Londra’da patlayan bombalar, hem “bağcıyı dövüp” hem de “üzümü yiyenler”, yalanlar ve “evlere şenlik” yorumlar

- Önce, 11 Eylül olayı üzerine kısa anımsatmalarla söze başlayalım...

- Peki Londra bombalamaları kimin işine yaramıştır veya yaratılan tozun dumanın gerisinden boynuzları gözüken “şer” gücü kimdir?

 

"Ramazan hediyesi!" Dev bombanın üzerinde böyle yazıyor. Ve onlar başkalarına ”terörist” diyorlar!.. Bush-Blair ikilisinin temsilettikleri ırkçı, faşist, insan soyuna düşman düşünce tarzını bu bombadan daha iyi ne yansıtabilir?.. Bunu yazanlar sadece Müslümanlara değil, tüm insan soyuna, kendilerine de düşmandırlar. Onlar kendilerine saygı ve sevgi duyarlarsa, dünya halkları da onları sevebilecektir.

"Irak’ı s..!" Hangi sağlıklı gerçek asker, gemi kaptanı koskoca uçak gemisinin pistine bu adi kelimeleri yazdırır? Ve soruyorlar, neden ABD düşmanlığı artıyor? Şüphesiz ABD toplumunda insancıl bir kültür de var ama, günümüzde yoksul halkların karşısına çıkan bu pespaye saldırgan, faşist, ırkçı alt kültür.

Londra’da patlayan bombalar, hem “bağcıyı dövüp” hem de “üzümü yiyenler”, yalanlar ve “evlere şenlik” yorumlar

 

Yusuf Küpeli

 

- Önce, 11 Eylül olayı üzerine kısa anımsatmalarla söze başlayalım...

 

Vaktiyle Batı’nın ve öncelikle ABD’nin yetkili ağızlarının ve egemen medyasının politik terminolojisinde sıfatı “özgürlük savaşcısı” olan Taleban, Sovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da Afganistan’dan çekilmesinden çok sonra yaratılıp iktidara oturtulmuştur. The Washington Post gazetesinin Asya uzmanı, 50 yılı aşkın süre güney ve doğu Asya sorunları üzerine deneyim sahibi, aynızamanda Woodrov Wilson Uluslararası Merkezi’nin yüksek değerde üyelerinden USA’nın -eski- Ulusal Güvenlik Programı Direktörü Selig Harrison’un ifadesiyle Taleban, CIA tarafindan 3 milyar Dolar yatırılarak 1994’de örgütlenip sahneye sürülmüştür. Artık Batı ve ABD yetkililerinin politik terminolojisinde adı “TERÖRİST” olan aynı örgüt (Taleban), USA ve Ziya- ül Hak sonrası Pakistan’ın desteğiyle 1998’de Afganistan’ın yüzde 90’ında denetimini kurabilmiştir...

 

Ziya ul- Hak, İran ile yakınlaşma yanlısı olduğu ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışının ardından Orta Asya Cumhuriyetleri’ni de içine alan bölgesel bir İslam birliği oluşturmayı düşlediği ve USA’nın Orta Asya üzerine hesaplarını bozabilecek sözkonusu düşlerini açık ettiği için, ağustos 1988’de kendisine bağlı tüm generalleri ve istihbarat örgütünün şefi ile birlikte CIA tarafından yokedilmiştir. En yakın çevresi ve ülkenin istihbarat örgütü başkanı ile birlikte Zia ül- Hak’ı taşıyan uçak, son anda USA elçiliğinden yollanan bir sepet mango adlı tropik meyvanın arasına yerleştirilmiş bomba ile düşürülmüştür. Aynı uçağın içinde olan Amerikan elçisi de komplonun başarısı için feda edilmiştir ve zaten mango sepeti elçilikten geldiği, uçakta elçi olduğu için aranmamıştır...

 

Pakistan’da ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının mimarı olan Ziya ul- Hak’ın “Hak’ın rahmetine kavuşmasının” ardından, özellikle Şia inancında olanlara, dolayısıyla İran’a düşman olan ve ayrıca kendi dışlarındaki tüm Sünni mezhep ve tarikatlara saldırgan biçimde karşı çıkan ve bölgesel hertürlü birliği baltalayan Vahabi ve Deobandi güçler Afganistan’da iktidara getirilmiştir... Ve artık ABD yönetimleri kendi büyüttükleri ve denetim altında aldıkları eski “hürriyet mücahidi” kiralık askerlerini şimdi en tehlikleli “terörist” güç ilanetmektedir. Vaktiyle parayla, teknik yardımla, eğitici elemanlarla, silahla ve cephaneyle besledikleri, propogandalarını yaptıkları “hürriyet mücahidi” kahramanlarını, içleri ajanları ile dolu bu şaşkın ve cahil gurupları artık “TERÖRİST” ilanederek ve emperyalist yayılma politikaları gereği “terörizme karşı” savaş söylemini öne çıkartarak dünya egemenli yolunda Balkanlar’ı, Ortadoğu’yu, Kafkaslar’ı ve Orta Asya’yı işgale başlamıştır...

Şüphesiz olayın Taleban öncesi de vardır... Bazı çağdışı gerici İslami akımların USA yönetimi tarafından sonuna dek desteklenmeleri ve Sovyetler Birliği’nin güneyinde İslami hükümetler yaratılması eylemi, Zibigniev Brzezinski ve O’nun içinde olduğu emperyalist güç odağı tarafından olgunlaştırılıp şekillendirilmiştir. Ferhad Mafie, bilinen gerçeği şu şekilde özetlemektedir: “Zbigniev Brzezinski ‘Yeşil Kuşak Politikası’nı ilk kez 1977 yılında tanıtmıştır. Komünist Rusya’yı Basra Körfezi’nin sıcak sularından ve ayrıca petrol zengini bölgelerden izole etmek (uzak tutmak) amacıyla, İslam’ın yeşil bayrağı referans (kaynak) olarak alınıp, Rusya’nın güney sınırlarında bir seri islami hükümetin şekillendirilmesi önerisi Brzezinski tarafından getirilmiş ve bunun gerçekleşmesi için aynı kişi tarafından çaba harcanmıştır. O, kökten İslamcı ideolojileri, -özellikle- Ortadoğu’da ileride gelişecek sosyalist düşüncelere karşı önemli koruyucu ideolojik bir silah olarak görmüştür aynızamanda”

Fransız “Le Nouvel Observateur” gazetesinin 15- 21 ocak 1998 tarihli sayısındaki röpörtajında Brzezinski, Afganistan’a girmesi için sovyetler birliğini kışkırttıklarını, bu amaçla İslamcı gurupları tüm güçleriyle desteklediklerini açıkca anlatmaktadır. Röpörtajı yapan gazeteci, CIA yöneticilerinden Robert Gates’in, “Gölgelerden” adlı anılarında, resmi açıklamaların tersine “Sovyet birliklerinin Afganistan’a girmesinden altı ay önce Mücahidin’e yönelik CIA yardımının başlatıldığı” bilgisinin yeraldığını -aynı söyleşi de- Brzezinki’ye aktarmaıştır. Brzezinski’de bu bilgiyi doğrulamıştır.

Brzezinski, “Kabil’deki Pro- Sovyetik rejimin muhaliflerine yapılacak gizli yardımla ilgili ilk emir, 3 temmuz 1979 günü Başkan Carter tarafından imzalandı.”, demektedir. Yine Brzezinski, “Tam o gün Başkan’a bir not yazıp, bu yardımın Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapıldığını izah ettim.”, diyerek anlatımını sürdürmektedir... Aynı gazetecinin, peki şimdi yapmış olduğunuz iş için hiç vicdan azabı, pişmanlık duynuyormusunuz yönündeki sorusuna ise, sorulanın ne anlama geldiğini bile anlamamış bir havayla, kesinlikle böyle bir duyguyu tanımadığını ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasının yaptığı işin en büyük ödülü olduğunu ifade etmiştir. Kısacası, “değdi”, demiştir... Avrupa ve ABD’nin genç insanlarını CIA ile birlikte zehirleyen, Batı’nın eroin tüketiminin en az yüzde yetmişini karşılayan Afganistan’daki Mücahidin adlı ilk İslamcı örgütlenmeler de yine en az üç milyar Dolar yatırılarak CIA tarafından şekillendirilmişlerdir.

Herkesin anlamış olabileceği gibi, Sovyet yanılısı hükümetin başlattığı toprak reformu, kooperatifleşme, endüstrileşme ve eğitim programları CIA destekli büyük toprak sahiplerinin ve savaş ağalarının “karılarınız ortak olacak” yalanları ile tuzağa düşürüp silahlandırılan cahil köylüler tarafından saldırıya uğrar, ülke ortaçağ karanlığına sürüklenirken Brzezinski ve benzerleri mutluluk duymuşlardır. Afganistan’ın tüm ekonomik yapısı yerlebir olurken, ülkenin insan kaynakları yüzlerce yıl geriye itilirken, bir halk tarifsiz acılara mahkum olurken Brzezinski ve benzerleri “hayırlı bir iş yapmış olmanın” sevincini yaşamışlardır. Bu karanlık Orta Çağ’a dönüş savaşını finanse eden eroinlerle Batı’nın genç insanları zehirlenirlerken, sözkonusu insanlık düşmanı kışkırtmanın baş mimarı Brzezinski -sevinç dışında- hiçbirşey hissetmememiştir ve bu duyarsızlığını da büyük bir soğukkanlılıkla açıklamaktadır. “Önemli olan Sovyetler Birliği’nin yıkılmış olmasıdır”. Günümüzde de bu kez “teröre karşı savaş” yalanıyla sürdürülmekte olan trajedinin Batılı ve Doğulu kurbanları için de acı duyulmadığı açıktır... Ve baştan sona yıkılan Afganistan’a işgalci ABD ve ortakları tarafından halen bir fidan bile dikilmiş değildir. Halkın yoksulluğu, içler acısı durumu bölgeye giden Türk gazeteciler ve görevli Hikmet Çetin tarafından da ifade edilmektedir.

Vaktiyle Afganistan’da CIA kamplarında yetişmiş, CIA ve Pakistan servisleri tarafından denetim altına alınmış birtakım eski kiralık askerlerin “İslam” adına yeniden örgütlenerek bu kez Batı’nın bazı merkezlerini bombalama işinde kullanılmaları, ardından birtakım karanlık internet sitelerinde belirsiz kişilerin “Al Kaide” adına olayı üstlenmeleri ve bu karanlık kışkırtmalar sonucu yaratılan havadan yararlanılarak Afganistan, Irak ve diğer coğrafyalarda işgalin, kanlı katliamların sürdürülmesi sağlanabilmektedir. Tüm bunlar da Brzezinski ve benzerleri için acı verici olaylar değillerdir ama, egemenlik politikasının ustaca yaşama geçirilmesi işleridirler...

Brzezinski ve benzerleri, “Büyük Satranç Masası”nın filleri olan Batılı önderler, sınırlı sayıdaki Batılı kurbanlar için timsah gözyaşları dökebilirler, “saygı” duruşları yapabilirler. Sonuçta önemli olan, “İslamcı” olarak adlandırılan şiddet olayları ile Batı’da ve dünyanın her köşesinde yükselen yığınsal muhalefeti susturmak, “teröre karşı” gerekli faşist yasaları meclislerden kolayca geçirtmektir. Önemli olan, Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkaslar’da yaşama geçirilen kanlı egemenlik operasyonlarının kesiztisiz sürmesini sağlayabilmektir. Önemli olan, süren saldırı ile birlikte petrol tekellerinin ve askeri endüstri komplekslerin kasalarını doldurmaktır. Kısacası önemli olan, hem “bağcının dövülmesi” (enerji kaynaklarının üzerinde yaşıyan Müslüman halkların bombalanıp, katledilip sindirilmeleri) ve hem de aynı “bağın üzümlerinin yenmesidir” (Müslüman halkların petrollerine, doğal gazlarına ve diğer zenginliklerine elkonulmasıdır.)

“Bağcıyı döğmek” ve hem de “üzümü yemek” için yaratılan en büyük gerekçe, 11 Eylül 2001 günü New York’ta Dünya Ticaret Merkezi’nin “ikiz kuleleri”ne çarpan uçakların yarattığı şok olmuştur. Ve hemen ardından olayın sorumluluğu CIA yetiştirmesi ve Bush ailesinin 20 yıllık iş ortağı Usame bin Laden’in omuzlarına yüklenmiştir. Bir gün içinde bu “gerçeğin” veya ikiz kulelerin “Usame bin Laden tarafından yıktırıldığı gerçeğinin” W. Bush tarafından nasıl keşfedildiği ise diğer soru işaretidir. Akla, “Bush- Laden ailesi ortaklığı bu olay içinde geçerlimiydi acaba?”, sorusu gelmektedir. Sonunda “istihbarat yetersizliği” gerekçesiyle CIA başkanı Tenet’i istifaya kadar götürecek böyle “önceden bilinemeyen” bir olayın sorumlusunun birkaç saat içinde W. Bush tarafından Usame bin Laden olarak ilanedilmiş olması, düşünen kişiler için akla başka bir sual getirmemektedir...

Depoların olduğu bir bölümü o gün yıkılan Pentagon’a çapmadığı sonradan kanıtlanan uçak olayının ve “ikiz kuler”in yıkılmasının ardından, “Şahinler’in darbeleri”nin başarısı kesinlik kazanınca, George W. Bush TV kameraları karşısında, yıllardır petrol işinde ailece ortak oldukları Usame bin Laden’i ikiz kulelere saldırının sorumlusu ilanetmiştir... İkiz kulelere saldırının hemen ardından başlatılan tüm bu baştan aşağı yalan yüklü propogandalara karşın, Laden’in önce Sudan yönetimi, ardından Pakistan kökenli Amerikalı işadamı Mansur Ijaz ve son olarakta Suudi Arabistan eski istihbarat şefi Prens Turki bin Faysal tarafından USA’aya teslim edilmek istendiği ve tüm bu tekliflerin CIA ve USA yönetimi tarafından geri çevrildiği basın organlarında defalarca yazılmıştır. Prens Turki bin Faysal, Suudi sarayında -CIA ile birlikte- Laden’i özellikle desteklemiş olanlardandır. Sudan yönetimi, 1992’de ülkelerine gelmiş olan Laden’i, Clinton’un “USA Anti Terör Yasası”nı imzaladığı 1996 yılında sınırdışı etmiştir.

 

Açığa çıkan en önemli skandallardan biri de, 11 eylül olayından tam iki ay önce, temmuz 2001’in ilk iki haftası içinde Laden’in Dubai’deki USA hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi görmesi ve aynı süre içinde lokal CIA görevlisi ile görüşmesidir. Laden aynı günlerde lokal CIA yöneticisi Lary Mitchell ile görüşmüştür. Dubai emirliği Laden’in 4- 14 temmuz 2001 tarihinde ülkelerindeki Amerikan hastahanesinde tedavi gördüğünü açıklamıştır. Lokal CIA şefi Lary Mitchell’de bu hastahanede Laden ile aynı günlerde görüştüğünü fransızca yayın yapan İsviçre TV kanalı gazetecisi Labéviére’ye anlatmıştır. Laden Dubai’de lokal CIA görevlisi ile görüştüğü sırada, 1996 yılında Clinton tarafından imzalanan antiterör yasasının sonucu olarak USA güvenlik örgütleri izlenmekteydi. Yine Laden, 1998 yılında Kenya ve Tanzanya’daki USA elçiliklerine yapılan saldırıların sorumlusu olarak sözde aranmaktaydı.

 

Mevcut alarm sistemine karşın, 11 eylül günü uzun süre rotalarının dışında yolalan uçaklara karşı neden eyleme geçilmediği vs. gibi daha onlarca sorunun yanıtını aramaya kalkışmadan, sadece Fransız Réseu Voltaire ajansının olayla ilgili haberine değinelim... İstihbarat örgütleri ve polis içinde güvenilir kaynakları olduğu söylenen ajans, “11 eylül günü boyunca George W. Bush’un bir askeri darbeylemi, yoksa bir dış terör saldırısı ilemi karşı karşıya kaldığına emin olamadığını” bildirmiştir. Yine aynı habere göre, “Ulusal Güvenlik Konseyi’nin üyelerinin hiçbiri de 11 eylül akşamına dek bir terörist saldırı ile karşı karşıya olduklarını akıllarından geçirmemişler, askeri bir darbenin gerçekleşmekte olduğunu düşünmüşlerdir.” Başkan ve Güvenlik Konseyi üyeleri askeri darbe olduğunu düşünmüşlerdir; çünkü, USA’nın politik yaşamında Başkan’ı ve hatta Ulusal Güvenlik Konseyi’ni aşan, kökleri Pentagon’a, askeri- endüstri komplekslere, uluslarüstü enerji tekellerine uzanan başka gizli iktidar odakları vardır...

 

Sözkonusu saldırı ile ilgili dökümanter filmlerde, o sırada bulunduğu okulun bir sınıfında olan ve ders dinleyişi filme alınan W. Bush’un kulağına olayın nasıl fısıldandığı kayda geçmiştir. Bush’un garip tepkisizliği, gözlerinin hafifce parlayışı ve yüzünde belli- belirsiz beliren başarı veya mutluluk ifadesi ve daha on dakika hiçbirşey olmamış gibi yerinde oturuşu, TV kameralarından tüm canlılığı ile ekranlara yansımaktadır. Ve şüphesiz tam o sırada neden okulda olduğu ve olay sırasında (işlenen suç sırasında) sanki yerini kanıtlamak istercesinemi bu ziyaretin filme alındığı da bir başka soru işaretidir...

USA’da örtülü bir Pentagon darbesi olduğu iddiasını, aynı ülkenin dışişleri bakanlığı bürokratları ile yakın ilişki içinde olduğunu söyleyen Türk gazeteci Yasemin Çongar’da aktarmaktadır. Çongar, Milliyet gazetesindeki 19 ağustos 2002 tarihli haberinde, ismini vermediği bir dışişleri bakanlığı üst yetkilisinin “Her sabah kendi kendime ‘Amerika’da darbe oldu!’ diyorum.” dediğini ve “Ozaman bu yaşadıklarımız anlamlı gelmeye başlıyor!”, diyerek sözlerini tamamladığını yazmaktadır. Gazeteci, darbeyi gerçekleştirenlerin Pentagon içindeki “şahinler” olduğunu, Dışişleri Bakanı Colin Powel’in büyük ölçüde insiyatifsiz bırakıldığını, Amerika’nın dışpolitikasını asıl olarak Pentagon ile birlikte Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in ve Savunma Bakan Donald Rumsfeld’in belirlediğini anlatmaktadır. Yasemin Congar, Powel’e savaş açan ekibin İsrail’deki Sharon gurubu ile ortaklık içinde olduğunu sözlerine eklemektedir... Aynen Menahem Begin gibi Sharon’un omuzlarında da geçmişin kanlı terör olaylarının ağır yükü, açımasız katliamların sorumluluğu ve ellerinde Sabra ve Shatila katliamlarının kanı vardır. O nedenle bu iddianın gerçekliğine inanılabilir ve zaten ikinci Bush kabinesinde Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Savunma Bakan Donald Rumsfeld yerlerini korurlarken, Powel en merkezdeki çemberin dışına itilmiştir.

Yasemin Congar ile konuşan dışişleri yüksek bürokratının 11 eylül saldırısını “bir Pentagon darbesi” olarak tanımlaması, başka çok güçlü delillerle neredeyse kanıtlanmaktadır. Neil Mackay imzası ile 15 eylül 2002 tarihli Sunday Herald gazetesinde yayınlanan makalede, Irak’a saldırının daha George W. Bush iktidara gelmeden -günümüzde Bush’un etrafını çevirmiş olan- Pentagon içindeki bir gurup tarafından planlandığı anlatılmaktadır(http://www.sundayherald.com/print27735 ; http://crytome.org/rad.htm). Yazının altında, eylül 2000 tarihli “Rebuilding America’s Defenses” (Amerikan Savunmasının Yeniden İnşası) başlıklı Pentagon şahinlerine ait uzun kışkırtıcı rapor da yeralmaktadır. W. Bush’un sağ kolu Paul Wolfowitz’in de imzası ile birlikte 16 üst düzeyde Pentagon bağlantılı kişinin imzasını taşıyan 90 sayfalık rapora, http://www.newamericancentury.org/RebuildingAmericasDefenses.pdf adresinden de ulaşmak mümkündür.

Aynı raporda, daha 2000 yılının Eylül ayında İran- Irak- Kuzey Kore hedef gösterilmekte, öncelikle tüm Ortadoğu’yu ve Orta Asya’yı kana bulayacak bir saldırganlık USA’nın yeni askeri stratejisi olarak öne çıkartılmaktadır. Şüphesiz böyle bir saldırganlığı öncelikle Amerikan halkına ve özellikle Avrupa halklarına ve hükümetlerine kabulettirmek pek kolay bir iş olmadığı için, New York’un ortasındaki iki dev kulenin ve sayısı 3000’e yakın insanın canının aynı çevrelerce feda edilmiş olması düşünülebilir. On- milyonlarca insanın canına malolabilecek çılgınca bir saldırganlığı “USA’nın yeni savunma politikası” olarak planlayıp sunanların, ülkelerindeki diğer kurumları ikna edebilmek ve kitleleri peşlerinden sürükleyebilmek amaçlarıyla New York’un ortasındaki ikiz kulelere saldırmaları sonderece anlaşılabilir bir provokasyondur.

CIA, MI6, MI5, MOSSAD ve benzeri istihbarat kuruluşları içinde egemen olduğu iddia edilen ve bütçeleri mevcut en büyük devletlerin bütçelerini dahi aşan bazı uluslarüstü tekellerin başında, Yedi Kızkardeşler Kulübü (Exxon veya Esso, Shell, BP, Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil, Socol-Chevron) gelmektedir. Aynı gurubu yönlendiren Rockefeller’in Exxon ve Mobil Oil gibi şirketleri önem sırasında en başta durmaktadırlar. Dünyanın bilinen en büyük petrol rezervlerine sahibolan Suudi Arabistan’ın petrollerini çıkartan ARAMCO’da Exxon- Mobil birliğinin denetimindedir... Sözkonusu uluslarüstü tekellerin ve özellikle Yedi Kızkardeşler Kulübü’nün “Council on Foreign Relations” (CFR), “Bilderbergers” ve “Trilateral Commission” vs. gibi masonik örgütlenmeler aracılığıyla hükümetler üzerinde eğemenlikler kurduğu, ABD başkanlarını seçtirdiği, yararları yönünde bu ülkenin dışpolitikalarını ve “güvenlik” politikalarını belirlediği, başta CIA, MI-6, MI-5 gibi büyük servisler üzerinde denetim kurup bunları kendi hesabına kullandığı, devletleri eski göreceli denge kurumları olmaktan çıkartıp alabildiğine dar yarar merkezlerinin mafya örgütlenmelerine dönüştürdüğü artık birçok aydın tarafından görülebilmektedir.

 

Son birkaç on yıldaki tüm USA başkan adayları ve başkanları -istisnasız- CFR’in üyeleri veya yöneticileri arasından gelmişlerdir. USA’nın “dünya hakimiyeti için Orta Asya ve Avrasya hakimiyetine” yönelik jeopolitiğinin baş mimarı Zbigniev Brzezinski de eski ünlü CFR başkanları arasındadır. Bu kişi, Rockefeller gurubuna ait Chase Manhattan Bank’ın yöntim kurulunda oturmaktadır aynızamanda... Ve şüphesiz, “Dünya hakimiyeti için Avrasya hakimiyeti” tezi asıl olarak Hitler’in jeopolitiğinden ödünç alınıp geliştirilmiştir.

 

Kısacası, 11 Eylül provokasyonunun hemen ardından, doğu- batı güney- kuzey arasındaki tüm geçitleri ve enerji yollarını denetleyen Afganistan’a saldırının gerisinde asıl olarak Yedi Kızkardeşler Kulübü vardır. Irak’a yönelik saldırının gerisinde de yine asıl olarak Yedi Kızkardeşler Kulübü ve bu birliği yönlendiren Rockefeller gurubu vardır. Kafkaslar’ı karıştıran ve Hazar petrollerini ağırlıklı olarak denetleyen bunlardır. Baku- Ceyhan petrol boru hatının en büyük hissedarı Yedi Kızkardeşler Kulübü içindeki British Petroleum (BP) adlı şirketir. Olaylı bölgelerde hangi taşı kaldırsan altından bunlar çıkmaktadır...

 

Rockefeller gurubu, USA dışpolitikasını 1920 yılında kurulan Council on Foreign Relations (CFR) ve 1921 yılında bu örgüte bağlı olarak yayına başlayan Foreing Affairs dergisi ile manupule etmektedir. Daha sonra kitap haline getirilen “kültürler arası savaş” ile ilgili Harvard Politik Bilimler Akademisi öğretim üyesi profösör Huntington’a ait sahte tezler ilk kez bu dergide yayınlanmıştır. Anlaşılmış olabileceği gibi hazırlanan saldırının gerekçesi veya “minarenin kılıfı” CFR’i ve Yedi Kızkardeşler Kulübü’nü denetleyen Rockefeller gurubu tarafından Huntington’a ısmarlanmıştır... Tüm bu nedenlerle “İslami terör” olarak yansıtılan ve Al Kaida adlı ne idüğü belirsiz örgütlenmenin sırtına yüklenen Batı merkezlerine yönelik tüm terör saldırılarının, başta 11 Eylül olayı olmak üzere tüm ölümcül provokasyonların gerisinde Yedi Kızkardeşler Kulübü’nün ve CFR’in denetimindeki servisler olduğunu düşünmek için hertürlü neden mevcuttur. Bu işlerde kullanılar, genç, deneyimsiz, -okumuş olsalar bile- entellektüel düzeyi düşük, umudunu yitirmiş ve ABD emperyalizminden nefret etmelerine karşın bu gücü gerçek yanlarıyla tanıyamıyan kişiliklerdir. “İntehar bombacısı” olarakta adlandırılan sözkonusu kurbanların hayali “İslamcı” örgütler adına ikinci elden örgütlenerek kullanılmaları rahatlıkla mümkündür. Bu tip işlerin (ikinci elden örgütleme işlerinin) çok daha küçük çapta olanlarını Türk servisleri dahi başarabildikten sonra, büyüklerini CIA, MOSSAD, MI-6, MI-5 gibi alabildiğine zengin ve tüm dünya da örgütlü servislerin yapabiliyor olmaları anlaşılabilir bir gerçektir... Şüphesiz bazı durumlarda “intihar bombacısı” olarak adlandırılan kişilerin omuzlarına yüklenen işlerin, sözkonusu servislerin adamları tarafından önceden yerleştirilmiş bombaların eserleri olmaları da mümkündür ve son Londra bombalamaları böyle bir olasılığı akla getirmektedir... Sonuçta bu provokasyonlarla İslam düşmanlığı temelinde yeni ırkçılık beslenmekte ve enerji yataklarına yönelik saldırıları için kitle tabanı oluşturulmaktadır. Batı’nın merkezlerinde ve tüm dünya da ABD saldırganlığına karşı gelişen muhalefet pasifize edilmektedir.

 

John David Rockefeller’in de onayı ile, Yedi Kızkardeşler Kulübü olarak anılan Exxon (Avrupa’da Esso olarak bilinmekte), Shell, BP (British Petroleum), Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil ve Socol-Chevron adlı şirketler arasında petrol endüstrisinden bankacılığa dek mükemmel bir işbirliği ağı oluşturulmuştur. Savaş planları hazırlayan, hükümetleri değiştiren bu birlik, Hazar ve Orta Asya enerji kaynaklarını rakipsiz kullanmak istediği kadar, Irak’ın petrollerine de elkoymuştur. United States Energy Information Administration (eia, www.eia.doe.gov) adlı kuruluşun 1999 yılı sonu verilerine göre Irak, 112 milyar varil -muhtemelen bunuda aşan ve 300 milyar varile ulaşan- petrol rezervi ile dünyanın ikinci büyük petrol kaynaklarına sahiptir. Bu miktar dünyadaki bilinen tüm kaynakların yüzde 11’i veya 12’si kadardır. Yukarıda anılan şirketler Irak’ın petrolünü millileştirmiş olmasını hiçbirzaman affetmemişlerdir ve ilanedilen “Bush Doktrini”nin veya USA’nın yeni yıkım politikasının gerisinde askeri- endüstri komplekslerin denetimindeki Pentagon ile birlikte aynı şirketler durmaktadırlar. USA yönetiminin dünya hakimiyeti için “Bush Doktrini” kılıfıyla enerji kaynakları ve yolları üzerinde yaşayan müslüman halklara karşı başlattığı acımasız ırkçı ve faşist yıkım politikasının meyvalarını yiyenlerin başında ise Yedi Kızkardeşler Kulübü gelmektedir. Ve saldırının sürebilmesi için, en uygun zamanlarda Batılı merkezlerde patlatılan bombaların etkileri kullanılmaktadır.

Michael Isikoff imzasıyla 2002 eylül ayının ilk haftası içinde Newsweek’te yayınlanan habere göre, 11 eylül’ün ardından uçak korsanları olarak ilanedilen Khalid (Halid) Almihdhar ile Nawaf Alhazmi’nin yakın arkadaşları (oda arkadaşları) olan biri, FBI’ın habercileri (ispiyonları) arasındadır. Olayla ilgili şüpheleri derinleştiren sualler artmaktadır ve ikiz kulelerle ilgili olarak Usame bin Laden’i suçlayanların yanıtlayamayacakları daha onlarca soru vardır. Zaten Laden’de sözkonu “saldırıyı örgütlediği” iddiasına karşı çıkmıştır ve artık Laden’in yaşayıp yaşamadığı da kesin olarak belli değildir. Ayrıca bu kişinin Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) tarafından eğitildiği ve ailesinin Bush ailesi ile iş ortağı olduğu bilinmektedir. Laden ailesi en az 20 yıldır Bush ailesi ile iş ortağıdır. Başta Laden olmak üzere daha onbinlerce Vahabi ve Deobandi tarikatları üyesinin ve en az 43 farklı ülkeden onbinlerce müslümanın CIA’nın eğitim kamlarından geçtikleri, bunların dosyalarının USA istihbarat birimlerinin elinde olduğu bilgisi günlük basın organlarına yansımaktadır. Yine bilinen gerçeğe göre, kitleleri korkutan, toplumda paniğe ve büyük iktidar odaklarının manipilasyonlarına uygun sürü psikolojisi yaratan terör, İsrail istihbarat birimlerinin temel çalışma yöntemleri arasındadır. “İslami”, “sol” veya başka etiketli birçok terör örgütünün CIA ve İsrail’in ünlü istihbarat örgütü MOSSAD veya benzeri kuruluşlar tarafından ikinci elden örgütlenebildikleri ise artık bir sır değildir...

Alman Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Helmut Schmidts’in kabinesinde 1980- 82 yıllarında teknoloji ve araştırma bakanı olarak görev yapmış olan Andresa von Bülov, “CIA ve 11 Eylül” adını taşıyan kapsamlı araştırma kitabında, sözkonusu terör manipülasyonlarının diğer ülkelerin istihbarat servisleri üzerinde egemenlik kurmuş olan büyük servisler tarafından kolayca gerçekleştirildiğini açıklamaktadır. Bu tip işlerin çift taraflı ajanlar tarafından gerçekleştirildiklerini ve MOSSAD’ın terör manipülasyonunun ustası olduğunu inandırıcı biçimde anlatmaktadır. Yine aynı kitapta, -diğer birçok araştırmacının ve terör uzmanının açıklamaları ile uyumlu biçimde- Al Kaida denen örgütlenmenin bir etiket olduğu, merkezi bir denetimden ve yönetimden yoksun bu örgütlenmenin içinde CIA’nın eski kiralık askerlerinin kaynadığı anlatılmaktadır. (Andreas von Bülow, CIA och 11 September, Ungern 2004) Ve bu son bilgi yukarıdaki paragrafta ifade edilmiş olan en az 43 farklı ülkeden onbinlerce müslümanın CIA’nın eğitim kamlarından geçtikleri gerçeğiyle de tam bir uyum içerisindedir. Bunların (eski CIA yetiştirmelerinin) birçoğu halen bilinçli olarakta CIA için çalışmaktadırlar.

 

Yine herkesin bildiği ve Bülov’un da üzerinde durduğu gerçeğe göre, ekiden “özgürlük savaşcıları” olarak adlandırılan bu CIA yetiştirmeleri artık “terörist” olarak anılmaya başlanmışlardır. Çünkü, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından ve Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra dünyanın tek egemeni olma hakkını kendisinde gören askeri- endüstri komplekslerin ve enerji tekellerinin Amerikası, işgaledeceği enerji kaynakları ve yolları için bir gerekçeye, düşmana gereksinim duymuştur. O “düşman” veya yaratılan yeni hayalet bizzat CIA ve kardeş servisler tarafından beslenip büyütülmüş olan denetim altındaki “TERÖR”den başka birşey olmamıştır...

Diğer yandan, Hürriyet gazetesinin 5 ağustos 2002 tarihli sayısında verilen habere göre, -Afganistan’a saldırı sırasında topraklarını kullandırtan- Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, Usame bin Laden’in ve Al Kaide’nin 11 eylül saldırısını gerçekleştirebilecek kapasitede olmadıklarını nedensellikleri ile anlatmıştır. Pakistan istihbaratı Laden’i ve El Kaide örgütünü çok iyi tanımaktadır. Ve zaten o iki dev Boing 757 ve 767 uçağına sözkonusu keskin manevrayı yaptıracak tekniğin ve bilginin Al Kaide’de bulunmadığını herkes bilebilir. Yine bunun yanında, 11 Eylül saldırısını dağda radyodan biraz öğrenebilen Usame bin Laden’in de böyle zor bilimsel- teknik işlerin dışında olduğunu düşünebilen herkes anlayabilir. Dış dünya ile iletişim olanakları yok denecek ölçüde az olan hasta ve şaşkın Usame bin Laden’in ne 11 Eylül olayını ve ne de sonrasında gerçekleşenleri yaratma ve yönetme olanağı vardır... Karmaşık toplumsal süreçlerin ürünü tarihi dönüm noktalarında gelişmeleri bazı sözde kahramanların ya da çılgınların işlerine bağlamak ise, olayların gerisindeki asıl sorumluları gizlemeye yönelik klasik bir yalandır.

Ayşe Olgun adlı gazetecinin 19 eylül tarihli Yeni Şafak’ta verdiği habere göre, Thierry Mersan adlı bir Fransız gazeteci tarafından yazılan “Dehşetengiz Hile” adlı kitapta, 11 eylül günü İkiz kulelere yönelik saldırının bir “iç darbe” olduğu anlatılmaktadır. Gazeteci, “İkiz kulelere çarpan uçakların yerden idare edildiklerini” iddia etmektedir. “Uçaklar çarptığı anda içeride meydana gelen patlamaların kulelerin yıkılmasına neden oldukları” aynı iddianın içinde vardır. Türkçeye’de çevrilen sözkonusun kitapta, “Pentagon’a herhangi bir uçağın çarpmadığı” iddia edilmektedir... Fransız gazeteciye göre, USA yönetiminin olayla ilgili ciddi aydınlatıcı bir açıklama yapmaması ve ayrıca Pentagon, CIA, FBI, Baskan Bush ve itfaiye örgütü gibi değişik kurumların birbirleri ile çelişen açıklamaları, olayla ilgili şüpheleri güçlendirmektedir. Thierry Mersan, 100 ton ağırlığında depoları dolu ve en az saatte 400 km hızla giden bir Boing 757’nin pentagon’un sadece dış cephesine zarar vermeyeceğini, carpmanın etkisinin fotoğraflarda gözükenden çok daha büyük olacağını açıklamaktadır. Uçak çarptı diye gösterilen bölümle ilgili fotoğraflarda da uçak izi yoktur. Diğer yandan, böyle bir olayın olmadığı daha sonra savunma bakanı Rumsfeld tarafından da itiraf edilmiştir. Ayrıca, "Pentagon'a uçak çarptı" gürültüsünün kocaman bir yalan olduğu daha birçok bilgi ile kanıtlanmıştır (pentagon'a boeing çarpti yalanı ve sansürle ilgili görüntüler) Peki ozaman ne olmuştur? Kendi aralarında bir çatışmamı yaşanmıştır? Eğer Pentagon’a uçak çarptığı ile ilgili anlatımın yalan olduğu bir gerçekse, ikiz kulelerle ilgili resmi açıklamaların gerçek olduğuna kim inanır?

Andresa von Bülov’un “CIA ve 11 Eylül” adını taşıyan kapsamlı araştırmasında da “uçakların uzaktan radyo ile yönlendirildiği” iddiası teknik bilgilerle birlikte inandırıcı biçimde yeralmaktadır. Almanya’da 1980- 82 yıllarında teknoloji ve araştırma bakanı olarak görev yapmış Bülov’un anlatımıyla, keskin dönüşler yaparak “İkiz kuleler”e birbiri ardından çarpan sözkonusu dev Boing 757 ve 767 uçaklarına başka türlü bu manevrayı yaptırabilmek teknik olarak olanaksızdır...

İngiliz hava kuvvetleri sözkonusu uzaktan yönetim tekniğini 1950’li yıllardan itibaren geliştirmişlerdir. Teknik daha sonra, 1970’li yıllarda bir Pentagon organı olan Defense Advanced Research Projets Agency (DARPA) tarafından daha da geliştirilmiş ve uçak korsanlarına karşı bir savunma sistemi olarak büyük yolcu uçaklarına da monte edilmiştir. Bu teknik sayesinde kaçırılan yolcu uçaklarının yerden yönlendirilerek alanlara kolayca indirilebilmeleri sağlanmaktadır. Yine aynı teknik kaçırılan uçakların pilot kabinelerindeki tüm konuşmaları dinleme olanağı verdiği gibi, pilotun veya korsanın uçağı yönetmesini de engelleyebilmektedir. Bu teknikle uçağı dışarıdan yönlendirmek, radyo dalgaları ile yönlendirilen bir model uçağı yönetmekten daha zor değildir. Ve bu teknikle aynızamanda dört uçak birden yönlendirilebilmektedir. Zaten 11 Eylül günü de dört uçak kaçırılmıştır... Andresa von Bülov, Pentagon’a uçak çarpmadığı gerçeğini de araştırmasında yinelemektedir. Ve Bush yönetiminin anlatımlarının yalan olduğu ile ilgili kanıtlar uzayıp gitmektedirler. Sözkonusu aynı kanıtlar CIA’yı veya CIA içinde bir kliği işaret etmektedirler.

Sonuçta tüm izler CIA içinde bir güce, ortağı MOSSAD’a ve aynı günlerde Washinton’da olan Pakistan servisinin başına doğru uzanmaktadır. İkiz kulelerin yıkılması, ABD toplumunda ve halka halka genişleyen bir etki ile öncelikle Batı merkezlerinde panik havası yaratılmasına yardımcı olmuştur. Bu panik psikolojisi ile elde edilen kazanç ise, ABD’nin üç askeri üs ile Asya’nın göbeğindeki Afganistan’a, enerji yolları üzerine ve Orta Asya’nın arka kapısı konumundaki Basra’ya, zengin petrol yatakları üzerindeki Irak’a yerleşmesidir... Yaratılan panik havası, Pearl Harbor baskını sonrasında yaşanmış olanla karşılaştırılmaktadır. Bu durum şühesiz Bush kliğinin ve bu kliğin gerisinde duran enerji tekellerinin, Yedi Kızkardeşler Kulübü’nün işine yaramıştır... Yine ABD aynı rüzgarı arkasına alarak -kuzey Irak egemenliğinin diğer ayağı olan- Kafkaslar üzerinde de giderek artan ölçülerde göreceli bir egemenlik kurabilmeyi başarmıştır. Ve bu kanlı egemenliğini halen yerleştirmeye ve kalıcılaştırmaya çalışmaktadır... Bu nedenle “teröre karşı savaş”ın sürmesi, dolayısıyla Batılı merkezlere yönelik terörün sürmesi gerekmektedir... Bunu isteyen Al Kaide değilir. Al Kaide adını kullananlardır. Bunu isteyen uluslarüstü enerji tekelleri, askeri- endüstri kompleksler ve bu güçlerin iktidara oturttukları W Bush gibi politikacılardır.

- Peki Londra bombalamaları kimin işine yaramıştır veya yaratılan tozun dumanın gerisinden boynuzları gözüken “şer” gücü kimdir?

Gazete haberlerine sırasıyla ve kısaca bir gözatalım...

Büyük şefler tarafından timsah gözyaşları dökülerek ve melodramatik nutuklar atılarak lanetlenen “Londra metro bombalamaları” adlı son trajedide “kader ağlarını”, Mayıs 2005’de AB Anayasası için Fransa ve Hollanda’da yapılan referandumlarda ağırlıklı olarak red oylarının çıkması ile örmeye başlamıştır... Etrafına ırkçı duvarlar örerek ve anti- terör yasaları çıkartarak şekillenmekte olan Avrupa Birliği, aslında, giderek daha fazla bütünleşen tekellerin projesi olarak başlamıştı ve demokratik bir işleyişten uzaklaşarak evrimleşmekteydi... Avrupa halklarına, özellikle Batı Avrupa ve İskandinavya halklarına AB üyeliği, çok yüklü propoganda masraflarıyla ve sınırlı sayıda oy çokluklarıyla zorla kabulettirilmişti. Örneğin, Norveç üyeliği reddetmişti ve son zamanlarda  yeniden oylama yapılsa, çok büyük ihtimalle İsveç’te red oyu çıkardı vs..

Demokratik sistem içinde iradelerini yansıtma alışkanlığı olan Avrupa halkları, özellikle İskandinavya ve bazı Akdeniz halkları, makrokosmosu, evreni, gücü, iktidarı simgeleyen on iki yıldızlı bayrağın altında Brüksel’de oturanların giderek kendilerinden koptuklarını görmekteydiler. Halk olarak iktidar merkezinden giderek uzaklaştırıldıklarını, demokratik iradelerinin sıfırlandığını, tekeller ve masonik örgütlenmelerle bağlı politik organların iradeleri dışında işler yaptıklarını farketmekteydiler. Süreç içinde bu gerçeğin bilincine varanların sayıları armaktaydı. Diğer yandan, sayıları Avrupa'da daha şimdiden 20 milyonu aşan işsizler ordusu ve diğer sorunlar da aynı hızla artmaktaydılar ve artmaktadırlar... Sonunda, halktan kopuk Bürüksel yönetimine yönelik bu giderek artan tepkiler Fransa ve Hollanda’da ağırlıklı red oyları ile patladılar. Eğer o hızla referandumlar devametse idi, başta İsveç olmak üzere daha birçok Avrupa ülkesinde AB anayasasına red oyu çıkacaktı... Halen de AB’nin geleceği tam olarak belli değildir.

Hernekadar Fransa’da çıkan red oylarının günah keçisi olarak Türkiye ilanedilmiş olsa da, aslında bu açıkça tekellerin Avrupası’na karşı bir halk tepkisiydi... Tekellerin politikacıları secim sürecine ara vermekte ve duruma çareler aramakta geçikmediler... Bu kısa nefes alma sürecinde aralarındaki çelişkiler de daha kaba ifadelerle açığa çıkmaya başladı... İngiltere mali yükümlülüklerinden kurtulmaya çalışırken, Chirac deli dana hastalığı üzerine İngiltere’ye yönelik aşağılayıcı espiriler yapmaya başladı. Kısacası, AB’nin cenazesinin nasıl kaldırılacağı üzerine tartışmalar gelişti...

Aynı yılın (2005) Temmuz ayının ilk haftasında  İskoçya’da G-8 ülkelerinin zirvesi yapılacaktı ve gündemi küresel ısınma ve doğa felaketleri; emperyalist politikaların bir sonucu olarak giderek batağa saplanan, kışkırtılmış savaşların ve Aids hastalığının ve açlığın pençesinde kırılan yoksul bırakılmış Afrika’ya yardım; Batı tarafından sürekli silahlandırılıp beslenen İsrail’in saldırıları karşısında direnmeye çalışan yoksul Filistin halkına bir nebze yardım; nükleer silah teknolojisinin yayılması ve silahsızlanma gibi sorunlar oluşturmaktaydı... Bu toplantıya katılacak olan ve G 7 denen birliğe sonradan katılmış olan Rusya Federasyonu dışındaki yedi ülke, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve Kanada diğer Batı Avrupa ülkeleri ile birlikte dünya nüfusunun beşte birinden azını oluştururlarken, üretilen değerlerin yüzde seksen kadarını yutmakta idiler. En çok yoksul ülkelerin halklarını vuran doğal felaketlerin kaynağı kirlilikten de birinci derece de bu ülkeler sorumlu idiler. Atmosfere salınan ve sera etkisi yaratarak dünya ısısının artmasına, çölleşmeye, değişik doğal felaketlere ve artan açlığa neden olan gazların yüzde 36.1 kadarından tek başına 300 milyon kadar nüfusu olan ABD sorumlu idi ve bu ülkenin yönetimi sözkonusu felaketi engellemeye yönelik “Kyoto Protokolü”nü imzalamamakta direnmekteydi... Neden direnmekteydi? Çünkü, böyle bir imza öncelikle Yedi Kızkardeşler Kulübü’nin tatlı karlarını azaltacaktı.

Toplantı başlamadan önce en önemli Batı merkezlerinde uluslararası ün sahibi müzisyenlerin katıldıkları ve milyonlarca insan tarafından izlenen dayanışma konserleri örgütlenmişti. Dünyanın en ünlü sanatçıları gönüllü olarak ve tüm iyi niyetleri ile yoksul bırakılmış afrikaya ve sayıları 1.5 milyara yaklaşan dünyanın açlarına yardım elini uzatabilmek, dünyanın en önemli insani sorunlarına, çevre sorunlarına dikkatleri çekebilmek için bu konserlere katılmışlardı. Halklar arasında, başta Bush ve Blair olmak üzere Batılı emperyalist politikacılara ve bu “şer” odaklarının işlerine karşı genişleyen bir tepkinin varlığı sözkonusu konserlere katılımın yoğunluğu ile gözler önüne serilmişti. Bu gelişmeyi daha etkili diğer yığınsal protestolar rahatca izleyebilirdi. İnsanlar, artan çevre felaketlerinin, açlığın, yoksulluğun ve savaşların gerisinde bu tiplerin ve bunları iktidara taşıyan tekellerin olduklarını iğmesi artan bir hızla görmekte ve tepkilerini alanlara dökmek için hazırlanmaktaydılar. G-8 toplantısı öncesi tüm dünyadan gençler İskoçya’ya akın etmişlerdi ve TV kanallarına sert protesto gösterilerinin kareleri yansımaktaydı. Bunların birkısmı anarşistçe tepkiler olsalar bile, dünyanın zenginlerine veya patronlarına karşı Batılı merkezlerde de giderek artan bir muhalefetin geliştiğinin göstergesiydiler. Batılı patronların gelecekte işlerinin hiçte okadar kolay olmayacağını, özellikle Irak ve Afganistan işgallerine yönelik yığınsal tepkilerin artacağının işaretleri idiler.

Diğer yandan, “Shanghay İşbirliği Örgütü” adı altında toplanan Asya ülkeleri’de (Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Kazakistan, Özbekiştan, Kırgızistan ve Tacikistan) tüm Asya ülkeleri için tehdit oluşturan Afganistan ve diğer Orta Asya ülkelerindeki ABD askeri üslerinin kalkmasını istemekteydiler. Kısacası, W Bush’un ve Blair’in kişiliklerinde sembolize olan saldırgan emperyalist politikalara yönelik halklar ve hükümetler düzeyinde tepkiler giderek yükselmekteydi, sözkonusu politikacıların etraflarındaki çember daralmaktaydı.   

W Bush daha G-8 toplatısına gelirken yüzüne yapışmış yalancı ve insanları aşağılayan o klasik alaycı Gestapo subayı ifadesiyle ağzını yana kaydırarak ve sadistce kışkırtıcı cümleler kullanarak kendisi için herşeyden önce ABD’nin yararlarının geldiğini ifade edecekti. Doğal yıkımı engellemeye yönelik “Kyoto Protokolü”nü imzalamayı düşünmediğini ve Afrika’nın sorunlarının ve diğer sorunların O’nu ilgilendirmediğini açıkça söyleyecekti. Kısacası, dünyanın açlarına ve yoksullarına alaylı bir üslupla, “Allah versin!”, demekteydi. Halbuki O (Bush ve ABD emperyalizmi) açlığın, yoksulluğun, savaşların ve doğal yıkımın baş sorumlusuydu...

Bush’un ABD toplumunu savunur tiyatrosuna karşın, dünya nüfusunun yaklaşık yirmi de birini oluşturan ABD halkı da aynı gezegende yaşamaktaydı ve salınan gazlar nedeniyle zayıflayan, hatta delinen ve yeryüzündeki canlıları zararlı ışınlardan eskisi gibi koruyamıyan ozon tabakası ABD halkına da lazımdı. Salınan gazların karbon monoksit gibi bazı türlerinin yaratmakta oldukları sera etkisiyle dünyanın ortalama ısısında meydana gelen artış sonucu yaşanan doğal felaketlerden ABD halkı da etkilenmekteydi. Ve tekrarlamak gerekirse ABD tekelleri kendi ülkelerinde sözkonusu gazların yüzde 36.1’ini salmaktaydılar. Bu gazlardan sorumlu şirketlerin ABD dışındaki fabrikalarının ve ürettikleri fosil enerjiye dayalı binek arabalarından savaş uçaklarına dek araçların saldıkları pislikler sözkonusu hesaba dahil değildi... Yüzüne dramatik bir ifade vermeye çalışarak ABD milliyetçisi rolü oynayan, ülkenin “babası” görünümüne soyunmaya çalışan W Bush, aslında ABD halkının değil ama, değişik araç üretimlerinden bankacılığa dek çok geniş bir yelpaze içinde yatırımları olan, petrole bağlı ürünlerin hertürlüsüyle ilgili üretim yapan uluslarüstü enerji tekellerinin, öncelikle Yedi Kızkardeşler Kulübü’nün yararlarını savunmaktaydı...

Yine Bush, tüm dünyaya yönelik bu ihanetini gizleyebilme çabasıyla ve faşistlere özgü ayak üzerinde kırk yalan söyleme ustalığıyla, “petrolün yerini alacak alternatif ve temiz enerji kaynaklarının bulunmasından ve bunlarla işleyen teknolojilerin gelişmesinden yana olduğunu” ifade edecekti. Aslında sözkonusu temiz enerjiler ve bunlara dayalı teknolojiler çok önceden gelişebilirlerdi ve on yıllarca önce aynı konularda önemli buluşlar olmuştu ama, hepsi hasır altı edilmişlerdi. Bu tip teknolojiler gelişecek olurlarsa, fosil enerjilere, petrole ve petrole bağımlı teknolojilere yüzmilyarlarca, trililyonlarca Dolar yatırım yapmış olan ve W Bush gibileri iktidar koltuğuna taşıyan uluslarüstü enerji tekellerinin, Yedi kızkardeşler kulübü’nün işleri bozulurdu. Tatlı kârlarının ve politik egemenliklerinin sürmesi için mevcut teknolojiler petrol tükeninceye dek veya en az 30- 40 yıl daha sürmeliydi. Bu ara doğanın tahrip olması, çölleşme ve sel baskınları, on binlerce türün yokolması, on milyonlarca insanın açlığa ve ölüme sürüklenmeleri, kıyı kentlerinin sular altında kalması, göçler, savaşlar, hiçbirşey umurlarında değildi. Yepyeni farklı teknolojilerin, üretici güçlerin gelişmesini fosile dayalı enerji tekellerinin tatlı kârlarının sürmesi için engellemekteydiler. Bu tekellerin kuklası olan W Bush, “petrolün yerini alacak alternatif ve temiz enerji kaynaklarının bulunmasından ve bunlarla işleyen teknolojilerin gelişmesinden yana olduğunu” ifade ederken açıkça yalan söylemekteydi.

Sonunda G-8 toplantısı başta İskoçya’nın başkenti Edinburg’da olmak üzere Endenozya’dan Hon Kong’a ve Danimarka’ya dek uzanan birçok ülkede yığınsal protesto gösterileriyle 6 Temmuz 2005 günü başladı. Ve ertesi gün, 7 Temmuz 2005’de, başta Londra halkı olmak üzere tüm dünyanın insanları bilinen haberle, tam sabah işe gitme saatinde Londra’nın en merkezi üç metro hattında ve iki katlı bir otobüste patlayan bombaların şokuyla sarsıldılar. Terör hayaleti, G-8 ülkelerinin politikalarına yönelik tüm eleştirilerin, çevre sorunları ve açlıkla mücadeleye yönelik umutların, Irak ve Afganistan işgallerine yönelik protestoların, saldırgan W Bush ve ortaklarına yönelik haklı tepkilerin, tüm olumlu gelişmelerin üzerini örtüverdi. Artık gündemde öne çıkan kaç masum ingiliz vatandaşının öldüğü, bombalamaları hangi tiplerin ve örgütlerin yaptığı üzerine sorulardı. W Bush- Blair takımının timsah gözyaşları idi.

Olay, AB anayasası için Fransa ve Hollanda’da çıkan hayır oylarını, AB’nin anti- demokratik süreçlerine karşı AB halkları arasında gelişen tepkiyi, tüm halkcı gelişmeleri bir anda hasır altına süpürüvermişti. İmparatorluk düşleri taşıyan AB patronlarına rahat bir nefes aldırmiştı ve yeniden birlik fotoğrafı vermeleri olanağı sağlamıştı... AB’nin cenazesinin nasıl kaldırılacağı üzerine tartışmalar unutuluverecekti. Blair G-8 toplantılarının yoksullara yardım ve çevre sorunları gibi “sıkıcı” konularından azad olarak kapağı Londra’ya atacaktı. Ve bir yıl içinde Irak’ta 100 bini aşkın masum sivli öldürmüş olduklarını, tüm ülkeyi yerle bir ettiklerini, radyasyon etkileri 4.5 milyar yıl sürecek tüketilmiş uranyumlu mermiler kullandıklarını, pazar yerlerine bin tonluk bombalar attıklarını, patladıktan sonra etrafa binlerce anti-personel mayın yayan misket bombaları kullandıklarını unutarak, “barbarca” sözcüğünü kullanarak saldırıyı lanetleyecekti. Bir anda haklı ve mazlum rolüne bürünüvermişti...

Aslında bu kanlı saldırıyı kimlerin gerçekleştirmiş oldukları gerçek kanıtları ile belli değildi ama, suçlu ABD emperyalizminin ve baş yardakçısı İngiliz emperyalizminin dünya egemenli planları çerçevesinde “İslami terörizm” olarak çoktan belirlenmişti. Ve Blair’in “barbarlıkla” suçladıkları, peşinen suçlu kabuledilen bir- iki “İslamcı terörist”ten başkası değildi. Yapılan açıkça yargısız infazdı ve şüphesiz Robert Fisk gibi namuslu ingilizler de vardı. Dürüstlüğü ile tanınan ve Irak’ı iyi bilen ünlü gazeteci Fisk, The Independent gazetesinde “ABD- İngiliz ittifakı tarafından işgaledilen Irak’ta sivillerin öldürülmeleri, Iraklı çocukların misket bombaları ile paramparça edilmeleri, ABD askerlerinin kontrol noktalarında masum Iraklıları vurması barbarca değilmiydi?”, diye soracaktı. Şüphesiz bu soruya Falluca katliamında açığa çıkan vahşetle, yaralı sivillerin Cami içinde kameralar karşısında öldürülmeleriyle ilgili sorular ve daha binlerce soru eklenebilirdi...

Dünyanın en eski modern gizli servisine sahibolan İngiltere’de ve binlerce gizli kamera ile “büyük birader” tarafından gözetlenen Londra’da -aynen 11 Eylül olayında olduğu gibi- polisin “önceden hiçbirşeyden haberi olmamıştı” ama, hernasılsa olaydan hemen sonra dört Pakistan kökenli İngiliz vatandaşı Müslüman genç “suçlu” olarak ilanedilecekler ve bunlardan sırt çantalı birisinin tanınabilir fotoğrafını da yayınlayacaktı. İddiaya göre bunların dördü de “intehar bombacısı” idi; bombalar ev yapımıydı; imalatcı yine İngiliz vatandaşi bir kimyagerdi ve o sırada Kahire’de bulunmaktaydı; bombaları sırt çantalarında taşımışlardı vs..” Önceden “hiçbirşey bilmediğini” iddia eden bir polis örgütünün olayın hemen ardından böyle ayrıntılı ve bütünsellik içinde bir senaryoyu kamu oyuna ilanetmesi sadece ahmakları inandırabilirdi ve sözkonusu senaryonun çok önceden yazılmış olduğu hemen anlaşılmaktaydı. Fakat tabii bu senaryo birçok kişinin dikkatini çeken çelişkilerle yüklüydü aynızamanda...

Birincisi, intehar bombacıları bombalarını sırt çantalarında değil vücutlarında taşıyorlardı. Bu olayda neden "patlayıcıyı sırt çantalarında taşımışlardı" veya polis neden böyle bir senaryo yazmıştı? İkincisi, eğer bu gençler “intehar bombacısı” iseler, neden trene bindikleri yeraltı istasyonunun yakınına geri dönüp tekrar binecek biçimde özel arabalarını park bileti alarak park etmişlerdi? Yok eğer “patlayıcı yüklü çantaları” trenlere bırakıp çıkacaklarsa, neden kendileri de ölmüşlerdi? Verilen tüm bilgiler kafa karıştırıcı idi ve işin gerçeği neyin doğru, neyin yanıltıcı bilgi olduğu belli değildi. Irkçı olduğu kesinlikle bilinen İngiliz polisine güvenmemek için birçok neden vardı... Bu arada Kahire’de yakalanan kimya doktorası yapmış gencin bomba imalatıyla alakası olmadığını Mısır polisi açıklayacaktı. Kendisi de Londra’ya döneceğini, olayla bir ilişkisi olmadığını duyuracaktı.

Diğer yandan 50’yi aşkın can alan ve metro istasyonlarının çok uzun süre kapalı kalmasına, çesetlerin güçlükle çıkartılmalarına neden olan bombaların ev imalatı olamayacak kadar şiddetli patlamalara neden oldukları belliydi. Ve aynı günlerde Fransız gizli servisinden bir uzman, Londra metrosunda patlayanların askeri depolardan elde edilmiş güçlü patlayıcılar olduklarını ve bunların ya Balkanlar’dan getirildiğini, ya da İngiliz ordusunun askeri depolarından çıktığını açıklayacaktı. Şüphesiz birsürü sıkı aranan sınırı geçerek Balkanlar’dan İngilyere’ye bomba sokmak, alabildiğine sıkı kontrolların olduğu İngiltereye dışarıdan patlayıcı sokmak pek akla yakın gelmese de, sözkonusu güçlü patlayıcıların İngiltere’deki askeri depolardan çıkmış olabilecekleri ihtimali bayağı inandırıcı idi. Benzer işler 1980 askeri darbesi öncesi Türkiye’sinde de yaşanmıştı. Çatlı ile ilgili araştırmalarda TNT gibi güçlü patlayıcıların askeri depolardan nasıl çıkartıldıkları olayların tanıkları tarafından anlatılmaktaydı...

Bu arada İngiliz polisinden birileri, ağırlıkları dört kiloyu geçmeyen çok şiddetli özel patlayıcıların koltukların altlarına yerleştirilmiş olduklarını, ölü ve yaralılardaki izlerden bu gerçeğin açıkça tesbit edilebildiğini ifade edecekti. “İntehar bombacıları” önce koltukların altlarına girip sonra bombalarını patlatmış değillerdi herhalde ama, bu azami dörder kiloluk çok özel patlayıcıları düzenekleri ile birlikte koltukların altlarına hangi uzmanlar yerleştirmişler ve sonra sessizce nasıl sır olmuşlardı acaba? Otobüslerden metro vagonlarına dek heryerde bulunan binlerce gizli kamerada neden bu tiplerin görüntüleri yoktu? Basındaki haberlere göre Londra metrosunda altı bin, tren istasyonlarında bin seküzyüz, otobüslerde ise beş bin ikiyüz gizli kamera vardı... Şüphesiz bu son anılan açıklamanın üstü hemen örtülecek, ilgili haberler birdaha medya organlarına yansıtılmayacaktı. “Pakistan asıllı Müslüman genç suçlular bulunmuştu işte ve hepsi de ölü idi ve bukadarı yeterdi” Kısacası, “Anahtar suya düşmüştü; suyu inek içmişti; inek ormana kaçmıştı; orman yanıp kül olmuştu...” Herşey bukadar basitti işte.

Fakat tabii İngiltere’de yaşıyan Ortadoğu, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Kuzey Afrika vs. kökenli çok sayıdaki Müslüman halk için herşey okadar basit değildi. Bir anda hedef olmuşlardı ve zaten bombaların o metro vagonlarına yerleştirmiş olmaların asıl amacı da gündemi bu şekilde değiştirmekten başka birşey değildi. Batı toplumlarının dikkatleri ve tepkileri, kendi sorunlarından ve emperyalist politikalardan kopartılıp, Müslüman halkların üzerlerine yönlendirilmişti bir anda... Şüphesiz hedef tahtasına oturtulanlar sadece İngiltere’de yaşıyan Müslümanlar değillerdi. Tüm Avrupa’da ve dünya da Müslümanlar 11 Eylül sonrasında olduğu gibi hedefte idiler; 11 Eylül sonrası başlatılan son Haçlı Seferi’ne, “terörizme karşı savaş”a yeni bir güç aşılanmıştı.

Ayakta zor duran Bush- Blair ikilisine yeni bir kan verilmişti, ve bu tipler birden canlanıvermişlerdi... Patlayan bombalar, W Bush’un ve Blair’in sırtlarına yüklenmiş ağır suçların ve sorumlulukların yükünü bir süre için silip atmıştı... Bombaların hemen ardından yüzüne yapıştırdığı eğreti üzüntü maskesi ile kameraların karşısına geçen W Bush, daha iki gün önce Afrika’daki açlığın, Aids’in, yoksulluğun ve dünyamızı ağır baskısı altına almış olan çevre sorunlarının kendisini ilgilendirmediğini açıklamış olduğunu “unutarak”, “Biz burada dünyanın açlık, yoksulluk, Aids ve çevre sorunlarını çözmeye çalışıyoruz, onlarsa bakın neler yapıyorlar!”, diye “sureti haktan gözükme” rolünü rahatca oynayacaktı. Yüzüne takmaya çalıştığı üzüntü maskesine, melodramatik rolüne karşın gözlerindeki mutluluk pırıltılarını gizleyememekteydi; çünkü artık “terörizme karşı savaş” veya enerji kaynaklarının ve yollarının işgali tam gaz sürebilirdi. İçte muhalefeti ezecek yasalar kolayca çıkartılabilirlerdi. Ve masum kişilere yönelik sürek avları, Müslümanların ibadet yerlerine saldırılar, Müslüman halktan kişilere yönelik linçler arasında G-8 toplantısı “Kyoto Protokolü” üzerine anlaşma yapılamadan kapanacaktı. Bush, “Kyoto Protokolü dönemini sona erdirilmesi gerektiğini” bildirerek ABD’ye uçacaktı...

“Londra bombaları”nın asıl kazançlısı fosil enerjilere dayalı uluslarüstü tekellerden, Yedi kızkardeşler Kulübü’nden başkası değildi ama, onlar, türklerin inandıkları “Nam olsun, kâr olmasın!” prensibine göre değil, tam tersine “Kâr olsun, nam olmasın!” ilkesine uygun çalıştıkları için ortalıkta hiç gözükmeyeceklerdi. Patlamaların namı, olayı garip bir internet sitesinde üstlenen Al Kaida örgütüne kalacaktı. İşin kârı ise enerji tekellerine aitti. Atmosferin ve okyanusların fosil enerjilerin artıklarıyla kirletilmesi sürerken, Yedi kızkardeşler Kulübü’nün astronomik kazançlarıda katlanarak artmaya devamedecekti...

Yine bu arada ne Afrika’nın yoksul ülkelerinin borçları silinecek, ne daha önce seslendirilmiş olan adaletli bir ticari düzen kurulması yönünde girişimler başlatılacak, ne Afrika’yı kavuran Aids ile ilgili ucuz ilaçlar üretilebilmesi yönünde kararlar alınacak ve ne de savaşların, silahlanmanın ve nükleer silahların engellenmelerine yönelik adımlar atılacaktı. Kısacası, “Londra bombaları” askeri- endüstri komplekslerin ve Afrika’da Aids’e karşı ucuz ilaçlar üretilmesini engelleyen dev ilaç tekellerinin de işlerine yaramıştı. Bu arada -Afganistan ve Irak’ta yaşanan ABD terörü hariç- “terörü lanetleyen” ortak bildirilerin yayınlanması gecikmedi. G-8 ülkeleri, yoksullukla ilgili olarak Afrika’ya verdikleri yardımı her yıl 25 milyar dolar arttıracaklarını “gururla” ilanetmeyi de unutmayacaklardı. Bu miktarın Afrika ülkelerinin her yıl ödemekte oldukları borç faizi miktarından nekadar az olduğunu bilmemekle birlikte, 300 milyonluk ABD’de evlerde beslenen kediler ve köpekler için her yıl en az 35 milyar Dolar harcanmakta olduğu bilmekteyim. Şüphesiz onlar Amerikan kedisi ve köpeği... Diğer yandan aç gezen 35 milyon kadar amerikan vatandaşının durumları da herhade “kader” sözcüğü ile açıklanabilir...

“Londra bombaları” sayesinde G-8 toplantısı öncelikle W Bush ve Blair için mutlu sonla kapanırken, suç Müslümanların omuzlarını yükleniverdi. Bombaların yardımıyla morali yükselen Blair, melodramatik bir uslupla halkı sözde sakin olmaya cağırarak tüm müslümanların “terörist” olmadıklarını ilanetmeyi de unutmayacaktı. Bunu söylerken, "teröristeli de var ve biz bu kötülere karşı savaşıp dünyayı kurtarıyoruz" demeye getirmekteydi. Doğrusu bayağı “adaletli” ve “haksever” bir önderdi Blair. Ayrıca Blair, İslam’a yeni bir biçim verme işine de soyunmaktaydı... ABD ve İngiltere kökenli uluslarüstü enerji tekelleri talanlarını sürdürürler, ABD ve İngiliz ordusu gerekli olduğu zaman bombalarını yağdırırken, “gerçek Müslümanlar”da abdestlerini alıp namazlarını kılmalı, ölmüşlerinin ruhlarına da şöyle bir üfleyerek gelecek güzel günler ve Bush-Blair ikilisinin zaferleri için ellerinde tesbihleri gece gündüz dua etmeliydiler. Hem onlar da "İslam içindeki kötülükleri yoketme yolunda harcadıkları emekler ve bombalarla" en az Baba Bush kadar "Hacı" sayılırlardı... Aslında bu İslam’a yeni şekil verme işine en uygun kişi W Bush’un babası “Hacı Bush” olmalıydı. Kendisi kutsal “Hacı” ünvanını 1991 yılında Kuzey Irak’ta aşiret reislerinden almıştı ve bu Mekke ziyaretinden daha önemli bir gerçek “hacılık” ünvanıydı şüphesiz bu. Zaten Mekke’nin geleceği’de biraz karanlık gözükmekteydi. ABD Kolorado Cumhuriyetçi saylavı Tom Tancredo, tüm mertliğiyle, “İslamcı teröristlere misilleme olarak Mekke’nin bombalanması gerektiği” düşüncesini açıkça dillendirmişti. Bu parlak fikir İslama yeni bir şekil vermenin en köklü ilk adımı olabilirdi şüphesiz.

Bu arada gelişmeler karşısında heyecanlanan ve parlak fikirler ileri süren sadece Tom Tancredo değildi. Türkiyeli politikacı ve üniversiteli “bilgeler” arasında da evlere şenlik yorumlar yapanlar az değildi doğrusu. Televizyonda izlediğim bu görüşlerden, yorumlardan iki tanesi bayağı ilginçti...

 

O ilk (7 Temmuz 2005) tarihli bombalamaların ardından 21 Temmuz 2005 günü gerçekleşen ve panik yaratan, ilk bombalamalar üzerine sağlıklı düşünmeyi sekteye uğratan bir- iki teknik arızanın veya kasıtlı fünye patlatmanın ardından, bir profösör, TV kanallarından birine, “teröristlerin” nekadar müthiş “örgütlü” ve “akıllı” oldukları yorumunu yapacaktı... Profösöre inanılacak olursa eğer, İngiliz servisleri basbayağı faka basmışlardı ve şaşkındılar... Profösör ünvanlı kişi işin bu yanından sözetmiyordu ama, 1500’lü yıllardan itibaren çağdaş ölçülere yakın tarzda ciddi biçimde örgütlenmeye başlamış olan, uzun yüzyıllar karmakarışık dev Hindistan’ı yöneten, kolları Müslüman halklar dahil beş kıtaya uzanan, sayısız ülke de başarılı hükümet darbeleri örgütleyen, daha bundan kırk yıl önce koskoca Endonezya’da başarılı ve alabildiğine kanlı bir askeri darbeye imzasını atmış olan İngiliz servisleri, “İslamcı Teröristler”in ellerinde nasıl kolayca “oyuncak” olmuşlardı acaba? Profösöre göre, adamlar, 21 Temmuz tarihli eylemle “istedikleri yeri istedikleri zaman vurabileceklerini göstermişler, insanlara zarar vermeden mesajlarını iletmişlerdi.” “ABD’yi değil de ABD’nin en yakın müttefiklerini vurarak kurulmuş cepheyi parçalamayı, ABD’yi ırak’ta yalnız bırakmayı hesaplamaktaydılar” vs.. Bu büyük “analizci” ve “stratejist”, patlamaların neden ABD’de değil de Avrupa’da olduğunu böyle açıklamaktaydı ama, 7 Temmuz 2005 tarihli patlamalardan sonra hem AB patronları ve hem de AB ile ABD arasında ve NATO içinde yakınlaşmanın güç kazandığını es geçmekteydi, ya da basını doğru izleyecek vakti olmamıştı. Fakat yine de O’nu dinledikçe insanın içinden hemen bu müthiş Al Kaida örgütüne katılmak gelmekteydi. Yalnız Al Kaida’ya girmek için önceden “Hacı Bush”dan tavsiye mektubu almak ve CIA, MI-6, MI-5 veya MOSSAD bürolarından birinde bazı blanketkleri doldurmak gerekmektedir herhalde.

 

Diğer kişinin yorum çok daha ilginçti ve bu “hoca” arada “diyalektik” falan diyerek eskilerin deyimiyle lügat da parçalamaktaydı... Okadar boyanmasa çok daha güzel gözükecek olan güzel programcının karşında oturmuş bu partisi cebinde parti başkanı “hoca”, programcının sürekli “gaz veren” üslubunun farkına bile varmadan, kendi söylediklerini kendisi dinleme alışkanlığıyla, kendinden geçmiş vaziyette, eski mesleğin verdiği alışkanlıkla ve o ağır ağdalı “ders veren” üslubuyla inanılması güç müthiş “gerçekleri” açıklamaya başlamıştı... “Dünya tek kutupluluğa tahammül edemezdi; ‘diyalektik’ icabı herşeyin karşısına mutlaka bir zıddı çıkardı ve ABD’nin çağdaş anti- tezi de ‘terör’den başka birşey değildi. Artık ABD düya da tek kutup değildi, karşısında güçlü bir kutup olarak (maşallah) terör vardı.” Eh, “Hacı Bush”un ve oğlu W Bush’un anlatmaya çalıştığı’da bu “gerçekten” başka birşey değildi; ABD dünyayı “terör” belasından “kurtarmak” için Balkanlar’ı, Afganistan’ı, Irak’ı işgaletmişti. “Teröre karşı savaşmak” amacıyla dünyanın heryerinde askeri üsler kurmaktaydı. Bu “kurtarıcılığının” bedeli olarakta dünyanın enerji kaynaklarına elkoymaktaydı. Ve (maşallah) hoca sözkonusu ulvi gerçeği (diyalektik bilgisi sayesinde) kolayca anlamıştı. İleride cebindeki partisini eline alıp Türkiye’nin üzerine doğru bir üfler ve tohumları heryere yayarak iktidar koltuğuna oturursa eğer, Necmettin “hoca”nın kadayıfının pişmeyen tarafını da kolayca pişirebilirdi ve hepberaber yerdik... Hem "öbür dünya"nın ve hem de bu dünyanın ilmine vakıf derin "Hoca"nın Necmettin Hoca'yı "arka cebinden çıkartacak" bir politikacı olduğunun altını çizmeden de edemeyeceğim doğrusu. ABD'nin karşısına "yeni bir kutup" olarak "terörü" oturturken Necmettin Hoca gibi hatalar yapmamış, Batı'ya, NATO'ya, totoya ve daha ne varsa hepsine bağlı olduğunu laf aralarında sık sık tekrarlamıştır. Anlayanlara ve "iyi saatte olsunlar"a başbakanlığa hazır olduğu mesajını laf aralarında sık sık iletmiştir. Ve şüphesiz bize de, "Elemterefiş, kem gözlere şiş!", demekten başka birşey kalmamaktadır. "Allah, hayırlısı neyse onu nasibetsin!" ve "amin!"

 

Önemli politik dönemeçlerde patlayan bombalarının yaratmış olduğu tozun- dumanın gerisinde boynuzları azıcık farkedilebilen gerçek “şer” gücünün, Yedi Kızkardeşler Kulübü’nün üzerinde hiç durulmamış olsa da, Londra bombalamaları ile ilgili olarak konuşan yorumcuların birçoğu, yarın içki masalarında dostlarına “vaktiyle bunları TV’de de demiştim” diyecek parlaklıkta yorumlarını “Nam olsun, kâr olmasın” geleneğine uygun biçimde sıraladılar. Yalnız, “Nam olsun, kâr olmasın” özdeyişinden habersiz bazı İsveçli ciddi “terör uzmanları” devletin TV kanalları tarafından olay üzerine yorum yapmaya zorlanırlarken, tedirginliklerini gizleyemediler ve sonderece dikkatli konuşmaya çalıştılar. Terörün altına Al Kaida imzasının atılmış olmasının bir anlam taşımadığını ve herhangi bir gerçeği kanıtlamadığını ifade ettikten sonra, işin arkasında başka önemli güçler olabileceğini belli belirsiz ima ederek yorumlarını kısa kestiler. Başlarını belaya sokmak istemedikleri anlaşılmaktaydı.

 

ABD'ye dönen W Bush'un ilk işi, arkasına aldığı Londra bombalarının rüzgarı ile 11 Eylül sonrası çıkartılmış olan ve miadı dolan anti- terör yasasının daha da güçlendirilerek yenileneceğini açıklamak olmuştur. Bu ise, ABD'de yaşayanların ve bu ülkeye yolculuk edenlerin ifade, haberleşme, seyyehat ve daha birçok örzgürlüklerinin alabildiğine kısatlanması, fişlemeleri ve yargısız infazların artarak sürmesi anlamına gelmektedir. Özellikle ABD'nin Müslüman vatandaşları ve renkli vatandaşları üzerindeki ırkçı baskıların artması anlamına gelmektedir. Ve yine bu açıklama ile paralel olarak ABD'deki önemli iktidar merkezlerinden biri olan Yüksek Mahkeme'ye Johm G. Roberts adlı aşırı sağcı bir yargıcın W Bush tarafından aday gösterilmesi, Londra bombalarının ne gibi işlere yaradığının bir diğer kanıtı oldu. Ve Rice, Afganistan'dan çekilmeyeceklerini tüm dünyaya ilanetmiştir...

 

Benzer, hatta çok daha ağır anti- terör yasalarının İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde gündende oldukları da duyurulmuştur. Irkçılığı ile tanınan ingiliz polisinden bir görevli, aynı bombalardan aldığı hızla, -muhtemelen tipinden hoşlanmadığı- Brezilya vatandaşı bir esmeri "terörist sanısıyla" tek kurşunla kafasından vurup elini kolunu sallayarak işini sürdürmüştür ve sürdürmektedir (Sonradan ortaya çıkan otopsi raporuna göre gencin kafasına yedi kuşun ve omzuna da bir kurşun isabet ettiği anlaşılmıştır. Görülen odur ki, polis nefretle tabancasının tüm şarjörünü kafaya boşaltmış veya elindeki otomatiğin tetiğine rahatlayıncaya dek basmıştır. Burada terörist sanısı ile ateş edildiğinin değil ama, derin ırkçı bir nefretin izlerini görmek olanaklıdır.)... Ve "polisin önce ateş etme sonra sorma" yetkisi sürecektir. Bunu Blair'de açıklamıştır ve ölenin ailesine kuru bir özür dilenerek olay sözde kapatılmıştır. Bush- Blair ikilisinin ve diğer yardakçılarının dünya halklarına yaptıkları kötülüklerin üzerleri ise bukadar kolay kapatılamıyacaktır ve artık özürlerin önemi kalmamıştır.

 

Sınırları etrafında duvarlar örebilmek için on milyarlarca Euro veya Dolar harcayan, ağır baskı yasalarının birkısmını şimdiden getirmiş olan ve güneyli yoksul bırakılmış göçmenler için Nazi toplama kamplarından esinlenme kaplar kurmayı planlayan zengin Batı'nın patronları getirecekleri yeni anti- terör yasaları ile ifade-haberleşme-yolculuk özgürlüklerini ve daha birçok kazanılmış hakkı büyük ölçüde yokedeceklerdir. Ve sanırım bundan sonra AB anayasası ve benzer önemli kararlar için halklara sorulmayacak, herşey tekellere bağlı politikacılar tarafından Brüksel'de karara bağlanacaktır. "Terör" gürültüsü arasında sessizce süzülüp gelmekte olan postmodern bir faşizmden başka birşey değildir ve böyle bir faşizmin daha güçlü biçimde yerleşmesi için başta İtalya olmak üzere bazı Akdeniz ülkelerinde ve yine başta Danimarka olmak üzere bazı İskandinav ülkelerinde bombaların patlatılması gerekmektedir. Ve bu plan zaten şimdiden Al Kaide'ye ilanettirilmiştir... Günümüzde çok sık kullanılan şu “asimetrik savaş” sözünden de birşey anlayamadığımı itiraf ederek sözlerimi bağlamak istiyorum.

yusuf@comhem.se 

23 Temmuz 2005

 

 

http://www.sinbad.nu/