|
Yusuf Küpeli, Türkiyede demokrasinin kıstaslarından sıkmabaşa özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR
Söze nasıl başlamalı? Aslında
okadar çok çarpıcı gerçek var ki... Sıkmabaş iktidarının, bu yemlikten
beslenenlerin, ve siyasi iktidarın kuyruğa takılmış liberallerin,
demokrasi geliyor şamatalarına karşın, demokrasi yolunda bir arpa boyu
bile gidilmediğinin, tersine geriye doğru bir gidiş olduğunun
kıstaslarından birisi, özgürlükler adına sıkmabaş üzerine kopartılan
gürültüdür. Demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesine doğrultulmuş bu
mızrak başının yanında, şüphesiz, demokrasinin ne durumda olduğunu
belirten daha birçok kıstas vardır. Öncelikle, ekonomik anlamda bir
demokrasi gerçekleşmeden, politik anlamda bir demokrasinin gelişmesini
beklemek ham hayaldir. Örneğin,
Kısacası, Türkiyede demokrasinin durumunu belirleyecek daha birçok kıstas sıralanabilir ama, burada ölçü olarak sadece sıkmabaş gürültüsünün üzerinde duracağız... Geriye gidişin kıstası olarak, sıkmabaş Sadece bazı yasaları biçimsel olarak değiştirmek, demokrasiyi bir ülkeye yerleştirmek için yeterli değildir. Kaldı ki, -özellikle Batının patronlarının gönüllerini hoş tutabilmek, küresel oyuna uyum sağlayabilmek amacıyla yapılan- bu yasa değişiklikleri bile hilelidir. Bir adım ileriye doğru atılıyormuş gibi yapılırken, başka yasalarla iki adım geriye gidilmekte, doğal olarak hukuktan anlamayan çoğunluğun gözü boyanmakta, kafası karıştırılmaktadır. Diğer yandan, ileriye doğru adım atılıyor, ülke demokratikleştiriliyor tiyatrosu sahnelenmeye çalışılırken, demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesinden adım adım uzaklaşılmakta, kadınlarda köleliğin sembolü olan, kadının bir erkeğin malı olduğunu gösteren sıkmabaş, sahte bir özgürlük sembolü haline getirilmektedir. Bizzat başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından savunulan, ve Köşke yerleşmiş olan bu kapanın, bu cenderenin, sıkmabaşın içine, toplumun tüm kadınları sokulmaya çalışılmaktadırlar. Böylece, kadınları köleleşen bir toplumun tümüyle köleleşeceği hesaplanmaktadır...
Türkiye-İsrail, ABD, Suriye-İran üzerine
Bölgesel manipülasyon hesapları ışığında sıkmabaş ve yeşile boyanmış baskıcı rejime doğru
|
|
Türkiyede demokrasinin kıstaslarından sıkmabaşa özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR
Söze nasıl başlamalı? Aslında okadar çok çarpıcı gerçek var ki... Sıkmabaş iktidarının, bu yemlikten beslenenlerin, ve siyasi iktidarın kuyruğa takılmış liberallerin, demokrasi geliyor şamatalarına karşın, demokrasi yolunda bir arpa boyu bile gidilmediğinin, tersine geriye doğru bir gidiş olduğunun kıstaslarından birisi, özgürlükler adına sıkmabaş üzerine kopartılan gürültüdür. Demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesine doğrultulmuş bu mızrak başının yanında, şüphesiz, demokrasinin ne durumda olduğunu belirten daha birçok kıstas vardır. Öncelikle, ekonomik anlamda bir demokrasi gerçekleşmeden, politik anlamda bir demokrasinin gelişmesini beklemek ham hayaldir. Örneğin, "İstanbul Auto Show'da Ferrari ve Maserati'ler 5'er 5'er kapışıldı" haberleri basında yeralırken, yani lüks malların pazarına nur yağar, ve aksine temel ihtiyaç maddelerinin pazarı ise daralırken, gelir uçurumları derinleşirker, üretimden kopuk küçük bir azınlık daha zenginleşir ve geniş yığınlar yoksullaşırken, ülkeye demokrasi gelmez, gelemez...
Kısacası, Türkiyede demokrasinin durumunu belirleyecek daha birçok kıstas sıralanabilir ama, burada ölçü olarak sadece sıkmabaş gürültüsünün üzerinde duracağız...
Geriye gidişin kıstası olarak, sıkmabaş
Sadece bazı yasaları biçimsel olarak değiştirmek, demokrasiyi bir ülkeye yerleştirmek için yeterli değildir. Kaldı ki, -özellikle Batının patronlarının gönüllerini hoş tutabilmek, küresel oyuna uyum sağlayabilmek amacıyla yapılan- bu yasa değişiklikleri bile hilelidir. Bir adım ileriye doğru atılıyormuş gibi yapılırken, başka yasalarla iki adım geriye gidilmekte, doğal olarak hukuktan anlamayan çoğunluğun gözü boyanmakta, kafası karıştırılmaktadır. Diğer yandan, ileriye doğru adım atılıyor, ülke demokratikleştiriliyor tiyatrosu sahnelenmeye çalışılırken, demokrasinin olmazsa olmazı laiklik ilkesinden adım adım uzaklaşılmakta, kadınlarda köleliğin sembolü olan, kadının bir erkeğin malı olduğunu gösteren sıkmabaş, sahte bir özgürlük sembolü haline getirilmektedir. Bizzat başbakan ve cumhurbaşkanı tarafından savunulan, ve Köşke yerleşmiş olan bu kapanın, bu cenderenin, sıkmabaşın içine, toplumun tüm kadınları sokulmaya çalışılmaktadırlar. Böylece, kadınları köleleşen bir toplumun tümüyle köleleşeceği hesaplanmaktadır. Analitik (tahlilci) ve sorgulayıcı düşünceye, ve yine hertürlü ifade özgürlüğüne pranga vuracak olan dini maskeli katı bir diktatörlüğün bu yolla kolayca taban bulabileceği hesaplanmaktadır... Başbakanın, kadınlarla erkeklerin eşit olamayacaklarını basın karşısında açıkça ifade etmiş olduğu zaten bilinmektedir...
Derin bir yalan mekanizması ve ikiyüzlülükle sözde özgürlük sembolü haline getirilen, ve gerçekte bir rahibe örtünmesini çağrıştıran sıkmabaş tarzı, insanları aldatmak için, bugünlerde, başörtüsü diye adlandırılmaya çalışılmaktadır. Kökleri İslam öncesi ataerkil toplumlara uzanan ve kadının köleliliğini sembolize eden, kadının bir adamın malı olduğunu belgeleyen, geleneksel başörtüsü ile herhangi bir bağı olmayan bir örtünme biçimidir sıkmabaş. (bak: Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı )
Başörtüsü olarak yutturulmaya çalışılan ama, gerçekte başörtüsü olmayan bu tarz, sıkmabaş, toplumu köleleştirip emperyalist merkezlerin sofralarına sunmak ve bundan pay almak amacıyla 15- 20 yıl kadar önce birtakım işbirlikçi kuklalar tarafından Türkiyede pazarlanıp, özgürlükler adına savunulmaya başlanmıştır... Birtakım uluslararası ve yerli sermaye çevrelerinin güçlü propoganda makineleri ile sözkonusu yalan hızla yaygınlaştırılmıştır. Artık bu işin bir de güçlü, bol kazançlı moda pazarı oluşmuştur. Bu satırlar yazılırken artık, bazı mevcut yasalarının kesin hükümlerine karşın, yani yasalar hiçe sayılarak, üniversitelerde sıkmabaşın önü açılmıştır. Diğer yandan, henüz kendi iradesi ile karar verme yetisi olmayan, bir başka ifadeyle reşit olmayan çocukların devamettikleri ilk öğretim kurumlarında da sıkmabaşın önü açılmaya çalışılmakta, bu yönde adımlar atılmaktadır... Biryandan sıkmabaş toplumda gerçek anlamıyla daha da yaygınlaştırılarak kökleştirilmeye çalışılırken, diğer yandan da bütünüyle sıkmabaşlı yeni nesiller yetiştirilmek istenmektedir...
Toplum, yakıcı ekonomik sorunları yerine, sözde özgürlük adına bu geriye gidişi tartışmakta, tartıştırılmaktadır. Başbakan, böyle birşey olamaz, ilk okullara sıkma baş giremez, diyememektedir. Benim özgürlük anlayışım farklı ifadesini kullanarak O, dolaylı biçimde, sıkmabaşa özgürlük sahtekarlığına öncülük etmektedir. Geriye gidişin yolunu, ataerkil kültürün kirli kara taşlarıyla bizzat başbakan ve ekibi döşemektedir... Konu seçimlerden sonra gündeme gelecek, diyerek O, başbakan, hele seçimlerde tek başıma bir iktidar olayım, bakın laiklerin ve demokrasinin başına daha ne çoraplar öreceğim, defterinizi nasıl düreceğim, demeye getirmektedir... Başbakanın bu ifadesinin ardından, biraderi cumhurbaşkanı da aynı görüşte olduğunu söylemek zorunda kalmıştır.
Bu ikili, kukla tiyotrosunun sözkonusu baş figürleri, oy kayguları ve ayrıca ortak küresel tezgahın bir ürünü olarak, İslam dünyası içindeki bazı uyumsuz devletleri -bir NATO ülkesi olan- Türkiyenin kanatları altına alarak NATOcu güçlere yaklaştırma planları çerçevesinde oyunlarını sürdürmektedirler. Senaryonun bir parçası olarak zaman zaman anti-batı ve anti-siyonist tiyatrosu sahneleyen bu sıkmabaş biraderler, ve çevrelerindeki Tommiks-Teksas kültürü ile beslenmiş gürültücü papağanlar, buzdağının su üstünde kalan parçalarından başka birşey değillerdir. Anlaşılan altta, buzdağının su altında kalan bölümünde, bunları öne süren büyük ve yaygın bir güç merkezi vardır. Sözkonusu devasa merkez, hem devletin içinde, ve hem de Ortadoğuya yeniden biçim vermeye çalışan küresel egemen gücün içinde yeralmaktadır...
Türkiye-İsrail, ABD, Suriye-İran üzerine
Bu satırları yazanın bilebildiği somut birtakım veriler ve açık kanıtlar olmasa da, politik gelişmelerden el yordamı ile anlamaya çalıştığı, hissettiği, olaylar göründüklerinden daha farklıdırlar. Örneğin, Türkiyede varolan siyasi iktidarın İsrail yönetimi ile yaşamakta olduğu kriz dahi ABDde varolan gerçek iktidar çevrelerinin bilgileri, ve planları dışında değildir... ABD yönetimi, Ortadoğudaki politikaları çerçevesinde halen kendisini İsraile mecbur hissetmekle birlikte, kendi besleyip yaşattığı bu militarist gücü Ortadoğudaki hesapları yönünde bir baskı ve şantaj aracı olarak kullanıyor olmakla birlikte, İsrailin çoğu zaman ABD hesaplarını aşan ve hatta bozan politikalarından Washingtonun rahatsız olduğu da anlaşılmaktadır. Hatta, birçok ABDli aydının da altını çizmekte olduğu gibi, ABD yönetimi, beslemesi İsrail tarafından kullanıldığını dahi düşünmektedir... (daha geniş bilgi için bak: Nasrin Hoseini, İsrail yanlısı lobi ABD dışpolitikası için tehdit oluşturuyor ; Yusuf Küpeli, İsrail lobisi üzerine rapor hakkında ve ABDnin Ortadoğuda yeni politika arayışlarının işaretleri üzerine ; Shamir: Amerika'yı İsrail yönlendiriyor ; John Mearsheimer'in ve Stephen Walt'in birlikte kaleme aldıkları İsrail yanlısı lobi üzerine raporun ingilizce orjinaline ulaşmak için tıklayın- The Israel Lobby ( John Mearsheimer and Stephen Walt) )
Halen ihtiyaç duyduğu İsrailin varlığı, ABDnin Arap dünyasındaki, ve daha geniş anlamda İslam dünyasındaki etkilerini zayıflatmakta, bazı ABD planlarını bozmaktadır. Ve anlaşılan bu nedenle ABD yönetimi, İsraili hizaya getirebilmek, İsrail faktörü nedeniyle yüzüne kapanan kapıları aralayabilmek amacıyla, halkı müslüman tek NATO ülkesi Türkiyeyi kullanmaktadır. Şüphesiz bu kullanma, Türkiye-ABD arasında bir anlaşma çerçevesinde, veya Türkiyeye verilen direktiflerle olmamaktadır. ABD tarafından şımartılan İsrail tüm sınırları aşarken, örneğin, Gazzeye yardım gemisine yapılacak saldırı bilindiği halde durdurulmazken, halkının baskılarının ve bölgesel politikalarının bir sonucu olarak İsrailin saldırganlığına direnmek zorunda kalan Türkiyede durdurulmamaktadır. Bu tavşana kaç, tazıya tut politikalarının, yaratılan gerilimin sonuçlarından faydalanılmaktadır...
Kısacası, İsrail ile Türkiye yönetimi arasındaki ağız dalaşı, gerilim, Türkiye yönetimini Arap ve İslam dünyası içinde popüler hale getirir, Türkiye yönetimine bazı politik önderlik rolleri tanırken, Türkiye kanalıyla Batı içinde birtakım kapıların bazı Arap ülkelerine aralanır hale gelmesine de yardımcı olunmaktadır. Örneğin, Türkiye-Suriye yakınlaşması gerçekleşirken, Türkiye aracılığıyla Suriye, NATO ittifakı safına doğru çekilmektedir. İsrailin Suriye üzerindeki tehditleri, bu politikanın tamamlayıcısı olmaktadır. Kısacası, Suriye biryandan sıkıştırılırken, diğer yandan tuzağa doğru kapılar aralanmaktadır... Ayrıca, bu yolla Suriyeye, eğer uyumlu olursa, İrandan başka ve daha güçlü dayanakları olabileceği gösterilmeye çalışılmaktadır... Tabii herşeyin bir bedeli vardır... Diğer yandan yine aynı şekilde ABD ve İsrail yönetimleri İranı sıkıştırırken, bu sıkıştıranlarla aynı cephede olan Türkiyeden İrana bir kapı aralanmakta, ve İran savaşsız biçimde yeniden küresel gücün, ABDnin sataliti haline getirilmeye çalışılmaktadır...
Şüphesiz sözkonusu politikalar, yukarıdaki paragraflarda şematikleştirilerek anlatılmaya çalışıldığından çok daha karmaşık içeriktedirler, ve burada Türkiyeyi ABD politikalarının basit bir uygulayıcısı gibi görmemek gerekir. Küresel güce tüm bağımlılıklarına ve onunla aynı cephede olmasına karşın, sözkonusu politikaların mayasında, Türkiyenin, daha doğrusu Türkiyeyi yönetenlerin, ve onların gerisindeki ekonomik güçlerin, kendi bağımsız yarar hesapları da vardır. Ve anlaşıldığı kadarıyla Türkiye yönetimi, kendi çevresinde barış istemektedir. Komşuları ile barışcı ekonomik, politik ilişkiler geliştirmek istemektedir. Örneğin, Iraka uygulanan ekonomik ambargo, ve yıkıcı saldırı, Türkiye ekonomisine de büyük zararlar vermiştir- yazılanlar aklımda yanlış kalmadıysa, bu zarar, 40 milyar dolaradan az değildir... Türkiye, benzer olayların tekrar, ve hatta çok daha zarar verici biçimde yaşanmasını, İran ile yaşanmasını samimi biçimde istememektedir...
Şüphesiz Türkiyenin tüm bu barışcı talepleri sonderece doğru ve olumludur ama, paradoksal biçimde ABD ve İsrail ile geliştirmiş olduğu askeri ilişkiler, askeri teknolojilerdeki bağımlılıkları, ve diğer bağımlılıkları, Türkiyenin barışçı istemlerini tehlikeye atmakta, kendi ülke yararları yönündeki hesaplarını çıkmaza sokmaktadır... Ruhunu bir kez şeytana satmış olanların, şeytanın elinden kurtulmaları okadar kolay değildir... Dışa yönelik barışçı politikalar içeride demokratik gelişimin yardımcısıdırlar ama, bu barış hesaplarını boşa çıkartacak olan şeytanla işbirliği, demokrasinin önündeki en büyük engeldir...
Yine de sonuçta, -olayların gerisindeki karmaşık ilişkileri göremeyen- Müslüman halkları sevindirecek biçimde Türkiye ile İsrail arasında kopan tüm gürültüye karşın, -sonderece anlamlı bir biçimde- Türkiyenin İsrail ile olan askeri ilişkilerinde bir değişme olmamaktadır. Bunun yanında iki ülkenin ekonomik ilişkilerinde de gelişme yaşanmaktadır. Kısacası, bazılarının ifadeleri ile Türkiye için eksen kayması denen bir olayın yaşanması sözkonusu değildir... ABD-NATO ekseninden kopan bir ülkeyi, yani ifade edilmeye çalışıldığı gibi Türkiyeyi, F-35 projesi gibi sonderece ileri teknoloji ağırlıklı bir savunma projesine ortak etmezler, orada ortak olarak bırakmazlar... Türkiye, dünyadaki tüm askeri harcamaların yarısını tek başına yapan ABD gibi küresel militarist bir gücün safında olmayı, şeytanın koynuna girmeyi sürdürdükçe, askeri teknolojileri ve borçları ile bu güce sımsıkı bağlı kaldıkça, ve bir ileri karakol ülkesi olarak silahlanmaya bütçesinden arslan payını ayırdıkça, ülkede demokrasinin gelişmesine olanak yoktur, olamaz...
Bölgesel manipülasyon hesapları ışığında sıkmabaş ve yeşile boyanmış baskıcı rejime doğru
Kısacası, sıkmabaş özgürlüğü ile nasıl demokrasiye doğru yol alınmıyorsa, İsrail ile yapılan ağız dalaşı ile, Suriyeye ve İrana açılan kapılarla da, eksen kayması yaşanmamaktadır. Ve bunların hepsi, birtakım yerel politikaları ve Türkiyeyi yönetenlerin kendi ekonomik-politik güç hesaplarını da içermekle birlikte, en genel anlamıyla küresel güç merkezinin, ABDnin olurları, planları ve hesapları dışında değildir. Küresel güç merkezi ile birlikte oynanan bu oyunla Türkiye, ne demokrasiye, ve ne de ABye doğru gitmektedir. Eğer güçlü bir halk muhalefeti geliştirilemezse, Türkiye, adım adım, yeşil tonların ağır bastığı sonderece baskıcı bir rejime doğru yol alacaktır, ve almaktadır... Zaten, parantez dışı, bütünüyle Batıda ve ABde esen rüzgarlar da demokrasiye doğru değildir...
Yine anlaşılan, dini motiflerin, dini dogmaların ideolojik olarak (düşünce sistemi olarak) egemen olduğu yeşile boyanmış bir diktatörlüğü, ABD ve Türkiye yönetimleri, hem Ortadoğu düzeyinde bölgesel manipülasyonlar, ve hem de ataerkil kültürün egemen olduğu -Irakta olan dahil- Kürt bölgesini Ankaraya bağımlı tutabilmek için en geçerli yol olarak görmektedirler. Bu hedefe yönelik olarak yol alınırken, demokrasi getiriyoruz, ve ayrıca başörtüsü özgürlüğü yalanları ile, önlerinde en büyük engel olan laiklik ilkesini toplumdan silmeye çalışmaktadırlar. Yeni uydurma laiklik ve özgürlük tarifleri yaparak, yani çalmakta oldukları minareye kılıf hazırlayarak, sıkmabaş işini özgürlük adına sürekli tartıştırarak, hatta bu oyunu ilk okullara dahi sokarak, toplumu adım adım Washington-Londra-Ankara üçgenine hapsolmuş yeşil renkli bir diktatörlüğe doğru sürüklemektedirler...
Kısacası, demokrasi ve özgürlükler nakaratı ile teneke çalarak gelmekte olan, yeşile boyanmış bir diktatörlükten başka birşey değildir. Aslında bu durum, sahnelenen kukla tiyatrosu, ABD başkanlarından Jimmy Carterin (1924-; başkanlığı, 1977- 81) ulusal güvenlik danışmanlarından Zbigniew Brzezinsky (1928-) tarafından 1977 yılında ilanedilmiş, ve Afganistanı içinde bulunduğu kirli-karanlık çukura sürüklemiş olan, ve Türkiyede General Evren tarafından yaşama geçirilen, Yeşik Kuşak politikasının devamından başka birşey değildir. Yeşik Kuşak politikasının değişen koşullara, Sovyet sonrası döneme uyarlanmış biçiminden başka birşey değildir bu yeni oyun... Cumhurbaşkanı Güle ödül veren Londra, ABden çok Washingtona yakındır, ve onlar ne yaptıklarını bilmektedirler...
Diğer yandan aynı iş, özgürlükler adına kadının köleliğinin sembolü sıkmabaşın savunulması, demokrasi mücadelesi ve özgürlükler adına planlı olarak sürdürülen sıkmabaş tartışması, ülkenin asıl derin ekonomik sorunlarını, açlığı, yoksulluğu, işsizliği ve diğer yandan gerçek özgürlük sorunlarını, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü gibi sorunları unutturmaya yaramaktadır. Örneğin, günümüzde onlarca gazeteci, sadece düşünceleri nedenleriyle hapishanelerdedirler. Meslekte çok eski ve tanınmış bir gazeteci, daha geçenlerde, başbakanın baskısı ile işini bırakmak zorunda kalmıştır. Yine aynı baskının sonucu olarak çok tanınmış bazı emektar gazeteciler işlerinden atılmışlardır...
Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformundan 4 Kasım günü gelen bir basın açıklamasına göre, Türkiye hapishanelerinde 37 gazeteci ve yazar tutuklu olarak bulunmaktadırlar. Sözkonusu basın açıklaması, 5 kasım, Uluslararası Gazetecilik İçin Ayağa Kalk Günü münasebetiyle yapılmıştır. Yine aynı örgütün 13 Kasım günü yollamış olduğu açıklamaya göre, 7si yazı işleri müdürü 38 gazeteci ve yazar Kurban Bayramını cezaevlerinde karşılamaktadır. Kısacası, bu arada bir gazateci daha tutuklanmıştır... Diğer yandan, tanınmış emektar bir gazeteci olan Hıncal Uluçun 12 Kasım 2010 tarihli Sabah gazetesinde ve ayrıca internet gazetesi Haber Xte yayınlanmış olan makalesine göre, şu anda Türkiyede -sadece düşünceleri ve ifadeleri nedeniyle- 4 bin 91 gazeteci değişik mahkemelerde yargılanmaktadırlar...
Aslında, bu konuda daha söylenecek çok söz vardır ama, gerçek durumu farkedebilmek için sanırım bukadarı da yeterlidir. Sıkmabaşı özgürlükler adına savunmakta olanlar, Türkiye toplumundaki mevcut özgürlükleri adım adım sıkmabaşın içine alıp boğmaktadırlar. Gidiş, demokrasiye değil, çok daha ağır baskıların, ve büyük çatışmaların olduğu bir Türkiyeye doğrudur... Sıkmabaş sadece kafayı değil, beyni, düşünceleri de cendereye almakta, kısırlaştırmaktadır. Bu gerçek, katı ataerkil, geri, ve baskıcı kültürün ürünü bir biçimin, sıkmabaşın, özü nasıl etkileyeceği, süreç içinde toplumun nasıl geriye ve baskıcı bir rejime sürükleneceği daha iyi görülecektir... Kadınları köleleşen bir toplum, bütünüyle köleleşir...
Yusuf Küpeli 15 Kasım 2010
|
|
"Erkek Egemen Türkiye" (haberx)
Yusuf Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı
Yusuf Küpeli, Laiklik, Cumhuriyetin en trajik açmazı ve çürütülen Cumhuriyet üzerine
Yusuf Küpeli, YÜZ TEMEL ESER VE YOZLAŞMA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ
Yusuf Küpeli, Zehir, yavaş yavaş zehirlenen toplumlar
Yusuf Küpeli, HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!
Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar
1) Yıldızların değil, boynuzların altında ve sıkmabaşın kısgacında
2) Uluslararası Kadınlar Gününün 100ncü yılında, sözkonusu günün tarihi, ve kadınların mücadeleleri üzerine kısa notlar
3) Bazı kaynaklar:
(...) Kadınların hedef tahtasının 12 noktasına oturtulmuş olduğu günümüz dünyasında, gelen bu 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü, çok daha farklı bir önem, büyük bir anlam kazanmaktadır... Özetlenen mevcut faşist saldırıya katılanlar, ve yaşanmakta olanın öneminin bilincinde olmayanlar, aynen sevgililer gününü kutlar gibi derin bir duyarsızlık ve ikiyüzlülükle kadınlar gününü kutlamaktadırlar. Kadınlar günü kutlanırken, savaşların, emperyalist saldırıların, açlığın, yoksulluğun, fuhuşun, seks köleliğinin, hertürlü ataerkil erkek baskısının ve onur cinayetlerinin kurbanları olan kadınlar, derin acılar içinde bunalmaktadırlar. Cins olarak zaten asırlardır ayırıma uğrayan kadınlar, öncelikle laikliği hedef alan faşist saldırıların asıl kurbanları olma durumundadırlar... Kadınlar günü, kutlamalar için değil, politik gerçeklerin doğru biçimde sergilenebilmeleri ve haksızlıklara yönelik mücadelelerin iğme kazanması amacıyla üretilmiştir. Kökleri 1900lü yılların başına uzanan bu mücadeleyi, çalışan insanların, emekçi halkların, hertürlü baskı altındaki diğer insanların mücadelelerinden soyutlayarak ele alabilmek olanaksızdır... Sonuçta, kadınların özgürlük mücadeleleri, faşizme karşı savaşın ve emekçi yığınların ekonomik ve politik özgürlük savaşlarının kopmaz bir parçasıdır... ayrıca bak: Kol ve kafa emekçileri + Irkçılık, Faşizm
- Masa üstünde testi/ Amcam yengemi kesti... - Tatlı erkekler sonunda tuzlu kadınların defterini dürdüler - Dünya emekçi kadınlar günü veya Uluslararası Kadınlar Günü üzerine kısa notlar - Faşist yönetimlerde ve günümüzde kadının durumu üzerine kısa notlar - Türkiye Cumhuriyetinde Kadınların durumu ve bunu nedenleriyle ilgili çok kısa not
|