|
Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji
|
|
h- Soğuk Savaşın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthynin komünist avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşının gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları
(en
son, yeni bölüm,
ABDnin ve Büyük Biritanyanın ortak nükleer araştırma sırlarını, atom bombası üretimi için Los Alamos Ulusal Labaratuarında elde edilen gizli bulguları Sovyetler Birliği servislerine iletenler olarak ünlenen Julius ve Ethel Rosenberg çifti, Ethel Rosenbergin erken kardeşi David Greenglass, ve ayrıca Theodore Hall (Hallsberg), Klaus Fuchs gibi kişiliklerin birkısmı gerçekten de sözkonusu atom bombası imalatının en sorumlu yerlerinde olan bilim adamlarıydılar. Fakat şüphesiz sırası geldikçe görüleceği gibi, olaya karışanlar bu adlarla sınırlı değillerdir ve ayrıca aynı gerekçeyle idam edilen iki küçük çocuk annesi Ethel Rosenbergin gelişmelerden gerçek herhangi bir sorumluluğu yoktur...
Bazı faşist, aşırı milliyetçi anti- komünist, ve ayrıca anti- semitik (yahudi düşmanı) bilgi kaynaklarına göre, olaya karışanların adları FBIın verdiği listeden çok daha fazladır. Onlara göre, ABD devlet kurumlarındaki tüm önemli mevkiler komünistlerle, Yahudi kriminallerle ve casuslarla dolup taşmaktadır. Hatta bu çevreler tarafından alabildiğine şişirilmiş sözkonusu nükleer ispiyonluk listesine Los Alamos Ulusal Labaratuarının yöneticisi konumundaki J. Robert Oppenheimer bile dahildir. Yine aynı kaynaklar, Oppenheimerin de Yahudi olduğunu iddia etmektedirler... Toplumda yaratılmaya çalışılan bu korku nöbetlerinin, vaktiyle Hitler Almanyasında yapılmış olduğu gibi yığınları sürüleştirmeye yarıyan birçeşit kitle psikoloji üretmeye yaradıkları bellidir. Hitler ve çevresi, halk yığınlarını Nazi Partisinin peşinde kolayca manupule edebilmek amacıyla bir Yahudi ve komünizm korkusu üretmişlerdi. Aşırı milliyetçi ve faşist odakların ABDde de aynı taktikleri kullanmakta oldukları açıkça bellidir...
Şüphesiz tüm bu Yahudi ve komünist ispiyonluk suçlamalarıyla bağlantılı paranoya yüklü karalamalar, bazı sınırlı gerçeklerin yalanlarla karıştırılarak, alabildiğine çarpıtılarak ve katlanarak yansıtılmalarıdır. Aynı yalan kampanyası, Soğuk Savaşın başlatıcısı saldırgan ABD yönetiminin dünya egemenli hedefine yönelik derin korkularıyla ve bu hedefine yürürken insan soyuna karşı işlediği suçlarını gizleme çabalarıyla bağlantılıdır. Daha önce de ifade edildiği gibi, tüm bu korku yaratma teknikleri, Nazi propoganda yöntemlerinden alınarak ABDnin ve dünyanın yeni koşullarına adapte edilmişlerdir...
Hiroşima ve Nagazakiye attığı atom bombaları ile tüm dünyaya gözdağı veren ve Hitlerin izinde dünya egemenliği peşinde olduğunu açıkça ilaneden ABD yönetimi, başlattığı bu yeni savaşta halk desteği sağlayabilmek için temelsiz korkulara gereksinim duymaktaydı. Çocuklara da en kolay boyun eğdirme, söz dinletme yolunun korku yüklü yalanlardan geçmesi gibi... Şüphesiz bu korkutmalar, yalanlar büyüklere birtakım kolaylıklar sağlıyor ve çocuklarla ilgili sorunlarını en kolay yolla çözmelerine yardımcı oluyorsa da, çocuklar açısından o ölçüde zararlı sonuçlara yolaçmaktadır. Onların psikolojilerini ve entellektüel gelişmelerini bozmaktadır bu korkutmalar ve yalanlar. Aynen bunun gibi, Nazi yöntemlerinden esinlenme ABD yönetimi de ürettiği temelsiz korkularla yargılama yetenekleri, sinir sistemleri, pisikolojileri bozulmuş kitleler üreterek suçlarını daha kolay işleme peşindeydi ve halen aynı işi yapmaktadırlar...
Enerji kaynaklarını ve yollarını denetleme, dünya egemenliği için Avrasya egemenliğini sağlama peşindeki günümüz ABD yönetimi nasıl bir Müslüman ve terör korkusu yaratarak bunu kullanıyorsa, ozaman da korku kaynağı olarak bir komünizm hayaleti üretilmişti. Hitlerin izinde yürüyen ABD yönetimi, eski Gestapo elemanlarından ve deneylerinden yararlanan ABD servisleri, yarattıkları komünizm korkusuyla kitleleri peşlerinden sürükleme, dünya egemenliği düşünü yaşama geçirme çabası içindeydiler. Onlar, Hitlerin bıraktığı yerden dünya egemenliğine sahibolma çabasını, hür dünyayı ve özgürlükleri koruma savaşımı olarak yutturmaktaydılar. Diğer yandan, Nazizme karşı savaşın asıl galibi Sovyetler Birliğini yıkabilmek ve Avrupada gelişen demokratik sosyalist halk hareketlerini ezebilmek için, -özgürlüklerin en büyük düşmanı- eski Nazi örgütlenmelerini tüm Avrupada yeniden diriltmişlerdi...
Onlar, başlattıkları Soğuk Savaşı Korede sıcak bir çatışmaya dönüştürmüşlerdi. Şüphesiz provokasyonları ve darbeleri kore ile de sınırlı değildi. Aynı günlerde Latin ve Orta Amerikadan, Küçük Guetamaladan Balkanlara ve İrana dek, Ortadoğunun ve Afrikanın diğer köşelerine dek, Hindiçiniden Asyanın diğer bölgelerine dek onlarca ve onlarca ülkede sayılmaları yüzlerce sayfaya sığmayacak suçlar işlemekteydiler... Bu suçlarında, -örnekleriyle anlatımı ayrı uzun bir yazının konusu olabilecek- maceracı sömürgeci ırkçı düşünce yapısı ile yetişmiş kriminal karakterleri kullanmaktaydılar. Birçok sıradan Hollywood serüven ve aksiyon filminin abartılı kahramanlarına esin kaynağı olan bu tipler, sıradan üreten halklar için ne ölçüde birer gerçek hırsız ve katil iseler, bağlı oldukları iktidar odakları tarafından da kitlelere örnek kahramanlar olarak taktim edilmekteydiler. Böyle bir kriminal şiddet kültürüyle ve temelsiz korkularla beslenen yığınların olaylar karşısında sağlıklı tepkiler vermeleri okadar kolay olamazdı ve halen de olamamaktadır.
Dünya egemenliği peşindeki ABD yönetimi tarafından yeniden üretilen gerilim ortamında, dev aynalarında alabildiğine çarpıtılarak büyütülmüş sahte bir Bolşevik hayaleti ile kitleler ürkütülmeye çalışılırlarken, yalana dayalı asabi propogandalarla insanların akılları ve sağduyuları bağlamaktaydı. Böylece taşlar bağlanırken, kudurmuş ruhsal hastalıklı yaratıkların ipleri çözülmekte, bunlar politika sahnesinin ışıkları altına sürülmekteydiler... Cumhuriyetçi senatör McCarthynin kişiliğinde sembolize olan bu kudurmuşluk, görünüşte resmi devlet politikalarının dışında olmakla birlikte, aslında tüm olanların gerisinde bilinçli demokrasi düşmanı bir anti- komünist merkezi plan vardı... Diğer yandan, nükleer sırları Sovyetler Birliğine vermekle suçlanan bilim adamlarının bir teki bile profesyonel casus değillerdi ve yaptıkları işi herhangi kişisel yarar uğruna gerçekleştirmemişlerdi.
Hitler Almanyasının işlerinden önemli dersler çıkartan ve CIAnın kuruluşunda (1947) başta General R. Gehlen olmak üzere eski Nazi servislerinin öndegelen kişilerini kullanan ABD yönetimi, -Nazi Almanyasından farklı olarak- azgınca saldırılar ve yalanlar üretme işlerini kendi dışında gözüken ve istediği zaman gemlerini çekebileceği veya sahip çıkmayabileceği birtakım kudurgan kişilere ve örgütlenmelere ihale etmişti...
Gerçekte işlerin halen -en genel anlamıyla- böyle yürütülmekte olduğunu söylemek sanırım pek hatalı olmaz. Tüm Batı dünyasının değişik devletleri içinde devletlerden ve birbirlerinde bağımsız gözüken onlarca ve onlarca faşist örgütlenmenin belirli kanallarla tek bir merkeze bağlı oldukları yıllardır Batı basınında yazılıp çizilmektedir. Bunlar, sınırları içinde çalıştıkları devletin, veya bir başka müttefik devletin, veya çok daha güçlü bir emperyalist iktidar odağının servisleri tarafından ikinci elden denetlenip yönlendirebilmektedirler. Yani, politik ortam zorunlu kılınca bunların ipleri salıverilmektedir. Yaratılan politik dengesizliklerin ve korku ortamının yanında, bazı politik cinayetler dahi bunlara ihale edilebilmektedir. Hatta devletler içindeki faşist iktidar odakları tarafından ikinci elden yönlendirilen bu suç örgütlerinin birkısmı, aşırı sol illizyonlar ve kamuflajlarla dahi örgütlenebilmektedirler.
P-2 Mason locasının, CIAnın ve CIA bağlantılı Gladio (Kontragerilla) örgütlenmesinin gizli denetimindeki Kızıl Tugaylar adlı örgütlenmeyi bu sonuncuya örnek olarak gösterebiliriz... Kızıl Tugaylar adlı örgütlenmenin Aldo Moroyu (23 Eylül 1916- 9 Mayıs 1978) kaçırıp öldürmesi, sözkonusu sözde devlet dışı mekanizmaların nasıl işlediklerini görebilme açısından sonderece ilginçtir... Aldo Moro, İtalyan Komünist Partisi ile koalisyon kurarak ülkeyi içine sürüklenmiş olduğu derin politik krizden çıkartmaya çalışan bir kişilikti ama, ABD Güvenlik Konseyinin gizli kararından habersizdi. Konsey, İtalyada ve Fransada komünistlerin iktidara gelmemeleri veya iktidarı paylaşmamalarını engellemek için yasadışı tüm yollar dahil ne gerekirse yapılması için kesin karar almıştı... Benzer örnekler, içinde Türkiyeninde olduğu birçok ülkeye doğru uzar giderler... Adları ve sıfatları ne olursa olsun sözkonusu Neo- Nazi kuruluşlar arasındaki görülmez veya görülebilmesi için araştırmacı uzman gözü gerektiren bağlantı halkalarının ABDye doğru uzandıkları ve piramidin tepesinin ABDde olduğu artık bilinmektedir... Benzer mekanizmalar, Sovyetler Birliği hesabına nükleer casusluk suçlamaları fırtınası estirilirken de tüm güçleriyle işleyeceklerdi...
Türkiyenin Şubat 1952de NATOya girmesinin ve emperyalist sisteme tam anlamıyla bağımlı hale gelmesinin ardından, demokrasi havarisi rolündeki Menderes- Bayar iktidarı yıllarında sahte İslami bir kamuflajla örgütlenen komünizm ile mücadele dernekleri ve ardından yine sonderece yapay/ sentetik bir Türk- İslam senteziyle 1960lı yılların ortalarından itibaren örgütlenmeye başlayan -MHP yönetimi bağlantılı- paramiliter faşist Bozkurt örgütlenmeleri, yukarıda kaba biçimde çerçevesi çizilen Batılı modelden esinlenmişlerdi. Devletten sözde bağımsız bu faşist legal yapılanmalar, CIA gibi güçlü servislerinin ve CIAnın kurucuları arasında yeralmış olan Nazi generali R. Gehlen imzalı Federal Almanya dış istihbarat örgütü BND gibi servislerin yardımlarıyla Türkiyede de örgütlenmişlerdi. BNDnin içinin eski Gestapo ve SS subaylarıyla kaynadığını anımsatmakta yarar vardır... Türkiyede kurulan bu örgütlerin görevleri de, ABDde olduğu gibi bir komünizm korkusu üreterek tüm demokratik muhalefeti baskı altına almak, ülkedeki demokratik açılımları engelleyerek ABDnin ve yerli işbirlikçilerinin işlerini rahatça yürütmlerine yardımcı olmaktı... Zaten şu veya bu ölçüde tanınan Türkiye örneğinden kalkarak ABDde estirilen anti- komünist ve anti- semitik yalan fırtınalarının ne işlere yaradıklarını ve bunların konumuz olan nükleer casusluk suçlamalarında nasıl kullanıldıklarını anlamak daha kolay olur herhalde.
Sözkonusu faşist yapılanmalar farklı adlarla ve kuruldukları ülkelerin geçmişlerine ve kültürlerine uyumlu eklektik (yamama) ideolojilerle öncelikle Orta ve Latin Amerikada, ardından en Batıdan en Uzakdoğuya dek ABD emperyalizminin yaşam alanı içindeki tüm ülkelerde şekillendirilmişlerdir... Örneğin, eski Nazi işbirlikçisi faşist Grivasın CIA eliyle Kıbrısta sahneye sürüldüğü yıl, 6- 7 Eylül 1955de İstanbulda gerçekleşen yağma ve yıkım olaylarının gerisinde ünlü NATO kuruluşu Kontragerillanın bulunduğu ve bu kuruluşunda sözkonusu yağma ve yıkım işlerinde komünizm ile mücadele derneklerini kullandığı herkes tarafından bilinmektedir... İçindeki üyelerin çoğunluğu oynamakta oldukları rolün bilincinde olmasalar bile, sözkonusu komünizm ile mücadele derneklerinin ve 1960lı yılların ortalarında bunun yerini alan Bozkurt sembollü örgütlenmenin, çok gizli yasadışı NATO kuruluşu Kontragerilla örgütlenmesinin biryerde legale, gün yüzüne çıkması ve legalitenin (açık çalışmanın) olanaklarından yararlanması olduğu bellidir. Yani sonuçta komünizm ile mücadele dernekleri ve Bozkurt örgütlenmeleri ile ilgili iplerin uçları CIAya ve Federal Almanya servisi BNDye dek uzanmaktadır. Ve bunların yarattıkları anti- demokratik saldırgan gerilim ortamında, bunlar sayesinde üretilen politik krizler içinde hertürlü politik cinayet, emperyalist soygun ve suç kolayca işlenebilmiştir. Herkesce bilinen 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri, bu karanlık amaçlı kuruluşların yarattıkları politik iklim sayesinde kolaylıkla uygulamaya konabilmişlerdir. ABDde de çok daha güçlü benzer kuruluşların yardımlarıyla devletin çekirdeğinde duran faşist yapılanma -herhangi açık bir darbeye gerek kalmadan-suçlarını demokratik kurumlara ve geniş yığınlara kabulettirebilmiştir ve halen ettirmektedir.
Kore Savaşının (Haziran 1950- Temmuz 1953) yaratmış olduğu uluslararası gerilim ortamında ve bu savaşı Amerikan halkının gözünde meşrulaştırabilmek için yürütülen korku yüklü sişirilmiş anti- komünist propoganda kampanyaları çerçevesinde, Sovyetler Birliği hesabına nükleer casusluk işleri ortaya çıkartılmıştır. Senatör Joseph McCarthynin kişiliğinde sembolize olan dönemin saldırgan Amerikan gericiliğinin yaratmış olduğu politik iklimde, yürütülen komünist hayaleti avının bir sonucu olarak, biri tamamamen masum iki insan ortada herhangi elle tutulur bir kanıt olmadan, eşiyle ilgili şantaj baskıları altında ifade veren bir diğer sanığın çoğu yalan ifadeleri esas alınarak idam edilmişlerdir. Bunlar, casusluk suçlaması sonucu ABDde idam edilen ilk sivil kişiler olmuşlardır aynızamanda...
Tüm uluslararası kampanyalara, yine ABDnin içinde yürütülen idam karşıtı güçlü kampanyalara karşın, ortada elle tutulur herhangi bir kanıt olmadan iki insan, Julius ve iki küçük çocuk annesi Ethel Rosenberg, sürdürülmekte olan anti- komünist ve anti- demokratik gerici kampanyayı beslemek amacıyla ve de aynı kampanyanın bir sonucu olarak elektrik sandalyesinde uzun acılı bir ölüme yollanmışlardır. Çığırtkanlığını Cumhuriyetçi Senatör Joseph McCarthynin yaptığı görünüşte devlet dışı bu gerici kampanya da, yukarıda genel çerçeveleri çizilmiş olan örgütlenmelerin Amerikan versiyonları rollerini oynamışlardır...
Rosenberg çiftini idama götüren ve ABDde gelişmeye başlayan sistem dışı demokratik uyanışı ezme işinde kullanılan bu gericilik, sanki halkın doğal bir tepkisiymiş gibi yansıtılmıştır... İstanbulu savaştan çıkmışa benzeten 6- 7 Eylül 1955 yağma olaylarının halkın galeyana gelmesi olarak yansıtılmış olması gibi, sözkonusu Amerikan faşizmi de bir halk hareketi olarak yansıtılmıştır. Böylece ABD devleti demokrasi tiyatrosunu sürdürebilmiştir... Sinbadda yayınlanan başka birtakım yazılarda da belirttiğim gibi, Türkiyede 6- 7 Eylül şiddeti sahnelenirken, -eski Nazi işbirlikçisi- CIA başkanı Allen Wels Dulles bu ülkede idi. İstanbulda sahnelenen terör, daha önce ABDde farklı biçimde yaratılmış yığın histerisinin Türkiye koşullarına uyarlanmış kötü ve kaba bir adaptasyonuydu sadece. Türkiyede 6- 7 Eylül terörü sahnelenirken nasıl Selanikte Atatürkün evinin bombalandığı yalanı kullanılmışsa, ABDde de gelişen demokratik hareketi ezebilmek amacıyla heryerde Sovyet casusları olduğu illizyonu kullanılmıştı. Aynı illizyonu güçlendirebilmek için iki insan idam edilmişti. ABDde sahnelenen oyun, Türkiyede sahnelenen ve Kıbrıs sorununu çıkmaza sokan 6- 7 Eylül 1955 yağma olaylarının çok daha gelişmiş ve karmaşık bir biçimi olmuştu...
Daha önce Çinin etki alanı içinde olan Kore, 1895 yılından itibaren Japon istilası altına girecekti... II. Dünya Savaşının hemen ardından, Mançuryada mevzilenmiş güçlü Japon Kwantung Ordusuna karşı Sovyet Birliklerinin Ağustos 1945de kazandıkları zaferle birlikte, Korenin kuzey bölümü, 38nci paralelin kuzeyi Sovyet Kızılordusunun denetimine girecekti. Aynı paralelin güneyi ise ABD güçlerinin denetiminde kalacaktı ve sonuçta ülkede iki tamamen farklı yönetim şekillenecekti. Kuzey de Sovyet destekli Kim Il-sung yönetimi şekillenirken, güneyde Washingtonun denetiminde tamamen ayrı bir ordu ve polis gücü oluşturularak iktidar aşırı sağcı ve milliyetçi Sygman Rheeye (Sigman Ri) devredilecekti. Aslından bu oluşumların her ikiside ülkenin tarihi geçmişi, toplumsal yapısı ve ABD yönetimince başlatılmış olan Soğuk Savaşın koşulları ile uyumlu olarak totaliter rejimler olacaklardı. Böylece iki korenin gerçekten demokratik koşullarda birleşebilmeleri daha baştan ipotek altına alınmıştı ama, yürütülen propoganda bu gerçeği hep gizleyecekti ve suçu sadece karşı tarafa yükleyecekti. Ve şüphesiz Birleşmiş Milletler denen kuruluşu kanatları altına almış olan ABDnin Nazizm mirasçısı güçlü propoganda aygıtı, yalanlarını daha ustaca ve güçlü biçimde yayabilmekteydi...
II. Dünya Savaşı sonbulmuştu, Nazizm asıl olarak Sovyet halklarının fedakarlıkları sayesinde ezilmişti. Uzakdoğuda Japon militarizmine son darbe yine Sovyet Kızılordusu tarafından vurulmuştu ama, genç Japon emperyalizminin Pasifikte ve Uzakdoğuda, Hindiçini ve Çinde kaybettiği mevzileri Amerikan emperyalizmi doldurmaktaydı... Sun Yat-senin ölümünün ardından Kuomintang üzerinde egemenlik kurabilen ve 1927de gerçekleştirdiği komünist katliamı ile içsavaşı başlatan Chiang Kai-shekin bu yıldan itibaren Çinde bulunan Amerikan askeri görevlileri ile ve ayrıca aslı olarak Mussolini İtalyası ile, Almanya (II. Devlet) ile ve daha sonra Nazi Almanyası (III. Devlet) ile güçlü bağları olacaktı. Japon ordularının yenilgilerinin ardından Amerikan emperyalizmi, tüm gücüyle, hem mali ve hem de askeri olarak Chiang Kai-sheki destekleyecek ve 1946dan 1949 yılı sonbaharına dek sürecek ikinci bir kanlı içsavaş sürecinde başrolü oynayacaktı...
Çin Halk Cumhuriyetinin 1 Ekim 1949 günü ilanı ile bu içsavaş süreci resmen noktalanırken, ABDnin güneyden, Hindiçini üzerinden ve ayrıca Tayvan adası üzerinden ve kuzeyden Kore üzerinden Çine yönelik provokasyonları sürecekti. ABDnin tüm bölgedeki egemenlik düşleri ve dolayısıyla savaşı bitmiş değildi. Bu nedenle, ABD içpolitikasını da derinden etkileyecek ve gericiliğin alabildiğine yükselmesine yolaçacak Kore Savaşını, Çinde yaşanmış olan ABD destekli içsavaşın bir devamı olarak görmek okadar yanlış olmaz herhalde...
II. Dünya Savaşı sonbulurken Roosevelt, Churchill ve Stalin arasında gerçekleşen Yalta Konferansı (4- 11 Şubat 1945) sırasında, Korenin gelecekteki statüsü üzerine kesin bir karara varılmamıştı. Bu belirsizlik durumu, Korede savaşı körükleyen nedenler arasında yeralacaktı... Sadece, savaş sonrası Almanyanın statüsünü çağrıştırır biçimde, Kore üzerinde dört gücün, ABDnin, İngilterenin, Sovyetler Birliğinin ve Çin Cumhuriyetinin emanetçi olmaları konuşulmuştu...
Asyanın ana kara parçasında Çin Cumhuriyeti artık varlığını sürdürmüyordu. Burada, kapitalist- emperyalist dünyadan tamamen bağımsız bir Çin Halk Cumhuriyeti 1 Ekim 1949da doğmuştu. Diğer yandan, ABDnin Pasifikte kurduğu emperyalist amaçlı askeri üsler çemberine dahil edilen, Küçük Tayvan adasında ABD şemsiyesi altında varlığını sürdürebilen bir Çin Cumhuriyeti şekillendirilmişti. ABD olmasa varlığını sürdüremeyecek olan bu küçük satalit devletin Koreye veya bir başka coğrafyaya emanetçi olabilecek durumu yoktu... Verilen sözlerin tutulmasını gerektirecek koşullar yokolurken, Batının, özellikle bölgede tam bir egemenlik peşinde koşan ABDnin paranoyası derinleşmekteydi... Bu yeni gelişmenin ardından Korede sınır çatışmaları başlayacaktı... Kuzey Kore yönetiminin iddiasına göre, 25 Haziran 1950 günü Sygman Rhee (Sigman Ri) Koresinin güçleri 38nci paralelin kuzeyine geçerek işgal operasyonlarını başlatacaklardı. ABDnin ve Güney Korenin iddiasına göre ise, salırıya geçen Kuzey Kore güçleri idi...
Sonuçta, Soğuk Savaşı başlatmış olan Truman yönetimi, Trumanın zaten almış olduğu savaş kararını Birleşmiş Milletlere onaylatacak ve dünyayı komünizm tehlikesinden kurtarmak gibi sözde ulvi bir amaçla II. Dünya Savaşı sonrasının ilk büyük Haçlı Seferini başlatacaktı. Bu Haçlı Seferine, ABDnin denetimindeki Birleşmiş Milletlerin 15 kadar ülkesi askerleriyle katılacaklardı... Büyük sömürgeci soygunlar, emperyalist talanlar ve bu amaçlara yönelik egemenlik savaşları, tarih boyunca ulvi amaçlı kamuflajlar içinde işlerini götürmüşlerdi. Tarihin bir seri en büyük yıkım ve talanlarını gerçekleştirmiş olan Haçlı Seferleride sözde baba- oğul- kutsal ruh İsanın doğduğu ve gömüldüğü kutsal yerleri kurtarmak ve korumak için gerçekleştirilmişlerdi ama, bu işlerden İsanın haberi ve sorumluluğu hiç olmayacaktı...
ABD başkanı Truman, 27 Haziran 1950 sabahı ABD hava kuvvetlerine ve Pasifik donanmasına (7nci Filo)Korede saldırıya geçmeleri emrini verecekti. Aynı gün öğleden sonra, -Sovyetler Birliği tarafından boykot edilmiş olan- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplanacak ve barışın kurulması amacıyla,-üç çekimser oyun yanında- bire karşı yedi oyla Koreye yönelik ABD müdahalesine gerekli katkıları sunmaları için üye devletlere çağrı yapacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, Turumanın sabah verdiği emir, akşam üzeri Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararına dönüşmüştü...
Yine Truman, 30 Haziran 1950 günü, Japonyada bulunan ABD kara birliklerinin Kore savaşına girmeleri için gerekli emirleri verecekti ve ilk ABD kara güçleri 4 Temmuz 1950 günü Kore Savaşına katılacaklardı... Demokrasi havarisi rolündeki Menderes- Bayar yönetimi, Demokrat Parti Hükümetinin kuruluşundan iki ay ve ABD kara birliklerinin Korede savaşmaya başlamalarından 21 gün sonra, savaşa girmek gibi önemli bir olayı muhalefet partisinin ve hatta kendi patilerinin vekillerine dahi sorma gereği duymadan Türkiyeyi aynı savaşa sokacaklardı. İktidardaki işbirlikçi burjuvazi ve toprak ağalığı ittifakının karakterine uygun bir tavırla, 4 Temmuz 1950 günü, Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kore savaşına asker yollaması Hükümet tarafından kararlaştırılacaktı. Sonuçta, Demokrat Parti Hükümetinin tartışılıp düşünülmeden Meclis dışında aldığı uşakça ani bir kararla Türkiye Cumhuriyeti askerleri Koreye yollanacaklardı. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki 5090 kişilik Türk Tugayı, 12 Ekim 1950 günü savaş alanına girecek ve üç yıl içinde 741 ölü, 2 068 yaralı ile -sayısına göre- büyük sayılabilecek kayıplar verecekti. Ayrıca, 407 asker iz bırakmadan kaybolacaktı...
ABDde esmeye başlayan demokrasi karşıtı şiddetli rüzgarlar, emperyalist akıntının sürüklediği Türkiye gibi ülkelerde fırtınaya dönüşecektir... Demokrasi havarisi rolünde iktidara gelen Demokrat Parti Hükümetinin 1950 yılında gerçekleştirdiği ilk işlerinden biri, faşist İtalyan ceza yasasından alınma olan, söz, yazı ve örgütlenme özgürlüğünü yokeden 141 ve 142 numaralı yasa maddelerini ağırlaştırmak olacaktır. Ardından TKP yöneticilerinin ve üyelerinin tutuklanmaları başlatılacaktır... Anti- demokratik bir kararla Türk ve Kürt askerleri haksız emperyalist bir savaşa yollayanları eleştiren Türkiye Barış Cemiyeti yönetileri, Behice Boran ve Ruhi Su gibi bazı aydınlar tutuklanıp, sözde yargılandıktan sonra üç yıllık ağır hapis cezalarına çarptırılacaklardır... Aslında ABDde de işler bundan daha demokratik yöntemlerle işlemiyordu ve bu anti- demokratik işleyişin en elle tutulur kanıtlarından biri de nükleer casusluk olayı ile ilgili tutuklamalar, Meksikadan yasadışı yöntemlerle sanık kaçırmalar, yargılamalar ve kararlar olacaktı.
Birleşmiş Milletlere üye devletlerden 15 tanesi, Kore Savaşına askeri güçle katılacaktı... Savaşa katılan kara güçlerinin yarısı ABD askeri idi. Hava gücünün yüzde 93ü, deniz gücünün ise yüzde 86sı yine ABDye aitti. Çünkü bu savaş aslında ABD emperyalizminin savaşıydı ve diğerleri gerçeği kamufle etmeye, gizlemeye, bu saldırganlığa haklılık kazandırmaya yarayan unsurlardı sadece. Olayın bir diğer benzeri, yıllar sonra 1991 Körfez saldırısında da yaşanacaktı... ABD güdümündeki Birleşmiş Milletler gücünün komutasına, ABDnin Batı Pasifik güçlerine komuta etmiş olan ve Japonyanın silahsızlandırılma operasyonunu yürüten beş yıldızlı general Douglas MacArthur atanmıştı. General MacArthur komutasındaki üstün savaş teknolojisine sahip ABD birliklerinin saldırıya geçip 38nci paralelin kuzeyine, Kuzey Korenin neredeyse batı sınırına dek içlerine doğru ilerlemeye başlamalarından çok sonra Çin gönüllüleri savaşa katılacaklardı...
Kuzey Korenin işgaledilerek ABD güdümünde iki korenin birleştirileceğinin açıkça ifade edilmesinin ve general Douglas MacArthurun Korenin işgalini tamamlayacak saldırıyı başlatacağını 24 Ekim 1950 günü ilanetmesinin ardından Çin, gönüllülerden oluşan düzenli askeri birliklerini Korede savaşa sokacaktı. Çin gönüllü birliklerinin savaşa katılmaları ile ABD ilerleyişi duracak ve Birleşmiş Milletler gücü tekrar 38nci paralele dek püskürtülecekti... Çin birliklerine, Uzun Yürüyüşün en kıdemli komutanlarından biri olan ve Çin- Japon savaşı (1937- 45) yıllarında komünistlerin askeri hiyerarşisinde ikinci kişi konumuna yükselen deneyimli asker Peng Deuhai (1898- 1974) komuta etmekteydi. Peng Deuhai, 27 Temmuz 1953 günü Panmunjomda imzalanan ateşkes (mütareke) dökümanına imza atacak ve 1954- 59 yıllarında Çinde savunma bakanlığı yapacaktı. Mao Tse Tungun politikalarını eleştirdiği için sonunda görevinden uzaklaştırılacaktı... Savaş, başlamasından üç yıl sonra, başladığı noktada, 38nci paralel de çakılıp kalmıştı...
Önce ABD birliklerinin 38nci paraleli geçerek Kuzey Korenin içlerine doğru ilerlemeye başlamaları, neredeyse Kuzey Korenin batı sınırına dek ulaşmaları ve Çin birliklerinin bu ilerleyişten ancak dört ay sonra savaşa girmeleri, aslında asıl saldırgan gücün ABD tarafı olduğunu açıkça göstermektedir. Savaşı başlatanın Kuzey Kore olduğu üzerine Anglo- Amerikan propoganda makinesinin söylemleri ve bu gerçekdışı söylemi tekrarlayan -bazı tanınmış ansiklopediler dahil- tüm kaynaklar, yaşanan gerçekler tarafından anlaşılır biçimde yalanlanmaktadırlar...
Batısından ve güneyinden, Japonya, Filipinler, Tayvan ve Hindiçini üzerinden baskı altına alınmış olan Çin, Korenin bütünüyle istilasının ardından kuzeyden de tam bir çembere alınacağını ve sıranın kendisine geleceğini bildiği için, savaşa katılmak zorunda kalacaktı. Ayrıca, Douglas MacArthurun Çin Halk Cumhuriyetine yönelik olarak atom bombası kullanma, savaşı yayma, Çini de istila etme planlarını açıkça dillendirmişti. Zaten ABD başkanı Truman aynı nedenle MacArthuru 11 Nisan 1951de görevinden almak zorunda kalacaktı. Çünkü artık Sovyetler Birliğinin elinde de atom bombaları vardır... Rastladığım herhangi bir kaynakta ifade edilmese de, ABD yönetiminin Korede ve Uzakdoğuda yaşadığı politik başarısızlıklar için bir günah keçisi aranmıştı anlaşılan. ABD emperyalizmi açısından istenen hedeflere yeterince ulaşamamanın, yaşanan birtakım önemli başarısızlıkların sorumluluğu en üst düzeydeki bir generalin sırtına yükleyerek Truman yönetimi temize çıkartılmak istenmişti...
Öncelikle Uzakdoğuda ve ayrıca Ortadoğuda sürdürülmekte olan egemenlik mücadelesi içinde, Soğuk Savaşın sıcak bir çatışmaya dönüşmesi olan Kore Savaşının yaratmış olduğu olağanüstü politik gerilim ortamında, ABDde ve ABD güdümündeki Türkiye gibi daha birçok ülkede sürdürülen saldırgan anti- komünist ve anti- demokratik kampanya zirvesine ulaşacaktı. Anti- komünizm histerisinin ABDde zirvesine ulaştığı, komünist hayaleti avının hız kazandığı bir süreçte, Sovyetler Birliği hesabına Nükleer casusluk skandalı patlayacaktı. Bir intikam eylemine dönüşen tutuklamalar, yargılamalar ve cezalar sözkonusu anti- komünist histeriye daha da güç katacaktı (hysteria, histeri= kişi, gurup veya yığınların denetim dışına çıkan çelişkili duygularla dolu korku, öfke, saldırganlık, sevinç, üzüntü, saçını başını yolarak çılgınca ağlama veya tam tesine gülme, çığlık çığlağa kendini ifade etme çabaları gibisinden tutarsız aşırı tepkileri...)...
Görevinden alınmış MacArthur, saldırganlığın üniformalı sembolü olarak yığınlar tarafından bir kahraman gibi coşkuyla karşılanırken, aynı saldırganlığın sivil sembolü -kırsal kökenli- Cumhuriyetçi Wisconsin senatörü (1947- 57) Joseph Raymond McCarthy, 57 tanesi tanınmış olan 284 komünistin Dışişleri Bakanlığında (State Department) görev yaptıklarını senatoda haykırmaktaydı. McCarthy, elinde isim listeleri olduğunu söylemekteydi... Sonuçta, alabildiğine özetlenerek verilen tüm bu gerçek süreçler, ABDde yayılan anti- komünist ve anti- demokratik histerinin boyutlarını anlamak için yeterlidir herhalde. Dışişleri Bakanlığının (State Department) komünist casuslarla kaynadığının Senatoda ilanedildiği bir ortamda, nükleer casuslukla ilgili tutuklamalar ve yargılamalar başlatılacaktı...
Kore Savaşının başlatılmasından yaklaşık dört ay kadar önce, 2 Şubat 1950 günü, Los Alamos Bilimsel Labaratuarında sürdürülen Atom Bombası üretimi çalışmalarında, teorik fizik bölümünde en üst düzeyde görev yapan Alman asıllı bilim adamı Emil Julius Klaus Fuchs (1911- 1988), casusluk iddiasıyla tutuklanacaktı... Nazi Almanyasından kaçıp 1933 yılında İngiltereye sığınmış olan ve İngiliz ekibinin üyesi olarak sözkonusu araştırma ve üretim sürecine 1943 yılının ikinci yarısında katılan Klaus Fuchs, Alman Komünist Partisinin üyesiydi aslında. O, tutuklandığı sırada, Harwelde bulunan İngiliz nükleer araştırma merkezinin başı, yöneticisi konumundaydı. Şimdi O, Sovyetler Birliğine Atom Bombasının sırlarını vermekle suçlanmaktaydı... Fuchs, Los Alamos Bilimsel Labaratuarında çalışmaya başladığı günlerden beri, tüm II. Dünya Savaşı boyunca, Atom Bombası üretimiyle ilgili gizli bilgileri Sovyetler Birliğine aktardığını kabuledecekti...
Klaus Fuchsun tutuklanmasından bir hafta kadar sonra, Cumhuriyetci Partiden Wisconsin senatörü Joseph Raymond McCarthy, yukarıdaki paragrafta anılan ünlü kışkırtıcı konuşmasını yapacak, sayıları 200ü aşan komünist casusun Dışişleri Bakanlığında (State Department) görev yapmakta olduklarını Amerikan Senatosunda söyleyecekti. Demokratik süreçlere yönelik bu saldırı sanki tek bir merkezden planlanıyordu. Yükselen anti- komünist histeri ortamında içpolitika da gericilik yükselişe geçerken, ABDnin Uzakdoğu egemenlik planlarının bir parçası olarak Kore Savaşı başlatılacaktı. Kışkırtılmış ABD kamuoyunun ve bazı Birleşmiş Milletler üyelerinin desteği de alınarak Korede başlatılan bu emperyalist saldırı, ABD içpolitikasında yükselişe geçen gericiliği, faşist dalgayı daha da besleyecekti. Komünistlik ve casusuluk suçlamalarıyla yargılananların durumları, bu süreçten alabildiğine olumsuz biçimde etkilenecekti.
Sözkonusu nükleer casusluk süreci içinde Sovyetler Birliğine Atom Bombasının teorisi ve çizimleriyle (yapısıyla) ilgili en önemli bilgileri verdiği yazılıp söylenen Klaus Fuchs, 29 Aralık 1911 günü Almanyada, Rüsselsheim kentinde Quaker (Kuaker) mezhebine bağlı bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. İngilterenin 1600lü yıllarının puritan protestan ayaklanmaları içinde, şiddet ve çatışma ortamında şekillenen bu Protestan Hıristiyan mezhebinin üyeleri, Kiliseye gitmeyi ve dini seremoniler eşliğinde toplanmayı reddetmekteydiler. Onlar, bir arkadaş gurubu olarak kendi aralarında herhangi bir dini seremoni ve toplumsal hiyerarşi olmadan biraraya gelmekteydiler. Zaten Quaker, arkadaşlar topluluğu anlamına gelmekteydi. Bu arkadaş topluluğu hertürlü şiddete ve savaşa kesinlikle karşıydı... Alman Nazizminin yükselişe geçtiği, Nazist Kahverengi Gömleklilerin veya Fırtına Birliklerinin (SA, 1921- 1934- 1939) yarattıkları şiddet ortamında büyüyen Klaus Fuchs, almış olduğu bu şiddet ve savaş karşıtı barış yanlısı kültürden kolayca komünist partisi üyeliğine ulaşabilecekti...
Yazılanlar doğru ise, Sovyetler Birliği içindeki Batı istihbarat kaynaklarını gizlemeye yönelik yanlış bilgilendirmeler yoksa eğer, Klaus Fuchsun nükleer sırları Sovyetler Birliğine aktardığı üzerine şüpheler, ilk Sovyet nükleer bomba deneyi (29 Ağustos 1949) gerçekleştirilmeden önce, Ocak 1949da başlamıştı. İngiliz servisleri Onun komünist geçmişini bilmekteydiler ama, babasının bir teoloji (din bilgileri) öğretmeni olması aynı servislerce lehine yorumlanmıştı... Bu anlatım gerçekmiydi, yoksa kurgu bir dramatizasyonmu? O servisler böyle duygusal yorumlara dayanarak işlerini götürürlermiydi?.. Sonuçta O, Fuchs, İngilteredeki Harwell Atom Araştırma merkezini yönettiği sırada, 2 Şubat 1950 günü tutuklanacaktı. Sorumluluğunu kabuleden Fuchs, hızlı bir yargılama sürecinin ardından, 1 Mart 1950 günü 14 yıl ağır hapis cezasına çarptırılacaktı...
Aslında burada, Klaus Fuchs olayıyla ilgili olarak kafa karıştıran bir anlatım daha vardır. Farklı kaynaklarda yazılanlara göre, Kanadanın Ottawa kentinde bulunan Sovyetler Birliği konsolosluğunda görevli istihbarat subayı Igor Gouzenko, II. Dünya Savaşının bitiminin hemen ardından, 5 Eylül 1945 günü yanına aldığı 109 belgeyle birlikte kaçmıştır. Bu dökümanlar, Kanadada bulunan Sovyet istihbarat ağını açık etmekteydiler. Igor Gouzenkonun sağladığı kanıtlarla, Kanadada çalışan 22 lokal ve 15 Sovyet ajanı tutuklanmışlardır. Yine Gouzenkodan sağlanan bilgilerle Klaus Fuchsa ve Allan Nunn May adlı ajana ulaşılabildiği ve ayrıca Gouzenkonun İngiliz iç istihbarat servisi MI5 içinde çalışan bir Sovyet ajanından sözettiği belirtilmektedir. Fakat bu sonuncusu kanıtlanamayacaktır ve Gouzenko MI5 içindeki ajanla ilgili olarak hata yaptığını düşünecektir...
Peki, Igor Gouzenkonun anlatımlarından sonra neden Klaus Fuchsa ulaşmak beş yıl gibi uzun bir zaman almıştır? Burada ya bir uydurma, ya da anlatım boşluğu vardır. Yalnız ilginç olan, Gouzenko olayıyla ilgili dosyalar, İngiliz dış istihbarat servisi MI6in IXncu Bölümünü, Sovyet masasını yöneten Kim Philbynin (Harold Adrian Russell Philby, 1912- 1988) elinden geçmişlerdir. Bilindiği gibi O, inanmış bir komünistir ve Cambridgeden ekonom diplomasını aldıktan sonra, 1934 yılından -Lübnanda kaçıp Sovyetler birliğine sığınacağı- 1963 yılı başına dek Batı servisleri içindeki en değerli Sovyet ajanı olarak çalışmıştır. Kim Philby, MI6 içinde ve MI6 ile FBI ve CIA bağlantılarında en üst düzeylerde görevler yapmıştır. O, Sovyetler Birliği açısından sonderece başarılı büyük operasyonlara imza atmış yüzyılın en ünlü bir- iki ajanından birisidir. Harold Adrian Russell Philby, İngiliz sömürgeci düşünce yapısının edebiyat dünyasında bir yansıması olan Batı şövenisti ünlü İngiliz yazarı Rudyard Kiplingin (1865- 1936) Kim (1901) adlı İngiliz casusu çocuk kahramanına bir nazire olarak Kim adını kullanmıştır. Sömürge Hindistanda bir İngiliz casusu olan roman kahramanı çocuğun öyküsüne, Rudyard Kiplingin Kim adlı romanına bir nazire olarak O, sömürgecilerin ajanı çocuk Kimin oynadığı rolün tam tersini oynayan bir kişilik olarak Kim Philby adıyla ünlenmiştir.
Anlaşılan Klaus Fuchs, 1942 yılında İngiliz vatandaşı olduğu ve İngilterede tutuklandığı için, aynı suçlama karşısındaki Amerikan vatandaşlarına göre durumu oldukça hafif atlatmıştır. Çünkü, Fuchs kadar önemli bilgiler verdikleri iddia edilmeyen ve sorumluluklarını sürekli reddeden ve yine -ifadeler dışında- haklarında somut herhangi bir kanıt olmayan Rosenberg çifti, ABDde elektrikli sandelyeye yollanacaklardı. Daha önce de belirtildiği gibi, -iki küçük çocuk annesi- Ethel Rosenbergin olayla herhangi bir bağı olmadığı ileride kesinlikle anlaşılacaktı...
Klaus Fuchs dokuz yıl hapiste kaldıktan sonra, iyi hali de gözönüne alınarak 1959 yılında serbest bırakılacaktı. Fuchs, Doğu Almanya ya veya gerçek adıyla Demokratik Almanya Cumhuriyetine (DDR, 1949- 90) yerleşecek ve bu devletin vatandaşlığına geçecekti. O, Dresden yakınlarında bulunan Rossendorfda kurulu Nükleer Araştırma Merkezi Enstütüsünün ikinci başkanlığına getirilecekti... Klaus Fuchs cezalandırıldığı sırada hem Kore savaşı resmen başlamamıştı ve hem de zaten ABDde olana benzer güçlü bir anti- komünizm Avrupada gelişmiş değildi. Avrupa halkları, Sovyetler Birliğinin Nazizme karşı savaşta ve Avrupanın Nazi işgalinden kurtuluşunda asıl büyük rolü oynadığının bilincinde idiler. ABD halkının tersine savaşın acısını yaşamış Avrupa halkları arasında Sovyetler Birliğine yönelik büyük bir sempati vardı. Muhtemelen bu gerçekler, İngiltere de yargılanan Klaus Fuchsun gelen darbeyi diğerlerine göre daha hafif atlatmasında rol oynamıştır.
Klaus Fuchs, Manhattan Projesinin teorik fizik bölümünde çalıştığı sürece gizli bilgileri, Sovyet servisi ile bağlantılı olan ve Raymond takma adını kullanan birisine vermekteydi. Klaus Fuchsun gerçek kimliğini bilmediği bu kişinin, Raymondun, Philadelphialı kimyager Harry Gold olduğu FBI tarafından kısa sürede tesbit edilecekti... Klaus Fuchs ile Harry Gold arasındaki ilk bağlantı 1944 başında, yeni yıla girilirken New Yorkta kurulmuştu. Aslında Fuchsun Sovyet servisi ile ilişkisi İngilterede, Manhattan Projesinde çalışmak üzere İngiliz ekibiyle birlikte ABDye yollanmadan önce başlamıştı. Ve henüz İngilterede iken Ona, ABDde Raymond adlı biriyle nasıl temasa geçeceği anlatılmıştı. Kontak kişinin elinde bir paket olacaktı vs... Eğer yazılanlar doğruysa, Klaus Fuchsdan karmaşık ve nitelikli bilgiler istenmekteydi. İstenen bilgilerle ilgili soruları Sovyet bilim adamları hazırlamaktaydılar. Bu sorular New York konsolosluğunda ikinci kişi olan Yakovleve iletilmekteydi. Aynı sorular Yakovlevden de Raymond takma adını kullanan Harry Golda gelmekteydiler. Harry Goldda bunları Klaus Fuchsa sormaktaydı. Yine yazılanlar doğruysa, Raymondun (Harry Gold) uzmanı olmadığı teorik fizik konularındaki soruları ve tartışma çabaları Klaus Fuchsu sinirlendirmekteydi. Raymondun Fuchs ile arkadaş olma çabaları boşunaydı. Raymond, Fuchsun tipi değildi...
Yine de bu ilişkinin bir bir sonucu olarak, Fuchsun verdiği çizimler ve bilgiler sayesinde ilk Sovyet Atom bombası Joe-1, ABDnin Nagazaki limanına atılmış olan 8 kilogram Plutonium-239 (yüzde 90 Pu-239) patlayıcısı yüklü Şişman Adam adlı ikinci atom bombasının aşağı-yukarı bir kopyası olacaktı. En azından bazılarının iddialara göre, 29 Ağustos 1950 günü patlatılan Sovyet Atom Bombası, Şişman Adamın bir kopyasıydı...
New Yorkta gerçekleşen ilk buluşmanın ardından, Fuchsun Harry Gold ile ilişkisi 1945 yılına dek kopacaktı. Daha sonra Bostonda yeniden temasa geleceklerdi... İleride kısaca geleceğimiz gibi Harry Gold, Santa Fede bulunan Los Alamos Bilimsel Labaratuarında görevli David Greeenglass ile de ayrıca bağlantı içindeydi. Şüphesiz Klaus Fuchsun bundan haberi yoktu... Amerikan donanmasından Los Alamos Bilimsel Labaratuarına mekanik uzmanı olarak yollanmış olan David Greeenglass, Ethel Rosenbergin erkek kardeşi ve Julius Rosenbergin kayınbiraderi olmaktaydı. Ve zaten yazılanlar doğru ise eğer, Klaus Fuchsun hapis cezası aldığı duyulur duyulmaz, Mart 1950de Julius Rosenberg, kayınbiraderi David Greeenglassı yutdışına çıkması için uyaracaktı. Fakat O, ABDyi terketmeyeceği gibi, duruşma sürecinde kızkardeşinin aleyhine gerçekdışı ifadeler verecekti...
Bazı kaynaklara göre 22 Mayıs 1950, diğerlerine göre ise 23 Mayıs 1950 günü tutuklanan Harry Gold, topladığı bilgileri, New Yorkta Sovyetler Birliği ikinci konsolosu olan Anatoly A. Yakovleve aktarmaktaydı... Yine bazı kaynaklara göre yoksul bir Rus Yahudisi ailenin oğlu olarak Pennsylvaniada doğan, diğerlerine göre ise İsviçre doğumlu olan Harry Gold (Raymond), ufak tefek sakin bir adamdı. Aile olarak sosyalizme ilgi duymaktaydılar ve Harry Gold genç yaşta komünist partisi ile temasa gelecekti. Daha 1935 yılında, Pennsylvania Şeker Şirketinde kimyager olarak çalışırken, Sovyetler Birliğine yardımcı olmak amacıyla endüstri formüllerini gizlice almaya başlayacaktı... Kısacası O, 1935 yılından tutuklandığı 1950 yılına dek tam 15 yıl çok güvenilir bir Sovyet ajanı olarak çalışacaktı... Rosenberg çiftinden daha önce ve ayrı olarak yargılanan Harry Gold (Raymond), 9 Aralık 1950 günü 30 yıl ağır hapis cezasına çarptırılacaktı. Kore Savaşı başlayalı beş ay kadar olmuştu. Görünüşte Harry Goldun sorumlulukları, Julius Rosenbergin ve özellikle olayla bağı olmayan Ethel Rosenbergin sorumluluklarından kat kat fazla idi ama, idam cezasına çarptırılanlar Rosenberg çifti olacaktı. Bu durum da kararın hukuki olmaktan ziyade politik olduğunun en somut kanıtlarından biriydi.
Harry Goldun (Raymond) tutuklanmasından üç hafta (22- 23 gün) sonra, 15 Haziran 1950 günü David Greenglass tutuklanacaktı. Donanma tarafından Los Alamos Bilimsel Labaratuarına teknisyen olarak yollanmış olan David Greenglassın sadece Harry Gold ile değil, aynızamanda kayınbiraderi Julius Rosenberg ile de istihbarat bağı vardı. Çok yetenekli bir teknisyen olan Greenglass, küçük paralar karşılığında bilgileri hem Harry Golda ve hem de kayınbiraderi Julius Rosenberge aktarmaktaydı. Aralarında bu işi -küçük te olsa- bir yarar karşılığı yapan tek kişi oydu... Rosenberg ise topladığı bilgileri Alexandr Feklisova vermekteydi. Bilgiler Feklisovdan yine Anatoly Yakovleve ulaşmaktaydılar. Ondanda bilgiler Zarubine ve Zarubinden de doğrudan Staline gitmekteydiler...
Aslında bu son iki ad, Sovyetler Birliği servisi NKVD, NKGB ve daha sonra KGB (1954) ajanları tutuklamalar sırasında bilinmiyorlardı. Aleksandr Semyonovich Feklisov 1997 yılında ortaya çıkıp durumu anlatıncaya dek, Julius Rosenbergin ilişki halkaları içinde Feklisov ve Zarubin adları bilinmez kalacaklardı. Çünkü, Feklisov ile doğrudan ilişki içinde olan Julius Rosenberg konuşmamıştı ve aleyhinede herhangi somut bir kanıt, belge bulunamamıştı. Feklisov 1997 Mart ayında ABDyi ziyaret edip te Julius Rosenberg ile ilişkilerini anlatıncaya kadar, Julius Rosenbergin gerçekten nükleer casusuluk yapıp yapmadığı bile kafalarda soru işareti olarak kalacaktı. Çünkü O, sadece kayınbiraderinin ve daha bir- iki kişinin ifadelerine dayanılarak elektrikli sandalyeye yollanmıştı. Geleceğiz... (Sırasıyla Sovyet servislerinin kısaltılmış adları: Aralık 1917, Cheka [VECHEKA]; GPU; 1923, OGPU; 1934, NKVD; 1941, NKVD ve NKGB iki ayrı servis; 1946, MVD ve MGB; 1954, KGB; askeri servis, GRU)
Küba füze krizi günlerinde, 1962 yılında, sözkonusu krizle ilgili olarak Sovyet istihbaratı içinde çok önemli bir rol oynamış olan Aleksandr Semyonovich Feklisov, 1940- 46 yıllarında, New Yorkta bulunan Sovyet konsolosluğunda ikinci kişi olarak görev yapan Kıdemli Uygulama Subayı Anatoly Yakovlevin emrinde bir istihbarat subayı olarak çalışmıştı. Aslında, daha önce de anılmış olan Yakovlev adı bile takmaydı; sözkonusu bir numaralı konsolos yardımcısının asıl adı, Anatoli Yatskov idi...
Yakın zamanda Fransada bilgilendirici anılarının yayınlandığı ifade edilen Feklisov, Washington Posta konuşacaktı... Feklisov, Julius Rosenbergin Sovyetler Birliği yanlısı bir Marksist- Leninist olduğunu ve sadece bu nedenle büyük bir risk altına girerek bilgileri verdiğini anlatacaktı. Aynı anlatıma göre, Julius Rosenberg ile Aleksandr S. Feklisov elli kezden fazla buluşmuşlardı. Bu karşılaşmalar sırasında Rosenberg, Ona, dökümanlar ve döküman fotoğrafları vermişti. Yine Feklisova göre Ethel Rosenberg bu buluşmaların hiçbirinde yoktu. Ethel Rosenberg ne kendisiyle ve ne de bir başka Sovyet ajanı ile ilişki kurmuştu ve istihbarat işleriyle doğrudan bir bağı yoktu. Belki sadece kocasının yaptıklarından haberdardı.
Feklisovun anlatımıyla, bir Noel (Christmas) günü Julius Rosenberg, Sovyet yoldaşlarına mükemmel bir armağan vermişti. Rosenbergin hediyesi, 1 Mayıs 1960 günü Sverdlovsk (Yekaterinburg) semalarında deniz seviyesinden 21 bin metre kadar yüksekte uçarken düşürülen Amerikan U-2 casus uçağını düşürecek olan füzenin üretimi için gerekli teknik bilgilerden başka birşey değildi. Düşürülen U-2 casus uçağı, Gary Powersın yönetiminde Adana- İncirlik hava üssünden kalkmıştı. Paraşütle atlayıp kurtulduktan sonra Moskovaya getirilen Gary Powers, Central Intelligence Agency (CIA) hesabına çalıştığını açıklayacaktı... ABD yönetimi, olayın bilgisi dışında olduğunu, U-2 uçağının muhtemelen yanlışlıkla Sovyet hava sahasına girdiğini iddia edecekti ama, sovyetler birliği bunu reddedecekti. Sovyet yönetimi, sözkonusu uçakların havalandıkları Türkiye, Pakistan ve Norveç üzerinden ABDyi protesto edecekti. Ve 17- 19 Ağustos 1960 günlerinde yargılanan Gary Francis Powers, 10 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldıktan sonra, 10 Şubat 1962 günü Sovyet ajanı Rudolf Abel ile değiştirilecekti. Asıl adı William August Fisher olan Sovyet istihbarat subayı Rudolf (Ivanovich) Abel, askeri sırları verdiği gerekçesiyle 1957 yılında ABDde tutuklanmış ve 30 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı... Sonuçta, Aleksandr S. Feklisovun anlatımıyla, Julius Rosenbergin verdiği teknik bilgiler olmasa, U-2 casus uçağını düşürecek füze üretilemezdi.
Staline ulaşmadan önce bilgilerin toplandığı kişi olan Vasily Mikhailovich Zarubin (1894- 1972), I. Dünya Savaşı yıllarında Batı Cephesinde döğüşüp yaralanmış bir Çar ordusu subayı idi. Bolşeviklere katılan Zarubin, iç savaş sürecinde Kızıl Ordu subayı olarak savaşacak ve 1920 yılında Cheka (VECHEKA) örgütüne katılacaktı... Vladivostokta, Çinde, Danimarka ve Almanyada, Nazi Almanyasında, Nazi işgal altındaki Polonyada serüven dolu çok tehlikeli görevler yapan Zarubin, Vasily Zubilin takma adıyla 1941- 44 yıllarında en üst düzeyde istihbarat şefi olarak ABDde görev yapacaktı. Stalin ile doğrudan bağı olan ve Stalinden emir alan Zarubinin eşi Elizaveta Yulyevna Zarubinada aynen kocası gibi Elizabeth Zubilin takma adıyla ABDde istihbarat görevlisi olarak çalışmaktaydı. ABDde aynızamanda Lisa Gorskaya olarak ta tanınan bu hanım, Rusyada doğmuş bir Romanyalı idi. Romanya Komünist Partisini kuran Ana Paukerin ailesinden gelmekteydi. Rusyada, Fransada ve Avusturyada değişik üniversitelerde tarih ve filoloji eğitimi görmüş olan Elizaveta Yulyevna Zarubina, Romanya dilinden başka Rusça, Almanca, Fransızca, İngilizce ve Hebrew (Yahudice) dillerine egemendi. Yazılanlara göre O, Polonya göçmeni yahudiler arasında yaygın güçlü bir istihbarat ağı kurmuş çok başarılı bir istihbaratçıydı...
Los Alamos Bilimsel Labaratuarında mekanik uzmanı olarak çalışan David Greeenglassın 15 Haziran 1950 günü tutuklanmasından tam iki gün sonra, 17 Haziran 1950 günü, kayıbiraderi Julius Rosenberg -evinde traş olurken- FBI ajanları tarafından alınacaktı. Greeenglass Onun adını vermişti... O günler de Korede sınır provokasyonları hız kazanmıştı ve aynı ayın son haftası içinde ABD güçleri Korede saldırıya geçeceklerdi. Sovyetler Birliği hesabına nükleer casusluk olayıyla ilgili seri tutuklamalar başlamıştı... Julius Rosenbergin tutuklanmasının ardından, 11 Ağustos 1950 günü Ethel Rosenberg tutuklanacaktı. Bunun gerekçesi de Greenglassın gerçekdışı ifadeleriydi... Rosenberg çiftinin aile dostları mühendis Morton Sobell, tutuklamaların başladığını görünce, 22 Haziran 1950 günü karısı Helen ile birlikte Meksikaya, Mexico Cityye gidecekti. Daha doğrusu, bu bir kaçıştı...
Sobell ailesi tam Avrupaya geçmeyi planlarken, FBI tarafından tutulmuş tamamen yasadışı Meksikalı kriminal bir örgütlenme tarafından, silahlı bir haydut çetesi elemanlarınca, 16 Ağustos 1950 günü evlerinden alınıp kaçırılacaklar ve sınırda gizlice FBI ajanlarına satılacaklardı... Aslında, Sobell çifti evlerine döndüklerinde, silahlı ve maskeli çete içeride karakol kurmuştu. Tutsak alınan Sobell çifti, 800 mil ötedeki sınıra sürülecekler ve orada, Laredoda FBI ajanlarına teslim edileceklerdi. Laredo, doğuda, Meksika Körfezine birkaçyüz kilometre mesafede, sınırın geçtiği çizginin Teksas tarafında kalan küçük bir yerleşim merkeziydi... Şüphesiz Sobell ailesinin kaçırılmaları, alınış biçimleri yasadışıydı ama, ABD yönetimleri buna benzer ve bundan çok daha korkunç eylemleri sayıları alabildiğine artan ölçülerde günümüzde de gerçekleştirmektedir.
Morton Sobellin yakın arkadaşı, dairesini paylaştığı kişi ve iş ortağı olan Max Elitcher, sanık olmamak için sonderece zarar verici bir tanık rolü oynayacaktı. Elitcher, Rosenbergin kendisine ajanlık teklif ettiğini söyleyecekti. Yine O, iş ve ev arkadaşı Morton Sobell ile 1948 yılı geceyarısı New Yorkun Waterfront Caddesinde yürüyüşe çıktıklarında (bazı anlatımlarda, araba gezisine çıktıklarında), yanında taşıdığı 35 mmlik bir filmi teslim etmek için Sobellin Rosenberglerin apartman dairesine uğradığını anlatacaktı. Şüphesiz bu ifadelerin kanıtları ve belgeleri yoktu ama, mahkeme tarafından doğru kabuledileceklerdi. Mahkeme 28 Mart 1951 günü sonuçlandığı zaman, Morton Sobell otuz yıl ağır hapis cezasına çarptırılmış olacaktı. Aradan 18 yıl geçtikten sonra, 1969da özgürlüğüne kavuşan Morton Sobell, On Doing Time başlığıyla yaşam öyküsünü yazacak ve aslında tamamen masum olduğunu anlatacaktı. Komünist partisi üyeliği konusunda söylemiş olduğu yalan nedeniyle Meksikaya kaçtığını iddia edecekti.
Aslında en önemli sanıklardan biri olan David Greenglass (Doovey), FBI tarafından yapılan şantajlara boyun eğip, karısı Ruth Greenglassı ve kendisini kurtarma kaygısıyla, günümüzdeki itirafcılara benzeyen bir rol oynayarak, kızkardeşi Ethel Rosenberg ve kayınbiraderi Julius Rosenberg aleyhine yalanlarla dolu bir tanıklık yapacaktı. Yıllar sonra, gazeteci Sam Roberts ile yaptığı röpörtaj sırasında David Greenglass, kızkardeşi Ethel Rosenbergin Sovyet ajanları ile bağı olduğu üzerine ifadelerinin, tanıklığının yalan olduğunu, gerçeği yansıtmadığını anlatacaktı. Fakat iki küçük çocuk annesi Ethel Rosenberg, bu ifadelere dayanılarak elektrikli sandalyeye yollanmıştı (The Brother: The Untold Story of Atomic Spy David Greenglass and How He Sent His Sister, Ethel Rosenberg, to the Electric Chair- 2001)... Şüphesiz sözkonusu ifadeleri destekleyecek herhangi bir kanıt yoktu ama, yapılmakta olan gerçek hukuki bir yargılamadan ziyade kamuoyu yaratmaya yönelik anti- komünist politik bir kampanya ve intikam operasyonu idi... David Greenglassın eşi Ruth Greenglass (Ruth Printz), aynı duruşmalarda sanıklar aleyhine tanık olarak kullanılacaktı...
Daha önce, 9 Aralık 1950de 30 yıl hapis cezasına çarptırılmış olan Harry Gold (Raymond), 6 Mart 1951de başlayan Rosenberg davasında tanık olacaktı... Harry Gold, New Mexicoya bilgi toplamak amacıyla yollandığını ve highexplosive lens (birçeşit nükleer bomba fünyesi, nükleer veya termonükleer bombayı patlatmaya yarayan sistem) ile ilgili notları ve çizimleri Los Alamos Bilimsel Labaratuarında çalışan David Greenglassdan aldığını anlatacaktı. Daha sonra Harry Gold, David Greenglassın kendisine verdiği elyazması notları ve skeçleri (sketch= kaba çizimler, krokiler) gören Sovyet konsolosluğundaki bağlantısı Anatoly A. Yakovlevin, sözkonusu notlar ve çizimler için, olağanüstü mükemmel ve çok değerli ifadesini kullandığını söyleyecekti. Çünkü bunlar olmadan Atom Bombası patlatılamazdı...
Asıl nükleer patlayıcıyı, U- 235i veya Pu- 239u ateşleyebilmek, zincirleme çekirdek reaksiyonunu başlatabilmek için, sözkonusu nükleer patlayıcıların çevresine milimetrik uygunlukta ve yüksek güçte konvansiyonel/ geleneksel patlayıcı karışımı yerleştirmek gerekiyordu. Bombanın içinde asıl nükleer patlayıcıdan daha büyük bir yer kaplayan ve highexplosive lens olarak adlandırılan ve konvansiyonel patlayıcılardan oluşan sözkonusu ateşleyici, zamanın tekniği ile, yüzde 60 RDX- Research Department Explosive (CYCLOTRIMETHYLENETRINITRAMINE), yüzde 39 TNT (Trinitrotoliene), yüzde 1 wax veya yüzde 25- 33 TNT, yüzde 1 wax ve yüzde 2.5 barium nitrate karışımı olmaktaydı... Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, termonükleer bombayı ateşleyebilmek için ise, önce nükleer bombayı ateşlemek gerekmekteydi...
Kayınbiraderi ve kızkardeşi aleyhine yapmış olduğu tanıklığa, FBI ve mahkeme ile ortak çalışmasına karşın David Greenglass, 15 yıl ağır hapis cezası almaktan kurtulamayacaktı... David Greenglass, ablası Ethelden yedi yıl sonra, 1922 yılında New Yorkda doğmuştu. Komşuları olan -1925 doğumlu- Ruth Printz (Greeenglass) ile 1942 yılının Kasım ayının sonuna doğru evlenmişti. Her ikisi de 1943 yılında Genç Komünistler Birliğine üye olmuşlardı. Yine aynı yıl David orduya (donanmaya) katılmıştı. Çok yetenekli bir teknisyen olduğu için önce Oak Ridge santralına ve ardından da New Mexicoda bulunan Los Alamos Bilimsel Labaratuarına yollanmıştı... David Greenglass, hapishaneden çıktıktan sonra yeniden Ruth Printz (Greeenglass) ile birleşecekti. Ona yeni bir ad ve kimlik verilmişti. Tamamen bağımsız bir aile evinde yaşamını sürdürüken, 1990 yılında Sam Roberts ile -daha önce anılmış olan- röpörtajını yapacak ve kızkardeşi hakkındaki ifadelerinin gerçekdışı olduklarını anlatacaktı...
En ilginç tanıklardan biri de, gönüllü komünist ajanlıktan gönüllü sahte itirafçılığa soyunmuş olan Elizabeth Terrill Bentley (Kızıl İspiyon Kraliçesi) olacaktı... Bentley, İtalyada, Floransa Üniversitesinde öğrenci iken faşizm hakkındaki ilk bilgilerini edinmişti. ABDye döndükten sonra, 1934 yılında, Savaş ve Faşizm Karşıtı Amerikan Birliğine ve Amerikan Komünist Partisine üye olacaktı. O, 1938 yılında, New Yorktaki İtalyan Kitaplığı Bilgilendirme bölümünde çalışırken, Sovyet istihbaratının ABD operasyonları şefi Jacob Golos ile karşılaşacaktı. Onu İtalyadaki faşist yönetim hakkında bilgilendirecek ve kuryelik yapacaktı. Sonunda, 1945 yılında, yapmakta olduğu işten bıkkınlı duyacak ve ruhsal bir çöküntü ile gönüllü olarak FBI bürosuna giderek herşeyi anlatacaktı. Bentley, eski- komünist kimliğiyle, Inside the Russian Spy Organization başlıklı bir de yaşam öyküsü kaleme alacaktı. İşte bu kadın, mahkeme jürisini Rosenberg çifti aleyhine etkileyebilme amacıyla yalancı tanık olarak kullanılacaktı. Elizabeth Terrill Bentley (Kızıl İspiyon Kraliçesi), duruşmalara gelecek ve eski- Sovyet casusu sıfatıyla, Julius Rosenbergin, Sovyetler Birliğinin ABD operasyonları şefi Jacob Golos ile ilişki içinde olduğu yalanını söyleyecekti. Jacob Golos 1943 yılında ölmüştü ve gerçekte Julius Rosenberg ile herhangi bir bağı olmamıştı. Rosenbergin Jacob Golosdan ve Bentleyden haberi bile yoktu ama, daha önce Juliusu hiç görmemiş olan Elizabeth Terrill Bentley, mahkemede Onu teşhis edecekti... Davanın yargıcı Irving R. Kaufmanda Rosenberg ve Greenglass çiftleri gibi -tesadüfen- Yahudi asıllı idi.
Julius Rosenberg, Polonya göçmeni Yahudi bir ailenin beş çocuğundan biri olarak 12 Mayıs 1918de New Yorkta doğmuştu. Babası Harry Rosenberg, bir endüstri işçisiydi. O, henüz 16 yaşında iken, New York Kent Koleji Genç Komünistler Birliğine üye olarak katılacaktı. O liseyi 16 yaşında bitirmiş ve aynı yaşta yüksek öğrenime başlamıştı. Kendisinden üç yaş daha büyük olan Ethel Greenglass ile bu komünist gençlik örgütünde karşılaşacaktı ve birbirlerini seveceklerdi. İkili sözkonusu örgütün üyeleri olduğu günlerde, 1939 yılında Julius Rosenberg mühendislik diplomasını alır almaz, aynı yaz evleneceklerdi. Julius Rosenberg, önce serbest mühendis olarak çalışacak ve 1940 yılı biterken ABD Ordusu Muhabere Birliklerinde sözleşmeli sivil mühendis olarak işe başlayacaktı... Henüz ABD II. Dünya Savaşına girmemişti, Sovyetler birliği ile müttefik konumuna gelmemişti ama, o yıllarda ve özellikle savaş yıllarında ABDde güçlü bir anti- komünizm yoktu. Hatta aynı yıllarda, ABD ve İngiltere gibi ülkelerdeki en sağcı çevrelerin içinde bile gözle görülür bir Sovyet hayranlığı vardı. Sovyetler Birliğinin Nazi Almanyasına karşı yürütmekte olduğu kahramanca savaş alkışlanmaktaydı. Aynı yıllarda komünist olarak tanınanlar, kritik yerlerde rahatça işlere girebiliyorlardı... Bilinçli olarak savaştan uzak duran ve tarafların yıpranmalarını bekleyen ABD yönetimi, 7 Aralık 1941 Pearl Harbour baskını ile savaşa girmek zorunda kalacaktı.
Kolej (üniversite) yıllarında Julius Rosenberg, daha önce adı anılmış olan Morton Sobell ile ve ayrıca W. Perl ve J. Barr gibi kişiliklerle Genç Komünistler Birliğinin kolej bölümü olan Steinmetz Club içinde karşılaşıp arkadaş olacaktı. Aynızamanda O, Mimarlar Mühendisler Kimyagerler ve Teknikerler Federasyonuna (FAECT) üye olacaktı. Bu da sol çizgide köktenci bir örgütlenmeydi... Julius başarılı bir mühendisti ve 1942 yılında işinde terfi ettirilerek müfettiş konumuna yükselecekti. Ekonomik durumları daha da düzeldiği için üç yatakodalı daha lüks bir apartman dairesine taşınacaklar ve yine aynı yıl Amerikan Komünist Partisinin asil üyeleri olacaklardı. Fakat O, 1943 yılında Sovyet istibaratı ile çalışmaya başlayınca, Komünist Partisi ile olan tüm bağlarını bilinçli olarak kopartacaktı. Buna karşın Amerikan Komünist Partisi ile geçmişte kurmuş olduğu üyelik ilişkileri açığa çıkınca, 1945 yılı başlarında, ABD Ordusu Muhabere Birliklerindeki işinden atılacaktı. Birsüre Emerson Radio Corporation adlı şirkette çalıştıktan sonra, kayınbiraderi David Greenglass, Bernard Greenglass ve Isadore Golstein ile ortak olarak G & R Engineering Companyyi kuracaktı...
Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi, David Greenglass adını vermiş olduğu için 17 Haziran 1950 günü tutuklanan Julius Rosenberg, mahkeme ve üst mahkeme duruşmaları boyunca masum olduğunu tekrarlayacaktı. Ortada tanık ifadeleri dışında aleyhine herhangi somut bir kanıt bulunamamasına karşın O, ölüme yollanacaktı... Duruşmalar 28 Mart 1951 günü sonbulduktan sonra, 29 Mart günü toplanan juri, sanıkları suçlu bulacaktı. Yargıç Kaufman, 5 Nisan 1951 günü Julius Rosenberg hakkında idam kararı verirken, Sobellde 30 yıl ağır hapse mahkum edilecekti. İnfaz Sing- Sing Hapishanesinde gerçekleşecekti... Julius Rosenberg, tutuklandıktan tam üç yıl sonra, Sing-Sing Hapishanesinde, 19 Haziran 1953 günü sabah saat 08.00den hemen sonra elekterikli sandalyeye gidecekti. Juliusdan hemen sonra Ethel Rosenberg elektrikli sandalyeye oturtulacaktı ve olayla ilişkisi olmayan iki küçük çocuk annesi Ethelin acılı ölümü için 57 saniyeden daha fazla süre alacaktı. Bu, çok acılı ve uzun zaman alan bir ölüm biçimiydi ve halen de öyledir şüphesiz.
Ethel Greenglass (Rosenberg), 28 Eylül 1915 günü -Yahudi bir ailenin tek kızları olarak- New Yorkta doğmuştu. Babası makine tamircisiydi. Çok zeki ve entellektüel bir çocuk olan Ethel, önce dini bir okula, eski Yahudi yasa ve geleneklerini öğreten bir okula devamedecekti. Ardından, daha 15 yaşında iken lise diploması alacaktı... Lise diplomasını alır almaz, hemen bir gemi şirketinde sekreter olarak işe başlayacaktı. Burada dört yıl çalıştıktan sonra, 150 kadın işçinin başlattıkları grevi örgütlediği gerekçesiyle işinden uzaklaştırılacaktı. Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi O, -Greenglass ile tanışmasına vesile olan- Genç Komünistler Birliğine ve ardından Amerikan Komünist Partisine üye olacaktı. Ayrıca O, sekreterlik işinin yanında, bir koro da şarkı söylemekteydi... Zayıf bir vücudu vardı ve sağlığı tam yerinde değildi. Bu nedenle evlilikten sonra çalışmayı sürdürmeyecek, sadece Michael ve Robert adlarındaki iki küçük oğlunu büyütmekle uğraşmaya ve ev işleri yapmaya başlayacaktı...
Sözkonusu istihbarat ağına 1950 yılında katılmış olan küçük kardeşi David Greenglasın gerçekdışı ifadeleri esas alınarak 11 Ağustos 1950 günü tutuklanan Ethel Rosenberg, yine aynı ifadelere dayanılarak 19 Haziran 1953 günü sabah saat 08.00 sularında elekterikli sandalyeye yollanacaktı... Ethelin ölmesi için voltajı yükseltmek ve 57 saniyeyi aşkın süre beklemek gerekecekti. Yani O, hemen hemen bir dakika süren korkunç bir işkence ile ölecekti. Bu acının ne anlama geldiğini, elektrik işkencesi ile karşılaşmış kişiler biraz anlayabilirler... Ethel Rosenberg, ABD Başkanı Abraham Lincoln suikastine yardımcı olduğu iddiası ile 7 Temmuz 1865 günü Washingtonda asılarak idam edilen Mary Surratttan sonra ölüme yollanan ilk kadın oluyordu. Şüphesiz Ethel Rosenberg ne herhangi bir kimseyi öldürmeye kalkışmıştı ve ne de nükleer casusluk olayından sorumluydu. Sadece hastalıklı anti- komünist politik bir kampanyanın ve ahmakça bir intikam eyleminin kurbanı olmuştu.
Eğer süreçle ilgili sır kalmış gerçekler ve bilinçli yanlış bilgilendirmeler yoksa, nükleer sırları Sovyet servislerine verenlerden biri olduğu halde sözkonusu anti- demokratik fırtınadan kazasız belasız kurtulabilen, ne tutuklanan ve ne de yargılanan tek bir kişi olacaktı. Oda, Los Alamos Bilimsel Labaratuarının öndegelen fizikçilerinden biri konumundaki Theodore Alvin Hallden başkası değildi... Adı daha önceki bölümde de anılmış olan Theodore Hall (Hallsberg, 1925- 1999) hakkında herhangi somut bir kanıt ve tanık ifadesi yoktu. Bu nedenle O tutuklanmaktan kurtulmuştu. Ayrıca herhangi bir komünist geçlik örgütüne veya komünist partisine üye olmadığı, hakkında bu yönde bir istihbarat bilgisi bulunmadığı içinde kurtulması kolaylaşmıştı. Zaten komünist falan da değildi ama, haksızlıklara karşı olan demokrasi yanlısı, anti- faşist düşünce yapısına sahip duyarlı genç bir bilim adamıydı. Diplomasını çok genç yaşta almıştı ve Manhattan Projesinde çalışmaya başladığı 1944 yılında henüz 19 yaşındaydı. Projede görev alan en genç bilim adamı oydu...
Theodore Alvin Hall hakkında herhangi bir tanık ifadesi bulunmamasının başlıca nedeni, tam bir amatör olarak ilişkisini tekbaşına kurmasıydı. Hall, yukarıda özetlenen örgütlenme ağının tamamen dışında biri olarak sovyet istibarat elemanlarını aramış ve ilişki kurabileceği birisini bulmuştu. Bu işinde Ona eski kolej arkadaşı Saville Sax yardımcı olacaktı ama, Oda dikkatleri çekmeyecek bir amatördü. Ayrıca Saville Saxda başına iş açabilecek benzer başka ilişkiler içinde değildi. Komünistlere sempati duymaktaydı ama, herhangi bir komünist örgütlenmenin içinde değildi ve daha önce de olmamıştı. Bu yanıyla da dikkatleri üzerine çekecek biri değildi...
Theodore Hallın eşi olan Johan Hallın sonradan anlattığına göre, Theodore Alvin Hall, nükleer sırları Sovyetler Birliğine verme kararını tamamen kendi başına almıştı. O sırada Los Alamos Bilimsel Labaratuarında çalışmaktaydı. Savaşın sonlarına doğru ABDde hızla gelişmeye başlayan gericiliğe, iç ve dış politikada yükselen saldırgan faşist dalgaya öfkelenmişti. Tek bir büyük devletin nükleer tekele sahibolmasını dünya barışı ve demokratik süreçler için tehlikeli bulmuştu. O nedenle Sovyetler Birliğinin de nükleer bir güç olmasının dünyanın geleceği için daha yararlı olacağını düşünmüştü. Yoksa, çalışmakta olduğu Los Alamos Bilimsel Labaratuarında Sovyetler Birliğine bilgi aktaran Klaus Fuchs ve David Greenglass gibi kişiler olduğundan ve Rosenbergin işlerinden, Sovyetler Birliğinin istihbarat ağından tamamen habersizdi... O, çok zeki ve kendi başına doğru politik analizler yapabilen duyarlı biriydi. Haksızlıklara karşı olan, ruhunu yitirmemiş genç bir adamdı... Komünist olmamasına karşın, Sovyetler Birliğini bir umut gibi görmüştü.
Bazı anlatımlara göre Theodore Alvin Hall, Manhattan Projesi içinde yeraldıktan birsüre sonra, 1944 yılının Ekim ayında New Yorku ziyaret edecek ve bir komünist sempatizanı olan kolej arkadaşı Saville Sax ile birlikte Sovyet istihbaratından birisini arayacaktı. Sonunda Sovyet konsolosluğundan bir görevli ile temasa geleceklerdi. Bir Rus Yahudisi olduğu söylenen Saville Sax ile birlikte Theodore Alvin Hallın ilişkiye geçtiği NKVD ajanı, aynızamanda gazeteci olarak çalışan Sergei Kurnikovdan başkası değildi...
Aslında FBI ondan şüphelenmişti ve 1950 yılı başlarından itibaren izlenmeye alınmıştı ama, ifade ve kanıt olmadığı için izlemekle yetinmişlerdi... Şüpheler, Sovyet Konsolosluğunun, NKVDnin ve askeri istihbarat GRUnun şifreli haberleşmelerinin kaydedilen kopyalarının saklanıp arşivlenmeleri ve bu binlerce mesajın uzman kişilerce şifre analizlerinin yapılmaya başlanması ile doğmuştu. VENONA projesi kod adlı bu işi, ABD Ordusu Muhabere Güvenliği Servisi (Arlington Hall) 1942 yılından itibaren yapmaya başlamıştı. Askeri İstihbarat Şefi Carter Clark Sovyet müttefiklerine hiç güvenmiyordu ve gerçekte Soğuk Savaşın ilk tohumları daha II. Dünya Savaşı sürerken atılmıştı...
Şifreli haberleşmelerin kaydedilmeleri, arşivlenmeleri ve parlak şifre analizcileri tarafından çözülerek çevrilmeleri işinin kod adı olan VENONA, İngilizler arasında Bride (Gelin) kod adıyla anılmaktaydı ve aynı işte çalışan ingiliz kripto analizcileri de vardı... Aslında Sovyetler Birliği VENONA kod adlı bu çok gizli projeden daha başlangıcından itibaren haberdar olmuşlardı. Bazı anlatımlara göre, en parlak kripto analizcileri ve çevirmenleri arasında da Sovyet servislerine bilgi verenler vardı. Ayrıca, -daha önce adı geçmiş olan- MI6in tepesindeki Sovyet ajanı Kim Philbyde bu konuda Sovyetler Birliğini uyarmıştı. Şifrelerin çözülmeye başlandığını anlayan Sovyet servisleri, 1948 yılında bunları baştan sona değiştireceklerdi ve bu yıldan itibaren çok uzun süre Amerikalı kripto analizcileri Sovyet haberleşme şifrelerini çözemeyeceklerdi...
Eğer veriler doğruysa, Sovyet servislerinin şifreli haberleşmelerinin ancak yüzde 1.8i 1942 yılında, yüzde 15i 1943 yılında, yüzde 49u 1944 yılında, yüzde 1.5u ise 1945 yılında deşifre edilebilmişlerdir. Nazi Almanyasının Barbarossa Operasyonu kapsamında 22 Haziran 1941 günü üç koldan sovyetler Birliğini işgale başlamasının ardından, birsüre için Sovyet haberleşmesi durmuştur ve bu nedenle 1941 yılıyla ilgili veriler yoktur... Sonuçta, deşifre edilebilenler bile ABD servislerinin bazı konularda aydınlanmalarına yardımcı olmuştur. Fakat şüphesiz sözkonusu istihbarat işleriyle ilgili bilgilerin nekadarının ne ölçüde, ne doğrulukta ve ne amaçlarla gün ışığına çıkartıldıklarını tam bilebilmek olanaksızdır... Bu arada Theodore Alvin Hall ile ilgili olarak karanlıkta kalan noktalar elbette vardır.
Theodore Hall daha ileri yıllarda Los Alamosu terkedecek ve ilgi alanını değiştirerek Şikago Üniversitesinde çalışmaya başlayacaktır. Artık O araştırmalarını biyoloji bilimi üzerine yoğunlaştırmıştır ama, bu yine de fizik ile bağlantılı bir çalışmadır. Hall, hekimlikte ve başka alanlarda kullanılan X-ışınları (X-ray) mikro analiz teknikleri üzerine çok önemli buluşlara öncülük edecektir... Sonuçta, 1962 yılında Hall İngiltereye yerleşip Cambridge Üniversitesinde çalışmaya başlayacaktır. İngiliz vatandaşlığına geçecek ve böylece durumunu tam anlamıyla garanti altına alacaktır. İleride, yaptığı iş anlaşıldıktan sonra da O, verdiği bilgiler konusunda hiç konuşmayacaktır. Ne tip bilgiler verdiğini hatırlamadığını söyleyecektir. Zaten, son zamanlarında Parkinson hastalığına yakalanmıştır ve 1999 yılında Cambridgede ölecektir...
Bazı kaynaklara göre Hall, aynen Klaus Fuchs gibi, 8 kilogram Plutonium-239 (yüzde 90 Pu-239) patlayıcısı içeren ve Nagasaki limanına atılmış olan Şişman Adam adlı ikinci Atom Bombası hakkında çizimler de içeren çok önemli bilgiler vermiştir... Yine yazılanlar doğruysa eğer, tam bir amatör olan Hall, bilgileri, formülleri ve çizimleri, süt kullanarak gazete ve degilerin kenarlarına, boş yerlerine yerleştirmekteydi. Süt kullanılarak yazılanlar ve yapılan çizimler gözükmemekteydiler. Bu kağıtlar ütülenince, kurumuş süt ısı ile temasa gelince, yazılar ve çizimler de ortaya çıkmaktaydılar... Hall, sütle yazılmış bilgileri içeren gazeteleri ve dergileri New Yorkta yaşayan arkadaşı Saville Saxa postalamaktaydı. Oda bunları bağlantı içinde olduğu NKVD (Narodnyi Kommissariat Vnutrennikh Del, veya türkçesiyle İç İşleri Halk Komiserliği) ajanına vermekteydi...
Dışarıdan bakanlar için anlaşılması zor da olsa, nefes kesici kabuledilebilecek sözkonusu serüvenlerle bir dönem kapanırken, birçok kişisel trajedi de ister istemez yaşanacaktı... Julius ve Ethel Rosenberg çiftinin idam edilmelerini engelleyebilmek amacıyla iki kıtada, hem Amerika ve hem de Avrupa kıtalarında binlerce, onbinlerce kişinin katıldığı gösteriler örgütlenecekti. Bu gösterilerin birçoğunda, çiftin Robert ve Michael adlı iki küçük oğulları, şarkılar söyleyerek, üzerlerinde Annemizi ve Babamızı Öldürmeyin yazıları olan pankartları taşıyarak ve böyle bağırarak yürüyüş kollarının en önünde gideceklerdi. Radyo kanalları idamların durdurulmaları için sürekli yayınlar yapacak, kampanyalar örgütleyeceklerdi. Yine idamların durdurulması için Beyaz Saraya binlerce ve binlerce mektup yollanacaktı. Hatta dönemim (1939- 58) Papası olan XII. Pius (XII. İnanmış), Rosenberg çifti için Beyaz Saraydan af talebinde bulunacaktı. Fakat bunların hiçbiri fayda etmeyecekti. Çünkü bu, anti- demokratik bir politik kampanyanın parçası ve faşistce bir intikam eylemiydi.
Olayın Kore savaşı ile bağlantılı anti- komünist ve anti- demokratik bir propoganda kampanyasının parçası ve aynızamanda bir intikam eylemi olduğu gerçeği, aslında, duruşmanın yargıcı tarafından gerekçeli kararda bile açık edilmekteydi... Yargıç Irving Kaufman, Rosenberg çiftini kastederek, suçları cinayetten daha ağırdır diye kayıtlara geçiyor ve yine 50 bin Amerikan askerinin Korede ölmelerinin birinci derecede sorumlusu olarak Julius ve Ethel Rosenbergi gösteriyordu.
Yargıç aslında bağımsız değildi. Kayıtlara geçtiği yukarıdaki sözleriyle O, doğrudan doğruya Beyaz Sarayın, Ulusal Güvenlik Konseyinin, ABDyi yöneten elitin olaya bakış biçimini yansıtıyordu. Anlaşılmış olacağı gibi Rosenberg davasının yargıcı demek istiyorduki, eğer Sovyetler Birliği sizlerin yardımları sayesinde 1949 yılı yazında Atom Bombası patlatmamış olsaydı ve şimdi karşımızda Sovyetler Birliği gibi nükleer bir güç bulunmasaydı, bizler için sorun yaratan Koreyi, Çini ve hatta Sovyetler Birliğini -hiç kayıp vermeden- birkaç Atom Bombası ile kolayca halledebilirdik. Hiroşima ve Nagazaki kentlerine yapmış olduğumuz gibi Kore Demokratik Halk Cumhuriyetinin bazı merkezlerine bir veya iki Atom Bombası atar, hiç kayıp vermeden Korenin tümüne elkoyardık. Eğer Çin Halk Cumhuriyeti sorun çıkartacak olursa, iki- üç Atom Bombasıda onlara yollar ve bu ülkede de kolayca Chiang Kai-shek rejimini ihya ederdik... Sizler Sovyetler Birliğinin umulandan erken süre içinde bir nükleer güç haline gelmesini sağlayarak tüm bu planlarımızı bozdunuz ve aynı nedenle defalarca ölümü hakettiniz.
Julius Rosenberg, Klaus Fuchs, Theodore Hall gibi herhangi kişisel bir yarar beklemeden, sadece daha güzel bir dünya düşü ile yaşamlarını tehlikeye atarak bu ölçüde zahmetli bir eyleme katılan kişiler, yakalanacak olurlarsa, kendi yöneticilerinin ve onların etkisindeki insanların gözünde hain konumuna düşeceklerini elbette biliyorlardı. Hitlerin izinde dünya imparatorluğu peşinde olan Anglo- Amerikan mali- sermaye güçlerinin, ve bu güçlere dayanan politik iktidarların nezdinde onlar, elbette ihanetlerin en büyüğünü, en affedilmezini gerçekleştirmişlerdi. Sovyetler Birliğinin en az birkaç sene daha erken bir nükleer güç olmasına yardımcı olarak, ABD yönetimlerinin dünyaya tekbaşlarına egemen olma planlarına en büyük darbeyi vurmuşlardı. Ve bu eylemleriyle onlar emperyalist güçlerin gözünde elbette hain konumunda olacaklardı... Stalin yönetiminin sosyalizm ilkeleri ile bağdaşmayan totaliter yöntemleri, Sovyetler Birliği yönetimlerinin birtakım hataları ve bu hatalar nedeniyle süreç içinde geniş halk yığınlarıyla bağlarının kopması gerçeğini biryana koyacak olursak, herhangi kişisel bir yarar beklemeden nükleer teknoloji ile ilgili bilgileri veren sözkonusu karakterler, düşlerindeki ideal eşitlikçi ve barışçı sosyalist dünya uğruna bu büyük tehlikelere atılmış idealist insanlardı.
Tüm emperyalist- kapitalist ve ayrıca şöven milliyetçi perspektiflerin dışına çıkarak sözkonusu bilim adamlarının eylemlerine bakacak olursak, yapılan işin dünya barışına büyük yararları dokunduğunu rahatça söyleyebiliriz... Düşünün, tek başına nükleer silahlara sahibolan bir Anglo- Amerikan emperyalizminin pençelerinde dünya ne hale gelebilirdi? Ne Vitnam halkı, ne Çin halkı ve ne de herhangi bir başka halk özgürlüğüne kavuşabilirdi. Hatta Türkiye halkı ve benzerleri de günümüzdeki durumlarından çok daha bağımlı konumlara sürüklenebilirlerdi. Örneğin, Hitler zafere ulaşacak olsa, tek mermi atmadan Türkiyeye elkoyabilecekti ve III. Devletin Türkiyeye biçtiği rol, satalit devlet olmaktan daha ileri değildi. Aynı düzeyde dünyaya egemen bir Anglo- Amerikan emperyalizminin Türkiyeye biçeceği rol de bundan daha iyi olmayacaktı... Sadece ABD nükleer bir güç olsaydı dünyada nelerin olabileceği ile ilgili gerçek, Sovyetler Birliğinin yıkılması ile birlikte bozulan dünya dengeleri içinde ABDnin giderek artan saldırganlığı ile, insan soyuna karşı işlemeye başladığı ağır suçlarla gözler önüne serilmektedir. Kısacası, tekbaşına nükleer silahlara sahibolacak olan bir ABDnin pençeleri altındaki dünya hiç te Nazi Almanyasının pençeleri altındaki bir dünyadan daha özgür ve iyi olmayacaktı. ABD yönetimleri, aslında savaş sonbulduğu halde Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombalarını atarak gerçek niyetlerini açıkça sergilemişlerdi...
Temelleri korku ve dehşete dayanıyor olsada, kurulan nükleer denge içinde birçok Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları emperyalist baskılardan kurtulabilecek, kölelik zincirlerini parçalayarak özgürlüğün ve ilerlemenin kapılarını aralayabileceklerdi. Bu gerçeklerin ışığında ve ezilen halkların bakış açıları ile sözkonusu bilim adamlarının yaptıkları iş, Olympus tanrılarından ateşi çalarak insanlara veren Prometheusun yaptığı işten farklı değildi... Bilgiyi, bilimi yaymak demek, tanrıların egemenliklerini tehdit etmekle aynı anlama gelmektedir. Prometheusun ateşi, bu gizemli gücü tanrılardan çalarak aşağıdaki insanlara iletmesi demek, Olympus tanrılarının egemenliklerinin tehdit altına girmesi anlamına geliyordu. Aynı nedenle Prometheus Kafkaslarda bir kayalığa zincirlenecekti. Zeusun yolladığı kartal, sürekli yenilenen ciğerini biteviye yiyecekti... Nükleer sırları Sovyetler Birliğine vermiş olan bilim adamları da Beyaz Sarayın sınırsız egemenlik düşlerini yıktıkları için, Washington merkezli faşist bir dünya düşüne çelme taktıkları için cezalandırılmayı haketmişlerdi.
|
|
a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer
enerji ve rakipsiz dünya egemenliği düşleri
d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası
g- Sovyetler Birliğinin ilk atom bombası deneyi, ABDnin nükleer tekelinin yıkılışı ve Çar Bombası üzerine notlar (4 Haziran 2006)
h-
Soğuk Savaşın en ağır günleri, yeni faşist
örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthynin
komünist avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşının gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve
Rosenberg çiftinin idamları
(en
son, yeni bölüm,
4 Temmuz 2006
|