Bir çeviri ve oniki not

İsveç Komünist Partisi (SKP) adlı örgütün Riktpunkt adlı merkezi yayın organının 16 Ağustos 2006 tarihli 4ncü sayısında yayınlanmış olan aşağıdaki metin, anti-semitizm ile karalanmaya kalkılabilecek birisine ait değildir. Bunları yazan, demokratik düşüncelere sahip anti-sionist bir yahudi aydınıdır... “Demokrasi ve insan hakları” şampiyonu zengin Batı’nın gözleri önünde ve aynı emperyalist Batı’nın desteğiyle İsrail’in Gazza halkına yönelik saldırılarının, cinayetlerinin artarak sürdüğü günümüzde, bu metin güncelliğini korumaktadır. Zengin Batı tarafından uygulanan ambargolarla baskı altına alınan Filistin toplumu içinde bir iç savaşın kışkırtıldığı koşullarda bu metin güncelliğini herzamankinden daha fazla korumaktadır...  Aşağıdaki metinde sizlere inanılmaz gibi gelecek olan birtakım bilgilerle tanışacağınızı sanıyorum. Fakat inanın, bunların hepsi de gerçektir. Ve ayrıca bu metin İsrail’in hiç bitmeyen ve akıldışı gözüken saldırganlığının, cinayetlerinin nedenlerine de açıklık getirmektedir. İsrail devletinin -öncelikle bölge halkları ve tüm insan soyu için tehlikeli- ırkçı ideolojisi ve suçları bir Yahudi aydını tarafından aşağıdaki metinle bir kez daha belgelenirken, hangi millet olursa olsun bir milleti toptan karalayan ırkçı düşüncelerin yanlışlıkları da yine bir kez daha anlaşılmaktadır... Metnin sonuna yerleştirilmiş olan ve metindeki anlatımı zenginleştiren bazı açıklayıcı notlar, çeviriyi yapan Küpeli'ye aittir. Çevrilen metin 12 punto ile yaklaşık 5 sayfa tutarken, aynı metni zenginleştiren toplam 12 not 10 sayfa tutmaktadır. Kanımca sözkonusu notların metinle birlikte okunmalarında yarar vardır.- Yusuf Küpeli, 18/ 11/ 2006

Peter Cohen, Sionistler naziler gibi davranmaktadırlar

1 Ağustos (2006) tarihli Sydsvenska Dagbladet’in bildirdiğine göre, Malmö bölge savcısı Bo Albrektsson, TV kameraları karşısında, “İsrailliler, nazilerin savaş sırasındaki şeytani kötülüklerine benzer işler yapmaktadırlar.”, demiştir. Bunun üzerine, Yahudi merkezi meclisi, bu konuşmayı, bir halk gurubuna yönelik nefret gerekçesiyle Adalet Temsilcisi’ne (JO= Justitie Ombudsman) şikayet etmiştir. Ateist bir yahudi ve anti-sionist olarak belirtmeliyimki, Albrektsson’un vurgusu kesinlikle doğrudur. Sionistler, 70 yılı aşkın süredir filistinlilere yönelik soykırım gerçekleştirmekte ve bu halka işkence yapmaktadırlar... (...) Metnin yazarı, sionistlerin 1948 yılında Filistin köyü Duiema sakinlerine yönelik katliamına katılmış olan eski bir askerdir: “Onlar, 80- 100 silahsız sivil Arap erkeğini, kadınını ve çocuğunu katlettiler. Askerler, küçük çocukları, kafalarına kalın sopalarla vurarak öldürdüler. İçinde ölü gövdeler yatmayan tek bir ev kalmadı... (...) İsrai devletinin 1948- 52 yıllarında gerçekleştirmiş olduğu ve 750 bin filistinlinin topraklarından sürülmesi ile sonuçlanan yoğun etnik temizlik kampanyası sırasında yokedilen 400 köyden biridir Duiema. En kötü ünlü soykırımlardan biri, daha sonra İsrail başbakanı olacak olan Menaham Begin’in önderliğinde Deir Yasin köyünde gerçekleşti.

- Bir terörist nedir? The Telgraph gazetesinin 23 Temmuz 2006 tarihli nüshasında yazıldığı üzere, Jerusalem’deki (Kudüs) King David (Kıral Davud) otelinin 22 Temmuz 1946 günü patlayıcılarla havaya uçurulmasının 60ncı yılı Irgun-çetesinin eski üyeleri tarafından kutlanırken, aynı gün, bu yılın (2006) 22 Temmuz günü İsrail ordusu “Hizbullah-teröristlerini” yoketmek amacıyla Lübnan’a girmiştir...

- Sionist-Nazi işbirliği Alman sionist derneğinin daha 1933 yılında Nazi Partisi’ne yazdığı mektupla birlikte sionistlerle nazistlerin işbirliği başladı. Alman sionist derneğinin mektubunda şunlar yazılıydı: “(...) temel kural, prensip olarak ‘soy/ ırk’ inancını yerleştirmiş, kurmuş olan bizler de, yahudi gurubunun saflığını koruyabilmek amacıyla, sizler gibi karışık evliliklere, yahudi olanlarla olmayanlar arasındaki evliliklere karşıyız...”

- İsrail’e yönelik tehdit yoktur (...) İsrail’in ilk dışişleri bakanı ve 1954- 55 yıllarının devlet bakanı olan, ve ayrıca Yahudi Ajansı’nın politik direktörlüğünü yapan Moshe Sharett, 1979’da Tel Aviv’de yayınlanan Moshe Sharett’in Kişisel Anıları adlı kitabında, İsrail’in politik ve askeri yönetiminin ülkelerine yönelik herhangi bir tehlike olmadığını çok iyi bilmekte olduklarını göstermiştir... (...) “Kışkırtma (provokasyon) amacıyla terörün ve saldırganlığın kullanılması... Tarafımızdan dikte edilen uzun birseri huzur bozucu şiddet olayları ve çatışmalar planladım. Tarafımızdan kışkırtılmış olan bu silahlı çatışmalar çok miktarda kana maloldukları kadar, adamlarımızın yasaları çiğnemesine de yolaçtı...” Nil deltasından Basra Körfezine (Pers Körfezi) dek uzanan, Lübnan’ı, Suriye’yi, Irak’ın ve Suudi yarımadasının büyük kısmını içine alan sionist Eretz Israel (Büyük İsrail) hedefinin geleneksel bütünsel çizgisidir bu uygulanan politikalar...

- Barışa ilk adım İsrail saldırılarını hemen durdurmalıdır, 1967 savaşından işgalettiği topraklardan çekilmelidir, ve yeni yerleşimcileri bu topraklardan çıkartmalıdır. (...) Birleşmi Milletler’in 194 numaralı kararının (resolution 194) İsrail yönetimi tarafından kabullenilip izlenmesi...

Küpeli'nin notları:

not 1: Malmö ve Sydsvenska Dagbladet

not 2: Deir Yasin katliamı ve bu köye saldırıyı gerçekleştiren çeteler hakkında

not 3: Kıral Davud Oteli’nin bombalanması hakkında

not 4: Son günlerde basına yansımış olan katliamlar üzerine

not 5: Eski Ahit’ten/ Tevrat’tan alıntılarla Yahudi dininin ırkçılığı ve sionist ırkçılığın kaynağı üzerine

not 6: SS güvenlik örgütünün şefi olan Reinhardt Heydrich ve yaptıkları üzerine

not 7: Ben-Gurion ve işleri hakkında

Not 8: İsrail devletinin ırkçı yasaları ve İsrail’in apartheid/ soy ayırımı politikası üzerine

not 9: İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısının nedeni üzerine analizim doğrulanırken

not 10: Ben-Gurion’a ait bu sözler, hem bir suçluluk duygusu ile karışık derin bilinçaltı korkuların, hem ahmakça bir ırkçılığın ve hem de bunlarla bağlantılı tehlikeli bir deliliğin açığa vurmasıdır

not 11: Vaktiyle bir ölçüde tanık olduğum aynı gerçekler ve intehar bombacısının psikolojisi üzerine

not 12: Daha önce, not 8’de hakkında bilgi vermiş olduğum resolution 194 hakkında

 

Filistin ile ilgili önceki bağlantılı bazı metinler:

Kısa bir yorum: Yusuf Küpeli, Karanlık hesapların tutsağı olarak kullanırken kullanılanlar  bak: Filistin Memleketimdir

Yusuf Küpeli, Tetikçi İsrail’in sınır tanımayan terörü ve nedenleri üzerine   (...) İsrail’in bu son saldırılarından amacı, öncelikle Suriye’yi çatışmaların içine çekerek gerekli ABD müdahalesi için uygun ortamı yaratabilmektir... bak: Filistin Memleketimdir

Bir yazı, bir çeviri:  Yusuf Küpeli, Filistin’e bak, kendi geleceğini görmeye çalış + Olle Svenning, İçsavaşı Batı ısmarladı  bak: Filistin Memleketimdir

Hoseini, İsrail yanlısı lobi ABD dışpolitikası için tehdit oluşturuyor bak: Filistin Memleketimdir

Filistih halkının ve bölgenin diğer halklarının sularını gaspeden ve Arap halklarının  yaşadıkları toprakların çölleşmelerinin yolunu açan İsrail’in haydutluğu üzerine bir çeviri ve bir not:

Nasrin Hoseini, SU SAVAŞ NEDENİ OLABİLİR + Yusuf Küpeli’nin notu: İsrail’in su savaşları   bak: Filistin Memleketimdir

 

Sionistler naziler gibi davranmaktadırlar

 

1 Ağustos (2006) tarihli Sydsvenska Dagbladet’in bildirdiğine göre, Malmö bölge savcısı Bo Albrektsson, TV kameraları karşısında, “İsrailliler, nazilerin savaş sırasındaki şeytani kötülüklerine benzer işler yapmaktadırlar.”, demiştir. Bunun üzerine, Yahudi merkezi meclisi, bu konuşmayı, bir halk gurubuna yönelik nefret gerekçesiyle Adalet Temsilcisi’ne (JO= Justitie Ombudsman) şikayet etmiştir. (not 1: Malmö ve Sydsvenska Dagbladet)

 

Ateist bir yahudi ve anti-sionist olarak belirtmeliyimki, Albrektsson’un vurgusu kesinlikle doğrudur. Sionistler, 70 yılı aşkın süredir filistinlilere yönelik soykırım gerçekleştirmekte ve bu halka işkence yapmaktadırlar. Okumakta olduğunuz paragrafın ardından gelecek olan alıntı, Histadrut sendikası tarafından yayınlanan yahudice (hebreiska) Davar adlı günlük gazetenin 9 Temmuz 1979 tarihli sayısında bulunan bir yazıdan alınmadır. Metnin yazarı, sionistlerin 1948 yılında Filistin köyü Duiema sakinlerine yönelik katliamına katılmış olan eski bir askerdir:

 

“Onlar, 80- 100 silahsız sivil Arap erkeğini, kadınını ve çocuğunu katlettiler. Askerler, küçük çocukları, kafalarına kalın sopalarla vurarak öldürdüler. İçinde ölü gövdeler yatmayan tek bir ev kalmadı... Subaylardan biri, içine dinamit yerleştirilmiş bir eve iki kadının konmasını emretti. Askerlerden biri, ölümcül mermisini sıkmadan önce bir kadına nasıl tecavüz ettiğini anlatarak övünmekteydi. Yeni doğmuş bebek annesi bir başka Arap kadını, askerler tarafından birkaç gün temizlikçi olarak kullanıldıktan sonra bebeğiyle birlikte öldürüldü...”   

 

İsrai devletinin 1948- 52 yıllarında gerçekleştirmiş olduğu ve 750 bin filistinlinin topraklarından sürülmesi ile sonuçlanan yoğun etnik temizlik kampanyası sırasında yokedilen 400 köyden biridir Duiema. En kötü ünlü soykırımlardan biri, daha sonra İsrail başbakanı olacak olan Menaham Begin’in önderliğinde Deir Yasin köyünde gerçekleşti. (not 2: Deir Yasin katliamı ve bu köye saldırıyı gerçekleştiren çeteler hakkında)

 

Bir terörist nedir?

 

The Telgraph gazetesinin 23 Temmuz 2006 tarihli nüshasında yazıldığı üzere, Jerusalem’deki (Kudüs) King David (Kıral Davud) otelinin 22 Temmuz 1946 günü patlayıcılarla havaya uçurulmasının 60ncı yılı Irgun-çetesinin eski üyeleri tarafından kutlanırken, aynı gün, bu yılın (2006) 22 Temmuz günü İsrail ordusu “Hizbullah-teröristlerini” yoketmek amacıyla Lübnan’a girmiştir. Aralarında 28 İngiliz vatandaşının da bulunduğu 91 kişiyi öldüren patlayıcılar Kıral Davud Oteli’ne Irgun tarafından yerleştirilmişti. (not 3: Kıral Davud Oteli’nin bombalanması hakkında)

 

Kendisini “İbrani direniş örgütü” olarak tanımlayan Irgun, Filistin’deki İngiliz yönetimine karşı mücadele etmekteydi. Irgun, otelin müşterilerini önceden uyardığını iddia etmektedir. Fakat otel bombalandığı zaman tam anlamıyla doluydu. Bu yıl (2006) yapılan anma töreni, Irgun’un sözkonusu bombalamadan gurur duyduğunu göstermiştir. Aradan geçen 60 yıl içinde sionistler hem filistinlilerden ve hem de diğer halklardan binlerce sivili öldürmüşlerdir ve hemen hemen bunların hepsi için “yanlışlık oldu” açıklamasını yapmışlardır. (not 4: Son günlerde basına yansımış olan katliamlar üzerine)

 

“Yanlışlık oldu” açıklamalarına karşın, İsrail’de başbakanlık görevi yapmış birçok katilden biri konumundaki Yitzak Shamir’in ifadesiyle, İsveç kontu Bernadotte cinayeti hiçte yanlışlık değildi.

 

Eğer 1946 yılında sionistler “özgürlük mücadeleleri” adına sivilleri öldürme hakkına sahip iseler, neden filistinliler aynı hakka sahip olmasınlar? Gerçekte, terörist kimdir?

 

Bağdat’ta bulunan Birleşmiş Milletler (BM) binasında Ağustos 2003’de patlayan bomba, BM özel temsilcisi Sérgio Vieira de Mello’nun ve en az diğer 16 görevlinin ölümüne neden oldu. Batı’nın büyük medya organları bu olayı terörizmin dehşet verici örneği olarak tanımladılar. Daha bundan birkaç gün önce İsrail savaş uçakları nişan alarak silahsız dört BM gözlemcisini öldürdükleri zaman ise neler işittik? İsrail  ordusu Gaza ve Lübnan’da sivilleri öldürdüğü zaman, bu eylem terörizm olmuyormu?

 

İsrail’in Lübnan köylerine yönelik hava saldırıları ile Nazi Almanyası’nın örneğin Guernica’ya, Durango’ya ve Roterdam’a yönelik terör bombardımanları arasında nasıl bir fark olabilir? Nazi Almanyası’nın anılan saldırılarını yönetmiş olan Heinz Trettner, daha sonra “Batı Almanya”nın (Federal Alman Cumhuriyeti) genelkurmay Başkanı olacaktı...

 

İsrail’in sivillere yönelik katliamları ile ilgili geleneksel gerekçesi, Hamas’ın veya Hizbullah’ın roketlerini ateşlerken sivillerin arasına saklandığı üzerinedir. Aslında bizler aynı tip propogandaları, amerikalılar Vietnam köylerini haritadan silerlerken de işittik.

 

Örneğin, Lübnan Kızıl Haç’ının verdiği bilgiyi duyuran haber ajansı IPS’nin 1 Ağustos 2006 tarihli raporuna göre, İsrail bombardımanı altında yıkılan, çocuklarını ve kadınlarını yitiren Qana köyünden İsrail’e tek bir roket bile atılmamıştı.

 

Sionist-Nazi işbirliği

 

Alman sionist derneğinin daha 1933 yılında Nazi Partisi’ne yazdığı mektupla birlikte sionistlerle nazistlerin işbirliği başladı. Alman sionist derneğinin mektubunda şunlar yazılıydı: “(...) temel kural, prensip olarak ‘soy/ ırk’ inancını yerleştirmiş, kurmuş olan bizler de, yahudi gurubunun saflığını koruyabilmek amacıyla, sizler gibi karışık evliliklere, yahudi olanlarla olmayanlar arasındaki evliliklere karşıyız...” (not 5: Eski Ahit’ten/ Tevrat’tan alıntılarla Yahudi dininin ırkçılığı ve sionist ırkçılığın kaynağı üzerine)

 

SS Yahudi bürosunun 1934 yılında ilk şefi olan Baron von Mildenstein, sionistler tarafından Filistin’e davet edilmiştir. Gördükleri karşısında coşkulu bir hayranlık duygusuna kapıldığını Josef Goebels’e rapor eden bu kişi, Filistin’de altı ay kalmıştır. SS güvenlik örgütünün şefi olan Reinhardt Heydrich, 1935 yılında, iki çeşit yahudi vardır, ve bunlardan sionistler iyi olanlardır demiştir. Aynı kişi şunları söylemiştir: “Onlara (sionistlere) en sıcak selamlarımızı ve resmi iyilik dileklerimizi yollarız.” (not 6: SS güvenlik örgütünün şefi olan Reinhardt Heydrich ve yaptıkları üzerine)

 

Avrupa’da ve ABD’de yaşayan Yahudiler Alman ihraç mallarına karşı uluslararası bir boykotu yaşamda egemen kılmaya çalışırlarken, Nazilerin bu baskının üzerinden gelebilmelerine yardımcı olmak amacıyla yaklaşık 1934 yılında sionistler Filistin’de Bank Leumi’yi kurmuşlardır.

 

Yine hatta sionistler, Nazilerin pençelerindeki Yahudileri kurtarma işiyle özellikle ilgilenmemişlerdir. “Kristal Gecesi” olarak ünlenen olayın hemen ardından, 1938 yılında birçok vekil, vize vererek Yahudi çocuklarının tümünü İngiltereye getirtebilmek amacıyla İngiliz parlementosuna bir öneri vermişlerdir. (“Kristal Gecesi” için bak: not 6) Önder sionistlerden David Ben-Gurion, çocukların İngiltere’ye götürülerek kurtarılmaları ile ilgili sözkonusu öneriye karşı çıkmıştır. O, Büyük Britanya’da yaşamakta olan birgurup sioniste şunları söylemiştir:

 

“Tüm Yahudi çocuklarının İngiltereye yollanarak kurtulacaklarını bilecek olsam bile, sonradan onların sadece yarısının (sağ kalarak) Filistin’e gelebilecek olmaları alternatifini tercih ederim. Bizim özlemlerimiz çocukların kişisel ilgileriyle (kişisel güvenlikleriyle) bağlantılı olmayıp, Yahudi halkının tarihi amacıyla bütünleşmiştir.” (Yani adam, ingiltereye yollanıp kurtulacak olan çocuklar sionist ideallerden uzaklaşarak yollandıkları yerdeki güvenlikli rahat yaşamı tercih ederler ve Filistin’e gelmezler. Halbuki bunların yarısı bile Almanya’da sağ kalacak olsa, işimize yarıyacak kişiler olarak Filistin’e geleceklerdir, demeye getiriyor ve sonuçta çocukları Nazi tehlikesinden kurtarmak istemiyor.- Y. Küpeli)(bak: Ben-Gurion and the Holocaust, by Shabtai Teveth- israilli tarihçi-, Harcourt Brace, 1997.) (not 7: Ben-Gurion ve işleri hakkında)

 

Nazi ve sionist ideolojilerin bir diğer ortak yanları da, toplumsal ilişkilerin aynı haklara ve sorumluluklara sahip vatandaşlık anlayışı temelinde değil, “aynı kana sahiplik” temelinde yapılandırılmış olmasıdır. Bu tek yanlı halk ilgisinin tüm uluslararası yasaların ve anlaşmaların üzerinde tutuluyor olması gerçeği, İsrail devletinin neden tüm bunları (uluslararası yasaları ve anlaşmaları) hiçe sayıyor olmasına da bir ölçüde açıklık getirmektedir. (Not 8: İsrail devletinin ırkçı yasaları ve İsrail’in apartheid/ soy ayırımı politikası üzerine)

 

İsrail’e yönelik tehdit yoktur

 

Sionistler sürekli, İsrail’in tehdit altında olduğunu ve bu nedenle şiddet kullanarak yanıt verme hakkına sahibolduklarını iddia etmişlerdir. Buna karşın, İsrail’in ilk dışişleri bakanı ve 1954- 55 yıllarının devlet bakanı olan, ve ayrıca Yahudi Ajansı’nın politik direktörlüğünü yapan Moshe Sharett, 1979’da Tel Aviv’de yayınlanan Moshe Sharett’in Kişisel Anıları adlı kitabında, İsrail’in politik ve askeri yönetiminin ülkelerine yönelik herhangi bir tehlike olmadığını çok iyi bilmekte olduklarını göstermiştir (Ayrıca bak: Livia Rokach, Israel’s Sacred Terrorism: A study Based on Moshe Sharett’s Personal Diary and Other Documents. Aaug Information Paper, No 23. Livia Rokach, Sharett hükümetinde içişleri bakanı olan Israel Rokach’ın kızıdır.) İşin gerçeği, daha 1948 yılında İsrail, tüm Ortadoğu’da mukayese kabuletmeyecek biçimde en mükemmel donatılmış, en iyi eğitim görmüş, ve en güçlü orduya sahipti.

 

Sharett’in yazdığına göre İsrail, saldırılarına gerekçe yaratabilmek amacıyla Arapları özel olarak kışkırtmıştır. O, İsrail’in askeri amaçlı provokasyonlarının amacını şu şekilde tasvir etmektedir:

 

“Filistinlilerin Filistin üzerine taleplerinin tümünü etkisizleştirebilmek, Filistinli göçmenleri dünyanın uzak köşelerine sürmekle mümkündür.”

 

Sharett, “bölgedeki güç dengelerini kökten değiştirmek ve İsrail’i Ortadoğu’nun büyük gücü” yapabilmek amacıyla sionistlerin savaşa nasıl hazırlandıklarını anlatmaktadır.

 

O şunları yazmaktadır: “Kışkırtma (provokasyon) amacıyla terörün ve saldırganlığın kullanılması... Tarafımızdan dikte edilen uzun birseri huzur bozucu şiddet olayları ve çatışmalar planladım. Tarafımızdan kışkırtılmış olan bu silahlı çatışmalar çok miktarda kana maloldukları kadar, adamlarımızın yasaları çiğnemesine de yolaçtı...” (not 9: İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısının nedeni üzerine analizim doğrulanırken)

 

Nil deltasından Basra Körfezine (Pers Körfezi) dek uzanan, Lübnan’ı, Suriye’yi, Irak’ın ve Suudi yarımadasının büyük kısmını içine alan sionist Eretz Israel (Büyük İsrail) hedefinin geleneksel bütünsel çizgisidir bu uygulanan politikalar. (koyulaştırma metni çevirene aittir)

 

Kısacası sionistler, bu hedeflerine ulaşabilmek amacıyla işlemekten kaçınabilecekleri herhangi bir suç olamayacağını ve yine gerçekleştirmekten çekinebilecekleri herhangi bir zulüm bulunamayacağını defalarca ve defalarca kanıtlamışlardır. Ve onlar, İsrail’in resmi propogandasına bağlı olmaksızın, Filistinlilerin saldırılarına yanıt vermekten başka seçenekleri olmadığını görmüşlerdir. Aynen Ben-Gurion’un belirttiği gibi:

 

“Eğer ben bir Arap önderi olacak olsaydım, İsrail ile asla anlaşma yapmazdım. Doğal olarak hayır, çünkü onların topraklarını alanlar bizleriz. Evet, tanrı bu toprakları bize adadı ama, bu Araplar açısından herhangi bir önem taşımıyor. Bizim tanrımız onlarınki değil... Yaşanmış olan anti-semitizm, nazizm, Hitler, Auschwitz, tüm bunlar Arapların yanlışlarımı? Onlar sadece tek birşeyi bilirler; bizler buraya geldik ve topraklarını çaldık. Neden böyle bir davranışı kabullensinlerki?” (Bak, Nathan Goldmann, The Jewish Paradox: A personal memoir of historic encounters that shaped the drama of modern Jewry, Fred Gordon Books/Grosset & Dunlap, 1978) (not 10: Ben-Gurion’a ait bu sözler, hem bir suçluluk duygusu ile karışık derin bilinçaltı korkuların, hem ahmakça bir ırkçılığın ve hem de bunlarla bağlantılı tehlikeli bir deliliğin açığa vurmasıdır)

 

September 16, 2001 (16 Eylül 2001) tarihli The Burlington (Vermont) Free Press’de yayınlanmış olan CIA’nın önceki anti-terör bürosu şefi Haviland Smith’in aşağıda nakledilecek sözlerine göre, Filistinlilerin karşı saldırıya geçmelerinin nedenleri İsrail devletinin başındakilerce de bilinmektedir:

 

“Filistin göçmen kamplarını ziyaret edecek olursanız eğer, intehar bombacılarının neden varolduklarını ozaman birdenbire kavrayabilirsiniz. Bu kamplar, vaktiyle görmüş olduğum tüm yerlerden daha berbattılar. Açık kanalizasyonlar, tam bir yoksulluk, derin acılarla yüklü bir yıkım ve sahip olunan topraklara geri dönüş konusunda tam bir umutsuzluk, Lübnan’da veya bir başka ülkede yer edinme umudunun toptan yitirilmiş olması.” (not 11: Vaktiyle bir ölçüde tanık olduğum aynı gerçekler ve intehar bombacısının psikolojisi üzerine)

 

Barışa ilk adım

 

Ortadoğuda barış umudu yaratabilecen zayıf da olsa en ufacık bir çizgi oluşturabilmek için, İsrail saldırılarını hemen durdurmalıdır, 1967 savaşından işgalettiği topraklardan çekilmelidir, ve yeni yerleşimcileri bu topraklardan çıkartmalıdır.

 

Barışa giden ikinci adım, Filistinlilerin evlerine dönüşlerini ve zararlarının karşılığının ödenmesini garanti altına almış olan Birleşmi Milletler’in 194 numaralı kararının (resolution 194) İsrail yönetimi tarafından kabullenilip izlenmesinden geçmektedir. Sözkonusu kararın (resolution 194) İsrail tarafından yazılı olarak tanınması, 1949 yılında Birleşmiş Milletler’e kabuledilen İsrail için atlatılamaz kesin şart idi. Ve İsrail bu şartı tanıdı. Fakat o günden bu yana uygulamadı, bir kenara attı. (not 12: Daha önce, not 8’de hakkında bilgi vermiş olduğum resolution 194 hakkında)     

 

Metnin yazarı: Peter Cohen

 

Türkçeye çeviren: Yusuf Küpeli

 

Türkçeye çevrildiği tarih: 18 Kasım 2006

Küpeli'nin notları:

 

not 1: Malmö ve Sydsvenska Dagbladet

Malmö, İsveç’in güneybatı ucunda bulunan, yüzü Danimarka’nın başkenti Köpenhamn’a (Copenhagen) dönük bir liman kentidir. Doğuda Baltık’a açılan liman kenti ve başkent Stockholm’den ve batıda Atlantik’e açılan liman ve üniversite kenti Göteborg’den sonra İsveç’in üçüncü büyük kentidir Malmö... Sydsvenska Dagbladet (Güney İsveç günlük yaprağı veya sayfası) adlı gazete ise, İsveç’in güneyinin en büyük günlük lokal gazetesidir.- Yusuf Küpeli

 

not 2: Deir Yasin katliamı ve bu köye saldırıyı gerçekleştiren çeteler hakkında

Irgun ve Stern adlı iki terörist sionist çete, silahlandırılmış ve zırhlarla kaplanmış araçlarıyla, 9 Nisan 1948 Cuma günü sabahın erken saatlerinde, Jarusalem’in (Kudüs) 5.5- 6 km kadar batısında konumlanan ve 1945 yılı sayımına göre 610 kişilik nüfusa sahip olan Deir Yasin köyüne saldırmışlardır. Silahsız sivil köylülerin yaşadığı Deir Yasin’e saldıranlar, modern silahlarla donatılmış 3 000 kişiden oluşmaktaydı. Cumartesi gününe dek sarkan, 13 saat süren katliama İngiliz birlikleri sadece seyirci kalmışlardır. Kızıl Haç olay yerinde 254 ölü sayabilmiştir ama, bazı raporlara göre öldürülenler 256, diğerlerine göre ise 300 kişidir... Bilinçli olarak dehşet saçmak, insanları korkutup bölgeden kaçırtmak amacıyla cinayetler vahşice işlenmiştir. Gövdeler ikiye ayrılmış, bazı organlar dışarıya çıkartılmıştır... Öldürülenlerin 25 tanesi 10 yaşın altında çocuklardı ve bunların arasında 1, 2, birsürü 4 ve 5 yaşında olanlar vardı... Deir Yasin, aynı yıl yokedilen ve adları -bu kısa metne sığmayacak kadar- çok uzun bir liste oluşturan yüzlerce köyden sadece birisidir. Benzer vahşi cinayetler diğer köylerde de işlenmiştir...

 

İleride, 1967 yılından itibaren değişik bakanlıklarda bulunduktan sonra, aşırı sağcı Likud (“Birlik”) partisinden 1977 yılında İsrail’in 6ncı başbakanı olacak olan ırkçı faşist görüşlerin şampiyonu sionist Menachem Begin, katliam sırasında Irgun veya ITZL olarak adlandırılan çeteye komuta etmekteydi. Ruhu da görünüşü kadar çirkin olan bu kişi, 1978 yılında Nobel Barış Ödülüne “layık” bulunacaktı. Böylece sözkonusu kişi, bakanlıkları ve başbakanlığı ile İsrail devletinin terörist yapılanmasını gözler önüne sererken, aldığı sözkonusu ödülle ise, bu ödülün nasıl birtakım kirli politik konspirasyonların aracı olduğunun, ve emperyalist Batı’nın bazı ünlü kurumlarının derin ikiyüzlülüğünün en somut kanıtı olacaktı...

 

Yitzakh Shamir, aynı saldırıya katılmış olan Stern veya Lehi çetesine komuta etmekteydi. Çetenin adı, 1940 yılında bu örgütü kurmuş olan Avraham Stern’den gelmektedir... Katliamlarda başarılı sözkonusu ikili (Begin ve Shamir), İsrail’in politik ayaşamında da başarılarını birlikte sürdüreceklerdi. Yitzakh Shamir, Mart 1980’de Begin’in kabinesinde dışişleri bakanlığına atanacak ve Ekim 1986’da aşırı sağcı Likud iktidarı ile ülkenin başbakanı olacaktı... Begin, Shamir ve benzeri karakterlerle temsiledilen İsrail yönetimleri, sürekli katliamlara uğrattığı yoksul Filistin halkının yurtsever örgütlerine, saldırdığı Lübnan’ın yurtseverlerine, “usta hırsız evsahibini bastırır” örneği, “terörist” sıfatını takma kurnazlığını gösterecekti...- Yusuf Küpeli

 

not 3: Kıral Davud Oteli’nin bombalanması hakkında

Kahire ve İskenderiye’de yaşamakta olan zengin Yahudi Moseri ailesi tarafında 200 odalı ve yedi katlı lüks bir otel olarak Kudüs’te (Jerusalem) inşaedilmiş olan Kıral Davud (King David) Oteli 1931 yılında işletmeye açılmıştır. Merkezi konumu ve kolay korunabilir olması nedenleriyle İngiliz yönetimi bu otelin odalarının birkısmını askeri haberleşme merkezi olarak kullanmaya başlamıştı. İngilizler, otelin güneyindeki ordu kampı ile bağlantılı yeni bir kapı açmayı dahi ihmal etmemişlerdi. Otelin odalarının üçte biri, yani yaklaşık 70 oda sivil müşterilere açık kalmıştı...

 

Bu metnin daha önceki bölümlerinde ve notlarda adı sadece “Irgun” olarak anılmış olan 1931 doğumlu terörist örgütün adının tamamı, Irgun Zvai Leumi (“Ulusal Askeri Örgüt”) olmaktadır... Sözkonusu Kıral Davud otelini 22 Temmuz 1946 günü 50 kilo patlayıcı ile havaya uçuracak olanlar arasında, ileride Deir Yasin katliamını yönetecek olan Menahem Begin ve bu katliamda yeralan başkaları da vardı. Kısacası, aralarında Yahudilerin ve Arapların da bulunduğu yaklaşık 70’i sivil 91 kişinin ölümüne yolaçan Kıral Davud oteline yönelik terör eylemi de Irgun Zvai Leumi adlı örgüt gerçekleştirmiştir... Patlayıcılar, onar kiloluk beş süt bidonunun içinde en alt kattaki mutfağa -servis görevlisi kılığındaki- teröristler tarafından yerleştirilmiştir. Aralarında Menahem Begin’in de olduğu teröristler, zaman ayarlı patlatıcıları kurarak gitmişlerdir... Saldırı nedeniyle 28 İngiliz, 41 Arap, 17 Yahudi, ve 5’i diğer milletlerden, toplam 91 kişi ölmüştür. Otelin ön cephesi olduğu gibi çökmüştür...- Yusuf Küpeli

 

not 4: Son günlerde basına yansımış olan katliamlar üzerine

Türk basınındaki haberlere göre, İsrail ordusu 4 haziran 2006’dan bu yana kuşatma altında tuttuğu Gazza’da 3- 4 Kasım günü saldırıya geçmiş, camiye ve gösteri yapan kadınların üzerine ateş açmıştır. İsrail askerleri bir kadını ödürmüş, sekiz tanesini ağır yaralamıştır. Yine aynı gün İsrail uçakları 1701 sayılı Birleşmiş Milletler kararını çiğneyerek Lübnan üzerinde askeri uçuşlara başlamışlardır. Ardından, 9 Kasım tarihli gazetelerin haberlerine göre, Gazze’de saldırıya geçen İsrail ordusunun top mermileri, bir aileden sekizi küçük çocuk olmak üzere toplam 16 çocuk-kadın-erkek sivilin ölmesine yolaçmıştır. Aynı gün 28 masum sivil ödürülmüştür. İsrail Başbakanı, dünya ile alay edercesine, “teknik hata” olduğunu açıklamakla yetinmiştir... Türkiye Dışişleri Bakanı’nın açıklamasına göre, 1 Kasım gününden 9 kasım gününe dek İsrail ordusu Gazze’de 50 masum sivili öldürmüştür. İçinde olduğumuz yılın (2006) Haziran ayından 9 Kasım 2006’ya dek, İsrail ordusu tarafından 300 sivil öldürülmüştür... İsrail’in BM Güvenlik Konseyi’nde kınanması, ABD protestosu ile engellenmiştir. Ve İsrail yönetimi, her yıl ABD’den aldığı en az 3.5 milyar Dolar civarındaki karşılıksız yardımın tümünü silaha yatırmaktadır...- Yusuf Küpeli

 

not 5: Eski Ahit’ten/ Tevrat’tan alıntılarla Yahudi dininin ırkçılığı ve sionist ırkçılığın kaynağı üzerine

Kökleri İ. Ö. 2000 yılında Güney Mezopotamya’nın tarihi Ur kentindeki diğer semitik kardeşlerden kendini ayırma ve göç olgusuna uzandığı anlaşılan, ve İ. Ö. 1200’lü yıllarda ilk bölümleri doğan Tevrat (Eski Ahit) kitabında açık ifadesini bulan Yahudi ırkçılığı, kökleri yağmacı haçlı seferlerine, denizler ötesi koloniler elde etme ve bunları yağmalama seferlerine uzanan Batı ırkçılığından, ve bu sonuncusuyla irsi bağları olan Nazi ırkçılığından çok daha eski ve katıdır. Örneğin, Eski Ahit (Tevrat) kitabının Çıkış adlı ikinci bölümünü açar ve Bab 34’ü okumaya başlarsanız şu satırlarla karşılaşırsınız:

 

“(...) 10 Ve dedi: İşte ben ahdediyorum; bütün senin kavminin önünde, bütün dünyada ve bütün milletlerde yapılmamış olan harikalar yapacağım; ve arasında bulunduğun bütün kavm RABBIN işini görecek; çünkü seninle yaptığım şey heybetlidir. 11 bugün sana emrettiğim şeyi tut; işte ben, Amori ve Kenânlı, ve Hitti, ve Perizzi, ve Hivi, ve Yebusileri senin önünden kovarım”

 

Kültürel köklerinin önemli birkısmı Eski Ahit’e uzanan İncil (Yeni Ahit) ve Kuran gibi diğer monoteist dinlerin kitaplarında böyle bir soy (kavm) ayırımına, sadece tek bir kavmi, aşireti vs. koruyan satırlara rastlamak olası değildir. Diğer moneteist dinlerde “Yaratıcı” ve “Yokedici” kabuledilen güçler veya her iki gücede sahibolan kaynak, insanları ait oldukları kavimlere göre değil, bireysel tavırlarına göre ayırıp yargılarlar. Burada ise bir kavmin diğerlerinden açıkça ayrıldığını rahatça görebiliyoruz... Ve anlaşılmış olacağı gibi, böyle bir ayırım, ırkçı düşüncelerin en erken biçimlerinde olabilir ancak.

 

Devamedelim:

 

“(...) 16 ve onların kızlarından oğullarına almayasın, ve onların kızları kendi ilahlarına tabi olup zina etmekle, senin oğullarını kendi ilahlarına tabi kılarak senin oğullarını zina ettirmesinler. (...) Çünkü senin önünden milletler kovacağım, ve senin hudutlarını genişleteceğim; ve senede üç kere RABBİN önünde görünmek için çıktığın zaman, kimse senin diyarına göz atmayacak.” Şüphesiz bu örnekler uzatılabilir. (bak: Kitabı Mukaddes; Tevratı Şerif yahut Eski Ahit kitabı, Turkish Bible, İstanbul 1979)

 

Nazi iktidarının 1930’lu yıllarda çıkartmış olduğu “ari ırk”tan olmayanlarla evlilik yasağından yaklaşık 3100 yıl önce benzer bir evlilik yasağının Eski Ahit’te, Yahudi toplumunda bulunduğunu yukarıdaki satırlar nedeniyle farkedebiliyoruz. Eklektik (yamama) Nazi ideolojisinin kökleri Yeni Ahit’e (İncil) uzanan anti-semitizmine, veya Yahudi düşmanlığına karşın, Alman sionist derneğinin Nazi ideolojisini kendi düşünce sistemine yakın bulmasını ve ortak ırkçı dogmaları temelinde işbirli aramasını anlamak mümkündür. Ve zaten Nazi iktidarının -kitleleri daha kolay manupule edebilme kaygısıyla- günah keçisi olarak kullandığı Yahudilere yönelik tüm soykırım politikalarına karşın, ırkçı sionist örgütlenmelerin Nazi hayranlığı ve değişik platformlarda Nazilerle işbirliği sürmüştür. Ve yine aynı ırkçı sionist kuruluşlar Nazi Partisinden öğrenmiş oldukları tüm yöntemleri yoksul Arap- Filistin halklarına karşı kullanmışlardır ve kullanmayı da sürdürmektedirler.- Yusuf Küpeli

 

not 6: SS güvenlik örgütünün şefi olan Reinhardt Heydrich ve yaptıkları üzerine

SS içinde de bu örgüte bağlı Güvenlik Servisi SD’yi (Sicherheitsdienst) örgütleyen Reinhard Heydrich, SS örgütlenmesinde ikinci kişi konumunda olmasına karşın, pratikte tüm işleri götüren acımasız ve soğukkanlı bir kitle katilidir. Yahudileri gettolar içinde toplayarak çalıştırma ve en zararlı bulunanlarını imha etme düşüncesinin kaşifi yine O’dur. İlk toplama kampı olan Dachau’yu da, ünlü Varşova Gettosu’nu da hazırlayan O’dur. Tüm Yahudi işyerlerinin ve Sinagogların tahrib edildiği, 25- 30 bin kadar yahudinin toplama kamplarına yollandığı 9- 10 Kasım 1938 tarihli “Kristal Gecesi”ni örgütleyen ve bu Yahudileri toplayan kişi yine Heydrich’ten başkası değildir...

 

Heydrich aynızamanda sahte belgeler üretme ve bunlara dayanarak politik manipülasyonlar geliştime konularında da üstat kabuledilmektedir... Hitler’in yükselişinde başrolü oynamış olan SA örgütlenmesinin güçlü şefi Ernst Röhm’ün sonunun hazırlanmasına yardımcı olan dökümanları ve yine Stalin’in “Troçkist darbe korkusuyla” 30 bin Kızıl Ordu subayını katletme trajedisine kaynaklık eden sahte belgeleri Heydrich’in hazırlamış olduğu iddia edilmektedir... Ernst Röhm’ün önderliğindeki SA’nın 1934’de tasviyesinin ardından SS’in ve dolayısıyla Heinrich Himmler ile Reinhard Heydrich’in önemleri olağanüstü artmıştır. Aynı kişiler SS örgütünü hem sayı ve hem de etki alanı olarak hızla büyütmeye, yeni alt kuruluşlar oluşturmaya başlamışlardır. Örgütün 1934- 36 yılları içindeki bu hızlı büyüyüşü sırasında üye sayısı 250 bini bulmuştur.

 

Hitler tarafından bir orduya bedel tutulan Reinhard Heydrich, orta sınıfın üst kademelerinden olan bir Wagner opera şarkıcısının ve piyanist ananın oğlu olarak 1904 yılında doğmuştur. Protestanların egemen oldukları bir çevrede, Katolik bir ailenin içinde büyüyen Heydrich’in çocukluğunun problemli ve mutsuz geçtiği biyografisindeki bilgilerden anlaşılmaktadır... Fotoğraflarında buz gibi ruhsuz bir heykel görünümü veren bu iri sportmen yapılı kişinin arkadaşları arasındaki takma adı, “Sarışın Hayvan” olmuştur. O’nu yüceltme, gücünü yansıtma amacıyla bu takma ad kullanılmıştır. Kurbanları’da O’na “Cellat Heydrich” takma adını layık görmüşlerdir.  

 

Sovyetler birliğine yönelik saldırının başlamasının ardından, işgal edilen alanlarda pasifikasyonu gerçekleştirmek, parti komserlerini, partizanları, tüm şüpheli kişileri yakalayıp öldürmek, idamları gerçekleştirmek amaçlarıyla örgütlenen özel SS birliklerinin mimarı Heydrich’den başkası değildir... Çekoslavakya’daki pasifikasyonu gerçekleştirmesi için en yüksek rütbe ile Prag’a yollanmış olan Heydrich, kurmuş olduğu ispiyon şebekesi ve acımasızlığı ile direnişe büyük zararlar vermiştir. Fakat, kendisine duyduğu aşırı güvenin bir sonucu, yanına muhafız almadan kullandığı arabasıyla bürosuna dönerken, Prag’a 20 km kadar mesafede, 27 Mayıs 1942 günü iki Çek partizanının saldırısı sonucu ağır yaralanmış ve beş gün sonra da ölmüştür... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar ; b. Hitler’i iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonya’ya saldırı ve II. Dünya Savaşı)- Yusuf Küpeli

 

not 7: Ben-Gurion ve işleri hakkında

Sionist bir politikacı olan David Ben-Gurion, 1886 yılında -Rus İmparatorluğu’nun parçası konumundaki- Polonya’da doğmuş ve 1973 yılıda İsrail’de ölmüştür. Ben-Gurion, 1948- 53 yıllarında İsrail’in ilk başbakanı olmuştur ve ayrıca savunma bakanlığı görevini de üstlenmiştir. Yine O, 1955- 63 yıllarında da başbakanlık ve savunma bakanlığı yapmıştır. David Ben-Gurion, Knesset olarak adlandırılan İsrail meclisi tarafından “Ulusun Babası” ünvanıyla onurlandırılmıştır.

 

Bu satırları yazana göre, Nazi Almanyasındaki yahudi çocukların kurtarılmaları girişimine, İsrail düşüyle karşı çıkacak kadar fanatik birisine böyle bir ünvanın verilmiş olması, aslında İsrail yönetimine ve toplumuna egemen olan militarist ırkçı fanatik dünya görüşünün belgelenmesinden başka birşey değildir. Böyle bir fanatizmin egemen olduğu toplumlardan uzlaşma ve çözüm beklemek sadece ham hayaldir. Kökü Yahudi dinine uzanan sözkonusu ırkçı fanatizmin Yahudi toplumunun başına gelen tüm felaketlerin anası olduğu gerçeğine Karl Marks parmak basmıştır. Bilindiği gibi Karl Marks, Yahudilikten Protestanlığa geçmiş aydın bir aileden gelmektedir...

 

Yahudi tarihi, fanatizmin yahudi toplumuna getirmiş olduğu felaketlerin örnekleri ile doludur... Şüphesiz yahudilerin günah keçisi yapılarak sık sık soykırımlara uğratılmış olmaları tüm insanlık tarihi için utanç verici bir olaydır ama, bu arada neden başkaları değil de Yahudiler?, sorusu da ister istemez akla gelmektedir. Çünkü, önce onlar kendilerini diğer insanlardan ayırmaktadırlar... Bu ırkçı düşünce yapılarının, sonsuz egoizmlerinin onları vaktiyle birlikte oldukları Roma yönetimiyle 70’li yıllarda karşı karşıya getirmiş olması gibi, günümüzde de -ileri karakolu rolünü oynayıp- yardımlarını aldıkları Batı ile, ABD ile karşı karşıya gelmemeleri için bir neden yoktur. Ve sanırım, tarihi süreçler açısından yakın sayılabilecek bir gelecekte, İsrail’in bölgeye yönelik hesapları ve derin paranoyası ile, başta ABD olmak üzere gelişmiş Batılı devletlerin ve diğer büyük güçlerin bölge politikaları, geleceğe yönelik hesapları arasında derin uçurumlar doğabilecektir...- Yusuf Küpeli     

 

Not 8: İsrail devletinin ırkçı yasaları ve İsrail’in apartheid/ soy ayırımı politikası üzerine

İsrail anayasası ile, İsrail hukuk sistemi ile ve aynı ülkede sosyal yaşamın pratikte işleyişi ile ilgili bilgiler veren tüm kaynaklar, vaktiyle ırk ayırımı (apartheid) politikalarının uygulanmakta olduğu Güney Afrika rejiminden daha ağır bir ırk ayrımı (apartheid) sisteminin İsrail’de yürürlükte olduğunun altını çizmektedirler. Çünkü, Güney Afrika rejiminde varolan ırk ayırımı sadece siyahları ve beyazları kapsamakta idi. Beyazlar ise sonuçta çok farklı kökenlerden, milletlerden gelmekteydiler... İsrail’de varolan ırkçılık (apartheid) politikası ise, bir avuç Yahudi dışında kalan tüm insanları ve öncelikle Yahudiler gibi semitik bir dil konuşan, köken olarak Yahudilerin kuzenleri olan Arapları kapsamaktadır.

 

İsrail devletinin yasaları karşısında,Yahudi ve Yahudi olmayan İsrail vatandaşları aynı konumda değillerdir. Ve dünyada azami 14 milyon kadar Yahudi olduğu, bunların hepsinin de sionist ve İsrail yandaşı olmadıkları gözönüne alınırsa, böyle bir ırkçılığın soluğunun nereye dek yetebileceğini ve bunun İsrail halkı ile birlikte çevresinde yaşamakta olan diğer halklara nasıl felaketler getirebileceğini anlamak okadar zor değildir. Zaten çevirmekte olduğum metnin anti-sionist Yahudi aydını yazarı da, “Bu tek yanlı halk ilgisinin tüm uluslararası yasaların ve anlaşmaların üzerinde tutuluyor olması gerçeği, İsrail devletinin neden tüm bunları (uluslararası yasaları ve anlaşmaları) hiçe sayıyor olmasına da bir ölçüde açıklık getirmektedir.”, derken, sionist israil düşünce sisteminin, yasalarının ve bu ırkçı kurallarla çerçevesi çizilen İsrail sosyal yaşamının Yahudiler dışında kalan tüm insanları karşısına aldığı gerçeğinin altını, ırk ayırımı gerçeğinin altını çizmektedir. Evet sionistler ve sionist tuğlalarla yapılanmış olan ırkçı İsrail devleti, askeri hizmet sunması, ileri karakol görevini yerine getirmesi nedenleriyle emperyalit Batı’nın militarist merkezlerinden, Pentagon’dan, ABD yönetiminden aldığı destekle şimdilik tüm dünyaya meydan okumakta olsada, Birleşmiş Milletler kararlarını çiğnemekte kararlı olsada, onun bu çılgınlığını daha nekadar sürdürebileceğini pek uzak olmayan bir zamanda göreceğiz.

 

Hernekadar sionist yalan ve İsrail’i kullanan emperyalist merkezlerin propoganda makinesi İsrail’i Ortadoğu’da “demokrasi”nin merkezi gibi göstermeye çalışıyor olsalarda, demokrasinin temel prensipleri ile yüzde yüz çelişkili biçimde İsrail, sadece bir Yahudi devleti olarak kurulmuştur ve bu gerçek anayasasında açıkça belirtilmektedir. Ve ayrıca hangi demokrasilerde halklar yüzlerce kilometrelik duvarlarla, kontrol noktaları ile izole edilirler? Ve yine hangi demokrasilerde yaklaşık hergün onlarca kadın-çocuk-sivil masum yoksul insan uçaklardan ve helikopterlerden yollanan güdümlü roketlerle, tank toplarının, obüslerin ve savaş gemilerinin toplarının namlularından fırlayan mermilerle öldürülürler? Hangi tip demokrasilerde cezalandırma amacıyla insanların evleri iş aletleriyle veya tanklarla kafalarına yıkılır? Hangi tip demokrasilerde, o “demokrasinin” kendi sınırları içinde binek otomobilleri sokak ortasında helikopterlerden veya uçaklardan atılan “akıllı” füzelerle avlanır, yargısız infazlar yapılır?

 

“İsrail bir Yahudi devleti olarak kurulmuştur. Yahudi olanların ve olmayanların eşit vatandaşlık haklarına sahiboldukları bir devlet olarak amaçlanmamıştır. Daha doğrusu, sadece yeryüzündeki tüm Yahudilerin potansiyel vatandaş olarak görüldükleri bir Yahudi devleti biçiminde düşünülmütür asıl olarak. Nitekim, 15 Mayıs 1948 günü devlet tekyanlı olarak temellendirilirken, onun yasa yapıcı kurumu Knesset, zorunlu olarak kimlerin aktüel veya potansiyel vatandaşlık haklarını kazanabileceğini, ve kimlerin bu hakların dışında tutulabileceğini, genel olarak Yahudilerin dışında kalanların ve özel olarakta Filistinli Arapların sözkonusu hakların dışında tutulacaklarını belirlemiştir. Bu, herhangi aşırı bir geciktirmeye yolaçılmadan yapılmıştır. Ardından, 1950 yılında İsrail Meclisi’nde (Knesset) iki yasa kabuledilmiştir: Geriye Dönüş Yasası, tüm Yahudilerin ülkeye göçetme hakkına sahibolduklarına açıklık getirerek İsrail’e gelişin sınırlarını belirlemiştir. Üzerinde Yaşanmayan Mülkler Yasası, içeriye alınmayanların sınırlarını belirlemiştir. Bu yasalara göre, ülkeye göçetmek şartıyla yeryüzündeki tüm Yahudiler vatandaş olma hakkına açıkça sahiptirler. İki milyon kadar insan, 1948- 49 ve 1967 savaşları nedeniyle mülteci durumuna düşmüş olan Araplar ve onların varisleri ise vatandaşlık haklarından yoksundurlar. Buna karşın sözkonusu mültecilerin ülkelerine dönüş hakları uluslararası yasalarla garanti altına alınmış ve bu uluslararası yasa 11 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Kararı ile onaylanmıştır (Resolution 194 [III])” (daha geniş bilgiler için bak: APARTHEID, ISRAELI STYLE. DETAILS OF THE CLASS SYSTEM., http://guardian.150m.com/palestine/israeli-apartheid.htm)

 

İsrail yasaları ile ilgili aynı metinden birtakım gerçekleri özetleyerek anlatacak olursak, bu ülkede yasalar karşısında dört ayrı katagori içinde sayılan insan gurupları yaşamaktadır. “A” katagorisi içinde olanlar, daha rahat bir yaşama ve tüm haklara sahibolanlar, tüm hizmetlerin götürüldüğü kişiler, sadece Yahudilerdir. “B” katagorisine girenler, vergilerini ödeyen ve seçme hakkına sahibolan ama, askerlik yapmaları yasaklanan ve buna bağlı olarak pratikte birçok vatandaşlık haklarından mahrum kalan kişilerdir. Sözkonusu kişiler, Yahudilerin dışında kalanlardır şüphesiz. “C” katagorisine girenler, vergilerini ödemelerine ve seçme hakkına sahibolmalarına karşın, 1950 yılında kabuledilmiş olan “Üzerinde Yaşanmayan Mülkler Yasası”na göre mallarından yoksun bırakılmış olanlardır ve bunlar topraklara, evlere, ortaklıklar biçiminde mülklere, mülklerden hisselere, değerli banka kağıtlarına, banka hizmetlerine sahip olamamaktadırlar. “D” katagorisi içine girenlerin konumları ise daha içler acısıdır. Bunlar vergi ödemelerine karşın seçme hakkından yoksundurlar. Bu durumda olanlar, yaklaşık 3 milyon kişidir. Ve bu son anılan iki katagorinin içine girenler de şüphesiz Yahudi olmayanlardır, Filistinli Araplardır... Pratikte yaşananların, çıplak gözle hergün tanık olunanların ötesinde İsrail devletinin ırkçılığını belgeleyen daha birçok yasa vardır. İsrail’e en büyük desteği veren, “tabiri caiz ise” İsrail devletini yaşatan ABD’nin Dışişleri Bakanlığı Raporları bile, yahudi olmayan Arap vatandaşlara açık bir ırk ayrımı (apartheid) politikası uygulandığının altını örneklerle çizmektedir. (daha geniş bilgiler için bak: APARTHEID, ISRAELI STYLE. DETAILS OF THE CLASS SYSTEM., http://guardian.150m.com/palestine/israeli-apartheid.htm ; Simon Butler, Israel: Apartheid State, www.resistance.org.au , August 18th, 2004 & http://www.stopthewal.org/analysisandfeatures/print726.shtml ; By Mark Hand, Israeli Apartheid Supporters Resist Binational Movement, http://www.pressaction.com/news/weblog/full_article/hand12312003/)- Yusuf Küpeli

 

not 9: İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısının nedeni üzerine analizim doğrulanırken

İsrail Lübnan’a yönelik kanlı yıkıcı saldırısı başlar başlamaz, Sinbad’da yayınlanmış olan “ Yusuf Küpeli, Tetikçi İsrail’in sınır tanımayan terörü ve nedenleri üzerine  ” başlıklı analizimde, İsrail saldırısının başta gelen amacının, Suriye ve İran’ı kışkırtarak ateşin içine çekmek ve İsrail ile birlikte W. Bush yönetiminin bu iki ülkeye yönelik ortak saldırısı için gerekçe yaratmak olduğunu yazmıştım. Biraz önce çevirmiş olduğum Sharett’e ait yukarıdaki anlatımlar bu gerçeği doğruladıkları gibi, aynı anlatımlar İsrail ordusunun son günlerde yoğunlaşmış olan Filistin halkına yönelik kesintisiz saldırılarının nedenine de açıklık getirmektedir. İsrail, askeri gücüne güvenerek sürekli kan ve ateşin rantını yemeye çalışmaktadır. Yine İsrail, yasadışılıktan yararlanmaya çalışmakta, barıştan ve yasal bir ortamdan korkmaktadır.- Yusuf Küpeli

 

not 10: Ben-Gurion’a ait bu sözler, hem bir suçluluk duygusu ile karışık derin bilinçaltı korkuların, hem ahmakça bir ırkçılığın ve hem de bunlarla bağlantılı tehlikeli bir deliliğin açığa vurmasıdır

“(...) çünkü onların topraklarını alanlar bizleriz... (...) nazizm, Hitler, Auschwitz, tüm bunlar Arapların yanlışlarımı? Onlar sadece tek birşeyi bilirler; bizler buraya geldik ve topraklarını çaldık. Neden böyle bir davranışı kabullensinlerki?” gibi ifadelerde, açıkça bir suçluluk duygusu ve haksızlık yapanlara, suç işlemiş olanlara özgü derin bilinçaltı korkuları yansımaktadır. Yani, İsrail devletini kuranlar ve yönetenler, yaptıkları işin haksızlığının bilincindedirler ve korkmaktadırlar. Bu suçluluk duygusunun yaratmış olduğu derin korkularla ve karamsarlık nedeniyle çok daha ağır cürümlere, saldırganlıklara, şiddete itilmektedirler. Suçluluk duygusu taşıyanlar ve korkanlar, bunu örtebilmek ve rahatlıyabilmek için daha da saldırganlaşırlar... 

 

“(...) Evet, tanrı bu toprakları bize adadı ama... Bizim tanrımız onlarınki değil...”, gibisinden ifadeler ise hem derin bir ırkçılığın ve hem de tehlikeli bir deliliğin açığa vurmasından başka birşey değildir... Adam, hem de devlet kurmuş ve yönetmiş biri, yaklaşık 3 200 yıl önce söylenmiş bir yalana, yerleşecek yer arayan herkesle kavgalı lanetlenmiş birtakım aşiretlerin kalıcı yurt edinebilmeleri için söylenmiş “adanmış topraklar” yalanına ve “Eski Ahit”in diğer tüm bilimdışı yalanlarına, hurafelerine ciddi ciddi inanmaktadır. Ve yine aynı hurafelerle bağlı olarak, ve ciddi ciddi, “Bizim tanrımız onlarınki değil”, diyebilmektedir...

 

Bu sözler, insancıllıktan tamamen uzak tehlikeli bir deliliğin, derin bir şizofreninin yanında, kökü “Eski Ahit”e uzanan zehirli bir ırkçılığı da açıkça yansıtmaktadır... Irkçı dini temellerde şekillenmiş böyle bir devletin, laik demokratik ideallerden tamamen uzak düşüncelerle donatılmış bu tip yöneticilere sahibolan bir devletin, demokratik olabileceğini, hem kendi yurttaşlarına ve hem de çevresine zarar vermeyeceğini iddia edebilmek olanaksızdır şüphesiz.

 

“Bizim tanrımız onlarınki değil...”  Aslında Eski Ahit’in ilk bölümünde veya “Musa’nın Birinci Kitabı” olan “Tekvin” (“Yaradılış”) kitabında, kısaca, insanlar dahil tüm canlıların aynı “güç” tarafından yaratıldığı yazılıdır. Bu öykü, İrani bir din olan Zoroastrianizm’in “yaradılış” efsanesi ile paralellikler taşıdığı kadar, İncil (Yeni Ahit) ve Kuran’ın “yaradılış” anlatımlarını da etkilemiştir... Bu “yaradılış” öyküsünde ırkçı bir yan yoktur. Fakat “Musa’nın İkinci Kitabı” olan “Çıkış”da, birinci kitaptaki “yaradılış” öyküsü ile çelişkili olarak, “herkesi yaratmış olduğu” iddia edilen güç, bu defa sadece Yahudileri korumaya, tüm şevkatini ve şiddetini onların yararına kullanmaya başlar...

 

Şüphesiz insanlar “yaratıcıları” kendilerine benzetirlerken, onların davranışlarını da kendi istemlerine uymlu hale getirirler, onları hem lanetli ve hem de güzel düşleriyle donatırlar... Diğer insanlardan kendilerini ayıran, onlara lanetler okuyan Yahudi aşiretlerinin böyle bir “tanrı” yaratmış olmaları; kendilerine iyilik, dışlarında kalanlara ise sadece kötülükler dağıtan bir tanrı yaratmış olmaları, sonderece anlaşılabilir bir olaydır. Yalnız bunun insancıl olduğunu, iyi olduğunu ve akıllıca olduğunu iddia etmeye olanak yoktur... Örneğin, Hıristiyanların İsa’sı herkes için iyidir. Müslümanların “Alah”ı da herkese aynı mesafededir. “Alah” insanları Arap veya başka bir milletten diye ayırmaz. Zaten tamamen aynı nedenle yeryüzünde yaklaşık 2 milyar Hıristiyan, 1.5 milyar Müslüman varken, bunlardan çok daha eski monoteist bir din olan Museviliğe bağlı sadece 14 milyar kadar insan yaşamaktadır ve şüphesiz bunların birkısmı da artık -çevirmekte olduğum metnin yazarı gibi- ateistir... Bu nedenle, inanmıyor olsanız bile, Yahudi dininin tersine, Hıristiyan inancının özünün ve yine İslam inancının özünün derin bir insancıllık taşıdığını inkar edemezsiniz. Ve tabi Hıristiyanların ve Müslümanları bu gerçekten (inançlarının özündeki insancıllıktan) bağımsız olarak dinleri adına işledikleri tüm cürümleri biryana koyarak bunları söylemekteyim... Tüm sözkonusu gerçeklerin ışığında, İsrail’e egemen sionist düşünce yapısını yansıtan Ben-Gurion’a ait yukarıdaki sözlerin, hem bir suçluluk duygusunun ve bununla bağlı derin bilinçaltı korkuların, hem ahmakça bir ırkçılığın ve hem de tüm bunlarla ilintili tehlikeli bir deliliğin açığa vurması olduğunu anlamak okadar da zor olmamaktadır.

 

Aslında ve açıkçası, ne Yahudilere ve ne de bir başka millete özel düşmanlık taşımadığım ortadadır kanımca. Karşı olduğum, beni rahatsız eden, isyan ettiren, yazmak için motive eden tek şey, tanık olduğum, görebildiğim haksızlıklardır. Ve malesef son zamanlarda ağırlıkları artarak yaşanmakta olan yorucu, yıpratıcı ve acı verici gerçekler, özellikle Ortadoğu’da yaşananlar, insanlara bakarken daha önce görmediğim birtakım resimlerin aniden gözümün önünde canlanmaya başlamasına neden olmaktadırlar...

 

Bilimsel dökümanterlerde gördüğüm, insan dahil tüm memeli türlerin tek atası olduğu iddia edilen ve nesli tükenmiş olan bir yarı sürüngen artık sık sık gözümün önünde boy göstermektedir. İnsanlara, herhangibirine bakarken, birden karşımda o çirkin yarı sürüngeni görüvermekteyim artık. İrade dışı olarak, karşımdaki kişi, bir an için o yarı sürüngen olarak gözüküvermektedir bana. Bu sahneler televizyona bakarken de aniden canlanıvermektedirler. Özellikle insanlar yüzlerindeki değişik maskeleri ile bilgiçlik taslamaya başladıklarında, birtakım vücut dillerini de öne çıkartarak zevzeklikler yapmaya başladıklarında, küçük ikiyüzlü yalanları ile övünmeye, acındırmaya, veya “kahramanca” saldırganlıklarını sergilemeye başladıklarında, birden bu yarı sürüngen çirkin yaratığın resimleri gözümün önünde harekete geçmektedir. Ve sürekli, insan soyunun bu en ilkel yarı sürüngen çirkin atasından, reviri içinde tüm pis açgözlülüğü ile tıkınmaya çalışan bu korkak hain hileci saldırgan ilkel atasından henüz nekadar uzaklaşabilmiş olduğunu düşünmeye başlamaktayım kendiliğinden. Ve yakın gelecek için derin bir karamsarlığa sürüklenmekteyim...- Yusuf Küpeli

 

not 11: Vaktiyle bir ölçüde tanık olduğum aynı gerçekler ve intehar bombacısının psikolojisi üzerine

Aynı gerçeklere 1969 yazında bir ölçüde tanık olduğumu söyleyebilirim... Ürdün’de yaşamakta olan en erken göçmenlerin çoğunluğunun durumlarının okadar kötü olduğunu söylemeye olanak yoktur şüphesiz ve bunlar genellikle toplumdaki orta sınıfa dahildirler. Göreceli güzel evlerde yaşamaktadırlar ve hatta aralarında Filistin burjyvazisine dahil bayağı varlıklı aileler de vardır. Fakat 1967 savaşı sonrası göçmenlerinin durumları, aynen CIA’nın önceki anti-terör bürosu şefi Haviland Smith’in tasvirlerine uymaktadır...

 

Aynı yaz 1967 göçmenlerini içinde barındıran bir kampı ziyarete gitmiştik. Ankara ve İstanbul’un en berbat gecekondularını görmüş, aylarca ağır koşullarda arazide çadırda yaşamış ve hatta uzun süreler doğrudan arazinin üzerinde yatmış biri olarak şaşkına dönmüştüm. Bu kamp, güneş altında yanan taş gibi kurumuş topraklar, bölgedeki en çorak topraklar üzerine kurulmuş -iskambil kağıdından evlere benzeyen- derme çatma çinko ve teneke barakalardan ibarettiler. Biraz sert bir rüzgar esse, yıkılacak izlenimi veriyorlardı. Barakaların zeminleri aynı sert topraktan başka birşey değildi ve kanalizasyonlar -aynen Havilan Smith’in anlattığı gibi- ortalıkta akıp gitmekteydiler. Su yoktu ve buna bağlı olarak temizlenme, özellikle banyo yapma olanakları hiç yoktu şüphesiz. İçecek su göreceli uzun mesafelerden zorluklarla taşınabiliyordu. İşsiz güçsüz bu göçmenlere beslenmeleri için biraz gıda dağıtılmaktaydı sadece. Tek işleri, tahta direklerden doğru dürüst iskeletleri bile olmayan derme çatma barakalarının çevresine siper kazmaktı ama, sert toprak elde kazma ile kazılacak gibi değildi. Olmayan iş makineleri bile bu toprağı zor etkileyebilirdi...

 

Siperleri göya İsrail hava saldırılarından korunmak için, sığınak yerine kazmaktaydılar ama, kanımca bu sadece onları oyalamaya yarıyan psikolojik bir tedbirdi... Çünkü, bu siperler kazılıp bitmiş olsalar bile, saldırılarında aynı zamanda napalm bombaları kullanan İsrail hava kuvvetlerinden korunmaya yardımcı olamazdı. Napalm bombaları altında yanıp simsiyah olmuş topraklar, tek bir bitki bile yetişmeyen simsiyah yamaçlar görmüştüm...

 

Şüphesiz bu kamplarda yetişmiş olmak intehar bombacısı olmak için birtakım psikolojik etkiler yaratıyor olsa da, tüm intehar bombacılarının benzer koşullarda yetişmediğini ve bu açıdan CIA’nın eski anti-terör bürosu şefinin yargısına katılmadığımı belirtmek zorundayım. Ve yine şüphesiz CIA’nın anti-terör bürosu şefliğine dek yükselmiş birisinin bu hatalı analizi karşısında biraz şaşırmış olduğumu, bu ölçüde kolaycı yargıları olan sözkonusu kişinin entellektüel düzeyi konusunda düş kırıklığına uğradığımı da belirtmeliyim... Kanımca intehar bombacısı olmanın kendine özgü bir psikolojisi vardır ve toplumla ilgili çok ağır çözümsüzlük süreçlerinde doğan bu psikoloji, “peygamberleri” üreten toplum psikolojisinden ayrı birşey değildir.

 

Bir intehar bombacısının psikolojisi ile insan soyunun tüm günahlarını kendi zayıf omuzlarına yüklenerek başında dikenlerden bir taçlarla çarmıhta ölüme giden Nikos Kazancakis’in İsa’sının psikolojisi arasında özünde bir fark yoktur. Her ikiside kendi benliklerini ve eylemlerini alabildiğine idealize ederek önemsemektedirler. Bu kişiler, tüm insanların günahlarını zayıf omuzları üzerine alacak ve onlar için kendilerini gözlerini kırpmadan -bir biçimde- feda edebilecek kadar kendilerini önemsemektedirler. Böyle bir duygu için bizzat sözkonusu korkunç göçmen kamplarında yetişmiş olmaya gerek yoktur...

 

İntehar bombacılığı için gerekli olan, yaşananların acısını ağırlığı katlanarak artacak biçimde hissedebilecek bir duyarlılığa, bu duyarlılık için yeterli ahlaki ve entellektüel gelişmişliğe sahibolabilmektir. Şüphesi bu psikoloji, aynızamanda sözkonusu kişilerin içinden çıktıkları toplumun kültürel şekillenmesinden ve egemen psikolojinsinden bağımsız olarak doğmaz. Aynı güçlü duyarlılık birçeşit fanatizmi de beraberinde getirmektedir. Ve bu dengeli olmayan ölçüsüz bir duyarlılıktır... Yalnız intehar bombacılığı psikolojisini, sıradan intehar psikolojisinden, veya hastalıklı serüvenci tiplerin çıkış yolu bulamadıkları zaman bir akrep gibi kendilerini sokma psikolojilerinden kesinlikle ayırmak gerekmektedir... Hitler gibi, veya çok daha önemsiz birtakım serüvenci tipler gibi veremeyecek hesapları olan alabildiğine egoist birtakım hastalıklı kişiler de inteharı tek çıkıç yolu olarak görebilirler, ve bunların en paranoid yapıda olanları inteharlarına sahte bir “toplumsal” içerik katmaya dahi kalkışabilirler... Yani, sadece bireysel yükselme ve şöhret motivasyonları ile davranan bu tip hastalıklı kişilikler ölürlerken bile diğer insanları umutsuzca dolandırmaya kalkışabilirler... Ve bir de yine değişik bireysel sorunlardan kaynaklanan ve yaşamla ilgili motivasyonların bitmesi duygusuyla bağlantılı olan birçok sıradan intehar olayları vardır... Peygamberlik psikolojisi ile derin ortaklıklar taşıyan intehar bombacılığı psikolojisinin bunların hiçbiri ile uzaktan yakından bağı yoktur... Diğer yandan, yukarıda tasvir edilmiş aynı kamplarda yetişenler arasından sonderece sefil ve kriminal tipler, hatta MOSSAD veya benzer sionist servisler için ucuza ispiyonluk yapacak tipler dahi çıkabilirler ve çıkmaktadırlar da zaten...

 

Bu analize, sözkonusu bombacıların önemli birkısmının “bir başka dünya daha olduğuna ve orada cenneti yakalayabilecekleri” öyküsüne inanmış olmaları gerçeğini de ekleyebilirsiniz. Fakat bunların arasında ateistler de olabilir. Onlar da, yaşamlarında diğer insanlar için çok önemli bir iş yapmış olmayı, hem kendileri ve hem de başkaları tarafından önemsenmeyi, saygınlık kazanmayı eylemleri için yeterli neden olarak algılayabilirler ve çok önemsedikleri benliklerini bu biçimde feda ederek yücelik duygusunu tatmak isteyebilirler... Kısacası, bu tip işlerin tümünün birincil ve ortak motivasyonu, eylemcinin kendi varlığını idealize ederek olağanüstü önemsemesidir; ağır koşullarla ilgili bu duygunun ona verdiği fedakarlık ve tatmin hissidir... Şüphesiz bu analizleri yapmak demek, intehar bombacılığı eylemini yüceltmek ve onaylamak anlamına gelmez. Nasıl bir nesnenin güzelliğini veya çirkinliğini tarif etmek, neden ve nasıl oluştuğunu anlatmak, onu gizlice çalmak anlamına gelmiyorsa....  

 

Savaş kampındaki en sevimli dostlarımdan biri “Che Guevera” idi ve “Che Guevera” ile dostluğum olduğunu anlatacak olursam, hiç te yalan söylemiş olmam... İşin gerçeği, Che Guevera bu dostluktan iki yıl önce Bolivya’da öldürülmüştü. Benim arkadaşım “Che Guevera” ise sadece bu takma adı kullanan biraz komik görünüşlü ve komiklik yapıp diğer insanları da güldürmekten zevk alan yoksul Filistinli bir fedaiden başka birisi değildi. Annesini, babasını ve tüm yakınlarını İsrail askerleri öldürmüştü ve O aynen yukarıda tarif edilene benzer kamplardan birinde büyümüştü. Okadar yoksul bir çevreden geliyorduki, iç çamaşırı giyme adetini edinememişti ve hiç iççamaşırı da zaten yoktu. Parası da yoktu... Diğerlerine göre göreceli yoksul olan yeni kurulmuş Filistin’in Özgürlüğü İçin Demokratik Cephe sadece üniformaları verdiği için, çıplak gövedesine bunları giymekle yetinirdi ve böyle uyur, böyle gezerdi... Birgün bu neşe dağıtan genç insanı çok üzgün görecek ve nedenini soracaktım. “Yaptığı komikliklerle Che Guavera’yı rezil ettiği” iddiasıyla adının geri alındığı, artık bu adı kullanamayacağını anlatacaktı. Bu nedenle çok üzgündü...

 

Filistin örgütlerinin birçok sıradan insan için zor gelebilecek yaşam biçimleri, savaş kamplarında çadırlarda, veya içleri yakılarak zararlı böceklerden temizlenmeye çalışılmış mağalarda geçen zor yaşam koşulları, sözkonusu kamplarda yetişmiş insanlar için lüks sayılabilirdi. Filistin örgütlerinde karınları doğru dürüst doyduğu gibi, biraz da harçlık alabiliyorlardı. Ve en önemlisi, ellerindeki silah sayesinde ve bu silahı haklı bir amaç uğruna kullanmaları nedeniyle, hem saygınlık ve hem de özgüvene sahiboluyorlardı. Kölelik koşullarından kurtulmanın tek yolu buydu ve bu insanlar adalet uğruna savaşlarını sürdüreceklerdir.- Yusuf Küpeli

 

not 12: Daha önce, not 8’de hakkında bilgi vermiş olduğum resolution 194 hakkında

Knesset’in aktüel veya potansiyel vatandaşlık haklarını sadece Yahudilere verdiğini, genel olarak Yahudilerin dışında kalanların ve özel olarakta Filistinli Arapların sözkonusu hakların dışında tutulduklarını not 8’de yazmıştım... Ardından, 1950 yılında İsrail Meclisi’nde (Knesset) iki yasanın kabuledildiğini, bunlardan Geriye Dönüş Yasası’nın tüm Yahudilerin ülkeye göçetme hakkına sahiboldukları gerçeğine açıklık getirerek İsrail’e gelişin sınırlarını belirlediğini yazmıştım. Üzerinde Yaşanmayan Mülkler Yasası ile de içeriye alınmayanların sınırlarının belirlendiğinden sözetmiştim. Bu yasalara göre, ülkeye göçetmek şartıyla yeryüzündeki tüm Yahudilere vatandaş olma hakkının tanındığını, ama 1948- 49 ve 1967 savaşları nedeniyle mülteci durumuna düşmüş olan Arapların ve onların varislerinin aynı haklarından yoksun bırakıldıklarını belirtmiştim. Buna karşın, sözkonusu mültecilerin ülkelerine dönüş haklarının uluslararası yasayla garanti altına alınmış olduğunu ve bu uluslararası yasanın 11 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Kararı ile onaylandığını (Resolution 194 [III]) ayrıca belirtmiştim... Anlaşılmış olabileceği gibi, İsrail devleti Birleşmiş Milletlere girebilmek için altına imza atarak kabuletmiş olduğu 11 Aralık 1948 tarihli ve 194 numaralı Birleşmiş Milletler kararı ile yüzde yüz çelişkili iki yasayı 1950 yılında yasama organı Knesset’ten geçirmiştir. Böylece, Birleşmiş Milletler kararını çiğnemekle kalmamış, aynızamanda bu kararı onaylayan imzasını da daha sonra çıkarttığı yasalarla ve pratikteki uygulamaları ile açıkça çiğnemiştir. Bu uygulamaları ile İsrail’in tüm anlaşma kapılarını kapattığı, kendisine yönelik güç uygulama alternatifi dışında bir çıkış yolu bırakmadığı gün gibi ortadadır.- Yusuf Küpeli, 18/ 11/ 2006

http://www.sinbad.nu/