HAVANA (LA HABANA) RÖPÖRTAJI, NAZIM HİKMET'in KENDİ SESİNDEN KÜBA DEVRİM TARİHİ. ANADOLU'dan ve DÜNYAMIZIN DİĞER HALKLARINDAN ÇAĞRIŞIMLARLA KÜBA DEVRİMİ VE KAZANDIRDIKLARI ÜZERİ GERÇEKLER

 

dinlemek için tıklayın: Havana Röpörtajı, Nazım Hikmet'in kendi sesinden Küba devriminin şiiri

 

Yusu Küpeli, Kuba devrimi 50. yılını doldururken Kuba tarihinden notlar

 

Nazım Hükmet'ten bazı şiirler:

 

Nazim Hikmet'in Havana Röportajı'ndan bir bölümü okumak için tıkla

 

OTOBİYOGRAFİ

(otobiyografi şiiri üzerine not: Nazım Hikmet'i, tüm toplumsal haksızlıklara başkaldıran gerçek kimliğinden, işçi sınıfının ve diğer ezilen halkların safında yeralan kimliğinden kopartarak sadece iyi bir şair gibi, aşk şiirlerinin mükemmel şairi gibi tanıtmaya çalışan bazı bilinçli sahtekarlara, üst sınıfların uşaklarına verilmiş en mükemmel yanıttır bu şiir... Tüm ruhsuzlukları, satılmışlıkları, ve züppe kişilikleriyle büyük devrimci şair Nazım hikmetten bazı TV programlarında "Nazım" diye laubali bir üslupla, "babalarının oğullarından" sözedermiş gibi sözeden ve onu bir aşk şairi gibi tanıtmaya çalışan vıcık vıcık sözde aydınlara verilen en mükemmel yanıttır bu şiir...)

 

DON KİŞOT

 

GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

"Şarktan geliyorum
Şarkın isyanını
Haykıraraktan geliyorum
Şimale akan rüzgârlarla aştım
Asya'nın yollarını
ulaştım
sana...
Haydi uzat kollarını
beni kucaklasana"

 

KEREM GİBİ

VATAN HAİNİ

YAŞAMAYA DAİR

 

SALKIMSÖĞÜT

Bu Vatana Nasıl Kıydılar

 

DAVET

 

VASİYET

 

GÜNEŞİN SOFRASINDA SÖYLENEN TÜRKÜ

 

CEVİZ AĞACI 

 

BÜYÜK İNSANLIK

 

ZAFERE DAİR

ÇARLIK RUSYASININ NE SURETLE ÖLDÜĞÜNE DAİRDİR

BEYAZIT MEYDANI'NDAKİ ÖLÜ

 

Bir anı ve Nazım Hikmet'ten iki şiir daha

 

KIYAMET SURELERİ:

 

1) ALÂMETLER SURESİ 

 

2) TEBAHHUR SURESİ

 

 

Havana Röportaji  (sadece ufak bir bölümü)     kaynak: http://nirvanany.stumbleupon.com/

(...)

hikâye insanoğlu üstüne
insanoğlunun gençliği
umutları üstüne
hikâyeyi benden güzel anlattılar
benden güzel anlatacaklar
hikâyeyi dost düşman işitmeyen kalmadı

Batista kulluğundaydı Şahmeran'ın
şekerkamisi milyonerlerinin
Yankisinin de yerlisinin de
ve tütün ve kahve milyonerlerinin
Yankisinin de yerlisinin de
ve tanklı uçakli elli binlik bir ordunun
ve de yiğitleri hadım ettikten
ve de gözlerini oyduktan sonra döve döve öldüren kışlaların
ve önlerinde sırtüstü cesetler çürüyen karakol kapılarının
ve her gece karakol duvarlarını yırtıp dışarı firlayarak sıcak karanlıklarda kanlı kuşlar gibi çırpınan
çığlıkların
ve Frankist papazların
ve kumarhanelerin
ve de eroin toptancılarının
ve gangsterlerin
Yankisinin de yerlisinin de
ve orospuların yalnız bir Havana'da on beş bin
ve karaya vurmus bir köpek balığı gibi çürüyenin
ve baygın ağır çiçek kokularıyla karışık leş kokusunun generali Batista
tümü altı milyon nüfusunun dört milyonu aç ve
ve yüz bini verem
ve Yankilere son on yılda bir milyar dolardan çok kâr getiren Küba'da
Birleşik Amerika Devletleri elçisinin
Birleşik Amerika Devletleri kara hava ve deniz kuvvetlerinin
Birleşik Amerika Devletleri dolarının yıllardır kulluğundaydı
956'nin Kasımında
Fidel de içlerinde
82 kişi Granma gemisinden denize indi
956'nın Kasımında Küba kıyılarına sokulan Granma gemisinden denize inip yarı bellerine
kadar suya gömülü
ve silâhlarını başlarının üstüne tutarak
ve ansızın
ve bir anda açılan top ve mitralyöz ateşi altında karaya çıktı
ve karanlıkları polis köpekleri gibi koklayan araştıran ışıldaklardan sakınarak
ve sarıldınız teslim olun seslerini
ve iri kurbagaları çigneyip bataklıklara
ve şekerkamışı tarlalarına dalarak
ve palmiyelerle hindistancevizi agaçlarının ardı sıra tepeleri tırmananlar
Sierra dağinda buluştu
Fidel de içlerinde 82'nin 12'si sağ kalmıştı
Fidel de içlerinde 12 kişiydiler 56'nın Kasımında
Fidel de içlerinde 150 kişiydiler Aralığında 56'nın
Fidel de içlerinde 500 kişiydiler Şubatında 57'nin
Fidel de içlerinde 1000 oldular 5000 oldular
Fidel de içlerinde
Fidel de içlerinde bir milyon yüz milyon bütün insanlık oldular
yıktılar Batista'yı 959'un Ocağında
ve 50 binlik orduyu
ve şekerkamışı milyonerlerini
yerlisini de Yankisini de
ve tütün ve kahve milyonerlerinin
yerlisini de Yankisini de
ve kışlaları
ve önlerinde cesetler çürüyen karakolları
ve eroin toptancılarını
ve kumarhaneleri
ve Birleşik Amerika Devletleri hava deniz ve kara kuvvetlerini
ve Birleşik Amerika Devletleri dolarını
Ve Küba'nın havasında ağır çiçek kokularına karışık leş kokusu dağıldı
yani Birleşik Amerika Devletleri korkusu

........................

Nazim Hikmet [Ran], Havana Röportaji'ndan

 

Günümüzde Fidel Kastro'nun Küba'sı Amerika Birleşik Devletleri'nin güneyindeki yoksul eyaletlerin yoksul kasabalarının yoksul mahallelerinden 15 gence Küba Tip Fakülteleri'nde karşılıksız burs veriyor onları hekim olarak yetiştiriyor. Verilen burs için tek koşul, hekim olarak diplomalarını alan gençlerin içinden geldikleri yoksul halka hizmet sunmaları, mahallelerine geri dönüp kendi insanlarına yardımcı olmalarıdır.

 

 

Ben, bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nâzım Hikmet ben,
tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben...

 

OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
                                                                      ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
                                                                      ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini

CEVİZ AĞACI 

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda,
budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,
koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a.
Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı'nda.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

BÜYÜK İNSANLIK

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
                                        tirende üçüncü mevki
                                        şosede yayan
                                        büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider
                                        yirmisinde evlenir
                                        kırkında ölür
                                        büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
                                        pirinç de öyle
                                        şeker de öyle
                                        kumaş da öyle
                                        kitap da öyle
            büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
                                        sokağında fener
                                        penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
                                        umutsuz yaşanmıyor.
                                       7 Ekim, Taşkent, 1958

 


                                                                       verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya
Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır
partimden koparmağa yeltendiler beni
                                                                       sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
                                  ama durup dururken de yalan söyledim
bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
              çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
              camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
                  ama kahve falıma baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
                 Türkiye'mde Türkçemle yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filân olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
                                                              insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
                                 başımdan neler geçer daha
kim bilir.

 

Bu otobiyografi 1961 yılının 11 Eylül günü Doğu Berlin’de yazıldı

 

Kaynak: Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, cilt 2, (Kitabın basıldığı yer, Bulgaristan, Sofya, 1950’li yılların sonu, olması lazım ama, bu eski kitabın sahibi, nedense kitabın basılı olduğu yeri yazan sayfayı tüm ciltlerde yırtmış.)

 

 
DON KİŞOT 

ŞEYH BEDRETTİN DESTANI’ndan kısa bir alıntı

(…)

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
                                kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden
                       kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
                         avuçlayıp doğruldu.

Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
                             dedi kendi kendine:
«— O âteş ki kalbimin içindedir
       tutuşmuştur
       günden güne artıyor.
       Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
       eriyecek yüreğim...
 
       Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
       Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
       Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
       biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
       iptâl edeceğiz...»

……

Nazım Hikmet

 

 
Ölümsüz gençliğin şövalyesi, 
                                      ellisinde uydu yüreğinde çarpan aklına,
bir Temmuz sabahı fethine çıktı 
                                      güzelin, doğrunun ve haklının :
önünde mağrur, aptal devleriyle dünya, 
                                      altında mahzun, fakat kahraman Rosinant'ı.
Bilirim,
hele bir düşmeyegör hasretin hâlisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,
yeldeğirmenleriyle dövüşülecek.
 
Haklısın, elbette senin Dülsinya'ndır en güzel kadını yeryüzünün,
sen, elbette bezirgânların suratına haykıracaksın bunu,
alaşağı edecekler seni
bir temiz pataklayacaklar.
Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin
                                                ağır, demir kabuğunun içinde
ve Dülsinya bir kat daha güzelleşecek...
 
Nazım Hikmet Ran,1947

 

 
GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ
 

ZAFERE DAİR

Korkunç ellerinle bastırıp yaranı
                                        dudaklarını kanatarak
                                        dayanılmakta ağrıya.
Şimdi çıplak ve merhametsiz
                                        bir çığlık oldu ümid...
Ve zafer
         artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
                                                    tırnakla sökülüp koparılacaktır...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
Düşman haşin
                      zalim
                               ve kurnaz.
Ölüyor çarpışarak insanlarımız
— halbuki nasıl hakketmişlerdi yaşamayı —
ölüyor insanlarımız
                     — ne kadar çok —
sanki şarkılar ve bayraklarla
                                   bir bayram günü nümayişe çıktılar
                                                                     öyle genç
                                                                            ve fütursuz...

Günler ağır.
Günler ölüm haberleriyle geliyor.
En güzel dünyaları
                               yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı :
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
                                        gözyaşlarımız gittiler
ve bundan dolayı
                       biz unuttuk bağışlamayı...

Varılacak yere
                kan içinde varılacaktır.
Ve zafer
          artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
                                                   tırnakla sökülüp
                                                                   koparılacaktır...

                                                                                            1941, Sonbahar...

 

BU YAZI UZUN SENELER DÜNYA

EMPERYALİZMİNİN ŞARKTA

KANLI BEKÇİLİĞİNİ YAPAN

ÇARLIK RUSYASININ

NE SURETLE ÖLDÜĞÜNE DAİRDİR

Bin dokuz yüz on yedi
ikinciteşrin yedi...
Yumuşak ve derin
sesiyle Lenin:
"Dün erkendi, yarın geç
zaman tamam bugün," dedi..
Yağlı çarklılarla yağlı işçiler:
"Bugün!" dedi.
Ölümü açlıktan öldüren siper:
"Bugün!" dedi.
Ağır
çelik
kara
toplarıyla AVRORA:
"BUGÜN!" dedi,
"BUGÜN!" dedi..
...............
.......
..........
.................
Artık
ne kışlık sarayda
sarhoş eteklerin ipekli sesi,
ne paskalya çanlarında deli duası çarın,
ne Sibirya yollarında zincir iniltisi...
Artık
votka kadehlerinde ıslanmıyacak
sarı sarkık bıyıkları pameşçiklerin.
Kara toprağın üstünde bir avuç kan gibi
yanmıyacak,
bakır sakalları
açlıktan ölen mujiklerin.
Artık
kararmıyacaktır karlı sokaklar
kara bir rüzgar gibi geçen
Çarın kazaklarından.
Sarkmıyacaktır işçi kadınların
kanlı saçları:
kara kalpaklı kazakların mızraklarından.
Yandı kanatları iki başlı kara kartalın,
düştü yere,
öldü.
Buzlu Baltık denizinin kıyısında
bir pencere örtüldü.
Açıldı bir pencere....
Bin dokuz yüz on yedi
ikinciteşrin yedi...
                    Naz
ım Hikmet

BEYAZIT MEYDANI'NDAKİ ÖLÜ
 

Bir ölü yatıyor
      on dokuz yaşında bir delikanlı
      gündüzleri güneşte
      geceleri yıldızların altında
      İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatıyor
      ders kitabı bir elinde
      bir elinde başlamadan biten rüyası
      bin dokuz yüz altmış yılı Nisanında
      İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatıyor
      vurdular
      kurşun yarası
      kızıl karanfil gibi açmış alnında
      İstanbul'da, Beyazıt Meydanı'nda.

Bir ölü yatacak
      toprağa şıp şıp damlayacak kanı
      silâhlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip
                                            zaptedene kadar
                                                      büyük meydanı.
                                                             
Mayıs 1960

 

Bu bir türkü: -
toprak çanaklarda
güneşi içenlerin türküsü!
Bu bir örgü: -
alev bir saç örgüsü
                          kıvranıyor;
kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor
                                   esmer alınlarında
                      bakır ayakları çıplak kahramanların!
Ben de gördüm o kahramanları,
ben de sardım o örgüyü,
ben de onlarla
                   güneşe giden
                               köprüden
                                           geçtim!
Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi
Ben de söyledim o türküyü!
Yüreğimiz topraktan aldı hızını;
altın yeleli aslanların ağzını
                                      yırtarak
                                                 gerindik!
Sıçradık;
           şimşekli rüzgâra bindik!
Kayalardan
        kayalarla kopan kartallar
çırpıyor ışıkta yaldızlanan kanatlarını.
Alev bilekli süvariler kamçılıyor
                           şaha kalkan atlarını!
 
 
                             Akın var 
                                    güneşe akın
                             Güneşi zaptedeceğiz
                                      Güneşin zaptı yakın!
 
 
Düşmesin bizimle yola:
evinde ağlayanların 
                          göz yaşlarını
                                 boynunda ağır bir
                                                       zincir
                                                               gibi taşıyanlar
Bıraksın peşimizi
             kendi yüreğinin kabuğunda yaşıyanlar!
İşte:
     Şu güneşten
                   düşen
                       ateşte
                          milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar
göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten
                 düşen
                       ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
 
 
                             Akın var 
                                    güneşe akın
                             Güneşi zaaptedeceğiz
                                      Güneşin zaptı yakın!
 
 
Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!
Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,
toprak kokuyor bakır sakallarımız!
Neşemiz sıcak!
                 kan kadar sıcak
delikanlıların rüyalarında yanan
                                               o "an"
                                                 kadar sıcak!
Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak
ölülerimizin başlarına basarak
                                             yükseliyoruz
                                                        güneşe doğru!
Ölenler
        dövüşerek öldüler;
                               güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
 
 
                             Akın var 
                                    güneşe akın
                             Güneşi zaaaptedeceğiz
                                      Güneşin zaptı yakın!
 
 
Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!
Kalın tuğla bacalar
                    kıvranarak
                            ötüyor!
Haykırdı en önde giden,
                            emreden!
Bu ses!
         Bu sesin kuvveti,
                                bu kuvvet 
yaralı aç kurtların gözlerine perde
                                                vuran,
onları oldukları yerde
                              durduran
                                  kuvvet!
emret ki ölem
                emret!
Güneşi içiyoruz sesinde!
Coşuyoruz,
                coşuyor!...
Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde
mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!
 
 
                             Akın var 
                                    güneşe akın
                             Güneşi zaaaaptedeceğiz
                                      Güneşin zaptı yakın!
 
 
Toprak bakır
            gök bakır.
Haykır güneşi içenlerin türküsünü,
Hay--kır
        Haykıralım!
                                                  
Nazım Hikmet Ran, 1925
 

Kaynak: Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, cilt 1, (Kitabın basıldığı yer, Bulgaristan, Sofya, 1950’li yılların sonu, olması lazım ama, bu eski kitabın sahibi, nedense kitabın basılı olduğu yeri yazan sayfayı tüm ciltlerde yırtmış.)

 

VATAN HAİNİ

 

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,

bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson''un

66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali

Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.

Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

 

Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt

hainiyim, ben vatan hainiyim.

Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,

vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,

vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,

ben vatan hainiyim.

Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :

Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.

                                               Nazım Hikmet RAN

 

 
KEREM GİBİ
 
Hava kurşun gibi ağır!
Bağır
       bağır
             bağır
                    bağırıyorum!
Koşun
       kurşun
              erit-
                -meğe
                      çağırıyorum...
O diyor ki bana:
-Sen kendi sesinle kül olursun ey!
                                           Kerem
                                                gibi 
                                                     yana
                                                         yana...
"Deeeert
             çok,
                 hemdert 
                        yok"
Yürek-
        -lerin
kulak-
       -ları
             sağır...
Hava kurşun gibi ağır...
 
Ben diyorum ki ona:
-- Kül olayım
                 Kerem
                          gibi
                             yana
                                 yana
Ben yanmasam
              sen yanmasan
                         biz yanmasak,
                    nasıl
                        çıkar 
                           karan-
                                   -lıklar
                           aydın-
                                   -lığa…
Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
     Bağır
            bağır
                  bağır
                         bağırıyorum.
Koşun 
       kurşun 
              erit-
                -meğe 
                       çağırıyorum...
 
Nazım Hikmet Ran, Mayıs, 1930
 

Kaynak: Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, cilt 1, (Kitabın basıldığı yer, Bulgaristan, Sofya, 1950’li yılların sonu, olması lazım ama, bu eski kitabın sahibi, nedense kitabın basılı olduğu yeri yazan sayfayı tüm ciltlerde yırtmış.)

 

 

YAŞAMAYA DAİR

SALKIMSÖĞÜT

Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.
Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
                 vurulmuş gibi
                                kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
                  uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
             Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
 

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
 

Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
                     renkler silindi.
Siyah örtüler indi
                    mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
                        sarı saçlarının
                                          üzerine!

Ağlama salkımsöğüt,
                            ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
                                                 el bağlama!
                                                            ağlama!

                                               Nâzım HİKMET

İYİMSERLİK

Şiirler yazarım
basılmaz
basılacaklar ama

Bir mektup beklerim müjdeli
belki de öldüğüm gün gelir
mutlaka gelir ama

Ne devlet ne para
insanın emrinde dünya
belki yüz yıl sonra
olsun
mutlaka bu böyle olacak ama

                                                Moskova, 12 Eylül 1957

 

1

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

1947

2

Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

1948

3

Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
'Yaşadım' diyebilmen için...

Nazım Hikmet Ran, 1948
 

 

Bu Vatana Nasıl Kıydılar

 

seni düşünüyorum.
Oturmuşum deniz kıyısına,
bakıyorsun limana giren Amerikan zırhlısına.
Hastasın, açsın, öfkelisin.
O da bakıyor sana,
hem de nasıl,
efendinmiş,
patronunmuş,
sahibinmiş gibi itoğlu it.

Nazim Hikmet

 

İnsan olan vatanını satar mı?
Suyun içip ekmeğini yediniz.
Dünyada vatandan aziz şey var mı?
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Onu didik didik didiklediler,
saçlarından tutup sürüklediler.
götürüp kâfire : "Buyur..." dediler.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Eli kolu zincirlere vurulmuş,
vatan çırılçıplak yere serilmiş.
Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş.
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

Günü gelir çarh düzüne çevrilir,
günü gelir hesabınız görülür.
Günü gelir sualiniz sorulur :
Beyler bu vatana nasıl kıydınız?

 

Nazım Hikmet Ran, 1959

Kaynak: Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, cilt 2, (Kitabın basıldığı yer, Bulgaristan, Sofya, Narodna Prosveta yayınları, 1950’li yılların sonu, olması lazım ama, bu eski kitabın sahibi, nedense ve anlaşılan korkudan kitabın basılı olduğu yeri yazan sayfayı tüm ciltlerde yırtmış.)

 

 

DAVET



Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim.
 

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim.
 

Kapansın el kapıları bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu!
Bu davet bizim.
 

Yaşamak! bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
                                            Bu hasret bizim!

 

Nazım Hikmet Ran, 1947

 

Kaynak: Nazım Hikmet, Bütün Eserleri, cilt 1, (Kitabın basıldığı yer, Bulgaristan, Sofya, 1950’li yılların sonu, olması lazım ama, bu eski kitabın sahibi, nedense kitabın basılı olduğu yeri yazan sayfayı tüm ciltlerde yırtmış.)

 

ÇOCUKLARIMIZA NASİHAT

Hakkındır yaramazlık.
Dik duvarlara tırman
                    yüksek ağaçlara çık.
Usta bir kaplan
                        gibi kullansın elin
yerde yıldırım gibi giden bisikletini..
Ve din dersleri hocasının resmini yapan
            kurşunkaleminle yık
            Mızraklı İlmihalin
                        yeşil sarıklı iskeletini..
Sen kendi cennetini
                kara toprağın üstünde kur.
Coğrafya kitabıyla sustur,
seni «Hilkati Âdem»le aldatanı..
Sen sade toprağı tanı
                         toprağa inan.
Ayırdetme öz anandan
                            toprak ananı.
Toprağı sev
                    anan kadar...
                                           1928

 

 

VASİYET

GÜNEŞİN SOFRASINDA SÖYLENEN TÜRKÜ


Dalgaları karşılayan gemiler gibi,
gövdemizle karanlıkları yara yara
çıktık, rüzgarları en serin
uçurumları en derin
havaları en ışıklı sıra dağlara.
Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu.
Önümüzde bakır taslar güneş dolu.
Dostların arasındayız!
Güneşin sofrasındayız!
Dağlarda gölgeniz göklere vursun,
göz göze
yan yana
durun çocuklar.
Taşları birbirine vurun çocuklar.
Doldurun çocuklar,
doldurun
doldurun
doldur içelim.
Başları
göklere
atalım
serden geçelim..
Heeey, nerden geçelim?
Yalnayak
koşarak
devlerin
geçtiği
yerden geçelim.
Heeey
hop
Heeey
hep
birden geçelim.
Doldurun çocuklar,
doldurun
doldurun,
doldur içelim.
Dostların arasındayız!
Güneşin sofrasındayız!.
N.Hikmet

 

 

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu
            ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin altbaşından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
            çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben
                     daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...
 

                                                                    Nazım Hikmet Ran, 1953, 27 Nisan
                                                                    Barviha Sanatoryumu

 

önce bir anı

 

Nazım Hikmet'in Kıyamet Sureleri hakkında not ve acıklı-komik bir anı

 

Belli başlı temel yapıtlarıyla başlangıcından itibaren modern Türk edebiyatını ve türkçeye çevrilen tüm yapıtlarıyla dünya klasiklerini henüz 17- 18- 19 yaşlarında çok iyi tanıdığımı iddia edersem, yalan olmaz... Mark Twain ile 7, M. Gorki ile 12 yaşımda, Homeros ile yine aynı yaşta tanışmış olmama karşın, malesef, Nazım Hikmet'ten ilk şiiri, ancak 1963 yılının son veya 1964 yılının ilk günlerinde, yani 20 yaşıma girerken, Aziz Nesin'in "Yeni Tanin" gazetesindeki sütununda okuyabilecek ve şaşkına dönecektim. O'nun dizeleri, ruhumdaki haksızlıklara başkaldırı duygusuyla tam bir rezonansa gelmişti... Aziz Nesin, "Kurtuluş Savaşı Destanı"nda yeralan "Karayılan" şiirini köşesinde basmıştı.

 

Bu olaydan sonra Nazım Hikmet'in şiirlerini aramaya başlayacak ve hatta gizlice elime geçen "Şeyh Bedrettin Destanı" adlı çok uzun metni elyazısı ile yedi nüsha çoğaltıp dağıtacaktım... Yine 1960'lı yılların ikinci yarısında, yanlış anımsamıyorsam, "Dört Hapishaneden" adlı ve basılır basılmaz yasaklanmış Nazım Hikmet'e ait bir şiir kitabı elime geçecekti. Bu kitaptaki "Alametler Suresi" ve "Tebahur Suresi" başlıklı iki şiiri yattığım yerin duvarına, başucuma kopya edecektim ama, altlarına herhangi bir imza koymayacaktım... "Kutsal" kitapta geçen "kıyamet", "alametler" ve "tebahur" gibi sözcükler Nazım Hikmet'in şiirinde, toplumsal başkaldırının vaktinin gelmekte olduğunu, bunun işaretlerinin gözüktüğünü anlatmaya yarıyan birer benzetme olarak kullanılıyorlardı sadece. Sözkonusu şiirlerin dini mistisizim ile uzaktan yakından bağları yoktu ve bir okuyucunun bunu farketmemesi, sözkonusu dini sözcüklerin toplumsal başkaldırıya çağrışım yaptıklarını anlamaması için sonderece cahil ve ahmak olması gerekirdi... Yine şüphesiz "kutsal" kitaplarda yeralan haksızlıklara başkaldırı sözleri ve çağrıları ile, tamamen farklı bir felsefeye ve dünya görüşüne sahibolan bir sosyalistin, hatta Nazım Hikmet'in haksızlıklara başkaldırı çağrıları arasında paralellikler bulmak da mümkündür.

 

Uyanık şakacı bir-iki arkadaş, aydın rolünde sürekli böbürlenen ve ezberlediği bir nutku TİP'in tüm kahve konuşmalarında boyuna tekrarlayan ufak-tefek esmer bir başka arkadaşı, benim odada olmadığım bir saatte yattığım yere sokuyorlar ve duvardaki iki şiiri gösterip, "Bak Yusuf şair oldu, neler yazıyor(!)", diyorlar... Kahve konuşmaları sırasında muhafızlığını yaptığım, koruduğum kişilerden biri olan bu arkadaşın kafasında nasıl bir "Yusuf" resmi varsa eğer, "şair olduğumu" duyar duymaz suratı buruşuyor ve önemsemez bir ifade ile -altlarında Nazım Hikmet imzası olmayan- şiirleri okuyor. Ve ağzını bükerek, "bunlara şiir denemeyeceğini" ifade ediyor. Ve yine bunların "derin bir dini mistisizm içerdiklerini" sözlerine ekliyor. Sosyalistliğim hakkımda sual işaretleri uyandıracak bir-iki söz daha ediyor...

 

Sözkonusu bilgiç kişilik o şiirden saymadığı şiirlerin altında Nazım Hikmet imzasını görse idi, nasıl yorumlar yapardı acaba?, diye sormaya bile gerek yok... Nasrettin Hoca'nın "ye kürküm ye" adlı hicvini çağrıştıran her anlamda sahte, maddiyatçı, kariyer tutkunu ruhsuz kişiliklere özgü bu tavır, malesef toplumun farklı tabakalarında alabildiğine yaygın. Sömürücü üst sınıfların propoganda aygıtları sürekli böyle bir sahtekarlık kültürünü değişik biçimlerde besliyorlar ve sahte kimlikli, özü görünüşü gibi olmayan tipler her dönemde değişik etiketlerle insanların karşısına çıkartılıyorlar...

 

Nazım Hikmet'in haksızlıklara başkaldırı ruhu ile, acılar çekmiş Nazım Hikmet ile uzaktan yakından ilişkisi olamayacak, ancak bu başkaldırı ile dalga geçebilecek, hatta bunu ezmek için elinden gelen herşeyi yapabilecek birtakım tipler, günümüzde Nazım Hikmet'e sözde sahip çıkıyorlar. Halkın sevdiği Nazım Hikmet'i özünden kopartarak kullanabilmek, haksızlıklara başkaldırı ruhundan soyutlayarak kullanabilmek amacıyla onu sözde sahipleniyorlar. TV kameraları karşısında babalarının oğlundan sözedermişçesine laubali ifadelerle "Nazım" diye ondan sözederek, O'nun nasıl bir "aşk" şairi olduğundan dem vuruyorlar vs... Şüphesiz Nazım Hikmet'in mükemmel aşk şiirleri de vardır ama, inançsız kişilerin, Nazım Hikmet'ten "Nazım" diye sözeden sahte kimlikli züppelerin bu aşk şiirlerinin ruhu ile temasa gelmeleri de olanaksızdır...

 

Aslında din tüccarlarının, ağızlarında "Allah", "Muhammed", "inşallah" gibi sözcükleri hiç düşürmeyen politikacıların, birtakım ünlü kişilerin, sözde Nazım Hikmet hayranlarından, sahte sanat severlerden, sahte sosyalistlerden özünde farkları yoktur. Sahtecilik, pazarı olan her alanda gelişebilmektedir... Halktan yana aydınların birinci görevleri, sanırım, bu sahtecilikleri ve sahtekarları doğru teşhir edebilmektir.

 

Yusuf Küpeli

24 Eylül 2006

yusuf@comhem.se

 

 

Nazım Hikmet,

 

KIYAMET SURELERİ:

 



ALÂMETLER SURESİ 


Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. 
Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. 
Haram sevaboldu, sevap haramdır. 
Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemirir, 
çekin ki körükleri 
ateşe girdi demir. 

Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır. 
Duyuldu kim ölüm satılıp kâr edile, 
kendi kendilerin reddü inkâr edile 
ve duyuldu kabuğuna tık ettiği civcivin. 
Duyuldu uykusundan uyandığı 
zincirinden başka kaybedecek şeyi olmayan devin. 

Yedi kat yerin altından uğultular geliyor. 
Medet yoktur, bakma geri. 
Kantarma zapteyleyemez oldu beygiri. 
Çıkmış üzengiden, ayağı yok mu? 
Kan sızar, şâk olmuş, dudağı yok mu? 
Gider, böyle gider, dahi gider 
bu âteş yolların durağı yok mu? 
Bu yol orda biten yoldur. 
«Türabolmak ne müşküldür...» 

Çekin ki körükleri 
ocağa girdi demir. 
Bir ateş külçesi düştü buzların ortasına. 
Alâmetler belirdi, kıyamet alâmetleridir. 
Haberdir, erişmekte kaynayan su galeyan noktasına. 

 



TEBAHHUR SURESİ 

Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler, 
herbiri aşikâr etmişti zamirin. 
Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu, 
encam 

tavı gelmiş demirin. 

Vadenin irişip çattığını bildiler, 
kavaklar titreşip yere eğildiler, 
ve çınar ağaçları 
gördüler haykıraraktan, 
köklerinin yılan ölüleri gibi 
koptuğunu topraktan. 

Pehlivanlar cümle libastan soyunmuş, üryan idiler. 
Kızıl kanatlı kuşlar kayalarda 
hazırdı atlamaya. 
Vadenin irişip çattığını bildiler, 
kabardı, köpüklendi dalgalar 
başladılar çatlamaya. 

Gök kubbe sıcaktı ve kan kokuyordu. 
Ve rûzigâr 
yükseldi ağır ağır, çoğaldı gitgide 
birikti, birikti ve ânı-vahitte 
«Ah edildi derinden 
yer oynadı yerinden,» 
yıkıldı köprüler kemerlerinden, 
yazılı taşlar kapandı yüzükoyon. 

Bu dem kıyamet demidir, 
bu, buhara inkılâbıdır kaynayan suyun...

 

Nazım Hikmet Ran

 

bağlantılı linkler:

Nazım Hikmet'in kendi sesinden  & Nazım Hikmet’in Menderes’i uyaran  şiiri & bir anı  aslında Tayyip Erdoğan ve avanesi için de bir uyarıdır. Aynı şiir, TV ekranlarında boygösteren vıcık vıcık dizilerle, miğde kaldıran sahte dökümanterlerle, yalanların havalarda uçuştuğu sözde tartışma programları aracılığıyla 27 Mayıs’a saldırmaya çalışan sahtekarlar için de bir uyarıdır…

 

http://www.sinbad.nu/