|
Özelleştirmeden Boru Hatlarına, Doğalgazdan Nükleere, Enerji Savaşları Kıskacında Türkiye
Türkiye, genç ve artan nüfusu, düşük elektrik tüketimi, hızlı kentleşme
ve güçlü ekonomik büyümesiyle; yaklaşık 20 yıldan beri dünyada en hızlı
büyüyen enerji pazarlarından biridir.
Daha 4-5 ay önce ülkesini pazarlamakla mükellef olduğunu ilan eden
Erdoğan, olaydan iki gün sonra Afşin-Elbistan B termik santralinin
açılışı sırasında, Ülkemizi enerjide bağımlılıktan kurtarmanın gayreti
içindeyiz diye bir konuşma yaptı. Bu son konuşmasından birkaç gün sonra
başlayacak olan Enerji Haftası açılışında da yine aynı mesajı tekrarladı
ve ilave ederek Bağımlılığı azaltmak için öncelikle yerli ve
yenilenebilir kaynaklara yönelmek zorundayız. diye konuştu
Bu soruyu sormaktaki tek amaç, Tayip Erdoğanın bu söyleminin AKPnin
iktidara geldiği günden beri savunduğu ABDnin Enerji Koridoruna ters
düşmesinden kaynaklanmasıdır.
Buradan şu sonuç çıkıyordu. Aslında AKP hükümetinin dile getirdiği enerji bağımsızlığı tezlerinin altında , ülkenin tüm enerji kaynaklarını, Zonguldak taşkömürü havzasının (Fransız Ereğli şirketi altında) 19. yüzyıl sonlarından 1940lara kadar tanık olunduğuna benzeyen bir yağmacılık ve sömürü biçimine açmanın kılıfının hazırlanması yatıyordu.
Zonguldak maden işçilerinin büyük yürüyüşünün yenilgiye uğratıldığı
1990ların başı ise enerji alanında daha da önemli dönüşümlerin kapısını
araladı. Bu yıllarda İstanbulun Anadolu Yakası elektrik dağıtım
işlemleri, kamuyu, faaliyette olduğu 10 yıl boyunca 100 trilyondan fazla
zarara uğratan AKTAŞ Elektrik Anonim Şirketine devredilirken,
hatırlanacağı gibi Türkiye, yoğun bir yerli kömür karşıtı siyasal
kampanya eşliğinde, önce ısınma ve sonra da elektrik üretim
santralarının yeni yıldızı haline gelen doğalgazla tanıştı. Aynı dönemde
önceden elektrik üretim, iletim ve dağıtımını bir bütün olarak
örgütleyen TEK, önce ikiye sonra da elektrik üretim, işletim ve dağıtım
olarak üç parçaya bölündü. Bu bölünmenin esas amacının, bu şirketler
tarafından işletilen tesislerin yap-işlet-devret modeliyle birlikte
özelleştirilmesi ve taşeronlaştırılması yönteminin kurumsallaştırıldığı
bugün açıkça görülmektedir. Sürecin buraya kadarki önemli sonuçları kısaca şöyle özetlenebilir...
1) 10 yıl boyunca bir numaralı kamu düşmanı olarak ve yasal izin süreci tamamlanmadan faaliyet gösteren AKTAŞ, kamuya ödemek zorunda olduğu kilovat saat ücretlerini sürekli olarak eksik hesapladı. Yasadışı faaliyetlerine karşın sözleşmesi yenilenen şirket, işçi statüsüne geçirilen çalışanlardan 400ünü işsiz bıraktı. Kayıp-kaçak oranını yüksek göstererek aslında dağıtımını yaptığı elektriğin parasını da hesabına geçirerek 100 trilyon lira haksız kazanç elde etti. Ancak 2001 yılında işten atılan bir işçinin açtığı dava sonucunda sözleşmesi iptal edildiğinde bile, ne mal varlığına el konuldu, ne de bütün bu yolsuzlukların hesabını veren tek bir kişi oldu. AKTAŞın faaliyetlerini sürdürdüğü 90lı yıllar, kamuya ait diğer elektrik dağıtım birimlerindeki sayaç okuma gibi faaliyetlerin yoğun biçimde taşeronlaştırılmasına sahne oldu.
2) 90lı yıllara kadar örgütlü emek hareketinin başkenti diye anılan Zonguldak havzası da, taşeron madencilik işletmelerinin ve işsizliğin yaygınlaşmasıyla birlikte, ülkenin en yoğun iş kazalarının ve intiharların yaşandığı bölgesi haline geldi. Zonguldakta bugün neredeyse her hafta çocuk yaşta birkaç maden işçisi iş kazalarında yaşamını yitirmektedir.
3) Türkiye ısınmak için ithal kömüre ve doğalgaza; elektrik üretimi içinse yüzde 45lere varan oranlarda yine doğalgaza bağımlı duruma geldi. Doğalgaz bağımlılığındaki bu yüksek oran elektrik birim fiyatlarının doğalgaza paralel biçimde sürekli artmasına neden oldu olmaya devamediyor.
4)
Doğalgaza dayalı sanayi elektriği üreten, oto prodüktör denilen özel
işletmelerin, başta Bursa gibi özel oto prodüktör cenneti haline gelen
bölgelerde kendi aralarında yasadışı karteller oluşturmasına, kamunun
büyük sanayi müşterilerini çalmalarına ve bütün bu nedenlerden dolayı
oluşan yatırım eksikliklerinin yol açtığı kayıp-kaçak oranları,
konutların elektrik faturalarının kabarmasına yol açtı. Bütün bunlar
nedeniyle de Türkiye, sanayi ve konut elektriğini en pahalıya kullanan
ülkeler arasında olmaktan kurtulamamaktadır.
Türkiyenin 90lı yılların ikinci yarısında tırmanan doğalgaz
bağımlılığı, bir yandan doğalgaza dayalı elektrik santrallerinin yapım
süresinin kısalığı, başlangıç ve üretim maliyetinin düşüklüğü ve tüketim
bölgelerinde kurulabilir olma özelliği nedeniyle, elektrik üretimindeki
özelleştirmenin ana sürükleyicisi oldu. Diğer yandan ülkemiz doğalgaz
dağıtımı, boru hattı ve giderek BOTAŞ tarafından yapılan doğalgaz satın
alma anlaşmalarının mülkiyet devri gibi diğer devasa yağma alanlarıyla
birlikte, enerji alanında yaşanan özel tekelleşmenin başlıca
kaynaklarından birisi haline geldi. Bugün bu alan öylesine karlı ki, Çin
rekabeti altında sıkışan tekstil sektöründen, Sanko gibi
birçok firma, bu alana kaymaya çalışmaktadır.
Ancak enerji işine bir ucundan giren herhangi bir özel şirketin burada durmayıp enerji piyasasında hızla dikey biçimde tekelleştiği görülüyor. Günümüzde Doğan, Zorlu ve Çalık bu bakımdan en fazla öne çıkan şirketler oldular. Doğalgaz boru hatlarıyla birlikte Rusya ve Orta Asyaya kadar uzanan ihale ilişkilerininse, enerji alanındaki büyümenin en önemli sürükleyicilerinden birisi olduğu anlaşılıyor. Örneğin Güney Marmara elektrik üretiminden pay alan Zorlu, Moskovada 20 yıllık üretim sözleşmesini de kapsayan iki elektrik santrali inşa ediyor, Trakya bölgesi doğalgaz dağıtımını yürütüyor, daha önce iptal edilen ihalede TAFTNET ile birlikte Tüpraşı satın alıyor, İsrail ile ortak projeler yürütüyor.
Petrol Ofisini satın alarak akaryakıt alanında büyük bir pay sahibi olan Doğan, petrol ve doğalgaz dağıtımında odaklanırken, tüm resmi kurumlarla belediyelerin akaryakıt ihalelerini alıyor ve elektrik dağıtım özelleştirmeleriyle, sıvılaştırılmış doğalgaz satışına talip oluyor.
Hemen hepsi, gündemde olan termik/ hidroelektrik santral ve elektrik dağıtımı özelleştirmeleriyle, 2006 yılı sonunda 55 ile yaygınlaştırılması planlanan doğalgaz dağıtımı ihalelerine göz diken bu şirketler içindeki en çarpıcı örneklerden birisi ise AKPnin baş finansörü Çalık Enerji. Tüpraş özelleştirmesinde, ortağı (Hint) Indian Oil ile birlikte, Koç-Shell ortaklığının yedeği olan Çalık, Mavi Akım projesi kapsamında gündeme gelen ve İtalyan Eni şirketinin en büyük ortağı olduğu Samsun-Ceyhan ham petrol boru hattı sözleşmesini ihalesiz alması ile ön plana çıktı. Dünya ham petrol taşımacılığının rotasını değiştireceği iddia edilen bu proje, tıpkı BTC boru hattı gibi, Türkiyenin içine çekildiği Orta Asya kapışmasının en önemli öğelerinden birisidir. Türkmenistanda ABDli General Electric ile birlikte elektrik santrali kurup işleten bu grup, Çankırı bölgesinin linyite dayalı elektrik santrali ihalesini de aldı.
4.14 milyar dolar karşılığında, Akdenizin en büyük enerji şirketi
haline gelen Tüpraşı satın aldıktan sonra,
elektrik ve doğalgaz özelleştirmeleriyle de ilgileneceğini açıklayan
Koç grubu ise, bu satın alma sayesinde, 2010 yılında dünyanın
en büyük 200 şirketi arasına girmek üzere belirlediği büyüme hızını
yakaladı. Tüpraşın, Danıştay tarafından yürütmesi
durdurulan satışı ise, Koçun karardan birkaç saat önce
gerekli ödemeyi yaparak şirketi devralmış olması nedeniyle, tıpkı önceki
birkaç özelleştirme örneğinde olduğu gibi, fiili ve maddi imkansızlık
gerekçesiyle sanki hiçbir şey olmamış gibi satışa devam
edilmiştir. Açıkçası devir işleminde Yargıtay kararı
beklenilmeden fiili durum yaratılmış hukuk dışı işlem ile TÜPRAŞ
satılmıştır. Açıkcası diğer özelleştirmelerdeki gibi
yağmalanmıştır. Bu işlem için Koç, ABD bankalarından
Merkez Bankasına nakli bile 10 saat süren krediyi bulmak için, üç
ayrı yerli-yabancı banka konsorsiyumu ile yaptığı anlaşmada,
Arçelik, Migros ve Tüpraştaki
hisselerini krediyi sağlayan bankalara ipotek ettirerek aldığı kredi ile
parayı derhal ödemiş, satın alma bedelini çoktan harcadığını ilan eden
Özelleştirme İdareside böylece soruna Koçu
rahatsız etmeyecek bir çözüm bulmuştur. Bu tavır Koçu
öylesine rahatlattı ki Dava daha sonuçlanmadan TÜPRAŞın
kendisinde kalacağından emin olarak bugünlere gelinmiş ve sonuç tamda
KOÇun istediği şekilde olmuştur.
Enerji özelleştirmeleri, bugüne kadar AKP yakını kimi üst-orta boy
şirketlerin, sayaç okuma gibi taşeronlaştırılan faaliyetlerde
yarattıkları sorunlarla gündeme geldi. Ancak 2006 yılı planları işin
çapını görülmemiş ölçüde büyütüyor. 2006 yılı için planlanan enerji
özelleştirmelerinin başında, Kayseri bölgesi hariç, hala kamu tarafından
yürütülen elektrik dağıtımları geliyor. İstanbul 2 bölge, Konya, Ankara,
İzmit-Düzce ilk aşamada özelleştirilecek bölgeler. Elektrik
özelleştirmesi yasasına göre ihaleleri 49 yıllığına alacak olan özel
dağıtım şirketlerinin talep edecekleri birim fiyatları, ilk beş yıl için
ülke çapında tek fiyat olarak belirlenecek. Ancak beş yıl sonra özel
şirketlerin özerk fiyat belirlemesine izin verilecek. Öte yandan Yatağan
başta olmak üzere tüm termik santraller, hidroelektrik santraller,
barajlarla birlikte elektrik üretimi de tamamen özelleştirmeye açılacak.
Elektrikte özelleştirmenin tek istisnası, karlı olmayan iletim alanın
kamuda kalmaya devam edecek olması. Kısacası AKTAŞ kabusu, tüm
Türkiyenin kabusuna dönüşecektir.
Bütün bu özelleştirmeler açısından, elektrik, doğalgaz ve petrol
alanlarındaki yeni yasalar kritik önem taşıyor. Örneğin, doğal gaz
yasası, bütün uluslar arası doğalgaz anlaşmalarını üstlenen BOTAŞın
pazar payını %20ye düşürmeyi ve yapılmış olan anlaşmaların da özel
şirketlere satılmasını öngörüyor. BOTAŞ tarafından
doğalgaz depolanması amacıyla Dünya Bankası kredisiyle tamamlanması
öngörülen Tuz Gölü depo ihalesi de bir başka önemli çıkar
alanı. Elektrik alanındaki yasal düzenlemelerin gerçekleşmesiyle
birlikte gündeme gelecek olan yeni petrol yasası ise petrol arama ve
işletme alanını tamamen uluslararası tekellerin denetimine sokuluyor.
Bu durum AKP-Türk sermaye şirketleri arası ilişkilerde çatlamanın yolunu açıyor ve doğal olarak AKPnin elektrik özelleştirmelerini seçim sonrasına bırakma yönündeki tercihini güçlendiriyor.
Sorun, yerli şirketlere yabancıların daha az ilgi gösterdiği başka
alanlar da açılarak çözümlenmeye çalışılırken, bu kez de enerji
özelleştirmelerine talip olan yabancılar arasında yeni bir gerilimin
oluşmasıyla başka bir boyut kazandı. Bu yeni gerilimin ana aktörü ise,
Türkiyenin doğalgaz alımlarının ana kaynağı olan Rusyanın, yüzde 6.5u
Avrupanın en büyük enerji şirketi Alman E.ON ve yüzde
51i doğrudan Putin tarafından yönetilen, yeni dünya enerji devi Gazprom
şirketi arasındaki çelişki oldu.
Türkiye enerji üretiminin büyük çoğunluğunu doğalgazdan sağlıyor ve
görüldüğü gibi doğalgaz ilişkileri yerli tekeller açısından da
vazgeçilmez, kritik bir birikim alanı oluşturuyor. Türkiye, İran, Mısır
ve Nijeryadan yaptığı daha küçük alımların yanı sıra, tartışmalı
Mavi Akım projesiyle, birisi kuzeyden, diğeri Ukrayna üzerinden
gelen iki hattan Rus gazı alıyor. Ayrıca Azerbaycan (Şahdeniz
projesi), Hazar üzerinden Türkmenistan ve Irak doğalgaz boru hattı
projeleri var ki, tamamlandıkları durumda bütün bu hatlar,
Samsun-Ceyhan, Bakü-Tiflis-Ceyhan,
Türkiye-Yunanistan-İtalya ve Türkiye-İsrail boru
hattı projeleriyle birlikte Türkiyeyi enerji koridoru yapacak olan ana
projeleri oluşturuyorlar. Ve asıl kıyamet de işte bu noktada kopuyor.
İstenilenler; İGDAŞ, Tuz gölü doğalgaz
depolama ihalesi, elektrik ve doğalgaz dağıtım özelleştirmeleri ve esas
önemlisi, (Şahdenize rakip olarak)
Yunanistan-İtalya ile İsraile gidecek boru
hatları. Bu durum, BOTAŞ sözleşmeleri ihalesini alan dört
şirketten üçünün Gazprom ortaklığı olması nedeniyle zaten
küplere binip ülkeyi kapitülasyonlarla Gazproma veriyorlar
diye yayına başlamış olanları, başta Doğan olmak üzere diğer çıkar
sahiplerinden bazılarını pek kızdırdı.
Gazpromun Türkiye çıkartması aslında, şirketin turuncu devrimlerle ve BP tarafından ABD adına yürütülüp, boru hatlarına yönelik terör saldırıları gerekçesi altında geçtiği topraklar üzerinde fiilen egemen bir devlet gibi örgütlenen Bakü-Ceyhan boru hattı tarafından çevrelenen Rusyanın karşı hamlesinin bir parçasıydı. Ukrayna krizi, tek tek ülkelere verilen fiyatların açıklanmasını yasaklayan son derece gizli anlaşmalarla yönetilen ve aslında dünya fiyatı diye bir şeyin de mevcut olmadığı uluslararası doğalgaz piyasalarının pimini çekti.
Üstelik Putin, aynı dönemde birisi Sibirya üzerinden Amerika kıtasına,
diğeri ABDnin bölgedeki en önemli müttefikleri Ukrayna ve Polonyayı
atlayarak Almanyaya ve diğeri ABDden kopardığı yeni ülke olan
Belarusa giden üç yeni doğalgaz hattı projesini de devreye soktu.
Bardağı taşıran son olay ise, bölgenin tüm enerji projelerinin en önemli
ülkesi olan Kazakistanın 15 Aralıkta Çin Ulusal Petrol Şirketi
ile, Bakü-Ceyhanın politik önemini yerle bir eden bir
biçimde, bir petrol işletme ve petrol boru hattı anlaşması imzalaması
oldu. Çini Ortadoğu üzerinden yapılan ABD taşımacılığından
bağımsızlaştıran bu anlaşma, Brzezinski ve Kissenger gibi CFR üyesi
ABDli isimler tarafından ABDnin kabus senaryosu olarak
nitelendiriliyordu. Nitekim, Odamızın eski başkanlarından ve gün geçtikse lafını esirgeyerek kullanan Necdet Pamiri kendi kadrosuna dahil etmek isteyen enerji bakanı Hilmi Güler, Gazpromla oynaşmasından hemen sonra ABDye gitti ve elinde nükleer santral projeleri, dilinde enerji bağımsızlığı laflarıyla geri geldi. Zorlu, Çalık, MÜSİAD ve Konya havalisi AKP sermayesi ile birlikte Sabancı hemen aç kurtlar gibi atladılar: Nükleer santral ihalelerine talibiz.
ABD Dışişleri bakanlığının silah kontrolü ve güvenlikten sorumlu
müsteşarının (şahinlerin prensi) Güleri ziyareti sırasında, nükleer
santralleri Amerikan teknolojisiyle Türkiyede kurma projesi gündeme
taşınıyordu. Böylece nükleer silah teknolojisinin yayılmasını önleme
teklifinde bulunan Chosodovsky tarafından bir süredir
ısrarla dile getirilen iddia güçleniyordu: ABD Türkiyeyi nükleer
silah sahibi ülkeler kulübüne sokma oltasıyla avlıyor! Türkiyede nükleer ada kurma projesiyle birlikte müjde bir kez daha verildi: Hazar petrolü Mayıs sonunda Türkiyeye ulaşacak.
Aynı günlerde ABDnin enerji güvenliği ana gerekçesi altında
Karadenizde NATO askeri varlığı bulundurma talebinin Türkiye hükümeti
ve ordusu tarafından Montrö anlaşması çerçevesine sıkıştırılarak
sulandırılmaya çalışılması da, krizin ne denli çok boyutlu olduğunu
gösteriyor. Hazar petrolü Mayısta Türkiyeye ulaşacak, nükleer
santraller 2007 sonuna kadar kurulmaya çalışılacak, Türkiyedeki politik
kriz ortamı da Ortadoğu krizine paralel biçimde tırmanmaya devam edecek.
Türkiyenin Rusya ile Putin tarafından başlatılan karşı hamleler dizisi ile Orta Asyanın Özbekistan ve Kazakistan gibi bir zamanların sıkı ABD işbirlikçilerinin özerkleşmesi öncesinde başlattığı ikili oyunun artık sonuna gelinmiş olduğu görülüyor. Türkiyenin bu ilişki düzeneği içinde oluşmuş olan çıkar-iktidar ilişkilerini tatmin edecek yeni alanların açılması nükleer santraller ve enerji özelleştirmeleri ile sağlanmaya çalışılacak. Ancak ulusal, bölgesel kriz ve seçim ortamında işlerin ne kadar daha karışabileceği belirsiz...
Bu kadar karmaşık bir ortamda enerjiye dair vurgulanabilecek iki sonuç var:
Birincisi, böylesine kirli çıkar, iktidar egemenlik ve çıkar ilişkileri ortamında rüzgar, biyodizel gibi savunulan temiz enerji kaynakları dahil herhangi bir enerji kaynağının temiz enerji diye nitelendirilebilmesi mümkün değildir. Şeker fabrikalarının da biyodizel üretimi tesislerine dönüştürülerek çıkar zincirine dahil edildiği, Shellin rüzgar enerjisi alanına girdiği bir ortamda hangi enerji kaynaklarının insanca bir topum-doğa ilişkisinin dayanağı haline getirilebileceği ancak ülke ekonomisinin kirli kapitalist-emperyalist ilişkilerden temizlendiği koşullarda tartışılabilir.
İkincisi, artık Türkiyedeki enerji özelleştirmelerinin yıkıcı sonuçları, bugüne kadar sayaç okuma düzeyinde yaşanan yağmacılık ve güvencesizleştirme ile sınırlı olmayacaktır. Yani enerji sorunu yalnızca tüketici mağduriyeti ve güvencesizleşme gibi başlıkların politikleştirilmesi üzerinden de ele alınamaz bir hal almaktadır.
Türkiyede enerjinin daha fazla piyasalaştırılması, sahiden de yoksul tüketicilerin sarsıcı biçimlerde mağdur edilmeleriyle ve tüm enerji çalışanlarının güvencesizleşmesiyle sonuçlanacaktır. Aslında dah fazlası da vardır:
Türkiyede enerjinin piyasalaşması, aynı zamanda emperyalizmle olan yeni bağımlılık ilişkilerini alabildiğine derinleştiren bir ana halkadır. İşçiye güvencesizleşme, yoksul tüketiciye enerji hakkı gaspı vadeden enerji özelleştirmeleri, ülkeyi de önümüzdeki dönemde daha da kızışacak olan emperyalist egemenlik mücadelesinin tam ortasına sürüklemektedir.
(1)BTC ikinci kez açıldı Açılışın maliyeti 5 milyon EURO
AMEREİKANCI AKP hükümeti ile Sermayenin medyası tarafından övünç kaynağı olarak sunulan açılış için 5 milyon EURO harcama yapıldığı duyuruldu.
Adana sıcağında kurulan açılışta kurulan klimalı çadırlar ve özel hazırlanan yemek mönüleri ile yapılan devasa harcamalarla, yoksulluk ve açlık sınırı altında yaşayan 10 milyonlarca emekçi ile adeta alay edildi. Bu projedeki ulusal payın sadece % 6,53 olduğu ve elde edilecek gelirle boru hattının masraflarının ancak karşılanabileceği dile getirilmektedir.
Bu proje ile Türkiye ekonomisine bir katkı sağlanmayacağı gün gibi aşikar iken, böyle şatafatlı gösterilerin altında yatan asın neden acaba nedir sorusu gündeme gelmektedir. Sermaye yanlısı ekonomistler dahil olmak üzere pek çok uzman bu projenin ekonomik değil fakat politik/ stratejik önemi olduğu konusunda mutabıktırlar.
Eğer Türkiye Cumhuriyeti Emperyalizmden ve ABDden bağımsız bir politika izleme yetisine sahip olabilse idi, stratejik alanda öneme haiz bu projenin Türkiye Cumhuriyetinin uluslar arası alanda elini güçlendirebileceğini rahatça söyleyebilirdik. Ancak devletin temel kurumlarıyla, siyasetçi kadrolarının Beyaz Saray, Pentagon, CIA üçgeni tarafından yönlendirildiği herkesin malumu oluğuna göre, bu Boru Hattı başkaları için politik/ stratejik önem taşıyor demektir.
Herkesin bildiği gibi Hazar petrollerini uluslararası piyasalara taşımak için üç farklı proje hazırlanmıştı. Bu projelerin en uzunu ve dolayısıyla maliyeti en yüksek olanı BTC olduğu bilinmektedir. Buna rağmen ABD 1998 de Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistanın imzaladığı Ankara Deklerasyonu çerçevesinde BTC ye olan desteğini ilan etti. Büyük Petrol tekeli 7 kardeşlerden BP uzun süre ekonomik olmadığı gerekçesi ile bu projeye destek vermekten kaçındı. Ancak ABDnin yoğun baskılarına dayanamayarak projeyi oda desteklemek zorunda kaldı!
Görüldüğü gibi BTC projesi özünde salt bir ABD projesi olup, bazılarının düşündüğü gibi ABD her zaman kötü işler yapmaz bazen de böyle iyilikleri olur gibi düşüncelerin tamamen zıttına ,bu iyiliklerin aslında ABD yönetiminin temel emperyalist politikalarının yürütülmesi doğrultusunda önemli bir kilometre taşı olmaktan öte bir şey olmadığı gerçeğinin alenen ortada olduğudur.
Enerji yollarının ele geçirilmesi ve kontrolü için tüm Ortadoğuyu kana bulamaktan çekinmeyen ABD emperyalizminin, Ortadoğu halklarının ve bölgenin bağımsız devletlerinin yararına işler yapabileceğini savunmak ham bir hayalden öte bir şey olamaz.
Bu Proje ile beklenen emperyal hedef, Azerbaycan nın Rusyadan kopup, emperyalizme yaklaşmasının alt yapısının oluşturulmasın yanında, bağımlılığı artacak Türkiye Topraklarının güvenli enerji taşıma koridoru haline getirilmesidir. Bu sonuncusu şayet olmaz ise, toplam uzunluğu 1770 km. olan ve güvenliğin sağlanmasının çok güç olacağı aşikar olan boru hattının güvenliğinin sağlanmasının emperyalist ordu güçlerine devredileceğidir.
Başbakan Tayip Erdoğan törendeki açılış konuşmasında Türkiyeyi güvenli enerji koridoru haline getireceklerini öne sürdü. Güvenli enerji koridoru söylemi ABDnin enerji politikası söylemiyle örtüşmektedir. Bu söylemin pratik uygulamalarından birisi olan BTC boru hattının Türkiyenin Politik, Ekonomik ve Stratejik çıkarları ile hiçbir alakası olmadığı gün gibi aşikardır. Başbakanın söyleminin tam tersine bu projenin hayata geçmesi ile birlikte Türkiye, adı KÜRESELLEŞME olan güncel emperyalist programlara daha da bağımlı kılınacaktır...
Not: bu konudaki çalışmam devam edecek olup eleştirel görüşlerinize açıktır.
Kaya Karan (petrol mühendisi)
Temmuz 2006, Ankara
|