Yusuf Küpeli, İlk gösteriden 121 yıl, ve 1 Mayıs 1977’den 30 yıl sonra 1 Mayıs işçi bayramı ve işçilerin mücadeleleri üzerine kısa notlar

 

1- kanlı trajedi ve başlangıç üzerine kısa not

Bir Mayıs, 1890 yılından beri tüm çalışanların uluslararası bayramı olarak kutlanmaktadır. İkinci Enternasyonal’in insiyatifi ile, 4 Mayıs 1886 günü Şikago’da gerçekleşmiş olan Haymarket-katliamı anısına böyle bir kutlama kararı alınmıştır...

 

2- Türkiye’de 1 Mayıs ve işçi sınıfının bilinç sorunu üzerine kısa notlar

(...) Yani Lenin, işçi sınıfının toplumdaki diğer tüm ezilen sınıfların, yığınların sorunları ile ilgilenerek, onların yönetimle olan mücadelelerine katılarak politik bilince sahip olabileceklerini ve öncü rollerini oynayabilecekleri en anlaşılır biçimde ifade etmektedir...

 

Kaynaklar

 

Bağlantılı metinler                                                                                           dinlemek için tıkla: Grup Yorum - Bir Mayıs

 

 

İlk gösteriden 121 yıl, ve 1 Mayıs 1977’den 30 yıl sonra 1 Mayıs işçi bayramı ve işçilerin mücadeleleri üzerine kısa notlar

 

1- kanlı trajedi ve başlangıç üzerine kısa not

 

Bir Mayıs, 1890 yılından beri tüm çalışanların uluslararası bayramı olarak kutlanmaktadır. Şikago’da 4 Mayıs 1886 günü  gerçekleşmiş olan Haymarket-katliamı anısına İkinci Enternasyonal’in insiyatifi ile böyle bir kutlama kararı alınmıştır.

 

Yaşanan 1883- 86 ekonomik krizinin ardından, politik bilinci yüksek işçiler, ABD’de, 8 saatlik işgünü mücadelesini başlatmışlardır. Bu mücadele de, göçmen işçilerin yoğunlukta oldukları ve üç farklı dilin konuşulduğu Şikago kenti öncülüğü elegeçirmiştir... Aynı yıllarda değişik işkollarında işçilerin işgünleri 10 ile 9 saat arasında değişmekte idi. Herhangi bir sosyal sigorta ve işsizlik sigortası kesinlikle olmadığı gibi, ücretler de sonderece düşüktü. Bunun yanında kadınlar ve çocuklar çok daha düşük ücretlerle çalıştırılmakta idiler.

 

1 Mayıs 1886 günü, ABD’de, aynı amaca yönelik olarak ve 40 bini Şikago’dan olmak üzere toplam 300 bin işçi greve gitmiştir. İlk 1 Mayıs yürüyüşü olarak anılan gösteri, Albert Parson ve ailesinin öncülüğünde 80 bin işçi ile Şikago’da Michigan caddesinde gerçekleşmiştir. Yoğun polis ve asker kontroluna karşın gösteri olaysız sonuçlanmıştır...

 

Bu ilk büyük gösterinin olaysız sonuçlanmasına karşın, 3 Mayıs günü öğleden sonra McCormics fabrikasında kanlı bir olay yaşanmıştır. İş saatinin bitimi sırasında işçilerle grev kırıcılar arasında olaylar çıkmıştır. Anında gelen polis, işçilere ateş açmıştır ve iki işçi ölmüş, birçoğu yaralanmıştır. Ve aynı akşam Haymarket meydanında bir protesto gösterisi yapılması kararı alınmıştır.

 

Gösterinin 19.30’da başlaması kararlaştırılmış olmakla birlikte, bazı yanlış anlamalar sonucu bir saatlik bir gecikme yaşanmıştır. Beklenenden daha az insan, yaklaşık 2- 3 bin kişi alanda toplanmıştır. Konuşmalar -gereksiz yere- uzayıp hava da bozunca, gösterici sayısı yaklaşık 300 kişiye inmiştir. Bazı sert ifadeler ve gösterici sayısının azalmış olması, polisin harekete geçmesini kolaylaştırmıştır.

 

Polisler konuşmacı kürsüsüne doğru harekete geçmişlerdir. Muhtemelen önceden hazırlanmış bir provokatör tarafından polisin üzerine bomba atılmıştır. Birkaç semt öteden duyulabilen büyük bir patlama olmuş ve bazı polisler yaralanmışlardır. Bir anlık sessizliğin ardından polis, göstericilerin üzerlerine ateş açmıştır. Silahsız gösterici siviller, halk, panik halinde çığlık çığlığa her yöne doğru kaçmaya başlamıştır.

 

Silah sesleri sustuğu ve alan boşaldığı zaman, caddenin yaralı siviller ve polislerle dolu olduğu görülmüştür. Yedi polis memurunun ve sayıları bilinemeyen sivilin ölümcül yaralar almış oldukları anlaşılmıştır. Bombanın patlamış olduğu yerde yaralanan bu yedi polis memurundan biri olay yerinde, diğerleri ise daha sonra ölmüşlerdir. Yaralanan 60 kadar polisin çoğunluğunun, kargaşa sırasında kendi iş arkadaşlarının silahlarından çıkan mermilerle kaza sonucu vuruldukları anlaşılmıştır... Olayın tanıklarına göre, muhtemelen göstericiler arasında da az sayıda silahlı kişi bulunmaktaydı ama, çoğunluk tamamen silahsızdı...

 

Sivil göstericiler arasındaki ölü ve yaralı sayısı tam olarak tesbit edilememiştir. Çünkü, insanlar tutuklanma korkusu nedeniyle hastahanelere gidememişlerdir. Göstericiler arasından dört kişinin ölmüş olduğu belirlenmiş olmakla birlikte, asıl ölü sayısının 7- 8 kişi olduğu tahmin edilmektedir. Yaralı sayısının ise 30- 40 kişi olduğu düşünülmektedir... Eğer polisler konuşmacı kürsüsüne doğru harekete geçmeseler ve o bomba atılmasa, toplantı birkaç dakika sonra barışçı biçimde sonbulacakmış.

 

İşçi önderlerinden Parsons, Spies, Schwab, Fielden, Engel, Fischer, Neebe,Lingg, Seliger ve Schaubelt, olayların ardından cinayetle suçlanmışlardır. Yine aynı kişiler, komploculukla, ve yasadışı gösteri örgütlemekle itham edilmişlerdir. Bunlar şikagodaki anarşist hareketin tanınmış kişileridirler... (not 1: anarşizm)

 

Suçlanan işçi önderlerinden William Seliger, polisle işbirliği yapıp kurtulmuştur. Schaubelt kaçmış ve yaşamının kalan kısmını sahte kimlikle sürdürmüştür. Bazılarına göre, polise bombayı atan bu kişidir. Eğer iddia doğru ise, bu satırları yazana göre sözkonusu kişinin kalan ömrü boyunca kaçabilmesi de manidardır.

 

Zamanın tanıklarına göre mahkeme, şirketlerin, patronların işçi sınıfına ve sınıfın haklarına saldırısı biçiminde geçmiştir. Medya, işçilere karşı kışkırtıcı yayın yapmıştır... Yaklaşık iki ay sonra, 21 Haziran- 20 Ağustos 1886 boyunca süren duruşmalar boyunca herhangi bir sanık doğrudan bomba atmakla suçlanmamış olsa da, sanıklardan Neebe 15 yıl ağır hapis cezasına, Parsons, Spies, Schwab, Fielden, Engel, Fischer, Lingg ise ölüm cezasına çarptırılmışlardır.

 

Sanıkların avukatları İllinois’de bulunan yüksek mahkemeye başvurularak verilen karara itiraz edilmiştir. Buna karşın yüksek mahkeme, 14 Eylül 1887 günü verdiği kararla, verilen ağır cezaları onaylamıştır. İllinois yüksek mahkemesinin kararı onaylamasının ardından ABD yüksek mahkemesine itiraz dilekçesi yollanmıştır ama, dava kabuledilmemiştir. Son çare olarak İllinois valisi Richard J. Oglesby’e başvurulmuştur.

 

Vali, Schwab’ın ve Fielden’in cezalarını ömür boyu ağır hapse dödürmüşse de, diğerlerinin idam cezalarını 10 Kasım 1887 günü onaylamıştır. Parsons, Spies, Engel ve Fischer ertesi gün asılarak idam edilmişlerdir. İdam mahkumlarından Lingg asılamamıştır, çünkü, hücresine gelen görevliler -“içeriye gizlice sokulmuş bir bomba”- ile intihar etmiş olduğunu görmüşlerdir. Bu satırları yazana göre, tek tek ayrı hücrelerde tutulan bukadar önemli mahkumların içeriye bomba sokabilmiş olmaları da şüpheli bir olaydır. Çünkü, bomba ve buna dayalı bireysel şiddet eylemleri, halkın kalan kısmını işçi hareketinden korkutup uzaklaştırmaya yarar sadece. Bu nedenle, kanımca Lingg’in, para karşılığı bazı patronlarla işbirliği yapan bir nöbetçi tarafından hücresinde bomba ile öldürülmüş olması olasılığı da vardır.

 

Öldürülmeden hemen önce Spies’ın son sözleri, “Bu gün boğduğunuz seslerimizden çok daha güçlü sessizliğimizin yükseleceği günler gelecektir!”, olmuştur. Ve bu son sözlerden 7 dakika 45 saniye sonra tüm kapaklar açılmış ve dört işçi önderi aynı anda idam edilmişlerdir. Ve idamların gerçekleştiği 11 Kasım günü işçi hareketi içinde “kara cuma” olarak anılmıştır.

 

İllinois’in yeni valisi Altgeld, halkın tepkilerini dikkate alarak, 15  yıl hapis cezasına çarptırılmış olan Neebe’nin ve ölüm cezaları ömür boyu hapse çervrilmiş olan Schwab’ın ve Fielden’in cezalarını 26 Haziran 1893 günü hafifletmiş ve özgürlüklerine kavuşmalarını sağlamıştır. Vali, mahkeme kararının haksız olduğunu kendi kararının gerekçesi olarak göstermiştir. Vali, medyanın ve polisin kışkırttığı histerinin, aklı dumura uğratan asabiyetin mahkemeyi ürküttüğünü ve o nedenle böyle haksız bir karar çıktığını söylemiştir. Yapılan haksızlığı düzeltmek amacıyla sözkonusu kişilere özgürlüklerini iade etmiştir.

 

Şüphesiz, idam edilmiş olanlara yönelik haksızlığı tamir olanağı bulunamamıştır. Günümüzde birçok ülkede adları anımsanmasa veya hiç bilinmese bile, idam edilen sözkonusu işçi önderleri, işçi hareketinin kahraman kurbanları olarak anılmışlardır. Mezarları anıt haline getirilmiş ve Spies’ın son sözleri anıta kazınmıştır... Katliamın gerçekleşmiş olduğu Haymarket’e önce bir polis heykeli dikilmiştir ama, bu anıt bombalanıp uçurulmuştur. Ardından, 2004 yılında aynı alana ilk kez Haymarket-katliamı anısına bir anıt yerleştirilmiştir.

 

Sonuçta, 8 saatlik işgünü mücadelesi sırasında gerçekleşmiş olan Haymarket-katliamı anısına, mahkeme tarafından verilen haksız karara karşı işçilerin seslerini yükseltmek amacıyla, tüm toplumsal haksızlıkları protesto etmek düşüncesiyle, ve 8 saatlik-işgünü mücadelesini sürdürme hedefine yönelik olarak 1 Mayıs günü işçilerin enternasyonal anma ve mücadele günleri olarak kabuledilmiştir...

 

Bilindiği gibi, 1800’ün son 30 yılı içinde hızlı bir tekelleşme ve emperyalist burjuvazinin gelişip egemen olma süreci yaşanmıştır. Ve bu sürecin doğal bir sonucu olarak işçi sınıfı, özellikle endüstri işçileri sayısal anlamda hızla büyümüşler ve örgütlenmişlerdir. Almanya, İsviçre, Danimarka, Portekiz, İtalya, Belçika Hollanda ve ABD gibi ülkelerde üye sayıları milyonlara dayanan dev sendikal birlikler ve Sosyal Demokrat İşçi Partileri doğmuştur. P Brizon’a göre, 1900 yılında ABD ve Kanada’da toplam 1 milyon 905 bin sendikalı işçi vardır...

 

Yukarıda özetlenen koşullarda ve adı geçen ülkelerin güçlü Sosyal Demokrat Partileri’nin insiyatifleri sonucu, Paris’te, Temmuz 1889 kongresinde doğmuş olan II. Enternasyonal, 1 Mayıs günü işçilerin enternasyonal anma ve mücadele günleri olarak kabuletmiştir.

 

Aynı kongre, kapitalist üretim tarzının hakimolduğu ülkelerde emeğin çıkarlarını savunan güçlü yasaların sonderece gerekli olduklarını savunmuştur. Bu yasaların temellerini şu maddelerle belirlemiştir: a) maksimum 8 saatlik-işgünü; b) Kadın organizmasına zarar veren üretim kollarının tümünün kadın işçilere kapatılması; c) 14 yaşını doldurmamış çocukların çalıştırılmalarının yasaklanması ve 18 yaşına dek kız ve erkek tüm cocukların işgünlerinin azami 6 saat ile sınırlandırılması; d) kesintisiz çalışmaları gerekli olan bazı üretim kolları dışında gece işinin yasaklanması; e) 18 yaşını doldurmamış tüm kız ve erkek çocuklar için gece işinin yasaklanması; f) tüm çalışanlar için haftalık minumum 36 saatlik aralıksız tatil/ izin hakkının tanınması; g) İşçiler için zararlı olan belirli üretim ve çalışma yöntemlerinin yasaklanmaları; h) İş ücretlerinin ürünle ödenmesinin yasaklanması ve patron dükkanlarının kapatılması

 

Başta 8 saatlik-işgünü olmak üzere yukarıda sıralanmış hedefler için mücadele etme kararı alan II. Enternasyonal kongresi, bu savaşım kararını da şu şekilde formüle etmiştir: “Kesin saptanmış bir zamanda, önceden belirlenmiş tek bir günde, tüm ülkelerde, tüm kentlerde çalışanlar görkemli uluslararası gösteriler yaparak Paris Konferansı’nca belirlenmiş olan iş gününün kısaltılması talebinin ve diğer tüm taleplerin uluslararası planda gerçekleşmesini/ yaşama geçmesini sağlayacaklardır.” (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI & 4- Emperyalizm aşamasına evrimleşen kapitalizm koşullarında proletaryanın güçlenen örgütlülüğü; II. Enternasyonal, 8- saatlik işgünü, işçi sınıfının birlik ve dayanışma günü 1 Mayıs; I. Dünya Savaşı ve ihanet

 

not 1: anarşizm

 

Pier Joseph Proudhon (1809- 1865) ve Mikhail Aleksandrovich Bakunin (1814- 1876) gibi tanınmış ideologlara sahibolan anarşizmi, felsefi ve politik bir akım olarak bir-iki cümle ile anlatabilmek olanaklı olmasa da, bu yamama düşünce sisteminin toplumsal sınıflar arasındaki farkı göremediğini, sınıflı bir toplumda devleti tamamen yoketmek gibi olanaksız bir düşün peşinde işçilerin enerjilerini boşa harcadığını, ve aynı ideolojinin özünde liberal bir burjuva akımı olduğunu söylemek olasıdır... Toplumsal sınıflar varolduğu sürece şüphesiz egemen sınıfın diğerleri üzerinde göreceli bir baskı aracı olarak devlet varlığını koruyacaktır. Yalnız, feodal sınıfın gücünü yitirmesiyle birlikte feodal devletin yerini burjuva devletin alması gibi devletin sınıf karakteri değişecektir... Anarşizm, Marks- Engels- Lenin tarafından mahkum edilmiştir... Türkiye’de sağcı çevreler ve bazı devlet görevlileri, “anarşizm” sözcüğünü asıl politik ve ideolojik anlamından kopartarak, sadece ürkütücü bir kargaşayı, kaosu, şiddeti ifade eder biçimde kullanmışlardır. Tüm haklı toplumsal demokratik protestoları ve bazı bilimsel sosyalist hareketleri bu sözcükle damgalayarak karalamaya çalışmışlardır... Doğruya bir ölçüde yakın biçimde anarşizm yaftası yakıştırdıkları bazı bireysel terör eylemleri de olmuştur şüphesiz.

 

2- Türkiye’de 1 Mayıs ve işçi sınıfının bilinç sorunu üzerine kısa notlar

   

Mütareke yılları İstanbulu’n da 1 Mayıs günleri işçi sınıfı tarafından kutlanmıştı... Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 Anayasası işçilere örgütlenme hakkını tanımıştı. O yıl (1924) ülkede 20’yi aşkın sendika kurulmuştu. Tek parti konumundaki CHP’nin güdümünde olan “Türk İşçi Birliği” adlı örgütlenmeden kopan sendikalar, 30 bini aşkın üyeye sahip “Amele Teali Cemiyeti” adlı birliği oluşturmuşlardı... Fakat yine aynı yıl 1 Mayıs kutlamaları yasaklanmıştı.

 

Ertesi yıl, 1925 Şeyh Sait ayaklanmasının yarattığı politik iklim içinde tüm sendikal örgütlenmeler yasaklandı. Amele Teali Cemiyeti kapatıldı. Türkiye proleteryasının politik örgütlenme hakları ise çok daha ağır baskılar altına alındı... Bundan sonra 1 Mayıs kutlamaları onlarca yıl olanaksız hale geldi ve hatta unutturuldu. Türkiye’de insanlar o günü “bahar bayramı” olarak bildiler. Soğuk savaş yıllarının “demokrat” sıfatlı ABD yalakası birtakım yöneticileri, halkın yüreğinde temelsiz korkular yaratmak amacıyla, 1 Mayıs günleri güvenlik güçlerinde izinler kaldırmayı, komünistlere yönelik korku masalları yaymayı adet haline getirdiler...

 

Büyük ekonomik kriz yılları olan 1929- 33’te, yasal engellemelere ve fiili ağır baskılara karşın Türkiye’de birçok grev oldu. Sonunda, 1933 yılında meclisten grevi yasaklayan bir yasa çıkartıldı... Ancak 1937 yılında çıkartılan bir yasa ile Türkiyeli işçiler için 8 saat-işgünü gerçek olabildi. Fakat bu yasa bile eksik ve sakattı... Birçok koşul altında patronlara 11 saat-işgünü uygulaması izni verilmekteydi. Yine aynı yasaya göre işçiler ilk kez hastalık durumlarında ücretlerinin sınırlı birkısmını alma hakkına sahiboldular. Ve kadın işçiler doğum izni kullanma hakkını elde ettiler. Yeraltı işlerinde kadınların ve çocukların çalıştırılması ilk kez bu yasa ile yasaklandı. Aynı yıl Türkiye’de 400 bini aşkın işçi vardı ve sözkonusu iş yasasının kapsamına girenler ise sadece 180 bin 374 işçi idi. Kısacası, coğunluk için ağır kölelik koşullarında bir çalışma yaşamı sürmekteydi. Türkiye burjuvazisi devletin yardımıyla vahşi bir sömürü gerçekleştirmekteydi.

 

Değişen dünya koşullarında CHP’nin 20 Şubat 1947 günü Meclis’ten geçirttiği bir yasa ile işçilerin sendikalaşma hakları kabuledildi. İşçi ve “işveren” (patron, işgücünü satın alan) sendikaları ve sendikal birlikleri hakkında kanun, şöyle bir şartı içermekteydi: “Sendikalar milli teşekküllerdir. Milliyetçiliğe ve milli menfeatlere aykırı hareket edemezler.” Aslında herzaman olduğu gibi, “milli menfaat” ile kastedilen burjuvazinin, üst sınıfların yararları idi. “Milli menfaat” adına işçilerin, halkın ezici çoğunluğunun değil de küçük bir azınlığın, patronların, işgücünü satınalıp sömürenlerin yararları kollanınca, işçilerin iş piyasasındaki tek silahları olan grev yapma hakları ellerinden alınacaktı şüphesiz. İşçiler ve onların ekonomik örgütlenmeleri olan sendikalar, işpazarında rekabet edebilmek, patronlara sattıkları emeklerinin değerini yükseltebilmek için gerekli olan gerev ve toplusözleşme hakkından aynı yasa ile yoksun bırakıldılar. Grev ve toplusözleşme haklarından yoksun göstermelik sendikalar bir de tepeden, yöneticileri kanalıyla tek partinin, devletin kontrolu altına alınmışlardı. Daha önce yaşanmış baskıların ve bu durumun etkisiyle işçilerde sendika kurma hevesi kalmamıştı. Yasanın çıkışından ancak epey sonra ilk sendikalar kurulmaya başlanacaktı.

 

Legal politik örgüte sahip olmadan ve sendikasız olarak ağır baskılar altında geçen 1925- 47 sürecinin ardından, 1947- 63 yılları da işçiler ve tüm çalışanlar için devletin yüzde yüz denetiminde kısırlaştırılmış göstermelik sendikalarla, örgütlenmelerle geçti... İktidar sarhoşluğu içindeki DP patronları, bu işbirlikçi sermaye-toprak ağası koalisyonu, “domokratlığını” ve seçim kampanyası sırasında vermiş olduğu sözleri çok çabuk unutup işçilere grev hakkını tanımadığı gibi, giderek işçi sınıfı ve onun politik örgütleri üzerindeki baskılarını yoğunlaştırmaya başladı. DP’nin iktidar sarhoşluğuna yakalanmış demokratik kültürden yoksun sonradan görme şımarık yöneticileri, ellerine geçirmiş oldukları iktidarı -günümüz AKP’si gibi- kötüye kullanarak baskıcı bir rejimin temellerini atmaya başladılar. Hızla gelişen olaylar başta üniversite gençliği olmak üzere halkın değişik kesimleri arasında güçlü bir kalkışmanın ateşini yaktı. Silahlı kuvvetlerin genç subayları ve astsubayları da aynı duyguları paylaşmaktaydılar. Sonuçta, önemli bir halk ve gençlik desteğiyle 27 Mayıs 1960’da ilk askeri müdahale gerçekleşti...

 

Daha sonra olacak Pentagon güdümlü darbelerden çok farklı olarak ve kolayca “darbe” diye tanımlanamayacak bu halk destekli askeri müdahale, - NATO ve CENTO’ya bağlı kalmakla birlikte- Türkiye halkı ve çalışanları için çok daha özgürlükçü bir ortam yarattı. İleri de gerçekleşecek 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile yokedilecek olan 1961 Anayasası, Türkiye toplumunun sahibolduğu en demokratik içerikli bu anayasa, 27 mayıs müdahalesinin ürünü olacaktı. Sözkonusu gelişmenin temel nedeni, 27 Mayıs müdahalesinin Washington’a değil, Türkiye halkına yakın olması ile bağlantılıdır şüphesiz. Bu örnek bile tüm müdahaleleri aynı kefeye konulmaya kalkışılması ve eşit ölçüde karalanması çabalarının ne ölçüde ahmakça veya kasıtlı olduğunun kanıtıdır. 12 Mart'ı ve 12 Eylül'ü savunacak durumda olmayanlar, karşı oldukları 27 Mayıs'ı karalayabilmek için, tüm askeri müdahaleleri aynı sepete koyma hilesine başvurmaktadırlar... Asker taraf tutacaksa halkının, çalışan ve üreten insanlarının safında olmalıdır ve askeri ancak ya ahmaklar, ya da halkın kanını içenler yok saymak isteyebilirler.

 

Herşey eskisinden daha iyiydi ama, henüz hala işçilerin, sendikaların grev hakları yoktu. Bu hakkın elde edilebilmesi amacıyla 31 Aralık 1961 günü İstanbul’da 150 bin kişinin katıldığı büyük bir miting örgütlendi. Bu, o güne dek görülen en büyük işçi eylemiydi ve 29 ilden 5000 sendika temsilcisi grevli- toplusözleşmeli sendikal haklar uğruna mitinge katılmışlardı. İstanbul cadelerinde işsizliğin ve pahalılığın sonbulması, sosyal adaletin gerçekleşmesi, demokratik hakların verilmesi talepleriyle yüründü. Aynı amaca yönelik olarak 1961 yılında İzmir, Ankara, Eskişehir, Afyon, Denizli, Nazilli gibi kentlerde mitingler örgütlendi. İktidar kanadından gelen tüm içi boş vaadlere karşın işçiler eylemlerini sürdürdüler ve 3 Mayıs 1962 günü yedi bini aşkın işçi yalın ayak ve yamalı elbiselerle Ankara’da yürüyüşe geçip polis barikatını aşarak Meclis’in önüne dek geldiler. Meclis ve Senato başkanlarını görmek isterlerken polisin saldırısına uğradılar ve yedikleri ağır dayağın yanında 30 kadarı da gözaltına alındı. İşçiler arkadaşlarını geri almak için direnişlerini sürdürdüler; yıldırılamadıklarını belli ettiler... Sonunda, 20 Temmuz 1963 günü yürürlüğe girecek olan 275 sayılı yasa ile işçiler grevli ve toplusözleşmeli sendikal haklarına kavuştular. Grev hakkı birçok şarta bağlanmıştı, genel grev halen yasaklı idi ama, yine de bu işçiler için büyük bir adımdı. Aynı yıl sekiz, 1964 yılında ise 78’i özel sektörde yapılan 83 grev gerçekleşti

 

Demirel Hükümeti, krizin yükünü işçi sınıfının sırtına kolayca yükleyebilmek, Türkiye’nin iş yaşamını tekrar 1950’li yılların tamamen anti- demokratik ortamına çekebilmek amacıyla, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nu değiştirmek için harekete geçti... Sözkonusu 274 sayılı yasada yapılacak değişiklikle sendikalara kurulabilmeleri için asgari bir üye sayısı limiti getirilmekteydi. Eğer dahil oldukları işkolundaki işçilerin en az üçte birini örgütleyemezlerse sendika olma hakları bulunmayacaktı ve bu Türkiye gibi bir ülkede pek başarılabilecek bir iş değildi. Ayrıca sendika kurucuları o işkolunda en az üç yıldan beri çalışıyor olmalıydılar. Uluslararası işçi örgütlerine üye olma hakkı da, aynı işkolunda en çok üyeye sahip sendikaya veriliyordu. Farklı işkollarındaki sendikaların aynı yörede birlik oluşturma hakları yokedilmekteydi... Sendikalara üye olmak zorlaştırılıyordu vs.. Görünüşte yüzde yüz bir geriye dönüş yoktu ama, Demirel Hükümeti tarafından getirilen bu değişiklik önerileri eğer Meclis’ten geçecek olurlarsa, sınıf sandikacılığının mezarı kolayca kazılabilir, işçilerin ekonomik ve demokratik mücadele silahları olan grev ve toplu sözleşme hakları ve herşeyeden önce örgütlenme halkları ağır bir darbe yiyebilirdi.

 

Çogunluğu DİSK’e bağlı olan işçiler, İstanbul ve İzmit gibi büyük endüstri merkezlerinde 15 Haziran 1970 sabahı işbaşı yapmayıp yürüyüşe geçtiler. İstanbul’da, Kartal, Bakırköy, Levent, Topçular, Sağmalcılar, Gebze gibi yerlerde bulunan fabrikalardaki işçiler ve yine İzmit’te 115 fabrikadan işçiler ters yönlerden aynı istikamete doğru düzenli birşekilde yürüyüşe geçtiler. Yolları üzerinde bulunan fabrikalardaki işçilerde onlara katıldığı için, yürüdükçe sayıları artmaktaydı. İşçiler polis barikatını aşarak Kadiköy’de birleştiler. Polisin açtığı ateş sonucu bir arkadaşlarını yitirmişlerdi... Yolu kesmek üzere yollanan askerler, başlarındaki subayların emriyle işçilere dokunmayacaklardı ve yürüyüş kolu tankların üzerinden geçip gidecekti... İlk gün Kadıköy’de eylemlerini saat 17.00’ye dek sürdüreceklerdi.

 

Ertesi gün, 16 Haziran’da aynı yoğunlukla süren gösterilerde ise üç işçi ölecek, 84 işçi yaralanacak ve 500’ü aşkın gösterici gözaltına alınacaktı. Ve aynı günün akşamı İstanbul ve İzmit’te 60 gün süreyle sıkıyönetim ilanedilecekti... Sendika yöneticileri tutuklanıp ağır ceza istemleri ile yargılanmaya başalanacaklardı... Türk- İş yönetiminin engelleme çabalarına karşı sözkonusu direnişe, aralarında Türk- İş’e üye işçilerinde bulunduğı 200 bin civarında işçi katılacaktı. İlerici gençler de bu haklı ve demokratik eylemin içinde yeralacaklardı. Demirel Hükümeti’nin değiştirmek istediği 274 ve 275 sayılı yasalarla ilgili değişiklik önerileri gerçekleşmeyecekti. Örgütlü demokratik güçlerini gösteren işçiler kazanmışlardı...

 

Kazanmışlardı, çünkü, halkın etkileyici çoğunluğu da onların saflarındaydı... Fakat kavga noktalanmış değildi, yeni entrikalar ve komplolar pusuda beklemekteydiler. Gerçekleşen 12 Mart 1971 darbesi, terör bahanesi ile tüm grevleri durduracak, işçi ücretlerini geriye çekecekti. Denetim altındaki kitlelerden kopuk terörün yardımıyla tırmanmakta olan faşizm, uluslararası koşulların elvermemesi sonucu  gerilemek zorunda kalacak ve 27 Mayıs anayasası bazı kırpıntılarla kurtulacaktı. İşçi hareketi yeniden canlanacaktı... Demirel’in 1970 yılında yapamadığı işi, yine denetim altında tırmandırılan terör bahanesini kullanarak gelen 12 Eylül 1980 faşist Pentagon darbesi fazlasıyla gerçekleştirilecekti. İlk genelbaşkanı bir faşist tarafından öldürülmüş olan DİSK kapatılacaktı... Sendikal hareket günümüzdeki acıklı durumuna sürüklenecekti...

 

İşçi sınıfı grevli-toplu sözleşmeli sendikal haklarını 1960’lı yıllarda elde etmiş ve yine aynı yıllarda gücünü göstermişti ama, halen henüz birtakım korkular ve baskılar toplumun üzerinden atılabilmiş değildi. Türkiye’de 1 Mayıs’ın işçi sınıfının enternasyonal dayanışma ve mücadele günü olarak kutlanabilmesi için 1970’li yılların ortasını beklemek gerekecekti...

 

DİSK’in bundan tam 30 yıl önce, 1977 yılı 1 Mayıs günü Taksim meydanında örgütlemiş olduğu ve yaklaşık 500 bin kişinin katıldığı gösteri, dünyadaki diğer benzerleri arasında belki de en görkemlisi idi... Alanı doldurmuş ve henüz doldurmakta olan barışçı halk kitlesinin üzerine kurşunlar yağmaya, bombalar atılmaya başlanacaktı. Polis araçlarının siren sesleri ve önceden bazı yerlere planlı olarak yerleştirildikleri anlaşılan sirenlerin çığlıkları paniği arttıracaktı. Görgü tanıklarına göre, polis panzerleri doğrudan kalabalığın arasına dalacaklar, barışçı kitleye su sıkmaya başlayacaklar, ve bu eylemleri ile paniği derinleştirmeye çalışacaklardı. Katliam ve korku operasyonunun önceden planlanmış olduğu gibi yürütüldüğü anlaşılmaktaydı. Olay yerinde 34 vatandaş ölmüş, 126 vatandaş yaralanmıştı ama, ne tutuklanan bir kişi vardı, ve ne de failleri ortaya çıkartmaya yarayacak bir delil polis tarafından aranıp bulunmuştu. Şüphesiz tüm bu olanlar saldırının kaynağını isaret etmekteydiler ve 12 Eylül darbesine uzanan yolun en önemli kilometre taşlarından biri aşılmıştı...  

 

Yukarıda bir-iki cümle ile özetlenmiş olan kanlı provokasyondan tam 30 yıl sonra -artık eskisi kadar güçlü olmayan ve politik anlamda birtakım değişikliklere uğramış olduğu gözlemlenen- DİSK, yanına bazı diğer demokratik meslek örgütlerini, bazı dernekleri, ve diğer birtakım sendikaları alarak 1 Mayıs 2007 gününü yeniden Taksim meydanında kutlama gerçekleştirmeyi planlamaktadır. Basına yansıyan bilgilere göre, İstanbul valiliğinin Taksim kutlamasına itirazı vardır ama, yine de bu kutlama gerçekleşebilir. Yalnız burada resmi iznin ötesinde ve bundan çok daha önemli bir sorun, DİSK yönetiminin ve DİSK’in bu eylemini destekleyen diğer bazı kuruluşların önlerinde durmaktadır...

 

Sözkonusu eylemi planlayanların önlerinde duran asıl sorun, DİSK üyesi işçiler dışında kalan halkın, hatta DİSK üyelerinin önemli bölümünün bu planlanan eyleme ne ölçüde destek verecekleri konusunda düğümlenmektedir. Bu satırları yazana göre, izlemekte olduğu politikası ile DİSK yönetimi ve aynı çizgiyi paylaşanlar, işçi sınıfını halkın diğer geniş kesimlerinin tüm ekonomik ve demokratik sorunlarından ve dolayısıyla politik bilinçten uzaklaştırmaktadırlar. İşçileri kendi dar sendikal yararlarının kabuğuna hapsetmektedirler ve bu durum da işçilerin diğer geniş emekçi yığınlardan, geniş halk yığınlarından izole olmalarına ve de politik bilinçten yoksun kalmalarına neden olmaktadır.

 

Sözkonusu gerçeğin en somut örneği, 14 Nisan günü Ankara’da örgütlenmiş olan ve yaklaşık bir milyon kişiyi alanlara toparlayan ve yine 29 Nisan günü İstanbul’da örgütlenip bir milyonu aşkın insanı alanlara toplamayı başaran tamamen demokratik ve haklı gösterilere DİSK yönetiminin ve benzerlerinin destek vermemesi ile yaşanmıştır. İşçi düşmanı AKP iktidarının Türkiye toplumunu sürüklemekte olduğu açmazı protesto etmek; kadınların kazanılmış haklarını ve laikliği savunmak; demokrasiyi ve ulusal ekonomiyi tamamen demokratik yöntemlerle savunmak amaçlarıyla toplanan milyonlara -değişik bahaneler bularak- burun kıvırmak, destek vermemek, “farenin dağa küsmesi” özdeyişini anımsattığı kadar, işçi sınıfını ve onun sendikal örgütü olduğunu iddia eden DİSK’i izole etmekten başka işe yaramaz. Halkın diğer tüm sorunlarına sahip çıkmadan işçi sınıfına politik bilinç taşıyabilmek ise tamamen olanaksızdır... Bu nedenle, bu satıları yazana göre, 15- 16 Haziran günlerinde olduğu gibi halkın ve gençliğin geniş kesimlerinin işçilerin davalarına sahip çıkacaklarını ve DİSK’e saygı duyacaklarını söyleyebilmek olanaksızdır... Yine de örgütlemeye çalıştıkları 1 Mayıs 2007 gösterisinde azami başarıyı elde edebilmelerini dilerim.

 

Çarlık Rusyası gibi yarı feodal ve köylü yığınlarının ağırlıkta oldukları engin topraklara sahip koskoca bir ülkede ve ağır emperyalist baskılar karşısında 1917 Ekim Devrimi’ni başarmış bir örgütün önderi, zorun zorunu başarmış olan V. İ. Lenin, “Ne yapmalı” adlı en önemli politika klasiğinde, zamanın sendikalistlerinin ve terör eylemleri örgütleyen narodniklerin aynı noktada birleşen çıkışsız kendiliğendiciliklerini, işçi hareketine zararlarını anlaşılır biçimde sergiledikten sonra şunları söylemektedir... “İşçi sınıfına sınıf bilinci ancak dışarıdan, işçilerin ekonomik mücadelele alanlarının dışından, işçilerle şirketlerle ilişkilerinin dışından taşınabilir. Tüm sınıfların ve toplumsal tabakaların devletle ve hükümetle olan ilişkileri alanında, tüm sınıfsal ilişkiler alanında yeralınarak politik bilinç elde edilebilir...,” Yani Lenin, işçi sınıfının toplumdaki diğer tüm ezilen sınıfların, yığınların sorunları ile ilgilenerek, onların yönetimle olan mücadelelerine katılarak politik bilince sahip olabileceklerini ve öncü rollerini oynayabilecekleri en anlaşılır biçimde ifade etmektedir... Ve zaten Bolşevikler bu çizgiyi izlemiş olmaları nedeniyle, politik bilince erişmiş işçi sınıfı sayesinde yoksul köylülüğün ve hatta orta sınıfların en ileri unsurlarının ve askerlerin desteğini almayı başararak devrimi gerçekleştirebilmişlerdir.

 

İşçi sınıfının en önemli sendikal örgütü olduğu iddiasındaki DİSK ve aynı çizgide olan diğer bazıları, hatta “komünist” oldukları iddiasındaki birtakım kişiler, Lenin’in ögütlerinin ve politik çizgisinin tamamen dışında bir tavır içine girerek kendilerini ve başında oldukları örgütleri izole etmekten, ve işçileri politik bilinçten uzaklaştırmaktan başka birşey yapmamaktadırlar. Eğer -AKP iktidarının ekmeğine yağ süren- bu işleri iyi niyetli bir bilgisizlikle yapıyorlarsa, onlara yeniden Lenin okumalarını ve daha iyi düşünmelerini tavsiye etmekten başka çare yoktur. Yok eğer bu tavırlarının gerisinde AKP iktidarı ve AKP’yi destekleyen bazı Batılı merkezler ile kurulmuş oportünistce birtakım menfaat ilişkileri varsa, durum gerçekten vahim demektir...

 

Yaşanmakta olan tüm kötülüklere, yerli-yersiz kaygılara, ve şüphelere karşın, işçi sınıfının 1 Mayıs 2007 kutlamasının başarılı geçmesi ve Türkiye toplumunun -tüm bölge halklarıyla birlikte- çok daha demokratik ve varlıklı bir geleceğe yürümesi dileğiyle.

 

Yusuf Küpeli

30 Nisan 2007

 yusufk@telia.com

 

 

KAYNAKLAR:

 

-Lenin, Valda Verk I Tre Band, VAD BÖR GÖRAS?, Progress Moskova/ Arbetarkultur Stockholm, Moskova 1974

 

- Johanna Helmvall, Första maj frċn början, Offensiv, nr 746, 26 april 2007

 

- Pierre Brizon, Emeğin ve Emekçilerin Tarihi, Ankara 1977

 

- Marks, Engels, Lenin, Anarşizm ve Anarko Sendikalizm, Ankara 1979

 

- Y. N. Rozaliyev, Türkiye’de Sınıflar ve Sınıf Mücadeleleri, Belge Yayınları, İstanbul 1979

 

- Dimitır Şişmanov, Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi Kısa Tarihi (1908- 1965), Belge Yayınları, İstanbul 1978

 

- A. Şunurov, Türkiye Proleteryası, Yar Yayınları, İstanbul 1973

 

- Kemal Sülker, 100 Soruda Türkiye İşçi Hareketleri, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1968   

 

- Kemal Sülker, Sendikacılar ve Politika, May Yayınları, İstanbul 1975

 

- Kemal Sülker, Türkiye Sendikacılık Tarihi 1, Bilim Kitabevi Yayınları, İstanbul 1987

 

- SSCB Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstütüsü, Türkiye Cumhuriyeti (1917- 1974), Araştırma 1, Kızılırmak Yayınevi, Ankara 1979

 

 

Bağlantılı metinler:

 

İşçilerin günü 1 mayıs

 

Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 

Yusuf Küpeli, 15- 16 HAZİRAN 1970 BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli, Batı’nın “sosyal demokrat” partilerinin  tarihi kökleri, devrimci geçmişleri, ihanetleri, CHP  ve umutlar üzerine kısa notlar

 

Yusuf Küpeli, Çalışanların sorunları politik mücadele arenasında çözülebilir

http://www.sinbad.nu/