not:Aşağıdaki 40 sayfalık ”Gündelik Alışılmış İşler” başlıklı dokuz bölümden oluşan uzun yazı, hemen hemen tamamlanmış olan bir kitabın yazılmış kısımlarının beşte biri kadardır. Aşağıdaki bölümlerin isveççesi, 1 mayıs 2001 tarihinden beri İsveç Türkiye ile Dayanışma Komitesi’nin http://www.sskt.nu/ (yeni adres: smkt.se ) adresli isveççe- türkçe- ingilizce büyük web sayfasının başlangıcında ve ayrıca Debatt (tartışma) bölümünde "Vardagliga händelser" (Gündelik olaylar) başlığıyla durmaktadır. Her geçen gün yepyeni sorunlarla karşılaşılsada, günün tarihi sayılabilecek aşağıdaki anlatımın halen ilginçliğini koruduğunu sanıyorum.

 

GÜNDELİK ALIŞILMIŞ İŞLER

Geçmişe dönüşlerle günlük yaşamından bazı sahneler aktarmaya çalışacağım toplumda ve bu toplumun içinde varolduğu dünyamızda ilgiyi çekecek olağan dışı barışcı bir delilik bulamadığım için, hergün yaşanabilen sıradan olaylardan biri ile söze başlayacağım.

  Yusuf Küpeli

Yazının bölümleri: 

  "Traji komik"

Isparta, Türkiye'nin güneyinde, lezzetli tatlısu ıstakozlarını barınağı göllerin kıyısında, ülkenin engüzel güllerini yetiştiren orta büyüklükte bir kenttir. Eşsiz doğa güzelliklerine sahip bu kentte, sıcak güneşli bir yaz günü, adı ve evlerinin numaraları belli bir sokakta, ağzında omuzdan kopmuş bir insan kolu ile koşan sıradan bir sokak köpeği görüldü. Tanıklar polise haber verdiler. Polis, yeni bir cinayetle karşıkarşıya olduğunu sandı önce. Birsüre sonra işin aslı anlaşıldı. Isparta halkını ürküten olaydan birkaç gün önce, 5 temmuz 2000 günü komşu il Burdur'da yapılan olağan cezaevi operasyonlarından biri sırasında kopmuştu köpegin ağzındaki kol.

Siyasi tutuklular duruşmalara götürülürlerken güvenlik görevlileri tarafından sürekli dövülüyorlar, çeşitli işkencelerle uğruyorlardı. Bu durum yasalara aykırıydı şüphesiz ama, elinde silahı ve gücü olan kendi özel yasalarını yaratıyordu. Onlarca yıldır değişik cezaevlerinde benzer uygulamaların örnekleri yaşanmaktaydı. Kuralsızlığa ve şiddete alışmış çoğunluk, sözkonusu gerçeği doğal karşılamaya başlamıştı. Olacakları önceden bilen Burdur Cezaevi’ndeki tutuklular, artık duruşmalara çıkmak istemiyorlardı. Aynı kişiler duruşmalarına gitmeden önce, Cezaevi yetkililerden dayak yemeyeceklerine dair resmi garanti bekliyorlardı. Ogün Burdur Cezaevi’nde 11 tutuklunun duruşması vardı ve bu insanlar dayak korkusu ile mahkemeye gitmek istemediler. Diğer tutuklular ve hükümlüler de arkadaşlarını yalnız bırakmamak için, o gün duruşması olan tutukluların direnişlerine katıldılar. Siyasi tutuklulardan Veli Saçılık'ın ifadesine göre, güvenlik güçleri saldırmak için bahane arıyorlardı ve sözkonusu direniş olmasa, başka birşeyi bahane edip yine saldıracaklardı.

Halktan alınan vergilerle maaşları ödenen, silahları ve ünüformaları satınalınan güvenlik güçleri, sınırsız otoritelerine yönelik cezaevi direnişe “haklı olarak” çok öfkelendiler. ''Hiç devletle başedilirmi?'' idi… Ev yıkımında kullanılan itfaiye aletlerini ve iş makinelerini Burdur Cezaevi’nin önüne yığdılar. Cezaevini fethe kalkışanlar, 1453 yılında İstanbul surlarına Osmanlı bayrağını diken Ulubatlı Hasan'ın ruhu ile yapının duvarlarına karşı saldırıya geçtiler. Fatihler saldırılarını başlatmadan önce, ince düşünüp yakındaki tüm evlerin perdelerini, kapılarını kapattırdılar, sokaklarda kimseyi bırakmadılar. Fotoğraf çekilmesini, savaş taktiklerinin düşmanın eline geçmesini engellemek istiyorlardı. Saldırı hazırlıklarını eksiksiz tamamlayan görevliler, ellerindeki itfaiye çengelini sallayıp Cezaevi’nin dış duvara vurmaya başladılar. Binayı yapan mütahit malzemeden çalmış olduğu için, duvar beklenen süreden önce çöktü. Ağır çengel direnen tutukluların koğuşundan içeriye girdi. Koğuşunun içinde rastgele dönen çengel nedeniyle kafası- kolu kırılan mahkumlar giderek daha fazla köşeye sıkışıyorlardı. Saldırıyı yürütenler bu ilk büyük başarıları ile yetinmeyip, açtıkları gedikten içeriye tazzikli su sıkmaya ve gaz bombaları atmaya başladılar. Arkadan, toprak kazmaya ve yol yapmaya yarayan iş aletinin kepçesini duvarın deliğine daldırıp gediği büyütmeye, kepçeyi koğuşun içinde rastgele döndürmeye başladılar. Köşeye sıkışmış mahkumları tam veya yarım olarak dışarıya almak istiyorlardı.

Kepçe, temiz hava alabilmek için açılan deliğe biraz yaklaşmış olan Veli Saçılık'ın tüm gövdesini değil, sadece sağ kolunu omuzundan alıverdi. Aslında iş aleti sürücüsü Veli'yi görmüştü ama, verilen emre uygun olarak kepçeyi hava almaya çalışan gencin üzerine sürmüştü. Sürücü, ''Adamın kolu koptu!'', diye bağıracaktı yaptığı işin ardından. Veli, koğuşta göl olmuş suların içine yığılıp kalmıştı. Arkadaşları, sıkılan sular nedeniyle göl olmuş zeminde ayaklarına takılan Veli’nin omuzdan kopmuş kolunu, yıkılmış olan duvarın yanında, suların içinde bulacaklardı. Veli'nin yarasını bir bez parçası ile sımsıkı sarmışlardı. Veli bu haliyle bir saat daha o suların içinde yattıktan sonra hastahaneye götürülecek ve olaydan iki saat sonra ilk tıbbi müdahale yapılacaktı. Arkadaşları, belki geri dikilir umuduyla kopuk kolu jandarmaya vermişlerdi. Jandarma böyle “önemsiz işlerle” vakit yitiremezdi ve doğal olarak kolu kaldırıp yol kenarına atacaktı. Atılan kopuk kolu bulan kimsesiz bir köpek, komşu il Isparta'nın sokaklarında ağzında bu “gereksiz organ” ile düşüncesizce koşmaya, poz yapmaya kalkınca, polisi “boş yere” uğraştıracaktı.

Operasyonu yöneten Burdur Valisi Kaya Uyar, köpeğin ağzında geziye çıkmış kolun serüveni için basına, ''Traji komik bir olay!'', tanımlamasını yapacaktı. Kopuk kollu Veli'nin anası Kezban Saçılık, çığlık çığlığa, gözyaşları içinde, ''Oğlumu iki kolla teslim ettim ve yine iki kolla geri istiyorum!'', diye çırpınıyordu. Veli henüz tutuklu idi ve yasalara göre suçluluğu kesinlik kazanmamıştı. Hakkında ciddi bir iddia olmadığı için annesi Kezban, en çok iki yıl yatar düşüncesi ile oğlunu polise kendisi teslim etmişti. Şimdi yaptığı işe pişmandı. Burdur Valisi Uyar basına konuşurken, sözkonusu olayın görebildiği ''komik'' yanına açıklık getirmemişti. Doğrusu, tüm sürecin trajik yanını anlamak mümkündü ama, vali gibi ''komik'' yanını görebilmek pek okadar kolay değildi. Sokaklarda ağzında bir insan kolu ile koşan köpek yerine, ağzında bir köpeğin ön ayağı ile koşan bir vali gözükse idi, halk işin komik yanını belki daha rahat farkedebilirdi. Şu anda özgür olan makine ressamı Veli'ye devlet ne bir tazminat ödedi ve ne de takma kol yaptırdı. Şimdi artık O, sağ kolu olmadan nasıl makine resmi çizeceğini, yaşamını sürdürmek için nasıl bir iş yapabileceğini düşünmektedir.

Günlük basına göre, duvarı yıkmak için kullanılan çengel birçok tutuklunun yaralanmasına neden olmuştu ve kör kalma tehlikesi ile karşı karşıya olanlar vardı. Yaralı mahkumlar hastahaneye götürülmüyorlardı. Bazı basın organlarına göre, İzmir Barosu'na bağlı avukatlar operasyon yapılan Burdur Cezaevi'nde Vali Kaya Uyar ile olayı görüşürlerken, cezaevi'nin bir başka odasında güvenlik görevlileri olaya karışmış bazı kadın tutukluların ırzlarına geçiyorlardı. Başka cezaevlerine yollanacak siyasi tutuklulara özel bir odada işkence yapılıyordu. Bunun adı ''güle güle dayağı'' olmalı idi. Gelenektendir, birde ''hoşgeldin dayağı'' vardır. Cezaevine adım atanı özel bir odaya çekip çırılçıplak soyarlar ve diğer mahkumlar çığlıklarını iyice işitinceye dek döverler. ''Dayak cennetten çıkmadır''.

İnsan hakları, valiler, çarmıhta leylek

Sayıları 81 olan illerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni temsileden valilerin insan hakları konusunda ilginç fikirleri vardı doğrusu. Pastırmaları ve halkının pratik zekası ile ünlü Orta Anadolu ili Kayseri'nin Valisi Nihat Canpolat, ''İnsan hakları insan olana gösterilir!'', demişti. Vali bu sözleriyle, güvenlik güçlerinin şidet uygulamakta, işkence yapmakta nekadar ''haklı olduklarını''  kanıtlamıştı. Valiye göre Türkiye'de yaşayanların önemli bir kısmı insan değildi anlaşılan. Türkleri aşağılayan Avrupalı ırkçılar Vali'nin bakış açısı ile haklılık kazanıyorlardı. Hayvanlara herşey yapılabileceği için olmalı, Türkiye'nin batısındaki büyük kentlerden Bursa'da, yetkililer, yüzlerce sokak köpeğini üzerlerine benzin dökerek diri diri yakılmışlardı. Çığlık çığlığa yanan köpekleri seyretmek oldukca ''komik'' olmalıydı. İleride insanlar da aynı şekilde yakılacaklardı. Çarmıha gerilmiş bir leyleğin fotoğrafı 1 eylül 2000 tarihli bazı günlük gazetelerde yayımlandı. Leyleğin ''suçu'', yiyecek ararken dengesini yitirip elektirik tellerine çarpmak ve güneydeki Mersin iline bağlı bir köyün iki gün karanlıkta kalmasına neden olmaktı. ''Suçu'' işlediği yerde yaralı bulunan kuş, köy ihtiyar heyeti tarafından yargılanmış ve İsa gibi gerildiği çarmıhta iki gün çığlıklar atarak canvermişti. Anlaşılan devletin valilerinin görüşleri yerel yöneticileri derinden etkiliyordu.

Türkiye'de insanlar kızdıkları kişiye eşşeğin torunu olduğunu söyleyebilirler. Şüphesiz bu iddia Darvin'in evrim teorisi ile biraz çelişkilidir ama, insan soyunun yine de bu güzel gözlü yaratıkla bir yakınlığı olduğu kesindir. Ülkede şimdiye dek Pan benzeri yaratıklar gözükmemiştir ama, sözkonusu biyolojik yakınlığın özellikle eşşeklerin ve sırası ile ineklerin, keçilerin, köpeklerin, kedilerin başına dertler açtığı bilinmektedir. Tüm bu yaratıklar insanlarla olan biyolojik ve sosyal yakınlıklarına karşın, aşağılanmaktan, değişik şiddet uygulamaları ile karşılaşmaktan ve sonunda sucuk olmaktan kurtulamazlar. Fakat yine de Afrika'nın tropik iklim kuşağından kalkıp Türkiye'ye yolu düşen bir kuşun başına gelenler inanılacak gibi değildir. Basına yansıyan bilgilere göre, Sturnidae Glanzstare Starling adı verilen parlak çok renkli kuş Afrika'nın tropikal bölgelerinde yaşamaktadır ve nesli tükenmek üzeredir. Koruma altınan alınan kuşun 18 tanesini 2001 yılı başında Türkiye'nin batısındaki Darıca Kuş Cenneti yöneticileri tarafından İsviçre'den ithal edilmiştir. Gerekçe, kuşu Türkiye’de üretip çoğaltmaktır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, sözkonusu tropikal kuşun bir örneğini ithalatı yapan kuruluştan inceleme gerekçesi ile istemiştir. Arkasından, nesli tükenen kuşun Tarım Bakanlığı'nda kafasının kesildiği anlaşılmıştır. Kuşu inceleme amacıyla kestiklerini iddia etmektedirler ama, ortada inceleme sonuçlarını açıklayan bir rapor yoktur. Neden dirisini değil de ölüsünü incelemek istedikleri de belli değildir. Tarım bakanlığını ellerine tutan koalisyon ortağı faşist MHP'liler kuşun kanının ''Türk kanını kirleteceğini'' düşünmüş olabilirler.

Batı illerinden Denizli'nin Valisi Yusuf Ziya Göksu polislerine, ''Huzursuzluk çıkartanın bacaklarının kırılması için sizlere tam yetki veriyorum!'', demiştir. Güvenlik güçlerinin yetkilerini yasalar değil, orta çağda olduğu gibi merkezi veya yerel yöneticilerin istemleri belirlemektedir anlaşılan. Basına yansıdığı kadarıyla, kaçan boğasına kızıp hayvanın dört bacağını birden kesenler vardır. Doğrusu insanlara açıkca böyle davranmak zordur ama, falaka işkencesi sırasında ayak tabanı kemikleri kırılıp topal kalanlara, kırılan bacak kemikleri yanlış kaynayıp boyu kısalanlara sıkca rastlamak mümkündür. Ünlü valilerden olan, adı yolsuzluklara karıştığı için merkeze alınan Orhan Taşanlar, tartışmaya daha ilginç bir boyut kazandırmıştır. Taşanlar'a göre, suçlu hakları ile insan hakları birbirine karıştırılmamalıdır ve şüphesiz birde polis hakları vardır. Adı karanlık bir cinayet olayına ve rüşvet skandallarına karışmış olan Taşanlar, suçlu olarak kabulettiği kişileri insandan saymamakta ve şiddeti polisin hakkı olarak görmektedir. Örnekler uzatılabilir.

Diyarbakır Cezaevi, kayıplar, yargı, AİHM

Bazı cezaevlerinde Burdur'da yaşanandan çok daha korkunçları yaşanmıştı ve yaşanacaktı. Tarihi Diyarbakır kenti Cezaevi'nin ünü 1800'lü yılların ikinci yarısında doğan Bulgar ulusal edebiyatına, bu edebiyatın kurucusu İvan Vazov'un eserlerine, ''Boyunduruğun Altında''ya da yansımıştır. 12 eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra ünü katlanarak artan Diyarbakır Cezaevi, baskıların en yoğun olarak uygulandığı yer oldu. Kanalizasyon sularının, insan pisliklerinin içine boğazlarına kadar gömülen tutukluları yıkanmadan koğuşlarına yollamak sıradan olaylardandı. Sözkonusu işkence ile karşılaşan mahkumlar üzerlerindeki pisliklerle kuruyorlar ve kokuyorlardı. Bu durumda hertürlü hastalığa rahatca yakalanabilirlerdi. Planlı provokasyonları gerekçe yapan güvenlik güçlerinin kovuşlara baskınlar düzenliyerek seçilmiş tutukluları öldürme eylemleri değişik yayın organlarına yansıdı. Aynı cezaevinde makattan sigara içirtme işkencesini daha önceki bir yazımda nakletmiştim. Bilinç altında homoseksüalite ile ilgili korkular içerdiği ve cinselliği doğal içeriğinden koparıp aşağiladığı hissedilen bukadar hastalıklı bir düş, böyle saçma bir sahne hiçbir sürrealist ressamın tablosuna yansıyamaz sanırım. Ve 24 eylül 1996 günü Diyarbakır Cezaevi'ne karşı büyük taarruz gerçekleşti. Demir çubuklar, kalaslar, coplarla saldıran güvenlik güçleri on tutukluyu öldürdüler, yüzlercesini de yaraladılar. Olayın davası halen sürmektedir.

Açlığı, yoksulluğu, işkenceyi, yasadışılığı arttıran politikaların yaşama geçirilmesinin yolunu açan 12 Eylül 1980 askeri darbesi, USA ve Alman gizli örgütlerinin yardımları ile gerçekleştirilmiştir. Darbe liderleri bu ülkelerden açık destek almışlardır ve halka yönelik saldırıları bu şekilde kurumlaşıp süreklilik kazanmıştır. USA'nın, NATO'nun Türkiye'deki yararlarını garanti altına alan askeri darbenin ardından, İHD ve TİHV gibi insan hakları ile ilgilenen kurumların verilerine göre kısa süre içinde 650 bin kişi gözaltına alınmıştır. Tüm siyasi partiler ve 24 bine yakın dernek kapatılmış, milyonlarca insan fişlenmiş, tutuklananların binlercesi uzun süreli hapis cezaları almışlardır. Yüzlerce idam cezası verilmiş ve üç yıl içinde 54 kişi politik nedenlerle idam edilmişlerdir. 1984 yılından itibaren verilen idam cezaları infaz edilmemiştir ama, bunun yerine seçilen kişiler sokaklarda veya sorgulamalar sırasında öldürülmüşlerdir. İdamların yerini, uluslararası arenada daha az dikkati çeken ve ekonomik olarak maliyeti çok daha düşük olan yargısız infazlar almıştır. Yine aynı insan hakları örgütlerinin verilerine göre, askeri darbenin ardından bir milyonu aşkın insan değişik işkencelere uğramıştır. Darbenin ilk yıllarında 171 kişi işkencede ölmüş, 39 ton gazete ve dergi imha edilmiş, 937 film yasaklanmıştır. Kaçabilen ve arada kaçak rolünde görevli olarak yurtdışına yollanan 30 bin kadar insan, vatandaşlıktan atılan 14 bin civarında politik ve politika dışı kişi vardır. İstatistiklere geçmeyen, istatistiklere sokulmaya korkulan başka trajik gertçeklerde vardır. Örneğin, devlete bağlı TRT (Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu) görevlilerinin yıllarca köy köy gezerek topladıkları ezici çoğunluğu Kürtce halk türküleri, bulunmaz yerel müzik örnekleri ile dolu 20 bin kaset, bir önceki 12 mart 1971 askeri darbesinin ardından TRT Genel Müdürlüğü'ne getirilen General Musa Öğün'ün emri ile yakılmışlar, imha edilmişlerdir. Yüzlerce ve hatta binlerce yılın birikimi, halk eşsiz kültür mirasını bu şekilde yokedebilenlerin yapamayacakları hiçbir kötülük yoktur.

1991 yılının ikinci ayında İstanbul Kasımpaşa'da esnafa, Körfez Savaşı'nı protesto etme amacıyla kepenklerini kapatmalarını salık verdiği için tutuklanan ve sorguda öldürülen Ali Rıza Erdoğan'ın davası halen sürmektedir. Son sekiz-  on yılda 2 bin civarında insan polis sorgusunda ve cezaevlerinde işkence ile öldürülmüştür. Resmi verilere göre 500'e yakın, kurbanların yakınlarına göre 20 bine yakın insanın gözaltında kaybolduğu iddia edilmektedir. Bu süre içinde 59 gazetecinin öldürüldüğü bellidir. Sayıları binlerle ifade edilebilen kitap, gazete ve dergi toplatılmış ve aynı süre içinde gazetecilere, yazarlara, konuşmacılara, düşünceleri nedeniyle toplam olarak 4 bin yılı aşan cezalar verilmiştir. 1999 yılı başında uluslararsı Gazetecileri Koruma Komitesi CPJ'nin açıklamasına göre, bir yıl önce Türkiye dünyada en çok gazetecinin hapse girdiği ülke olmuştur. CPJ'ye göre, Türkiye 5 yıl boyunca sözkonusu ünvanının korumuştur. 1992- 98 yıllarında 60 000'in üzerinde insanın işkence gördüğü ve annesini konuşturtmak için 2 yaşında bir çocuğa tekmelerle ve gövdesinde sigara söndürülerek işkencelerin yapıldığı bilinmektedir. AİHM'si bu süre içinde Türkiye devleti aleyhine 72 mahkumiyet kararı vermiştir. Türkiye kaybettiği davalar nedeniyle şimdiye dek 4,5 milyon US- Doları ödemiştir ve bu miktarın hızla artması beklenmektedir. Çoğunluğu Kıbrıs'tan 6 bine yakın başvuru dosyası inceleme için sırada beklemektedir. Basındaki bu bilgilere karşın, bu satırları yazan kişi, AİHM'ne yansıyan başvuruların Türkiye'deki insan hakları ihlalleri için bir ölçü olamayacağı kanısındadır. Çünkü, çok ağır baskılar altındaki insanların ezici çoğunluğu nereye başvuracaklarını, ne yapacaklarını bilememektedirler ve hatta bunların büyük kısmı daha iyi bir yaşam tarzı olabileceğini bile düşünememektedir. Başvuruların çoğunluğunun başka bir yaşam tarzı da olduğunu bilen eğitim ve gelir düzeyi yüksek Kıbrıs toplumundan olması ayrıca dikkat çekicidir. Uluslararası örgütlerin raporlarına göre, 2000 yılında da işkence ve yasadışı uygulamalar aynen sürmüştür. On milyonlarla ifade edilebilecek kişisel insani trajedilerin yaşandığı böyle bir ülkede felaketler kuru istatistiki sayılarla dönüşmektedirler.

Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre, onlarca yıldır kapanmayan 4,5 milyon civarında dava dosyası vardır. Gazeteci Enis Berberoğlu'nun bir polis şefinin verilerine dayanarak bildirdiğine göre, 1987- 97 yılları arasında kriminal olaylar, işlenen adli suçlar 10 kat artmıştır. Şüphesiz bunun artan yoksullaşma ve yargı sisteminin işlerliğini yitirmesi ile yakın bağı vardır. Yargı yoluyla haklarını elde edemeyen kişiler, sorunlarını mafya örgütlenmelerinin yardımları veya yasaları ellerine alarak tek başlarına çözmeye çalışmaktadırlar. Basına yansıyan bilgilere göre 1997 yılında, sayıları 3 156 olan savcıların önüne 3,5 milyon dava dosyası gelmiştir. 11 256'sı Kürt halkının yaşadığı Diyarbakır ili DGM'sinde olmak üzere toplam 722 390 faili mechul dava dosyası vardır ve bunların en az 20 bini siyasi cinayetlerle ilgilidir. 2001 yılının ilk ayında basına yansıyan bilgilere göre, Türkiye'de 13 999 mahkeme vardır ve en az 1 211 mahkemeye daha gereksinim vardır. Kurulacak mahkemeler için 2 000 yargıç ve savcı ile 5 852 yeni ek personel gereklidir. Ekonomik kriz ve yasadışı işleyiş mevcut durumu ile devamettiği sürece yeni mahkemelere ve yargıçlara gereksinim yazılandan çok daha fazla olacaktır.

Her Cumartesi günü barışcı gösteriler yapan kayıp anaları, kayıp yakınları, dövüle dövüle susturulup dağıtılmışlar, attıkları sloganlar suç sayılıp ağır ceza istemleri ile mahkemeye verilmişlerdir. Davaları halen sürmektedir. Prag'lı kötümser Franz Kafka eğer böyle bir dünyada, Diyarbakır, İstanbul, ya da Türkiye'nin başka bir kentinde yaşasa idi, kötümserliğinin ulaşacağı boyut nedeniyle tek satır bile yazamaz ve edebiyat tarihine geçemezdi herhalde.

Zenginler, fakirler ve ücretler

Dünya Bankası'nın son verilerine göre, dünya nüfusunun yarısını oluşturan en düşük gelir düzeyindeki ülkeler dünyada üretilen toplam değerlerin sadece yüzde altısını paylaşırlarken, dünya nüfusunun altıda birini oluşturan zengin ülkeler üretilen tüm değerlerin yüzde seksenini elde etmektedirler. En zengin yüzde yirmi ile en yoksul yüzde yirmi arasındaki fark 74 misli artmıştır. USA Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre ülkede yenilen tüm gıdaların dörtte biri çöpe atılırken, toplam nüfusu altı milyara yaklaşan dünyamızda birbuçuk milyar kadar insan günde 1 US- Doları'ndan düşük gelirle yaşamaya çalışmaktadır. Sözkonusu 1,5 milyar insan açtır ve her yıl sadece açlık nedeniyle 30 milyonu aşkın insan ölmektedir. Yapılan hesaplara göre, USA'da çöpe atılan gıdaların sadece yüzde 5'i ile günde dört milyon insanı doyurmak mümkündür. Yoksullar ile zenginler arasındaki uçurumun hızla büyüdüğü dünyamızda, 1990 yılında en az gelişmişler katagorisinde 36 ülke varken, aynı sayı 1995'de 42'ye, 2000'de ise 48'e yükselmiştir. 

Dünya ticaretinin sadece yüzde 5- 10 civarında bir kısmı gerçek değerler, kalanı ise hisse senedi, para alım- satımı üzerinedir. Başta silah ve uyuşturucu olmak üzere tüm lüks malların pazarı genişlerken, yaşamı sürdürmek için gerekli temel ürünlerin pazarı daralmaktadır. Basına yansıyan verilere göre, Türkiye'de 1999 yılının ilk altı ayında yapılan tüm harcamaların yüzde 69'u lüks tüketim mallarına gitmiştir. Çünkü halkın yaklaşık yarısının temel gıda maddelerini alacak yeterli parası bile yoktur. 2000 yılı sayımına göre nüfusu 67 milyon civarında olan Türkiye'de, Dünya Çocuk Fonu UNICEF'in verileri ile halkın yüzde 14,2'si, yani 9,5 milyon kadar insan yoksulluk sınırının altında yaşam kavgası vermektedir. Bu insanların yıllık gelirleri 370 US- Doları'nın altındadır ve üzücü ifade ile açtırlar. Televizyon kameraları büyük kentlerde çöplerin içinden gıda artıkları toplayıp karınlarını doyurmaya çalışan ve çoğunluğu çocuk olan insanları göstermektedir. Sözkonusu manzaralara çoğunlukla Kürt halkının yaşadığı illerde askeri birliklere yakın çöplüklerde rastlanmaktadır.Halkın içine sürüklendiği acıklı durum, globalizm bayrağı altında saldırıya geçen ve kontrol ettikleri pazar alanlarını sürekli genişleten uluslarüstü tekellerin, özellikle son yirmi yılda uygulanan yeni liberal ekonomi politikalarının, yerli haydut yöneticilerin başarısıdır.

Basındaki bilgilere göre, Türkiye'de büyük kentlerde en düşük ev kirası 100 milyon TL'nin üzeridedir. Yine Türkiye'de iki milyonu aşkın işci asgari ücretle çalışmaktadır ve bu ücret 2001 yılının ilk günlerinde 102 milyon TL'ye yükseltilmiştir. Sözkonusu ücret yaklaşık 150 US- Dolarına tekabül etmektedir ve bu insanlar günde yaklaşık 2,5 US- Doları ile geçinmek zorundadırlar. En az beş kişiden biri işsiz olduğu için, günde 2,5 US- Doları karşılığı Türk Lirası ile geçinenlerin birde yardımcı olamak zorunda oldukları yakınları, aileleri vardır. Çünkü ülkede işsizlik sigotası veya benzeri bir uygulama da yoktur. Kaldıki sözkonusu asgari ücretliler tek başlarına olsalar bile yoksulluk sınırında yaşamaktan kurtulamayacaklardır. TÜBİTAK'ın 2001 yılının 4. haftasında basına yansıyan açıklamasına göre, Türkiye'deki hanelerin yüzde 42 kadarının ayda 150 milyon liranın altında (günde 7,3 US- Doları'nın altında) bir gelirle yaşadığı anlaşılmıştır. Her hane de en az dört kişi olduğu ve bu gelirin de hane halkı arasında bölüşüldüğü düşünülürse, toplumun yaklaşık yarısının yoksulluk sınırına yakın veya bu sınırın altında yaşadığı anlaşılır. Ciddi bir bilim kuruluşu olduğu bilinen TÜBİTAK'ın çok geniş çaplı bir araştırmaya dayanarak verdiği sayının gerçeği yansıttığına inanılabilir. Bu gerçek hem üzücüdür ve hem de korkutucudur.

Mevcut korkutucu yoksulluğa karşın Türkiye'de koyun veya dana etleri İsveç ve diğer Avrupa ülkelerindeki fiyatların iki mislinden daha pahalıdır. Birçok temel gıda maddesi Avrupa pazarlarında olandan çok daha pahalı fiyatlarla satılmaktadır. Çünkü doğa tahribedilmiştir ve o doğa içinde varolabilen tarım ve hayvancılık büyük darbeler yemiştir. Son 30 yılda meralar 44 milyon hektardan 12 milyon hektara düşerken, milyonlarca küçük ve büyükbaş hayvan yokedilmiştir. Meraların yokedilmesinin yanında Kürt halkına karşı uygulanan şiddet politikası, yaylalara çıkışın yasaklanması, göçerlerin hareket özgürlüklerinin yokedilmesi, etinden ve sütünden yararlanılan hayvanların yokolmasında önemli rol oynamıştır. Toplam 10 milyonu aşkın küçük ve büyük baş hayvan ölmüş veya öldürülmüştür. Aynı süre içinde ormanların yarısı tamamen yokolmuştur. Erozyon ile mücadele eden TEMA vakfının verilerine göre, erezyon nedeniyle bir yılda 190- 200 bin kamyon dolusu toprak denize akıp gitmektedir. TEMA vakfının yöneticilerinden Hayrettin Karaca'nın 14 ekim 1996 tarihli basına yansıyan ifadesi ile, erozyonun yarattığı toprak kaybı nedeniyle her yıl 1,2 milyon insan köylerden kentlere göçetmektedir. Türkiye'yi yönetenler kahramanca göğüslerini şişirerek, ''verilecek bir karış toprakları olmadığını'' ilanederlerken, her yıl tüm Avrupa kıtasında olandan 17 kez ve Afrika kıtasında olandan 3 kez daha fazla toprak erozyon yoluyla kaybolmaktadır. Yapılan hesaplara göre sözkonusu gidiş durdurulamazsa Anadolu 43 yıl sonra çöl olacaktır.

2000 yılının son gününün verilerine göre, 1980 yılında asgari ücret ile 1473 ekmek alınabilirken, günümüzde aynı büyüklükte 682 ekmek alınabilmektedir. 1980'de asgari ücret ile 105 kilo et alınabilirken, günümüzde sadece 19,5 kilo alınabilmektedir. Petrol- İş sendikası uzmanlarının yaptığı bu hesabın kalemleri uzayıp gitmektedir. Hükümet'in resmi verilerinde bilinçli olarak daha düşük gösterilen enflasyon oranı gerçekte halen yüzde 50 dolaylarında seyretmektedir. Bu nedenle bir süre sonra ücretlilerin alım güçleri daha da düşecek, asgari ücretliler günde 2,5 US- Doları'nın da altında bir gelirle yaşamaya mahkum olacaklardır. Petrol- İş sendikası uzmanlarının hesapları ile, son 5 yılda gelir vergisinin yüzde 64'ünü işciler ve memurlar ödemişlerdir. Hesaplanabilen gayrisafi ulusal gelirin yüzde yetmişini alan azınlıktaki sermaye kesimi ise verginin sadece yüzde 36 kadarını ödemiştir. Buna karşın kamu çalışanlarının 1994 bütçesinde yüzde 34,4 olan payları, 2001 bütçesinde yüzde 18,9'a düşmüştür. Sendika ekonomlarının hesaplarına göre, dört kişilik bir ailenin asgari geçim düzeyini tutturabilmesi için ayda eline en az 950 US- Doları karşılığı para geçmesi gerekmektedir. Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün, dört kişilik bir ailenin tümü asgari ücretle çalışsa bile, mevcut ücretlerle aynı ailenin yoksulluk sınırının altında kalmaktan kurtulamıyacağını ifade etmektedir. Burjuvazi, sosyal bir patlama karşısındaki korkusunu açıkca göstermektedir. Kaldıki bu düzeyde bir gelirle Türkiye nüfusunun önemli bir çoğunluğunun yaşadığı basında yazılmaktadır.

“Beyaz Enerji” operasyonu, generaller, çocuklar, unutulan gelecek

Türkiye Avrupa'da nüfusu en genç olan ülkedir. Türkiye'de yaşayan 6- 14 yaş arasındaki 12 milyon kadar çocuğun 4 milyon kadarı çalışmaktadır. Günde 10- 14 saat çalıştırılan bu çocuklar ayda 80 milyon TL (117 US- Doları) kazanmaktadırlar ve bunların yaklaşık yarısı işyerlerinde dayak yemekte, şiddete maruz kalmaktadır. Devlet İstatistik Enstütüsü DİE'nin 2001 başında basına yansıyan verilerine göre, Türkiye'de 6- 17 arasında 16 milyon kadar çocuk vardır. Bunların 1 milyon 635 bini ailelerinin geçimini sağlama amacıyla sokaklarda çalışmaktadır. Çocukların yüzde 34 kadarı kentlerde, yüzde 66 kadarı da kırsal kesimde çalışmaktadır. Dünya'da hergün çok kolay önlenebilir hastalıklar nedeniyle 30 500 kadar çocuk ölürken, Türkiye'de bebek ölümlerinin toplam ölümlere payı yüzde 34'e yakındır. Dünya çocuklarının yüzde 30'u, Türkiye'deki çocukların ise yüzde 15'i hertürlü kötülüğün eline düşme, hapse düşme, aç kalma, seks pazarına düşme, eline silah verilerek savaşa sürülme ve benzeri riskleri ile büyümektedirler. Türkiye'de istatistiklere girebilen 600 bine yakın kimsesiz çocuk vardır ve bunların 200 bine yakını sokaklarda yaşamaktadır. Filipinlerde olduğu gibi Batı'nın varlıklı pedofilleri için turistik yerlerde çocuk fuhuşu çoktan başlamıştır.

Ülkede işkence görenlerin yüzde 10 kadarı çocuklardır. Kürt halkının yaşadığı kentlerden göçe zorlanan 5- 6 milyon kadar insanın 2 milyon kadarı çocuklardır. UNICEF'in 2000 yılı ağustos ayı ortasında basına yansıyan verisine göre, Türkiye'de deprem olan bölgelerde halen 75 bin çocuk evsizdir, çadırlarda yaşamaktadır. Türkiye genelinde 7- 13 yaş grubundaki kız çocuklarının yüzde 32 kadarı, aynı yaş grubundaki erkek çocuklarının ise yüzde 21'den biraz fazlası okula gidememektedir. DİE'nin son verilerine göre, okul masrafları pahalı olduğu için kız çocuklarının yüzde 25,5'i, erkek çocukların ise yüzde 21,1'i aileleri tarafından okula gönderilmemektedir. Kız çocuklarının okula gitmeme oranındaki rekor yüzde 61,5 ile Kürt halkının yaşadığı Diyarbakır ilindedir. Nüfusu ülke nüfusun yüzde 20'sini bulan Kürt halkının ana dilinde eğitim yapması, resmi kurumlarda kendi dili ile konuşması halen yasaklıdır. 15- 45 yaş grubundaki kadınların yüzde 17 kadarı hiçbir eğitim görmemiştir. Kürt halkının çoğunlukta olduğu doğu illerindeki çocukların yüzde 30'u, batı illerindekilerin ise yüzde 10 kadarı kronik beslenme yetersizliği ile karşı karşıyadır. Beş yaşın altında 1,5 milyondan fazla çocuk nüfus kayıtlarına geçmemiştir. Derinleşen ekonomik krizle birlikte hergün daha fazla çocuğun sokaklarda çalıştığı veya küçük hırsızlık olaylarına karıştığı basın organlarında yazılmaktadır. En acıklısı, bilindiği kadarıyla 100 binin üzerinde çocuk ucuz elde edilebilen uçucu uyuşturucu kullanmaktadır ve sokaklarda çalışma yaşı 3’e dek düşmüştür. 

Generallerin ağırlıkta olduğu Milli Güvenlik Kurulu (MGK), mecburi eğitimin önce 8 yıla, şimdi de 12 yıla çıkartılması için Meclis'e emir vermiştir. İki yıl kadar önce mecburi eğitim sözde 8 yıla çıkartılmıştır. Buna karşın bütçeden Milli Eğitim Bakanlığı'na ayrılan pay 1993 yılından beri sürekli düşürülmektedir. 1992 bütçesinde kamu harcamalarının yüzde 14,5 kadarı eğitime ayrılırken, bu miktar 2000 yılı bütçesinde yüzde 7,13'e inmiştir. Öğretmenler, Avrupa ülkelerindeki öğretmenlerden 10 kez düşük maaş almaktadırlar ve 80- 100 kişilik sınıflara, bazı bölgelerde bunu da aşan sayıda öğrenciye ders vermek zorundadırlar. Basına göre öğretmenlerin yüzde 70'i yaşamlarını sürdürebilmek için sokak satıcılığı veya başka ek bir iş yapmaktadırlar. Eğitimin kalitesi giderek hızla düşmektedir. Okullarda dayak gündelik olağan bir davranış biçimidir. En yoksullar birşey olabilme, masrafsız okuyabilme umutları ile, Suudi Arabistan ve zengin dini örgütler tarafından finanse edilen kuran kurslarına gitmektedirler. Bunlardan 13 yaşındaki Kuran kursu öğrencisi Haydar Topaç, 1997 eylül ayında öğretmeni Burhanettin Sert tarafından hastahanelik edilinceye dek dövülmüş ve uzun süre tedavi görmüştür. Olayla ilgili dava 2001 yılının ilk haftasında sonuçlanmış ve dayakcı öğretmene sadece 200 bin TL (0,30 US- Doları) para cezası verilmiştir. Psikologlara göre toplumda şiddet kullanma eğilimi giderek yükselmektedir. Yine basına göre, orta öğrenim sıralarında uyuşturucu alışkanlığı ve fuhuş hızla yayılmaktadır. 

Çocukların ve eğitimin durumu yukarıda özetlendiği gibi iken, yöneticileri tarafından soyulan bankaların devlete maliyetleri en az 12 milyar US- Doları olarak hesaplanmaktadır. Çalınan paralar vergi ödeyen yoksul halka ödettirilecektir. Sözkonusu soygunları yapanların başında 35 yıldır en üst politik yönetim kademelerinde olan bir önceki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in yeğeni ve yakınları vardır. Halkın sırtından yapılan soygunlar şüphesiz 12 milyar US- Dolarlık banka soygununun çok üzerindedir ve bu olgu toplumda önemli bir çoğunluk tarafından normal karşılanmaya başlanmıştır. Devletin hesaplarını kontrol etmekle yükümlü Sayıştay'ın son raporuna göre, devlet kasasından denetimsiz olarak harcanan veya çalınan paralar 116 milyar US- Doları karşılığıdır. Örneğin, ''Buffalo'' kod adı ile anılan ve Avrupa'da yenmeyip imha edilecek bozuk etlerin ithalatı ile ilgili operasyonun sürmekte olan davasında savcı, olayın Türkiye'ye maliyetinin 7 milyar US- Doları civarında olduğunu açıklamıştır. TOBB başkanı Fuat Miras, son 10 yıldaki savurganlıklar nedeniyle 195 milyar US- Doları kaynak kaybı olduğunu iddia etmektedir. Devlet içindeki konumlarından yararlanarak devleti soyanların harcama yaparken dikkatli davranmaları düşünülemez. Harcadıkları nasıl olsa kendi paraları değil, halktan alınan vergilerdir. Son bir yıl içinde sözkonusu yolsuzluklarla ilgili polis operasyonlarının sayısı 15'i bulmuştur. Sayıları 500'yakın bürokrat, politikacı, işadamı sorgulanmış ve bunların 216'sı tutuklanmıştır. Buna karşın basın, soruşturmaların derinleştirilmediği, tutuklananların önemi az figüranlar oldukları, çalınanların geri alınmasının sözkonusu olmadığı ve davaların kısa sürede kapatılıp unutturulacağı kanısındadır.

Yolsuzluklarla ilgili sözkonusu operasyonlar çalınan değerleri geri getirmese de, devlet içinde kümelenmiş farklı menfaat gurupları arasındaki kavganın silahlarından biri olmaktadır. ANAP’lı İçişleri Bakanı Tantan’ın emrindeki polis örgütü tarafından yürütülen 15 kadar operasyonun önemli birkısmı eski Cumhurbaşkanı Demirel ve çevresindeki yiyicileri hedef alırken, “beyaz enerji” kod adı ile anılan soruşturma iktidardaki koalisyon partilerinden ANAP’a yönelmiştir. İçişleri Bakanı Tantan’ı, polis teşkilatını ve siyasi iktidarı devre dışı bırakarak generaller ve Jandarma örgütü tarafından yürütülen operasyonun asıl olarak siyasi amaçlı olduğu hemen anlaşılmaktadır. Şüphesiz Jandarma yasal olarak İçişleri Bakanlığı’na bağlıdır ama, pratikteki işleyiş yazılı kuralların tamamen dışındadır. Ayrıca jandarna kuruluşu İçişleri Bakanlığı’na bütünüyle bağlı polisle birleştirilme önerisine kesinlikle karşı çıkmış, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkca bildirmiştir. Şüphesiz bu, Silahlı Kuvvetlerin Sahip olduğu ekonomik yararları ve siyasi iktidarı paylaşmayı sürdürme açısından son derece anlaşılabilir bir tepkidir. Sonuçta, “Beyaz Enerji” adı verilen bu operasyonla ANAP’lı Enerji Bakanı Ersümer tasviye edilmek, koalisyon partilerinden ANAP’ın başkanı Mesut Yılmaz ve Başbakan Ecevit yıpratılmak istenmektedir. Ecevit’in adı kişisel olarak hiçbir yolsuzluğa karışmamıştır ama, aynı seyi Mesut yılmaz ve çevresi için söylemek olanaksızdır. Fakat burada operasyonu yapanlar için önemli olan sözkonusu kişilerin hırsızlıkları değil, yaptıkları politik ve ekonomik tercihlerdir. Bu politik ve ekonomik tercihlerin önünü kesebilmek için hırsızlıkları açığa çıkartılmakta veya bu yönde karalayıcı iddialar ortaya atılmaktadır. Mesut Yılmaz’ın, Enerji Bakanı Ersümer’in ve bu kişilerle birlikte davranan Ecevit’in en büyük “hataları” Rusya ile “Mavi Akım” adı verilen gaz- boru hattı anlaşmasını imzalamış olmalarıdır. Gerçeği bilen ANAP lideri ve Başbakan Yardımcısı Yılmaz’da, “Beyaz Enerji Operasyonu”nun ve operasyonla ilgili olarak partisine yönelik iddiaların gerisinde “Mavi Akım” projesine karşı çıkan USA kökenli petrol şirketleri olduğunu iddia etmiştir. “Mavi Akım” projesine imza atan politik yönetimin ve devlet kadroları içinde bunlara yakın olanların Kafkaslar’da ve Ortadoğu’da bir denge politikası izlemeye çalışmaları, enerji konularında Rusya, İran ve Irak ile işbirliği yapmaya kalkışmaları özellikle Pentagon’u ve Türkiye’de Pentagon’un kolları olan çevreleri sonderece rahatsız etmektedir. Örneğin, USA Enerji Bakanlığı Türkiye Enerji Bakan’ı Ersümer’e açıkca tavır koymuş, onunla resmen görüşmeyi reddetmiştir. Zaten Ersümer’e yönelik operasyonu başlatanlar da Pentagon ile sıkı bağ içinde olan generallerdir.

Ortadoğu’da, özellikle Kafkaslar ve Orta Asya’da Rusya ile rekabet içinde olan USA, Vahabilik ile bağı olan Deoband tarikatından Taliban’ı, Suudi Arabistan merkezli en gerici Vahabi tarikatın üyelerini, bunlarla bağı olan köktendinci Çeçenler’i, tüm yıkıcı kozlarını öne sürmüştür. Afganistan’da CIA tarafından askeri anlamda örgütlendirilip silahlandırılan Taleban ve bağlaşığı köktendinci güçler bahane yapılarak, USA bu ülkeye askeri varlığı ile girmiştir. USA, Orta Asya’nın doğal gaz ve petrol zenginliklerini diğer güç odakları ile paylaşmadan kendi başına Afganistan ve Pakistan üzerinden Arab denizine taşımayı anmaçlamaktdır. Orta Asya’nın tüm geçitlerini Tutan Afganistan’a USA’nın askeri varlığı ile yerleşmesi, sadece boru hattı projesini yaşama geçirmek için değildir şüphesiz. Sözkonusu gerçeğin gerisinde yatan asıl neden, USA yönetiminin Avrasya ve dolayısıyla dünya hakimiyeti planlarıdır. Bu nedenle USA, şimdilik Rusya ve Çin ile bölgenin paylaşılması konusunda anlaşıyormuş havası vermeye çalışmaktadır. Şüphesiz herkes birbirinin gerçek niyetini bilmektedir ve sözkonusu göstermelik yakınlaşmanın daha nekadar süreceği belli değildir. Dünya enerji kaynaklarının en az yüzde 70’ini içeren zenginliklere tek başına USA’nın sahip olmasını hiçbir güç merkezi istemez. Ayrıca, aynı kapışmanın içinde farklı büyüklüklerde değişik başka güçlerde vardır. Tüm bu nedenlerle USA, yakın bağlaşıkları ile ilişkilerini daha da sıkılaştırmaya çalışmaktadır ama, yine de büyük bir yalnızlığa itilmeye mahkumdur- USA’yı destekler gözükenlerin çoğunluğunun bu davranışlarının temelinde korku vardır.

Sözkonusu politikası çerçevesinde USA, enerji kaynaklarına yakınlığı, enerji yolları üzerindeki coğrafi konumu ve Orta Asya ile kültürel yakınlıkları nedeniyle Türkiye’ye özel bir önem vermektedir. USA yönetimi, enerji kaynaklarının denetimi konusundaki kavgada Türkiye’yi ucuz bir askeri güç olarak, özellikle İran ve Irak’a karşı kullanmayı planlamaktadır. Buna karşın, Türkiye’nin eski köklü ve büyük bir devlet olma geleneği vardır. Halklarına karşı acımasız olsalar bile, Türkiye’yi yönetenler muz cumhuriyeti başkanları gibi değillerdir. Fakat yine de USA’nın Türkiye bürokrasisi, ülkenin güvenlik güçleri, basın organları ve özellikle politikacılar arasında önemli kolları olduğu, istediği zaman bunları eşgüdümlü olarak harekete geçirebildiği anlaşılmaktadır. “Beyaz Enerji” kod adı ile anılan Pentagon operasyonunda da bazı generaller, USA kuklası gazeteciler ve iktidardaki koalisyonun ortağı faşist MHP tek cephe olarak saldırıya geçmişlerdir. Aynı zamanda USA’nın kontrolundaki Dünya Bankası ve IMF tarafından bilinçli olarak manupule edildiği anlaşılan ekonomik krizi derinleştikce, politikacilarin bağımsız dengeli bir dışpolitika izlemeleri zorlaşmaktadır. Türkiye’de devleti yönetenlerin manevra olanakları giderek azalmaktadır. Böyle durumlarda USA’nın maşası konumundaki güçler daha saldırganca davranabilmektedirler. Tek cümleyle, Enerji bakanlığına yönelik soruşturmanın asıl amacı, Rusya ile yapılan enerji anlaşmasının geçerliliğini ortadan kaldırmaktır. Çünkü bu ilişki, arkasından başka yakınlaşmaları ve bölgede yeni ortak projeleri getirecektir. Türkiye’nin Rusya ve İran ile başlatacağı ortak projeler, bu ülkeler arasında doğacak bir yakınlaşma, USA’nın Kafkaslara ve Orta Asya’ya yönelik hesaplarına uymamaktadır. 7 mayıs tarihli Milliyet’de gazeteci Tuncay Özkan’ın çok güzel açıkladığı gibi, USA enerji çevreleri Türkiye’ye yönelik baskılarının yanında sözde alternatif olarak kendi sıvılaştırılmış doğal gazlarını satmak ve gaz çevirim santralları kurmak istemektedirler. Bu ise çok zor durumda olan Türkiye endüstrisi için maliyetlerin alabildiğine yükselmesi anlamına gelmektedir. Tek cümle ile USA, bölgede hem yıkıcı bir rol oynamakta ve hemde bu yıkımdan kar sağlamaya çalışmaktadır.

Sonuçta, Türkiye’nin acil gereksinim duyduğu 10 milyar US- Doları kredi için IMF’den onay çıktığı gün, Enerji Bakanı Ersümer istifa etmiş veya gizli bir anlaşma ile istifa ettirilmiştir. Basına göre Ersümer hakkında soruşturma başlatılmayacaktır ama, eneji alanında yolsuzluk iddiaları ile ilgili soruşturmalar sürecektir. Şüphesiz yargı sürecinin sonucu Ersümer’in, koalisyon partilerinden ANAP’ın ve koalisyonun geleceklerini etkileyecektir. Özellikle Rusya ile yapılan “mavi akım” adlı gaz- boru hattı anlaşmasının geleceği derinden etkilenecektir. Türkiye’ye açılan 10 milyar Dolarlık kredi karşılıksız değildir. USA’nın yetkili ağızları, bu kredinin son olduğu tehdidini savurmaktadırlar. Ulusal ekonomi acısından stratejik önemleri olan haberlesme, ulastırma vs. gibi sektörleri ve devlet tekelindeki tüm büyük kurulusları elegeçirmeye çalışmaktadırlar. Türkiye’yi Rusya, Kafkaslar ve Ortadoğu politikalarında tam anlamıyla teslim almaya çalışmaktadırlar. USA yanlısı ağızlar Rusya’dan doğal gaz satınalmanın ekonomik değil, politik bir tercih olduğunu yaymaktadırlar. Rusya’dan alınacak doğal gazın ekonomik olmadığı iddiaları şüphe götürür ve sonuçta tüm bunlar, Türkiye Enerji Bakanlığı’na karşı başlatılan yargı sürecinin asıl olarak yolsuzluklarla ilgili olmayıp, USA yanlısı güçlerin politik baskılarıyla bağlı olduğunu kanıtlar. Bunun ötesinde, kendileri de yolsuzluk yapanların diğer hırsızların peşine düşmesinin mantıki bir gerekçesi de yoktur. USA yönetimi 1980’li yıllarda da müttefiklerine baskı yaparak Sibirya’dan Avrupa’ya döşenecek gaz- boru hattı projesini benzer şekilde engellemiştir. Ve yine 1990’lı yılların ikinci yarısında Erbakan Hükümeti’nin İran ile yaptığı doğalgaz- boru hattı anlaşmasının gerçekleşmesi, gazın Türkiye’ye akışının başlaması aynı çevreler tarafından engellenmek istenmiştir.

“Beyaz Enerji” adıyla anılan Pentagon operasyonunu başlatan generallerin ekonomik yolsuzluk olaylarına bulaşmamış olduklarını düşünmek olanaksızdır. Çünkü generaller aynı zamanda 24 uluslarüstü tekel ile ortaklığı olan Türkiye’nin en büyük mali- sermaye kuruluşlarından OYAK’ı yönetmektedirler. Otomotivden çimento üretimine, hertürlü pazarlamacılığa, bankacılıktan sigortacılığa dek ekonomik faliyetlerin hertürlüsünün içinde olan OYAK’ın ve bu kuruluşun başındaki generallerin, sözkonusu ekonomik faaliyetlerle ve büyük çaplı askeri alımlarla ilişkisi olan yolsuzlukların dışında kalabilecekleri düşünülemez. Generallerin kendi ifadeleri ile Silahlı Kuvvetler Avrupa’da en yüksek harcama yapan 6. güçtür. Gelecek 25 yılda 150 milyar dolarlık silah alımı planlayan generallerin bu ihalelerden kişisel karlar elde etmeyeceklerinin hiçbir garantisi yoktur. Bunun Türkiye tarihinde görülmüş çok önemli bir örneği de vardır.

Uçaklar, roketler, uzay araçları üreten Lockheed firmasının 1976 yılının başında patlayan büyük rüşvet skandalı, İtalya, Hollanda, Japonya gibi ülkelerde açığa çıkmış, sorumluları yargılanmıştır. 4 şubat 1976 günü USA Senato dış ilişkiler Komisyonu Başkanı Frank Church, Lockheed firmasının askeri uçaklarını satabilmek için Türkiye'ye rüşvet verdiğini açıklamıştır. USA'dan Türkiye'ye çuvallar dolusu rüşvet belgesi yollanmıştır. Buna karşın, başta hava kuvvetleri komutanı Emin Alpkaya olmak üzere sorumluların hiçbiri yargılanmamışlardır. O sırada Türkiye'de Süleyman Demirel'in liderliğinde 1. Milliyetci Cephe Hükümeti iktidarda idi. Faşist MHP'nin önderi Türkeş ile İslamcı MSP'nin başkanı Erbakan Başbakan yardımcılıklarını paylaşıyorlardı. İktidarda olan Başbakan Demirel ve yardımcıları Türkeş ile Erbakan olayı kapatmışlardır, ya da askerlerin baskısı ile kapatmak zorunda kalmışlardır.

Günümüzde ise Silahlı Kuvvetler’in ve başındaki generallerin politik yaşam üzerindeki etkileri çok daha güçlüdür ve elinde silah tutan bu gücü denetleyebilecek hiçbir sivil kurum yoktur. Parlemento’nun ve yargının tamamen denetimi dışında olan generallerin ekonomik yolsuzluklara bulaşma olankları daha fazladır. Örneğin, günümüzde Silahlı Kuvvetler’e alınan saldırı helikopterleri için USA ve İsrail firmaları tarafından rüşvet ödendiği iddiaları vardır. Bunun yanında, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na ait bir şirket olan ve asıl olarak emekli generalleri ve aynı kişilerin çocuklarını, yakınlarını çalıştıran HAVELSAN adlı şirket hakkında da yaygın yolsuzluk söylentileri vardır. Sık sık düşen ve birçok askerin ölümüne neden olan CASA uçaklarında yapım hatası tesbit edilmiştir ama, bu uçakların alınmasına kimlerin nasıl karar verdikleri araştırılmamaktadır. Yine aynı şekilde F- 16 savaş uçaklarının elektronik füze savunma sistemlerinin satınalınmasında rüşvet yenildiğine dair ciddi iddialar vardır ve bu işe TUBİTAK’dan bazı profösörlerin adları da karışmıştır. F- 16 uçaklarının modernleştirilmeleri ile ilgili karanlık ilişkiler www.yolsuzluk.com/ adresli web sitesinde tüm ayrıntıları ile uzun uzun anlatılmaktadır. Aynı sitede yayınlanan uzun söyleşisinde Emekli Oramiral Atilla Kıyat, generallerin mal beyanlarının açıklanmasını istemektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki namuslu subaylardan biri olduğu anlaşılan Hava Tuğgeneral’i Mustafa Fırat, yukarıda adresi verilen aynı web sitesinde, tüm silahlı kuvvetlerin -sanki- sayıları 350- 400 arasında değişen generaller için çalıştığını somut kanıtlar vererek uzun uzun anlatmaktadır. Aynı general, yolsuzluklar nedeniyle Türk ordusunun yapısı bozulduğunu iddia etmektedir. Generalin ayrıntılı olarak verdiği bilgilerden birkısmı şu şekilde özetlenebilir: Hava kuvvetlerinde bazı subaylar ve generaller uçuş saatlerini varolanın en az iki misli göstererek hakları olmayan ödenekleri ceplerine indirmektedirler. Gereksiz yere özel uçak yolculukları yaparak, özel mallarını Hava Kuvvetleri’nin uçaklarına taşıtarak, yurtdışı gezilerini gereksiz yere uzatarak, devletin kendilerine verdiği cep telefonlarını çocuklarına veya diğer yakınlarına vererek, en çok iki yıl yaşayacakları lojmanları -devletin parası ile- baştan aşağı yenileyerek ülkeyi milyarlarca Lira zarara sokmaktadırlar. Generaller lüks orduevlerinde yedikleri ve içtikleri yüksek kaliteli gıdalara sadece sembolik ücretler ödemektedirler. Bazı generaller özel evlerinin yapımında askerleri ve askeri araçları kullanmaktadırlar. Hava Korgenerali Özkan Öktü’nün yazlık ev inşaatına işci taşıyan askeri aracın kaza geçirdiğini ve işçilerden birinin bu kazada öldüğünü tüm yöre halkı bilmektedir vs.. Büyük Marmara depreminin yaraları sarılmazken, silahlı kuvvetlere ait bazı yapılar trililyonlarca lira harcanarak gereksiz yere yeniden düzenlenmektedirler. HAVELSAL, TAI, TEI, Türk Hava Kurumu, Türk Kuşu ve hatta silahlı kuvvetlerle bağı olmayan YÖK gibi kuruluşlar, devlet bankaları ve diğer işletmeleri emekli generallerin arpalıkları durumuna gelmişlerdir. Tüm bunların yanında General Mustafa Fırat, eski Hava Kuvvetleri Komutanları’ndan Ahmet çörekçi ile İlhan Kılıç’ın mal varlıklarının dikkat çekici olduklarını iddia etmektedir. “Hatta İlhan Kılıç’ın oğlu İstanbul’daki Mayanoz Showland’ın ortağıdır. Bu çocuk buraya ortak olacak parayı nezaman ve nerede kazanmıştır?”, diye sormaktadır. Hava Generali Mustafa Fırat son olarak, “Yukarıdaki tablo incelendiği taktirde generallerin Kopenhag kriterlerine sürekli karşı çıkmalarına herhalde şaşmamak gerekir.”, demektedir. Aynı general, “Vicdan sahibi asker ve sivil erkana sesleniyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri elden gidiyor.”, çığlığı ile uzun yazısını bağlamaktadır.

Teklifleri pahalı olduğu halde 900 kadar M- 60- A3 tankını modernleştirilme ihalelerinin neden İsrail’e verilmek istenmektedir? Çok daha ucuza yeni modern tanklar alınabileceği halde iki milyar dolara malolacak bu proje aynı zamanda Türk silahlı kuvvetlerini teknolojik olarak İstail’e bağımlı hale getirecektir. Çünkü tanklara sadece İsrail’in Merkava tanklarında kullanılan özel elektronik sistemler yerleştirilecektir. Daha geniş bir perspektifle bakıldığı zaman, olay basit bir ticari ilişkiyi çok aşmaktadır. Benzer diğerleri ile birlikte bu anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel denge politikası ile ilgili elindeki tüm kozları terketmesinde, diğer bazı komşu ülkelerle arasına yeni kamaların sokulmasına yolaçacaktır. Türkiye, -toplumsal denetimin tamamen dışındaki- silahlı bürokrasinin tepesine yerleşmiş bazı güçlerin elleriyle ve görünmez iplerle siyonist- ırkcı İsrail devletinin ve USA’nın bölgedeki açgözlü emperyalist hesaplarına sıkı sıkıya bağlanmaktadır. Bir yandan birileri ceplerini, özel kasalarını doldururlarken, öbür yandan Türkiye Ortadoğu ve Kafkaslar’da kanlı serüvenlerin içine ucuz askeri güç olarak çekilmeye çalışılmaktadır. Toplum, basın, bu konuda suskundur veya toplumun yararlarını savunabilecek güçler seslerini yeterli ölçüde duyuramamaktadırlar. Türkiye’de yaşanan çürümüşlük içinde “en sağlıklı kurum” olarak Silahlı Kuvvetler gösterilmektedir ve birçok insan bu yalana samimi olarak inanmaktadır. Şüphesiz Silahlı Kuvvetler içinde namuslu, yurtsever birsürü subay ve astsubay vardır ve ordunun temeli de halk çocuklarından oluşmaktadır. Fakat bunun yanında biraz düşünebilen herkes, Susurluk adı ile anılan mafya- politikacı- güvenlik güçleri ilişkilerinin sonuçta gelip bazı en üst düzeyde generallere dayandığı için çözülemediğini rahatca anlamaktadır.

Askerlerin sivillerden daha yurtsever olacakları, ulusun yararlarını kişisel yararlarının üzerinde tutacakları konusunda hiçbir garanti yoktur. Türkiye tarihi devlet kasasını soyan paşalarla doludur. Çürüyüp çökme sürecinde olan Osmanlı Devleti’nin bazı paşalarının yiyicilikleri ile ilgili uzun öyküleri biryana koyacak olursak, bu olayın yakın tarihimizde bile çarpıcı örnekleri vardır. General Evren’in en yakın çalışma arkadaşlarından olan ve 12 eylül 1980 askeri darbesi için Pentagon’un verdiği onayı 11 eylül günü Türkiye’ye özel kurye olarak getiren eski Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın telefon numarasının Behçet Cantürk gibi ünlü eroin kaçakçılarının almanaklarında bulunduğunu duymayan yoktur. Eski MİT bürokratlarından Mehmet Eymür’ün ve araştırmacı yazar Soner Yalçın’ın ayrı ayrı aktardıklarına göre, General Tahsin Şahinkaya’nın adı, ünlü eroin kaçakcılarından Sarı Avni (Avni Musullulu- Karadurmuş), Behçet Cantürk ve yine ünlü mafya şeflerinden Dündar Kılıç, Fahrettin Aslan gibi kişiliklerin adları ile birlikte Ankara 4 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi kayıtlarında bulunmaktadır. Yine Eymür’ün anlatımı ile, hasır altı edilen ve yazarları emekliye sevkedilen 1987 tarihli MİT raporunda Tahsin Şahinkaya’nın adı, -ileride patlayacak olan- Susurluk skandalının ünlü kahramanlarından zamanın İstanbul Emniyet Müdür Muavini Mehmet Ağar ile birlikte anılmaktadır. Raporda, birçok yasadışı işin baş sorumlusu olan Mehmet Ağar ile General Şahinkaya’nın yakın ilişkileri ayrıntılı olarak sergilenmektedir. Tanınmış gazetecilerden Yener Süsoy’un, Oktay Ekşi’nin ve Yalçın Bayer’in ayrı ayrı aktardıklarına göre, Emekli Büyükelçi Yalım Eralp, F- 16 savaş uçaklarını üreten General Dynamics firmasının başkanının bir rüşvet işi ile ilgili olarak Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nde kendilerini ziyaret ettiğini anlatmaktadırlar. General Dynamics firması yöneticisi, “F- 16 uçaklarının Türkiye tarafından satın alınabilmesi için kendilerinden 8- 9 milyon Dolar kadar rüşvet istendiğini, aksi taktirde rakip firmaya ait F- 18 uçaklarının alınması ile tehdit edildiklerini”, anlatmıştır. Amerikalı yönetici isim vermemiştir ama, anlatımından rüşveti isteyenin zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı olan General Tahsin Şahinkaya olduğu elçilik görevlisi tarafından anlaşılmıştır. Emekli Büyükelçi Yalım Eralp’ın anlattığı rüşvet olayını zamanın Washington’daki Ankara Büyükelçisi Şükrü Elekdağ’da doğrulamaktadır ama, -muhtemelen aşırı diplomatlığı gereği- rüşvetle ilgili bilgilendirme de General Tahsin Şahinkaya’nın kastedildiğini anımsayamamaktadır. General Dynamics başkanının anlattıklarını Büyükelçi Şükrü Elekdağ dinlemiş, çalışma arkadaşı Yalım Eralp’de notetmiştir. Yine gazeteci Yalçın Bayer’in aktardığına göre, Yunanistan’da yayınlanan Ta Nea gazetesi, F- 16 uçaklarının alımı için Tahsin Şahinkaya’ya 1.4 milyon Dolar rüşvet ödendiğini yazmıştır. Yine aynı gazeteciye göre, Şahinkaya’nın eşi birçok büyük firmanın yüklü miktarda hisse senedine sahiptir ve sayısını anımsayamadığı Time dergilerinden birinde sıralaması yapılan dünyanın en zengin 50 generali arasında Tahsin Şahinkaya’nın da adı vardır.

Anlatımın bu bölümünün tamamlanmasından çok sonra, eylül ayının son haftasında silah alımlarındaki yolsuzluklarla ilgili bazı operasyonlar başlamıştır. Deniz Kuvvetleri’nin yabancı silah şirketleriyle ilişkilerini yürüten mühendis Albay Muhtar Koray tutuklanmıştır. İddialara göre Koray, silah satan firmalarla özel ilişkiler kurmuştur. Basındaki bilgilere göre, bu tutuklamanın ardından Deniz Kuvvetleri’nde geniş çaplı operasyonlar başlamıştır ve silah firmaları ile tüm ilişkiler yasaklanmıştır. Türkiye için 10 milyar Dolar değerinde silah alım işini yürüten Savunma Sanayi Müsteşar Yardımcısı emekli general Ünal Tağmaç ekim ayının ilk günlerinde görevinden istifaya zorlanmıştır. Basındaki haberlere göre, istifa etmek zorunda kalan Tağmaç’ın -bir bürokratın sahip olmayacağı kadar fazla- mal varlığı dikkatleri çekmiştir. Aynı kurumun başındaki Profösör Dursun Ali Ercan’da yardımcısının ardından istifa etmiştir. Müsteşar yardımcılarından Ünal Tongaç’da aynı nedenlerle istifa etmek zorunda kalanlar listesine eklenmiştir. Bu istifalarla birlikte 2.5 milyar Dolar değerinde 50 helikopter üretimi, 7 milyar Dolar değerinde 1000 tank üretimi, 2 milyar dolar karşılığı 6 AWACS erken uyarı uçağı alma projesi, Deniz Kuvvetleri’ne yeni bazı gemi alımı ve üretimi projeleri ve 700 milyon Dolar karşılığı 170 tankın modernleştirilmesi projesi şimdilik ortada kalmıştır. Aynı yılın (2001) başında 350 milyon Dolar değerindeki silah alımının çok pahalıya ve şartlara aykırı yapılması nedeniyle bir operasyon daha gerçekleştirilmiş olduğu bu son olayla birlikte basına yansımıştır. Tüm bu operasyonların yanında ayrıca, Başbakanlık Güvenlik İşleri Başkanı emekli Albay Firuz Kırış’ın askeri ihalelerle ilgili kriptoları bazı kişi ve kuruluşlara sattığı iddiası ile soruşturma başlatılmıştır.

Askerlerin de yolsuzluklara bulaşmış olabilecekleri gerçeğinin çok kişi tarafından düşünülebileceğini hesaplayan bazı generaller, kendilerine yönelik şüpheleri dağıtabilmek için küçük oyunlar düzenlemektedirler. Örneğin, “Beyaz Enerji Operasyonu”nu başlatan General Bekir Uğurlu’ya “sol” bir gurup tarafından sözde silahlı saldırı düzenlenmekte ve general sağ olarak kurtulmaktadır. Böylece sözkonusu operasyonu başlatanlar kafalara nekadar haklı oldukları düşüncesini yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Arkasından gazeteler aracılığıyla kökten dinci Hizbullah’ın emekli generallerden Veli Küçük’e, Erol Özkasnak’a ve Çevik Bir’e süikast hazırladığı haberleri yayılmaktadır. Burada ilginç olan, Hizbullah’ın askeri istihbarat birimlerinin yardımları ile örgütlenip PKK’ya karşı kullanıldığının bilinmesidir. Bu işin içinde kendisine Hizbullah tarafından süikast yapılacağı söylentisi yayılan emekli generallerden Veli Küçük’de vardır. Veli Küçük’ün Hizbullah elemanlarını eğiten “Yeşil” lakaplı profesyonel katil Mahmut Yıldırım ve yine benzer işleri yapan Susurluk’daki “trafik kazası” kurbanlarından faşist Abdullah Çatlı ile bağları kanıtlanmıştır. Veli küçük bu nedenlerle yargılanamamıştır ama, olayın fazla büyümesini engellemek için aynı kişi sessizce emekliye ayrılmıştır. Adı geçen diğer iki General’de Veli Küçük’ten farklı değillerdir ve 28 şubat 1997 askeri müdahalesinde başrolü oynamışlardır. Bunlardan Emekli General Özkasnak, 28 şubat günü yaptıkları işin “postmodern bir darbe olduğunu” açıkca söylemiştir. Anlaşılan bu süikast öyküleri ile sözkonusu generaller ve asıl olarak Silahlı Kuvvetler halkın gözünde aklanmak, herhangi kirli bir işe bulaşmamış gibi gösterilmek istenmektedir. Eğer gerçekten hiçbir pisliğe bulaşmamışlarsa, bunu böyle oyunlarla sözde kanıtlamaya çalışmalarının gerekçesi nedir? Kendinden emin olmayanlar, üzerlerinde bir şüphe olduğunu düşünenler sürekli olarak namuslu olduklarını kanıtlamaya çalışırlar. 

Sonuçta, yurtdışı hesaplarına kaçırılan sözkonusu milyarlarca US- Doları soygun paraları ve onlarca yıldır sistematik olarak tahribedilen toplumsal değerlerle ülkenin enerji, eğitim, sağlık, konut, açlık gibi yaşamsal sorunlarının çoğuna çözüm getirmek mümkündü. Buna karşın Türkiye halkının yararlarına yönelik herhangi bir yatırım yapılmamakta, halkın vergileri ile dolan devlet kasası sistematik olarak soyulmaktadır. Muhalefetteki partilerden birinin liderinin açıklamasına göre, Türkiyen'nin en büyük ve dünyanın sayılı barajlarından GAP'ın enerji ve sulama projeleri için 1990 yılından beri yapılan tüm yatırım 14 milyar US- Doları düzeyindedir. Son birkaç yıl içinde sadece bankalardan çalınan paralarla aynı çapta bir enerji ve sulama projesi daha üretmek mümkündü.

Ekonom Dr. Ömer Bolat'ın 2001 yılı başında açıkladığına göre, sadece iç borçların faizine son 10 yılda 120 milyar US- Doları ödenmiştir. Yine aynı kişinin ifadesi ile bu paralar yatırıma yönelmiş olsa idi, bugün Türkiye'nin gayrisafi ulusal geliri iki katına yükselirdi. Devletin bastığı kağıtları satın alanlar, bu şekilde devlete borç verip faizini cebe indirenler, üretici olmayan spekülatif yollarla kolayca para kazananlar, sözkonusu emeksiz kazançlarını hiçbirzaman belirli bir risk içeren üretici yatırımlara yöneltmemektedirler. Kolay karlar peşinde koşma, gündelik düşünme sadece bir avuç spekülatörün değil, yavaş yavaş tüm toplumun ağırlıklı düşünce biçimi olmaya başlamıştır. Bir avuç spekülatörü zengin etmek için çalışan devletin ve bu düşünce tarzının esiri olmuş toplumun gelecekleri ile ilgili en önemli yatırımı, çocuklarını unutmaları son derece anlaşılabilir bir olaydır.

Sözkonusu yolsuzlukların artığı ekonomik kriz dönemlerinde yığınların dikkatlerini asıl toplumsal sorunlardan uzaklaştırmak amacıyla milliyetçilik edebiyatı alabildiğine pompalanır. Bu dönemlerde hırsızlar, toplumu soyanlar veya bu soygundan komisyon alanlar milliyetçilik maskesi ile gerçek kimliklerini gizlemeye çalışırlar. Halkın yarattığı ulusal değerlerin arslan payını kasalarına dolduran sınırlı sayıda mali- sermaye çevresinin ve spekülatörlerin soygunlarını, sözkonusu güçlerle birlikte çalışan yönetici elitin karanlık işlerini dikkatlerden uzaklaştırmak için milliyetcilik ve savaş kışkırtıcılığı kriz dönemlerinde alabildiğine pompalanır. Bu gerçek tarihin pratiğinde defalarca kanıtlanmıştır. Sonuçta, yüzlere takılan milliyetci maskeler ne askerlerin ve ne de sivillerin suçsuzluklarının kanıtı olabilir. Yine, tüm dini ideolojilerin, veya geleneksel düşünce kalıpları ve menfaat hesapları ile bir dini ideolojiye dönüştürülen burjuva “Kemalizm”in ve benzer eklektik (yamama) ideolojilerin tümünün istismara açık oldukları ve belli mülk sahibi sınıfların yararlarını korumaya yaradıkları da –ayrıca- defalarca kanıtlanmıştır. Mevcut ideolojiler içinde en insancılı ve bilimseli olan enternasyonalist Marksizm’in, sosyalizmin bile, toplum belirli bir demokratik olgunluğa erişmedikçe ve güçlü toplumsal denetim mekanizmaları oluşturulamadıkça -iktidardaki güç tarafından- benzer biçimlerde istismarının mümkün olduğu tarih önünde kanıtlanmıştır. Çünkü sonuçta tüm güzel idealleri yaşama geçirenler insanlardır ve insanlar başka tertemiz bir dünyadan değil, sınıflara bölünmüş bu hastalıklı gezegenden gelmektedirler. İnsanlar sadece yapıcı, insancıl kültürlerin değil, insanlık düşmanı yıkıcı, egoizmi ve suçu besleyen kültürlerin de etkisindedirler. Bu nedenlerle asıl önemli olan, sağlıklı işleyen bir demokrasiye ve güçlü toplumsal denetim mekanizmalarına sahip olabilmektir. Ekonomik yaşamda demokrasiye, daha dengeli bir ekonomik dünya sistemine ve bunun yanında daha adaletli bir ulusal ekonomiye sahip olamadan politik anlamda bir demokrasiyi gerçekleştirmek de -ayrıca- olanaksızdır. Sağlıklı işleyen toplumsal denetim mekanizmalarına sahip sosyal yapılara kavuşabilmek daha ileri bir toplumsal bilinci gerekli kılmaktadır. Kısacası, demokrasi denince ne anlaşıldığı, istenenin ne olduğu doğru tesbit edilebilmelidir.

Günümüzde, aile içinde eşine ve çocuklarına şiddet uygulayan, karısını kara çarşafın arkasına gizleyen bireylerden veya böyle bir sosyal yapıyı savunan kurumlardan, partisi içinde veya yönettiği herhangi bir örgüt içinde diktatör konumunda olan kişilere ve bu kişileri kabullenen örgütsel yapılara dek her kişi ve kurum “demokrasi” istediği iddiasındadır. Hatta, üyelerini dahi rahatca yokedebilen, terörü temel politik mücadele yötemi olarak benimsemiş olan, kişi kültü yaratan örgütlenmeler bile “demokrasi” istedikleri yalanını söyleyebilmektedirler. Benzer ikiyüzlülük çok daha belirgin biçimde uluslararası arenada da sürmektedir. Yoksul ülkelerde askeri darbeler örgütleyen, faşist diktatörlükleri destekleyen ve hatta bu ülkelerin halklarının kafasına çağın en yokedici bombalarını yağdıran sınırlı sayıda zengin ülke “demokrasi” ve “insan hakları” havarisi rolü oynamaktadırlar. Şüphesiz bu ülkelerin kendi içlerinde yoksul ülkelere göre göreceli olarak gelişmiş daha demokratik bir işleyiş ve daha gelişmiş demokratik kurumlar vardır. Buna karşın sözkonusu bu demokrasilerin bile, güçlü mali- sermaye çevreleri, uluslarüstü tekeller, militarist güçler, medya üzerinde hakimiyet kurmuş güçler tarafından giderek daha fazla manupule edilir hale gelmişlerdir. Bu ülkelerde de demokrasinin giderek daha fazla biçimsel bir seçim oyununa dönüştürüldüğü rahatca gözlemlenmektedir. Bürokratik yapısı ve özellikle silahlı bürokrasisi ile devletin varolduğu, sosyal antagonizmaların varolduğu yapılarda salt bir demokrasi düşünmek şüphesiz olanaksızdır. Böyle yapılarda demokrasi ile diktatörlük karmaşık bir düzen içinde içiçedirler ama, bu ikisi arasındaki denge “demokrasinin anavatanı” ilanedilen zengin ülkelerde de giderek artan bir hızla demokrasi güçleri aleyhine bozulmaktadır. Mevcut antidemokratik dünya düzenini ve buna bağlı olarak değişik ülkelerde faşist diktatörlükleri besleyen asıl güç, en yüksek kar oranlarını sağlayan ve sadece yıkıma yarayan gelişmiş karmaşık (sofistike) silahları üreten askeri- sanayi komplekslerdir. Bunun yanında diğer başta gelen demokrasi düşmanı güç ise, mafya örgütlenmeleri ile içiçe geçmiş olan, hiçbirzaman üretici alanlara yönelmeyen, spekülasyonlar yoluyla riske girmeden çok büyük kazançlar sağlayan sermaye çevreleridir. Halklara, toplumsal yararlara karşı giderek artan ölçüde işlenen suçların asıl sorumluları, geçmişin karanlık yanlarının, patriyalkal kültürlerin insanlığın sırtında oluşturduğu hörgücün gıdasıyla da beslenen militarizme ve spekülasyona yönelik sermaye güçlerdir. Yaşamın ve demokrasinin düşmanı sözkonusu güçlere karşı ancak toplumun her hücresinde demokratik işleyişi savunabilen bireylerle, bu kültüre ve disipline sahip kurumlar ve örgütler aracılığıyla mücadele edilebilir. Şüphesiz, haksızlıklara karşı mücadele amacıyla biçimlenen örgütler ve kurumlar da kendi içlerinde -mücadelenin şiddetine göre biçimlenen- bir hiyerarşi ilişkisine sahip olacakları ve sonuçta bu örgütlenmenin elemanlarıda mevcut dünyadan gelmiş olacakları için, Kandit vari bir iyimserlikle bu örgütleri idealize etmemek gerekir. Yine de önemli olan, bu örgütlerin iç işleyişlerinde haksızlıkları asgariye indirecek, demokratik işleyişi azamiye çıkartabilecek bir kurumlaşmanın yolunu bulabilmektir. Bir haksızlığa karşı mücadele edilirken oluşturulan kurumlar, gelecekte ne çapta haksızlıklar olacağının, değişecek olanın sadece haksızlıklardan kazanç sağlayanlarmı, yoksa gerçekten haksızlıkları doğuran ilişki biçimlerinin tümümü olacağını daha başlangıçta belli ederler. Hissedilen, insanlığın sözkonusu gelişmeyi sağlayacak yeni bir rönesansa (bir yeniden doğuşa) acil gereksinimi vardır.

Silaha giden paralar

Birleşmiş Milletler'e bağlı Dünya Sağlık Örgütü WHO'nun verilerine göre, Türkiye'deki sağlık harcamaları, Türkiye'den çok daha yoksul Afrika ülkeleri ile aynı katagori içindedir. 1999 yılında sağlığa ayrılan pay genel bütçenin yüzde 2,7'si kadar olmuştur. Bunun gayrisafi ulusal gelirdeki payı yüzde 3.7 kadardır. Afrika'da ise bu miktar yüzde 4,5'un üzerindedir. IMF'nin istemlerine uyum sağlayabilmek için 2001 yılının ilk günlerinde Sağlık Ocakları'da paralı yapılmış ve yoksullar için parasız hiçbir sağlık hizmeti kalmamıştır. Ülkede günümüzde 14 milyona yakın insan hiçbir sağlık hizmetinden yararlanamamaktadır. Diş Hekimleri Birliği'nin açıklamasına göre, Türkiye'de 6,5 milyon insan yaşamında tek kez bile diş hekimine gitmemiştir. Nüfusun yüzde 49'u ise bir yıldan fazla süredir diş hekimine gidememektedir. Kürt halkının yoğun olarak yaşadığı doğu illerinde 20 bin kişiye bir diş hekimi düşmektedir.

Halk giderek yoksullaşır, buna karşın tüm sağlık hizmetleri paralı hale gelirken, 1997 yılı verilerine göre ülkede 2 milyonu kronik olan 6 milyon hepatit (sarılık) hastası vardır. AİDS ve artan yoksulluk nedeniyle verem (tbc), diğer fiziki hastalıklar ve psikolojik bozukluklar hızla artmaktadır. Toplumda hastalar yerine sağlıklıları hesaplamak herhalde daha kolaydır. Bu koşullarda yaşayan Türkiye halkının yüzde 58'i 50 yaşını doldurmadan ölmektedir. Sözkonusu üzücü gerçeğe karşın, emeklilik yaşı kadınlarda 58'e, erkeklerde ise 60'a yükseltilmiştir. Birleşmiş Milletler'in 2000 yılı insani gelişme raporuna göre, 174 ülke arasındaki sıralamada Türkiye ancak 85. olabilmiştir. Çoğu Latin Amerika ülkeleri ve tüm Doğu Avrupa ülkeleri bu konuda Türkiye'den çok daha ön sıralarda yeralmışlardır. Bunun analmı, sıralamada önde olan ülkelerde yaşam standardı, insanların eğitim düzeyleri ve eğitimin kalitesi daha yüksektir. Bu ülkelerde sağlık hizmetleri daha iyidir, yaşam süreleri daha uzundur vs..

Türkiye'de bütçenin arslan payı dünyanın altıncı büyük ordusu olan TSK'ya ve silahlanmaya gitmektedir. Bütçeden ikinci büyük pay ise, toplumu denetim altında tutmaya yarayan Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı'na ayrılmaktadır. Bakanlık olmamasına karşın Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçeden aldığı pay dokuz ayrı bakanlığın aldığı toplam paydan daha fazladır. 2000 yılı verilerine göre Türkiye'de 75 bine yakın cami ve devletten maaş alan 89 bin civarında imam ve diğer cami personeli vardır. Planlamaya göre cami sayısı 2010 yılında 103 bine ulaşacaktır. Aynı süre içinde toplam cami personelinin sayısı ise 239 bine yaklaşacaktır. Dinci örgütler tarafından dikkatli biçimde eleştirilen TSK'nın Allah ile arasında herhangi bir problem yoktur. Generallerin İslamcı etiketi taşıyan partiye karşı saldırılarının nedenleri farklıdır.

Bundan yaklaşık iki yıl kadar önce, resmi verilere göre 17- 18 bin kişinin, devlet dışı kurumların verilerine göre ise 40 bine yakın insanın ölümüne neden olan ve ekonomiye 7 milyar US- Doları civarında zarar verdiği söylenen büyük Marmara depremi olduğu günlerde Silahlı Kuvvetler, askeri harcamalardan hiçbir kısıntı yapılmayacağını açıklamışlardır. Depremin ardından, içlerindeki çıkartılamamış cesetlerle birlikte yıkıntıların denize atıldığı yazılmıştır basında. Marmara yöresindeki depremde ve Düzce, Bolu, Adana depremlerinde evsiz kalan binlerce aile üçüncü kışlarını da sağlıksız çadırlarda geçirirlerken, bir yıllık Türkiye bütçesinin iki katından daha fazla değerde silah alımı projesi aksamadan sürmektedir. 25 yıl içinde 150 milyar US- Doları karşılığı silah alınacaktır. Depremde kolayca yıkılan binaların yapımından birinci dercede sorumlu olan hırsız mütahitlerin tümü cezaevlerinden çıkmışlardır. Sözkonusu mütahitlerin işlerini kontrol etmekle yükümlü resmi kurumlar hakkında ise herhangi bir soruşturma başlatılmamıştır.

USA yönetimi, Ankara Hükümeti'nin gelirlerinin en büyük kısmını silaha harcadığını bildirmektedir. Şüphesiz bu işten en büyük karı sağlayan kendisidir. Türkiye'ye en çok silah satan ülkeler arasında Almanya'da vardır. Örneğin, 1999 yılında Almanya Türkiye'ye 1,9 milyar Mark değerinde silah satmıştır. USA Dışişleri bakanlığının verilerine göre 1995- 97 yılları silah alımında Türkiye dünyada altıncı sıradadır. Buna karşın, Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu UNFPA'nın 1998 yılı verilerine göre, sağlık ve eğitim harcamalarında Türkiye 133 ülke arasında ancak ellinci sıradadır. Tüm komşuları, Yunanistan, Bulgaristan, Rusya, İran ve Kuzey Afrika ülkeleri bu konuda Türkiye'den daha iyi durumdadırlar.

820 000 mevcudu ile Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) dünyanın altıncı büyük ordusu olmakla övünmektedir. 1997 yılının verilerine göre kişi başına silah harcaması 123 US- Doları civarındadır. Yunanistan'ın aynı yıldaki harcaması ise kişi başına 521 US- Doları kadardır. Türkiye bütçesinin kamu harcamaları kaleminden savunmaya USA ile aynı oranda pay ayırmaktadır ve bu konuda Türkiye'yi Yunanistan hemen arkadan izlemektedir. Fransa gibi aynı zamanda nükleer güç olan büyük bir devletin savunmaya ayırdığı pay oranı Türkiye'den daha düşüktür. Silaha bütçesinden bukadar büyük paralar ayıran Türkiye'nin para birimi Lira, 2000 yılında dünyanın en düşük değerli parası olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na geçmiştir.

1997 yılında Suudi Arabistan 31,3 milyar US- Doları değerinde silah alımı yaparak bu konuda birinciliği elde etmiştir. Petrol paraları yoksul Arab halklarına veya herşeyini yitirmiş Filistin halkına değil, silaha, İsviçre bankalarına veya Batı'da lüks bina alımına yatırılmaktadır. Silahlanmanın asıl şampiyonu, 1997 yılı bütçesinden askeri harcamalara 276,3 milyar Dolar, 1999 bütçesinden ise 281 milyar Dolar ayırabilen USA'dır. Aynı yıl Tüm NATO ülkelerinin, Japonya ve Güney Kore'nin toplam savunma bütçeleri USA'nın savunma bütçesinden  79 milyar Dolar daha düşük düzeydedir. Buna karşın USA'nın 1999 yılı bütçesinden eğitim harcamalarına sadece 35 milyar Dolar, sağlık harcamalarına ise 6 milyar Dolar ayrılmıştır. Ülkeyi yönetenler 2005 yılına dek silahlanma harcamalarını 112 milyar Dolar daha arttırmayı planlamaktadır. Gelecek 15 yıl içinde silah teknolojisi ve gücü açısından karşılarında hiçbir rakip görmemektedir. USA, silahlanmayı artan bir tempo ile sürdürmelerinin gerekçesini, NATO içindeki müttefikleri dahil tüm devletleri potansiyel tehlike olarak görmekle açıklamaktadır. USA'yı dünyanın merkezi, diğer tüm bölgeleri de hakimiyet alanları olarak gören yönetici elitin paranoyasını anlamak mümkündür. Çağdaş ırkçılığın kaynağı olan sözkonusu düşünce tarzı, USA'da ulaştığı boyutlarda olmasa bile tarihte diğer militarist imparatorluklarda da gözükmüştür. Fakat yine de bu ülkede (USA'da) silahlanmanın derinlerde yatan asıl nedeni, ekonomilerinin ikinci dünya savaşı yıllarında militarize olması ile ilgilidir. Ölüm ve yıkım ile beslenen sözkonusu devasa mekanizmayı doyurabilmek için ülkenin iç kanaklarının çoğunluğu silah tekellerine aktarılmaktadır. USA hızla silahlanırken, aynı süreci tüm dünyada kışkırtmaktadır.

Dünyanın en problemli bölgelerinden olan Ortadoğu ve Balkanlar'da, USA'nın denetimi altında bir gerilimin canlı tutulması, silah satışlarını ve dolayısı ile militarize olmuş USA ekonomisini beslemektedir. Bu amacın da ötesinde adı geçen bölgelerde çelişkilerin ve çatışmaların sürmesi, USA'nın özellikle Avrupa'da askeri varlığını kalıcılaştırmakta, kıtadaki politik denetimini güçlendirmektedir. USA, Avrasya'nın zenginliklerine rahatca ulaşabilmek ve dünya hakimiyetini sürdürebilmek için Avrupa'yı denetimi altında tutmak zorundadır. Sözkonusu USA politikası dünyada, özellikle Rusya, Türkiye ve Türkiye'ye komşu ülkelerde silahlanmayı kışkırtmaktadır. Silahlanmak zorunda kalan bu ülkelerin ekonomik kaynakları sınırlı olduğu için, halkları çok ağır bedeller ödemekte, yoksulluğa ve açlığa itilmektedirler.

Türkiye, maliyeti 4 milyar US- Doları olan 145 saldırı helikopteri alarak bölgenin en güçlü savaş filosuna sahip olmayı hesaplamaktadır. Maliyeti 7 milyar US- Doları olan 1000 adet ultra modern tank üretmeyi veya satın almayı, maliyeti 3,5 milyar US- Doları'na 1000 M60A- 1 tankını modernize etmeyi planlamaktadır. Dört adet AWACS erken uyarı uçağı ve hatta uçak gemisi almayı planlanlamaktadır. Tüm komşuları da Türkiye gibi silahlanmaktadırlar. Türkiye İsrail ile silah teknolojisi ve askeri eğitim konularında sıkı işbirliği yapmaktadır. İsrail'de Irkçı baskılar altındaki Filistin halkının sorunları çözümsüzlüğe itilirken, USA, İsrail ve Türkiye silahlı güçleri Akdenizde ortak tatbikat yapmaktadırlar. Büyük devlet olmayı güçlü bir silahlı kuvvete sahip olmakla eş gören yönetici elit, asker ünüforması giyenlerin halkın içinden gelen kişiler olduklarını ve en modern silahları kullananların da sonuçta insanlar olduklarını bildiği için, halktan tamamen kopuk profesyonel bir ordu kurma çalışmalarına şimdiden başlamıştır. Özellikle faşist MHP üyelerinin profesyonel ordunun içinde yeralacakları basına yansımaktadır.

Toplam mevcudu 200 bine yaklaşan polis gücü içindeki özel birliklerin elemanlarının ezici çoğunluğu MHP'ye bağlı kişilerden oluşmaktadır. Kriminal örgütlerle iç içe çalışan MHP'ye bağlı yasadışı paramiliter (yarı- askeri) güçler silahlıdırlar. Özel kişiler de hızla silahlanmaktadırlar. Basına yansıyan bilgilere göre, yasadışı işlerle uğraşanların, faşist MHP üyesi kişilerin silah ruhsatı almaları son derece kolaydır. Aynı bilgilere göre, 3 milyon kadarı tabanca olan toplam 4,3 milyon civarında ateşli silaha ruhsat (yasal taşıma veya bulundurma izni) verilmiştir. Buna karşın 6 milyon civarında ateşli silahın özel kişilerin elinde olduğu söylenip yazılmaktadır. Yapılan bir araştırma, sözkonusu silahları taşıyanların üçte birinin suç işlemeye yatkın psikopat yapıda kişiler olduklarını ortaya koymuştur.

Silahlanmaya bütçesinden bu ölçüde büyük pay ayıran Türkiye devleti, 1997 yılının ikinci ayında İstanbul yakınlarındaki Tuzla Tersanesi'nde çıkan bir tanker yangınını zor söndürmüştür. Ateşe dayanıklı elbiseleri olmadan yanan gemiye çıkartılan itfaiye erlerininin birkısmı olay yerinde yanarak ölmüşler, ağır yaralı kurtulanlar da hastahanede ölmüşlerdir. Bayramlık gibi giydiği ateşe ve ısıya dayanıklı elbisesi ile emrindeki yanan görevlileri seyreden İstanbul İtfaiye Müdürü Muhittin Soğukoğlu basına aynen şunları söylemiştir: ''Üzerimdeki ateşe ve ısıya dayanıklı elbise bana hediyedir ve itfaiye teşkilatındaki tek elbisedir.'' Aynı olayla birlikte Türkiye'nin bir deniz itfaiyesinden yoksun olduğu da gözler önüne serilmiştir. Bunun yanında İstanbul'da modern bir yanık tedavi merkezi olmadığı da anlaşılmıştır. Olayın diğer acıklı yanı, nüfusu 12 milyonu aşan İstanbul'da sadece 1 800 itfaiyeci vardır. Marmara depremi sırasında İzmit ilinde başlayan büyük rafineri yangınını Ruslar söndürebilmişlerdir ancak.

Mafya, ekonomi, devlet kurumları ve Meclis

Halkın sistematik olarak soyulmasının, çalışanların gerçek ücretlerinin sürekli düşürülmesinin, tekellerin maliyetleri düşürerek karlarını sürekli arttırmalarının ve ucuza ihracat yapabilmelerinin aracı olan yüksek enflasyonist politikalar 12 eylül askeri darbesinin koruyucu şemsiyesi altında başlamıştır. IMF'nin, Dünya Bankası'nın, uluslararası finans kuruluşlarının ülke ekonomisi ve politikası üzerinde denetimleri sözkonusu askeri darbenin ardından giderek artmış ve 2000 yılı sonunda Türkiye tarihinde ilk kez IMF her ay ülke ekonomisini kontrol etme hakkını elde etmiştir. Öbür yanda resmi bütçenin yaklaşık iki misli düzeye, 110 milyar US- Dolarına ulaşan dış borçlar, 50 milyar dolara yaklaşan iç borç yükü altındadır ülke. 1999 yılının ilk yarısında yapılan hesaplara göre, daha 1998 yılında iç ve dış borçların toplamı gayrisafi ulusal gelirin yüzde 65'ine ulaşmıştır. Basına yansıyan verilere göre, ödenmesi gereken 1 yıllık faizlerle birlikte bu oran yüzde 76'ya çıkmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının herbiri 2 500 US- Doları civarında borç yükü altındadırlar. Çocuklar bu miktarda borcu üstlenerek doğmaktadırlar. Sözkonusu borçların ödenme vadesi gelen faizleri Türkiye bütçelerinin yarıya yakınını kemirmektedir her yıl. Uzman ekonomların resmi verilere bakarak yaptıkları hesaplar sonucu Türkiye'de devletin şimdiye dek birkaç kez iflas etmesi gerekmektedir.

Ekonominin sürekli kötüye gitmesine, ülkenin her geçen yıl IMF'ye ve Dünya Bankası'na biraz daha fazla bağımlı hale gelmesine karşın, hesaplanan çöküntü şimdilik gerçekleşmemektedir. Bunun nedeni ülkedeki kara ekonominin hacminin büyüklüğü ile ilgilidir. Bu konuda da kesin bir veri olmamakla birlikte, kayıtlara geçen ekonomik faliyetlerin iki misli civarında kara ekonomi olduğu söylenmekte ve yazılmaktadır. Sosyal sigortalar kurumuna kayıtlı 4 milyon işci olmasına karşın, 30 milyon civarında aktif nufus vardır ve çoğunluk vergisiz kara işcilik yapmaktadır. Ülkede en büyük sendikal konfederasyon olan Türk- İş'in uzmanlarının hesaplarına göre, Türkiye'de 10,5 milyona yakın ücretli veya gündelikci işci vardır. Bu işcilerin 5 milyon kadarı kayıt dışı olarak çalıştırılmaktadırlar ve bu nedenle devlet yaklaşık 2,2 katrilyon TL (3 milyar US- Doları) civarında vergi geliri yitirmektedir. Şüphesiz bu büyük bir kayıptır ama, buna karşın buna karşın sözkonusu kara çalışanların emeklilik giderleri olmayacaktır. Bunun yanında sosyal patlamaları frenleyen gözükmez bir gelir toplumsal yaşama katkı yapmaktadır. Sonuçta, yasadışı bu işleyiş yönetenlerin işine gelmektedir.

Basındaki bilgilere göre, dünyadaki tüm gayrisafi ulusal gelirin yüzde 7 kadarı uyuşturucu parasıdır. USA Dışişleri Bakanlığı'nın ve konu ile ilgili diğer kuruluşların ifadelerine göre, Avrupa'ya giren uyuşturucunun yüzde 70'i Türkiye üzerinden gitmektedir. USA'ya giren uyuşturucunun yüzde 40 kadarının da yine aynı yoldan geçtiği iddia edilmektedir. Afganistan, Pakistan, İran ve Orta Asya ülkelerinden gelen uyuşturucunun Azerbeycan- Nahcivan üzerinden, İran ve Irak sınırlarından Türkiye'ye girdiği basına yansımaktadır. Uyuşturucuların sınırdan geçirilmesi ve taşınması işlerinde Türkiyedeki bazı askeri istihbarat birimlerinin, jandarma istihbarat örgütü JİTEM'in ve İsrail istihbarat Örgütü MOSAD'ın rol oynadığı söylenmekte ve yazılmaktadır. Aynı zamanda birer bağımsız şirket gibi çalışan, işlerinde yasal sınır tanımayan istihbarat örgütleri, sözkonusu kaçakcılık yoluyla hem kendilerine büyük mali kaynak sağlamakta ve hem de bu işi bölgede haber toplama ve provokasyon eylemleri için kullanmaktadırlar. İran, Irak ve Türkiye sınır üçgeninin Türkiye tarafında olan Yüksekova'da 1996 yılında patlayan bir skandal ile ilgili mahkeme süreci bu gerçeği kanıtlamıştır. ''Yüksekova çetesi'' olarak adlandırılan, birçok cinayete imza atmış olan, içinde yüksek rütbeli subayların, korucuların ve PKK itirafcılarının olduğu örgütlenme, eylemlerini dengeleyemediği için darbe yemiştir. Eğer hata edip de süt ürünleri fabrikası sahibi Levent Cinemre'nin yeğenini kaçırmasalar, devlet yanlısı tanınmış Kürt aşiret reisi ve ANAP Hakkari saylavı Naim Geylani'nin yakınlarını tehdit etmeseler, devlet için bölgede önemli bir kişi olan eski CHP saylavı Esat Canan'ın yakını Abdullah Canan'ı öldürmeseler, hiçbirzaman yakalanıp yargılanmayacaklardı. Yine de operasyonun sınırlı tutulduğu anlaşılmaktadır. Basında defalarca yazıldığına ve son olarak Türk gazeteci Kürşat Akyol'un naklettiğine göre,''Yüksekova çetesi'' sanıkları ifadelerinde, uyuşturucu ticaretinin askeri araçlarla yapıldığını anlatmışlardır. PKK saflarından kaçarak Türk ordusuna sığınan ve Yüksekova adlı yerde ve komşu illerde JİTEM tarfından kirli işlerde, cinayetlerde ve uyuşturucu kaçakcılığında kullanıldığını analtan Mustafa Gün'e göre uyuşturucular askeri helikopterlerle taşınmaktadırlar. Mustafa Gün sözkonusu uyuşturucuların Hakkari, Yüksekova, Van  ve Silopi'den girdiğini, yakalananın da imha edilmediğini, TV kameraları karşısında uyuşturucu diye unların yakıldığını anlatmaktadır.

Ham olarak doğu sınırlarından giren uyuşturucunun Türkiye'deki labaratuarlarda işlenip eroin haline getirildikten sonra Balkanlar üzerinden Avrupa'ya veya deniz yoluyla Fransa'da Marsilya'ya ve İspanya'ya ulaştığı yazılmaktadır. Balkanlar'da Türk mafyası ile birlikte bu işi yürütenlerin başında Arnavut mafyası, CIA tarafından silahlandırılan Kosova Kurtuluş Ordusu (KLM veya UCK) adlı örgüt gelmektedir. Alman uyuşturucu ajanları Kosova uyuşturucu mafyasının yıllık cirosunu 1,5 milyar Dolar'ı aştığını söylemektedirler. 8 ağustos 1998 tarihli Spigel ve 13 ağustos 1999 tarihli The Berliner Welt, UCK'nun mafya örgütü gibi olduğunu ve uyuşturucu kaçakcılığı yaptığını yazmaktadırlar. DEA (US Drug Enforcement Agency), uyuşturucunun Balkanlar’daki son durağının UCK olduğunu ve bu örgütün kazancının Türk mafyasının kazancından hemen sonra geldiğini rapor etmiştir. USA Adalet Bakanlığı'nın 1996 yılına ait Avrupadaki uyuşturucu kaçakcılığı ile ilgiliraporu (U. S. Department of Justice- THE NNICC REPORT 1996) aynı yöndedir. Makedonya Türk Demokratik Partisi Genel Başkanı Erdoğan Saraç, 2001 yılı mart ayı içinde Kosova- Makedonya sınırında silahlı saldırılar başlatan UCK eylemcilerinin gelir kaynağının uyuşturucu ticareti ve diğer mafya faliyetleri olduğunu söylemiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Yugoslavya'ya karşı sürdürülen bombardımanı durduran 10 haziran 1999 tarihli kararı, UCK'nun silahsızlandırılıp askeri bir örgüt olamaktan çıkartılmasını kararlaştırmıştı aynı zamanda. Bölgede askeri varlığını kalıcılaştırabilmek için provokasyonların ve silahlı çatışmaların sürmesini isteyen USA yönetiminin çabaları ile bu karar pratikte uygulanamamıştır ve Nicaragua'daki Kontras örgütlenmesinin benzeri Haşim Thaci liderliğindeki UCK çok daha güçlenmiş olarak mafya eylemlerini sürdürmektedir. Uyuşturucunun doğu sınırlarından Türkiye'ye girişinde olduğu gibi batı sınırlarından çıkışında da kaçakçıların polis ve diğer güvenlik güçleri tarafından korundukları konusunda güçlü kanıtlar vardır. Başbakanlığa bağlı Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından ünlü uyuşturucu kaçakcısı Yaşar Öz'e pasaport verildiği kanıtlanmıştır ve benzer kanıtların listesi uzayıp gitmektedir. Uyuşturucu gelirlerinin Türkiyedeki bankalara rahatca yatırıldığı, bu gelirlerin kaynaklarının araştırılmadığı, hiçbir zorluk çıkartımadan paraların aklandıkları bilinmektedir. Aynı denetimsizlik nedeniyle hem özel ve hem de devlet bankaları yöneticileri ve sahipleri tarafından soyulmuşlardır. Türkiye içinde yaşadığı derin ekonomik krize böyle sürüklenmiştir. Uyuşturucu kaçakcılığı yoluyla elde edilen gelirler Türkiye'nin bir yıllık bütçesinden çok daha fazladır.

2000 yılının altıncı ayında, iktidar ortağı faşist MHP'nin başkan yardımcısı Şevket Bülent Yahnici basın organlarına aynen şunları söylemiştir: ''Türkiye'nin Yüksekova- Marsilya yolunda 100 milyar US- Dolarlık uyuşturucu payı vardır ve bu paylaşılır. Polis yol verir, önde polis arabaları gider, TIR'lar yürür, arkada bilmem kimler eskort (yol arkadaşlığı, koruma) yapar… 100 milyar Dolar'lık bu uyuşturucunun 20 milyar Dolarlık kısmı yakalanır, geriye kalan 80 milyar Dolar'lık beşte dördü içeride bölüşülür…'' Uluslararsı Uyuşturucu Trafiği Gözlemevi OGD'nin 2000 yılı raporu da Yahniciyi doğrulamaktadır. Şüphesiz Şevket Yahnici bu işleri en iyi bilebilecek kişidir. Çünkü, 6 mart 1972 günü MHP Niğde senatörü Kudret Bayhan İtalya'dan Fransa'ya 50 milyon Dolar değerinde 146 kilo baz morfin sokarken yakalanmıştır. Çünkü, 12 eylül askeri darbesi ile MHP'ye ve doğrudan devlete bağlı olanlar dışında tüm mafya örgütlenmeleri polis tarafından ezilmiş ve alan ''ülkücü mafya'' diye anılan MHP üyelerine bırakılmıştır. Bölüşülen uyuşturucu karı Türkiye'nin bir yıllık resmi bütçesinden ve şüphesiz turizm, otomativ vs. sektörlerinin karlarından kat kat fazladır. Uyuşturucu kaçakcılığı engellendiği zaman ekonominin çökeceği ifade edilmektedir. Yahnici'yi böyle bir açıklama yapmaya iten neden, devlet kadroları içindeki bir hesaplaşma ile ilgilidir anlaşılan.

Basındaki haberlere göre, devletin hesaplarını denetlemekle yükümlü Sayıştay'a 2000 yılına ait hiçbir hesap verilmemiştir ve kurum neyi nasıl denetleyeceğini bilememektedir. Bu tavır topluma karşı bir başka sorumsuzluk örneği ve yasalara saygısızlığın en somut kanıtlarından biridir. Resmi kurumların kasalarına giren eroin paralarının miktarını ve diğer kara paraları gizleyebilme çabası nedeniyle devletin hesapları karışmıştır anlaşılan. Sayıştay kontrolu sırasında sözkonusu gerçeğin belgelenmesinden çekinen devlet patronları, ekonomi ile ilgili sayıları bu kuruma vermekten kaçınmaktadırlar herhalde. Aslında Türkiye kara ekonomi konusunda bir istisna değildir. Tüm ticaretinin sadece yüzde 5- 10 kadar bir kısmının gerçek mallar üzerine olduğu, gerisinin spekülasyon olduğu bir dünyada Türkiye'nin kara ekonomisi anlaşılır bir olaydır. Dünya ekonomisi ile ilgili gerçekler kapitalist sistemin artık verimli olmaktan tamamen uzaklaştığını, yapısal dengesizlikleri nedeniyle sürekli kriz içinde olduğunu ve yasadışılığı beslediğini göstermektedir. Durum böyle olunca, doğal olarak tüm sosyal yaşam devlet kurumları ile iç içe çalışan mafya örgütlerinin denetimi altına girmektedir. Hatta sonuçta devlet bir mafya örgütlenmesine dönüşmektedir. Varolan sınırlı demokratik kurumlar ve toplumun ahlakı alabildiğine yozlaşmaktadır. Tüm nefes delikleri tıkanan toplum bütünüyle çürüyüp kokuşmaktadır. (Bu yazı 11/ 03- 2003 günü Simbad’a basılırken, Maliye Bakanlığı hesap uzmanlarının aynı tarihli Hürriyet, Haber X vs. gibi basın organlarına yansıyan ifadelerine göre Türkiye ekonomisinin yüzde 61 kadarı kayıtdışıdır.)

Polis verilerine ve 1998 yılı sonundaki basın haberlerine göre, ülkede mafya örgütlenmelerinin sayıları 30 bine yaklaşan silahlı güçleri vardır. Mafya babaları silahlı adamlarına ayda en az bin US- Doları maaş ödemektedirler. Babaların çalışanlarına her ay 300 milyon US- Doları civarında maaş ödedikleri yazılmaktadır. Şüphesiz mafya organizasyonları ile birlikte çalışan ünüformalı ve ünüformasız devlet görevlileri de vardır ve bunlara ödenen paralar yapılan hesabın dışındadır. Basındaki bikgilere göre, sözkonusu mafya örgütlenmelerinin sadece fuhuş sektöründen elde ettikleri kar 7 milyar US- Dolarını aşmaktadır. Mafya örgütlenmelerinin birde uyuşturu, silah kaçakcılığı, tefecilik, çek- senet tahsilatı, ihale takibi vs. gibi çok karlı başka alanları da vardır. Örneğin, yapılan özelleştirmelere, banka satışlarına, devletin açtığı inşaat ihalelerine ve diğer tüm ihalelere mafya örgütleri müdahale etmektedir. Sözkonusu örgütlenmelerin tüm kazançlar 100 milyar US- Dolarını çok aşmaktadır. Polis raporlarına göre Türkiye artık sadece uyuşturucu yolu değil, uyuşturucu pazarı durumuna da gelmiştir. Ülkede 1,5 milyon eroinman vardır. Türkiye bu konularda da bir istisna değildir.

Basına yansıyan Devlet İstatistik Enstütüsü (DİE) verilerine göre, 1999 yılında ekonomi yüzde 6,4 oranında gerilemiş, yıllık kişi başına gayrisafi ulusal gelir ortalaması 3000 US- Doları'nın altına düşmüştür. Gelir dağılımındaki eşitsizlik daha önce görülmemiş boyutlara ulaşmıştır. Türkiye, yeryüzünde bütün olarak hızla derinleşen adaletsiz gelir dağılımı oranı ile yarış edercesine, dünya da gelir dağılımının en adaletsiz olduğu ilk beş ülke arasına girmiştir. Yine DİE verilerine göre ülke nüfusunun en zengin yüzde 20'si gayrisafi ulusal gelirin yüzde 50'ye yakınını paylaşırken, en yoksul yüzde yirmi gayrisafi ulusal gelirin sadece yüzde 5,5 kadarını almaktadır. Türk- İş'in uzmanlarının hesaplarına göre, en zengin 134 bin aile ile en yoksul 134 bin aile arasında 234 kat fark vardır. 2000 yılı verilerine göre, bir yıl içinde enflasyon nedeniyle tüketim harcamaları yaklaşık yüzde 58 oranında artarken, ücretler sadece yüzde 26,5 kadar artmıştır. Aradaki fark yoksullaşma oranıdır. (Bu bölümler yazılıp bittikten sonra 2001 şubat ayında kendisini gösteren derin ekonomik krizle birlikte yoksullaşma katlanarak artmıştır. Türk- İş araştırmacılarının hızlı yoksullaşma sürecine koşut olarak sık sık yayınladıkları açlık sınırı raporlarının sonuncusuna göre, dört kişilik bir ailenin asgari gıda harcaması ocak 2002’de 307 milyon lira iken, ocak 2003’de 401 milyon liraya yükselmiştir. Asgari net ücret ise ocak 2002’de 163 milyon lira iken, ocak 2003’te sadece 226 milyon lira olmuştur. Dünya Bankası’nın 2000 yılı verilerine göre, yaklaşık 9 milyon Türkiye vatandaşı açlık sınırının altında, 24.4 milyon insanda fakirlik sınırının altında yaşamaktadır. [Daha geniş bilgi için bak: Güngör Uras, Milliyet, 14 şubat 2003] Şühesiz 2000 yılından bu yana sözkonusu sayıların daha da artmış olmaları gerekir.)

  ''Ulusal gelenek''

Tarihci Murat Bardakcı, 5 mart 2000 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısına aynen şöyle başlıyor: ''DSP Milletvekili Sema Pişkinsüt'ün karakol basıp nezarethanelerde bulduğu falakalarla askıları 'işkence aleti' olarak tanıtması beni çok rahatsız etti. O falaka ki milli geleneğimiz olmuş, asırlar boyunca okuldan kışlaya, karakoldan hapishaneye kadar hemen her yerde ve herkese can yoldaşlığı etmiş, hatta edebiyatımıza bile girmişti. Bugün 'işkence' denilen uygulamaya ise vaktiyle padişah bile bizzat katılmıştı. …hayatın ayrılmaz parçası olan falaka için 'işkence aleti' denmesi milli geleneklerimizden nasıl uzaklaştığımızı kesin ama acı bir şekilde göstermekteydi.'' İçinden bazı cümleler aktardığım yazıyı okurken, yazar acaba kara mizahmı yapıyor?, diye düşündüm önce. Yazıyı okudukca, yazarın son derece ciddi olduğunu anladım ve daha çok şaşırdım. Bardakcı yazısını, vaktiyle Padişah'ın da katıldığı tarihten işkence örnekleri vererek sürdürüyordu.

Türkiye toplumu bir yanıyla tarihin derinliklerine uzanan son derece insancıl bir kültüre ve haksızlıklara başkaldırma geleneğine sahiptir. Türk halkı, UNESCO tarafından da anılan Yunus Emre gibi büyük bir insancıl şair ve düşünür yetiştirmiştir 1200'lü yıllarda. Pir Sultan Abdal, Köroğlu gibi halkcı başkaldırının büyük şairlerine sahiptir Türk toplumu. Türkler, 1400'lü yılların başından itibaren, özellikle 1500'lü yıllarda militarist merkezi Osmanlı feodalizmine karşı sürekli başkaldırmışlardır. Haksızlıklara karşı başkaldırılar 1600'lü ve 1700'lü yıllarda da devametmiştir. 1519- 1606 yılları arasında başkent İstanbul'a onbinlerce isyancı Türk’ün kesik kellesi yollanmıştır. İdam edilenler arasında büyük halk şairi Pir Sultan Abdal'da vardır. Türkler, insancıl sevginin, aşkın ve İslami köktenciliğe karşı ince ironinin (alayın) büyük şairi Karacaoğlan'ı yetiştirmişlerdir. Kökten dinciliği, iki yüzlülüğü, riyakarlığı yeren insancıl kara mizahın büyük ustası halk kahramanı Nasrettin Hoca'yı yalnız Anadolu Türkleri değil, Azeriler ve İranlılar'da sahiplenmektedirler. Kazak Abdal, acımasız sert bir şiir diliyle yapmıştır aynı şeyi. Dadaloğlu, Toroslar'da zulme başkaldıran Türkmenlerin büyük şairidir. Anadolu'nun doğusuna yerleşmiş göçebe Oğuz boylarının serüvenlerini anlatan ve Homeros'un Odysseia'sının derin izlerini taşıyan 1300'lü yıllardan kalma ''Dede Korkut Öyküleri'', toplumda kadınlarla erkeklerin eşit değerde olduklarını, kadınlarında erkekler gibi at üzerinde savaştıklarını ve bu Türklerin haksızlıklara karşı başkaldırı ruhuna sahibolduğunu gösterir. Şüphesiz Türk toplumunun kültüründeki derin insancıllığın yanında, toplumundaki üst sınıfların kültüründe diğer bölge medeniyetlerinden miras kalma insana düşman karanlık yanlar, şiddet ve işkence geleneği vardır. Bu sadece Türklere has bir gerçek değildir. Tüm sınıflı toplumların kültürlerinde hem aydınlık ve hemde karanlık yanlar vardır. Ayrıca toplumların tarihlerinde sadece övünülecek yanlar değil, aynı zamanda utanc duyulacak yanlarda vardır. Hürriyet yazarı Murat Bardakcı, kültürün karanlık insancıl olmayan yanını övünülecek bir olay olarak öne çıkartmakta, işkenceyi teşhir edenleri kınamaktadır.

İşkenceyi yücelten Bardakcı anlaşılan yaşamında böyle bir uygulama ile hiç karşılaşmamış, övdüğü falakanın lezzetini tatmamıştır. Önce kurbanı sırtüstü yere yatırırlar, ayak bileklerini ''falaka'' adı verilen ve paralel iki deynekten oluşan basit bir alete kilitleyip tabanları havaya kaldırırlar. Güçlü biri ince esnek bir sopayı (genellikle kızılcık ağacı dalından yapılma bir sopayı) havaya dikilmiş ayak tabanlarına şiddetle vurmaya başlar. İnsan vücudunun en hassas bölümlerinden olan, sinir uçlarının alabildiğine yoğun olduğu ayak tabanları acıyı anında beyne iletirler. Bir süre sonra vurulan her darbe doğrudan beyinde hissedilmeye başlanır. Kurban bir balık gibi kıvranmaya, istemeden çığlıklar atmaya başlar. Elektirik işkencesi bundan da korkunçtur. Elektirik verilen kurban, her hüçresinin aynı anda ayrı ayrı parçalandığını hisseder ve irade dışı olarak ağzından kaçan çığlığını kendisi de tanımaz. Elektrotlardan biri kulak memesine bağlanırsa eğer, kurban çığlık da atamaz, ağzı açık kasılır kalır. Bu satırları yazan, karakollarda bulunan Filistin askısı ve diğer işkence aletleri nasıl acılar verdiklerini bilememektedir.

Meclis'in İnsan Hakları Komisyonu başkanı olan saylav Sema Pişkinsüt ve emrindekiler şüphesiz sıradan polis karakollarına baskın yapabilmişlerdir ve bu işkence aletlerini oralarda bulmuşlardır. İşkencenin anatomi bilgisi ile beslenerek profesyonelce yapıldığı ''Kontragerilla'', özel gizli polis merkezleri gibi yerler vardır birde. Pişkinsüt buraların yanından bile geçemez. Görevini ciddiye alan Sema pişkinsüt bulduğu işkence aletlerini Meclis'de göstermiş ve başkanı olduğu İnsan Hakları Komisyonu, işkencenin yaygın bir sorgulama yöntemi olarak kullanıldığı belirten bir rapor hazırlamıştır. İşkencenin varlığını resmen kanıtlayan Meclis Komisyonu Raporu'nun ardınadan, Sema Pişkünsüt İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı'ndan uzaklaştırılmıştır. Pişkinsüt'ün üyesi olduğu DSP'nin başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit, Pişkinsüt'ü korumamış, Komisyon Başkanlığı'ndan uzaklaştırılmasını onaylamıştır. Sema Pişkinsüt'ün yerine faşist MHP üyesi Hüseyin Akgül İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı'na getirilmiştir. İşkenceyi yapanlarda aynı partinin üyeleri oldukları için, yeni komisyon başkanı konunun gerçek uzmanıdır herhalde.

550 üyeli Meclis'de göstermelik 22 kadın saylavdan biri olan Sema Pişkinsüt, İnsan Hakları Komisyonu Başkanlığı'ndan uzaklaştırılınca, önemli görevi olan hiçbir kadın saylav kalmamıştır. Bakanlar kurulunda da tek kadın yoktur ve bu tablo kadının ülkede giderek kötüleşen, aşağılanan konumuna tam denk düşmektedir. Türkiye'de kadın saylav oranı yüzde 2,4 iken aynı oran Uganda'da yüzde 17,4, Güney Afrika'da yüzde 25, Mozambik'de yüzde 25, Meksika'da yüzde 14, İsveç'de ise yüzde 40,4 olarak kendisini göstermektedir. Üniversiteler ve yargı organlarında da kadınların oranı aynı şekilde düşüktür. Başbakanlığa bağlı Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün araştırmasına göre, Türkiye'de kadınların yüzde 97'si değişik ölçülerde şiddet uygulamasına maruz kalmaktadırlar. Ülkede 15- 24 yaş gurubundaki kadınların yüzde 37'si işsizdir. Sigortalı ve sendikalı kadın sayıları da erkeklere oranla çok düşüktür. Buna karşın Türk- İş'in araştırmasına göre, kırsal alanda ücretsiz aile işcisi olarak çalışan kadınların oranı yüzde 63'e yaklaşmaktadır. Hizmet sektöründe çalışanların yaklaşık yüzde 58'i kadınlardır. Kadınlar genel olarak aynı işkolunda erkeklerden yüzde 25 daha düşük ücret almaktadırlar ve ev işlerine beş kat daha fazla vakit ayırmaktadırlar. Evlilik ve doğum nedeniyle işini terketmek zorunda kalan kadınların sayıları kadınların tüm iş bırakma nedenlerinin yüzde 70'i kadardır. Kadın- erkek tüm işten çıkartmaların yüzde 20 kadarı da yine aynı nedenledir.

Hürriyet gazetesinin 16 temmuz 2000 tarihli sayısında Murat Bardakcı, Sağlık Bakanı Osman Durmuş'un bir hastahanenin başhekimini ağır hakaretlerle kovmasını haklı bulduğunu ve eskiden olsa kovulan başhekimin iyi bir dayak da yiyeceğini yazmıştır. ''…zira biz yabancı elçileri bile pataklayıp kapı dışarı ederdik.'', diye övünerek yazısını sürdürmüştür. Sultanların vezirlerine yönelttikleri pezevenk sözcükleri ile süslü hakaretlerini örnek vererek yazısını uzatmıştır. Bunları yazarken devleti pezevenklerin yönettiği düşüncesinin yayılmasına neden olacağını hesaplamamıştır anlaşılan. Saldırgan yasadışı davranışları ile ünlenen Sağlık Bakanı Osman Durmuş, MHP üyesi tanınmış bir cinayet sanığıdır. Durmuş, 1970'li yılların başında diğer MHP'li arkadaşları ile birlikte demokratik görüşlere sahip doktor Necdet Güçlü'yü vurarak öldürme gerekçesiyle gıyabında yargılanmış ve kaçıp saklandığı için hapse girmekten kurtulmuştur.

Türkiye'de halka yapılan işkenceleri, yasadışı uygulamaları, yolsuzlukları uluslararası forumlarda anlatanlar, ülkeyi yönetenler ve yandaşları tarafından kolayca ''vatan hainliğ'' ile suçlanmaktadırlar. Hırsızlıkları kanıtları ile ortada olan yöneticiler, işkenceciler ''vatanseverdir'' anlaşılan. Yaklaşık 40 bin insanın ölümüne neden olan Marmara depremi sırasında Avrupa ülkelerinden hastalar ve yaralılar için gelen kan yardımlarını ''Türk kanı olmadıkları'' gerekçesi ile reddeden, cinayet sanığı MHP'li Sağlık Bakanı Osman Durmuş ''vatanseverdir'' anlaşılan. Uluslararası Para Fonu IMF'in önünde boynunu eğenler, ekonominin denetimini bu organa bırakanlar ''vatanseverdir'' anlaşılan. Avrupa'nın demokratik kurumlarının gözünü boyayıp sadece kendi güvenliklerini sağlayabilmek için insan hakları ile ilgili hertürlü uluslararası sözleşmenin altına imza koyanlar ve arkasından tüm insan haklarını çiğneyenler ''vatanseverdir'' anlaşılan. Türkiye'de ''vatansever'' olabilmek için vatanı satmak, halkı soymak, işkenceci olmak gerekmektedir anlaşılan.

2000 yılının ağustos ayında uluslararası bir forumda, Türkiye'de olan yasadışı uygulamaların ve işkencenin çok azından sözeden kadın saylavlardan Prof. Oya Akgönenc, aralarında liberal, demokrat vs. geçinen gazetecilerinde olduğu yönetici elite bağlı bir gurup tarafından ''vatan haini'' ve ''ihbarcı'' ilanedilmiştir. Sanki AB'yi ve USA'yı yönetenler Türkiye'de olanları bilmemektedirler. Sanki Türkiye NATO ile Batı savunma sistemine bağlı değildir. Sanki Batı en gizli askeri ''sırlarına'' dek Türkiye'nin içini- dışını bilmemektedir. Sanki Birleşmiş Milletler'e bağlı kurumların Türkiye'nin sosyal ve ekonomik yapısı ile ilgili istatistiklerini internet sayfalarında bulmak mümkün değildir. Sanki Türkiye'nin en büyük üç mali- sermaye grubundan biri olan Generallerin denetimindeki Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) 24 uluslarüstü tekelin ortağı değildir. Sanki ekonominin yönetimi IMF'nin elinde değildir. Sanki 12 mart 1971 ve 12 eylül 1980 askeri darbeleri CIA'nın yardımları ile örgütlenmemişlerdir.

Gerçekler yukarıda özetlendiği gibi olunca, ''…hayatımızın ayrılmaz parçası olan falaka,'' gibisinden ifadeleri ve ''…biz yabancı elçileri bile dövüp kapı dışarı ederdik.'', tarzındaki övünmeleri anlamak kolaylaşmaktadır.

Yeni bir Hitler'e gerek yok

1999 yılı ağustos ayının ilk haftasında basına yansıyan Prof. Altuğ'a ait ''Bu ekonomi Hitler getirir!'', sözleri dürüstce söylenmiştir ve çarpıcı bir gerçeği ifade etmektedir. Buna karşın, profösörün sözlerinin geçikerek söylenmiş olduğunu ifade etmek gerekir. Çünkü zaten sistem geleceği söylenen rejime uygun biçimde işlemektedir. Faşizm her ülkenin kendi geçmişine ve mevcut ekonomik- sosyal yapısına göre değişik biçimler alır. Yaşanılan tarihsel zaman diliminde Hitler Almanyası benzeri bir uygulamanın aynen olması beklenemez. Kaldıki Hitler döneminde de ülkeden ülkeye farklı faşizm uygulamaları vardı ve hatta Musolini'nin İtalyası ile Hitler'in Almanyası'nda sistemin işleyişi farklı idi. Türkiye'de olduğu gibi gerçek hiçbir toplumsal muhalefetin olmadığı ülkelerde açık askeri diktatörlüklere, parlementoyu feshetmeye gerek yoktur.

Tamamen antidemokratik parti örgütlenmelerinin ürünü olarak Meclis'e gelen saylavların, sözde seçmenlerine ve bütün olarak ülkeye karşı sorumluluk taşımaları beklenemez. Parti liderleri tarafından belirlenen saylavların Meclis'in bağımsızlığını ve demokrasiyi savunmaları hiç beklenemez. 1983 yılından beri hiçbir ön seçim yapılmadan aday adayları siyasi parti başkanları tarafından belirlenmektedir. Bu durum 12 eylül askeri darbesinin anlayışına, korporatif faşist bir yapılanmanın çerçevesini çizen 1982 anayasasının ruhuna uygundur. Sözkonusu nitelikteki saylavlar maaşlarını arttırmaya ve devleti soyma çalışırlarken, bir general Meclis'in, Cumhurbaşkanı'nın, Hükümet'in haberi bile olmadan 17 eylül 1998 günü komşu ülke Suriye'yi resmen tehdit edebilmektedir. Suriye'ye yönelik savaş tehdidi manevi açıdan haklı kabuledilse bile, davranışın kurallara aykırı olduğu açıktır. Öncelikle Meclis'in ve sırasıyla Cumhurbaşkanı'nın ve Hükümet'in anayasal haklarının çiğnendiği bellidir. Buna karşın sözkonusu general, Meclis'deki saylavlar ve hakları gasbedilen tüm yöneticiler tarafından alkışlanabilmektedir.

Postmodern darbe veya 28 şubat 1997 MGK müdahalesi olarak anılan olayda olduğu gibi, generaller hangi koalisyonun devrilip yerine hangisinin kurulacağına karar verebilmektedirler. Meclis'e sözkonusu yasadışı müdahaleyi yapanlar, iktidarı devralacak siyasi partiler ve o partilere bağlı vekiller tarafından açıkca desteklenmektedirler. Sadece parti başkanlarının kararları ile Meclis'e girmiş olanlar, iktidarı Silahlı Kuvvetler'in yardımları ile alabilmeyi haklı görmektedirler. Kim güçlü ise onun önünde eğilmektedirler.

Generaller Cumhurbaşkanı olacak kişiyi belirlemekte ve seçtirtmektedirler. Tiyatro'nun tam olabilmesi, halk muhalefetinin kaza ile sistem dışına taşmaması için, yaşamının son görevini yapan sağlıksız yaşlı koalisyon lideri arada generallerden birini sözde eleştirmektedir. Ya da kendisine halkın avukatı görünümünü vermeye çalışan Cumhurbaşkanı, en tepesinde oturduğu sisteme karşı sözde eleştiriler yöneltmekte, çıkışlar yapmaktadır. Başbakan'ı bilinçli olarak kışkırtmakta, sanki sistemin işleyiş biçimine karşıymış havası yaratmaktadır. Halkın giderek büyüyen tepkisinin devlete, sistemin bütününe yönelmesini engellemek için, eski bir Bizans (Doğu Roma) politik manevrasını sürekli uygulamaktadırlar. Sistemin işleyişi, Tarihci Prokopios'un resmini çizdiği 500'lü yılların Bizans'ını çağrıştırmaktadır. Bizans'da da halkın tepkisinin bütünüyle sisteme, saraya yönelmesini engellemek için, hükümdar Justinianus ile kraliçe Theodora sürekli aralarında politik bir çelişki varmış görünümü yaratmakta, toplum içinde farklı gurupları destekliyorlarmış gibi davranmakta idiler. Türkiye'de birileri çıkıp, mesleği yargıçlık olan Cumhurbaşkanı'nın mevcut sistemin işleyişi içinde ve özellikle yargı erkinin bağımsızlığını tamamen yokeden 12 eylül askeri darbesinin ardından kariyer yapıp yükseldiğini söyleyememektedir. Bir merkez tarafından bu ölçüde denetim altında tutulan toplumlarda, korporatif politik yapılanmalar içinde sistemin işleyişine karşı olan biri devletin en tepesine oturamaz. ''Büyük birader'' herşeyi bilir ve denetler.

Sistemin antidemokratik özü ile ilgili konularda sahnedeki oyun bozulmakta, oyuncular maskelerini indirerek gerçek yüzleri ile izleyicilerin karşısına çıkmaktadırlar. ''Yasaların bekçisi'' propogandası ile Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulan Sezer'in ilk ziyaret ettiği kişlerden biri, 1961 Anayasası'nı ayaklar altına alan 12 eylül 1980 askeri darbesinin lideri General Evren olmuştur. Anayasa Mahkemesi Başkanlığı koltuğundan kalkıp Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan ''hukuk adamı'' Sezer, emekli General Özkasnak'ın darbe itirafı karşısında sessiz kalmıştır. Çünkü O'da aynı gücün gölgesi altında kariyerini yapmış ve yine aynı gücün istemi ve Meclis'e baskısı ile Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulmuştur.

İçinde olduğumuz yılın ikinci haftasında emekli General Özkasnak, 28 şubat 1997'de yaptıkları işin postmodern bir darbe olduğunu ve büyük basın organları ile tanınmış gazetecilerin kendilerine yaranmak için yarış ettiklerini yazılı olarak bildirmiştir. Birtakım sansasyon meraklısı gazetecilerin sözde analiz yaparlarken kolayca yazdıkları gibi, 28 şubat müdahalesini yapan askerlerin bölünmeleri sözkonusu değildir. Özkasnak basına açıklamasını yaparken, 28 şubat baskısı ile iktidardan devrilip kapatılan, parçalanmaya sürüklenen Refah Partisi'nin davası AİHM'de görülmekte idi. Tam duruşmanın yapılacağı güne rastlayan açıklama tesadüf değildir, kendinden emin bir güç gösterisidir. Nice zirvesi sırasında Başbakan Ecevit AB liderleri ile anlaşmaya çalışırken, Genel Kurmay Başkanı'nın ''AB bizi bölmek istiyor'' diye basına açıklama yapması, aynı günlerde Harb Akademileri Komutanı'nın AB'yi ''bir Hıristiyan kulübü'' olarak tanımlaması dikkate alınırsa, Özkasnak'ın çıkışının bireysel olmadığı daha iyi anlaşılır. Hissedildiği kadarıyla, Başbakan Ecevit ve çevresi de sözkonusu oyunun dışında değillerdir. Generallerin yukarıda anılan çıkışları Hükümet'in AB çevrelerinde pazarlık ve manevra gücünü arttırmaktadır. Ecevit, askerlerin baskıları nedeniyle yapmak istediği reformların birçoğunu yapamadığını iddia edebilmekte ve kendisine zaman tanınmasını, hoşgörü gösterilmesini isteyebilmektedir.

Üç büyük başarılı darbe gerçekleştiren, iki başarısız darbe girişimi yaşayan, 1980 askeri darbesinin ardından 1994 ve 1997 yıllarında sisteme bir çeşit darbe sayılacak biçimde iki kez müdahale eden silahlı kuvvetler, birlikte çalıştıkları bir elit dışında sivillere hiç güvenmemektedirler. Halkı, her an birileri tarafından aldatılabilir bir kalabalık, akıllıca seçimler yapamayacak ve güdülmeye layık bir sürü olarak görmektedirler. Sözkonusu güvensizliğin tarihsel kökleri vardır şüphesiz. Buna karşın ordu artık günümüzde tarihinde hiçbirzaman olmamış ölçüde halktan kopmuş, nerede ise ayrı bir kast durumuna gelmiştir. Generaller hem OYAK adlı büyük bir mali- sermaye kuruluşunun başındadırlar ve hem de kendilerine her konuda uzman apayrı bir devlet yönetimi aygıtı oluşturmuşlardır. Kendilerine özgü ayrı bir gölge hükümetleri, USA'da üniversitelerde eğittikleri yetenekli ve her konuda bilgili uzman subayları vardır.

Aslında sosyal bir devrim de sayılabilecek 27 mayıs 1960 askeri darbesinin hemen ardından subay ve astsubayların ekonomik durumlarını düzeltme amacıyla Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) kurulmuştur. Fakat bu kurum kısa sürede büyük bir mali- sermaye kuruluşuna dönüşmüş ve öncelikle ordunun üst kademelerinin halktan uzaklaşmasına yardımcı olmuştur. Özellikle 22 şubat 1962 ve 21 mayıs 1963 başarısız darbe girişimlerinin ardından Silahlı Kuvvetler'den binlerce subay, astsubay ve subay adayı tasviye edilmiştir. Demokratik bir düzenin yasal temeli olan Montesquieu’nun kuvvetler ayrılı prensibini Türkiye tarihinde ilk kez ön plana çıkartan 1961 anayasası, 12 mart 1971 askeri darbesi ile büyük ölçüde tahrip edilmiştir. Darbenin ardından ilerici demokratik düşüncelere sahip binlerce subay, astsubay ve askeri öğreci ordudan atılmışlardır. Sözkonusu askeri darbe ve silahlı kuvvetler içindeki tasviyelerde CIA ve yerli işbirlikcisi Özel Harb Dairesi veya diğer adıyla Kontragerilla örgütlenmesi önemli rol oynamıştır. Mükemmel bir Pentagon, CIA operasyonu olan 12 eylül 1980 faşist askeri darbesinin ardından en az üç yıl süren tasviye süreci içinde 3 000 bin civarında subay, astsubay ve askeri öğrenci işkenceli soruşturmalardan geçirilmişlerdir. Bunların büyük çoğunluğu yargı organları karşısında suçsuz bulundukları halde 1 500 kişi ordudan atılmıştır. Polis örgütü de benzer bir darbe yemiştir. Binlerce ilerici, demokratik düşüncelere sahip polis, işkenceli sorgulardan geçirilmiş, yargılanmış, hapsedilmiş ve işinden atılmıştır.

Silahlı kuvvetlerin bölünmemesi, ilerici demokratik düşüncelere sahip subayların askeri darbenin biçimine karşı çıkmamaları için, sözkonusu tasviyeler uzun bir sürece yayılıp adım adım yürütülmüştür. Bilinçli olarak politik partilerin tümüne birden vurulmuştur. Kapatılan partiler arasında Cumhuriyet'i kuran CHP ve askeri darbenin gelişine büyük yardımları dokunmuş olan faşist MHP'de vardır. Silahlı kuvvetlerdeki antifaşist, demokratik düşünceli, adalet duygusuna sahip subayların tepkilerini önleyebilmek için, generaller MHP'ye de vurmak zorunda kalmışlardır. Buna karşın patinin doğrudan kendi emirlerinde çalışan birçok katil elemanını kurtarmışlardır. MHP başkanı Albay emeklisi Türkeş'in MİT ve Silahlı Kuvvetler içinde kendisine bağlı bir örgütlenmeye kalkışmış olması bu partiye vurulan darbenin bir diğer nedendir.

Demirel'in önderliğinde 12 nisan 1975'de 1. Milliyetci Cephe Hükümeti kurulmuştur. Sadece üç saylavı olan MHP'nin başkanı Türkeş sözkonusu hükümet de MİT'ten sorumlu Başbakan Yardımcılığı'na getirilmiştir. Konumundan yararlanan Türkeş, MİT ve TSK içinde örgütlenmeye başlamıştır. Türkeş'e yakınlığı ile bilinen Kara Kuvvetleri Komutanı General Namık Kemal Ersun vaktinden çok önce, 1977 yılı haziran ayı başında emekliye sevkedilerek Türkeş'in darbe girişimi engellenmiştir. Silahlı Kuvvetleri kesinlikle böleceği anlaşılan böyle bir girişim CIA'nın da işine gelmemiştir. Bu operasyonun ardından 12 eylül 1980 askeri darbesinin biçimsel önderi General Kenan Evren'in Silahlı Kuvvetler içinde yolu açılmıştır. Aslında çok küçük bir gurup tarafından gerçekleştirilen darbe, ordu içindeki birliğin bozulmaması ve subayların darbe önderlerinin denetimlerinde rahatca yönlendirilebilmesi için eksiksiz tüm politik liderlere ve partilere vurmuştur. Kendisine bağlı bir askeri birlik içinde yakalanan Türkeş, yargılamalar sırasında, ''Düşüncelerimiz iktidarda, biz ise cezaevindeyiz!'', diyerek darbeci generallere açık destek vermiştir. Yapılan yeni anlaşmalarla kısa sürede serbest kalmıştır. MHP günümüzde generallerle en uyumlu parti görünümündedir.

Türk Ceza Yasası'na ve TSK'nın İç Hizmet Yasası'na göre askerlerin siyasi bildiri yayınlamaları, herhangi bir siyasi partiye girip çalışmaları, taraf olmaları yasaktır. Özellikle Özkasnak'ın itiraf ettiği gibi darbe yapmak, Ceza Yasası'nın 146/1 maddesinin kapsamı içine girer. Sözkonusu madde gereğince, ''Anayasa'yı bütünüyle veya kısmen ortadan kaldırma veya işlemez hale getirme'' girişimine verilecek ceza, idam veya ömür boyu hapistir. Şüphesiz böyle bir girişimde bulunan kişileri yargılayabilmek için yapılan darbenin 22 şubat 1962 veya 21 mayıs 1963'de olduğu gibi başarısız olması gerekir. Türkiye'de ise başarılı tüm darbeler, sınırlı demokrasiye yönelik tüm müdahaleler, 28 şubat 1997'de veya daha önceki örneklerinde görüldüğü gibi sermaye çevreleri, politikacılar, hatta sendikalar tarafından alkışlanmaktadır. Generaller'in bir emri ile sermayedar örgütleri, sendikalar, birkısım meslek örgütleri, demokratik örgütler, ''silahsız güçler'' adı altında biraraya gelip silahlı güçlerin eylemlerine destek vermektedirler. Politik sistemin işleyişi, faşizme özgü korporatif bir yapıyı, toplumdaki tüm güçleri birleştiren veya zoraki bir birliğe zorlayan Musolini İtalyası'nı çağrıştırmaktadır. Başka bir deyişle, sistemin işleyişinin demokrasilere özgü kuvvetler ayrılığı prensibi ile ilişkisi yoktur.

Eğer günlük basında yayınlanan haber doğruysa, insan haklarını korumakla yükümlü bir örgütün yöneticisi, Generalleri destek de bir adım daha ileriye giderek, askerlerin ''post modern'' müdahalele ile iktidardan indirmeye çalıştıkları Başbakan Erbakan'ı Ankara Cumhuriyet Baş Savcılığı'na, ''Halkı silahlı ayaklanmaya teşvik ediyor!'', diye ihbar etmektedir (Bak, Hürriyet dış baskı, 27 mart 1997, perşembe). Hakkında verilen üç aylık hapis cezasını çekecek olsa halkın gözünde kahraman olabilecek Erbakan’ın bukadar süre bile cezaevinde kalmaya çekindiğini herkes bilmektedir. Erbakan, daha önce yaptığı anti- siyonist propogandaya karşın Başbakanlığı döneminde İsrail ile yapılan tüm anlaşmaları sorunsuz imzalamıştır. Aynı kişi orduya hoş gözükme hevesiyle subay ve astsubayların maaşlarını arttırmıştır. Erbakan, Kürt halkına, iktidara gelmesi durumunda olağanüstü hali kaldıracağına dair söz vermiş olmasına karşın, Generaller’in istemleri doğrultusunda aynı uygulamayı sürdürmüştür. Türkiye’de üstlenen ve kuzey Irak’da görev yapan Çekiç Güç’ün kaldırılacağı sözünü vermiş olmasına karşın, bu konuda da aynı şekilde askerlere boyun eğmiştir. Güvenlik güçleri tarafından tutuklandıktan sonra iz bırakmadan kaybolan insanların yakınlarına hukuki başvu yollarını açacağına sözvermiş olmasına karşın, bu alanda da geri adım atmıştır. Yerel yönetimleri güçlendirmekten sözettiği halde, bu yönde ileri tek bir adım dahi atamamıştır. Kürtce konuşmanın, yayın ve müzik yapmanın önündeki tüm engellerin kaldıracağına sözvermiş olmasına karşın, hiçbirşey yapamamıştır. Kürtce eğitimin serbest bırakılacağı sözünü vermiş olmasına karşın, Başbakan olduktan sonra bu konuda da Generallerin istemlerine boyun eğmiştir. Verdiği bukadar sınırlı sözleri yerine getirmeye bile cesareti olmayan zengin ve burjuva yaşamına uyumlu Erbakan’ın halkı “silahlı bir ayaklanmaya” kışkırtmayacağını, buna cesaret edemeyeceğini herkes rahatca anlayabilir. Buna karşın insan haklarını savunmakla yükümlü örgütün başkanının “Erbakan’ın halkı silahlı bir ayaklanmaya kışkırttığı” biçimindeki suç duyurusu Generallerin 28 şubat darbesinin senaryosuna tamamen uygundur. Şüphesiz Türk ve Kürt halklarının böyle insan hakları örgütlerine ve uluslararası desteğe derin gereksinimleri vardır ama, aynızamanda sözkonusu örgütlerin üzerine devlet içindeki tamamen antidemokratik bazı kliklerin gölgesinin düşmemesi gerekir. Halkın cephesinden yayılacak haberler sansürlenmemeli ve en önemlisi manipüle edilmemelidir.

Sistemin yasal temellerini oluşturan 1982 Anayasası'nın özü de kuvvetler ayrılığı prensibine aykırıdır. Ayrıca, sözkonusu prensibin Anayasa kitapcığındaki tarifi bilinçli olarak çarpıtılmıştır. Bir başka ifade ile, Anayasa'nın başlangıç bölümündeki kuvvetler ayırımı tarifi, Montesquieu'nun ''Yasaların ruhu'' (1748) adlı yapıtında İngiltere'deki işleyişten esinlenerek açıkladığı yürütme, yasama ve yargı organlarının birbirlerinden bağımsız güçler olarak çalışmaları presibine uymamaktadır. Anayasa’nın başlangıç bölümünde kuvvetler ayrılığı için, ''Devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bunun sınırlı medeni ve işbölümü ve işbirliği olduğu ve…'', denerek Montesquieu’nun sözkonusu prensibi yerine çok bozuk bir türkçe ile Musolini İtalyasına özgü faşist korporatif bir sistemin tarifi yapılmaktadır.

Yüksek yargı organı Yargıtay'ın Başkanı Doçent Sami Selçuk, 1999 adli yılının başlangıcında yaptığı konuşmada yukarıda ifade edilen gerçeği doğrulamıştır. Selçuk konuşmasında, ''Yargının kapısı siyasi müdahalelere açık ama, kimseden çıt çıkmıyor.'', demiştir. Sami Selçuk'tan önceki Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun'da benzer sözleri 1998 adli yılı açılış konuşmasında söylemişti. Uygun, ''Türkiye'de bağımsız ve yargıçları güvenceli bir yargının olmadığını'' açıkca ifade etmişti. Yargının bağımsız olmadığı gerçeği değişik defalar baro başkanları ve diğer tanınmış hukukcular tarafından da tekrarlanmıştır. Yine Sami Selcuk, 2001 yılının başında Gaziantep Barosu ve bölgenin işadamları tarafından örgütlenen toplantıda yaptığı konuşmada, türkiyedeki ekonomik ve mali suçları, yasadışı uygulamaları eleştirirken, ülkede güçlü ve bağımsız bir yargı sisteminin kurulamadığını ve güçlü bağımsız bir yargının varlığını engellemek isteyen güçlerin varolduğunu ifade etmiştir. Anayasa Profösörü İbrahim Kabaoğlu, içine olduğumuz yılın mart ayı başında bir gazeteciye, ''Hernekadar bir anayasamız var ise de, anayasanın bir hukuk devletinde kurmak durumunda olduğu dengeler bu anayasa da yok.'', diyerek gerçeği özelemiştir. Anlaşılacağı gibi, anayasada varolmayan dengeler, tamamen bağımsız işlemeleri gereken yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki dengelerdir. Aslında sözkonusu gerçek en açık ifadesini Demirel'in Cumhurbaşkanlığı sırasında söylediği, ''Devlet rutin dışına çıkabilir.'', sözlerinde bulmuştur.

Ülkede demokratik geleneklerin zayıflığı, varolanın da askeri müdahalelerle yokedilmeye çalışılması, Anayasa'nın kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı olması, keyfi yönetimin, ekonomik- mali yolsuzlukların ve yargı sisteminin işlerliğini yitirmesinin temel nedeni olmaktadır. Sonuçta, hukuku koruması gereken yargıçlar ve savcılar  sözkonusu antidemokratik işleyişe ayak uydurmaktadırlar. 28 şubat 1997 süreci içinde olduğu gibi askerlerin bir emri ile toplantılara katılıp verilen birifingleri dinlemektedirler. Bazı istisnalar dışında hukuk adamlarının bu yasadışı keyfi ve baskıcı düzene uyum sağlamalarının, yargının bağımsızlığını savunmaktan kaçınmalarının değişik mantıki nedenleri vardır.

Ankara Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz mesleğini ciddiye alan, demokratik düşüncelere sahip dürüst bir insandı. Sayıları hızla artan siyasi cinayetlerin, yükselen terör dalgasının baş sorumlusu olarak gördüğü Kontragerilla örgütü hakkında bir soruşturma dosyası hazırlamaya başlamıştı. Öldürülmeden önce zamanın Başbakan’ı Ecevit’e verdiği ve çok az bir kısmı bazı basın organlarına yansıyan raporunda, “sol” terör örgütlerini Genelkurmay’a bağlı Kontragerilla adlı yasadışı kuruluşun yönettiğini yazıyordu. Aynı kuruluşun sivil MİT görevlilerini ve siyasi polisi de kullandığınıanlatıyordu. Kontragerilla’nın CIA ve MOSAD ile işbirliği içinde Türkiye’yi bir askeri darbe ortamına sürüklediğini ifade ediyordu. Böyle bir darbe ile Türkiye’nin bölgede tehlikeli serüvenlere sürüklenebileceğini, demokrasinin alternatif olmaktan çıkacağını ve ülkede faşizmin kökleşeceğini anlatıyordu.

Yukarıda özetlenen gerçekleri yazılı olarak Başbakan’ı Ecevit’e veren Cumhuriyet Baş Savcı Yardımcısı Doğan Öz, 12 eylül askeri darbesinin hemen öncesinde, 24 mart 1980 günü sabah saat 08 00 sularında işine gitmek üzere arabasına bindiği sırada silahlı saldırıya uğramıştır. Arabasının yanına yaklaşan biri Doğan Öz’ün kafasına üç kez ateş edip kaçmıştır. İbrahim Çiftci adlı MHP üyesi saldırganı 18 kişi görmüştür ve bunlardan biri daha sonra katili beş kişi arasında kesinlikle teşhis etmiştir. Çiftci sorgusu sırasında çinayetini itiraf etmiştir ve anlattıkları cinayet yerindeki bulgulara da yüzde yüz uyumludur. Cinayet tüm kanıtları ile belli olduğu halde, Çiftçi'nin askeri mahkemedeki yargılaması altı yıl kadar sürecektir. Çünkü hiyerarşinin tepesindeki birileri O'nu (İbrahim Çiftci'yi) koruyorlardı. Avukatları, Çiftci'nin Milli Savunma Bakanlığı'nda dosyası olduğunu belirten bir yazıyı Askeri Darbe Hükümeti’nin Başbakanı Bülent Ulusu'ya yollamışlardı. Bir çeşit şantaj yapıyorlar, müvekkillerinin askerler hesabına çalıştığını ima ediyorlardı. Askeri mahkemenin yargıçları oybirliği ile Çiftçi'ye üst üste dört kez idam cezası vereceklerdi. Her defasında Askeri Yargıtay cezayı bozup dosyaları geri yollayacaktı. Sonunda yargıçlar çaresiz kalacaklar ve Askeri Yargıtay'ın kararına uymak zorunda kaldıkları, notunu düşerek İbrahim Çiftci'yi 9 ocak 1985 günü beraat ettireceklerdi. Çiftci, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı ve MHP'li diğer bazı arkadaşları ile birlikte 7 TİP üyesi öğrenciyi hunharca öldürme olayına da katılmıştı. Bu yargılamadan da ceza almadan kurtulacaktı. Çiftci Artık Dolar milyoneri zengin bir işadamıdır. Son kongresinde MHP'ye başkan adayı olmuştur ama, kazanamamıştır. 

Çiftçi'yi yakalatan İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in talihi ise terse dönecektir. Çünkü, yasaları uygulamaya, dürüst olmaya çalışmıştır. Konya'nın Kulu kazasından olan MHP'li katil, basında yazılanların tersine, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş'in kurduğu özel polis ekibi tarafından Konya MİT bölge Başkanı'nın evinde yakalanmıştır. Bu ve benzer olayların ardından, yasadışı işleyişe ayak uydurmak istemeyen Hasan Fehmi Güneş küçük bir komplo ile görevinden istifaya zorlanmıştır. Aslında Güneş’in istifa etmesini gerektirecek hiçbir suçu yoktu. Bekar bir dansöz Bakan'ın kendisi ile aşk ilişkisi olduğunu söylemişti veya bu sözü O’na söyletmişlerdi. Güneş, partisinin başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit tarafından korunmayacak ve daha sonra da hiçbirzaman kariyer yapamayacaktır. Tanınmış gazeteci Cünet Arcayürek'in yazdığına göre, MİT ajanı Mahir Kaynak, Hasan Fehmi Güneş'i CIA'nın istemediğini ve bu nedenle rahatca harcandığını söylemiştir.

Şüphesiz öldürülen tek savcı Doğan Öz değildir, başka benzer örnekler de vardır. Bunun yanında yine aynı güçler tarafından öldürülen baro başkanları, avukatlar, yasaları ayrıcalık yapmadan uygulamaya çalışan dürüst polis şefleri de vardır. Türkiye'nin dördüncü büyük kenti Adana'nın dürüst Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, aynı kentin Baro Başkanı Ahmet Albay, avukat Halil Sıtkı Güllüoğlu faşist MHP'li katiller tarafından askeri darbe öncesi öldürülmüşlerdir. Adana ilinde toplam 39 ilerici demokrat insanın katilleri olan bu kişilerin davaları 20 yılı aşkın bir süreden sonra ancak sonuçlanmıştır. MHP'li katillerin birkaçı ceza almamışlardır. Ağır cezalar alan bazı suçlular da çıkan af sayesinde kurtulacaklardır. Yaşanan gerçekler böyle olunca, hukuk adamları da doğal olarak yasadışı işleyişe uyum sağlamak zorunda kalmaktadırlar. Süreklilik kazanan baskıcı rejimler, keyfi yasadışı uygulamalar, hukuk adamları da içinde olmak üzere herkesin ahlakını bozmaktadır. Sivil ve askeri tüm kurumları ile toplum çürüyüp kokuşmaktadır. Devlet koca bir mafya örgütüne dönüşmektedir. Böyle bir sarmalın içine girildiği zaman ekonomide üretimi arttırarak ülkeyi ve içinde yaşayanları zenginleştirmek, ahlaki ve kültürel bakımdan toplumu bir üst düzeyde yeniden üretmek olanaksız hale gelir. Benzer sosyal yapılar üzerlerinde yeşerecek bambaşka yaşam biçimleri için gübre olabilirler ancak.

12 eylül askeri darbesinin ürünü antidemokratik 1982 Anayasası'nda 6. kez ufak bir değişiklik yapılmak istenince herkes gerçek yüzünü daha açık göstermiştir. Meclis'in parti kapatmayı zorlaştıracak bir Anayasa değişikliği yapmak istemesi karşısında, generaller, Cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi Başkanı birlikte saldırıya geçmişlerdir. Bu kişiler değişiklikten vazgeçmesi için Başbakan Ecevit'i ve Meclis'i uyarmışlardır. Değişikliği engellemek için Meclis'e bir çeşit muhtıra vermişlerdir. Muhtıra verenler, siyasi partilerin halen olduğu gibi Anayasa Mahkemesi tarafından kolayca kapatılabilmesini, aksi takdirde rejimi koruyamayacaklarını iddia etmektedirler. Meclis'in çalışmalarına müdahale anlamına gelen bu olay bile mevcut demokrasilere has yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirlerinden bağımsız işleme ilkesinin Türkiye'deki sistemde olmadığını bir kez daha açıkca kanıtlamıştır. Ülkede faşist diktatörlüklere özgü korporatif bir sistemin, güçlerin birliğine dayalı baskıcı bir sistemin ağırlığı giderek kendisini daha fazla hissettirmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin, Generallerin ve Cumhurbaşkanı'nın Korumak istedikleri, Musolini İtalyası benzeri korporatif bir sistemi ülkeye yerleştiren 12 eylül rejimdir.

1990 yılında Türkiye'den bir saylav arkadaş, Batı Trakya Türkleri ile ilgili olarak ziyaret ettiği zamanın Yunanistan İçişleri Bakanı'na, ''Biz Türkler ve siz Grekler birbirimize çok benzeriz, hatta sizin Papadapulos'unuz bizim ise General Evrenimiz var!'', demişti yanımda. Yaşlı Bakan zekice gülümseyerek, ''Doğru haklısın ama, yalnız aramızda küçücük bir fark var; bizim Papadapulos halen hapiste, buna karşın sizin Evren'iniz özgür dolaşıyor!'', diye yanıtlamıştı Türk saylavı. Şüphesiz söylenecek söz yoktu ve halen aynı düzen daha da ağırlaşarak sürmektedir.

Uzmanlar 2001 yılının geçmiş yılların tümünden kötü geçeceğini iddia etmektedirler. Ekonomik çöküntü ve siyasi kriz beklenen süreden de önce gelecektir. Bunu bilen asker ve sivil yönetici elit, kullanım değerini yitirmiş, alabildiğine yıpranmış Demirel’i yerinden kardırmış ve en uygun değişikliği gerçekleştirmiştir. Bu nedenle yeni bir ''Hitler''e hiç gerek yoktur.

(Bunu izleyen bölümlerde hazırdır ve yakında basılacaklardır. Zengin dipnot listesi de en sona eklenecektir.)

Yusuf Küpeli

19 şubat 2001

yusuf@comhem.se

 http://www.sinbad.nu/