Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

 

- “Masa üstünde testi/ Amcam yengemi kesti...”

- “Tatlı” erkekler sonunda “tuzlu” kadınların defterini dürdüler     

- Dünya emekçi kadınlar günü veya “Uluslararası Kadınlar Günü” üzerine kısa notlar

- Faşist yönetimlerde ve  günümüzde kadının durumu üzerine kısa notlar

- Türkiye Cumhuriyeti’nde Kadınların durumu ve bunu nedenleriyle ilgili çok kısa not

- Kaynaklar:

 

Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

 

Yusuf Küpeli

 

- “Masa üstünde testi/ Amcam yengemi kesti...”

 

Birileri çıkıpta, “masa üstünde testi olmasaydı, amcam da yengemi kesmezdi”, diyerek tüm suçu testiye yükleyebilir şüphesiz. “Aklıbaşında kadınlar”, masa üstünde testi, hele içi şarap veya rakı dolu testi bulundurmamaya özen göstererek sağ ve sağlıklı kalmaya çalışabilirler... Fakat yine de bunların hiçbiri “amcamın yengemi ilk kez neden ve nerede kestiği?”, sorusuna yanıt olamayacağı gibi, sorunu çözmeye de yardımcı olamaz...

 

Kadının toplumdaki yeri üzerine konuşmak, tehlikeli şakalara ve her 8 Mart arifesinde “görev savma” kabilinden klişe yazılar döktürmeye gelmez. Eğer kişi toplumsal sorumluluk duygusuyla davranıyorsa, insan soyunun geçmişi ve geleceğiyle ilgili bu en önemli sorunlardan birisinin karmaşık nedenselliklerini ciddi olarak anlamaya çalışmakla yükümlüdür...

 

Sözkonusu sorunu süreç içinde çözebilmek için atılması gereken en önemli adımlardan biri, problemin tüm bileşenlerini, kaynaklarını doğru kavramaya çalışmak ve gerçeği bütünselliği içinde öncelikle kadınlara ve ayrıca erkeklere anlatmaktır. Sorunlarının, rahatsızlıklarının bilincinde olmayan insanların, kendi kendilerine yardımcı olabilmeleri olanaksızdır.

 

İnsan soyunun yarısını oluşturan kadınların sorunu şüphesiz sadece kadınların sorunları değildir. Onlar tarafından doğurulan ve büyütülen erkeklerin ve sonuçta tüm toplumsal yaşamın en ağır sorunlarından birisidir bu... Kadın odaklı sorun, hem cinsler arası mücadeleyle ve hem de aynızamanda sosyal sınıf ayrışması ve sınıf mücadeleleriyle bağlantılıdır. Diğer yandan kadınlar da egemen ataerkil/ pederşahi kültürün değişik ölçülerde etkisinde kalarak kendi kendilerine karşı olabilmektedirler. Aynızamanda kadınlar, sınıf ayrışması nedeniyle, alabildiğine farklı toplumsal sorunlara sahip olmaktadırlar. Kısacası, tek bir biçimiyle kolayca görülebilecek bir kadın sorunundan sözetmeye veya kadın odaklı toplumsal tek bir sorun üzerine rahatça konuşabilmeye olanak yoktur...

 

Acele yazılmış bu metin, kadının toplum ve tarih içindeki karmaşık serüvenini bütünselliği ile açıklayabilme iddiasında değildir. Metnin tüm eksikliklerine karşın yazar, okuyucunun hoşgörüsüne sığınarak, görebildiği sınırlı bazı gerçekleri ifade etmeye çalışmaktadır.

 

Tüm benzetmeler belli hataları ve eksikleri içerselerde, insanlar, düşüncelerini ancak benzetmelerle daha rahat ifade edebilirler. Bu nedenle halkımız, “teşbihte hata olmaz”, biçiminde bir özdeyiş dahi üretmiştir...

 

“Kadın sorunu” dendiği zaman, bir yanı kaslarla dolu “güçlü”, diğer yanı ise alabildiğine cılız ve bodur hastalıklı sakat bir gövde gözönüne gelmektedir. "Kadın sorunu" sözcüğüyle birlikte, toplumsal anlamda bütünsel olarak tamamen uyumsuz sakat bir organizma çağrışımı olmaktadır. Böyle hastalıklı bir gövdenin “güçlü” erkek yanı sahte bir “gururla” öne çıkartılırken, hastalıklı zayıf kadın yanını ise peçe veya türbanla kapatılarak ve ayrıca bir “kutsallık” halesi ile sarmalanıp gizleyerek, sorun, hasır altı edilmeye çalışılmaktadır. Bu tip çabaların egemen olduğu toplumlarda gerçeği anlamaya olanak yoktur şüphesiz.

 

Mevcut her toplumsal hastalıktan, yalan ve idealizasyondan kazanç sağlayan birileri bulunduğu, ve bunlar su başlarını tutukları sürece, dertlerin devasını bulmak kolay olmaz şüphesiz...

 

Bir yanı (erkek yanı) ne ölçüde “güçlü” olursa olsun, diğer yanı (kadın yanı) zayıf bir toplumsal gövde, bütünsel olarak alabildiğine zayıftır. Bu zaaf, başta beynin (toplumsal aklın) işleyişi olmak üzere diğer tüm toplumsal organları da derinden etkileyecek, zaafa uğratacak niteliktedir. Ve böyle bir yapının geleceğe dönük olarak hastalıklı zayıf nesiller üreteceği rahatça söylenebilir...

 

İtilmiş, değişik ölçülerde ezilmiş, cahil bırakılmış, mevcut baskılar altında ruhsal dengeleri bozulmuş, özgürlüğün ve özgür düşüncenin anlamını bilemeyen kadınların ellerinde zihinsel anlamda sağlıklı erkek çocuklar da yetişemez şüphesiz. Kadının heryönüyle eşit vatandaş olamadığı toplumlarda, erkeklerin de gerçek anlamda özgür olduklarından sözedilemez. Böyle toplumlarda, kadın erkek ilişkileri, toplumun çekirdeğini oluşturan aile içi ilişkiler, değişik ölçülerde ikiyüzlülükler, yalanlar üzerine temellendirilir. Bu tip ilişkiler içinden gelen bireylerin bütünüyle sağlıklı düşünebilen ve davranabilen kişiler olabileceklerini, böyle aile yapılarıyla şekillenmiş toplumlarda kafaca sağlıklı yeni nesillerin yetişeceğini düşünmek olanaksızdır.

 

Ve dikkat edilirse, en ağır sömürü altında olan, sürekli toplumsal-politik krizlerle karşı karşıya kalan, azgelişmiş katagorisi içinde olan toplumlarda, kadınların en altta oldukları, göreceli gelişmiş toplumlardaki kadınlara göre daha fazla aşağılandıkları gözükmektedir. Bu tip çöküntü halindeki toplumların içine düşmüş veya düşürülmüş oldukları kuyudan çıkabilmesinin önündeki en büyük engellerin başında sözkonusu durumun, kadın köleliğinin yokedilmesi gelmektedir. Egemen ataerkil kültür; kadınları “kutsal ana” ve karşılığında “fahişe” durumuna düşürerek özünde derin biçimde aşağılayan kültürler; ve insani ilişkilerdeki günahları peçelerle, türbanlarla örtmeye çalışan sosyal yapılar tarihin çöp sepetine atılmadan, daha özgür, daha barışçı, daha zengin ve daha eşitlikçi bir geleceğe doğru yelken açabilmek olanaksızdır.

 

- “Tatlı” erkekler sonunda “tuzlu” kadınların defterini dürdüler     

 

“(...) Eski Babil kozmolojisine/ evren bilgisine göre, başlangıçta göğün ve yerin adı yoktu. Yeraltının tatlı sularını simgeleyen erkek element Apsu ve okyanusların tuzlu suyunu simgeleyen dişi element Tiamat vardı. Sürekli çatışma, zıtlık içinde olan bu güçlerin birbirlerine karışması sonucu -değişik doğa güçlerini simgeleyen ve adlarının tek tek sıralanmaları alabildiğine uzun olan- yeni, güçlü, akıllı  bir seri ‘Tanrı’ doğacaktı... Apsu’dan (Abzu) veya erkek elementten doğan en önemli “Tanrı” Ea (Enki) adını taşıyacaktı. O’da aynızamanda tatlı suyu, erkekliği simgeleyecekti… Tuzlu suyun simgesi dişi element Tiamat’ın yaratmış olduğu bir gurup keskin dişli, acımasız, korkunç canavar görünümlü ‘Tanrı’, yine Tiamat eliyle Kingu’nun önderliğinde örgütlenecekler ve erkek element Apsu’nun güçlerine karşı saldırıya geçeceklerdi...

 

“Apsu tarafından yaratılan ‘Tanrıların’ en büyüğü, dünyanın Lordu/ Efendisi/ Yaratıcısı Ea (Enki), aynen Apsu gibi tatlı suyu sembolize etmektedir ve erkek elementtir... Dişi ve erkek elementler arasında sürmekte olan bu acımasız savaşta, sonuçta tatlı suyun simgesi erkek element Ea (Enki), tuzlu suyun simgesi dişi elemen Tiamat’ın kocası ve ordusunun başkomutanı Kingu’yu öldürecektir. Ve Kingu’nun kanından ilk ‘Adam’ı yaratacaktır... Bu yaratılan ilk ‘insanlar’ Tanrıların kölesi olmaları için yaratılmışlardır...

 

“Sözkonusu yaradılış öyküsüne, iki öldürülmüş ‘Tanrı’nın kanlarını daha karıştıran versiyonların bulunduğundan da sözedilmektedir… Aynı işi, dişi element Tiamat’ın savaşta yenilmesi ve başkomutanı Kingu’nun öldürülmesi olayını, Enki’ni oğlu Marduk’a bağlayan anlatımlarda bulunmaktadır... Babil’in en büyük tanrısı Marduk, makrokozmosun/ evrenin simgesi olan yedi katlı Babil Kulesi’nden ‘yeryüzüne insanların arasına inme’ adetindeki Marduk, hatta kulenin en tepsine kurulu odasında “yatması için” yatağı dahi hazır tutulan Marduk, dişiliğin simgesi Tiamat’ın kocası ve Tiamat’ın ‘vahşi, keskin dişli Tanrılar ordusu’nun başkomutanı Kingu’yu öldürerek zaferini taçlandırmıştır. Ve O, Kingu’nun kanından ilk insanı yaratmıştır...”  (bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam http://www.sinbad.nu/ http://www.sinbad.nu/islambaslangic.htm , 2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar http://www.sinbad.nu/islam 2.htm )

 

Evet sonunda “yeraltının tatlı suları tarafından yaratılmış olan” erkek Ea (Enki) veya O’nun oğlu Marduk, okyanusların tuzlu suyunun sembolü dişi Tiamat’ın kocası ve ordusunun başkomutanı Kingu’yu öldürecektir. Kadınla erkek arasındaki kanlı egemenlik kavgası, erkeğin kesin zaferiyle noktalanacaktır...

 

Artık ürünün, bunun sonucu zenginleşmiş işbölümünün, büyük kentlerin ve devlet örgütlenmesinin doğduğu tarım medeniyetlerinde dişi element Tiamat tüm egemenliğini yitirecektir ve köleleşecektir... Halen tanrıçalar olmakla birlikte bunlar, “taş devri” olarak anılan neolitik (neolithic) çağın, kadın egemen toplumların doğurganlık sembolü güçlü ana tanrıçaları değillerdir. Ya da taş aletlerin ağırlıklı olarak kullanıldığı, asıl olarak toplayıcılık ve avcılıkla geçinilen ve çok sınırlı bir tarımın yapıldığı “aşağı barbarlık” döneminin kadın egemen toplumları çoktan tarihe karışmıştır. Fakat yine de, egemen olan erkek elementin ilk insanının, “dişi elementin yaratmış olduğu güçlerin kanından üretmiş olması” öyküsü, kadının, veya kadın egemen kültürün gücünü henüz tümüyle yitirilmemiş olduğunun göstergesidir... İsa’dan bin yıl önce üretilmeye başlanmış olan Eski Ahit'in (Tevrat) yaradılış öyküsüne göre kadının ilk insanın (erkek) kaburga kemiğinden üretilmiş ve erkek için üretilmiş olduğu öyküsü, Babil’e göre çok daha güçlü ve baskıcı bir ataerkil kültürün egemenliğinin işaretidir. Daha sonra gelen Yeni Ahit (İncil) ve Kuran gibi kitapların da bu öyküyü ödünç almış olmaları, zamanın kadınlara karşı işlemiş olduğunun, bu anlamda toplumların zaman içinde çok daha güçlü bir baskıcılığa, ataerkil kültüre sürüklenmiş olduklarının işaretidir...

 

Kadını toplumsal yaşamda adım adım geriye iten bu zengin ve karmaşık süreç şüphesiz özel incelemeyi gerektirmektedir ama, tarım medeniyetlerinin gerçek anlamda yeşermeleriyle birlikte kadının köleleşme sürecinin tamamlandığı, ataerkil/ pederşahi kurumların tam anlamıyla şekillendikleri açıkça gözükmektedir. Artık en güçlü ve en büyük tanrıların hepsi erkektir. Ve bir adım sonra, tek tanrılı (monoteist) dinlerin yaratıcı güçleri de, Zorostrianizm’in sadece iyilik kaynağı Ahura Mazda’sı (Akıllı Lord/ Yaratıcı/ Efendi) gibi, yine sadece iyilik kaynağı “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” İsa gibi sadece erkek olacaklardır. Ya da  İslamiyet’te olduğu gibi -cinsiyetleri olmasa bile- “yaratıcı güçler” erkek yanlısı olacaklardır ve erkeklere dört kadına dek evliliği ve sayısız cariyeleri mubah kılacaklardır...

 

En eski monoteist dinlerden Yahudi dininin tek “yaratıcı”sı Yahweh, “yaratma işinin” son günü olan yedinci günde “topraktan erkeği (Adam’ı) yaratacak” ve O’na “yaşamı burnundan üfleyecektir”... Öncelik ikircimsiz erkektedir ve kadın erkeğin kaburga kemiklerinden birinin etle kaplanmasıyla yaratılacaktır. Sonuçta, erkeğin “küçük bir parçasından” başka birşey değildir kadı ve sadece "erkeğe eşlik etmesi, O’nu yalnızlığın sıkıntısından kurtarması için" sonradan üretilen “ikinci derecede” bir varlıktır o sadece. Erkek “altınsa”, kadın “gümüştür”, hatta bazı toplumlarda değeri daha da düşüktür... Bu ikincil durumuna karşın kadın, “şeytani varlık yılanın sözlerine uyacak, yaratıcı gibi olma düşüyle yasak meyvadan yiyecek ve Adam’a da yedirecektir. Böylece kadın, çiftin (insan soyunun) ölümsüzlüğünü yitirmesinin ve cennetten kovulmasının nedeni olacaktır”... Ve “kadının aklı hep fitneye çalışacak, Adam uyurken arada O’nun eksilen daha başka kaburga kemikleri olup olmadığını kontrol edecek, ceplerini karıştıracaktır.”

 

Kısacası, Adam’ın başına gelen tüm belaların asıl “suçlusu” da artık keşfedilmiştir ve bu “suçlu” aklı sürekli “şeytani işlere” çalışan ve “söz dinlemezliğin” sembolü olan kadından başkası değildir. Artık öyle bir dünya vardırki, Adam doğar doğmaz bile “doğduğuna pişman” çığlık çığlığa ağlayacaktır. Şüphesiz bu doğumun asıl sorumlusu da kadındır... Ve doğuştan “suçlu” olarak kadının, “tüm felaketlerin kaynağı olarak” görülen kadının, “cadı” olarak damgalanması ve hakkında sayısız büyücülük efsanelerinin üretilmesi zor olmayacaktır. Hıristiyan dünyasında 1700’lü yılların başına dek “cadı” ithamıyla kadınların diri diri yakılmaları eylemleri sürecektir... Amerika’da, Salem Massachusetts’de, Mayıs- Ekim 1692’de, 19 kadın, “cadı” oldukları iddiası ile yargılanıp idam edilmişlerdir. Köle olan bu kadınların “cadılık” suçlaması dışında haklarında başka herhangi bir “suçla” ilgili iddia yoktur.   

 

Uzlaşmaz toplumsal çelişkilerin, sınıf çelişkilerinin doğduğu toplumlarda, veya diğer adıyla medeniyetlerde kadın, bir yandan tamamen aşağılanmış kimliğiyle “şeytandır”, “cadıdır”, “aldatıcıdır”, “haindir”, “tehlikelidir”, “fahişedir”. Diğer yüceltilerek idealize edilmiş kimliğiyle ise O, “kutsanmış bakiredir”, “anadır”, “sadakatın sembolüdür”... Artık kadın ya İshtar Tapınağı’nda fahişedir ve bu durumunu teşhir edecek biçimde dolaşmak zorundadır. Ya da kocasının kölesi olduğunu belgeleyen kılığıyla, gözleri dışında heryanını örten türbanıyla, peçesiyle dolaşan anadır. Her iki durumda da artık köledir O. Birincisinde anonim köle, ikincisinde ise kişiye ait köle konumundadır kadın. Ve O’nun bu konumu militarist Asuri İmparatorluğu’ndan (İ. Ö. 2300- 614/ 612), hatta çok daha öncesinden, tatlı suların simgesi erkek Ea’nın (Enki) tuzlu suların sembolü dişi Tiamat’ın ordusunu perişan etmesinden, veya tarım medeniyetlerinin yeşermeye başlamalarından beri böyledir. Ve sözkonusu durum, günümüze dek uzanıp gelmektedir...

 

Aslında kadın, her iki kimliğiyle de, “fahişe” kimliğiyle de, “kutsal ana” kimliğiyle de tutsaktır. Tüm bu kimlikleriyle O, kendisi için insan olarak değil, erkek için ya zevk verici bir varlık olarak, ya da kadınlığından sıyrılmış koruyucu “bakire ana” rolüyle vardır...

 

Halen özellikle Ortadoğu ülkelerinde ve bu coğrafya’nın feodal ataerkil kültürü en çok koruyan parçalarında, “ailenin onurunu koruma” gerekçesiyle, aile içinde alınan kararlarla kızlar ve kadınlar rahatça öldürülmektedirler. Birleşmiş Milletler bu konunun üzerine sözde titizlikle eğilmektedir ama, mevcut ekonomik sosyal yapıyı değiştirecek reformlar yapılmadığı gibi, emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri, en büyük bağlaşıkları olarak, bu kadın düşmanı feodal güçleri görmektedirler. Emperyalist güçler ve yerli bağlaşıkları, ataerkil feodal kültürü sürekli destekleyip korumakta ve egemenliklerini sürdürme kavgasında kullanmaktadırlar... Sonuçta, sosyal yapıyı değiştirecek, kadın-erkek eşitliğini sağlayacak reformlar yapılmadığı için, feodal ataerkil kültür egemenliğini sürdürmekte, “Birleşmiş Milletler’in bu konunun üzerine eğiliyor olması”, anlamsız ifadelerden öteye geçememektedir...

 

Aslında işlenen tüm “namus” cinayetleri, kadını değil, erkeği korumak içindir. Feodal toplumsal ahlak gereği erkek, kendi “onurunu” ve “erkekliğini”, ve aslında iktidarını hertürlü “ihanete” karşı kanla korumaya zorlanmaktadır. Bu ataerkil kültürde kadın, “kişi” değildir; sadece erkeğin “malı”, “onuru” konumundadır... “Kişi” olmayan kadını aldatan veya üstüne kuma getiren erkeğe karşı böyle benzer bir hak mevcut değildir- kişi olmayanın onuru olmaz ve olmayan şey korunmaz... Sonuçta, aynı trajedinin/ çözümsüzlüğün diğer baş aktörü de erkektir ve kadını bağlayan toplumsal tutsaklık ipleri O’nu da sımsıkı sarmalamış, tutsak etmiştir. Kadını bağlayan aynı tutsaklık ipleriyle bağlanmış erkek, istemese de elini kana bulamaya ve geleceğini karartmaya zorlanmaktadır.. Yine de erkeğin bir teselli mükafatı vardır; cennette kadına vadedilen erkekler olmasa bile, erkeklere vadedilen “huriler” ve “gılmanlar” bulunmaktadır...

 

İyilik ile kötülüğün kaynaklarını kesin çizgilerle ayırma anlamında düalist evren bilgisine/ kozmolojisine sahip tek “yaratıcı”lı (monoteist) İran dini Mazdaizm’in (Zoroastrianizm) kurucusu Peygamber Zarathustra (Zoroaster, en güçlü ihtimalle İ. Ö. 600’lü yıllar) için, Hvogva aşiretinden annesi Dughdhova, “O’nu (Zoroaster’i) henüz 15 yaşında ve bakire iken babasız doğurduğunu” iddia etmiştir. Budizm’in kurucusu Prens Sidhartha Gautama’nın Annesi Mahayama, bir gece kıraliyet sarayında yalnız başına barış içinde uyurken, “yanına dev bir beyaz filin geldiğini ve döl yatağına girdiğini, ve böylece Prens Sidhartha Gautama’ya veya Buddha’ya gebe kaldığını”, söylemiştir... Bilindiği gibi Meryem’de İsa’ya hamile iken “bakire” idi...

 

Anlaşılmış olacağı gibi peygamber olabilmek için, “bakire bir anadan babasız olarak doğmak gerekmektedir”. Ya da işin aslı, bir baba tarafından bakirelikleri bozulan kadınlar tüm saflıklarını, temizliklerini, aklıklarını “yitirmektedirler” ve böyleleri peygamber anası, “kutsanan” bir “erkek” varlığın anası olmaya layık değillerdir- başına haleler oturtulan kutsal bir ana olmaya layık değillerdir. Şüphesiz yine onlar, yani kadınlar, “peygamber” olmaya hiç layık değillerdir. Zaten kadın bir peygambere rastlayan yoktur ama, ancak erkekler tarafında başlarına haleler oturtulan kadınları, “azizeleri” bolca bulabilmek olasıdır. Ve şüphesiz bunlar da “bakire” varlıklardır... Bir peygamberin, başına haleler oturtulan “kutsal” bir varlığın anasının da tüm biyolojik ve toplumsal gerçekliğinden sıyrılarak “kutsanması”, O’nun başının üzerine de haleler oturtulması “zorunluluğu” vardır. Aynı zorunluluk, O’nun “bakire” olması zorunluluğunu beraberinde getirmektedir... Şüphesiz tüm bu gerçekler, “kutsal” varlıkların “bakire” analardan doğmuş oldukları üzerine öyküler, kadını alabildiğine aşağılayan, O’na toplum içinde yapıcı bir rol vermeyi kesinlikle reddeden, O’nu bir “mal” olarak gören ataerkil/ pederşahi kültürlerin ürünleridirler...

 

Eski düalist (iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayıran) ve tek yaratıcılı olan İran dini Zoroastrianizm gibi Hint- Avrupai Veda dini üzerinde yükselen yedi aşamalı ataerkil/ pederşahi Hinduizm’de de kadının durumu daha parlak değildir. Hatta diğerlerine göre çok daha iç parçalayıcıdır...

 

Vedic Hinduizm’de kız çocukları istenmeyen mal gibidirler, ve yine kadının alabildiğine aşağılandığı Yahudilikte olduğu gibi drahoma verilerek (erkeğe para ve mal verilerek) evlendirilirler. Eşlerinin onlar üzerinde yakarak öldürmeye dek uzanan hertürlü hakları vardır...

 

Birleşmiş Milletler verilerine göre, her yıl, kararlaştırılandan eksik drohoma getiren 25 bin gelin yakılarak öldürülmektedir. Şüphesiz bu durumun en çok acısını çekenler yoksul ailelerin kızlarıdır ve drahoma verecek konumu olmayan babaların kızlarından kurtulma yolları onları yoketmekten geçmektedir...

 

Hinduizm’de kız çocukları beş yaşından itibaren evlendirilmektedirler. Aynı inanca göre en uygun evlilikler, erkeğin yaşının kadının yaşının en az üç katı olduğu durumlardır... Birleşmiş Milletler tarafından 1997 yılının ikinci yarısında yayınlanmış olan bir rapora göre, 1921 yılında Hindistan’da her 100 erkeğe 97 kadın düşerken, yetmiş yıl sonra, 1997’de bu oran, her yüz erkeğe yaklaşık 92,7 kadının düştüğünü göstermektedir. Son anılan yıl (1997) temel alınırsa, Hindistan’da, kayıp 50 milyon kız ve kadın vardır ve bunlar bilinçli olarak yokedilmişlerdir. Daha önceki, 1921 yılındaki yaklaşık denklik, erkeklerin uzun süren savaşlarda ölmüş olmalarıyla ilgilidir... 

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamalarına göre, özellikle 28 Afrika ülkesinde her yıl 85 ile 115 milyon arasında kız ve kadın, sağlıklarını ve kadınlıklarını tehdit edecek biçimde sünnet edilmektedirler... Klitoris alınması biçiminde olan bu sünnetin işinin gerisinde yatan mantık, “şeytan” olarak düşünülen kadına kadınlığını yaşatmamak, kadını sadece bir kuluçka makinesi haline getirmektir.   

 

Ataerkil/ pederşahi kültürün egemen olduğu toplumlarda fazla kadına sahibolmak, erkek için zenginliğin ve güçün göstergesi olmaktır. Bu fazla kadınlılık diğer erkekleri imrendiren, kıskandıran bir övünme aracı haline gelmektedir... Kürt tarihcisi Şeref Han Bitlisi’nin “Şerefname”de anlattığına göre, “Nasrüddevle” ünvanıyla anılan en tanınmış Mervani hükümdarı Ahmed bin Mervan’ın 366 genç ve güzel cariyesi vardır ve Mervan her gece bunlardan farklı biriyle kalmaktadır. Tarihçi İbn’ül Erzak’a göre ise, aynı lokal hükümdarın dört karısı, ve 360 güzel cariyesi vardır... Okadar önemli tarihi olay arasında Ahmed bin Mervan’ın zengin haremini ağız sulandıran imrendirici bir üslupla öne çıkartan Şeref Han Bitlisi ile İbn’ül Erzak için, “aç tavuk kendisini darı ambarında düşlermiş” özdeyişi tıpa tıp uymaktadır... (Not 1: Mervanoğulları)

 

Yaşamı sürdürebilmek için gerekli gıdaları almaya yönelik “karın doyurma” ile ilgi gerçek açlık tamamen doğal biyolojik bir uyarı mekanizması olsada, açlığın böylesi yaşamı sürdürmeye yönelik olarak sinir sistemi ve beyinle ilgili bir uyarı olsada, “açlıkların” tümü aynı değillerdir. Kişiyi gereksinimlerinden çok daha fazlasını istemeye yönelten, pazar büyüdükçe kişiyi artan bir hırsla ve alabildiğine karmaşık duygularla tüketime iten medeniyetler, her nesneye karşı insanda psikolojik bir “açlık”, tatminsizlik duygusu yaratırlar. Şüphesiz “açlığın” sosyal yapı ile ilintili bu farklı türü, biyolojik yaşamı yeniden üretebilmek, sürdürebilmek için gerekli değildir. Fakat, sözkonusu doyumsuzluk, sınıflı toplumlara özgü kör bir bireysel yarışın ürünü olarak kişileri kendisine tutsak eder. Ekonomik ve politik toplumsal dengesizliklerin kaynağı sınıflı toplumlar içinde hertürlü mala yönelik ve sonuçta pazarın köleleştirip bir mal haline getirdiği insana/ kadına yönelik bitmeyen psikolojik bir “açlık” duygusu sürer gider. Sözkonusu olgu, kişinin sosyal konumuna, almış olduğu kültüre, bilinç düzeyine göre değişiklikler gösterse de, en genel anlamıyla böyledir. Kendi yarattıklarının tutsağı olmuş insan, yine kendi ürünü bu toplumsal kaos içinde büyük bir açgözlülükle sürekli ister. İnsanlar, “gözünü toprak doyursun”, özdeyişini boşuna üretmemişlerdir...

 

Hint-Avrupai diller içinde bağımsız olarak varolan, herhangi bir dil grubuna ait olmayan bir dilin  konuşulduğu -Orta Anadolu medeniyetlerinden- Firigya’nın (Phrygia, İ. Ö. 1180- 700) hükümdarı Midas (yaklaşık İ. Ö. 700) ile ilgili efsane, sözkonusu açgözlülüğe yönelik bir alay, ironi, ve ahlaki ders içermektedir (Anadolu, grekçe de güneşin doğduğu yer anlamındadır).

 

Grek Zeus kültürünün egemen olduğu Midas’ın dünyasında, şarap tanrısı Dionysos (Bacchus), “Dile benden ne dilersen?” sorusunu Midas’a yöneltir. Açgözlü Midas, “her tuttuğunun altın olmasını” ister. Bunun üzerine, Midas’ın tuttuğu yiyecekler bile altın olmaya başlar. Midas, tükenmek bilmeyen doyumsuzluğu ile başına büyük bir bela almıştır... Bacchus’un çılgın eylenceli dünyasına karşın, dinginliğin, sükûnetin simgesi sayılan, aynızamanda avcı, hekim ve müzisyen olan Apollon ile de karşı karşıya gelir Midas sonunda. Usta bir lir çalgıcısı olan -Zeus oğlu- Apollon, lirinden çıkan güzel sesleri anlama yeteneğinden yoksun Midas’a bir çift eşşek kulağı “armağan” eder. Ve sonunda Midas, içtiği boğa kanı ile boğularak yaşamına sonverir (Boğa kanı içme ve bu yöntemle intehar etme işi, bölgede Mithra kültürünün de egemen olduğunun işaretidir. Y. K.)... Gerçekte Midas adlı bir Firigya hükümdarı olmakla birlikte, bu öyküdeki Midas, sınırsız bireysel tutkuları ve açgözlülüğü eleştirmek amacıyla yeniden üretilmiş mitolojik simgesel bir karakterdir. Bu satırları yazanın anladığı kadarıyla, sözkonusu anlatı, müzikten, sanattan, insanın ürettiği gerçek olumlu değerlerden anlamamasına karşın, ruhsal-duygusal az gelişmişliğine karşın, alabildiğine büyük bir maddi zenginliğe sahibolanlara, bu konudaki doyumsuzluğa yönelik ahlaki derin bir eleştri, ironi içermektedir...

 

Sayısız toplumsal yapay engellerle, yasaklarla ve dengesizliklerle dolu bir dünyada varlıklı birileri kadınları kümes benzeri haremlerine kapatırlarken; aynı dünyada kadınlar satılırlar veya kendilerini satmak, bedenlerini kiralamak zorunda kalırlarken, bazı genç erkeklerin kadınsız kalmaları ve değişik katagorilerde kadın odaklı sayısız toplumsal trajedinin/ çözümsüzlüğün yaşanıyor olması sonderece anlaşılabilir bir olaydır. Ve yine aynı tatmin edilmemiş erkeklerin “aç tavuk kendisini darı ambarında düşler” örneği, kendilerini Ahmed bin Mervan’ın 360 cariyeli hareminde veya güzel kadınlarla dolu bir ada da tekbaşlarına düşlemeleri sonderece “eyleneceli” rüyalar olarak kabuledilse de, aslında bunlar alabildiğine tehlikeli özlemlerdir. Düşün böylesinin gerçeğe dönüşmesi, açgözlü duyarsız Midas’ın başına gelmiş olan felaketlerden bile daha kötülerine kapıyı aralayabilir... Sözkonusu düşler gerçek olduğu ölçüde, düşü gerçeğe dönüştüren erkeğin başındaki boynuzların, ve belaların sayıları rahatça artabilir...

 

İkinci plana itilmiş, köleleştirilmiş kadının erkeğe yönelik sinsi intikamı ağır olmuştur. Karl Marx’ın ifadesi ile alta düşen kadın, erkeği “boynuzlarla taçlandırmış”tır. Daha açık ifadesi ile ikinci plana itilip köleleştirilmiş olan kadın, ekeği aldatmış, boynuzlatmıştır ve bu aldatma aslında cinselliği de aşan çok farklı, zengin boyutlara sahiptir. Özünde tüm bunlar insan soyunun kendi kendisine verdiği, kendi elleriyle kendisi için ürettiği acılardan başka birşey değildir.            

 

Kadın “şeytan” olduğu için “hilekar”, “kışkırtıcı”, “saman altından su yürüten”, “aldatıcı” bir varlık değildir. Kadın, köleleştirildiği için daha dikkatli olmak, yeteneklerini ve aklını öne atılmadan göstermek, geriden iş çevirmek zorunda kalmıştır, bu konuma itilmiştir... Erkeğin toplumdaki üstün konumundan kaynaklanan ahmakça megolomanisine karşın, aşağılanan ve ikinci plana itilip köleleştirilen kadın, çok daha ustaca kullanabileceği sosyal bir akıl geliştirmiştir. Fiziki ve psikolojik baskılar altında olduğu için kadın, ayrıntılı düşünmeye; özellikle kıskançlık, sevgi ve kin gütme konularında aşırı duygulara sahibolmaya; genellikle düşüncelerini ve duygularını ustaca saklamaya; erkekleri kullanarak toplumda yer edinmeye şartlanmıştır, zorlanmıştır. Zekası ve fiziki gücüyle eşit yarışma olanaklarına sahip olamadığı için O, derin tutkularla perde arkasında erkeği avuçları içine alarak, kışkırtarak, manupule ederek güç sahibi olmaya çalışmıştır. Sonuçta O’nun tüm bu zorunlu özellikleri “şeytani” işler olarak yorumlanmıştır.

 

Kadınların binlerce yıl içinde edinilmiş sözkonusu oyuncu yeteneklerinden çağdaş istihbarat servislerinin azami ölçüde yararlanmaya çalıştıkları da gerçeğin farklı bir cephesidir... Bilindiği gibi, İsrail’in atom bombası sırlarını açıklamış olan Vanunu’yu tuzağa düşürüp kaçırtan da bir kadın ajandır... Bu arada, erkekleri ustaca kullanmasını bilen ajan Mata Hari'nin (Margaretha  Zelle, 1876- 1917) dramını hatırlamakta da yarar vardır ve çağımıza istihbarat servisleri çok daha fazla kadını çok daha ustaca kullanabilmektedirler.

 

Şüphesiz sonuçta tüm kadınları aynı katagori içine sokmaya da olanak yoktur. En ağır işlerde köle olarak kullanılan, ucuza pazarlanan veya açlıktan memeleri kuruyan kadınların -üst sınıf kadınları veya üst sınıfların hizmetine seçilmiş güzel ve yetenekli kadınlar gibi- beyinlerini değişik konspirasyonlara yönelik kullanma olanakları kesinlikle yoktur. Ve tüm bunların ötesinde, köleliğini, “kutsal ana” rolünü benimsemiş milyonlarca ve milyonlarca kadın da vardır... Yine kadın aklının ve zekasının toplumsal yarar uğruna en mükemmel biçimde kullanılmasının sembolü olan Şehrazad’ı asla unutmamak gerekir...

 

Batı rönesansının, modern romanın asıl kaynaklarında olan İslam dünyasının ürünü “Binbir Gece Masalları”nın, bu eşsiz güzellikteki masal içinde masalların baş kahramanı, anlatıcısı, aklın, zekanın ve cesaretin simgesi Şehrazat’tan başkası değildir... Bir ihanetin ardından hükümdar Şehriyar tüm kadınlara olan güvenini (ve şüphesiz yazılmamakla birlikte kendisine olan güvenini) yitirmiştir. Artık O, her gün bir bakire ile evlenmekte ve zifaf gecesinin sabahı genç eşini ölüme yollamaktadır. Bu olay ülkenin ve özellikle ülkenin kadınlarının başlarına bir kâbus gibi çökmüştür... Sonunda evlenecek kız kalmayacak ve sıra başvezirin iki kızına gelecektir. Kızlardan daha yaşlı olanı, Şehrazat, çok okumuş, sonderece entellektüel ve akıllı bir kadındır. Tüm tehlikeyi göze alan ve ülkeyi bu beladan kurtarmaya kararlı olan Şehrazat, gönüllü olarak Şehriyar ile evlenmek isteyecektir. O, hükümdarı yola getirecek ince bir plan yapmıştır...

 

Başbaşa kaldıkları zaman Şehrazat hükümdara, “eşşek ile boğanın öyküsünü” dinlemek isteyip istemediğini soracaktır. Hükümdar meraklanacak ve sonuçta Şehrazat öyküsünü anlatmaya başlayacaktır... Anlatının en heyecanlandırıcı, merak uyandırıcı yerinde Şehrazat, masalını yarım bırakacaktır. Artık sabah olmuştur... Anlatının gerisini merak eden Şehriyar, o sabah Şehrazat’ı öldürtmeyecektir. Ve böylece, Şehrazat’ın ağzından, hükümdar Şehriyar’a, aralarında “Ali Baba ve Kırk Haramiler”, “Denizci Sinbad’ın Yedi Serüveni”, “Alaaddin’in Sihirli Lambası” gibi çok ünlü masallarında yeraldığı “Binbirgece Masalları” anlatılacaktır. Sözkonusu ikilinin ortak serüvenleri, masallarla dolu geceler boyunca sürüp gidecektir... Masallar tamamlandığı zaman Şehriyar, artık bambaşka bir insandır, özgüvenini kazanmıştır, Şehrazat’a aşıktır, birlikte mutlu olmuşlardır... Şehrazat’ın aklı, bilgisi ve cesareti sayesinde ülke ve ülkenin genç kızları büyük bir felaketten kurtulmuşlardır... (Not 2: Binbirgece Masalları)    

 

Şüphesiz bir kadın olarak sembolik Şehrazat karakteri gerçek değildir ama, masallarda bile olsa kadına aklın simgesi olarak böyle başrol verilmesi çok önemlidir. Biryandan ihanetin sembolü olarak tanıtılan kadının, diğer yandan Şehrazat kimliğiyle aklın, bilgeliğin, zekanın, cesaretin ve sadakatın sembolü olarak gösterilmesi, dönemin yüksek İslam kültürünü tanıyabilmek açısından önem taşımaktadır... Sonuçta erkeği sağlıklı bir insan haline getiren, O’na özgüvenini yeniden kazandıran Şehrazat’ın aklı, bilgeliği, zekası, ceareti ve eşit yoldaşlığı olmuştur- ya da Şehrazat sayesinde kadınla erkek arasında kurulabilen dengeli, eşitlikçi, barışçı ilişki erkeği de sorunlarından kurtarmıştır. Sembolik bir karakter olan Şehrazat’ın tam anlamıyla kopyası kadınlar gerçek yaşamda olmasalar bile, benzer kadınları bolca bulabilmek olasıdır. Sağlıklı nesillerin yetişebilmesi Şehrazat kadar bilge, akıllı ve özgür düşünceli kadınların, annelerin sayılarının artmaları ile doğru orantılıdır herhalde. Ve bu da ancak kadınlar üzerinde kurulmuş olan hertürlü sosyal ve kültürel baskıların yokedilebilmeleriyle mümkün olacaktır.

 

Gerçekte, gelişen bilimlerin ışığında erkeğin cins olarak biyolojik anlamda kadından üstün bir beyinsel güce veya herhangi başka bir üstünlüğe sahibolduğunu gösterecek kanıtlar mevcut değildir... Erkekler adale gücü olarak genellikle kadınlardan daha üstün olsalarda, sonuçta adalelerin ve kemiklerin gelişmelerinin bir sınırı, limiti vardır. Ve bu göreceli üstünlük aslında, binlerce yıldır erkeğin adalelerini geliştirecek işler yapmasına karşın kadının, özellikle kentli kadının kafes ardında hertürlü sosyal aktiviteden uzak tutulmuş olmasına bağlıdır... Günümüzde sporcu birçok kadının ortalama erkeklerden daha güçlü olduğu bir sır değildir. Sonuçta, kadının da kaslarını geliştirme, süreç içinde erkek kadar güçlü olabilme olanakları vardır... Şüphesiz insanı hayvandan ayıran sayısız özellikler bulunmaktadır ama, yine de birileri çıkıpta kısrakların aygırlardan daha yavaş koştuklarını, veya dişi arslanların erkeklerden daha güçsüz olduklarını iddia edemez... Diğer yandan, gelişen teknolojilerle birlikte bedensel aktivitenin işyaşamında giderek eski önemini yitiriyor olması, fiziki güç anlamda da kadınla erkeğin birbirlerine daha çok benzemelerinin kapılarını aralamaktadır...

 

Kaslardan ve kemiklerden farklı olarak sınırsız gelişme olanaklarına sahip beyin gücüyle ilgili olarak kadınla erkek arasında herhangi bir üstünlüğün veya aşağılığın sözkonusu olmadığı gün gibi ortadadır. Şüphesiz bilim dünyasında ün yapmış, Nobel ödülleri almış erkeklerin sayıları kadınlara göre çok daha fazladır ama, bu sadece geleneksel olarak erkeğin eğitimden daha fazla yararlanmış olmasıyla igili bir durumdur. Nobel fizik ödülünü iki kez kazanmış olan Marie Curie (1867- 1934) ve aralarında İngiltere kraliçesi I. Elizabeth (doğumu, 1533; yönetimi, 1558- 1603) gibi önemli yönetici kadınlarında olduğu değişik konumlarda daha birçok kadın, kadının beyinsel kapasitesinin erkekten aşağı olmadığının somut kanıtlarıdırlar...

 

Diğer yandan, biyolojik varlıkların ve dolayısıyla insanın temel yapıtaşı olan kromozomların cinsiyet belirleyici olanları, X ve Y sembolleri ile belirlenip ayrılmışlardır. Bilindiği gibi bunlardan X, dişilik kromozomunu; Y ise, erkeklik kromozomunu ifade etmektedir. Kadın yumurtasında sadece XX kromozomları bulunurken, yani kadında sadece dişilik belirleyen bir şifre varken, erkeğin salgıladığı spermalarda yaklaşık yarı yarıya X ve Y kromozomları bulunmaktadır. Şüphesiz bu gerçeğin ayrıntılı bilimsel yorumunu yapmak genetikle ilgili bilim dalının uzmanlarına düşse de, şakayla karışık olarak erkeklerin kadınlara göre daha karışık olduklarını, ve içlerinde yarı yarıya kadınlık taşıdıklarını söylemek olasıdır. Eğer kazayla “gökkuşağının altından geçerlerse, güzel birer kız olabilirler” ve tüm “erkeklik” elden gider.           

 

Aslında böyle bir dünya da erkekte tutsaktır. Bir bütünün iki yarısı gibi kadını ve erkeğiyle insan soyu, kendi yarattığı, yeniden ve yeniden ürettiği nesnelerin, kendi eseri medeniyetin ürünlerinin tutsağı durumuna gelmiştir ama, bu yabancılaşmanın bilincine kolay varamamaktadır. İnsanlar, çevresine kozasını ören ipek böceği gibi kendi hapishanelerinin duvarlarını kendileri örmüşlerdir ve kendi ördükleri duvarları delip “kelebek” olarak uçmaları zaman alacaktır. Ve nekadar yükseğe uçarlarsa uçsunlar, yine de bir yanları hep tutsak kalacaktır. Sürekli yepyeni özgürlüklerin peşinde daha yükseklere uçmaya çalışacaklardır... 

 

Endüstri kapitalizminin gelişmeye başlaması, özgür işgücüne duyulan gereksinimin artması ile birlikte, kadınların eşit vatandaş olarak toplumda yeralma yolunda başlattıkları eylemleri de hız kazanmıştır. Fakat bu haklı başkaldırı kadının sınıfsal kökenine göre çok farklı renkler alarak gelişmiştir. Çünkü, en genel anlamıyla tüm kadınların erkeğe göre toplumsal konumları çok daha düşük düzeyde olsa da, sosyal sınıflara bölünmüş toplumsal yapılarda tüm kadınların sorunları aynı değildir. Bu nedenle çok farklı ideolojilere sahip değişik feminist hareketler doğmuştur...

 

Kadının haklı başkaldırısında aydın emekçi kadınlar, çalışan kadınlar, iş piyasasında işgücünü özgür iradesi ile satan kadınlar başı çekmişlerdir... Sözkonusu parçalanmış başkaldırı halen cinsler arası tam bir eşitliğin, özgürlüğün kapılarını aralayabilmiş değildir. Çünkü halen sosyal antagonizmalar/ uzlaşmazlıklar, sınıflar arası uçurumlar artarak sürmektedir ve sorun son tahlilde gelip ekonomik ve toplumsal anlamda uzlaşmazlıkların azami ölçüde çözülebildiği bir dünyanın kurulabilmesi mücadelesi ile bağlanmaktadır.

 

Şüphesiz kadınların eşit işe eşit ücret talep etmeleri, işyerlerindeki konumlarını her düzeyde düzeltme çabasıyla ilgili mücadelelerini yükseltmeleri, yönetim kademelerinde eşit oranlarla temsil edilme haklarını savunmaları çok önemli olmakla birlikte, sorunun özü son tahlilde tamamen politiktir. Kadının ve dolayısıyla erkeğin toplumsal anlamda en ileri özgürlükleri, ekonomik politik anlamda çok daha eşitlikçi, dengeli, silahlardan ve savaşlardan arınmış demokratik bir dünya düzeninin kurulabilmesi kavgasıyla bağlantılıdır. Kadınlar öncelikle ve özellikle Atinalı büyük oyun yazarı Aristophanes’in Lysistrata (İ. Ö. 411) oyununda “savaş duruncaya dek barış için kocalarına seks grevi yapan kadınlar” gibi barış mücadelesini öne çıkartmak zorundadırlar. Çünkü militarizm ve emperyalist saldırı savaşları, öncelikle ve özellikle demokrasinin, hertürlü haklı demokratik mücadelenin, kadın ve çocuk haklarıyla ilgili her düzeyde kazanımın ve mücadelenin, daha demokratik eşitlikçi bir dünya kurma savaşımının baş düşmanıdır. Özellikle çağdaş savaşlarda en büyük zararı görenler, kadınlar ve çocuklar olmaktadır.

 

Gelişen kapitalizm, etki alanı yayılan bir pazar ekonomisi, ileri kapitalist ülkelerde kadınlara -geçmişe göre- çok daha ileri bazı olanaklar, özgürlükler, haklar sağlamış olsa bile, diğer yandan aynı sistem çocuklara ve kadınlara yepyeni kölelik biçimlerini de dayatmaktadır. Sınırlı sayıda tekelin dünya pazarları üzerinde egemenliklerinin artmasıyla koşut olarak “özgür” rekabet olanaksızlaşır, işsizlik hızla artar ve sınıflar arası uçurumlar alabildiğine derinleşirken, tekellerin egemenliği altındaki göreceli azgelişlmiş ülkelerde köle çocuk ve köle kadın emeği yeniden canlanmaktadır. Çocuklar ve kadınlar köle olarak artan ölçülerde kullanılmaya başlanmaktadır. Ve yine malesef günümüzde çocukların ve kadınların fuhuşa sürüklenmeleri, seks köleleri olarak kullanılmaları, değişik mafya örgütlenmelerine büyük kârlar sağlamaları, tarihin herhangi bir döneminde görülmemiş boyutlara ulaşmıştır.

 

Yukarıda özetlenmiş olan gerçeklere ek olarak, yine kapitalist-emperyalist sistemim bir ürünü olarak, öncelikle Amerikan- İngiliz emperyalizminin başlattığı enerji alanlarına yönelik silahlı müdahaleler, bu müdahaleler sırasında kullanılan seyreltilmiş uranyumlu mermiler, askerlerden çok kadınları, çocukları, ana rahm,ndeki çocukları ve doğmamış nesilleri hedef almaktadır. Sözkonusu kanlı ve bol radyasyonlu işgal operasyonlarının bedellerini en ağır biçimde çocuklar ve kadınlar ödemektedirler. Havaya, suya, toprağa bulaşan ve milyarlarca yıl etkilerini sürdürecek olan radyasyon, bir yandan kanser türlerini ve diğer ölümcül tehlikeli hastalıkları arttırırken, diğer yandan da erkeğin dölünü bozmakta, kadının rahmindeki bebeği etkilemekte, sayısız anormal doğuma neden olmaktadır... Sözkonusu karanlık tablo, mevcut kapitalist sistemin, dünya pazarlarına giderek daha fazla egemen olan mali- sermaye güçlerinin, emperyalist kapitalizmin sıradan sonuçlarından başka birşey değildir... 

 

Not 1: Yaklaşık bir yüzyıl, 984- 1085 yıllarında Diyarbakır- Silvan yörelerine egemen olan Mervanoğulları, İbn’ül-Erzak’ın tanıklığına göre, yolkeserek iktidara yürümüşlerdir... Kürt tarihcisi Şeref  Han Bitlisi’nin “Şerefname”de anlattığına göre, “Nasrüddevle” ünvanıyla anılan en tanınmış Mervani hükümdarı Ahmed bin Mervan bin Kek, Selçuklu sultanı Tuğrul beye armağanlar yollayarak bağlılığını bildirmiş ve Selçuklu yönetiminin himayesi altına girmiştir... Mervaniler, ataerkil/ pederşahi Şafi mezhebinin, Sünni İslam’ın dört büyük mezhebinden üçüncüsü olan Şafi inancının bölgede yayılmasında başrolü oynamışlardır- bazı anlatımlara göre onlar, diğer mezheplere ve Şia inancına da özgürlük tanımışlardır... Mervani iktidarı, Selçuklu Sultanı Melikşah  tarafından 1085’de yıkılmıştır. Tutuş yönetimi sırasında, 1095’de, bölge bütünüyle  Selçuklu idari sistemi içine girmiştir.   

 

Not 2: Binbirgece Masalları, aslında, Hint, İran, Irak, Mısır ve Anadolu kökenli halk masallarıdırlar. Kökleri, ilk kez derlenmiş oldukları 800’lü yıllardan çok daha eskilere gitmektedir muhtemelen. Bunlardan ilk kez “Bin Masal” olarak 800’lü yılların ortasında sözedilmektedir. Yine aynı yüzyılın sonuna doğru “Bin Gece” olarak anıldıkları söylenmektedir. Britanica’ya göre, (...) al-Jashari, Arap kökenli, İran kökenli ve diğer farklı bazı bin adet masalı toparlamaya başlamıştır ama, 942’de öldüğü zaman, bunların sadece 480 tanesini yazıya geçirebilmiştir...

 

Şüphesiz yukarıda ifade edilen tarihler İslam medeniyetinin zirvesine ulaşmış olduğu yıllardır ve böyle dönemlerde geçmişin kültür mirasları yeniden derlenip değerlendirilirler... Birtakım yorumculara göre öyle olmamakla birlikte, bu satırları yazana göre, “Binbirgece Masalları” arasındaki bazı masallar sonderece etik/ ahlaki ve ayrıca politik içeriğe sahiptirler. Örneğin, “Ali Baba ve Kırk Haramiler” masalı sonderece etik bir anlatımdır... Aynı masalda, Ali Baba’nın kardeşi Kasım’ın karısı felakete yolaçan bir kıskançlığın ve kışkırtıcılığın temsilcisi rolünü üstlenirken, Ali Baba’nın akıllı sadık genç hizmetçisi ise, aklıyla aileyi kurtaran, felaketi zafere dönüştüren bir kadın rolündedir. O’da bir kadın olarak aynen Şehrazat gibi aklın, zekanın, erdemliliğin ve cesaretin sembolüdür...

 

Sözkonusu masallar Batı dillerine ilk kez 1700’lü yılların hemen başında 12 cilt olarak çevrilmişlerdir ve çeviri fransızcaya yapılmıştır...

 

- Dünya emekçi kadınlar günü veya “Uluslararası Kadınlar Günü” üzerine kısa notlar

 

Batı’da parlementer sistemim 1254’den itibaren gelişmeye başladığı ilk ülke İngiltere (Birleşik Kırallık) olacaktı. İngiltere, I. Edward (doğumu, 1239; yönetimi, 1272- 1307) yıllarında geleneklerden ve önceki yargıç kararlarından geliştirilen herkes için geçerli yasalara sahip olacaktı. Ve yine aynı yönetim altında 1295 yılında İngiltere, asillerden, kent temsilcilerinden ve din adamlarından oluşan ilk meclise sahibolacaktı. Parlementonun önemini kavramış olan I. Edward, bu meclisi 1307 yılında genişletecekti ve sözkonusu kurum günümüz İngiliz parlementer sisteminin embriyonu olacaktı...

 

Birinci endüstri devrimi 1700’lü yılların sonuna doğru İngiltere’de başlayacak ve endüstri kapitalizminin geliştiği ilk ülke İngiltere olacaktı. İngiltere, 1800’lü yılların sonuna dek dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü, denizler aşırı en büyük sömürgeci imparatorluğu olma özelliğini koruyacaktı. Şüphesiz bu güç, sadece sömürülen denizaşırı halkların kaynaklarından değil, aynızaman çok ağır ve alabildiğine sağlıksız koşullarda çalıştırılan İngiliz endüstri işçilerinin yarattıkları artıdeğer sayesinde de gerçekleşecekti. İngiliz kapitalizmi için artıdeğer üreten sözkonusu işçiler, sadece yetişkin erkeklerden değil, aynızamanda sömürünün en ağırıyla karşı karşıya olan kadınlardan ve çok küçük yaştaki işçi çocuklardan oluşmaktaydı... Savaşlar ve devrimlerle dolu 1700’lü yıllar da, kara Avrupası’nda ve İngiltere adasında, kadınların eşit oy hakkı ve diğer hakları için mücadeleleri de başlayacaktı...

 

Fransız kadınları, 1789 büyük Fransız devrimine, “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” şiarıyla ön saflarda ve yığınsal olarak katılacaklardı. Fransız halkının temsilcisi Fransız Ulusal Meclisi, 26 Ağustos 1789’da gerçekleştirdiği toplantıda, onyedi maddeden oluşan insan ve yurttaş hakları bildirgesini kabuledip ilanedecekti. Sözkonusu bildirgenin birinci maddesinin ilk cümlesinde, “İnsanlar özgür ve eşit olarak doğarlar ve öyle kalırlar.”, sözleri yeralmaktaydı. Şüphesiz bu ifadeye kadınlar da dahil idiler...

 

Sözkonusu cümlenin, “İnsanlar özgür ve eşit olarak doğarlar ve öyle kalırlar.” ifadesinin ve aynı bildirgedeki özgürlüklerle ilgili diğer tüm cümlelerin yaşamda gerçek anlamıyla yeredebilmeleri için, buna uygun ekonomik- toplumsal düzenin gelişmesi, insanların böyle bir düzeni geliştirecek ve koruyarak ilerletecek yeterli bilinç düzeyine sahip olmaları gerekmekteydi, gerekmektedir... Tarihi süreçler, hem dengesiz olarak, toplumsal gelişmenin farklı basamaklarındaki ülkelerde farklılıklar göstererek, ve hem de gel- gitlerle gelişirler. Kısacası, güzel sözlerin, kabuledilen mükemmel ilkelerin gerçek yaşamda yeşerip kök salmaları, boy atmaları okadar kolay olmamıştır...   

 

Eski Grek kentlerinde köleleri, kadınları ve yoksul kişileri dışlayan bir vatandaşlık anlayışı vardı. Vatandaş konumundaki kişi, seçme hakkına sahibolduğu gibi, vergisini verir ve askerlik yapardı... Roma imparatorluğu, -köleler dışında- tüm bölgelerdeki halkına özgür vatandaşlık hakkını garanti edecekti ve durum 212 yılına dek sürecekti... Ortaçağ Avrupası’nda vatandaşlık kavramı tamamen unutulacaktı.  Fransız devriminden önce de Fransız halkı ulusal vatandaşlık diye bir kavramdan habersizdi. Amerikan bağımsızlık savaşı (1778) veya diğer adıyla Amerikan İhtilali ve 1789 Fransız Devrimi, kölelik kurumu ve kadınların durumu ile birlikte özgür vatandaşlık kavramını da gündeme taşıyacaktı. Fakat yine de hem kölelik kurumunun hukuken tamamen yokedilmesi ve yine kadınların vatandaş olabilmeleri, ve vatandaş olarak -medeni yasalarla belirlenen- evlilikle ve mirasla ilgili birçok hak üzerine, eğitim hakkı üzerine, çalışma koşulları üzerine, seçme ve seçilme hakkı dahil diğer haklar üzerine göreceli eşit konuma yükselmeleri zaman alacaktı.

 

Endüstri devriminin İngilteresinde, 1830’lu yıllarda kadınlar, seçim hakkını elde edebilmek için halen mücadele etmekteydiler. Avrupa 1848 devrimleri ile sarsılırken, orta- batı New York’ta, Seneca Falls’ta, 18- 20 Temmuz 1848 günü, Elizabeth Cady (1815- 1902) adlı bir hanımın evinde ilk genel kadın meclisi toplanacaktı. Kongre üyesi ve daha sonra New York Yüksek Mahkeme Yargıcı, cinsler arası eşit haklar savunucusu Daniel Cady’nin eğitimli eşi Elizabeth Cady ve öğretmen arkadaşı Lucretia Mott (1793- 1880), Londra’da 1840 yılında toplanmış olan Kölelik- Karşıtı Anlaşma’ya katıldıklarını ve kadın hakları için savaşım vereceklerini ilanedeceklerdi. Toplantının 12 kalemde özetlenen sonuçları arasında kadınların eğitim hakkı üzerine, iş hakkı üzerine ve oy hakkı üzerine mücadele edileceği maddeleri de bulunmaktaydı. Bunu, 1850 yılında kadın hareketinin ulusal toplantısı izleyecekti. Kadın hakları ile ilgili bu feminist çıkışlar, asıl olarak orta ve üst sınıflardan kadınların hareketleri olarak şekillenmekteydiler ama, kadınların en genel anlamdaki özgürlük savaşımlarında önemli adımlar olarak tarihe geçeceklerdi.   

 

Yine 1850’li yılların Amerikasında kadınlar, -özellikle tekstil endüstrisinde- alabildiğine düşük ücretlerle ve iş güvenliği bulunmayan mekanlarda tamamen sağlıksız koşullarda köle gibi çalıştırılmaktaydılar. Tekstil fabrikalarında çalışan bu kadınlar, “parçabaşı işçisi” olarak adlandırılmaktaydılar. New York tekstil fabrikalarında çok ağır koşullarda çalışan sözkonusu kadınlar, 8 Mart 1857 günü, alabildiğine düşük ücretlerini ve insanlık dışı işyeri koşullarını protesto etmek amacıyla bir gösteri yürüyüşü örgütlediler. Polis göstericilere saldırdı ve onları kabaca dağıttı... Artık “söz ayağa inmişti”, kadınların özgürlük mücadelelerinin bayrağını emekçi kadınlar yükseltmekteydiler.

 

Aynı kadın işçiler, aradan iki yıl geçtikten sonra, Mart 1859’da ilk kadın işçi birliğini (sendikasını) oluşturarak haklarını koruma, işyerlerinde bazı sıradan temel haklarını elde etme mücadelesini başlatacaklardı... Aradan 50 yıla yakın bir süre geçtikten sonra, 1903 yılında, ABD’deki kadın sendikaları ve kadınların oy hakları için mücadele eden kadın örgütleri, ücretli kadınların yaşam standartlarını yükseltme amacıyla, Kadınlar’ın Sendikal Birliği adlı örgütlenmeyi oluşturdular. Ardından, 8 Mart 1908’de, New York’ta, “ekmek ve gül” sloganıyla 15 bini aşkın işçi kadın protesto yürüyüşü yaptı. Yürüyüşçüler, daha kısa iş saatleri, daha iyi ücretler, seçme ve seçilme hakkı ve çocuk işçi kullanılmasına sonverilmesi taleplerini öne çıkarttılar. Kullandıkları “ekmek ve gül” sloganının “ekmek” kısmı, ekonomik güvenliği, “gül” parçası ise daha yüksek yaşam kalitesini sembolize etmekteydi. Ve bu olayın hemen ardından, Amerikan Sosyalist Partisi, 28 Şubat gününü “Ulusal Kadın Günü”nü ilanedecekti. Emekçi Amerikan kadınları, 28 Şubat 1909’da ilk kez “Ulusal Kadın Günü”nü kutlayacaklardı ve 1913’den itibaren her Şubat ayının son pazar günü bu kutlamaya ayrılacaktı...

 

Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da (Copenhagen, Köpenhamn) 1910 yılında toplanan Sosyalist Enternasyonal (II. Enternasyonal) partileri, kadın haklarının uluslararası planda öne çıkartıldığı, ve yine uluslar arası karakter taşıyan bir “Kadın Günü” oluşturma kararı alacaklardı. Tarihte ilk kez parlementoya seçilmiş üç Finli kadının da aralarında bulunduğu 17 ülkeden 100 kadının önerisiyle bu karar ortaya çıkacaktı... Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (o yıllarda bu bir komünist partisi) Kadın Örgütlenmesi’ne önderlik eden Clara Zetkin (1857- 1933), sözkonusu kararın alınmasında ve kadın hakları ile ilgili diğer mücadelelerde önemli bir rol oynayacaktı. O, Uluslararası Kadın Günü fikrini ortaya atıp savunacaktı. Aralarında üç Finli parlementer kadının da olduğu 17 ülkeden 100 kadar kadın delege, Clara Zetkin’in önerisini benimseyip kongre kararı haline getireceklerdi... Ve Uluslararası Kadın Günü için -önce- 19 Mart tarihi kararlaştırılacaktı.

 

Uluslararası Kadın Günü için 19 Mart tarihi, Alman kadınları tarafından seçilecekti. Çünkü, 19 Mart 1848’de Prusya kıralı kadınlara seçim hakkı sözü vermişti... Tüm Avrupa’yı sarmış ve bir yıl kadar sürmüş olan 1848 devrimleri sırasında, 19 Mart 1848 günü Prusya Kralı, Berlin’de bulunan askeri güçlerini çekmiş, ihtilalin iktidarını tanımış, diğer sözlerle birlikte kadınlara seçim hakkı tanıma sözünü de vermişti. Kısacası, 19 Mart gününün seçilmiş olması, Berlin’in o gün sivil muhafızlara devredilmiş olması ile, ihtilalin geçici bir zaferi ile bağlantılı idi... Uluslararası Kadın Günü, ilk kez 19 Mart 1911’de, Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre gibi Avrupa ülkelerinde toplam sayıları bir milyonu aşan kadının katılımlarıyla, gösterilerle, yürüyüşlerle kutlanacaktı. Bu gösterilerde kadınlar, seçme ve seçilme hakkı, kamu kurumlarında görev hakkı, işyerlerinde tatil hakkı, ve görevde ayrımcılığa uğramama hakkı gibi teleplerini öne çıkartmışlardır...

 

Uluslararası Kadın Günü’nün 19 Mart 1911’de ilk kez kutlanmasının üzerinden daha bir hafta bile geçmeden büyük bir trajedi yaşanacaktı. New York kentinde genellikle İtalyan ve Yahudi göçmen kızların çalıştıkları işyerinde, bir gömlek fabrikasında, “Üçgen Ateşi” (“Triangle Fire”) adlı bir yangın patlak verecek, ve 146 işçi kız feci biçimde yanarak öleceklerdi. Bu trajik olay, felaketlere yolaçan olağanüstü kötü çalışma koşullarını yeniden tüm çıplaklığı ile gözler önüne taşıyacaktı. Yine aynı olay kadın sorunlarını ön plana çıkartacak ve işçi kadınların mücadelelerinin haklılığını gösterecekti. Sözkonusu yangın, kadınların hak mücadelelerine iğme kazandıracaktı. Aynı olayın etkisi ile, Kadın Bez İşçileri Birliği kurulacaktı. Sadece kadınlardan oluşan bu örgütlenme, kısa sürede ABD’nin en büyük sendikal birliği haline gelecekti...

 

Başlangıçta kabuledilmiş olan 19 Mart gününün nasıl olupta yerini 8 Mart gününe bıraktığı gerçeğine gelince... Amerikalı tekstil işçisi kadınlar, ve onları destekleyen sosyalistler, tatilsiz uzun işgününe ve alabildiğine ağır iş koşullarına karşı, New York City’de, 8 Mart 1857 günü, militanca yığınsal bir mücadele başlatmışlardı. Mücadeleleri, 12 saatlik işgününe, ağır işkoşullarına, ve düşük ücretlere karşı idi ve kadınların mücadele sürecekti...

 

Ardından, sosyalist kadınlar, yine New York’ta, daha kısa iş saatleri, daha yüksek ücretler, seçme hakkı, ve çocuk işçiliğinin sonlandırılması için, 8 Mart 1908 günü, bir yürüyüş, ve gösteri örgütleyeceklerdi (Seçme hakkını kadınlar, ilk kez 19 Eylül 1893 günü Yeni Zellanda’da elde edeceklerdi.). New York’ta yapılan gösteriye 15 bin kişi katılacaktı.Sözkonusu olayın ardından, ABD Sosyalist Partisi, bir kadınlar günü kutlama kararı alacaktı. Alınan karar, Ulusal Kadınlar Günü olarak, 28 Şubat 1909 günü yaşama geçirilecekti. Amerikalı kadınlar aynı günü, 1913 yılına dek, her Şubat ayının son Pazar günü kutlamayı sürdüreceklerdi...     

 

Sonuçta, Amerikalı işçi kadınların 8 Mart 1857 günü başlatmış oldukları yığınsal mücadelenin, ve yine 8 Mart 1908 günü -benzer taleplerle- başlatılmış olan yığınsal mücadelenin anısına, Uluslararası Kadın Günü, ilk kez 1913 yılında 8 Mart günü kutlanacaktı. Yerleşen bu gelenek, 8 Mart Uluslararası Kadın Günü, 1975 yılında, Birleşmiş Milletler tarafından resmen kabuledilecekti...

 

Rus kadınları, Uluslararası Kadın Günü’nü ilk kez, 1913 yılı Şubat ayının son pazar günü kutlayacaklardı... Avrupalı kadınlar, 1914 yılında, I. Dünya Savaşı’nın arifesinde, Uluslararası Kadın Günü’nü, savaş karşıtı şiarlarla ve dayanışma sloganlarıyla 8 Mart günü ve buna yakın günlerde kutlamışlardır (I. Dünya Savaşı, Ağustos 1914- 9 Kasım 1918 tarihlerinde yaşanmıştır)...

 

Yararları ortak olan emekçi insanlar, farklı mali- sermaye çevrelerinin pazardan daha fazla pay kapabilmeleri, kazançlarını yükseltebilmeleri uğruna başlattıkları I. Dünya Savaşı boyunca,  cephelerde birbirlerini boğazlamışlardır (mali- sermaye, banka- endüstri- ticaret sermayesi birliği anlamına, sermayenin tekelleşmesi anlamına gelmektedir). Buboğazlaşma boyunca, dört yıl içinde, 12 milyonu aşkın genç insan ölmüştür. Milyonlarca ana oğulsuz, milyonlarca kadın eşsiz, sevgilisiz kalmıştır. Ve şüphesiz savaşın getirdiği hastalıklar, açlık, büyük kentlerin bombalanmaları gibi diğer birçok felakettin bedelini de yine ölen, hastalanan, sakat kalan çocuklar ve kadınlar ödemişlerdir...

 

Sözkonusu savaşa ilk büyük yığınsal tepki Çarlık Rusyası’nda başlamıştır ve bu eylemin başını - baştan beri savaşa karşı olan- Lenin’in önderliğinde Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içindeki Bolşevik (Çoğunluk) kanadı çekmiştir. Bolşevik Partisi, daha 1917 yılında, -Ekim Devrimi ile- Rusya’yı savaşın dışına çekmeyi başarmıştır... İki aşamalı olarak gelişen devrim, önce “Şubat Devrimi” olarak, “demokratik bir burjuva devrimi” olarak başlamış ve halkın barış ve ekmek taleplerine yanıt veremeyen bu burjuva devrimi proleteryanın demokratik devrimi ile tamamlanmıştır...

 

İngiltere’ye olan mali bağımlılığı, büyük borçları nedeniyle despotik monarşisi tarafından hazırlıksız biçimde apar topar savaşa sürüklenen Rusya, savaşta iki milyonu aşkın genç askerini yitirmiş ve derin bir ekonomik krizle birlikte ülke çalışanları açlığa sürüklenmişlerdir. Bu koşullarda Rus emekçi kadınları, aralarında Uluslararası Kadın Günü’nün mimarlarından Klara Zetkin ve Aleksandra Mikhaylovna Kollontay (1872- 1952) olduğu halde, 1917 yılı Şubat ayının son günü, “ekmek ve barış” şiarıyla başkent Petrograt’ta sokağa dökülmüşlerdir (Petrograt, devrim sonrasının Leningrat’ı; çok daha eski ile en yeninin Aziz Petersburg’u). Ozamanki Rus takvimine (Julian takvimi) göre -Şubat devriminin başladığı- 24 Şubat gününe rastlayan bu gösteri, günümüzde kullanılan Batı takvimine (Gregorian takvimi) göre ise, 8 Mart gününe rastlamaktadır...

 

Devrimci kadınların Petrograt’ta gerçekleştirdikleri bu büyük Uluslararası Kadın Günü gösterisinden, haykırılan “ekmek ve barış” taleplerinden tam bir hafta sonra, Petrograt garnizonunu ihtilalin safına katılmış, ve 15 Mart günü (Rus takvimine göre 2 Mart günü) 300 yıllık Romanov hanedanı devrilmiştir. Çar II. Nikola tahtını terketmek zorunda kalmıştır...

 

Sözkonusu Uluslararası Kadın Günü gösterisinin baş kahramanlarından Aleksandra Kollontay, 1922 yılında, Lenin’in kabinesinde Dış İlişkiler Halk Komiseri veya Dışişleri Bakanı olmuştur... Eğitimli üst sınıflardan gelen, Osmanlı’nın 1878 yenilgisinin ardından Bulgaristan’ın Tırnova bölgesinin valiliğini de yapmış olan general Mikael Domontoviç’in (Mikhael Domontovitj) kızı olarak doğan ve zor bir yaşamı seçerek varlığını ağır baskılar altındaki işçi sınıfına ve kadın haklarına adayan Aleksandra Kollontay, 1923- 25 yıllarında Norveç’te, 1926- 27 yıllarında Meksika’da, 1927- 30 yıllarında tekrar Norveç’te, 1930- 45 yıllarında ise İsveç’te Sovyetler Birliği büyükelçisi olarak görev yapmıştır ve daha başka önemli görevlerde de bulunmuştur.

 

O, Aleksandra Kollontay, görev yapmış olduğu tüm bu ülkelerde, güzelliği, aklı, ince zekası ve diplomatik ustalığı ile saygı ve sevgi yüklü izler bırakabilmeyi başarmıştır. Bu izlerin ne ölçüde sevgi ve saygı yüklü olduklarını, derin bir anti- Sovyetizmin varolduğu İsveç’te üretilen ve devlet televizyonunda gösterilen dökümanterlerden bile farkedebilmek olasıdır. Kısacası Kollontay, kadın aklının, zekasının ve diplomatik becerisinin hiçte erkeklerden daha az olmadığının ve hatta çoğundan çok daha üstün olduğunun en somut örneklerinden birisidir.

 

- Faşist yönetimlerde ve  günümüzde kadının durumu üzerine kısa notlar

 

I. Dünya Savaşı’nın ardından gelen buhranlı yıllarda, önce İtalya’da iktidara yürüyen -mali sermaye destekli- faşist partiler, kadına, ataerkil/ pederşahi feodal sistemteki rolüne benzer bir rol biçeceklerdi. Fakat ironik olarak özellikle Mussolini (1883- 1945), ve daha sonra Hitler (1889- 1945), hiçte azımsanamayacak bir kadın desteği sağlayacaklardı...

 

Faşist ideolojiler/ düşünce sistemleri, kadını, -herşeyden önce asker olmaya elverişli- sağlıklı çocuklar doğuran bir kuluçka makinesi ve evinin kadını olarak görürler... Değişik eksiklikleri, sakatlıkları nedeniyle 100 bin Alman çocuğu Naziler tarafından büyük bir soğukkanlılıkla öldürüleceklerdi- bunlar başka halklardan değil, “ari” kabuledilen Alman çocuklarıdır. “Ari” ırkı korumak gibi sahte bir gerekçeyle gerçekleştirilen sözkonusu cinayetlerin gerisinde basit ekonomik nedenler yatmaktaydı aslında. Naziler, sakat insanların, çalışamıyacak yaşlıların maliyetlerini inceden inceye hesaplamışlardı ve bu maliyetten kurtulmak istiyorlardı. Ve yine “ari” ırktan olmayanlarla evlenme yasağı çıkartıldığı gibi, ırkı bozacağını düşündükleri kişileri kısırlaştırmak içinde yasa çıkartmışlardı. Öncelikle kadınları hedef alan benzer kısırlaştırma yasaları başta İsveç olmak üzere İskandinav ülkelerinden ABD’ye dek faşist ırkçı ideolojilerin etkisine girmiş değişik ülkelerde çıkartılacaktı ve yüzbinlerce kadın onyıllar boyunca bu yasanın kurbanı olacaklardı...

 

Ölüm ve izalasyon kamplarında, özellikle Berlin’in 200 km kadar doğunsunda sadece kadınlar için kurulmuş olan Revansbrück (Revansbrueck) toplama kampında öldürülen kadınlar, faşist rejimin kadınlara yönelik karanlık cinayetlerinin somut göstergelerinden başka şeyler değillerdir. Revansbrück kampında kadınlar, Simens fabrikaları için köle işçi olarak yetersiz gıdalarla çalıştırılmışlar ve belli bir üretim düzeyini aşamayanlar katledilmişlerdir. Savaş sonrası, -vaktiyle faşizme destek vermiş- tekellerin iktidarları Batı’da yeniden kurulduğu için, Revansbrück ve benzeri iş ve ölüm kamplarından sağ kurtulabilenlerin açtıkları davalar karşılık bulamayacaktı. Ne Simens, ne savaş sonrası Hoechst, Bayer ve BASF olarak devamedecek olan IG Farben, ne IG Farben’in Amerikalı ortakları, ne Krupp ve ne de bir başka mali- sermaye gurubu herhangi bir hesap verecek veya kurbanlarına tazminat ödeyecekti...

 

Faşist rejimlerde kadınlar, hatta Nazi Partisi’ni destekleyen kadınlar, asla bağımsız özgür bir örgütlenmeye sahip olamayacaklardı. Zaten, 4,5 milyonu Alman olan ve toplam 60 milyonu aşkın insanın ölümünden birinci dercede sorumlu olan ve yine ölüm kamplarında 8 milyonu aşkın insanı sistematik olarak yokeden bir rejimin kadınlara nasıl bir değer verebileceğini tartışmaya bile gerek yoktur sanırım. Ve bu rejimin belirli tekeller, mali- sermaye gurupları tarafından iktidara taşınıp desteklendiğini ve kullanıldığını ise asla unutmamak gerekir.

 

Mussolini’nin 26 mart 1927’de kadınlara yönelik hitabında sarfedilen sözler, faşist ideolojinin kadın görüşünü yansıtması, bu ideolojide kadınların nasıl bir kuluçka makinesi gibi görüldüklerini açıkça sergilemesi açısından ilginçtir... Sözkonusu kısa konuşmasına Mussolini, “Kadınların ve bebeklerin sağlık kontrolları amacıyla başlattığımız kampanya, ırkın geleceği açısından çok büyük önem taşımaktadır.”, cümlesiyle sözlerine başlamaktadır. Açıkça gözüktüğü gibi burada O, insan ve birey olarak kadının veya aynı kadının doğurmuş olduğu bebeğin sağlığını düşünmemektedir. O’nun tek önem verdiği, dünya egemenliği uğruna kullanacağı “ırk”ın sağlığı ve gücüdür. Arabasının yükünü çekebilecek güçlü katırlar veya atlar özleyen bir kişi gibi düşünmekte ve konuşmaktadır Mussolini. Gerçekte bilimsel anlamda varolmayan “ırk” yalanını kullanan Mussolini, dünya egemenliği peşinde koşan İtalyan tekellerinin yararı için sağlıklı kadınlara ve onlardan doğmuş asker ve işçi olmaya elverişli sağlıklı bebeklere gereksinim olduğunu ifade etmektedir. Aynı mantıkla bakıldığı zaman, güçlü ve sağlıklı bir dolap beygiri istemekle, sağlıklı bir ana istemek arasında bir fark yoktur. Sağlıksız olanın sistem içinde yeri yoktur ve sağlık kontrolu kişi için değil, sistem için yapılmaktadır...

 

Konuşmasının sonunda Mussolini, “Tam bir açıklık getirmeme izin verin...”, diyerek baklayı ağzından iyice çıkartmaktadır. Mussolini, o yıllarda mevcut olan 40 milyon İtalyanı, 90 milyon Alman; 200 milyon Slav; 40 milyon Fransız ve Fransa’nın kolonilerinde yaşayan 90 milyon insan; 46 milyon İngiliz ve İngiltere’nin kolonilerinde yaşayan 450 milyon kişi ile karşılaştırmaktadır. Yine Mussolini, ancak nüfusu katlanmış bir İtalya, ve sağlıklı güçlü İtalyan askerleriyle dünya egemenliğinin gerçekleşebileceği fikrine getirmektedir sözü. Aynı düşünce sistemi içinde kadınlar, damızlık kısraklar gibi daha fazla sağlıklı çocuk doğurabilmek için vardırlar. Sözkonusu konuşmasında Mussolini, çocuksuz çiftlere ek vergi getirileceğinden de sözetmektedir...

 

Kadınlarla ilgili tüm bu düşünceleriyle birlikte 1922 yılında başbakan olarak iktidar koltuğuna oturmuş olan Mussolini’nin Ulusal Faşist Parti’sine 500 bin kadın aktif üye olarak katılmışlardır. Ayrıca faşistler kırsal alanda da 500 bin kadını daha örgütleyip kullanabilmişlerdir. İtalyan kadınları, ironik bir biçimde kendi düşmanları faşist iktidara hertürlü desteği vermişlerdir...

 

Türkiye’de de azımsanamayacak sayıda kadın, esaretlerinin sembolü olan sıkmabaşı, sanki “özgürlük” sembolüymüş gibi savunabilmektedirler. Bu gerçeği de gözönüne alırsak, kadınların, veya en genel anlamıyla insanların bazı kötü niyetli iktidarlar tarafından nasıl rahatça aldatılarak kendi öz yararları aleyhine kullanılabildiklerininin bilincine varabiliriz herhalde... Şüphesiz burada sadece aldatma olayını farketmek yeterli olmamaktadır. Aldatma eyleminin tüm toplumsal mekanizmalarını, yanıltma ve yanılma sürecinin toplumsal ve bireysel psikolojik işleyişini çözemeden, yalanı geçersiz kılmak olanaksızlaşmaktadır...

 

Kadınların seçme ve seçilme haklarını elde etmeleri de kolay olmamıştır... İlk kez Yeni Zellanda kadınları 1893 yılında bu hakkı elde etmişlerdir. Avustralya kadınları 1902, Finlandiya kadınları 1906, Norveç kadınları ise 1913 yılında seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır. İsveç ve ABD kadınları, yukarıda son anılan yılda sadece bazı lokal seçimler için seçme hakkını elde edebilmişlerdir...

 

Araya giren I. Dünya Savaşı’nın ardından 1939 yılına dek 28 ülkenin kadınları seçme ve seçilme hakkına sahip olabilmişlerdir. Rus kadınları ve aynı sınırlar içindeki diğer halklardan kadınlar, büyük Sovyet devrimiyle birlikte, 1917 yılında, seçme ve seçilme hakkına kavuşmuşlardır. Kanada kadınları 1918; Alman, Avusturya, Polonya ve Çek kadınları 1919; ABD ve Macar kadınları 1920; Büyük Biritanya (İngiltere) kadınları ise 1918 ve tam olarakta 1928 yılında sözkonusu haklarını elde edebilmişlerdir. Burma (Myanmar) kadınları 1922 yılında, Ekvador kadınları 1929 yılında, Güney Afrika kadınları 1930 yılında seçme ve seçilme haklarına kavuşmuşlardır.

 

Şüphesiz bu son anılan ülkede 1990’lı yıllara dek katı bir ırk ayırımı rejimi uygulandığı için, siyahları sözkonusu hakların dışında görmek gerekmektedir. Günümüzün GüneyAfrikası’nda da malesef yüzde 60 oranlarına ulaşan bir işsizlikle birlikte çok büyük sınıf çelişkileri yaşanmaktadır ve benzer çelişkilerin yaşandığı ülkelerde hukuken kazanılmış hakların pratikte uygulanmaları sadece düş olmaktadır... Brezilya, Uruguay ve Tayland kadınları 1932 yılında seçme ve seçilme haklarını elde etmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kadınlar 1930 yılında çıkartılan bir yasayla belediye seçimlerine katılma hakkını elde edebilmişlerdir. Bunun ardından, 18 Aralık 1934 günü çıkartılan bir diğer yasayla kadınlar, milletvekili seçimlerine katılma ve seçilme hakkını kazanmışlardır...

 

II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Fransa, İtalya, Romanya, Yugoslavya, ve 1949 devrimiyle Çin kadınları seçme ve seçilme hakkını kazananlar kervanına katılmışlardır. Aynı hak Hintli kadınlar için 1949 anayasası ile gerçekleşmiştir. Pakistanlı kadınlar ise 1956 yılında seçme ve seçilme hakkına sahip olabilmişlerdir. Bunu izleyen on yıl içinde ise, sayıları 100’ü aşan genç ülkede kadınlar aynı haklara sahip olmuşlardır...

 

Seçme ve seçilme hakkının yasal olarak kazanılmış olması, kadınların yaşam standartlarının birden yükseldiği ve toplumda gerçek anlamıyla özgür vatandaşlar haline dönüştükleri anlamına gelmemektedir şüphesiz. Bir önceki bölümde de belirtilmiş olduğu gibi, Vedic Hinduizm içinde kadının durumu, kadın odaklı trajedilerin yoğunluğu alabildiğine iç karartıcıdır. Diğer yandan Hindistan’ın Müslüman parçası olan Pakistan’ın ulusal meclisindeki kadın sayısı Türkiye’de olandan çok daha fazla olmakla birlikte, bu ülkedeki feodal ilişkiler ve ataerkil kültür Türkiye’de varolandan da defalarca güçlüdür. Ve meclisteki kadınlar, eski başbakanlardan Zülfikar Ali Butto’nun (1928- 1979) kızı Benazir Butto’nun 1988 ve 1993 yıllarında başbakanlık koltuğuna oturmuş olması, Pakistan’da kadınların gerçek anlamıyla özgürleştikleri ve ülkenin göreceli demokratikleştiği anlamına gelmemektedir... Yine onlarca Afrika ülkesinde seçme ve seçilme hakkını elde etmiş kadınların başlarına gelenler, kadınların sünnet edilmeleri, tekbaşına yasaları değiştirmenin kadın özgürlüğüne ve dolayısıyla toplumun özgürleşmesine yardımcı olamayacağını açıkça göstermektedir.

 

Şüphesiz kadın özgürlüğü ile ilgili yasalar toplumların ilerleyebilmeleri için çok önemli ve gerekli adımlardır ama, bunları yaşama geçirecek ulusal ve uluslararası ekonomik reformlar yapılamadığı, kişiyi özgürleştirici dengeli ekonomik düzenler kurulamadığı sürece, ve tüm bu kazanımlar politik kültürel aktivite ile de beslenemediği sürece, olumlu yasaların geçerlilikleri rahatça sıfırlanabilmektedir. Sonuçta yasalardan daha önemli olan, toplumlardaki egemen feodal ataerkil kültürü geriletecek, yokedecek, kadını erkeği ile toplumun egemen düşünce tarzını köklü biçimde değiştirebilecek ekonomik, politik, kültürel adımların atılabilmesidir. Bu gerçekleştirildiği zaman, yasalar olmasa da, insanlar arasında çok daha dengeli özgür ilişkiler kurulabilecektir... Ataerkil kültürün ağırlığını koruduğu ve toplumdaki farklı sınıflar arasındaki gelir uçurumlarının derin olduğu ülkelerde yasalarla kazanılmış hakların pratikte gerçekleşmeleri çok büyük ölçüde düş olmaktadır. 

 

Türkiye Cumhuriyeti medeni yasasının ödünç alınmış olduğu İsviçre gibi “demokratik” bir ülkede kadınlar, federal ve kanton seçimlerine katılma haklarını ancak 1971 yılında elde edebilmişlerdir. Suriye, kadınların seçme ve seçilme hakkını 1973 yılında garanti etmiştir...

 

“Demokrasi” ihracetme iddiasıyla Ortadoğu’yu kana, ateşe ve acılara boğmuş olan ABD’nin bölgedeki en yakın bağlaşıkları, kadınların kişi bile sayılmadıkları, lüks tavuk kümeslerine benzeyen haremlere dolduruldukları Suudi Arabistan ve “küçük tatlı” Kuveyt gibi petrol zengini monarşilerdir. Şüphesiz bu durum, saldırgan emperyalist güçlerin, çağdışı feodal unsurlarla, en gerici güçlerle nasıl itifak içinde olduklarının somut göstergelerinden birisidir. Diğer yandan, “demokrasi ihracetme” savıyla Balkanlar’a, Irak’a, Pakistan’a saldırmış olan Pentagon, kullandığı uranyumlu mermilerle, fosfor bombaları ile, etrafa çocuk oyuncaklarına ve Coca Cola kutularına benzeyen mayınlar yayan bombaları ile, pazar yerlerinde patlayan dev closter bombaları ile, ve diğer tüm yıkım silahları ile en büyük zararı çocuklara ve kadınlara vermiştir. Tüm elektirik, ulaşım ve temiz su sistemleri işlemez hale getirilmiş, ve ölüm tehlikesi göze alınmadan sokağa çıkılamayan Irak kentlerinde, kadınların ve çocukların ne durumda olduklarını herhalde herkes anlayabilir...

 

Şüphesiz Anglo- Amerikan emperyalizminin çağdışı feodal güçlerlerle ittifakı, yukarıda anılan katı Suudi ve Kuveyt monarşileri ile sınırlı değildir. Geçmişi de olmakla birlikte, özellikle 1970’li yılların ortasından beri yaşama geçirilmeye başlamış olan “Yeşil Kuşak” politikasının bir ürünü olarak ABD ve İngiliz servisleri, tüm İslam coğrafyasında en çağdışı gerici ataerkil kadın düşmanı kültürün taşıyıcısı dini akımları beslemişler, iktidara taşımışlardır. Bu geriye gidiş için onmilyarlarca Dolar harcamışlardır...

 

Afganistan’da en aşırı biçimiyle yaşanmış olanlardan ve yaşananlardan, Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesinin ardından gerçekleşen süreçlere dek hepsi, bu karşı- devrimci politikaların ürünleridirler. Ve halen W. Bush yönetimi, -tüm bölgeyi köleleştirme düşleriyle- işgal etmiş olduğu Irak’ta en gerici feodal unsurları kullanır, ve işgal öncesi laik Irak anayasasının yerine çağdışı dini bir yasa oturturken, Türkiye gibi sözde müttefiki ülkeye de yine tamamen çağdışı “ılımlı” İslami bir rejim getirebilmek için elinden geleni yapmaktadır. Şüphesiz bu “ılımlılığın” sınırları da hiç belli değildir ve yine bu iş, “light Coca Cola” satmaya hiç benzemez.

 

ABD yönetimleri, “ılımlı İslam” adı altında çağdışı gerici bir rejimi sürekli Türkiye’ye tek çıkış yolu gibi göstermeye çalışılmakta ve Beyaz Saray kendisine bağlı sözde “Müslüman” politikacıları tüm olanaklarıyla iktidar koltuğuna oturtma çabasını sürdürmektedir. Mevcut sıkmabaşlı siyasi iktidarın ABD’nin bu politikalarının bir ürünü olarak iktidar koltuğuna oturabildiği ve türkiye toplumunu geriye çekebilmek için hertürlü manevrayı yapmakta olduğu bir sır değildir... Ve şüphesiz yine ABD’nin sözkonusu politikaları, emperyalist güçlerin ağızlarından düşmeyen “kadın hakları”, “insan hakları” ve “demokrasi” sözcüklerinin nasıl birer yalan olduğunu da açıkça sergilemektedir... Orta öğrenim kurumlarından üniversitelere, devlet dairelerine dek heryerde kadın köleliğinin sembolü sıkmaşı “özgürlüklerin ve demokrasinin” sembolüymüş gibi derin bir riyakarlıkla savunan Amerikancı siyasi iktidarın, ve bu provokasyonun gerisinde duran ABD emperyalizminin insan hakları ile ne gibi bir yakınlığı olabilir acaba?

 

Bilindiği gibi sınırlı sayıda uluslarüstü tekel, başta ABD olmak üzere Batı’nın bazı militarist postmodern faşist iktidar odaklarını da politik anlamda kullanarak dünya pazarlarının tamamına yakınına egemen olma, ve mevcut fosil enerji kaynaklarını alabildiğine sömürme kavgası vermektedir. Aynı güçler, dünya pazarlarına egemenlik, ve fosil enerji kaynaklarını ve enerji yollarını denetleme mücadelelerinde, halkları köleleştirme operasyonlarında, hertürlü çağdışı gerici feodal unsurlarla dünyanın heryerinde ittifaklar kumakta, insan soyunun ortak yararına olabilecek hertürlü toplumsal ilerlemeyi köstekleyen ilişkilere girmektedirler. Aynı mali- sermaye gurupları ve bunların politikacıları, kadın düşmanı gerici feodal unsurlarla kurdukları ilişkilerde pazar sorununu hiç dikkate almamaktadırlar. Çünkü artık bunlar dünya pazarlarının çok büyük bir yüzdesine egemen olmakla birlikte, sözkonusu pazar, insan soyunun çoğunluğunun yaşamını kolaylaştıracak gerekli tüketim malları üzerine, hatta yaşamı yeniden üretebilmeye yarayacak temel gerksinimler üzerine değildir... Yaklaşık 1,5 milyar insanın açlıkla boğuştuğu, sıradan kolayca tedavi edilebilir hastalıkların giderek hızla artan oranlarla can almaya başladıkları bir dünyada; mevcut dünya ticaretinin sadece yüzde beş ile on kadarının gerçek mallar üzerine, gerisinin ise paranın cep değiştirmesi olan spekülatif işler üzerine olduğu bir uluslararası ekonomik düzende, egemen olunan dünya pazarının ne anlama geldiği daha kolay anlaşılır herhalde...

 

Kısacası, egemen olunulan “dünya pazarları” adlı şey, asla üretime yönelmeyen ve üretime yönelmediği gibi endüstride üretici güçlerin gelişmesini engelleyen spekülatif işler pazarı; fosil enerji pazarı; silah pazarı; uyuşturucu pazarı; turizm sektörü denen şeyle birlikte giderek artan “gizli” kadın ve çocuk ticareti pazarı; “gizli” organ ticareti pazarı; sadece dünya nüfusunun yaklaşık yüzde yirmisine hitabeden hertürlü lüks tüketim malı pazarıdır asıl olarak... Kısacası, vaktiyle Lenin’in, ilk büyük emperyalist paylaşım savaşının, I. Dünya Savaşı’ın en kanlı günlerinde, 1916- 17 yıllarında kaleme almış olduğu “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm” adlı yapıtında öngörmüş olduğu gibi, emperyalizm aşamasındaki kapitalizm, gerçekten de rantiyer, üretici güçlerin gelişmesini çok büyük ölçüde engelleyen ve giderek artan bir hızla çürüyen bir sisteme dönüşmüştür...

 

Ağırlıklı olarak fosil enerjiye ve buna dayalı endüstrilere yatırım yapmış olduğu ve bu alandaki azami kârlarından vazgeçemediği için yeni daha temiz teknolojilerin üretilmelerini engelleyen egemen kapitalist güçler, sadece toplumsal felaketlere değil, aynızamanda gelecek tüm nesillerin yaşamlarını da ipotek altına alan büyük doğal felaketlere de kapıları aralamaktadırlar. Diğer yandan ağırlıklı olarak spekülatif işlere yatırılan, buralardan üretici olmayan yollarla emeksiz büyük kazançlar sağlayan, dünyamızın teknolojik olarak daha az gelişmiş toplumlarını sürekli borçlandırarak sömüren sermaye de, üretici güçlerin gelişmesinin, insan soyunun refahına yönelik yeni teknolojilerin üretilmesinin önündeki asıl ikinci büyük engeli oluşturmaktadır. Üretici güçler sadece bazı alanlarda, bu ilk sıralanan sermaye güçlerinin dünya egemenliklerini sürdürmelerine yarıyacak askeri teknolojilerle ilgili alanlarda geliştirilirlerken, dünyamızın ekonomik sosyal düzeni de kendi kendisini yiyip bitiren kısır bir döngüye sokulmaktadır. Kısacası dünyanın ekonomik toplumsal yapısı, bazı organları, veya sadece bazı kasları diğerlerinin aleyhine anaormal biçimde gelişen, kendi kendisini yiyip bitirerek ölüme mahkum bir bünyeye benzemektedir. Ve Birleşmiş Milletler istatistiklerinin de açıkça gösterdikleri gibi, böyle bir yapıda azgelişmişlik katagorisine sürüklenen ülkelerin sayısı kısa süreler içinde artarak çoğalmaktadır. Ve yine toplumsal sınıflar arasındaki uçurumlar tarihin herhangi bir döneminde görülmemiş boyutlara ulaşarak hem ulusal ve hem de uluslararası planda hızla derinleşmektedir. Sonuçta şüphesiz bu olumsuz karanlık gelişmenin bedelini en ağır biçimde çocuklar ve kadınlar ödemektedirler.    

 

Birleşmiş Milletler verilerine göre, yeryüzündeki kadınların 1,3 milyarı tam anlamıyla derin bir yoksulluk içerisindedir. Son 50 yıl içerisinde çoğu ülkede kadınlar seçme ve seçilme haklarını elde etmişlerdir ama, sadece İsveç kadınları politik yönetimde erkeklerle eşit konumdadırlar. Diğerleri ise -uzun istatistiki verileri sıralamaya gerek kalmayacak biçimde- erkeklerden çok gerilerdedirler. Diğer ülkelere göre tüm olumlu konumlarına karşın İsveç kadınları bile her kademedeki aynı işte erkeklerin aldıklarının yüzde 90’ı kadar bir ücret alabilmektedirler sadece. Dünya kadınlarının ezici çoğunluğu ise, aynı işte erkeklerin aldıkları ücretin ancak yüzde 30’u veya 40’ı kadar bir ücretle yetinmektedirler. Yani, “eşit işe eşit ücret şiarı”, bundan 100- 150 yıl öncesi kadar aktueldir.

 

Artan yoksulluk ve sınıflar arası uçurumla birlikte fuhuş sektöründe görülen yükselme iç karartıcıdır. Dünya’da yaratılan tüm değerlerden en büyük payı alan ABD’de bile fuhuşa başlama yaşı 16’nın altına düşmüştür ve bu kızların yüzde 75’i şiddete maruz kalmaktadırlar. Sadece ABD’de 100 bin kadın fuhuş suçları nedeniyle tutukludur ve aynı ülkede 500 bin ile 1,2 milyon kadar çocuğun fuhuşa sürüklendiği bilinmektedir. Herbiri ayrı bir bireysel ve toplumsal trajedinin göstergeleri olan istatistikler alabildiğine uzayıp gitmektedir ve bunlar sadece dünyamızın en zengin ülkesine özgüdürler...

 

“Özgürlüklerine” kavuşmalarıyla birlikte özledikleri Batı zenginlikleri yerine derin sınıfsal uçurumlara ve yoksulluklara sürüklenen Doğu Avrupa ülkelerinden kadınlar, fuhuş sektörünün ucuz malzemeleri olarak Batı’ya akmaktadırlar. Örneğin, Dünya Kupası nedeniyle Almanya, aynı işi yapan yeni 40 bin kadının daha Doğu Avrupa’dan gelmesini beklemektedir. Uluslararası Göç Örgütü’nün verilerine göre, her yıl yaklaşık 700 bin kadın ve çocuk göçmen fuhuşa zorlanmaktadır... Mafya örgütlenmelerine büyük kazançlar sağlayan sözkonusu eski meslekle ilgili diğer dünya ülkelerine yönelik iç karartıcı istatistikler uzayıp gitmektedir. Her yıl yarım milyondan fazla kadın ve çocuk fuhuş sektörünün acımasız çarklarına takılmaktadır. Aynı verilere göre 20 milyonu aşkın kadın ve çocuk yılın 365 günü zorla, köle olarak fuhuş sektöründe çalıştırılmaktadır.

 

Köleliği yasaklayan sözleşmenin üzerinden 55 yıl geçmiş olmasına karşın, sadece fuhuş sektöründe değil, daha diğer birçok sektörde kadın ve çocuk köleler kullanılmaktadır. Her yıl 170 milyon çocuk köle işçiliğe zorlanmaktadır. Kesin sayıları bilinmemekle birlikte yılda yaklaşık 2,5 milyon çocuk ve kadın kaçırılmaktadır ve bunların yarısı kız çocuklarıdır. Bunlar satılmaktadırlar ve sözkonusu sektörün kazancı uyuşturucu sektörü ile eşit düzeydedir... Yine yayılan ve en trajik biçimde kadınlarla çocukları vuran Aids istatistikleri de aynı karanlık tablonun bir başka yüzünü oluşturmaktadırlar...

 

Birleşmiş Milletler bünyesindeki Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 2005 yılı verilerine göre, her yıl 18 milyon kadın eğitimsiz kişilerin elinde ve tamamen sağlıksız koşullarda kürtaj yaptırırlarken sakatlanmaktadırlar ve bunların 68 bin tanesi ölmektedir. Şüphesiz bu durum sadece tesbit edilebilenlerle ilgilidir ve silah endüstrisinden seks endüstrisine dek tekelci sermaye ile bütünleşmiş olan Vatikan, halen, yasal yollarla kürtaj yapılmasını yasaklamaktadır. Şüphesiz kadınların sağlıklarının bozulmasından ve ölümlerinden “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” İsa’nın herhangi bir yararı yoktur ama, iyi yürekli barışçı İsa’nın yeryüzündeki temsislcisi rolünü oynayan tüm Katoliklerin Papa’sının (Babası’nın), yoksul Orta ve Latin Amerika halklarının ve diğer katolik halkların burunlarına geçirilmiş emperyalist sermaye halkalarını korumakta, bu halkların köleleliklerini sürdürmekte yararı vardır.    

 

Kısacası yeryüzü, hem toplumsal ve hem de doğal yapısıyla yüksek ateşler içinde kıvranan ağır bir hastayı çağrıştırmaktadır. Ve anlaşılmış olacağı gibi dünya, yeni bir sosyal devrime gebedir, muhtaçtır. Ve böyle bir devrimden en büyük yararı sağlayacak olanlar da kadınlar ve gelecek nesilleri oluşturacak olan çocuklar olacaktır.

 

- Türkiye Cumhuriyeti’nde Kadınların durumu ve bunu nedenleriyle ilgili çok kısa not

 

Türkiye gibi 600 yılı aşkın süre -dinin tekelini de elinde tutan- alabildiğine merkezi monarşik bir sistemle yönetilmiş ve erkekler için daha 15- 20 yıl önceye dek (1934 tarihine göre 15- 20 yıl önceye dek) çok evliliğin yasal olduğu bir ülkede, 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınmış olması, şüphesiz büyük bir reformdur. Yukarıdan gelen, ortada kadın haklarıyla ilgili kayda değer bir mücadele olmadan kadınlara bahşedilen bu hak, çok önemli olmakla birlikte, sözkonusu hakkın pratikte en iyi biçimde işlerliğini sağlayacak ekonomik ve politik değişikliklerin başarılabildiğini söylemek olanaksızdır. Geçmişle günümüz arasında yapılacak bir karşılaştırma, sözkonusu hakkın pratikte ne ölçüde işlediğini göstermeye yetecektir...

 

Kadınların seçme ve seçilme haklarını kazanmalarının ardından 1935 yılında açılan 350 üyeli Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 18 kadın üye (bazı kaynaklarda 17 kadın üye) girecektir. Günümüzde ise 550 kişilik TBMM’de sadece 22 kadın üye bulunmaktadır ve doğrusu onların varlıkları da hissedilmemektedir... Bu durum, aradan geçen 70 yılda Türkiye’nin kadın hakları konusunda ileriye değil, tam tersine geriye gittiğinin göstergesi olmaktadır. Basında çıkan değişik haberlere göre TBMM, yüzde 4,3 oranındaki kadın üyesi ile 179 ülkenin ulusal meclisleri arasında 140ncı sıradadır. Durum böyle iken, bazı tipler hala, “bizde kadın hakları birçok Batı ülkesinden bile daha erken verildi” diye şişinerek boş boş böbürlenmektedirler...

 

Siyasi iktidar tarafından “özgürlüklerin sembolü” gibi sunulan kadın köleliğinin simgesi sıkmabaş sorunuyla, sesi soluğu duyulmayan çok az sayıda vekil kadınlarıyla, TBMM üyelerine dek uzanan imam nikahlı çok kadınlı evlilikleriyle, sürekli dövülen ve alabildiğine artan sayılarla fuhuşa sürüklenen kadınlarıyla, “töre cinayetleriyle”, Cumhuriyet’in 83ncü yılında yüzde 30 kadarı okuma yazma dahi bilmeyen kadınlarıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal anlamda gelmiş olduğu yer ve özellikle kadın hakları konusundaki durumu sorgulanmaya değer. Sorgulanmaya değer, çünkü, kadınların bu durumu tüm toplumun geleceği açısından -duyabilenler ve görebilenler için- alarm zillerinin çalıyor olması anlamına gelmektedir...

 

Bu iç karartıcı durumun başlıca nedeni, medeni yasada yapılan geçmişe göre mükemmel değişikliklere ve kadınlara verilen tüm haklara karşın, pratikte feodal ekonomik ilişkilerin tasviye edilememesidir. Gerçek bir toprak reformu yapılarak Türkiye nüfusunun o yıllarda ezici çoğunluğunu oluşturan köylülüğün özgürleştirilememesi en önde gelen nedendir. Feodal ataerkil kültürün toplumsal bünyede kanser gibi yayılan yıkıcı etkileri, mevcut durumu istismar ederek kolay kazanç sağlamaya çalışan din sömürücüsü politikacıların kötülüklerde paha biçilemez işleriyle sürekli beslenmiştir. Din tüccarı politikacılar, mevcut ekonomik toplumsal ilişkiler nedeniyle kendisini sürekli yeniden üretme olanağı bulan baskıcı ataerkil kültürün toplumda daha da egemen olmasına yardımcı olmuşlardır. İktidar koltuğuna da oturan bu politikacılar, önceden gelen hataların üzerine sayısız renkli tüyler dikmişlerdir...

 

Köylüyü birey olarak özgür vatandaş konumuna getirecek ve kooperatifler içinde birleştirerek kazanımını korumasına yardımcı olacak bir toprak reformunun yapılamamış olmasının başlıca nedeni ise, genç cumhuriyetin ekonomik ve politik anlamda yeterince güçlü olmamasıyla ve özellikle Kürt feodalizmini küstürebilecek bir lükse sahip olmayışıyla bağlantılıdır. Cumhuriyet, nüfusunun yaklaşık yüzde yirmisini oluşturan Kürt toplumunu -geçmişte olduğu gibi- feodal beyleri ve dini önderleri aracılığıyla idare etmeye zorunlu kalmıştır, veya buna zorunlu olduğunu düşünmüştür...

 

Endüstrinin alabildiğine zayıf olduğu, özellikle ticaret burjuvazisinin egemen olduğu bir ülkede, kolay yönetebilme amacıyla burjuvazi ile feodalizm arasında bir ittifak kurulmuştur... Aslında endüstri burjuvazisi için ve ayrıca ticaret burjuvazisi için de mevcut içpazarı daraltan böyle bir ittifak; köylünün önemli kısmının eline para geçmesini ve bunu pazarda endüstri ürünlerine yatırmasını engelleyen feodal rant ilişkilerinin daha uzun zaman dilimleri içinde sürmesi, anlaşıldığı kadarıyla, ülkenin en kolay yolla yönetilebilmesini sağlayacak politik bir seçim sonucu olabilmiştir... Türkiye’de tarımda kapitalizm, “Prusya modeli” denen toplumsal anlamda en acılı yolla, büyük toprak sahibi feodal unsurların süreç içinde kapitalist çiftçiler haline dönüşmesi biçiminde gelişmiştir. Bu durum, hertürlü toplumsal gericiliği beslemiş, toplumda zaten egemen olan ataerkil/ pederşahi kültürü sürekli yeniden üretmiştir. Ve kadınların yasalarla elde etmiş oldukları göreceli ileri hakların pratikte gerçekleşmesini engellemiştir. 

 

Oy ve iktidat kaygılarını herzaman toplumsal yararın önünde tutan, ve kurnaz tefeci mantığıyla alabildiğine kısa vadeli düşünen politikacılar, çokpartili döneme geçilmesiyle birlikte, daha önce göreceli baskı altındaki tarikat şeyhlerinin önlerini açmışlardır. Feodal ataerkil kültürün ve kişileri köleleştirici hertürlü bilim dışı düşüncenin kaynağı feodal unsurların önlerindeki tüm engelleri temizlemişlerdir. Sözkonusu çağdışı feodal unsurların da desteğiyle iktidarlarını sürdürmeye çalışan aynı politikacılar, ortaçağ engzisyonunu aratmayacak yöntemler ve derin bir paranoya ile hertürlü özgür düşüncenin ve araştırma çabasının üzerine saldırmışlardır...

 

Giderek düşünmekten, araştırmaktan, sorgulamaktan ve okumaktan korkan nesiller üretilirken, geçmişin hurafelerine, ve sıkmabaş gibi kölelik sembollerine sarılmak, sanki “baskıcı merkezi otoriteye” demokratik bir başkaldırıymış gibi yansımaya başlamıştır. Şüphesiz bu durum, Pentagon ile işbirliği içinde olan bazı çevrelerin kendi iktidarlarını koruma amacıyla, “ya biz ya da irtica” korkusunu kullanmalarına, böyle yapay ikilemlerle mevcut anti- demokratik yapı içindeki egemen konumlarını sürdürmelerine de yardımcı olmuştur. Daha doğrusu Pentagon, işine geldiği zaman halkın karşısına -yukarıdan NATO, ikili anlaşmalar ve teknolojik bağımlılıklar yoluyla denetleyebildiği- silahlı bürokrasiyi, istediği daha uygun zamanlarda da çağdışı feodal anti- laik köktendinci unsurları çıkartmıştır. Sol ve sağ her türden aydın çevrelerin ve geniş yığınların yeterli demokratik deneyimden yoksun olmaları, bu oyunu kolaylaştırmıştır. Ve sonunda “demokrasi” adına, bir yanında “irtica” ve diğer yanında “iyi saatte olsunlar” bulunan bir tahtaravalli oyunu başlatılmıştır. Başta kadın hakları olmak üzere hertürlü demokratik hak, bu tahtaravallinin altında kalıp ezilmiştir.

 

Toplumsal yapıyı görünmez iplerle heryanından bağlayıp tutsak eden feodal ataerkil kültürün prangalarını parçalayarak ülkeyi ileriye doğru götürme amaçlarından tamamen uzak siyasi iktidarlar, içinde olunulan acıklı durumun birinci derecede sorumlusudurlar. Bunlar, mevcut hastalıklı yapıdan azami ölçüde yararlanarak kolayca iktidarda kalabilmek ve iktidarın nimetlerinden yararlanabilmek amaçlarıyla geçmişin feodal ilişkilerini ve ataerkil kültürü korumuşlar, beslemişlerdir. Diğer yandan, endüstride kapitalizmin gelişmesini engelleyen spekülatüf tefeci sermayenin kolay tatlı kârları; sözkonusu yapı içinde rahatça gelişme olanağı bulan ve yasadışı tüm sektörleri de içine alan vergisiz kara ekonominin bir kanser gibi yayılarak ülke ekonomisinin en az yarısına egemen olması, Türkiye’yi geriye doğru çeken başlıca nedenler arasında yeralmıştır. Emperyalist güçlerin hertürlü toplumsal gerilikle bağlaşıklık arayan politikaları, özellikle ünlü “Yeşil Kuşak” politikası, ağırlıklı olarak 12 Eylül 1980 sonrasında sözkonusu karanlık gidişi hızlandırmıştır. Ve şüphesiz bu tersine toplumsal gelişmenin bedelini en ağır biçimde ödeyenlerin başında da, sıkmabaşlarından memnun ve mevcut köleliklerini savunmayı “demokrasi mücadelesi” sanan kızlar ve kadınlar gelmektedir...

 

Resmi İstatistiklere göre yüzde 10’dan fazlası işsiz olan, ciddi iktisatçıların verilerine göre ise çalışabilir nüfusun yarısına yakınının hertürlü üretimin dışında olduğu bir ülkede kadınların durumunu anlamak pek zor değildir herhalde. Ve yine resmi verilere göre 20 milyon kadarı, yani yaklaşık dörtte biri açlık sınırında çok ağır koşullarda yaşıyan bir toplumda kadınların durumunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Sözkonusu ağır tablonun sonucu kriminalitenin hızla arttığı böyle bir toplumda, şüphesiz kadınlar ve çocuklar en ağır bedelleri ödeyeceklerdir. Ve hertürlü yöntemle durdurulması gereken bu gidişin başlıca sorumluları, “vatan- millet- ahlak- din- iman” gibi maskelerin gerisine gizlenerek sadece kendi iktidar hesapları doğrultusunda feodal ve emperyalist güçlerle işbirliği içinde ülkeyi pazarlayanlardır. Aynı dramatik gelişmenin diğer başta gelen sorumluları da, Türkiye toplumunu ve aydınlarını “ya irtica, ya terör, ya da iyi saatte olsunlar” ikilemine mahkum edenlerdir. Ve asla unutmamak gerekirki, mevcut çağdışı sıkmabaş iktidarının önü, 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile açılmıştır. Şüphesiz bu gelişmede sorumluluklarından kaçan, “sol” veya “sağ” adına gerçekleştirilen yığınlardan kopuk teröre prim veren demokrasi geleneğinden yoksun aydınlarında büyük payları vardır. Sonuçta herkes derece derece suçludur...

 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 günü kabulettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ikinci maddesinin ilk fıkrasında şunlar yazılmaktadır: “Herkes, ırk, renk, cins, dil, din, siyasal veya diğer herhangi bir inaç, ulusal ve toplumsal köken, servet, doğuş, ya da herhangi başka bir ayırım gözetmeksizin, bu bildiride ilan olunan hak ve özgürlüklerden yararlanma hakkına sahiptir.” Cümledeki “cins” sözcüğü ile kadınların da tüm sözkonusu haklardan yararlanmaları ve tüm ayrımcılık eylemlerine karşı korunmaları birleşmiş milletlerin ve bu bildiriyi imzalamış olan devletlerin garantisi altına alınmıştır sözde. Fakat malesef bildiride ifade edilen hakların ve özgürlüklerin yaşama geçmiyor olmaları biryana, bu haklar ve özgürlükler bizzat en güçlü imzacı devletler tarafından acımasızca çiğnenip artan ölçülerde yokedilmektedirler. En gerici ataerkil feodal güçlerle işbirliği yapan, onları besleyip kullanan ve kentleri kadını- çocuğu ile halklarının başına yıkan ABD ve İngiltere gibi emperyalist güçlerin yukarıda anılan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne ne ölçüde ve nasıl uydukları ortadadır...

 

Ve sanırım 8 Mart günleri, kadınları kutlamak için değil, mümkün olabildiği kadar acı gerçeklerle yeniden ve yeniden yüzleşebilmek için vardırlar. Neden ve nasıl hangi duruma gelindiğini bilmeden, neleri istemek gerektiğini de bilebilmek olası değildir. Ve yaşanan koşullar, başta kadınlar olmak üzere tüm çalışan namuslu ve haksever insanları yığınsal demokratik mücadelelere davet etmektedir.

 

8 Mart 2006

yusufk@telia.com

 

bağlantılı metinler:

 

Yusuf Küpeli, ATAERKİL BASKICI KÜLTÜRÜN EGEMEN KILINDIĞI KOŞULLARDA “KADIN HAKLARI” YALANI VE 8 MART ÜZERİNE

 

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

 

Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

"Erkek Egemen Türkiye"

Kadınların 3'te 1'i şiddet görüyor

Yusuf Küpeli, Yalanın ve ikiyüzlülüğün kısgacında "insan hakları"

 

Kaynaklar:

-         Michael Senior, Vem Är Vem I Mytologin, Italien 1993

-         Greek Mythology, London 1963

-         Tusen Och En Natt, I, II, III, IV, V, VI, Malmö 1946

-         Carl Grimberg, Världshistoria, Folkens Liv och Kultur, Forntiden I, Egypter, assyrier, babylonier, israeliter och fenicer, Stockholm 1927

-         The Oxford Illustrated History of Britain, Oxford University Press 1985

-         The Timetables of History, New York 1982

-         S. A. Nigosian, The Zoroastrian Faith, McGill-Queen’s Unıversıty Press 1993

-         Religious Traditions of the Word, Edited by H. Byron Earhart, Harper san Francisco 1992

-         Şeref Han, Şerefname, İstanbul 1990

-         Şevket Beysanoğlu, Diyarbakır Tarihi 1, Ankara 1996

-         Zinovij Sjejnis, Aleksandra Kolontay, Moskova 1989

-         V. I. Lenin, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm, Sol Yayınları 1978

-         İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi

-                                  http://www.un.org/ecosocdev/geninfo/women/womday97.htm

         -    Joyce Stevens http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/#Techy's%20note

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/introduction.htm

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/ other page locations will change
               
cheers Susanne Martain

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/origins.htm

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/firstiwd.htm

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/aturning.htm

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/war.htm

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/50s60s.htm

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/70s80s.htm

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/references.htm

-                                  http://www.isis.aust.com/iwd/stevens/hardcopy.htm

-                                  http://en.wikipedia.org/wiki/Civil_rights

-                                  http://www.niassembly.gov.uk/record/reports/000628.htm

-                                  http://www.equalityni.org/publications/recentpubdetails.cfm?id=2

-                                  John Whyte: How much discrimination was there under the unionist regime, 1921–68?

-                                  http://www.infoplease.com/spot/womensday1.html

                Russian Women and the February Revolution

-                                  http://www.internationalwomensday.com/about.asp

-                                  http://en.wikipedia.org/wiki/International_Women's_Day

-                                  http://en.wikipedia.org/wiki/Feminism

-                                  United Nations Human Development Report 2004: Section 28, Gender, Work Burden, and Time                  Allocation,

-                                  http://www0.un.org/cyberschoolbus/womensday/pages/why_content.asp

             http://www0.un.org/cyberschoolbus/womensday/pages/peace_content_1.asp

             http://www0.un.org/cyberschoolbus/womensday/pages/how_content_1.asp

-                                  http://www0.un.org/cyberschoolbus/womensday/pages/voca_content.asp

            http://www.dalitstan.org/books/gowh/gowh7.html

-                                  Women in Hinduism, http://www.geocities.com/~abdulwahid/hinduism/hindu_women.html

             http://www.experiencefestival.com/a/Hinduism_and_Women/id/54155

                  

                  http://www.atributetohinduism.com/Women_in_Hinduism.htm

-                                  http://www.hinduismtoday.com/1997/9/

-                                  Women In Hindu Dharma

-                                  Women and Hinduism in U.S. Textbooks - by Dave Freedholm

-                                  http://swaraj.net/iffw/profiles/naidu_s.htm

-                                  http://www.hinduwomen.org/biographies/mother.htm

-                                  http://touritaly.org/magazine/articles01/WomenFascism.htm

           Read Mussolini's "Speech of the Ascension," May 26, 1927 - Appendix A

-                                  Women and Fascism http://www.dkrenton.co.uk/research/women.html

-                                  http://www.history.ac.uk/reviews/paper/slaughterJ.html

-                                  http://www.blackstarreview.com/rev-0035.html

-                                  http://dannyreviews.com/h/Fascist_Nazi.html

-                                  http://touritaly.org/magazine/articles01/WomenFascism-Ap.htm

-                                  http://www.oldamericancentury.org/14pts.htm

              21. yüzyılın modern köleleri! 05.12.2005, 23:36 http://www.haberx.com/

-                                  http://www.milliyet.com.tr/2003/06/09/yazar/sazak.html

-                                  http://www.milliyet.com.tr/2006/02/14/guncel/gun03.html

-                                  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=150427

-                                  http://www.sendikanet.org/tr/modules/news/article.php?storyid=22

 

 a

http://www.sinbad.nu/