bazı doğruları burada kısaca anlatacağım...

 

Bu utanmaz kişin şu yalanları ile başlayalım: “Filistine gidecek ekibin elemanlarını Deniz belirledi. İstanbul’dan Deniz, ben, Cihan Alptekin, Erim Süerkan, Ankara’dan Yusuf Küpeli. Yusuf Küpeli’yi salt FKF Başkanı diye aldık. Aldığımıza da bin pişman olduk, yol boyunca ve kamplarda problem oldu, sırtımızda taşımak zorunda kaldık. Biz İstanbul grubu olarak çok iyi anlaşıyorduk.”

 

Sanki insanlar Filistin örgütüne gitmek için sıraya girmişler de, bu tip te lütfedip, “Yusuf Küpeli’yi salt FKF başkanı diye”, guruba kabulediyor... Bir kez sen kimsin?, kimi nereye alıp-almama yetkin var?.. Zaten gurubu Deniz’in oluşturduğunu söylüyorsun... Oraya gitmeden önce Deniz Gezmiş, yaklaşık bir ay kadar bir süre benim yanımda kaldı. İşgal altındaki SBF dışında, işgal bittikten sonra da üç ayrı apartman dairesinde Deniz ile ben birlikte yaşadık. Ayrı bir anlatının konusu olacak eğlenceli komik olaylar başımıza geldi... Zaten Deniz ile önceden de dostluğumuz vardı...

 

Üniversite tarihinde ilk kez, 1969 yılının ilk aylarında, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’yı SBF’de konferansa davet amacıyla İstanbul’a gittiğimde, bizlerden çok yaşlı olan “Çingene” Şevki adlı eski bir komünist ile buluşmuştum. “Çingene” Şevki, 1951 tutuklamalarında içeri alınmış iyi yürekli bir insandı ve beni Kıvılcımlı’nın -Anadolu yakasındaki, Kızıltoprak taraflarındaki- evine O götürecekti... “Çingene” Şevki, buluşma yerimize gelirken, beraberinde Deniz Gezmiş’i de getirmişti ve Kıvılcımlı’nın evine hep birlikte gidecektik... O günden itibaren Deniz ile dost olacaktık... Sonuçta, Deniz’i ve çevresindekilerin çoğunu FKF’ye alacaktım. Böylece, darbeciler tarafından desteklenen ve “Günaydın” gibi Demirel düşmanı bazı basın aracılığıyla en ufak eylemleri bile sansasyonel biçimde duyurulan ufak DÖB örgütü, -yılını bile doldurmadan- bir anlama sonlanacaktı. Bir anlama, çünkü, aralarında parçalanmış olsalarda bazıları düşünce birliklerini koruyacaklardı... Sözkonusu örgüt üyelerinden bazılarının kullandıkları İttihatcı silahşörlerine ait takma adlar, kafa yapıları ve muhtemel bağlantıları hakkında fikir vermekteydi. Geleceğim...

 

Ben, Deniz ile ilgili öykülerimi hiç anlatmadım ama, O’nun eğlenceli ve iyi kalpli bir çocuk olduğunu, davranışlarının birçoğunun sonderece çocuksu ve çocuklara özgü gösteriş ile yüklü olduğunu söyleyebilirim... Sonuçta, Kıvılcımlı SBF’ye konferansa gelecekti ve komik olaylar yaşanacaktı. Kıvılcımlı ile birlikte Aziz Nesin’i de çağırmıştım ve henüz ikisinin birbirinden hoşlanmadığını bilmiyordum. Çok farklı tiplerdi... Olanlar, ayrı uzun öykü...

 

Selehattin Okur’u, tam Suriye’ye giderken, son anda görecektim. Aslında bu kişiyi çok önceden ve yaklaşık on- onbeş dakikalık kısa bir süre için pek olumlu olmayan bir rolde görmüştüm. Sanırım hafızam çok güçlüdür... Aynı kişinin nasıl rahatsız biri olduğunu ise şimdi daha iyi anlıyorum... Bu garip kişinin sanki lütfedip te beni aralarına almışlar gibi palavralar atmaya çalışmasına karşın, şüphesiz böyle bir durum yoktu ve birilerinin Filistin’e gitmek için kuyruğa girdiği falan da yoktu. Deniz ile tanıştırdığım bir kişi daha bizlerle geleceğini söylemiş olmasına karşın, son anda ortalıktan kaybolacaktı. Bu olay, Deniz’in canını çok sıkacaktı... Kısacası, isteseler, çok daha başka kişiler de bizlerle gelebilirlerdi...

 

Ceza yasasının -aralarında komünist örgüt kurmak ile ilgili 141nci, komünist propogandan yapmakla ilgili 142nci, ve iki dost devlet arasında, ABD ile Türkiye arasında savaş çıkartmaya teşebüs ile ilgili- maddeleri dahil, daha birçok maddesi gereği, onlarca ve onlarca davadan aranıyor olmama karşın, bunlardan kurtulmak, veya “dönüp dağa çıkmak” amacıyla Filistin’e gitmiyordum. Filistin’e gitmeye daha 1968 yazında karar vermiş ve gerekli bağlantılarımı çoktan kurmuştum. Ziraat Fakültesi’nden Filistinli bir öğrenci sorunu çözmüştü... İstemeden FKF başkanı seçilince, gidişi bir yıl kadar erteleyecektim. Bu ayrı uzun bir öyküdür...

 

Daha 1965- 66 yıllarında, çevremde gördüğüm kişilerle sosyalist bir devrim olamayacağı kanısına varacak, ve bu işin nasıl olabileceğini iyice öğrenebilmek için Sovyetler Birliğine gitmeye çalışacaktım. O soğuk savaş koşullarında, anti-komünizmin kalesi konumundaki bir ülkede, karlı bir kış günü, Sovyetler Birliği elçiliğine gidip te, “Ben Moskova Üniversitesi’nde okumak istiyorum, diploma önemli değil”, diyen birisinin, oradaki görevlileri ürkütebileceğini düşünemezdim. Kendimden okadar emindim ki, karşımdakileri huylandırabileceğim aklıma gelmemişti...

 

Yassı ince paketler içindeki filitresiz ve yine yassı yenice sigarası içen ve gayet güzel türkçe konuşan kültür ateşesi Vitali Nikiforov’u ürkütebileceğimi o yaşlarda düşünemezdim. Hem de askeri okullarda okumuştum... Konuşurken, Vitali Nikiforov’a, “Ben komünistim!”, dediğimde, yanıtı, “Bizim her düşünceye saygımız vardır!”, olacaktı. Birşey anlamayacak, içimden, “Ne diyor bu adam?”, diye geçirecektim. Yıllar sonra, bana güvenmediği için böyle konuşmuş olduğunu düşünebilecektim... Kısacası, Vitali Nikiforov tarafından oyalanacaktım...

 

Yanlış anlaşılıp ta Moskova’ya okumaya gidemeyince, henüz Türkiye’de temsilciliği olmayan Kübaya’ya gidebilmek amacıyla 1967 yazında trenle Paris’e gidecektim. Küba’ya gidiş için bana referans bulabilecek profösörü o sırada Paris’te bulamayınca, tek başıma Küba elçiliğine gidip başvuracaktım. Aslında, elçiliğe verdiğim dilekçede tam olarak neler yazılmış olduğunu bilmiyordum. Fransızca bilen bir doktora öğrencisi yardımcı olmuştu, ve Kuba’da eğitildikten sonra Che Guevara’nın yanına gitmek istediğim de yazılı idi. O sıralarda O’nun Latin Amerika’da gerilla eyleminde olduğu duyulmuştu ve ben Pariste iken Guevara öldürülecekti... Sonradan anladığım kadarıyla, elçilik görevlileri ne olduğunu anlayamamışlar, ve bir NATO ülkesinden gelmiş olmam nedeniyle -anlaşılan- benden huylanmışlardı... Paris’te ve ardından Londra’da aralarında komik olaylar da olan birsürü serüven yaşayacak, kara olarak ağır işlerde çalışacaktım. Londra’da yaklaşık birbuçuk ay içinde yedi iş değiştirecektim... Bu arada, “Barış gönüllüsü” olarak iki yıl Türkiye’de çalışmış ırkçı faşist bir Amerikalı ajanla kapışacaktım... Ayrı uzun öykü...

 

Yaklaşık altı ay sonra Türkiye’ye dönünce, Filistin’e gitmeye karar verecektim ama, gelişen olaylar içinde ön plana çıkmak zorunda kalacak, FKF başkanı olacak ve gidişimi erteleyecektim. Filistin örgütleri hakkındaki ilk bilgilerimi, Yahudi asıllı bir Fransız istatistik profösöründen almıştım. Profösör, Filistin halkının haklı mücadelesini desteklemekteydi... Sözettiğim 1968 yılındaki gençlik olaylar içinde oynadığım rol ile ilgili anlatı, başlıbaşına kalın bir kitap büyüklüğündedir... Askeri kamplara benzer yasadışı “gizli” kamplarda eğitilmiş olan, ve kendilerine “komando” adını takan MHP yanlısı paramiliter faşist gurupların saldırıları, aynı yılın (1968) sonuna doğru başlayacaktı. Sözkonusu gurupları, şüpheli garip bir kaza sonucu yaşamını yitirecek olan asker emeklisi Dündar Taşer organize etmekteydi... Ve bu çakma “komandolar”, ilk yenilgilerini sayemde tadacaklardı... Ayrı, uzun öykü...

 

Sonuçta Deniz, “biz Filistin örgütüne gidiyoruz, birlikte gidelim”, deyince, kendi organizasyonumu iptal edip, onlarla gidecektim. Ben, dönmemek üzere, Türkiye’de devrimci bir durum doğuncaya dek dönmemek üzere gidiyordum... Şüphesiz bu süreçte yaşananlar çok daha zengindir. Kısa kısadan da kısa anlatıyorum...

 

MDD denen gurup olsun, parçalanmış TİP olsun, Türkiye’de varolan tüm “sol” etiketli politik parti veya akımlara güvenimi çoktan yitirmiştim. Bunlarla herhangi olumlu bir sonuca ulaşılamıyacağı, bizlerden yaşlı ve politik lider konumunda olanların gerçek anlamıyla adanmış kişiler olmadıkları, örneğin Mihri Belli gibi bunlardan bazılarının birkaç dalda birden oynadıkları kanısındaydım... Hatta, “Kanlı Pazar” olayından sonra “Türk Solu” adlı haftalık dergiye yazdığım makalede, bu işin mevcut yapılarla süremeyeceğini ifade etmiştim. Sözkonusu makale, ileride, kendilerini “kontragerilla” olarak tanıtanların işkenceli sorgu merkezlerinde karşıma çıkartılacak, ve “Sen diğerlerinden farklısın, ne demek istiyorsun?”, denerek sorgulanacaktım...

 

Başta kalıp durumu idare edecek tiplerden olmadığım gibi, işlerime de kimseyi bulaştırmamış, herhangi bir yerden talimat almamış, örgütü, FKF’yi, bildiğim gibi yönetmiştim. Başkanlığa seçilmemin hemen ardından, hem Aren’in davetine gitmemiş, ve hem de örgütün merkezinin Aydınlık’a taşınmasını ve TİP yanlılarının ihracını engellemiştim... Genel yönetim kurulunu hiç toplamamış olduğum gibi, ilerleyen süreçte merkez komitesini de toplamayacaktım... Buna karşın yönetimim anti-demokratik olmayacaktı. Çünkü, sadece bize üye olanların değil, diğer gençlerin de eğilimlerine bakarak, onları da işe katarak davranacaktım... Böylesi, mevcut toplumsal-kültürel yapıya daha uygun gelmişti ve FKF bu şekilde yığınsallaşmıştı. Eylemlerimde yenilgi tanımamış olmanın da bu gelişmede etkisi vardı...

 

O yedi TİP üyesi genci vahşice katledenlerin yakın arkadaşı iken günümüzde “liberal” tiyatrosu oynamaya çalışan ama, mevcut hastalıklı ruhsal yapısı ile “darbecileri kazığa oturtmaktan” sözederek gerçek düşünce tarzını açık eden kompleksi ve dalavereci bir akademisyen, aklısıra karalamak amacıyla, “askeri göreve davet eden bildiri yayınladığım” iftiralarını savuruyor olsa da, yaşamımın herhangi bir döneminde darbeci, cuntacı olmadım. Birçok asker ve asker emeklisi ile ilişkim olmasına karşın, darbeci olmadım. Basım olarak yüzbinleri, sayı olarak yüzleri bulan FKF imzalı bildiri yazıp yayınladım ama, bunların bir tekinde bile “askeri göreve davet” etmedim... “Kanlı Pazar” olarak anılan olayın hemen ardından, hem mizampajını ve hem de -ABD emperyalizminin Türkiye’ye girişini anlatan- uzun metni bizzat yazarak hazırlamış olduğum “Bağımsız Türkiye” başlıklı gazteteyi 60 bin adet bastırtmıştım. İmza koymadan FKF adına yayınlamış olduğum bu önlü arkalı A-3 kağıdı büyüklüğünde gazete, aynızamanda afiş olarakta kullanılabilirdi. Bunun dışında toplam sayı olarak yüzbinlerce bildiri yayınlamıştım... Kara Harb Okulu’nda okurken, Talat Aydemirci değildim, Aydemir’in benim için herhangi bir anlamı yoktu. Ben, koyu İnönü yanlısı idim, Atatürk ile birlikte İsmet İnönü gözümde erişilmesi güç birer ulusal kahramandı. Ozamanki kafamla İnönü için yaşamımı risk altına sokup rahatça savaşabilirdim...

 

Dev-Güç denen tezgaha aldatılarak girmiş, ve orada ABD emperyalizmine karşı sloganların yanında “Kahrolsun Sovyetler” de denmesini engellemiştim. Kadri Kaplan’ın “Kahrolsun Amerika” diyeceksek, karşılığında “Kahrolsun Sovyetler”de dememiz gerekir önerisine, gerekçeleri ile karşı çıkacak, böyle birşeyin olmasını engelleyecektim. O katılmış olduğum ilk toplantıda, okadar insan arasında beni sadece Rasih Nuri İleri destekleyecekti... Kadri Kaplan’ın bu önerisi, Mihri Belli’nin komplocu politik çizgisinden bağımsız değildi... İleride, -şimdi detaylarına girmeyeceğim- bazı olaylar nedeniyle ipler iyice gerilecek, bizlere, FKF’ye ve aslında tabanı olmayan daha birkaç dernek dışında neye dayandığı belli olmayan “Dev-Güç” denen sahte birlikten kapıyı vurarak çıkıp gidecektim. Asıl kitle gücü bizde idi, ve ben, birilerinin, ne olduklarını bilmediğim birilerinin memuru olma niyetinde değildim... Traji-komiktir, dönmem için peşimden yollananlardan biri de, -tarafımdan AÜTB başkanlığına oturtulmuş olan- bir Kürt öğrenci idi. Bu yaşananlar, çok daha ayrıntılı uzun hikayelerdir şüphesiz...

 

Artık çok ünlü idim, insanlar, özellikle gençler bana inanıyorlardı, ve istesem sürekli, kapatılıncaya dek FKF’nin başında kalabilirdim ama, kendi kendimi gözümde yüceltmiyor, gidişi beğenmememe karşın, politik bir alternatif üretebilecek kapasitede olmadığıma inanıyordum. Bu nedenle, yanlışlar yaparak insanlara zarar verebileceğimden korkuyordum...

 

Sosyalizm için mücadeleye, iktidar sahibi olmak, güç sahibi olmak için değil, devlete bütünüyle karşı olduğum için, Türkiye’yi ve dünyayı değiştirme düşleriyle girmiştim. Başkaları gibi Atatürkçü “solcu”, veya “sosyalizm ile daha iyi kalkınılır” vs. gibisinden entellektüel seçimlerle “sosyalist” olarak tanınan çevreye katılmamıştım. Entellektüel mavallarla hareket etmiyor, dipsiz bir öfke ve mevcut devlet yapısına bütünüyle karşı olarak kavgaya giriyordum. Zaten, komünizmi keşfetmeden (daha doğrusu keşfettiğimi sanmadan) önce de eşkiya olmaya karar vermiştim...

 

Silahlı Kuvvetler’den uzaklaştırıldığımı bildiren kağıt geldiğinde, rüyada gibi dışarıya çıkmış, kendiliğinden, hiç düşünmeden sonderece tiyatral bir havada yere kapanıp toprağı öperek hesaplaşma yemini etmiştim. Ardından yumruklarımı gökyüzüne yönelterek tanrıyı kavgaya çağırmıştım. “Yağdır şimşeklerini” diyerek, onunla döğüşmek için, üç ay kadar kırda-bayırda, dalgalı azgın denizde dolaşmış, onu aramış, ve sonunda yok olduğuna karar vererek peşini bırakmıştım... Olan, çok büyük bir haksızlıktı. Böyle alabildiğine adaletsizlikler ve entrikalarla yüklü bir toplumda herhangi birşey olmamak, bu yapının bir parçası olmamak için yemin etmiştim. Bunlar ayrı uzun öykülerdir... Özellikle 21 Mayıs gecesi, o güne dek aklımın alamayacağı ihanetlere, ikiyüzlülüklere, entrikalara tanık olacaktım. Aslında, ileride, bunlardan da kötülerini görecektim, ve herhangi bir zaman darbeci, cuntacı olmayacaktım ama, aldatılacaktım...

 

Mevcut politik-bürokratik yapının gençlik hareketi ile değiştirilemiyeceğini çok iyi biliyordum ama, nasıl değiştirilebileceğini, yenisinin nasıl getirilebileceğini bilemiyordum... Yaşamımın herhangi bir döneminde, askeri okullar dahil, iktidar, kariyer peşinde olmamış, sadece anlamaya, öğrenmeye, değiştirmeye çalışmıştım. İktidar, kariyer, veya para peşinde olmadığım için, boyun da eğmemiştim... Mevki, kariyer, para gibi şeyler için birilerine yanaşmaya hiç çalışmamıştım... Temel motivasyonlarım, anlamaya, öğrenmeye, diğer insanlar için olumlu, yararlı, yaratıcı birşeyler yapmaya yönelikti. Ve yanlış birşeyler yaparak insanlara zarar vermekten çok korkuyordum... FKF başkanı iken bile kendimi asker olarak görüyordum. Zaten, ruhsal olarak SBF’li (Mülkiyeli) hiç olmamıştım, devlet memuru olmak gibi bir idealim kesinlikle yoktu, olmamıştı...

 

Moskova ve Havana düşleri gerçekleşmeyince, “Oğlum Yusuf, sen zaten bir askersin, en iyisi gider Filistin de çarpışır, bu işi iyice öğrenirsin, ve sağ kalırsan devrim anında tecrübeli bir asker olarak Türkiye’ye döner, gerekeni yaparsın”, diye düşünmüştüm. Gitmeden önce -şimdi adını vermek istemediğim- bir arkadaşa, TİP’ten istifa dilekçemi bırakmıştım. Eğer provokatif bir olay yaşanacak olursa, TİP’e zarar gelmemesi için bu dilekçeyi örgüte vermesini ondan rica etmiştim... O arkadaş, çok sonradan, “nekadar düşünceli davranmıştın” diye sözkonusu olayı bana anımsatacaktı... TİP’e güvenimi yitirmiş olmama karşın, yine de bu örgüte ve diğerlerine zarar verecek bir işin içinde olmak istemiyordum...

 

İçimden geldi, hemen kısaca yazayım... Moskova’ya gitmek istememin temel nedeni, sosyalizmi, devrimin nasıl olduğunu, Marksist düşünceyi doğru öğrenebilmekti. Fakat bunun yanında, klasik Rus edebiyatına duyduğum hayranlık ta beni çekmekteydi. Daha 12 yaşımda Gorki, 17 yaşımda Dostoyevski, 18 yaşımda Puşkin ile tanışmıştım. Puşkin’in Pugachov ayaklanmasını anlatan “Yüzbaşının kızı” adlı romanı ile yarım kalmış olan “Dubrovski” adlı romanını, Kara Harb Okulu kitaplığında bulup okumuştum. O kitaplık halen varmıdır, bilemiyorum. Kısacası, o yaşlarda, -türkçeye çevrilmiş olan- Rus klasiklerinin tümünü, Pushkin’den Gogol’e, Turgenev’e, Chekhov’a, Dostoyevsky’e, Tolstoy’a, Gorki’ye dek klasik Rus edebiyatını çok iyi tanıyordum, ve bunları rusça da okuma düşüncesi beni heyecanlandırıyordu... Pushkin anlatıları, ruhumdaki haksızlıklara başkaldırı ile rezonansa gelmekteydi. Yarım kalmış “Dubrovski” romanında tasviredilen çürümüş Rus bürokrasisi, kafamda Türkiye bürokrasisini çağrıştırmakta idi... Herhangi bir diploma ve mevki umurumda bile değildi, ve herhangi bir zamanda umurumda olmadı... “Aramızda kültür anlaşması yok!”, denildiğinde, Nikiforov’a, “Diploma önemli değil, ben kaçak okuyup diplomayı kullanmam”, diye yanıt verecektim...

 

Selehattin Okur adlı utanmaz yalancı, beni kastederek, “(...) Aldığımıza da bin pişman olduk, yol boyunca ve kamplarda problem oldu, sırtımızda taşımak zorunda kaldık. Biz İstanbul grubu olarak çok iyi anlaşıyorduk.”, diye yazıyor...

 

Bu moralsiz komik tipin, o görmüş olduğu ve şişirerek ve bol keseden uydurmalarla anlatmaya çalıştığı Filistin eğitim kampından çok daha ağırını ben henüz 14- 15 yaşlarında Kuleli Askeri Lisesi’nde yaşamıştım. Hem de Türk Ordusu’nun -belki de- en sert disiplinli subayı “Köpek” Sabri’nin komutasında, çok ağır bir disiplin altında, her gece nöbete kalkarak, sabahın saat altısında spor ile eğitime başlayarak yaşamıştım... II. Dünya Savaşı yıllarından kalma 7.62 mm çapında ve 1 800 m menzile sahip İngiliz piyade tüfekleri ile eğitime çıkmaktaydık. Kampta ayrıca, yine aynı yıllardan kalma İngiliz Bren hafif makineli tüfeği ile Hotchkiss hafif makineli tüfeği vardı ama, bunları sadece bakarak öğrenecektik. Uzun öykü...

 

İleride, çok yıllar sonra, Sabri Demirbağ’ın sınıf generali olduğunu, ben askeri hapishanede iken Bolu Komando Okulu’nun komutanlığına atandığını, ve Bolu Komando Tugayı’nın başında Kıbrıs harekatına katıldığını, basın aracılığıyla öğrenecektim... Bando takımındakilere gıcık kapan ve uzaktan duyulan öksürüğü en bıçkın tipleri bile titreten Sabri Demirbağ, öksürüğünün köpek havlamasını çağrıştırması ve sertliği nedeniyle, öğrenci arasında, “Köpek” Sabri olarak ünlenmişti... “Köpek” Sabri ile serüvenlerim çoktur... Tuzla’nın ilerisinde, suyu bidonlarla gelen ve ancak içeçek kadar su bulunabilen bir kamptı Kuleli Askeri Lisesi’nin kampı. Son gece üstüme şarıl şarıl yağmur yağmış olmasına karşın, kamp bittiğinde, leş gibi kokuyordum... Aslında, yağmurun üzerime akmasının sorumlusu kendimdim. Ozamanki genişliğim kadar eni olan saman dolu eğri-büğrü daracık yatağımın tam arkasında, çadırın pencerelerinden biri vardı. Belayı paratoner gibi üzerine çekmekte usta biri olarak, çadırın küçük direklerinden birini elime alıp, direği “mızrak” niyetine sözkonusu pencereye doğru fırlatmakta iken, “körün taşı” misali “mızrak”, biraz yukarıya gitmiş, yatağımın tam üstünde, çadırda kocaman bir delik açmıştı. Ve o günün, son günün gecesi, korkunç bir fırtına ile birlikte sağnak halinde yağmur başlayacaktı. Gece boyunca durmayan yağmurun suyu, gürül gürül tepeme akacaktı. Yer değiştirmeme olanak yoktu... Uzun öyküler...

 

Gördüklerini bile anımsamayan ve gittiği yeri birtakım uydurmalarla anlatan bu garip kişinin, Selehattin Okur’un bizlerle birlikte katılmış olduğu kamtan çok daha uzun süreli ve ağır koşulları olan askeri kamplara, Kara Harb Okulu’nun Menteş kampına, iki kez katılmıştım. O sıralarda henüz 17-18 ve 19 yaşlarında idim... NATO güçlerinde kullanılan taktik piyade silahlarının büyük kısmını o yaşlarda öğrenmiştim. Ayrıca, artık kullanımdan kalkmış olan Amerikan üretimi Thompson ve İngiliz üretimi Sten gibi elde tutularak ateş edilen hafif otomatik silahları, 50- 60 metre kadar etkili mesafesi olan bu yakın muharebe sihahlarını, söküp takarak ve mermi yakarak öğrenmiştim. 50 calibre veya 11,43 mm mermi yakan karmaşık yapıdaki ve bu yapısı nedeniyle kolay bozulabilir Thopsonlar’ın, 20 mermi alan veya tambura adlı 50 ya da 100 mermi alan magazinleri varken, 9 mm’lik Parabellum mermi yakan Sten hafif otomatik tabancaların yandan takılan ve 32 mermi alan magazinleri vardır... Tanklara da monte edilebilen 12.7 mm’lik Browning A-4 ağır makineli tüfekleri, söküp- takarak, 12.5 metreden sıfırlamalarını yapıp ateş ederek öğrenmiştim. İki kişi tarafından kullanılan bu silahın ana gövdesini nişancı er taşırken, üzerine monte edildiği ağır üç ayağı ve mermileri doldurucu er taşır... Piyade silahı olan ve nokta atışı yapabilen geri tepmesiz topları tüm özellikleri ile öğrenmiş, yine koruganlara ve zırhlı araçlara karşı kullanılabilen ABD üretimi bazoka ile atış yapmış, ve -25 metre yarıçapında bir çemberin içinde öldürücü etki yaratabilen- taarruz el bombalarını kullanmıştım. Bornova’da top atışlarında, 10 kilometre menzilli 105 mm’lik obüslerin atışlarında bulunmuştum. Ayrıca, 155 mm’lik obüsler hakkında da bilgi almıştık. Atışlarında saatlerce bulunduğum, havada ıslık çalan mermilerini izlemiş olduğum 105 mm’lik obüslerle ilgili olarak, kamp yerinde de eğitim görmüş, bilgi almıştık...

 

Sözkonusu obüslerin -atış yapılacak mesafeye göre- en az ve en çok nekadar hartuç (merminin arkasına yerleştirilen aynı gramajda barut torbaları) ile ateşleneceğini, abtal tuzakları (booby trap) denen çok alternatifli tuzakların nasıl hazırlanabileceklerini öğrenmiştim. Ateşleyici fünyelerine ve etkilerine göre kaç çeşit top mermisi olduğunu, bu mermilerin iç yapılarını, piyade tarafından -zırhlı araçlara, tanklara, koruganlara karşı- kullanılan roketlerin patlayıcı bölümlerinin nasıl biçimlendirildiklerini, el bombalarının iç yapılarını, tankların en zayıf yerlerini öğrenmiştim. TNT gibi askeri patlayıcıların kaç derece ani ısı veren fünyelerle nasıl patlatılabileceklerini, en az 300 C ani ısı veren bu fünyelerin kimyasal bileşimlerini, patlayıcıların nasıl yerleştirilebileceklerini, anti-personel ve anti-tank mayınların yapılarını, anti-tank mayınların altlarına anti-personel mayınlar yerleştirilerek nasıl tuzaklar hazırlanabileceğini, bu tuzaklardan nasıl korunulabileceğini, mayınlama stillerini, mayınlanan bölgenin ateşle korunması zorunluluğunu öğrenmiştim. Gece harekatlarının özelliklerini, gece yürüyüşlerini, değişik savaş düzenlerini, hava saldırılarına karşı alınacak düzenleri öğrenmiştim. Topoğrafya dersleri almış, gizlilik dereceleri olan münhanili haritaları okumayı öğrenmiştim... Avcı boy çukurlarının nasıl hazırlanacaklarını, ve neden böyle hazırlanmaları gerektiğini, hava saldırılarına karşı alınacak düzen ve tedbirleri öğrenmiştim... Daha ayrıntılı anlatayım mı?.. Bana gıcık kapan küfürbaz şişko İsmet üsteğmen, üç ile çarpılan piyade notumu düşük tutsa da, ben çok dikkatli bir öğrenci idim. Fazla not alıp derecemi yükseltmek uğruna kaba İsmet üsteğmene yağ çekemezdim...

 

Yaşamımda, 14 yaşından 19 yaşına dek -kısa tatiller dışında- yaklaşık her gece nöbet tutmuş, 150- 200 kişilik yatakhanelerde ranzalar üzerinde uyumuştum. Kuleli Askeri Lisesi’nde, iki yıl ranzanın üst kısmında yatacak, ve tam başımım üstünde duran 60 mumluk bir ampule tahammül ederek uyumaya alışacaktım. Gözlerimin hemen üstünde sürekli parlamakta olan ampulü kapatmak yasaktı... Nizamiye nöbetleri olduğu zaman, her iki saatte bir nöbete çıkardık. Askeri kamplardaki bu nöbetlerle ilgili çok eğlenceli öykülerim vardır. Subay kantininden rakı araklayan ve tüm küçük kirli işlerin ustası olan “pelte göt” Sümer... Bundan sonraki yaşamım da çok sert geçecekti... Örneğin, yaşamımım altı yıldan fazlası çok ağır ve izole koşullarda askeri cezaevlerinde geçecekti. Sözde demokratik dönemde, Mamak’ta, iki yılı aşkın süre izinle tuvalete gidecektim, ve tam anlamıyla izole edilecektim. Gördüğüm ağır işkenceleri saymıyorum bile... Yaşamış olduğum tüm olağanüstü zorluklara ve baskılara karşın, yaşamımda bir tek kez olsun sinir ilacı, uyku hapı gibi şeyler almayacaktım. Tanıdığım olan uzmanları hayrete düşüren biçimde, kabus da görmeyecektim...

 

Tüm sözkonusu askeri eğitimleri görmüş olan, derinlemesine olmasa da strateji, taktik ve harb tarihi dersleri almış olan ben, Filistin kampında, Arab arkadaşlara en ufacık bir bilgiçlik taslamaya bile kalkmayacaktım. Ne derlerse harfiyen yapacak, onların disiplinlerine tam anlamıyla uyacaktım. Çünkü orada gönüllü idim... Aslında, senin o kuyruklu yalanına, “sizlerle birlikte döndüğüm” yalanına karşın, sizler doğru dürüst ciddi bir eğitim görmeden Türkiye’ye dönerken, ben Filistinlilerin yanında kalıp savaş kampına katılacaktım... Sizlerle birlikte dönmeyecek, orada kalacaktım...

 

Aynızamanda Suriye Komünist Partisi yöneticisi olan bir cephe yöneticisi Arab arkadaş, arkanızdan ne diyecekti biliyormusun? O kişi bana, “Senin arkadaşların anarşist idi!”, diyecekti... Suriye’ye gidişin ardından olanları Feyizoğlu’na anlatmamamış olmamın nedeni, yapmış olduğunuz şımarıklıklardan, çıkarttığınız olaylardan sözetmek istemememdi. Suriye’ye gidişi de çok kısa olarak anlatmıştım... Fakat artık sen beni zorladın... Askerliğini yaptın mı bilmiyorum, belki bir yolunu bulup o işten de kaytardın ama, orada yapmış olduklarınızı -yüksek yerden torpilli olmayan birileri olarak- Türk Ordusu içinde yapmış olsa idiniz, askerliğinizi bitiremezdiniz. Yabancı olduğunuz için Arablar size tahammül ettiler ama, notlarını da verdiler... Daha geleceğim... Komik tip, “beni sırtında taşımış” imiş. Sen beni değil, kendini taşımaya çalış yeter...

 

“(...) Biz İstanbul grubu olarak çok iyi anlaşıyorduk.”, ifadesi de baştan sona yalan ve zaten bu garip kişi anlatısının biraz ilerisinde, Deniz’i kastederek, “(...) Bu ciddiyetsizlik, plansız, programsız, ve gösterişe yönelik hareketleri yüzünden Deniz ile aramız açıldı...”, diye yazmaktadır. Okur, Filistin kampı ile herhangi bir bağlantısı olmamasına karşın, yine Deniz’i kastederek, “(...) Kısa süre sonra Deniz’in Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bir Forum’da, gerilla kıyafetiyle bir konuşma yaptığını, aynı kıyafetle ODTÜ kampüsünde ata binip dolaştığını, elektrik direklerindeki aydınlatma ampullerine ateş ettiğini öğrendim.”, diye yazmaktadır... Sözkonusu yalancının, Okur’un kitabında yeralan hemen yukarıdaki cümleler ve bunların ardından gelen diğer başka cümleleri, “İstanbul gurubu” dediği şeyin ne ölçüde anlaşmış olduğunu belli etmektedir. Sözkonusu cümleler, Okur soyadlı yalancının, Deniz’e karşı gerçek duygularını, içindeki sevgisizliği açık etmektedir... İleride daha ayrıntılı geleceğim... Yalnız hemen kısaca ifade edeyim, “(...)Deniz’in Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki bir Forum’da...”, dediğin günlerde ben, Ürdün’de bir savaş kampında idim, ve 2 Eylül 1969 günü yaşamını yitirmiş olan Ho Chi Minh anısına Golan’da yapılacak olan bir operasyona katılabilmek için Demokratik Cephe yöneticilerine yalvarmakta idim. Yani, senin iftiralarında olduğu gibi, sizlerle birlikte Türkiye’ye dönmemiştim, “Filistin reklamı” yapmamaktaydım...

 

Okur’un Deniz’i aşağılamaya çalışan diğer cümlelerinden de, “İstanbul grubu olarak” hiç te iyi anlaşmadıkları, hatta Okur’un Deniz’e düşmanca duygular beslediği gayet iyi anlaşılmaktadır... Aslında, ortada bir guruplaşma falan da yoktu; sizler oraya bir gurup olarak gitmiştiniz ama, ben ayrı idim, içinizde değildim, ve sizlere dostca bir mesafe koymuştum. Senin bukadar çürük, kötü ve yalancı biri çıkabileceğini de tahmin edememiştim... Deniz israrla rica etmese, sizlerle aynı yerde yatmayacaktım bile. Çünkü, orada temelli kalmaya niyetli idim ve Arab arkadaşların arasına katılarak biraz arabça öğrenmeyi düşlemekteydim...

 

Deniz’e duymuş olduğun gizli nefreti çok iyi anlıyorum; çünkü O, Deniz, seni ve Erim Süerkan’ı -tam anlayamadığım- bazı nedenler ile kendine göre cezalandıracaktı ve cezalı olduğunuzu bana da söyleyecekti. Sizlerle yakınlık kurmamı istemiyordu... Sanıyorum, aranızdaki bir anlaşmaya uymamıştınız. Deniz epey birsüre sizlerle konuşmayacaktı ve daha o kamp yerinde yollarınız ayrılacaktı. Deniz’in yanında bir tek Cihan kalacaktı...

 

Tam bir Doğu Karadeniz şivesi ile konuşan Cihan, çok saf, eğlenceli, sevimli bir çocuktu. Deniz, Cihan’a sürekli takılır, O’nun “minubus, minubus” deyişi ile kafa bulurdu. Tüm takılmalara karşın Cihan, Deniz’e garip bir şekilde bağlı idi... Aranızda olanlarla, Deniz’in sizi cezalandırması olayı ile hiç ilgilenmeyecek, ilişkilerinize mesafeli duracaktım... Türkiye’ye, yollarınız tamamen ayrılmış olarak dönecektiniz. Sen (Selehattin Okur) ve Erim Süerkan birdaha Deniz’in yanında gözükmeyecektiniz. O uydurarak anlattığın ve senin anlatımınla ne olduğu anlaşılamayan “eğitim”ine karşın, sizleri, seni ve Erim’i, “gerilla” falan olarak ta göremeyecektik. Maşallah, “yakın döğüş” eğitimi dahi görmüş olduğun palavrasını atıyorsun ama, kimlerle ve neye karşı nasıl döğüşmüş olduğun, o “muhteşem eğitimini” pratikte nasıl kullanmış olduğun anlaşılamıyor... Bildiğim kadarıyla, o faşist çakma komandolardan biri olan yakın akraban “Komando Mustafa” da, Türkiye de açılmış olan -MİT ve CIA kontrolundaki- gizli kamplarda “yakın döğüş” eğitimi almış olmalı. Kimbilir balki de aranızda görev bölüşümü, katılınacak yer bölüşümü yapmıştınız...

 

Anlatımına göre, seninle birlikte Deniz’e çok kızan o senin kadar “ciddi devrimci” arkadaşın, Erim Süerkan, yanında kamp yerine, içinde sadece çıplak kadın resimleri olan “Peri” mecmuaları getirmişti. Kamp yerinde Erim, valizinden, içinde -sadece- çıplak kadın resimleri olan dergileri çıkartınca, şaşıracaktım... Aynı kişi, Arabların sözkonusu dergileri görmesinden de çekinmiyordu, utanmıyordu. Böyle bir tavrın “ciddi devrimcilik”le ne alakası olabilirdi? Kimbilir belki de O ve sen, bunu da “teorik eğitim”in bir parçası olarak görmekte idiniz... Fazladan iki zarif bacağı daha olan iri güzel gözlü cilveli bir “yosma” ile aşk serüveni yaşamış biri olarak senin, “Peri” mecmuaları işini görmemezlikten gelmen anlaşılabilir. Pek te romantik olmayan bu aşk serüvenini Deniz’e anlatmış olduğun için, iri güzel gözlü ve dört nefis bacaklı bu cilveli yaratıklardan biri ile arazide nerede karşılaşırsak karşılaşalım, neşeli bir hava içinde Deniz, “Bak sana bakıyor, sana bakıyor, kaçırma güzeli!”,  diye takılmadan edemezdi... Grek mitolojisinin yarı insan yarı keçi, ya da yarı insan yarı beygir yaratıkları benzer aşkların ürünleridir belki de...

 

“(...) otobüsümüz askeri polis tarafından çevrildi.”, ifadesi de uydurma ve senin bunamış biri olduğunu düşündürtüyor. Çünkü, otobüs ile gitmiyorduk. İleride yaşananları tam olarak anlatırken, buna da geleceğim... Ayrıca bu cümlenden, Suriye’de “milis” adını alan polisleri “askeri polis” sandığın, ve gittiğin yeri ne ölçüde tanımış olduğun da anlaşılıyor... “Çevriliş” olarak adlandırdığın olaydan sonra anlattıkların da uydurma, baştan sona yanlış... “(...) Bizi Naif Havetme karşıladı, kısa süren bir tartışma sohbetinden ve politik konuşmalardan sonra bizi...”, diye başlayıp süren cümlelerin baştan sona kuyruklu yalan. Hazretleri, “Naif Havetme karşılamış” imiş... “Küçük at ta civcivler yesin”, derler... Bu uydurmaların hepsine geleceğim... “(...) Ağustos ayı sonuna kadar bu kamta eğitim yaptık...”, ifadesi ve ardından gelen “eğitimler” ile ilgili anlatımların hepsi uydurma... Siz orada, gözaltında geçen yaklaşık on günlük süre dahil, toplam -en çok- birbuçuk ay kadar kaldınız ve bunun sadece yaklaşık bir ayı kampta geçti. Kaldığınız süre, Deniz’in SBF’de gözükmüş olduğu tarihlerden de bellidir. Ağustos ayının ilk haftası dışında, en çok aynı ayın ortasından itibaren orada, Suriye’de veya Ürdün’de değildiniz. Ağustos ayının ilk haftası biterken, veya ikinci haftası içinde Türkiye’ye çoktan dönmüştünüz...

 

Bir de beyfendi “15 gün acemi eğitimi görmüş”, imiş. Sanki Türk ordusunda uzun bir eğitim görüyor da, “acemi eğitimi” bitince, “usta er” oluyor... At bakalım, “Acemi eğitimi”nin ardından cepheye gitmiş sanki... Bu komik tipin anlatımına göre eğitimi, Ağustos sonuna dek iki aylık bir süreyi buluyor(!) “Okur” soyadlı küçük palavracının sözünü ettiği Haziran ayının dördüncü haftasına dek, Deniz ve ben Ankara’da birlikte idik. İleride bunu ayrıntıları ile anlatacağım... Ayrıca, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi sizler, Ağustos ayının ilk haftası biterken, veya en çok ikinci haftası içinde Türkiye’ye döndünüz. Yani, Ağustos ayının -en az- son üç haftası boyunca Türkiye’de gır gır yaptınız... Diğer yandan, Demokratik Cephe’nin o günlerde iki aylık bir eğitim kampı olmadığı gibi, senin görüp göreceği eğitim de yaklaşık bir ay olmuştur. Bu sürenin yarısından sonra şımarıklıklara, birçok işi asmaya başladığınız ise bir başka gerçektir. Anlaşılan, biraz daha ciddi olduğunuz ilk 15 günü, “acemi eğitimi” gibi hesaplamaktasın...

 

Beyfendi, “teorik dersler” de görmüş imiş(!) Hangi dilde teorik eğitim görmüş, arabça mı, ingilizce mi, yoksa “kuş dili” ile mi?, belli değil. Bu atıcının bildiği yabancı diller nelermiş acaba?... “(...) İsrail sınırına yakın, top seslerinin duyulduğu, çam ağaçları ile kaplı bir kampa götürdüler.”, imiş... Vay vay vay, “top seslerinin duyulduğu” bir kamp haa, nekadar da havalı ve “kahramanca” olmalı... Bu anlatımlar, ünlü Fransız yazarı Alphonse Daudet’in  eğlenceli kahramanı “Tarasconlu Tartarin’in Serüvenleri”ni, palavracı avcı öykülerini dahi sollamakta... Neler okuduğu belli olmasa da pek ciddi birşeyler okumadığı kolayca anlaşılan Selahattin Okur adlı kahraman “asker”, kalın bağırsağından gelen sesleri, gaz patlamalarını, “top sesleri” gibi duymuş olmalı...

 

İşin gerçeği, gittiğimiz eğitim kampının yeri, İsrail sınırının çok uzaklarında, Amman ile Irbid ketleri arasındaki alçak dağlarla kaplı ve ormanlık arazide biryerlerde idi, ve tek bir top veya başka silah sesi dahi duyulmuyordu. İleride kampı anlatacağım... Cephe, eğittiği kişileri İsrail’in burnunun dibine sokmayacağı gibi, eğitim görülecek ve üstlenilebilecek yerleri de Ürdün Hükümetinin izni ile belirlemekte idi. İsrail ile başını derde sokmak istemeyen Ürdün Kralı Hüseyin, Filistinli örgütlerin İsrail ordusunu taciz etmelerini engellemeye çalışmaktaydı. Fedailer, Ürdün tarafından İsrail’e yönelik olarak, veya sınırı geçerek öyle istedikleri gibi operasyon yapamamaktaydılar. “Kızıl Hat” adlı operasyona katıldığım için, bunu çok iyi biliyorum... Tüm bunların ötesinde, Ürdün ile İsrail savaş halinde olmadıkları için, top sesleri duymaya da olanak yoktu...

 

Sen bunları, hatta nerede eğitim görmüş olduğunu bilemezsin şüphesiz ama, sizler Türkiye’ye döndükten sonra, savaş kampında kaldığım süre içinde, deniz seviyesinin 400 küsur metre kadar altındaki Ürdün Nehri’nin (Şeria) kıyısına, İsrail siperlerinin tam karşısına gittiğimizde, sadece keşif yapmamıza izin vereceklerdi. Üç fedai, komutan konumundaki Filistinli, ben, ve “Che Guevara” takma adlı eğlenceli Filistinli arkadaşım, Ürdün Ordusu’nun siperlerini geçip, nehrin kıyısında cangıl ormana dönüşmüş arazide ve İsrail mevzilerinin tam karşısında iki gece sessizce dolaşacaktık. Şeria’nın bulanık alivyonlu “kutsal” suyunu tadacak, karşıdaki İsrail mevzilerini kollayacaktık... Fakat, “Kızıl Hat” adını alacak olan operasyonu yapmamıza izin verilmeyecekti. Çünkü, İsrail’in yanıtı, Ürdün Ordusu’na olmaktaydı... Ben, sözkonusu operasyon ile ilgili bilgileri, Ankara Merkez Cezaevi’nde kaldığım sırada, “a. kerim” imzası ile Aydınlık dergisinin Mayıs 1970 sayısında kısaca yazdım. Yıllar sonra, 19 Kasım 2004 tarihinde, aynı metni, -dilini biraz düzelterek- Sinbad’da yayınladım. Yine aynı metin, Sinbad’dan alınarak, benim imzamla, “ Ortadoğu'da Fedayi Harekatı ve Filistin'in Kurtuluşu İçin Demokratik Cephe ” başlığı ile, yani aynı başlıkla, teori.org sitesi de yayınlandı...

 

Kamp yerleri Ürdün yönetiminin iznine bağlı olduğu gibi, Ürdün istihbaratının Filistin örgütlerini sürekli izledikleri de belli idi, ve ben bunu hissedecektim... İsrail ile problem istemeyen, ve Filistin örgütlerinin -çok sayıda filistinli göçmene sahip- ülkedeki, Ürdün’deki etkilerinin artmasından çekinen Kral Hüseyin, aynızamanda ABD’nin ve İngiltere’nin baskıları ile, bir yıl kadar sonra, 16 Eylül 1970 günü, Filistin örgütlerine saldıracaktı. Başlayan içsavaş sırasında Suriye yönetimi, PLO’yu (Filistin Kurtuluş Örgütü, tüm örgütlerin tepesindeki kuruluş) desteklemek amacıyla kuzeyden Ürdün içlerine 250 kadar tank sokacaktı... Filistinlilerin büyük kayıplar vermesine neden olan bu olay, tarihe, “Kara Eylül” olarak geçecekti...

 

Sözkonusu garip tip, Okur, “(...) Filistin’e gidişimizi hiç kimseye söylemeyecektik. Deniz ve Yusuf Ankara’da kaldı, üçümüz (ben, Cihan, Erim) İstanbul’a döndük. Kısa bir süre sonra Deniz’in Siyasal Bilgiler Fakültesindeki bir forumda gerilla kıyafeti ile bir konuşma yaptığını...”, diyerek, benimle ilgili yalanlarını sürdürmekte. Aynı onursuz kişi, “(...) Deniz’in ve Yusuf’un Filistin’e gidişimizi övünme vesilesi yapmaları ve açıklamaları, beni ve Erim’i çok kızdırmıştı...”, diye atıp-tutmaktadır... En iyi niyetle bu kişinin “bunamış” olduğu iddia edilebilir ama, insan kimlerle Türkiye’ye dönmüş olduğunu da anımsamazmı? “Hadi birçok şeyi anımsamadığın için uyduruyorsun”, diyelim ama, kişi, kimlerle birlikte geriye döndüğünü de hatırlamazmı?.. Anlaşılan, niyeti iftira atmak olunca, anımsamaz...

 

Aramda herhangi kötü bir olay yaşanmamış bu garip tipin, Okur’un düşmanlığı nereden kaynaklanıyor, bilemiyorum. Belki de görevi icabı bunları söylüyor, yine bilemiyorum ama, basbayağı bilinçli olarak bana iftira ettiği, adımı karalamaya çalıştığı açık. Deniz’i karalamaya, küçük düşürmeye çalıştığı ise yine açıkça belli... Tekrarlıyayım, ben sizlerle dönmedim... O günlerde, Ho Chi Minh’in ölümü (2 Eylül 1969) nedeniyle Eylül ayının ilk günlerinde olduğu söylenen sözkonusu forumda Deniz konuşurken, ben, Ho Chi Minh anısına Golan tepelerinde yapılacak operasyona katılabilmek için Demokratik Cephe’nin yöneticilerine yalvarmakta idim. “Sen aramızdaki tek Türksün, sağ kalman lazım!”, diyerek beni engelleyecekler, operasyona almayacaklardı. Sonderece başarılı geçen aynı operasyon sırasında, ağır silahlar ve helikopterler kullanan İsrail’in elindeki bir köy geri alınıp iki saat kadar kontrol altında tutulacaktı. Operasyon sırasında iki fedai yoldaşımız yaşamını yitirecekti... Kısacası o günlerde benim Ankara’da olmadığımı herkes bildiği gibi, bu olaydan çok önce, Ağustos ayının başlarında sizlerin Türkiye’ye dönmüş olduğunuz da bellidir... Kısacası, sizlerle Türkiye’ye dönmediğim gibi, FKF’nin “Dev-Genç” adını aldığı kongreye dahi gelmeyecektim. Gelsem zaten yeniden başkan olurdum ama, ben bunu istemiyordum...

 

İlişki işini, gazete ve dergi akışı işini örgütlemek amacıyla cepheden bir aylık izin alıp, aynı yılın Ekim ayının ortalarında, “İmam” rolünde -150 TL vererek- Kilis’ten tek başıma sınırı geçecektim. Antep’te bir lokantada patlıcanlı kebab yerken, okuduğum gazetede adımı görünce şaşıracaktım. Atilla Sarp, “Yusuf Küpeli’ye birşey olursa, karşılığında en az on kişiyi öldürürüz.”, diye bir demeç vermişti. Şaşırmıştım, ve bu satırları okuduktan sonra etrafımı kollamaya başlayacaktım...

 

Benim Türkiye’de herhangi biryerde gözükmediğimi açık eden Sarp’ın bu demeci, gazete arşivlerinde rahatca bulunabilir... Sonuçta, yanlış ilişkiler kuracak ve tam Filistin’e geri dönerken, 8 veya 9 Kasım 1969 günü, akşam üzeri yakalanacaktım. İşte o güne dek -yanında saklandıklarım ve beni ihbar edenler dışında- Türkiye’de kimse benden haber alamayacaktı. On ay kadar hapiste kaldıktan sonra, yargılamalarım tutuksuz sürmek üzere salıverilecektim. Hapishanede geçen hareketli yaşamım, tüm ağır koşullara karşın üfürükçülerle, papelcilerle, hazinecilerle, otel hırsızları ile geçen eğlenceli günlerim, kızını satan aşağılık bir serserinin müdürden aldığı emirle “façamı bozmaya” çalışırken çarpılmışa dönüşü, “Maraş Canavarı” Kıllı ve diğerleri ile ilgili anılarım, başlıbaşına bir kitap olabilir... İçeriden çıktıktan 8- 10 gün sonra, Ürdün’de içsavaş, “Kara Eylül” olarak anılan olay başlayacaktı. Beni içeri atanlar, aslında, farkında olmadan, belki de yaşamımı kurtarmışlardı. Geri dönmeyi başarıp ta içsavaş sırasında Ürdün’de olsa idim, büyük ölçüde öldürülme ihtimalim vardı... Tekrar çekip gitmek isteyecektim ama, birileri, “Sen Türkiye’de lazımsın!”, diye binbir yalanla yapışacak, gitmemi engelleyecekti. Beni Türkiye’de tutmaya çalışmalarının nedenini sonradan anlayacaktım, zaten itiraf ta edeceklerdi... Ben olmadan Dev-Genç denen örgütü elegeçirmeleri olanaksızdı... Seni utanmaz rezil yalancı, demekki “birlikte dönmüşüz, ve ben Deniz ile Ankara’da kalıp Filistin’e gidişin reklamını yapmışım” ha...

 

Yukarıda kısa kısa anlatığım herşeyin ayrıntısı vardır şüphesiz ve bunların hepsi aklımdadır. Tüm bunları, sırası geldikçe, şu sırada birkısmı burada olmasa bile, başka yerlerde anlatacağım...

bir sonraki bölüm için tıkla

 

 

bölümler:

 

1) Özünde muhatabım olmayan, sadece gerçeklerin anlatılması için aracı olan Selehattin Okur adlı komik kişinin kuyruklu yalanları üzerine kısa kısa

 

2) Önce, bir diğer yalancının uydurmaları ve Filistin örgütüne gidiş öncesi yaşananlar, işgal, TUSLOG eylemi ve diğerleri üzerine kısa kısa

 

 

3) Yolculuk sırasında ve “eğitim kampı”nda yaşananlar üzerine kısa kısa

 

4) Savaş kampında tek Türkiyeli olarak yaşadıklarım ve Türkiye’de kitlelerden kopuk bireysel terör üzerine kısa kısa

 

http://www.sinbad.nu/