AŞAĞIDAKİ METİN 19.03.2007 GÜNÜ AKŞAMA DOĞRU GÖZDEN GEÇİRİLMİŞTİR. GÖRÜLEBİLEN YAZIM HATALARI DÜZELTİMİŞ VE BAZI YENİ CÜMLELER EKLENEREK ANLATIM ZENGİNLEŞTİRİLMİŞTİR.

 

Yusuf Küpeli, Demokrasi, faşizm, inanç sömürüsü, Köşk'te türban ve Mango, ve kadınların ve çocukların gerçek durumları üzerine notlar

 

Kadınlar günü laf günü, “Köşk’te türban”, kadınlara ve laikliğe emperyalist tuzaklar

 

Çökertilmiş sosyalist ve demokratik akımlar, erkeklerin ve kadınların sorumlulukları

 

Üniter devlet, ABD’de “yeni tutucular” ve “İsa kampı”, Türkiye’de varolan taklitçileri ve faşizm üzerine kısa notlar

 

Emperyalizmin tutsağı dünyamızda kadınların ve çocukların gerçek durumları üzerine kısa notlar

 

Kaynaklar

 

Bağlantılı metinler

 

Demokrasi, faşizm, inanç sömürüsü, Köşk'te türban ve Mango, ve kadınların ve çocukların gerçek durumları üzerine notlar

 

- Kadınlar günü laf günü, “Köşk’te türban”, kadınlara ve laikliğe emperyalist tuzaklar

 

Bu, birkaç gün gecikmiş bir yazı da olsa farketmez. Çünkü, irili ufaklı tüm üyelerce imzalanmış “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi”nin, ve çocuk haklarıyla, kadın haklarıyla ilgili daha başka birsürü uluslararası bildirgenin çoktan tozlu arşivlerde unutulup gittiği acımasız bir tüketim dünyasında, “kadınlar günü”, “analar günü”, “babalar günü”, “sevgililer günü” ve daha onlarca “günü” de “günü”, bunların hepsi, gelir düzeyi belli bir seviyenin üzerindeki dünya azınlığının tüketim mallarına yönelik ilgilerini arttırmaktan, ve ardından dünyayı daha büyük bir çöplüğe döndürmekten başka bir işe yaramamaktadırlar. Ve şüphesiz bir de aynı günler her yıl zamanı gelince lak lak lak laf üretmenin aracı olmaktadırlar. Bol palavralı, ve hatta giderek -kadın köleliğinin sembolü- “sıkma başlı”, “kurban olam ayına yıldızına” yalanları ile uyumlu biçimde “ana tabanı öpmeli”, ve “harem”li ve “selamlık”lı “dünya kadınlar günü” kutlamaları, kadınların ve çocukların giderek artan istismarlarının “dünya kadınlar günü”ne de nasıl taşındığının en somut göstergeleri olmaktadırlar.

 

Türkçeyi anadili gibi konuştuğu söylenen Andrew Mango adlı -Anglosakson istihbarat servisleriyle bağlı olduğu belli- Türkiye uzmanı ünlü ingiliz, tam 8 Mart 2007 günü, Akşam gazetesinin muhabiri Sevil Küçükkoşum’a, “Köşk’te türban imajı bozmaz” diyerek, Washington’un ve Londra’ın köşk adayını ve aynızamanda emperyalist Batılı merkezlerin Türkiye toplumuyla birlikte Türkiyeli kadınlara biçmiş olduğu geleceği açıklayıvermiştir. Soyadı, -netameli- bir tropik meyvayı çağrıştıran Mango, aynı gazeteciye, “Başörtülü first lady (birinci bayan), Türkiye’nin Avrupa’daki imajına zarar vermez.”, diye buyurmuştur... Anlaşılmış olduğu gibi, Mango’ya göre Türkiye toplumu, Cumhurbaşkanı’nı kendisi için değil, Washington, Londra ve benzeri merkezler için seçecektir. Daha doğrusu, Türkiye’nin hem yönetimi ve hem de sosyal yapısı emperyalis merkezler tarafından belirlenmeye çalışılmaktadır ve bu durum da sömürgeci mantığıyla uyumludur. Onlar için kölelik zincirlerinin renginin kara veya yeşil olması değil, sağlamlığı önemlidir...

 

Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, İran ile birlikte Orta Asya cumhuriyetlerini güçlü bir “İslam birliği” içinde toparlamayı düşleyen ve bu düşünü Amerikalı “dostlarına” açıklayan Zia-ul-Hak, 17 Ağustos 1988 günü, ABD elçisi, istihbarat şefi ve tüm komuta kademesiyle birlikte bindiği uçakta -bir sepet mango sayesinde- kolayca parçalarına ayrılıvermişti. Zia-ul-Hak’ı ve tüm elit kadrosunu parçalarına ayıran bomba, uçak hemen havalanmadan önce ABD elçiliğinden gelen bir sepet hediye mango meyvasının arasına yerleştirilmişti, ve ABD elçisi de uçakta olduğu için sepet aranmamıştı. Bu kadar değerli bir yüke bir elçi feda edilirdi... Kölelik zincirlerinin rengi yeşil olabilir ama, Anglo- amerikan emperyalizminin yararları ile çelişebilecek yeşil bir birliğe asla izin verilemez... “Yeşil kuşakçı” Zia-ul-Hak iktidara taşınırken, ileride O’nun ABD’nin Orta Asya hesapları ile çelişebilecek tehlikeli düşlere sahip olabileceği hesaba katılmamıştı...

 

Tam cumhurbaşkanlığı seçimi önecesinde ve “dünya kadınlar günü”nde Türkiye’ye yollanmış olan mango sepetindeki bomba, daha doğrusu Andrew Mango’nun cumharbaşkanlığı ile ilgili tavsiyesinde yaşam bulan bomba, Türkiye Cumhuriyeti’nin çekirdeğine yerleştirilmeye çalışılan bu sıkmabaşlı yeni bomba, Zia-ul-Hak’ın uçağına yerleştirilmiş olandan defalarca daha yıkıcıdır ve bir ülkeyi atomlarına ayırmaya yetecek kadar güçlüdür... Afganistan aynı bomba ile uçurulmuştur... Zia-ul-Hak’ın Türkiye’de karşılığı olan ama, Zia-ul-Hak gibi emir komuta zincirinden çıkmayan, Beyaz Saray’ın oğlanı olarak yerinde “paşa paşa oturan” Evren, Türkiye’nin çekirdeğine yerleştirilecek olan bombanın etkisini arttıracak toplumsal-idari şekillenmenin nasıl olması gerektiğini Mango’nun bombasından bir hafta kadar önce zaten açıklamıştır...

 

Yüz yıl önceki trajediler güncelleştirilerek, komşulardan sopa gösterilerek, borç-faiz gemleri çekilerek, ve içten türbanlar boğaza doğru sıkılarak, kadınlar “mayın tarlalarına sürülerek” doğru zamanda koordineli olarak Türkiye halkına karşı bir saldırı yürütülmektedir. Ya gösterdiğimiz “yoldan” gidin, ya da “başınız belada” şantajı yapılmaktadır. Bu cehenneme giden yol için önerilen klavuz da, “imaj bozmayacak” bir sıkmabaşlıdan başkası değildir...

 

Ülkeyi endüstrileştirerek ve toprak reformu yaparak Afganistan’a çağ atlatmaya çalışan laik yönetim, emperyalist Batı’da adları “özgürlük savaşçıları” olan kökten dinci “Mücahidin” örgütlenmesi tarafından politik ve ekonomik dengesizliğe sürüklenerek yıkılmıştır... Aynı “Mücahidin” örgütlenmelerinin başındaki CIA beslemesi kadın düşmanı Gulbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde fotoğrafları olan Tayyip Erdoğan’ın, veya bir başka benzerinin, veya Tayyip Erdoğan ve partisi tarafından desteklenen birisinin -laik Cumhuriyet’in kuruluşundan 84 yıl sonra- Mustafa Kemal’in makamına oturması, elbette emperyalist Batı’da sıkıntı değil, sevinç yaratır. Çünkü, iş bu aşamaya geldikten, veya kadın-erkek ilişkilerinden başlayarak toplumu atomlarına ayıracak bomba hücrenin çakirdeğine yerleştirildikten sonra, gerektiğinde Zia-ul-Hak’a yapılmış olduğu gibi Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak, yerine bir başka benzerini getirmek sorun olmayacaktır... Aslında Andrew Mango, “Başörtülü first lady Türkiye’nin Avrupa’daki imajına zarar vermez.” Derken, düşüncelerini biraz temkinli biçimde ifade etmiştir. O’nun asıl söylemek istediği, “Böyle bir seçimi büyük sevinçle karşılarız!”, ifadesinden başka birşey değildir...

 

En az 3.5 milyar ABD doları yatırarak Mücahidin’i iktidara taşıyanlar; Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Afganistan’da artan İran etkisini yoketmek amacıyla yine en az 3.5 milyar ABD doları daha yatırarak Şia düşmanı köktendinci Muvahhidun (Vahabi)- Deobandi koalisyonu Taleban’ı iktidara taşıyanlar, sonuçta Afganistan’ı harabeye döndürerek yüzlerce yıl geriye götürenler, elbette “Köşk’te türban imajı bozmaz” diyeceklerdir. Onlar için önemli olan, Türkiye kadınlarının köleliği, veya bir başka ülke kadınlarının köleleliği, halkların köleleliği, yoksulluğu değildir. Onlar için önemli olan, emperyalist yararlarının garanti altına alınmasıdır. Bu işi askeri darbelerle yapabilecekleri gibi, yozlaştırılmış bir “demokratik” işleyiş içinde “minaresini eline almış” ABD doları yeşili iktidarlarla da gerçekleştirebilirler.

 

Zaten kadınları ve çocukları düşünecek olsalar, Irak’ı içinde bulunduğu felakete sürükleyerek petrollerine elkoymazlardı. Çocukları ve kadınları düşünecek olsalar, on yılı aşkın süren amborgo nedeniyle 0- 5 yaş arasında yaklaşık 1.5 milyon çocuğun ölümüne, ve yine yaklaşık dört yıllık işgal boyunca 600 bini aşkın sivilin ölmesine, 1.6 milyon insanın Irak’tan kaçmak zorunda kalmasına, ve ülkenin bir harabeye dönmesine neden olmazlardı. Veya kaynaklarını talan etmek amacıyla son 40 yılda Kongo’da (Zaire) 12 milyonu aşkın insanın ölümüne, milyonlarcasının sakat kalmasına; Angola’da 2 milyon insanın ölümüne ve bir okadarının sakatlanmasına, göçüne; küçük Batı Afrika ülkesi Sierra Leone’de kısa sürede yaklaşık 2 milyon kişinin ölümüne; Ruanda’da üç ayda yaklaşık bir miyon insanın katledilmesine neden olmazlardı. Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika ülkelerinde onlarca ve onlarca toplumsal trajediye kapıları açmazlardı. Ülkesinde kısa sürede iki milyon insanı katleden Pol Pot’u desteklemezlerdi- Tayland sınırından yıkımlarını sürdürmeye çalışan Pol Pot yönetimini “sürgünde Kamboçya hükümeti” olarak tanıyan, Beyaz Saray’dan başkası değildir...

 

Yaklaşık 60 milyon insanın katledildiği II. Dünya Savaşı’nın ardından kışkırtmış oldukları 250 civarındaki bölgesel savaş, karşıdevrim ve darbeler sırasında yaklaşık 30 milyon insanın ölümüne neden olanlar; ekonomileri çökerterek üç milyar insanı derin bir yoksulluğa ve bir milyarı aşkın insanı açlığa sürükleyenler; görülmemiş büyüklükte bir açgözlülükle ve azami kâr hırsıyla doğayı ve atmosferi tahribederek iki veya üç on yıllık yakın gelecekte korkunç doğal yıkımları ve toplumsal felaketleri dünyamıza davet edenler; tüm bu anılan ve anılmayan kötülüklerden yüzmilyarlarca dolar kazanç sağlayanlar, elbette, “Başörtülü first lady Türkiye’nin Avrupa’daki imajına zarar vermez.”, biçiminde bir fetva vereceklerdir...

 

Halkını köleleştirip iliklerine dek sömürdükleri ve tüm toplumsal-ekonomik dengelerini alabildiğine tahrip ettikleri siyah afrika da yaşanan trajediler aynı merkezler için bir imaj sorunumudur, tüm bu olanlar umurlarındamıdır? Elbette değildir. Biryandan Afrika ülkelerinin hükümetleri ile ilişkilerini gayet iyi sürdürürlerken, diğer yandan da kendi halkları arasında ırkçılığın gelişmesine, renklilerin, yoksulların ve şimdi bir de müslümanların aşağılanmalarına ustaca çanak tutmaktadırlar. Bu durum onların kendi halkları nezdinde iktidarlarını meşrulaştırmalarına, daha “akıllı” ve “üstün” oldukları için iyi durumda oldukları yalanlarını yaymalarına, halklarının gözünde sömürü çarklarını kamufle etmelerine yardımcı olmaktadır. Aynı gerçek Asya’nın ve Latinamerika’nın yoksul halkları için de geçerlidir... Çalışabilir nüfusunun yarısı işsizliğe sürüklenmiş olan ve 20 milyonu açlık sınırında yaşayan Türkiye toplumunun asıl sorunu, Batı’daki imajıdır sanki... Ve onlar, Türkiye toplumunu ABD doları yeşili bir iktidarla sömürü çarklarına sımsıkı bağlamaya çalışanlar, “Köşk’te türban imajı bozmaz” fetvasını “dünya kadınlar günü” sırasında rahatça verebilmektedirler...

 

Altlarında kişiye özel imaledilmiş ultra lux Rolls-Royce veya Mercedes-Benz arabalarıyla, peşlerinde bir tavuk sürüsü gibi çarşaflı kadınlarıyla Batı’nın lüks otellerinde Hint horozu örneği caka satarak petro-dolarlarını saçan Suudi şehylerinin, Körfez şeyhlerinin kılıkları-kıyafetleti Batı’da elbette imaj sorunu olmamaktadır ama, bu “sorunsuz” imaj ne Arap halklarının petrollerinin sömürülmesine, ve ne de aynı halkların Batılı merkezlerde alabildiğine aşağılanmalarına, ayrımcılığa uğramalarına engel olmaktadır. Batı’nın asıl patronları, halkını, kadınlarını köleleştiren bu tip liderlerle en iyi ilişkileri kurabilmekte, onlar sayesinde sömürü çarklarını sorunsuz işletebilmektedirler. Trililyonlarca petro-dolar ABD ve diğer Batı bankalarına, bu ülkelerin kumarhanelerine, lüks otellerine aktıkça, elbette ne sıkmabaş ve hatta ne de çarşaf sözkonusu ülkelerin yönetimleri nezdinde bir “imaj sorunu” olmayacaktır. Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi kadın haklarının sıfırın altında olduğu “çarşafa dolanmış” ülkelerin liderleri Batı’nın oligarklarının en iyi dostlarıdırlar...

 

Türkiye’yi yönetenler de ulusal ekonominin en değerli varlıklarını Batı’nın mali-sermaye guruplarına peşkeş çektikçe, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini üç kuruşa pazarladıkça, ülkenin silahlı gücünün Batılı emperyalistler yararına bölge de kullanılmasına olanak tanıdıkça, elbette “Köşk’e yerleştirilecek türban Batı’nın emperyalist merkezlerinde bir imaj sorunu yaratmayacaktır”. Tam tersine, Batı tarafından Türkiye için seçilen yaşam tarzı, türbana ve çarşafa dolanıp eli-kolu bağlanmış tepkisiz bir toplum olacaktır, ve böylesi elbette "Batı'da Türkiye'nin imajını bozmayacaktır". Türkiye halkının içine sürüklenmekte olduğu batak, onlar için daha sorunsuz ve büyük kazançların kapısının aralanması anlamına gelmektedir sadece.

 

Andrew Mango, “Başörtülü first lady Türkiye’nin Avrupa’daki imajına zarar vermez.”, diye rahatça konuşabilmektedir; çünkü, 2007 yılı kadınlar gününde şapkalı kadınlar TBMM’ne sokulmamışlardır. Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin medeni yasası ile barışık modern görünümlü, şapkalı kadınlar, bu kılıkları ile TBMM’ne sokulmamışlardır. Aynı laik yasalara ve eğitime karşı savaş açmış olanlar TBMM’de egemen konumdadırlar. Bu laiklik düşmanlarının kuklası konumundaki zavallı sıkmabaşlılar, -dinleyici kürsülerinden amigoluk yapmaları amacıyla- aynı gün Meclis’e doldurulmuşlardır. Türkiye’yi laik bir cumhuriyet haline getiren devrimleri yapmış olan Meclis’e, “artık senin eski devrimci ruhun kalmadı” dercesine sıkmabaşları doldurmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin en güçlü yapı taşlarından biri olan laiklik ilkesine savaş açmış bir başbakana amigoluk yapmaları için, Meclis’in “harem locası”na, kendi günlerine ve geleceklerine düşman edilmiş sıkmabaşları doldurmuşlardır...

 

İki karılı, üç karılı ve imam nikahlı vekillerle doldurulmuş olan, 280 adi suç dosyasını arşivlerinde bekleten, içinde sadece yüzde dört kadar göstermelik kadın vekil barındıran, ve modern görünümlü kadınları dinleyici localarına sokmayan bu Cumhuriyet Meclis’i olmaktan çıkartılmış Meclis’in kürsülerinden birinde, başbakan sıfatlı kişi, ağzından köpükler saçarak, “ana tabanı öpmekten” ve kadınları “korumaktan” dem vurabilmektedir. Başbakan “ana tabanı yalar” iken, ülkenin kadınları için alabildiğine karanlık bir geleceğin ağlarının ilmikleri aynı başbakanın partisi tarafından hızla atılmaktadır. Bu tuzağı görebilmek için, başbakanın ve çevresindeki bakanların eşlerinin görünümlerine bakmak bile yeterlidir... Ve kadınları yüzlerce yıl önce olduğu gibi kafeslerin arkasına kitleyerek “korumaktan” sözeden demagog başbakan için, sıkmabaşlı birtakım şaşırtılmış kadınlar, “harem” ve “selamlık” olarak ayrılmış dinleyici localarından çığlık çığlığa tezahürat yapabilmektedirler...

 

Afganistan’ı, Irak’ı, Somali’yi ve halkı müslüman daha onlarca ülkeyi yerlebir etmiş Batılı merkezlere güvenerek elinde minaresi, ağzında “inşallah”ı ile saldırıya geçmiş olan başbakan, tüm işleri ve söylemleriyle emperyalist merkezlerin sözcüsü konumundaki Andrew Mango gibileri cesaretlendirmektedir. Emperyalist merkezlerin sözcülerinin, “Köşk’te türban imajı bozmaz” fetvasını rahatça verebilecekleri politik iklimi, bizzat Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı ve bakanları oluşturmaktadırlar. Bu son anılanlar "inşallah"lı, "maşallah"lı gıdgıdaklarla kulaklarının arkalarından yeşile boyanmış takkeli-sıkmabaşlı yumurtalar çıkarttıkça, malı götürmeye kararlı tarafta ta, "Bravo doğrusu, illizyonistin böylesi zor bulunur; ve de türban köşkte imajı elbette bozmaz.", diye alkış tutacaktır... Kısacası, “yumurtamı tavuktan, yoksa tavukmu yumurtadan çıkar” örneğine uygun biçimde taraflar karşılıklı olarak birbirlerine “gaz” ve “güç” vermektedirler ama, Türkiye’de yüzü ileriye dönük insanlar da vardır. Ve Türkiye halkının sözkonusu saralı şaşkın tavuğun yumurtalarının cılk çıktığını anlayacağı günler pek uzakta değildir ama, yine de istenen, bu gerçeğin anlaşılması için ödenecek bedelin çok yüksek olmamasıdır...   

 

Başbakan salyalarını akıtarak “ana tabanı yalar” iken, Antalya’da turistik bir otelin balkonunda halka ve basına yönelik namaz gösterisi ile ünlenmiş olan bakan Ali Coşkun, yeni “kadın fıkraları” ile ününe ün katmaktadır. “Dünya kadınlar günü”nü iktidar partisi AKP’nin felsefesine uygun biçimde kutlama çabasında olan bakan Ali Coşkun’un anlattığı fıkra kısaca şudur: “Türkiye’nin diğer bölgelerindeki görünümün tersine Erzurum’da, kadınlar önde, erkekler iş aletleri ile arkada yürümektedirler. Bunu gören yabancılar, şaşkınlıkla olayın nedenini sorarlar... Aldıkları yanıt daha da şaşırtıcıdır... Erkekler, ‘PKK mayın döşemiş olduğu için kadınları önde yürütüyoruz’, demişlerdir.”

 

Bilindiği gibi, vaktiyle mayınlanmış olan güney sınırlarında kaçakçılık yapanlar, sınırı geçerlerken eşşeklerini veya koyun- keçi sürülerini önlerinde yürütürler, hayvanların gittikleri güvenlikli yolu izlerlerdi. Eğer patlama olursa, zarar bu zavallı hayvanlara gelirdi... Ali Coşkun’un anlattığı fıkraya gülebilmek için, Tayyip Erdoğan gibi “ana tabanı yalamak”; korumak amacıyla kadınları sıkmabaşa, çarşafa ve hareme kilitlemek; evlendirirken pazarlamak; gerekirse ve ekonomik güç yeterliyse, varolan “karı”nın üzerine imam nikahıyla kuma getirmek; “dizini dövmemek için kızını dövmek”; aile “onurunu korumak” gerekçesiyle kadını infaz etmek; “ihanet eden” kadını taşlayarak öldürme yasalarını geri getirecek kafada olamak gerekmektedir... Bu tip kafayapısına sahip kişilerin cumhurbaşkanlığı koltuğuna egemen olmalarının sonuçlarını düşünmek ise, gerçekten korku vericidir...

 

Tayyip Erdoğan “ana tabanı yalayarak” gözboyamaya çalışırken; Ali Coşkun kadınları en önde “mayınlı araziye sürerek” gülerken; bazı bakanlar sıkmabaşlı karıları ile ayrı masalarda yemek yiyerek, ve arkalarında mantolu sıkmabaşlı eşleriyle dışgezilerde bir horoz gibi dolanarak topluma kötü örnek olurlarken, diğer birtakım mürekkep yalamış yüksek eğitimli ve bol maaşlı kariyerist hanımlar da, sıkmabaşlı fotoğraflarının süslediği köşelerinden ülke kadınları ve tüm toplum için zehirlerini akıtmaktadırlar. Kadınları en önde “mayınlı araziye süren” erkeklerin safında ülkenin geleceğine saldırmaktadırlar. Yalanın iplikleriyle dokunan kölelik ağlarına köşelerinden katkılarını sunmaktadırlar... Bunlardan biri, “8 mart dünya kadınlar günü” münasebetiyle katılmış olduğu bir TV programında, “inanmış bir müslüman” rolünde, “halka yakın ve inanmış kişiler olmaları nedeniyle türbanlı kadınların hor görüldükleri, ve bu nedenle memurluk yapamadıkları ve devlet dairelerine sokulmadıkları...”, yalanlarını insanların gözlerinin içine bakarak söyleyebilmiştir...

 

Beyaz Saray’ın oğlanları tarafından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından atılmış ve ayrıca yaşamının hiçbir döneminde “devleti kurtarma” rolü oynamaya kalkışmamış birisi olarak, “devleti korumak” üstüme vazife olmasa da, tüm ezilen halklar gibi Türkiye halkını da korumayı görev edindiğimi söyleyebilirim. Ve yoksul halkın yararlarından yana olmaya çalışan biri kimliğimle, yukarıdaki yalanı deşifre etmeyi namus borcu saymaktayım... Gücüm ve zihni yeteneklerim ölçüsünde üstlenmeye çalıştığım halktan yana olma görevi gereği, “halka yakın ve inanmış kişiler olmaları nedeniyle türbanlı kadınların hor görüldükleri, ve bu nedenle memurluk yapamadıkları ve devlet dairelerine sokulmadıkları...”, ifadesinin alabildiğine sahtekarca ve sonderece kışkırtıcı bir yalan olduğunu hemen söylemeliyim...  

 

Sözkonusu ifade sonderece kışkırtıcıdır, çünkü, yukarıdaki sözü eden sıkmabaşlı üfürükçü, bu sözleriyle türbanlı olmayan kadınların “halka karşı oldukları” ve “inançsız oldukları” yalanını ustaca kafalara yerleştirmeye çalışmaktadır. Ve aynı yalan, şapkalı kadınları meclise sokmayan kadın düşmanı zihniyetin, cumhuriyetin temel ilkelerine düşman karşı-devrimci zihniyetin, bir kadının ağzında en zehirli ifadesini bulmasıdır. Halktan yana modern görünümlü aydın kadınlara karşı eğitim düzeyi düşük kişileri kışkırtmaya çalışan sözkonusu sıkmabaşlı dolandırıcı, aslında hem kendi cinsinin, ve hem de Türkiye toplumunun en sinsi düşmanlarından birisidir. O ve O’nun gibiler, Türkiye halkına hazırlanan tuzaklardan en az Tayyip Erdoğan ve benzerleri kadar sorumludurlar...

 

İlerici ve modern kadın geçinmelerine karşın, bu ve benzeri kadın üfürükçülere, modern “büyücülük” yaparak “yollarını bulan” dolandırıcılara gereken doğru cevabı akıllıca veremeyen kadınlar da, tüm bu gelişmelerden sorumludurlar... Ve şüphesiz sorumlulukları daha ağır olanlar da, en büyük patron örgütünün başına oturtulmuş olan sonderece modern görünümlü basın patroniçesi ve benzerleri kadınlardır. Çünkü onlar, tüm çağdaş modern kadın görünümlerine karşın, kadın düşmanı Tayyip Erdoğan iktidarını, ve bu kişinin, veya bir benzerinin cumhurbaşkanlığını biraz utangaçça ve derin bir ikiyüzlülükle desteklemektedirler... Şüphesiz bu son açıklanan durum, aslında, kadın olma ortak özelliğinin ötesinde kadınların aynızamanda sosyal bir sınıfın üyeleri olarak tavırlarını belirledikleri gerçeğini de kanıtlamaktadır. Çünkü, en güçlü mali-sermaye gurupları ağırlıklarını Tayyip Erdoğan iktidarından yana koymaktadırlar...

 

Herşeyden önce sormak lazımdır... Çocuklarını insancıl halk masalları ve insancıl bir edebiyatla yönlendirme bilgisine ve yetisine sahip türbansız özgür ve aydın anneler mi, çocuklara en yararlı bilimsel bilgileri veren türbansız dürüst öğretmen hanımlar mı, türbansız bilim kadınları mı, her türlü üretici işte çalışan türbansız kadınlar mı halk için daha yararlıdırlar ve halka daha yakındırlar?; yoksa, kümesteki tavuklar gibi hareme, çarşafa, İsa’dan bin yıl önceki türban modasına tutsak edilmiş, “bir erkeğin malı olduğu” bu simgelerle belirtilmiş, köleliği ile gurur duyar hale getirilmiş, beyin hücreleri büyük ölçüde köreltilmiş, ve artık birey olmaktan çıkartılmış kadınlar mı çocukları için, toplum için, halk için daha yararlıdırlar ve sonuçta halka daha yakındırlar?..

 

Örneğin, radyoaktivite üzerine çok önemli çalışmaları olan, Henri Becquerel ve eşi Pier Curie ile 1903 Nobel fizik ödülünü paylaşan, ve ayrıca 1911 yılı Nobel kimya ödülünü alan bilim kadını Marie Curie mi (1867- 1934), yoksa iktidarın bakanlarının arkalarında dolanan sıkmabaşlılar mı insanlık için, halk için daha yararlıdırlar? Bunlardan hangisi yarar ölçüsüne göre halka daha yakındırlar? Kız çocuklarınıza ne tip kadınları, Marie Curie ve benzeri özgür ve üretici bilim- sanat- kültür- meslek kadınlarını mı, yoksa yaşamlarını kocalarının ellerine teslim etmiş, özgürce sevebilme yetilerini çoktan yitirmiş sıkmabaşlı bakan eşlerini mi, tek özellikleri göreceli ünlü veya varlıklı birinin eşi olmak olan kimliksiz kadınları mı örnek gösterirsiniz? Dünyaya bir bakın bakalım; bir yanı tutsak edilmiş, köreltilmiş toplumlar mı bilimde, teknolojide, sanatta, edebiyatta, her alanda ileriye doğru gitmektedirler, yoksa kadınların göreceli özgür olduğu, her alanda erkeklerle özgürce yarışabildikleri toplumlar mı ileriye doğru sıçramaktadırlar?

 

Yukarıdaki soruların yanıtları yaşamın içinde açıkça verilmektedir... “Özgürlükler” adına türbanı savunmaya çalışanlar, ve türbanlı kadınların “halka yakın oldukarı” yalanlarını yayanlar, eğer aldatılmış birtakım zavallı körcahil tipler değillerse, TV kameraları karşısında türban kamuflajıyla konuşan o eğitimli kadın gibiyseler, ruhunu şeytana satmış halk düşmanı kişiliklerdir bunlar. Böyleleri zamanı gelince, -dolandırıcı sahte imam erkekleriyle birlikte- hesap vermek zorunda kalacaklardır. Yaşarken hesap vermeseler bile, tarih karşısında suçlu konumda olacaklardır...

 

Türbanlı kadınların “hor görüldükleri için  memur yapılmadıkları ve devlet dairelerine sokulmadıkları” ifadesi de, “türbanlı kadınların halka yakın oldukları” sözü kadar zehirli ve kışkırtıcı bir yalandır. Türbanlı kadınların okullara ve devlet dairelerine bu kılıklarıyla sokulmama, aynı kılıkla memurluk yapamama gerçeğinin “hor görme” gibi tavırlarla bir alakası yoktur... Bir üstyapı kurumu olarak devlet, toplum içindeki farklı sınıflar üzerinde ve bunlara ait bireyler üzerinde değişen düzeylerde ve ölçülerde bir baskı aracı olsa da, kendisini vareden birtakım temel prensipleri savunmaya çalışırken, birilerini “hor görmek” veya görmemek gibi birtakım ahmakça duygusal tavırları kıstas olarak almaz, alamaz. Buradaki temel kıstas, devletin varlık biçimine, devletin üzerinde yükseldiği temel prensiplere yönelik bir saldırı olup olmadığı ile ilgilidir... Sonuçta devleti oluşturan temel ilkeleri yaşama geçirenler de insanlardır, ve bunlar değişik ölçülerde hatalar yapabilirler, haksızlıklar yapabilirler, konumlarını istismar edebilirler, konumlarını politik mücadelelerine alet edebilirler, devletin temel ilkelerini belirleyen yasalarla çelişen uygulamalar yapabilirler ama, hangi tip devlet olursa olsun, sonuçta, kendi varlığını korumaya çalışırken uyguladığı kıstaslar duygusal olamaz ve değildir.

 

Günümüzde, başta ekonomi olmak üzere her cephe de ilerlemekte olan karşı-devrim, laiklik ilkesini yokederek halkın kazanımlarına son darbesini vurabilmek amacıyla, ülkeyi ABD doları yeşili bir diktatörlüğe teslim edebilmek amacıyla, türban konusunu bir koçbaşı gibi israrla öne sürmektedir. Çünkü, kadının köleliğinin sembolü bu kılık, kişilerin düşünce yapılarını da etkilemektedir. Biçimin de öz üzerinde etkisi vardır...

 

Bu kılığın devlet dairelerine, üniversitelere, ve toplumun diğer kurumlarına yerleşmesi demek, kadın-erkek eşitliği üzerine düşüncelerin, laik düşüncelerin, laik eğitimin, laik yasaların meşruiyetlerinin bilinçlerde yavaş yavaş yokedilmeye başlamaları, uyuşturucunun beyinlere gıdım gıdım akıtılması, ve kurbanın hissettirilmeden ölüme sürüklenmesi yolunda ilk adımların atılması demektir. Gerisi daha kolay ve hızlı gelecektir. Ve artık ciddi herhangi bir dirençle karşılaşmadan, laik medeni yasa, laik eğitim, devletin en önemli temel direklerinden biri olan laiklik toptan yokedilecektir. İktidar bütünüyle ve gerçek anlamıyla ABD merkezli birtakım mali-sermaye guruplarının, uluslarüstü tekellerin kuklası konumundaki sahte imamlara, dolar yeşili takkeli üfürükçülere teslim edilecektir.

 

Burada -doğrusu ve yanlışıyla- türbana direnmeye çalışan laik devlet, bu eylemini türbanlıları hor gördüğü için gerçekleştirmemektedir. Tek amacı, kendi en önemli varlık nedenlerinden birini, kendisini koruyabilmektir... Bu kılık, türban, cumhuriyetin halkçı, toplumu ilerletici devrimlerine yönelik karşı-devrimin bir kontragerilla taktiği olarak halkın karşısına çıkmaktadır... Ayrıca, laiklik ve eşit özgür kadın vatandaşlığı olmadan, herhangi bir biçimde demokratik gelişme olamayacağının altını özellikle çizmekte yarar vardır.   

 

Tayyip Erdoğan ve çevresi, diktatörlüklerini pekiştirebilmek için bilimsel laik eğitime karşı savaş açmış olan W Bush iktidarını, “Yeni Tutucular” denen politik örgütlenmenin işlerini taklit etmektedirler. W Bush iktidarını besleyen mali-sermaye güçlerine ve onların Türkiye’de varolan ortaklarına dayanarak iktidar olma, iktidarın tüm iplerini ellerine geçirerek devletin temel laik yapısını değiştirme peşindedirler. Aralarına karışmış birtakım iyi niyetli insanları biryana koyarsak, bunların beyin takımının uyguladıkları taktikler, W Bush’un entrikalarına çok benzemektedir...

 

İktidarın tüm iplerini elegeçirme konusundaki cesaretleri, ve hedeflerine yönelik saldırganlıkları, aynızamanda ABD’de “Yeni Tutucular”ı beslemekte olan büyük mali-sermaye gücüne güveniyor olmalarından kaynaklanmaktadır... Özellikle fosil enerjiler, bunların akış yolları, petrole dayalı endüstriler, bankacılık, ve en ileri teknolojilere dayalı sofistike silah endüstrileri üzerinde yatırımları olan sözkonusu mali-sermaye gücünün elleri, sadece dinci, tutucu partiler içinde değil, aynızamanda Batı’nın liberal ve “sosyal demokrat” geçinen partileri içinde de mevcuttur. Bu ayrı bir konudur ama, Irak’ın işgaline katılan, ve Tayyip Erdoğan ile sarmaş dolaş olan Blair iktidarına bakmak, biraz uyandırıcı olabilir...

 

Beğenilsin veya beğenilmesin, Türkiye Cumhuriyeti devletini ayakta tutan en temel direklerden birisi, din ve devlet işlerini ayıran, dini dogmaları devlet yönetiminden, toplumsal ilişkileri düzenleyen yasalardan, hukuk sisteminden ve eğitimden uzak tutan laiklik ilkesidir. Ancak bu ilkenin doğru biçimde yaşama geçirilebilmesi ile süreç içinde gelişen demokratik özgürlükçü bir toplumsal yapıya, özgür düşünceli aydın nesillere, özgür düşünceli kadınlara ve erkeklere kavuşabilmek, ve toplumu daha ileriye götürebilmek mümkündür...

 

Eğer sosyalist bir devlet kurulacak olsa bile, onun en temel ilkelerinden birisi de yine laiklik olacaktır. Ve aslında işçi sınıfının kısa ömürlü Paris Komünü (18 Mart- 28 Mayıs 1871) deneyiminin Fransa’ya o yıllarda sağlamış olduğu en büyük kazanım, yine tavizsiz bir laiklik ilkesi olmuştur... Tartışılamaz “gerçekler” olan dini dogmalar, hertürlü özgür analitik bilimsel düşüncenin, bilim ve teknolojide ilerlemenin, özgür düşünceli insiyatif sahibi bireyler yaratmanın önündeki en büyük engellerdir. Bu dogmalarla beslenen ve yönetilen toplumlar süreç içinde artan ölçülerde sürüleşirler, ve sonuçta aynı toplum tamamen savunmasız bir hale gelir. Böyle toplumlar hertürlü emperyalist saldırıya ve kolayca köleleştirilmeye açık hale gelirler. Ve zaten tamamen aynı nedenle Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinde duran laiklik ilkesi emperyalist merkezler tarafından hedef seçilmiştir. Andrew Mango, “Köşk’te türban imajı bozmaz”, diye boşyere konuşmamaktadır...  

 

Türkiye toplumunu baştan dibe doğru çürüterek çözmenin aracı olarak kullanılacak olan “Köşk’te türban”, Batı’nın mali-sermaye güçlerinin patronları açısından ne ölçüde tercih edilebilir bir seçimse, giderek artacak olan acıların başlangıcı olarak Türkiye halkı içinde o ölçüde istenmeyecek olan bir olaydır. Laiklik ilkesine ve ileri olan herşeye karşı mücadelenin simgesi türban Köşk’e kadar girdikten sonra, halktan yana çözümler için ödenecek pedelin fiyatı da giderek yükselecektir...

 

- Çökertilmiş sosyalist ve demokratik akımlar, erkeklerin ve kadınların sorumlulukları

 

Yüzeysel yaraları tedavi etmek kolaydır ama, problem beyin hücrelerinin içine, en yaşamsal organların hücre çekirdeklerine dek girdikçe, hastayı ancak teneşir paklar... Ve malesef, giderek derinleşen toplumsal sınıflar arasındaki ekonomik uçurumlar, göz göre göre gelmekte olan doğal felaketler ve bunların yolaçacağı toplumsal çalkantılar, ve halkın özgürlükleri aleyhine gelişmekte olan politik süreçler, “sosyal bir devrimin kapısını aralayacaklardır” demek günümüz koşullarında olanaksız gözükmektedir. Çünkü, halkın genel yararları açısından ülkeyi olduğundan daha ileriye götürecek süreçleri başlatmaya hazır örgütlü bir toplumsal güç ortada yoktur. Dünyada ve bölgede gelişmekte olan süreçlerle ve gelmekte olan doğal felaketlerle daha da büyümeye aday gözüken toplumsal- ekonomik- politik krizi sosyal bir devrim ile halkın yararları yönünde çözüm yoluna sokacak bir toplumsal güç halihazır da mevcut gözükmemektedir. Böyle bir güç, ne teorik hazırlık açısından ve ne de örgütlülük açısından ortada gözükmemektedir

 

Eğer Sovyetler Birliği’nin dağılmış olmasının ve sosyalist hareketin dünya düzeyinde yemiş olduğu darbelerin etkilerini biryana koyacak olursak, özellikle Türkiye’ye özgü bu durumun başlıca nedeni, emperyalist merkezlere bağlı servislerin ve yerli ortaklarının, “sosyalizm” adına kitlelerden kopuk terörü önplana çıkartmakta gösterdikleri başarıdır. Bu sosyalizm düşmanı kitlelerden kopuk terör, halka ve yeni nesillere gerçek “sol” gibi tanıtılmıştır. Aralarında iyi niyetli kişilerde olmakla birlikte birkısmı ikili oynayan serüvenci ve kişisel rant peşindeki sahte terör kahramanları, genç nesillerin önlerine izlenmeleri gereken örnekler gibi sunulmuştur. Böylece sosyalist hareket kitlelerden kopartılarak büyük bir çıkmaza sokulmuştur. Bu karşı-devrimci provokasyon, sosyalizme sempati duyan yığınların hızla pasifize edilmelerinde, aynı az eğitimli yoksul yığınların değişik burjuva örgütlenmelerinin veya dini söylemli örgütlenmelerin kucağına sürüklenmelerinde başrolü oynamıştır. Özellikle Türkiye’de sosyalist hareket, emperyalist servisler ve yerli ortakları tarafından reklamı yapılan, efsaneleştirilen kitlelerden kopuk terör aracılığıyla bilimden kopartılmış, teorik olarak silahsızlandırılmıştır. Bu nedenle, sosyalist dünya varlığını koruyor olsa bile, özellikle günümüz Türkiye’sinde, yığınlara dayanabilen gerçekten güçlü bir sosyalist hareket olabileceğini düşünmek ham hayalden başka birşey değildir. İleride böyle bir örgütlenmenin yarartılıp yaratılamayacağı olgusu ise, şimdiden başlayacak çabaların dürüstlüğü, fırsatçılıktan uzaklığı, çalışkanlığı ve bilimselliği ile bağlantılı olacaktır...

 

Halen “devrimcilik” adına sözkonusu bireysel terör pisliğinin rantını yemeye çalışan birtakım gurupçuklar, sahte devrimciler, yaşayan ölüler mevcuttur. Hatta, yeniden darbe düşleri yaşadığı anlaşılan ve özünde tamamen karşı-devrimci oldukları belli olan birtakım aşırı milliyetçi gurupçuklar, bunların sözcüsü rolünü oynayanlar, türkiyedeki ilerici, demokrat, sosyalist hareketlere en büyük zararların vermiş birtakım karanlık bireysel terör “kahramanları”nı günün gençlerine örnek göstermeye kalkmaktadırlar. Bunlar, kendi dışlarındaki güçlere dayanarak iktidar olabilme hesaplarında, gençler için yeni tuzaklar hazırlamaktadırlar... “Atatürkçülük” ve “anti-emperyalizm” maskelerini takan bu tiplerin, geçmişle ilgili yalanlarla, şişirmelerle dolu kışkırtmaları, insanların çoğunluğunu tam tersine etkilediği ortadadır. Bunların yapmakta oldukları gibi gerçekdışı olgularla yüklü kışkırtmalar, AKP ve benzeri partilerin değirmenlerine su taşımaktadır aslında...

 

Yapmakta oldukları sahte "kahramanlık" edebiyatı AKP ve benzeri güçlerin işine yaramaktadır, çünkü... Aslında, yaşamın bizzat kendisi insanları mevcut sayısız haksızlıklara karşı kışkırtacak acı olayla doludur. Bu gerçekleri, yaşanan haksızlıkları, sorumluları ve nedensellikleri ile bıkmadan açıklamak, insanları sabırla aydınlatmak, ve emekçi insanları tüm bunlara karşı örgütleyerek toplumu değiştirebilecek bilinçli bir güç haline getirmek yerine, geçmişin kitlelerden kopuk ve kitlelerin demokratik mücadelelerine zarar vermiş olan terör eylemlerini yalanlarla süsleyerek temcit pilavı gibi boyuna öne sürmek, AKP ve benzeri partilerin halkı daha rahatça aldatmalarına yardımcı olmaktadır... “Atatürkçülük”, “ulusalcılık”, “solculuk” gibi değerlerin gerisine gizlenerek yalanlarla, şişirmelerle süslenmiş bir geçmiş ticareti yapmaya kalkışmak, sadece ve sadece Atatürkçülüğün ve bilimsel sosyalist akımların adlarını kirletmeye yaramaktadır. Aslında, CIA bağlantılı yerli örgütler de aynı nedenle sözkonusu bireysel terör eylemlerini “sosyalizm”, veya “komünizm” gibi tanıtmaya çalışmışlardır... Ve yukarıda özetlenenlerin ötesinde bu yalanlar, geçmişte yapılan provokasyonların, hataların gizlenmelerine yardımcı olmakta, aynı hataların daha da trajikomik biçimde tekrarlanır hale gelmelerine yolaçmakta, ve böylece geleceğin önünün kesilmesine yardımcı olmaktadır...

 

Gerçekte kişi olarak dahi hiç ait olmadıkları bu geçmişi, geçmişin sosyalizm ve ulusalcılık açısında yüzde yüz provakatif birtakım eylemlerini daha da çarpıtarak, efsaneleştirerek geçleri yanlış politik çizgilerde dolduruşa getirmeye çalışanlar, sadece ve sadece halkın aldatımasına alet olmaktadırlar. Gerçekleri açıklamak için çaba sarfetmeyerek, ve geçmişin karanlık provokasyonlarını olumlu işlermiş gibi göstererek, dini istismar eden partilerin, karşı-devrimci partilerinin halkı dolandırmalarına yardımcı olmaktadırlar. Böylece halkın mücadelesine en büyük zararları vermektedirler...

 

Aslında insanlar, Atatürkçülüğün ve ayrıca sosyalistliğin saçma sapan silahlı banka soygunları olmadığını; sağa sola bomba koymak olmadığını; istihbarat servislerinin denetimi altında elçi kaçırıp öldürmek ve ardından Türün-Tağmaç kliğinin istemleri doğrultusunda yalanlar söyleyerek başka insanların felaketlerine yolaçmak olmadığını; siyasi cinayetlere alet olmak olmadığını bilemeyecek kadar ahmak değillerdir. İnsanlar, bu tip kitlelerden kopuk terör eylemlerinin karşı-devrimci güçlerin saldırılarına çanak tuttuğunu, tüm sendikal demokratik hakların budanmasına, ve yığınsal demokratik örgütlerin dağıtılmalarına yardımcı olduğunu yaşayarak görmüşlerdir. İnsanlar tüm bu karanlık provokativ işlerin gerçek anlamıyla bilincinde olamasalar bile, bunları “Atatürkçülük” veya hatta “sosyalizm” adına savunmaya kalkanlardan ürkerek uzaklaşacak kadar sağduyu sahibidirler... Tüm bu provakatif işleri yaptıktan sonra, savunma amacıyla, “Atatürkçülük”, “ulusalcılık”, “solculuk” taslamaya kalkmak ise, ancak en ahmakların inanabilecekleri trajik bir komediyi sahnelemekten başka birşey değildir. Ve “Atatürkçü”, “ulusalcı” kimlikleri taşır gözükerek bireysel terör eylemlerinin karanlık birtakım “kahramanları”nı gençlere hala örnek göstermeye çalışmak, ancak Tayyip Erdoğan gibilerin ve O’nu destekleyen mali-sermaye güçlerinin ekmeklerine yağ sürmektedir. Herşeyden önce “Atatürkçülüğü”, “ulusalcılığı”, “sosyalizmi” böyle yalan ve yanlış biçimde, bireysel terör eylemlerinin sahte kahramanlarıyla özdeşleştirerek yansıtanlar, tüm bu akımları halkın gözünde ürkütücü hale getirmektedirler, küçük düşürüp karalamaktadırlar...   

 

Kitlelerden kopuk teröre filen bulaşmamış olan “sol” guruplarda, geleneksel rantiyer kültürün tutsağı olmaları sonucu, gerçeği araştırmak, açıklamak, ve gerçeğin egemen olması için mücadele etmek, üretmek yerine, geçmişteki tarihsel süreçlerin söylemlerini temcit pilavı gibi insanların önüne sürerek, ve yine onlar da bireysel terörün birtakım sahte kahramanlarından yararlanma çabası içine girerek, mevcut teorik ve örgütsel yıkıma büyük bir katkı yapmışlardır, ve yapmayı sürdürmekteirler... Tüm bu nedenlerle Türkiye’de gelişmekte olan toplumsal- ekonomik- politik krizin gerçek demokratik hedeflere yönelik sosyal bir devrimle çözüm yoluna girebileceğini iddia etmek -günümüz koşullarında- hayalci gözükmektedir... Diğer yandan derin bir karamsarlığa da gerek yoktur. Görülebilen gerçekleri her sınıftan dürüst ve iyiniyetli insanlarla her fırsatta paylaşmaya çalışmanın toplumun geleceği açısından yararları olduğu bellidir...

 

Türkiye’de yaşanmakta olan geriye gelişmelerden, toplumsal yapıda hızla büyümekte olduğu açıkça hissedilen derin umutsuzlukla birlikte derinleşmekte olan yozlaşmadan, gününü yaşama, vurgun, talan, boşverme eğilimlerinden, ve bu iklimden beslenen geçmişe dönüş özlemlerinden, ve sözkonusu "geçmişin şaşalı günlerine dönüş özlemini" kullanan karşı-devrimden, özellikle demokratik süreçlerin olmazsa olmaz temel taşı laiklik ilkesine yönelen tehditlerden, sade kendisine “solcu” diyenler, yukarıda özetlenen nedenlerle derin bir açmaza sürüklenmiş sosyalist hareket değil, aynızamanda tüm iyiniyetli aydınlar, ve özellikle kadınlar da sorumludurlar. Bu gelişmelerden rahatsız olan kişiler, guruplar, kanımca, bir söz ederlerken, tavırlarını söz veya eylem yoluyla yansıtırlarken, önce en az kırk kez düşünmelidirler. Tavırlarını, sadece kendilerini “rahatlatan” tepkiler olarak değil, en geniş kitleleri kucaklayabilecek, tüm ezilen insanların bilinçlerinde aydınlatıcı ve birleştirici yankılar uyandırabilecek tarzda koymalıdırlar...

 

Aslında karşı-devrimci merkezler, kendilerine “sosyalist”, “ilerici”, “demokrat” vs. sıfatlarını yakıştıranlardan, bu kimlikleri nedenleriyle kendlerini diğer insanlardan daha akıllı ve bilgili sananlardan, durumlarından ahmakça bir memnuniyet duyan tüm ben merkezcilerden çok daha büyük olanaklara, ve düşünce üreten merkezlere sahiptirler. Çünkü karşı-devrim, olağanüstü ekonomik olanaklara sahibolan, Türkiye gibi ülkelerin halklarını dini dogmaların içine hapsederek köleleştirmeyi ve böylece ülke kaynaklarını rahatça talan etmeyi planlayan en güçlü mali-sermaye gurupları tarafından desteklenmektedir. Onlar, karşı-devrimci propoganda malzemelerini, yalanlarını, en bilimsel yöntemlerle üreten entellektüel merkezlere sahiptirler... Kısacası, tüm bu nedenlerle, yapılacak her yanlış, sadece tepki göstermek için yapılan “rahatlatıcı” çıkışlar, karşı-devrimci güçlerin değirmenine su taşımaktadır. Mevcut duruma, sürmekte olan gelişmeye karşı olanlar, toplumsal sorumluluklarının bilincinde olmak zorundadırlar. Aksi takdirde, toplumun başına gelecek kötülüklere katlanmak zorunda kalacakları gibi, tarih karşısında da suçlu duruma düşeceklerdir...

 

Örneğin, bazı AKP’li belediyelerin gerçekten inandıkları için değil de, birtakım az eğitimli ve dini inançlara sahip insanların yaşamın zorluklarından kaynaklanan öfkelerini yanlış hedeflere, kadınlı-erkekli içkili sohbetler yapabilen orta sınıflardan aydın kişilere yönlendirebilmek amacıyla, sorunlarının asıl kaynaklarını görmelerini engelleyerek bunları kendilerine asker yapabilmek amacıyla ortaya atmış oldukları bazı bölgelerde içki yasağı uygulamasına elbette karşı çıkmak lazımdır. Fakat karşı çıkma işini kameralar karşısında şarap veya rakı içerek bir avuç “sarhoşun tepkisi” gibi gösterip gitmek, kişisel anlamda “rahatladıktan” sonra işin gerisine boşvermek, “görevini yaptığını” sanmak, hiç te aydınlatıcı bir yöntem değildir. Her yerde “içme özgürlüğü isteyen sarhoşlar gösteri yaptılar” biçiminde çarpıtılarak yansıtılabilecek, insanların daha rahat aldatılmalarına hizmet edebilecek bu tepkiler yerine, nedensellikleriyle birlik sözkonusu yasağın asıl amacını anlaşılır biçimde açıklamak, zararları belli içkiyi savunur konuma düşmeden oynanan oyunu anlatmak, bu aldatmacayı halkın diğer sorunlarının yanında sistematik olarak açıklamak, aynı tepkilere içki içmekten hoşlanmayanları da katmak herhalde daha akıllıcadır...

 

İsteyen içsin ama, içkinin insan sağlığına ve ekonomiye verdiği sayısız zarar bilimsel olarak kanıtlanmıştır... İsveç gibi sadece bir milyon insanın şu veya bu ölçüde kiliseye gittiği, yani kilisenin etkisini çok büyük ölçüde yitirmiş olduğu, ve ayrıca dinin içkiyi yasak etmediği bir ülkede bile, her yerde içki bulmak olanak dışıdır. Hafif bira dışındaki tüm alkollü içkiler sadece belli bir tekelin özel dükkanlarında satılırlar, ve özellikle bilerek çok pahalı satılırlar... İsveç gibi zengin ve Türkiye’ye göre çok çok daha az sorunlu ve daha demokratik bir ülkenin yönetimi bile, sadece toplumun sağlığını, içki bağımlılığının işgücüne vereceği zararları, karaciğeri ve diğer organları tahribolmuş insanların ekonomiye maliyetlerini hesaplayarak böyle tedbirler alırken, AKP’li belediyelerin halkı aldatmaya yönelik provokativ yasaklarını "ilericilik" adına ahmakça yöntemlerle protesto etmek, sadece ve sadece karşı-devrimci güçlerin propogandalarına hizmet eder. Aynı yasak konusunda şimdilik biraz geriye adım atılmış olsa bile, bu tip yöntemlerle yapılan protestolar karşı-devrimci propogandaya hizmet ederler...  

 

Yine örneğin, 8 Mart 2007 günü türbanlı kadınlar Meclis’e alınırlarken, bir avuç şapkalı kadının aynı Meclis’e sokulmamaları olayı, sadece türbanlı-şapkalı çelişkisi yaratarak insanları asıl sorunlarından uzaklaştırmayı hedefleyen bir kışkırtma olmayıp, aynızamanda bir güç gösterisidir. Bu, mevcut Cumhuriyet’in laiklik ilkesine ve bu ilkeyi savunan aydınlara, demokrasi yanlısı kişilere, ve Atatürkçü olma iddiasındaki devlet görevlilerine yönelik bir güç gösterisidir. Bu, petro-dolarların yardımlarıyla yığınlar arasında ağlarını hızla yayma peşinde olan her türden karanlık tarikatın önderine, ve şaşırtılmış üyelerine, laiklik ilkesinin çiğnenip atılabileceği konusunda güvence verme, cesaret verme, ve onların desteklerini alma operasyonudur... Bukadar ciddi ve tehlikeli amaçları olan bir girişim, üç-beş şaşkın şapkalı kadının sokaklarda ne dedikleri bile anlaşılmadan yapılan disiplinsiz, plansız, dağınık gösterileri ile protesto edilemez. Böyle düzensiz tepkiler, “bakın işte bunlar bukadar ve ne dediklerini, ne istediklerini bile bilmiyorlar”, denmesine, demokrasi yanlısı insanların aşağılanıp küçümsenmelerine neden olur sadece. Bukadar ciddi bir saldırı karşısında büyük bir soğukkanlılıkla, ve bu saldırının asıl hedeflerini açıklayan ciddi politik söylemlerle, ve geniş kitleleri eylemin içine katarak gösteriler yapmak gerekir...

 

Yaşanılan koşullarda muhalefeti sadece Meclis kürsülerine sıkıştırmak, yığınları seyirci durumuna getiren Karagöz- Hacivat gösterileri sergilemek, ileride tarihin mahkumedeceği en büyük sorumsuzluklardan birisidir. Yüzde 25’lik bir oy alarak ve yüzde 10 seçim barajı olgusundan yararlanarak yüzde 70’lik temsil gücüne sahibolan Washington bağlantılı karşı-devrimci bir siyasi iktidara sadece Meclis'te muhalefet gösterileri yapmak, topu sürekli taca atarak sorumluluktan, ve halktan yana kavgadan kaçmak anlamına gelir. Sürekli laf üretmekten öte herhangi bir umut vermeyen bu kayıkçı döğüşleri halkı bıktırır, ve kısa vadeli ahmakça yarar hesapları ile güçlü gözükenden, veya mevcut siyasi iktidardan yana olma eğilimlerini arttırır. Çünkü halk kendisini mücadelenin dışında görmektedir, sahte bir “kavganın” seyircisi olarak edilgen durumda görmektedir, insiyatifsiz görmektedir... Kısacası, Meclis’te laik ve Atatürkçü gözükmelerine karşın muhalefetlerini sokaklarda halk yığınları ile birlikte en demokratik biçimde sergilemekten çekinenler, “sine-i millete dönme” edebiyatı yaptıktan sonra koltuklarına yapışıp kalanlar, yaşanan ve yaşanacak olan tüm kötülüklerden birinci derecede sorumludurlar...

 

Tüm bu olanlardan, özellikle laik yasalara, laik eğitime yönelen saldırılar karşısındaki eylemsizlikten, erkekler kadar kadınlar da sorumludurlar. Çünkü kadınlar, özellikle okuyup bir meslek edinme olanaklarına kavuşmuş olan kadınlar, mevcut göreceli özgür ve eşit konumlarını sadece ve sadece Cumhuriyet'in getirmiş olduğu laik yasalara, medeni kanuna, laik eğitime borçludurlar ve tüm bu kazanımları ellerinden gitiği zaman erkeklerden dahi daha büyük kayıplarla karşılaşacaklardır. Kadınlar açısından bu kaybın ölçüsünü şimdiden hesabetmek bile olanak dışıdır... Özellikle okumuş aydın kadınlar, çalışan emekçi kadınlar, günümüzde Meclis’te vitrin mankeni konumunda yüzde 4 kadar bir oranla temsiledilmekten, tek parti döneminde olandan bile çok daha az bir oranla temsiledilmekten utanç duymamaktamıdırlar? Bu olayın sorumluluğunu sadece erkek poltikacılara mı yüklemektedirler?..

 

“Atatürkçü”, “ilerci”, “demokrat” vs. etiketleri taşıyan birsürü kadın örgütü sadece kendi içlerine kapanıp laf üretmek, usta kuaförlerin ellerinde şekil bulmuş kafalarıyla TV kameraları karşısında “Atatürkçülük” taslamak için mi kurulmuşlardır? Buraları, sözkonusu örgütler kadınların vakit geçirme yerlerimidir?, yoksa gerçekten toplumu ileriye götürmek isteyen hanımlar için mücadele aygıtlarımıdır? Herkesin bildiği gibi daha önemli olan yakalardaki rozetler, kafaların dışındakiler değil, aynı kafanın içindeki kıvrımlardır. Ve bu gidişle o kıvrımlar da ileride iyice ütülenip dümdüz edileceklerdir... Okumuş aydın kadınlar, diğer çalışan kadınlarla da birleşerek dizlerinin üzerinden doğrulup ayağa kalkmak, bazı riskleri göze alarak ileriye doğru yürümek zorundadırlar. Yoksa ayağa kalkacak halleri de kalmayacaktır...

 

Serüvenlerle dolu zengin bir yaşam deneyimine sahibolan 1959- 69 yılları Fransa’sının kültür bakanı Andre Malraux, “Kanton’da İsyan” adıyla türkçeye çevrilmiş olan romanında, 1926 yılında birsüre katılmış olduğu Çin devriminden bir kesiti yansıtır. II. Dünya Savaşı yıllarında anti-Nazist partizan direnişi içinde yeralmış olan Malraux, 1935 yılında İspanyol halkının anti- faşist direnişine savaş pilotu olarak katılmış ve iki kez yaralanmıştır. Nazi Almanyası ve Mussolini İtalyası tarafından desteklenen faşist General Franko ordularına karşı Cumhuriyetçi güçlerin safında dövüşmüş olan Malraux, bu mücadele sırasında yaşadıklarını Umut (L’Espoir, 1937) adılı romanında yansıtmıştır... Onyıllarca önce okumuş olduğum bu romandan -doğrusu eksiğiyle- aklımda şöyle bir sahne kaldı...

 

Cumhuriyetçilerin safında dövüşen bir gurup, güçlü direniş gösteren bir faşist kaleyi, veya merkezi, kahramanca sayılabilecek bir saldırıyla elegeçirir. Kadınlı- erkekli faşistleri tutsak eder... Cumhuriyetçi erkekler, faşist erkekleri süslü gösterişli kadınlarından ayırırlar, ve sadece onları cezalandırmayı düşünürler. Kadınlara karşı davranışları gevşektir... İşte ozaman Cumhuriyetçilerin saflarındaki kadınlar öfkeyle devreye girerler, ve “faşist kadınların erkeklerinden ne farkları olduğunu?”, sorarlar. Aslında onlar da erkekleri kadar yaşanan kötülüklerden sorumludurlar, ve erkekleri gibi cezalandırılmalıdırlar...

 

Cumhuriyetçi kadınların tavırları doğru bir yaklaşımdır ve olanlardan erkekler kadar kadınlar da sorumludurlar... Binlerce yıllık bir tarihsel süreç içinde ikinci plana itilmiş olmalarının kadınlara verdiği genel bir eziklik vardır şüphesiz ama, yine aynı süreç içinde kadınların kazanmış oldukları diğer birtakım özellikler de vardır. Verici analık özelliklerinin yanında, dikkatle ve ayrıntılı olarak hesap yapmak, gerçek kimliğini ustaca gizleyebilmek, olayları geriden yönlendirebilmek, erkekleri büyük bir tutkuyla manupule edebilmek, erkeklerin omuzları üzerinden iktidar olabilmek, ve bazıları için ekstrem uçlarda dolaşmak gibi özelliklerdir bunlar. Diğer yandan, yukarıda özetlenerek sıralananlar ve daha başka özellikler şüphesiz her kadında aynı değildir. Sonuçta kadınlar da farklı sosyal sınıflardan ve kültürlerden gelmektedirler. En genel anlamda kadın olma ortak özelliğinin ötesinde kişi olarak kadınların sorunları, kişisel karakterleri, toplumsal ve aile kökenleri ile yakından ilintilidir. Onların karakterleri, davranış biçimleri, olaylar karşısındaki tavırları, ait oldukları toplumsal sınıfın ahlakına, kültürüne, ve kişi olarak almış oldukları eğitime göre şekillenir...

 

“Devrimci” veya “ilerici” etiketi taşıyanların, toplumda yaşananlardan sadece erkekleri sorumlu tutmaya kalkışmaları, ahmakça bir iyiniyetle veya “erkekçe” bir gururla kadınlar karşısında gevşeklik göstermeleri, kadınları sorumluluklarından arındırma eğilimleri taşımaları, özünde onlara yukarıdan bakmakla, onları aşağılamakla, ve sonuçta boynuzları yaldızlatmaya hazır olmakla eş anlamlıdır...

 

Sonuçta, “toplumda olan herşeyden herkes sorumludur” ama, bu sorumluluk insanların eğitim düzeylerine, bilinç düzeylerine, sınıfsal kökenlerine, ve ait oldukları cinse göre eşitsizlik gösterebilir... Eğer ortadaki alternatifler laiklik ilkesinin etkinliğini artırdıkları yaşanabilir bir toplum yaratmak, ya da süreç içinde bu ilkeleri tamamen yokederek toplumu derin bir karanlığa gömmek ise, bu alternatiflerin son anılanından en büyük zararı görecek olan kadınlar olacaklardır. Ve aynı nedenle kadınlar, sözkonusu gelişmeler üzerinde erkeklerden de fazla sorumluluk taşımaktadırlar... Olay sadece emekçi kadınların sorunları olmayıp, aynızamanda değişik burjuva sınıflarından gelen kadınların da birinci derecede sorunlarıdır. Kadın-erkek eşitliğini, ve kadınların özgür vatandaşlar olarak toplumdaki yerlerini tamamen silecek olan bu sürecin durdurularak tersine döndürülmesi amacıyla mücadele etmeyen kadınlar, olacak olanların ağırlığını herzaman omuzlarında hissedeceklerdir... Birtakım menfeatler karşılığında sıkmabaş kamuflajları ile anti-laik propogandaya katkı yapan, cinslerine ve tüm toplumun geleceğine ihanet eden kadınlar, ve AKP iktidarına destek veren mali-sermaye bağlantılı ekonomik güç sahibi burjuva kadınlar, tarih karşısında sözün gerçek anlamıyla suçlu duruma düşeceklerdir... 

 

- Üniter devlet, ABD’de “yeni tutucular” ve “İsa kampı”, Türkiye’de varolan taklitçileri ve faşizm üzerine kısa notlar

 

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günün koşullarına ve halkının yüzlerce yılda şekillenmiş temel birtakım özelliklerine uygun olarak merkezi bir ulus devlet biçiminde şekillendirilmiştir. Bunun başka biçimde şekillenmesini sağlayabilecek bir irade de zaten mevcut değildi...

 

Sonuçta, sınırlı birtakım olanaklarla ve bazı hatalı sayılabilecek yöntemlerle değişik etnik yapılanmalardan tek ulus yaratma çabası içine girilmiştir... Burada sözedilmesi konuyu dağıtacak hataları biryana koyarsak, sözkonusu tek ulus yaratma işi sonderece acılı bir süreç olarak gelişmiştir ve aslında aynı olayla ilgili acılar sürmektedir... Demirel’in vaktiyle Lizbon’da da açıklamış olduğu gibi, “anayasal vatandaşlık”, bu tek ulus yaratma çabasında son sınır olarak belirlenmiştir... Yani, “hangi etnik kökenden gelirse gelsin, herkes anayasa karşısında eşit vatandaş” sayılacaktır ve etnik kökenlerine bakılmaksızın aynı kişiler topluca “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” veya bazı yorumlara göre “Türk” olarak adlandırılacaklardır...

 

Yukarıda özet olarak ifade edilenler, bu satırları yazanın kişisel düşüncelerine ve istemlerine göre şekillendirdiği şeyler değillerdir. Bunlar, Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili mevcut nesnel gerçeklerdir. Metinde sadece bu gerçekler yansıtılmaya çalışılmaktadır...

 

Kısacası, Türk kökenli olanlar dışındaki halklar “hor görüldükleri”, veya “küçümsendikleri” için değil, devletin kuruluş biçiminden kaynaklanan üniter merkezi yapısı korunmak istendiği için herkese “Türk” kimliği verilmeye çalışılmaktadır. Federasyon ve benzeri önerilere aynı nedenle karşı çıkılmaktadır... Fakat biryandan tüm yoksulları aşağılayan bir toplumsal-ekonomik işleyişin varolması, diğer yandan birtakım feodal kültür değerlerini de güçlü biçimde koruyarak sonderece geç gelişmiş olan Kürt milliyetçiliğinin tarih sahnesinde gözükmesi, üniter devlet yapısının bir biçimde çözüm yoluna sokulması gereken en büyük problemi olarak ortaya çıkmaktadır...

 

Toplumda hızla büyüyen gelir uçurumları durdurulamadıkça, yoksullaşma engellenemedikçe, spekülatif ekonomik faliyetlerin yerini üretici ekonomik faliyetler alamadıkça, ve özellikle Kürt halkının sorunu bütünü koruyacak pozitif bir çözüm rayına oturtulamadıkça, Türkiye Cumhuriyeti’nin politik yaşamı giderek daha da istikrarsızlaşacaktır... “Kesin çözüm”lerden değil, çözüm rayına oturtmaktan sözediyorum, çünkü yaşamda yüzde yüz kesin çözümler yoktur...

 

Burada, yukarıda kısaca anılmış olan üniter devlet anlayışı ile ilgili özel görüşümü hemen anti-parantez kısaca belitmem gerekirse, mevcut bütünü parçalamaya yönelik federasyon ve benzeri öneriler, varolandan çok daha anti-demokratik işleyişlere, kaotik ortamlara, ve emperyalist güçlerin egemenliklerine davetetiye çıkartacakları için, karşı-devrimci niteliklere sahiptirler. Fakat diğer yandan mevcut üniter devletin bu işleyiş biçimi de arızalıdır; halka büyük acılar vermektedir; çünkü, egemenlik gerçek anlamıyla emekçi halkın elinde değildir, tam tersine bu halkı daha da yoksullaştırmakta olan mali-sermaye güçlerinin elindedir. Diğer yandan, mevcut koşullara göre hatalı şekillendirilmiş bir idari yapılanma, eğitimi bozuk ve büyük ölçüde yozlaşmış bir bürokrasi vardır... Mevcut bütünü parçalamaya yönelik çabalar ne ölçüde karşı-devrimci içerik taşıyorlarsa, bilimsel, teknolojik, endüstriyel, ticari ilerlemeyi motive edecek birleşmeler, örneğin bölge devletlerinin birleşmelerinden meydana gelecek olan konfederatif veya federatif birlikler, halkın yararları açısından ileriye yönelik oluşumlar olmaları nedeniyle tamamen olumludurlar...

 

Türkiye Cumhuriyeti devletinin temel direklerinden birisi, üniter devlet anlayışı ise, daha önce de belirtilmiş olduğu gibi diğeri de laiklik prensibidir. Ve bunların herikisi de emperyalist saldırıların hedefi durumundadırlar... Şüphesiz Türkiye Cumhuriyeti’de NATO ve daha birtakım ikili askeri anlaşmalarla, ve ayrıca -aleyhine işleyen- gümrük birliği gibi ticari anlaşmalarla, diğer birçok politik, ticari ilişkilerle aslında emperyalist sistemin bir parçası konumundadır ama, yine de sonuçta Türkiye göreceli bağımsız bir devlet yapısına sahiptir. Kısacası, tüm varolan bağlarına karşın emperyalist dünyanın asıl patronları her istediklerini Türkiye’ye dikte edememektedirler. Halbuki Yugoslavya benzeri parçalanmış bir Türkiye, onlar için gerçek bir “muz cumhuriyeti” olacaktır ve Türkiye ile ilgili asıl düşlerinin bu yönde olduğu hissedilmektedir. Böyle bir parçalanma ise, halk açısından mevcut durumdan da daha kötüsünü getirecektir. Bunun en somut örnekleri yakın zamanda Bosna’da, Kosova’da vs. yaşanmıştır ve yaşanmaktadır... Bu bölgelerde gelişen yoksullukla birlikte kadınları tutsak eden acımasız fuhuş çetelerinden yazının son bölümünde kısaca sözedeceğim...

 

Şüphesiz bu tip parçalanma hesaplarını yapanlar, tüm Ortadoğu ve Kafkaslar coğrafyasında oluşacak yeni dengelerin ne ölçüde lehlerine ve aleyhlerine olduğunu da  hesaplamaktadırlar. Ve aynı nedenle sadece Türkiye’yi değil, birbirlerini dengeleyebilecek biçimde tüm bölge ülkelerini parçalamayı düşlediklerini “Büyük Ortadoğu Projesi” adını taktıkları ham hayalleriyle açık etmişlerdir... Anlaşılmış olacağı gibi, tüm bunlar onlar açısından kolayca yaşama geçirilebilecek düşler değillerdir. Bu zorluğa karşın, yine de Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin yönetim hataları, veya başarıları sözkonusu emperyalist planların şansları üzerinde etkili olacaktır... Aslında emperyalist merkezler bu ölçüde büyük düşleri başaracak kapasite de olmasalar bile, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve diğer bölge devletlerinin göreceli bağımsız ve sınırlı demokratik yapılarında açılabilecek her gedik, emperyalistlerin bu devletler üzerinde kurabilecekleri denetimi güçlendirecektir...

 

Sınırlı sayıda mali-sermaye gücünün dünya pazarları üzerindeki egemenliklerinin yolunu açmakla yükümlü emperyalist devletler, Türkiye Cumhuriyeti’nin yapı taşları arasında böyle gedikler açabilmek için, üniter devlet anlayışına ve laiklik prensibine özellikle yönelmişlerdir. Bunları kendilerine birinci hedef olarak seçmişlerdir... Sözkonusu saldırının gerisinde, birtakım güçlü devletlerin ötesinde, enerji alanında, petrole dayalı endüstrilerde, yüksek teknolojiler kullanan silah endüstrisinde yoğunlaşmış -ABD merkezli- bazı uluslarüstü tekeller, mali-sermaye gurupları durmaktadır.

 

Aslında laiklik prensibine yönelik saldırı, sadece Türkiye Cumhuriyeti devletini hedef almamaktadır. Sözkonusu saldırının gerisinde duran mali- sermaye güçleri, ABD devletini bile hedef tahtasına oturtmuşlardır. “Yeni Konservativ” (“Yeni Tutucu”) olarak adlandırılanları iktidara taşımış olan mali-sermaye güçleri, -W Bush iktidarının politik desteği ile- ABD’de de çok tehlikeli köktendinci bir hıristiyan nesil yetiştirme peşindedirler. İlerideki diktatörlüklerini bu toplumsal temele oturtma hesabı ve planı içerisindedirler...

 

İsveç devlet televizyonunun ikinci kanalında 3 Mart 2007 Cumartesi günü gösterilmiş olan “Jesus camp” (“İsa kampı”) adlı mükemmel ve kapsamlı dökümanterde, ABD orta sınıflarından gelen 5- 10 yaşlarındaki binlerce çocuğun yaz kamplarında beyinlerinin nasıl ustaca yıkandığı belgelenmektedir. Kuzey Dakota’da kurulu bir yaz kampında Lord’un veya diğer adıyla İsa’nın (türkçe karşılığıyla Tanrı’nın) Hıristiyan askerleri olarak yetiştirilen bu çocuklarla ilgili dökümanter, Heidi Ewing ve Rachel Grady tarafından yapılmıştır. Ve film, 2006 TriBeca Film Festivali’nde Özel Jüri Ödülü’nü kazanmıştır...

 

Filmde açıkça gösterilen korkutucu gerçekleri bir- iki cümle ile özetleyecek olursak, oyunlarla, şarkılarla ilgileri çekilen, kampa bağlanan çocuklar, bilimsel eğitimden, analitik düşünme yetilerinden tamamen kopartılmakta, İsa’nın yanına (İsa’nın cennetine) gidebilmek için gerekirse bir intehar bombacısı olabilecek biçimde eğitilmektedirler. Darvin’in evrim teorisi tamamen unutturulurken, “dünyanın yedi günde yaratıldığı” efsanesine içtenlikle inanır hale getirilmektedirler. Çılgınca köktendinci ve ırkçı yalanlarla doldurulup ahmak birer fanatik haline getirilmiş olan çocuklar, İsa portrelerinin, ABD bayrağının ve W Bush portrelerinin önünde isteri krizleri geçirerek ağlamaktadırlar...

 

Biryandan ülkenin stratejik ekonomik kuruluşlarını pazarlarken, diğer yandan Çanakkale şehitleri ile ilgili şiiri dinleyerek kameralar karşısında ağlamak, gözyaşlarıyla “vatanseverlik” taslamak, en kötüsünden bir artistlik, veya en iyi niyetle hastalıklı bir ruh hali olarak kabuledilebilir. Buna karşın, “İsa kampı”nda beyinleri yıkanmış olan çocukların sara nöbeti geçirir gibi titreyerek çığlık cığlığa ağlamalarının tiyatro gösterisi olmadığı bellidir. Ve bunlar bir- iki değil, binlerce çocukturlar. Konuyla ilgilenen basın mensupları, ABD’nin geleceği için sonderece karamsardırlar... Puritan Protestan-Amerikan ırkçılığı senteziyle, bu yamama ideoloji ile doktrine edilmiş çocuklar, “İsa kampı” denen yerlerde beyinleri yıkanmış yeni nesiller, geleceğin faşist iktidarının kitle tabanını oluşturacaklardır. Postmodern ABD faşizmi, sözkonusu kamplarda doktrine edilmiş yığınlara dayanarak ülkesinde yönetimin tüm iplerini rahatça elegeçirebilecektir...

 

Sözkonusu muhtemel gelişmenin sonuçlarını düşünmek bile ürperti vericidir... ABD’de yaşanacak böyle bir gelişme, bu satırları yazanın 1999 yılından beri tekrarlamakta olduğuna gibi, Jack London’un (1876- 1916) “Demir Ökçe” (The Iron Heel, 1907) adlı tek bilim kurgu romanında tasviretmeye çalıştığı kanlı bir içsavaşı ateşleyeceği kadar, dünya düzeyinde de akıl almaz saldırganlıkların başlangıcı olabilecektir. Çünkü, ABD’de iktidara egemen olacak çılgın fanatik faşistlerin ellerinde nükleler ve termonükleer başlıklarla donatılmış kıtalararası füzeler bulunacaktır. Ve asıl ürperti veren, işte bu son ifade edilen gerçektir...

 

Anlaşıldığı kadarıyla, Tayyip Erdoğan, ve O’nun sivil ve asker bürokrasi içindeki gizli-açık destekçileri, W Bush ekibini iktidara taşıyan mali-sermaye güçlerinin Türkiye’ye uzanan elleridirler. Bunlar, oturdukları iktidar koltuğunda kendilerini güvenlikte hissettikleri an, yukarıdaki paragrafta anlatılanlara benzer yöntemlerle Türkiye’de de yeni nesiller yetiştirmeye başlayacaklardır. Zaten bu konuda epeyce mesafe de almışlardır...

 

Açıkça gözüken bu gerçeğe karşın, vaktiyle başarısızlığa uğramış darbe girişimlerinden umdukları, bekledikleri kariyeri bulamayınca hemen karşı safa, mali-sermaye güçlerinin sofralarına atlayarak “liberal” veya “demokrat” tiyatroları ile nemalanmaya başlamış birtakım sürüngen “aydınlar”, biryerlerine birşeyler batırılmış gibi, histeri krizleri içinde, doğru-yanlış yükselen muhalefeti kastederek, tehlikenin “köktendincilik olmadığını”, faşizmin yükselen “milliyetçilik” ile gelmekte olduğunu haykırmaktadırlar.

 

Onlara göre faşizm, AKP iktidarına yapılan muhalefet ile gelmektedir ama, her ne hikmetse hem İstanbul yoğunluklu en güçlü mali-sermaye gurupları, ve hem de W Bush iktidarı mevcut başbakana destek vermektedir... Şüphesiz milliyetçilik Türkiye’yi sürüklenmekte olduğu çıkmazdan kurtaracak bir akım değildir. “Yükselen milliyetçilik” son tahlilde AKP’yi destekleyen mali-sermaye güçlerinin ve hatta Tayyip Erdoğan ekibinin de ekmeğine yağ sürebilir ve sürmektedir ama, faşizm bu şekilde gelmez. Şüphesiz faşizm ulusal kahramanları, ulusal değerleri, ülkenin tarihi ile ilgili değerleri çarpıtarak propogandasında kullanır. Bunları sonuna dek istismar eder ama, mali-sermaye dayanmayan, diktatörlüğünü bu ekonomik güç adına getirmeyen bir faşizm olamaz. Ve faşist rejimler tüm demogojik söylemlerine karşın özünde milliyetçi değillerdir. Mali-sermaye guruplarının milliyetçilikleri olamaz; hele asıl olarak uluslararası mali-sermaye güçlerine dayanan Türkiye gibi ülkelere özgü faşizm hiç ama, hiç milliyetçi olamaz. Bunların hepsi laftadır...

 

Farklı sınıfsal tabanları ve türleri olan milliyetçiliğin faşizm ile doğrudan herhangi bir bağı yoktur ama, faşizmin milliyetçi söylemleri kullanması ve diğer diktatörlük biçimlerinin bazı yöntemlerini ödünç alması anlaşılabilir bir gerçektir... Diğer yandan, milliyetçi ideolojilere sahip diktatörlükler de mümkündür. Sosyalist düşünceler ile karışmış Arap milliyetçiliğinin örgütü Baas Partisi’nin farklı kanatlarının Suriye'de ve Irak’ta uyguladıkları diktatörlükler buna örnek gösterilebilir. Bu partilerin politikaları Batı’nın emperyalist yararları ile çeliştiği için, bunlar halktan yana güçlü ulusal ekonomiler yaratma peşinde oldukları için, Batı’nın propoganda aygıtları tarafından -tamamen gerçekdışı bir söylemle- “faşist” olarak tanıtılmaya çalışılmışlardır. Değişen dönemlerde değişen ölçülerde birçok hatalar yapmış olmalarına, eleştiri dışında olmamalarına karşın, milliyetçi Baas diktatörlükleri halktan yana, özellikle ulusal burjuva sınıflardan, orta sınıflardan yana diktatörlüklerdir, ve bunların faşizm ile uzaktan yakından herhangi bir bağları yoktur. Tekrarlamak gerekirse, faşizm, mali-sermaye guruplarının diktatörlüğüdür...

 

Bazı basın tekellerinde köşeleri kapmış birtakım parazit balıklar, biryandan peşlerinde yüzdükleri vahşi köpekbalıklarının artıklarını yutarlarken, diğer yandan içinde yüzmekte oldukları kuralsız denizde yutulup hazmedilmekte olanların sorunlarından tamamen uzak olmanın verdiği derin duyarsızlıkları ile, “faşizm geliyor” mavalları okumakta, ve yanlış hedef göstermektedirler... Türkiye’de, yozlaşmış bir parlementerizmi koruyan ve hukuki dayanağını korporativ 1982 Anayasası’ndan alan birçeşit örtülü faşizm zaten vardır. Kim 12 Eylül rejiminin tamamen tarih olduğunu söyleyebilir? Bunu söyleyebilmek için, 1982 Anayasası’nın temel korporativ ilkeleriyle kökten değiştiğini, General Evren ile birlikte diğer darbe sorumlularının yargı karşısında hesap verdiklerini, darbenin gerçek nedensellikleri ve sonuçlarıyla birlikte yargılandığını görmek gerekir en azından.

 

Faşizm en güçlü bazı mali-sermaye guruplarının diktatörlüğüdür, ve Türkiye’de ise sistemin, dış bağlantılı birtakım mali-sermaye güçlerinin yararları yönünde işlediği ortadadır. Bu gerçek, -en yüzeysel bir bakışla bile- ülkedeki tüm ekonomik ve politik gelişmelerden bellidir. İfade özgürlüğünde, sendikal haklarda, politik örgütlenme özgürlüğünde varolan önemli kısıtlamalar, ve yargının bağımsızlığını yitirmiş olması, bu gerçeğin sadece bazı göstergeleridir. Sendikaların ve politik partilerin içine sürüklenmiş oldukları tıkanış, bunların çembere alınmış olma durumları, sözkonusu gerçeğin göstergelerindendir. Ulusal ekonominin en kazançlı stratejik sektörlerinin sözkonusu egemen mali-sermaye guruplarına rahatça haraç-mezat satılıyor olmaları bir diğer göstergedir. Giderek derinleşen gelir uçurumları, toplumsal yozlaşma, ve ülkenin adım adım sürüklenmekte olduğu politik kriz, örtülü faşizmin en açık diğer belirtileridir... Gerçekte sadece belli mali-sermaye güçleri yararına işleyen faşist rejimler, tüm “birlik” demagojilerine karşın ülkedeki istikrarsızlıkları -aynen Türkiye’de yaşanmakta olduğu gibi- daha da derinleştirirler. Ve bu örtülü faşist rejimin iktidara taşımış olduğu parti ise, AKP’den başkası değildir...

 

Doğru, eğer engellenemezse, demokratik süreçlere yeniden dönebilme yönünden geniş halk yığınları destekli demokratik bir vuruş yapılamazsa, bu gidiş, çok daha ağır, açık bir faşizme doğrudur. Ve bu faşizm, -birtakın liberal etiketli sistem paraziti köşe çığırtkanlarının dezinformasyonlarında ifade edilmeye çalışıldığı gibi- yükselmekte olan kontrollu milliyetçilikle değil, ABD doları yeşili bir Beyaz Saray “islamcı”lığı olarak gelmeye adaydır... Böyle bir faşizm, -gerektiğinde gözyaşlarını salabilen ve tek ayak üzerinde rahatça kırk yalan söyleyebilen- Mussolini karikatürü histerik kukla önderini zaten bulmuştur...

 

Her diktatörlük faşizm değildir! Halktan yana, halka dayanan diktatörlükler de vardır... Bazı tarihi dönüm noktalarında gerçekleşen devrimler, güçlü ve birleşik karşı-devrimin etkisini kırmak, emperyalist merkezlerin karşı-devrim çabalarını engellemek, ve bu süreç içinde halkı ileriye götürecek toplumsal-ekonomik-politik reformları gerçekleştirmek, emekci yığınları kendilerini koruyacak düzeye yükseltmek, özgür düşünceli bireyler yaratabilmek amaçlarıyla, geçmişin egemen ekonomik güçleri, ve onların politik arenadaki temsilcileri üzerinde bir diktatörlük uygulayabilirler. Egemen sömürücü güçlere yönelik böyle diktatörlükler, sömürü ve baskı düzeninin restore edilmesini engellemek amacıyla halktan yana alternatifsiz haklı uygulamalardır...

 

Tarihte bunun en son denenen örneği, “halk demokrasileri” biçiminde ortaya çıkmıştır. Fakat malesef bunların varolduğu toplumların demokratik deneyimlerinin yetersizliği, doğru halkçı denetim mekanizmalarının oluşturulamaması, ve güçlü emperyalist baskılar sonucu, sözkonusu denemeler başarısızlıkla sonuçlanmışlardır. Halktan kopan bir bürokratik mekanizmanın şekillenmesi, ve daha birsürü nedenle bu rejimler yıkılmışlardır... Buna karşın, halktan yana yönetimi için güçlü bir halk desteği sağlayabilen, ve işlerliği olan halkcı bir demokrasiyi yaşama geçirmiş olan Küba, ABD’nin tüm ağır baskılarına karşın yaşamını sürdürmüştür. Yaşamını sürdürmekle kalmamış, aynızamanda diğer Latinamerika ülkelerine örnek olmuştur. Bununla da kalmamış, dünyanın yoksullarına eğitim ve tıbbi destek vermeyi sürdürmüştür ve sürdürmektedir... "Halk demokrasileri" ile ilgili olarak yaşanmış olan sözkonusu dramatik deneylerden ve emperyalizmin baskılarından halkların kazandığı yeni deneyimlerle, emperyalist güçlere dayanan yerli egemen sınıfların baskı altına alındıkları çok daha demokratik  içerikli ve yığın tabanlı yeni halkçı demokrasi deneyimleri -öncelikle birtakım Latinamerika ülkelerinde- filiz vermeye başlamıştır.

 

Her türden diktatörlüğün kesinlikle bir sınıf temeli vardır, ve mali-sermaye güçlerine dayanmayan diktatörlükler faşizm olarak adlandırılamazlar... Diğer yandan demokrasilerin de sınıf temelleri vardır. İçinde yaşamakta olduğumuz sınıflı toplumlarda sosyal sınıflardan ve herhangi bir sınıfa dayanmak zorunda olan diktatörlük olgusundan tamamen soyut salt bir demokrasi yoktur. Sınıflı toplumlarda salt demokrasilerin olurluğu mümkün değildir. Ve yine sınıflı toplumlardaki demokrasiler, bir yanlarıyla ya üst sınıflar, ya da emekçi sınıflar ağırlıklı diktatörlükleri içlerinde değişik ağırlıklarda barındırırlar. Yani her demokrasi kendi içinde mevcut toplumsal sınıflardan birinden yana diktatörlüğü de barındırır. Zaten aynı nedenle, ağır ekonomik ve politik krizler eğer emekci güçlere dayanan toplumsal devrimlerle çözüm yoluna giremezlerse, krizin yaşanmakta olduğu ülkede, sınırlı sayıda mali-sermaye gücüne dayanan faşit bir rejime hızla ve rahatça geçilebilmektedir... Burjuva demokrasilerinin çekirdeğinde faşizmi doğurabilecek egemen ekonomik ve politik güçler durmaktadırlar...

 

Burjuva demokrasilerindeki sınıf temelli diktatörlük olgusu, emekçi sınıfların örgütlülük ve bilinç düzeyleri ölçüsünde dengelenir, bu örgütlülük düzeyine bağlı olarak geriletilir, daha ileri ve halktan yana bir demokratik işleyiş gerçekleştirilebilir. Ya da, emekçi sınıfların politik bilinç ve örgütlülük açısından zayıflıkları ölçüsünde artan bir üst sınıflar diktası sosyal yapıda kendisini hissettirir. Varolan rejimdeki demokrasinin veya diktatörlüğün ağırlığını, mevcut sosyal sınıfların örgütlülük düzeyleri, emeğini satarak geçinen üretici çoğunluğun ekonomik, demokratik örgütlülük düzeyi ve politik bilinci belirler...

 

Faşizm, devlet meknizmasının tüm kurumları ile en güçlü bir veya birkaç mali-sermaye (banka-endüstri-ticaret sermayesi birliği) gurubunun egemenliği altına girmesidir. Bir başka ifadeyle faşizm, mali-sermayenin başta işçi sınıfı, diğer emekçi sınıflar, ve tekel dışı burjuvazi üzerindeki diktatörlüğüdür. Yamama bir ideolojiye sahibolan, kitlelerin desteğini kazanabilmek için hem sosyalizmin söylemlerinin birkısmını kullanan, ve hem de demogojik biçimde varolduğu ülkenin tarihine, tarihi kahramanlarına, ulusal değerlerine sahip çıkmaya çalışan, ve sahte bir milliyetçi söylemle halkın karşısına çıkan faşizm, azami kâr motivasyonuyla işleyen en güçlü sömürücü sınıfın, mali-sermayenin yararlarını savunması nedeniyle, -tüm birlik demogojilerine karşın- ülke içindeki ekonomik ve politik istikrarsızları körükler, içte ve dışta kanlı çatışmalara kapıları aralar. Mussolini İtalyası, Hitler Almanyası bunun ötesinde sonuçlara yolaçmamışlardır, ve günümüzde de ABD’ye egemen “Yeni Tutucular” aynı izde yürümektedirler... Türkiye'de de "Kurban olam ayına yıldızına(!)" demagojileriyle halkı dolandırmaya çalışan mali-sermaye dayanaklı Tayyip Erdoğan iktidarı, tüm toplumsal-ekonomik dengeleri olduğundan da fazla bozarak ülkeyi istikrarsızlaştırmaktadır, ve daha da istikrarsızlaştıracaktır...

 

İşgücünü satınalan ve bu işgücü üzerinden artıdeğer elde eden sömürücü sınıflar, ve onların politik arenadaki sözcüleri üzerinde kurulan diktatörlüğün, emekçi sınıflara dayanan diktatörlüklerin, veya hatta ulusal burjuva güçlere dayanan birtakım diktatörlüklerin faşizm ile uzaktan yakından alakası yoktur. Yani, egemen sınıflar üzerinde bir diktatörlük uygulamış olan sosyalist rejimler, Baas diktatörlükleri gibi ulusal burjuva dayanaklı rejimler, Mustafa Kemal rejimi ve benzerleri kesinlikle ve kesinlikle faşizm değillerdir. Buna karşın, emperyalist yararlarla değişik ölçülerde çelişmiş bu rejimler, yalana ve demagojiye dayanan emperyalist propoganda aygıtları tarafından “faşizm” olarak karalanmaya çalışılmışlardır ve çalışılmaktadırlar... Öte yandan, tarihte halktan yana olmuş tiranlar üzerine birçok örnek verilebilir. Bunların en çok tanınanlarından biri, latifundistler (köle işçi kullanan büyük toprak sahipleri) tarafından İsadan Önce 15 Mart 44 günü Senato’da hançerlenerek öldürülmüş olan Casus Julius Caesar’dan başkası değildir. O, Roma’nın özgür üretici vatandaşları olan ve aynızamanda ordunun temelini oluşturan pleplerden yana bir diktatör olduğu için hainane bir komplonun kurbanı olmuştur...

 

Faşizm, 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren oluşmaya başlayan mali-sermaye’nin (banka-endüstri-ticaret sermayesinin birliği) diktatörlüğü olarak tarih sahnesine çıkmıştır ve diğer diktatörlük biçimlerinden tamamen farklı bir katagoridir. Nazi Partisi, Alman mali-sermayesine ve hatta bu sermaye ile derin ortaklıklar içindeki birtakım ABD mali-sermaye guruplarına dayanarak iktidara gelmiştir... Günümüzde Türkiye’de en güçlü mali-sermaye çevrelerine dayanan parti, AKP’den başkası değildir. Bu partinin dayandığı mali-sermaye güçleri, -Türkiye konumundaki diğer ülkelerde de olduğu gibi- ABD merkezli uluslarüstü tekellerdir, ABD merkezli mali-sermaye güçleridir. Ülkede bu ABD merkezli uluslarüstü tekellerle en yakın işbirliği içindeki “yerli” mali-sermaye güçleri de AKP iktidarına destek vermektedirler... Latinamerika’da yaşanan faşist diktatörlükler de yine ABD merkezli mali-sermaye güçlerine dayanmışlardır... Örneğin, Şili’de faşizm, ITT tekelinin desteğiyle; Guatemala’da yaşanan uzun süreli kanlı faşizm meyva-muz tekeli United Fruit Company’nin desteğiyle iktidar olmuşlardır. Örnekler uzayıp gitmektedir...

 

Konuyu fazla dağıtmadan, göreceli halktan yana diktatörlükler üzerine yakın bir örnek vermek gerekirse, bunun Mustafa Kemal Atatürk ve yakın yol arkadaşları tarafından yaşama geçirilmiş rejim olduğunu söylemek olasıdır. Ulusal burjuvazi yaratma çabası içindeki bu tekpartili rejim, aynızamanda işçi sınıfı üzerinde de bir diktatörlük olarak gelişmiş olsa bile, sözkonusu rejimi çok daha halkçı bir çizgiye zorlayabilecek güçlü bir işçi ve köylü örgütlenmesinin olmadığını, ve toplumun herhangi bir demokratik deneyiminin bulunmadığını belirtmek ayrıca gerekmektedir... Yine aynı rejimin ülkeyi demokratikleştirebilecek esaslı bir toprak reformu yapamamış olması da, yönetirken Kürt üst sınıflarına, kürt feodalizmine dayanmak zorunda kalmasıyla ilgilidir... Şüphesiz Cumhuriyet’in kuruluştaki bu temel zaaflar, günümüzdeki halk düşmanı karşı-devrimci gelişmenin, yeniden emperyalist güçlerin ağlarına takılma sürecinin başlıca nedenleri arasında yeralmıştır... Tüm bu belirtilmesi gereken gerçeklere karşın, bazı akılsızlar ve ayrıca kötü niyetliler tarafından “halk düşmanı”, ve hatta “faşist” gibi yansıtılmaya çalışılan Mustafa Kemal rejimi, ağırlıklı olarak halktan yana ve koşulların zorlamış olduğu bir diktatörlüktür...

 

Bu rejimin halktan yana olduğunun en somut göstergesi, ülkeyi modernleştirecek, özgür düşünceli yeni nesiller yatiştirilmesine dayanak oluşturacak laik yasaların, medeni kanunun kabuledilmesidir. Özellikle laik bir eğitimin başlatılmasıdır. Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla karşı-devrimin fidanlığı olabilecek dini akımların denetim altına alınmalarıdır. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesidir... Bazı çokbilmiş “aydınlar” kılık kıyafet devrimini küçümsemeye kalksalarda, aynızamanda biçimin de özü etkilediğini anımsayarak, bu işin boşyere yapılmadığını, halkçı bir öz taşıdığını, özellikle özgürleştirilmeye çalışılan kadınlar açısından önem taşıdığını vurgulamakta yarar vardır... Ve zaten bu gerçeği, biçimin özü etkilediği gerçeğini çok iyi bilen karşı-devrimci güçler, sahte bir “demokrasi” ve “özgürlükler” söylemiyle, ve gözü sulu bir “mazlum” dilenci üslubuyla, cumhuriyetin kılık-kıyafet devriminde çatlak yaratmaya, sıkmabaşlı koçbaşlarıyla laiklik ilkesinin temelleri sarsmaya çalışmaktadırlar...

 

Özet olarak, bazı “çokbilmiş” ve yetersizlikleri ölçüsünde burunları birkarış havada liberal etiketli aydınların TV kameraları karşısında açık açık iddia ettikleri gibi, -emperyalist- Batı’ya yaklaşmak, “dahil” olmak, AB’ye girmek, “demokrasinin garantisi” değildir. Bu gerçeği kanıtlamaya kalkmak bile abestir. Çünkü, Türkiye 1951 yılından beri “demokratik Batı’nın yaşam değerlerini ve rejimini korumak amacıyla şekillendirilmiş” NATO’nun “eşit” bir üyesidir. Diğer yandan, hem 12 Mart rejiminin ve hem de 12 Eylül rejiminin gerisinde aynı NATO’nun olduğu ise bilinen gerçeklerdendir. Bu arada, -çok daha Batılı Yunanistan’da gerçekleşmiş olan- 1967 Albaylar darbesinin de yine hazır NATO planı çerçevesinde yapıldığını anımsatmakta yarar vardır... Diğer yandan, “demokratik Batı”nın eliyle Asya’da, Afrika’da, Orta ve Latinamerika’da örgütlenmiş kanlı darbeler öyle geçmişte kalmış gerçekler de değillerdir. Tüm bunların ötesinde, “demokrasi”yi Batı’da nasıl bir geleceğin beklemekte olduğunu ise pek uzak olmayan bir gelecekte daha iyi görebileceğimiz anlaşılmaktadır.

 

Demokrasinin Türkiye'de tek olurluğu ve garantisi, emperyalist Batı’nın IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlarının şekillendirdiği mali prangalardan, Batı merkezli uluslarüstü dev tekellerinin sultalarında ülke ekonomisinin kurtarılmasına bağlıdır. Demokrasinin olurluğu için, ülke’nin üretici güçlerini harekete geçirir, ve üretimi arttırırken, ulusal gelirin paylaşımındaki adaletsizliği düzeltmek gerekmektedir. Bireyleri, ve özellikle kadınları ve çocukları daha fazla koruyan adaletli yasalar getirmek, halkına karşı dürüst ve adaletli bir idari mekanizma, ve işleyen bir adli denetim mekanizması oluşturabilmek gerekmektedir. Yargıyı yürütmenin baskısından kurtararak tamamen bağımsız hale getirmek gerekmektedir. Halkın eğitim düzeyini, demokrasi bilincini yükseltmek gerekmektedir. Ve şüphesiz demokrasinin en önemli garantilerinden birisi de, ülkedeki toplumsal yozlaşmanın, yargı mekanizmasındaki yozlaşmanın, demokratik işleyişteki yozlaşmanın başlıca kaynağı olan “kara ekonomi”yi veya "kayıtdışı ekonomi"yi yokedebilmektir... Sermayenin endüstriye akmasını engelleyen egemen spekülatif faliyetlere darbeyi vurabilmektir... Kısacası, kaba ama, tamamen gerçekçi bir halk deyişiyle, “El aletiyle gerdeğe girilmez!”. Aynen bunun gibi demokrasi de tefeci Batı’nın elleriyle değil, bizzat ve ancak kurulacağı ülkenin halklarının kendi elleriyle, bilinçleriyle gelebilir, ve Türkiye toplumu için de bundan başka geçerli bir yol yoktur.

 

Diğer yandan, diplomatik ilişkilerdeki tüm sahte gülümsemelere, oynan tiyatrolara karşın, sömürgeci gelenekli ve değişik ölçülerde ırkçı ideolojili Batı’nın ne mali-sermaye dayanaklı yönetimlerinin, ve ne de ağırlıklı olarak üst sınıfların kültürleriyle beslenmiş vatandaşlarının önemli birkısmının, Türkiye’nin ve benzeri doğulu ve güneyli ülkelerin insanlarını kendileri ile eşit düzeyde görmedikleri sayısız deneyle ve yaşananlarla sabittir. Yani, onlara “dahil olmak” günün dünyasında ham hayaldir ama, onlar tarafından kullanılmak sonderece gerçek bir olgudur... Batı’nın ekonomik ve politik birlikleri yardım kuruluşları değillerdir. Bunlar, azami kâr motivasyonuyla işleyen mali-sermaye guruplarının dünya piyasaları üzerindeki egemenliklerini perçinlemeye yönelik emperyalist birliklerdir...

 

“Demokrasinin ancak AB’ye dahil olmakla gelebileceği” gibisinden tamamen gerçekdışı ve bilinç karartıcı gevezelikleri yapan burunları birkarış havada liberal etiketli mürekkep yalamışlar o ölçüde kendi halklarına karşı duyarsızdırlar ki, Andrew Mango adlı kişinin “Köşk’te türban imajı bozmaz” ifadesinin nasıl derin aşağılayıcı bir anlam yüklü olduğunu, ve Türkiye halkını Batı’nın tamamen dışında gören bir düşünce tarzının ürünü olarak söylendiğini bile hissedememektedirler. Yani Mango, tüm bilgisine ve deneyimine karşın, iliklerine işlemiş o ırkçı dünya görüşü ile, biryandan Washington prangalı din tüccarı siyasi iktidara desteğini verirken, diğer yandan da, “böyle şeyler, ‘Köşk’te türban’ gibi işler, sizin gibiler için anlaşılabilir bir olaydır, biz bunları kale almayız, sizi zaten biliyoruz”  demeye getirmektedir. Fakat Mango’nun, “türban Buckingham sarayında imajı bozmaz” demeyeceğinden, diyemeyeceğinde yüzde yüz emin olabilirsiniz...

 

Bu kendilerini “Batılı” gören liberal etiketli halkına duyarsız bilgiçler ise, Andrew Mango’nun hem dışlama ve hem de derin bir aşağılama yüklü “Başörtülü first lady Türkiye’nin Avrupa’daki imajına zarar vermez.”, gibisinden ifadeleri karşısında herhangi bir üzüntü duyamadan eski söylemlerini sürdürebilmektedirler. ABD elçisinin içpolitik tartışmalarla ilgili aşağılayıcı “kakafoni” değerlendirmesi karşısında utanmazca bir soğukkalılıkla, “Batı’ya dahil olmak demokrasinin garantisidir” diye kulaklarının arkasından cılk yumurtalar çıkartabilmektedirler...

 

Bu liberal etiketli illizyonistlerin, gözboyayıcıların hangi bostanlarda ve hangi kaynakların kirli sularıyla beslenerek yetiştirilmiş olduklarını anlayabilmek pek kolay olmasa da, ırkçı emperyalist ABD yönetiminin, diğer emperyalist merkezlerin, dünyanın ezici çoğunluğu için nasıl bir “demokrasi” seçmiş olduğunu anlamak okadar güç değildir. Dünyamızda üretilen tüm değerlerin yüzde 80’inden fazlasını yutan bu küçük azınlığın dünya kadınlarının çoğunluğu ve yine yüzmilyonlarca çocuk için nasıl bir yaşam tarzı seçmiş olduklarını, politikaları ile dünyanın çoğunluğunu nasıl bir kirli çukura düşürmüş olduklarını, Birleşmiş Milletler raporlarından, UNICEF raporlarından, ve diğer ciddi uluslararası kuruluşların raporlarından anlayabilmek olasıdır.

 

Aşağıda kısaca özetleneceği gibi, faşist politikaların temelinde duran Batı merkezli mali-sermaye güçlerinin, uluslarüstü tekellerin dünyasında ne kadınların ve ne de çocukların durumları daha iyiye gitmektedir. İnsan soyunun bu en zayıf unsurlarının gerçek durumları, nasıl bir dünya da yaşamakta olduğumuzun ve aynızamanda “demokratik” Batı’nın gerçek yüzünün en anlaşılır göstergeleri olmaktadır...

 

- Emperyalizmin tutsağı dünyamızda kadınların ve çocukların gerçek durumları üzerine kısa notlar

 

Cenevre, Eylül 2005 tarihli ve dünyamızda kadınlara yönelik şiddeti kaynakları ve sayılarıyla açıklayan Birleşmiş Milletler raporundaki değerlendirmeye göre, her yıl değişik toplumsal ve etnik kökenlerden ve yaşlardan 200 milyon kadar kadın ve kız yokolmaktadır. Bu yokoluşların gerisinde, cinayet, öldürme, bakımsızlık ve kötü muamele bulunmaktadır. Gıda ve ilaç konularında erkek çocuklar, erkek kardeşler, babalar ve dedeler, kız çocuklara, kız kardeşlere, annelere ve ninelere göre haha fazla yardım görmektedirler. Seksuel bir obje gibi görülen kadınlar, onur cinayetlerinin (töre cinayetleri), asitli saldırıların kurbanları olmaktadırlar. Aynı değerlendirmeye göre, her yıl sadece mutfak kazalarında 5 bin kadın yanarak ölmektedir. Milyonlarca kadın seks ticareti trafiğinde dolaşmakta, sığır gibi satılmaktadır.

 

Daha yedi yıl önce geride bırakmış olduğumuz 20nci yüzyılda yaşanmış olan değişik çatışmalar ve savaşlar içinde farklı nedenlerle 191 milyon insan yaşamını yitirmiştir ve bunların önemli bir oranı kadınlardır, ve kadınların başlıca ölüm nedenleri de sadece ait oldukları cinsle ilgilidir. Sözkonusu yüzyıl, iki büyük dünya savaşıyla ve diğer kanlı çatışmalarıyla insan soyunun yaşamış olduğu en şiddet yüklü zaman dilimidir... Burada hemen anti-parantez belirtmekte yarar vardır; birincisi 10 milyonun üzerinde, ikincisi ise 60 milyonun üzerinde insanın yaşamlarına malolan iki büyük dünya savaşının asın nedeni, emperyalist ülkelerin dünya pazarlarını yeniden paylaşma çabalarıdır... Aynı yüzyıldaki diğer onlarca bölgesel, yerel savaşların, içsavaşların ve kanlı darbelerin gerisinde de yine emperyalist amaçlar, veya doğrudan emperyalist kışkırtmalar vardır.  

 

Lenin (Viladimir Iliç Ulyanov, 1870- 1924), “Emperyalizm: Kapitalizmin Gelişmesinin En Yüksek Aşaması” adlı inceleme yapıtında, emperyalizmin diğer özellikleri ile birlikte, iki büyük dünya savaşının, veya emperyalist yeniden paylaşım savaşının gerisinde duran “eşitsiz ekonomik ve politik gelişme yasası”na da açıklık getirmektedir... Özet olarak, emperyalizm aşamasında kapitalizmin ekonomik gelişmesi eşitsiz bir hal alır. Kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmiş olduğu bu emperyalizm aşamasındaki “eşitsiz gelişme” denen şeyden kasıt, gelişmiş kapitalist-emperyalist ülkelerle aynı sistemin içindeki sömürge ülkelerin gelişmeleri arasınaki uçurum değildir. Olay, ileri kapitalist-emperyalist ülkelerden daha geride olanlardan birinin veya birkaçının teknolojik altyapılarını hızla yenileyerek daha ileride olanlara göre hızla gelişmeleri, onlarla eşit düzeye gelmeleri, veya hatta onların önüne geçmeleri olgusuyla ilgilidir. Sözkonusu ileriye fırlayanlar, geride bıraktıklarının, veya eşit düzeye geldiklerinin pazarlarına gözdikmektedirler, ve bu durum dünya çapındaki kanlı hesaplaşmaların asıl nedeni olmaktadır... Kapitalizmin daha geç geliştiği ve emperyalizm aşamasına daha geç geçmiş olan Almanya ve Japonya gibi ülkelerin hızla ilerleyerek diğerlerine yetişmiş olmaları, ve pazarlardaki paylarını arttırma çabaları, sözkonusu gerçeğin en tipik örneklerindendir... Her iki dünya savaşı da aynı nedenle çıkmıştır.

 

Başlangıçta anılmış olan BM raporuna göre, her yıl kaybolan farklı toplumsal ve etnik kökenden 100- 200 milyon kız ve kadının içinden 1.5 ile 3 milyon kadarı sadece cinsiyet ile ilintili şiddet sonucu öldürülmektedirler. Sayıları karşılaştırmalı olarak yansıtırsak... AIDS (HIV virüsü) nedeniyle her yıl 2.8 milyon kişi, rahatça tedavi edilebilir veya önlenebilir malaria (sıtma) nedeniyle ise 1.27 milyon insan ölmektedir... Anlaşılmış olacağı gibi, cinsiyet ile ilintili şiddet sonucu ölen kadınların sayıları, AIDS veya sıtma nedeniyle ölen kadın ve erkeklerin sayılarından daha fazladır. Bir başka ifadeyle, sadece ait oldukları cins nedeniyle yaklaşık iki veya üç yılda korkunç bir şiddetin kurbanı olarak ölen kadınların ve kızların sayıları, II. Dünya Savaşı boyunca öldürülmüş olan ve sürekli anılan Yahudilerin sayılarına (6 milyon civarında) eşittir ama, kadınlara yönelik bu cinayetler hiç anılmadan, yankı uyandırmadan, sessizce sürüp gitmektedirler...

 

Öldürülen kadınların çok daha fazlası erkekler tarafından fiziki ve psikolojik olarak yaşam boyu sakat bırakılmaktadırlar. Dünya Sağlık Örgütü’nün hesaplarına göre, dünya da her beş kadından birinin ırzına geçilmektedir. Kanada, Yeni Zellanda, Birleşik Kırallık (İngiltere), ve Birleşik Devletler (ABD) gibi ileri kapitalist ülkelerde bile her altı kadından biri tecavüze uğramaktadır. Güney Afrika’da 17 yaş ve altında olan kızların yüde 40 kadarının ırzına geçilmektedir. Hatta Cenevre gibi barışçı bir ortamda dokuzuncu sınıf öğrencisi 1 200 denek arasında yapılan bir araştırma, kız çocukların yüzde 20 kadarının en az bir kez fiziki seksüel istismar ile karşılaşmış oldukları gerçeğini yansıtmıştır... Dünya da ortalama 700 milyon kadın ve kız cinsel tecavüze uğramaktadır. Sözkonusu tecavüz olaylarının 25 milyon kadarı ABD’de, 4 milyon kadarı ise İngiltere’de gerçekleşmektedir.

 

Birleşmiş Milletler bünyesindeki Çocuk Fonu UNICEF’in hesabına göre, tüm dünya düzeyinde 100- 130 milyon kadar kadının üreme organı bozulmuş, sakat bırakılmıştır. Her yıl yaklaşık 2 milyon kızın üreme organı sakatlanmaktadır. Diğer yandan yine her yıl 700 bin ile 4 milyon arasında kadın fuhuşa zorlanmaktadır. Bunlardan 120 ile 500 bin kadarı, pezevenkleri ve çalıştırıldıkları genelevler tarafından sadece Avrupa’da pazarlanmaktadırlar. Seks köleliğinden her yıl elde edilen kârın 7 ile 12 milyar ABD doları arasında oynadığı hesabedilmektedir. Örneğin, Moldova gibi bazı ülkelerdeki seks köleliği trafiği tüm nüfusu dengesizleştirecek düzeye erişmiştir. Ve yeryüzünde HIV pozitif olan, veya asıl olarak cinsel ilişki yoluyla bulaşan AIDS hastalığının virüsünü taşıyan 15- 24 yaş çivarındaki gençliğin yüzde 60’ından fazlasını kadınlar oluşturmaktadır... BM raporuna göre, Sahra’nın güneyinde kalan ülkelerde AIDS’e yakalanmış 15- 24 yaş arasındaki gençlerin içinde kızlar erkeklerden üç kat daha fazladırlar. Bu da, derinleşen yoksulluktan kaynaklanan fuhuş sektöründeki yükselişle bağlantılı olmalıdır...

 

İngiliz The Guardian gazetesinin 25 Eylül 2003 tarihli sayısında yayınlanmış olan Nick Wadhams imzalı “Bush stand on sex trade meets skepticism” başlıklı yazıda, özetle, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışanlara göre, genellikle Rusya, Ukrayna, Polonya, Latin Amerika ve Güney Asya kökenli 50 bin kadar kadının seks kölesi olarak ABD’de kullanıldıkları bildirilmektedir. Yine aynı haberde, -yukarıdaki paragrafta da belirtilmiş olduğu gibi- her yıl 700 bin ile 4 milyon arasında kadınının ve çocuğun seks pazarında satıldıkları veya seks köleliğine zorlandıkları bildirilmektedir.

 

Gordon Thomas imzasıyla 8 Ekim 2006 günü yayınlanan “Köle Pazarı: çocuklar arasında seks köleliği trafiği” başlıklı makalede, özet olarak, Almanya’nın Bavaria ve Saxony bölgelerinden Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’a uzanan anayol üzerinde, Çek Cumhuriyeti’nin batısından Almanya’nın güneydoğusuna uzanan üçgenin ucunda, tam sınırda bulunan küçük Çek kenti Chep, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Alman pedofillerinin mekkesi olarak ünlenmiş. Bu çocuk seksi müşterisi pedofiller, aynı küçük kentte, 50 ABD doları karşılığında kundağından yeni çıkmış “en pahalı” çocukları satınalabilmektedirler. Yaklaşık 38 bin kişinin yaşamakta olduğu küçük kentte 100’den fazla genelev konumunda otel vardır ve fuhuş yapanların gerçek sayıları ise bilinmemektedir...

 

Aynı habere göre, çalışmak ve para kazanmak düşleriyle Batı’ya gitmek isteyen yaşı küçük kızlar -ailelerinden veya bir başka yakınlarından buldukları- 100 ABD dolarını bu işle ilgili Ukrayna mafyasına ödedikten sonra, sahte kimliklerle ve uyuşturucu enjekte edilmiş durumda lüks binek arabalarının içinde önce Bosna’ya sokulmakta, ve ardından da Birleşmiş Milletler gücü denetimindeki “kurtarılmış” Kosovo’ya sokularak “Arizona Market” adını alan fuhuş pazarında seks köleleri olarak çok ucuza pazarlanmaktadırlar. Sadece küçük Moldova’dan bu durumda 6 bin kız vardır. Uyuşturucu bağımlısı haline getirilerek vardiyalı çalıştırılan bu kızlar, ancak ölümle konumlarından kurtulabilmektedirler... Bu arada, 2003 yılı verilerine göre, Kosova’da “barışın” ve “güvenliğin”, 7 bin Birleşmiş Milletler subayı tarafından yönetilen 39 ülkeden 45 bin asker ile sağlandığını ve sözkonusu fuhuş pazarının aynı askerler sayesinde de canlılık bulduğunu anımsatmakta yarar vardır.

 

Bosna’nın 2 bin mil kadar güneyinde, tropik Batı Afrika’da uzanan Fildişi Sahili’nin başkenti Abidjan’da, kent meydanında, altın dişli pezevenkleri tarafından pazarlanan kızların en büyüğünün yaşı 13’ü geçmemektedir... Uluslarüstü tekellerin dünya pazarlarına artan ölçülerde sahip olmalarının, emperyalist politikaların egemenliğinin bir sonucu olarak hem ulusal ve hem de uluslararası arenalarda gelir uçurumları derinleşir, artan yoksullaşma ile birlikte azgelişmiş ülke katagorisine sürüklenenlerin sayıları artarken, giderek yaşları daha da küçülen “malları” ile seks kölesi pazarları hızlı bir yükselişe geçmişlerdir... Abidjan’da “Küçük Kızlar Pazarı” olarak tanınan meydanlarında gözalan renkli keten elbiselerinin içinde satışa sunulan bu kız çocuklarının fiyatları, 5 ABD doları civarındadır ve en pahalıları ancak 15 ABD doları bir fiyata gitmektedir. İsveç’te 5 ABD dolarına ancak ucuzlatılmış bir kilo kıyma alabilmek olasıdır, ve bir paket sigara bile bundan pahalıdır.

 

Uluslararası Göçmen Örgütü’nün Aralık 2003 hesabına göre, sadece Doğu Avrupa’dan yarım milyon (500 bin) seks kölesi kadın ve kız Batı Avrupa’da pazarlanmaktadır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Haziran 2003’de bildirdiğine göre, Avrupa’da sürmekte olan insan ticaretine, AB üyesi Yunanistan ve İtalya dahil 15 ülke derinlemesine bulaşmıştır. Artan kanıtlara göre, bu seks kölelerinin birçoğu pezevenkleri tarafından internet aracılığıyla pazarlanmakta ve işkence görmektedirler. Scotland Yard’ın inancına göre, 2003 yılı içinde Doğu Avrupa ülkelerinden İngiltere’ye fuhuş amacıyla 5 bin kız sokulmuştur. Bunların pezevenkleri kızların herbirinden günde 2 bin ABD doları civarında kazanç sağlamaktadırlar... Eh bu dramatik gelişme, Doğu Avrupa’nın emperyalist Batı tarafından nasıl “özgürleştirilmiş” olduğunun bir göstergesi olarak ta kabuledilebilir.

 

Kölelik, 1948 yılında imzalanıp yayınlanmış olan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi tarafından dünya düzeyinde ağır biçimde mahkumetmiştir. Aynı Bildige’nin 4ncü maddesinde şunlar yazılıdır: “Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti hertürlü biçimiyle yasaktır.” Bildirge’de yeralan toplam 30 madde, ve şüphesiz sözkonusu 4ncü madde, imzacı devletlerin -sözde- garantileri altındadır. Buna karşın, saldırgan emperyalist yıkım politikalarıyla, yerlebir edici işgal operasyonlarıyla, örgütlediği kanlı askeri darbeleriyle, kışkırttığı bölgesel savaşlarıyla dünya halklarının ezici çoğunluğunu derin bir yoksulluğa ve umutsuzluğa sürükleyen emperyalist merkezler, İnsan Hakları Bildirgesi’ni pratikte işlemez hale getirmektedirler. Bildirge’de yeralan maddeleri ayaklar altına alan başat emperyalist güç ise, Birleşmiş Milletler adlı örgütün patronu konumundaki ABD’den, ve yakın bağlaşığı İngiltere’den başkası değildir. Diğer zengin Batılı emperyalist ülkelerde bu gelişmenin başlıca sorumluları arasındadırlar... Zaten köle kadınların ve kızların pazarlandıkları fuhuş pazarları, ya bizzat bu emperyalist ülkelerin büyük kentlerindedir, ya da aynı ülkelerin varlıklı turistlerinin uğrak yeri konumundaki yoksul güneyli ve doğulu ülkelerin kentlerindedir. Bu son anılan ülkeler de, Tayland, Filipinler ve benzeri ülkeler de yine emperyalist merkezlerin denetimleri altındadırlar...

 

Aynı köle pazarlarının sözkonusu emperyalist ülkelerin güvenlik güçlerinin, gizli servislerinin denetimleri dışında özgürce iş yapabilmeleri olanaksızdır. Bu güvenlik güçleri ve gizli servisler ise, olayla ilgili birtakım raporlar vermekle yetinmektedirler sadece Yine bu servislerin aynı pazardan nemalanmakta oldukları ise şüphe bırakmayacak biçimde bellidir. Özellikle CIA’nın seks ve uyuşturucu pazarında önemli bir payı olduğu üzerine onlarca ve onlarca ciddi makale, kitap, araştırma, itiraf, belge mevcuttur...

 

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (International Labour Organisation, ILO) 2006 yılı ortasındaki hesabına göre, bu rahatça sürdürülen insan ticaretinde yılda 31.6 milyar ABD doları kâr elde edilmektedir. Bunun en az yarısından, 15.5 milyar ABD doları kadar tutan bir miktardan endüstrileşmiş zengin ülkeler (emperyalist merkezler) doğrudan sorumludurlar. Sözkonusu kaçakçılığı yürüten kriminaller, kaçırdıkları, pazarladıkları kişi başına 13 bin ABD doları kâr sağlamaktadırlar. Kurbanların çoğu ise, emperyalist merkezler tarafından sömürülerek tüm ekonomik dengeleri bozulmuş olan Doğu Avrupa, Güneydoğu Asya, Afrika ülkelerinden ve ayrıca Latinamerika’nın Brazilya, Kolonbiya, Ekvator ve Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerinden gelmektedirler...

 

Diğer yandan köle pazarı sadece kadın ve çocuk seksi ticareti ile sınırlı değildir... Özellikle halı üretimi, diğer birtakım dokuma işleri ve başka birtakım üretim dallarında çok küçük yaştaki köle çocuklar ve kadınlar ayaklarından tezgahlara zincirlenerek kullanılmaktadırlar. Bunların kaçma teşebbüsleri ölümle sonuçlanmaktadır... Bu köle çocukların ürettikleri maliyetleri sonderece düşük mallar da yine zengin emperyalist merkezlerin pazarlarında ucuza satılarak olağanustü yüksek kazançlar sağlamaktadırlar. Böylece çok geniş bir kitle suça ortak olmaktadır, ve bu kölelik sistemi de yine ABD kuklası birtakım Güneydoğu Asya ülkelerinde yaşam bulmaktadır... Sözkonusu gerçeğin Pakistan ile ilgili bölümünü bundan on yıl kadar önce İsveç TV kanallarına ayrıntılı biçimde açıklamış olan bir erkek çocuk, itirafları nedeniyle kısa süre sonra vahşice öldürülmüştür.

 

Thomas Andrecovich’in Ekim 2005’de bildirdiğine göre, sadece Nepal’de 150 bin küçük çocuk işçi halı üretiminde köle olarak kullanılmaktadır. Aynı habere göre, bunların çoğunluğu korkunç koşullarda, yünlerden yayılan mikro parçacıkları gelişme halindeki zayıf ciğerlerine çekerek, ve sadece 6- 7 yaşlarında, hatta bazı durumlarda daha küçük yaşlarda çalıştırılmaya başlanmaktadırlar. Önemli birkısmı ailelerinden tamamen kopartılmış olan bu çocuklar dövülmekte, çok yetersiz beslenmekte, bir hayvan için bile uyun olamayacak koşullarda yaşatılarak işgüçleri sömürülmektedir. Benzer durumlar Pakistan ve Hindisten içinde sözkonusudur... "Kibritçi Kız"lar bir tane değil, milyonlarcadır...

 

Tekrar kadınlara yönelik şiddet konusuna dönecek olursak... Yine başlangıçtaki Birleşmiş Milletler verisine göre, sadece ABD’de ev içinde kadınlara uygulanan şiddetin ekonomiye maliyeti yılda 67 milyar ABD dolarına ulaşmaktadır. Şüphesiz ABD’nin işgali altında olan Afganistan ve Irak gibi ülkelerde, ve diğer silahlı çatışma alanlarında kadınlara yönelik şiddetin maliyeti bu verilerle kıyaslanamayacak ölçülerde yüksektir ama, bunlar açıklanmamaktadır... Aslında, BM raporunda altı çizilmiş olmasa da, sadece sözkonusu olgu bile, ABD'de kadınlara uygulanmakta olan şiddetin maliyeti ile ilgili gerçek bile, sözde “kadınları kurtarmak” amacıyla Afganistan’a girmiş olan Pentagon'un ve Bayaz Saray'ın derin ikiyüzlülüğünün, yalancılığının en somut kanıtıdır. ABD'de kadına yönelik şiddetin maliyeti bile, bu ülkedeki egemen şiddet kültürünün boyutları hakkında bir fikir vermektedir. Beyaz Saray'ın dünya düzeyinde uygulamakta olduğu askeri şiddetin, Pentagon’un özellikle Afgan ve Irak halklarına yönelik şiddetinin, bu ülkelerde kadınların ve çocukların yaşamakta oldukları acıların, sonuçta ABD içinde de yankılanacaklarının göstergesi olmaktadır ABD kadınına yönelik şiddetin maliyeti. Yükselen ırkçılıkla birlikte derinleşen ekonomik ve politik kriz koşullarında ABD halkının, ve özellikle bu ülkedeki kadınların ve çocukların başlarına nelerin gelebileceğinin en erken işaretlerinden birisidir 67 milyar dolarlık güncel maliyet... Ev içinde kadına şiddetin Kanada toplumuna maliyeti 1.6 milyar ABD doları, Şili toplumuna ise 1.56 milyar ABD doları kadardır. Şili ile ilgili maliyet, bu ülkenin 1996 yılı ulusal gelirinin yüzde 2 kadarına tekabül etmektedir.

 

Aynı raporda ve daha başka raporlarda “yoksulluğun kadınlaştığı” ifadesi kullanılmaktadır. Bir başka deyişle, kadınlar erkeklere göre çok daha fazla sayılarla ve hızla ağır bir yoksulluğa sürüklenmektedirler... Birleşmiş Milletler verilerine göre günde 2 ABD dolarından daha düşük bir gelirle yaşamak zorunda olan eksterm yoksul 2.5- 3 milyar kadar insanın üçte ikisini kadınlar oluşturmaktadır... UNICEF raporuna göre, Sahra’nın güneyinde kalan ülkelerde doğum sırasında 13 kadından biri ölmektedir. Bu arada hemen belirteyim, BM verilerine göre, -onyıllardır ABD ambargosu altındaki göreceli yoksul- Küba’da 10 bin doğum arasında ölüm oranı yüzde 2.4 kadarken, bu oran zengin Kuzey Amerika’da biraz daha yüksektir...

 

Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu’nun (UNICEF) 2005 yılına ait bir raporuna göre, dünya çocuklarının çoğunluğu artan bir yoksulluğa sürüklenmektedirler. Adları sıralanan Asya, Afrika ve Latinamerika ülkelerinde kız ve erkek çocuklar kirli amaçlar uğruna kullanılmakta, korkunç bir yoksulluk ve açlıkla boğuşmakta, savaşlarda asker olarak kullanılmakta, suça itilmektedirler. Aynı UNICEF raporuna göre, 1989 yılında kabuledilmiş olan Çocuk Hakları Anlaşması’na karşın, yeryüzünde sayıları 1 milyarı aşkın çocuk en temel haklarından yoksun olarak yaşam kavgası vermektedirler...    

 

Sözkonusu rapora göre, 640 milyon çocuk uygun barınaktan; 500 milyon çocuk herhangi bir sağlık hizmetinden; 400 milyon çocuk içilebilir güvenlikli sudan yoksundurlar. Çocukların 300 milyon kadarı nelerden yararlanabilecekleri konusunda hiçbir bilgiye sahip değillerdir, ve 270 milyon çocuk sağlık hizmetlerinden tamamen habersizdir. Yine çocukların 140 milyonu hiç okul yüzü görmemişlerdir ve 90 milyon kadar çocuğun yiyecekleri ellerinden alınmaktadır. Dünya düzeyinde 15 milyon AİDS yetimi çocuk vardır... Savaşların ve iççatışmaların en büyük kurbanları çocuklar olmaktadır ve 1990’lı yıllardan beri öldürülen 3.6 milyon insanın yaklaşık yarısı çocuktur. Kara mayınlarının, seksüel şiddetin kurbanları onlar olmaktadır ve asker olarak kullanılmaktadırlar.  

 

Yukarıda özetlenmiş olan raporun dışında, hemen anti parantez belirteyim, Kongo’da LRA (Lord’s Resistance Army) bünyesinde 30 bin çocuk asker olarak kanlı katliamlarda kullanılmaktadır. Sadece Afrika ülkelerindeki çatışmalarda asker olarak kullanılan 300 bin kadar 10- 17 yaşları arasında çocuk vardır. Daha önce Sierra Leone’de yaşanmış olduğu gibi, Kongo (Zaire) toprakları içinde LRA, The Lord’s Resıstance Army (türkçeleştirilmişiyle, İsa’nın veya Allah’ın Direniş Ordusu) bünyesi içinde örgütlenip kanlı köy baskınlarında kullanılan bu çocuk askerler trajedisinin gerisinde Batılı tekeller durmaktadır. Joseph Kony tarafından yönetilen LRA, 1987 yılında paramiliter bir güç olarak Uganda’da kurulmuştur. İlk operasyonlarına Uganda’nın kuzeyinde ve Sudan’ın güney toprakları içinde başlamıştır...

 

Aslında kaynakları dikkate alındığında Afrika’nın en zengin ülkesi, ve hatta dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Kongo, dünya kobalt yataklarının yarısına sahiptir. Bu stratejik maden ABD tarafından depolanmaktadır. Yine Kongo, zengin uranyum yataklarına sahiptir. Ayrıca zengin bakır, ve altın madenlerine ve diğer değerli minarallere sahibolan Kongo’nun halkı alabildiğine derin bir yoksulluğu paylaşmak zorunda kalmaktadır. Ocak 1961’de tuzağa düşürülerek işbirlikçi Moiz Çombe’nin egemen olduğu Katanga topraklarında CIA ve Belçika gizli polisinin elinde vahşice katledilip yakıldıktan sonra parçaları asitte eritilmiş olan halk kahramanı Patrice Lumumba’nın ölümünden beri soyulan, başta ABD olmak üzere emperyalist güçler tarafından vahşi iç çatışmalara sürüklenen Kongo’da, 1960’lı yıllardan bu yana 12 milyonu aşkın insan öldürülmüştür ve cinayetler devametmektedir...

 

El- Kaide veya hatta tamamen halk tabanlı ve haklı bir mücadelenin ürünü olan Filistinli Hamas ve Lübnanlı Hizbullah gibi örgütlenmeler karşısında bire bin katarak aleyhte propoganda yapan, bunları “terör örgütleri” olarak tanımlayan Batı, 30 bin çocuk askerin hizmet verdiği kökten dinci Hıristiyan ideolojili kanlı The Lord’s Resıstance Army (LRA) (türkçeleştirilmişiyle, İsa’nın veya Allah’ın Direniş Ordusu) karşısında gık bile çıkartmamaktadır. Sözkonusu çocuklar ya ölüm ya asker olma alternatifleri karşısında bırakılarak silahlandırılıp kullanılmaktadırlar... Çocukların kaza ile “Allah’ın Ordusu” adıyla herhangi bir Müslüman ülkede örgütlenip halka yönelik katliamlarda kullanılmış olduklarını bir düşünün, nasıl yer yerinden oynardı...

 

Emperyalist sömürünün pençesinde tüm toplumsal ekonomik dengeleri tahribedilmiş olan derin bir yoksulluğun pençesindeki zengin Afrika’da, ilaç yokluğu ve korumasızlık nedeniyle günde 2 476 çocuk sıtmaya yakalanmaktadır. Ve bu sıtma (malaria) çocuklarda diğer sağlık problemlerine de yolaçmaktadır. Gelişme sorunlarına, sara hastalığına (epilepsi) ve kansızlığa (anemi) neden olmaktadır. Okula gidebilenler okuldan olmakta ve çalışabilecek gücü pek olmayan insanlar olarak yetişmektedirler. Afrika’da malaria (sıtma) problemini engelleyebilmek için yılda 3 milyar ABD dolarına gereksinim vardır ve eğer her Amerikalı 10 dolar verecek olsa yılda bir milyon çocuk kurtarılabilecektir... Yugoslavya’yı yıkmak için 78 günde 60 milyar ABD dolarından fazlasını füze olarak atan, Irak’ı yıkmak için dört yılda trililyon doları harcayan, askeri bütçesi artık 500 milyar dolardan çok fazla olan ABD, Afrika’da sıtmayı engellemek için 3 milyar doları gözden çıkartmamaktadır...

 

Aslında ABD gibi dünyanın kaynaklarının en büyük kısmını sömürmekte olan en zengin emperyalist ülkede bile çocukların durumları sonderece üzüntü vericidir. Yine son anılan UNICEF raporuna göre, her 35 saniye de bir bir Amerikan çocuğu tamiredilemez kötü muamele veya aşağılama ile karşılaşmaktadır. Her 36 saniyede bir yoksul, yoksulluğa mahkum bir Amerikan çocuğu doğmaktadır. Her 42 saniye de bir sağlık sigortasından yoksun bir Amerikan çocuğu doğmaktadır. Her iki dakikada bir normalden düşük kilolu bir bebek dünyaya gelmektedir. Her 4 dakida bir doğum öncesi bakıma alınmamış annelerden bir bebek doğmaktadır. Ve her 19 dakikada bir henüz bir yaşını doldurmamış bir bebek ölmektedir. Her 6 saatte bir kötü bakım veya muamele sonucu bir çocuk ölmektedir.

 

Aslında, acı veren sayılar, istatistikler uzayıp gitmektedirler. Ve biryandan doğa, biryandan kadınlar ve çocuklarla birlikte gelecek nesiller yokedilirlerken, ABD’de “Yeni Tutucu” denenler, Türkiye’de bunların uzantıları olan “Sıkmabaşlar”, ve yine bunların dünyadaki diğer benzerleri, inanç tacirliği yapmakta, sürekli sahte "cennetler" vadederek iğrenç yalanlarını derin bir utanmazlıkla kusmaktadırlar. Ve çanlar gelecek nesiller için, tüm dünya için çalmaktadır.

 

Yusuf Küpeli

 

yusu@comhem.se

 

18 Mart 2007

 

 

Kaynaklar:

Executive Summary, Geneva, September 2005, q=cache:JkqPnnJXf4J:www.dcaf.ch/women/pb_women_ex_sum.pdf+women%2Bprostitution%2Bwar%2Bhunger&hl=sv&ct=clnk&cd=15unger&hl=sv&ct=clnk&cd=15

Radical Pedagogy (2005), http://radicalpedagogy.icaap.org/content/issue7_2/neito.html  

the state of the world brief introduction to global issues, http://www.worldrevolution.org/projects/globalissuesoverview/overview2/BriefOverview.htm  

 

BUSH BRINGS DOUBLE STANDARD TO U.N., GROUPS CHARGE

http://209.85.135.104/search?q=cache:iU0HCfsvCScJ:www.twnside.org.sg/title2/ttcd/SO-02.doc+women%2Bpoor%2Bhunger%2Bprostitution%2Bslave%2Baids&hl=sv&ct=clnk&cd=7

 

BUSH STAND ON SEX TRADE MEETS SKEPTICISM,

http://www.guardian.co.uk/uslatest/story/0,1282,-3188196,00.html 

 

Feminisation of poverty, By Giselle Finne - January 2001 http://www.ymca.int/index.php?id=637

 

Paedophiles, Cheb sex capital of Europe Captive market:
The sexual slave traffic in children,

Sunday, October 8, 2006 http://www.canadafreepress.com/2006/thomas100806.htm

 

Other articles by Gordon Thomas, Focus on Africa!, http://www.bergen.edu/foa/issues.htm

 

The world’s sexual slave market…

Canada Free Press | October 8, 2006

http://enthousiazo.wordpress.com/2006/10/08/the-worlds-sexual-slave-market/

 

Nepal or Slave-pal?

by Thomas Andrecovich
November 2005
http://ihscslnews.org/view_article.php?id=75 

UN Promotes Child Sex Slave Market for Pedophiles  (continued)
by GORDON THOMAS http://www.conspiracyplanet.com/channel.cfm?channelid=52&contentid=3969&page=2

HIV/AIDS among Women

April 2006 http://www.cdc.gov/hiv/topics/women/resources/factsheets/women.htm

 

Using Children as 'God's Army'

By Kirsten A. Powers, The American Prospect. Posted June 12, 2006.

http://www.alternet.org/movies/37373/

 

The Use of Child Soldiers in the Democratic Republic of Congo

http://www.hrw.org/campaigns/crp/congo.htm

 

HRW Condemns Recruitment of Child Soldiers in Congo

http://hrw.org/english/docs/1998/08/11/congo1285.htm

 

Former child soldiers reclaim their lost childhood,

By Kun Li http://www.unicef.org/emerg/index_25818.html

 

Republic of Congo Civil War

http://www.globalsecurity.org/military/world/war/congo-b.htm

 

 

Bağlantılı metinler:

 

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

 

SİNBAD, YENİ KÖŞK MODASINI TÜM OKUYUCULARINA TANITIR. KÖŞKÜN BEKLENEN SAHİBİNİN YARATACAĞI SANSASYONEL MODANIN ÇOK GİZLİ FOTOĞRAFLARI SİNBAD'IN ELİNE GEÇMİŞTİR. DÜNYA BASININDA İLK KEZ YERALAN BU ÇOK GİZLİ FOTOĞRAFLARIN İLGİYLE KARŞILANACAĞINI UMARIZ. (fotoğraflarla birlikte haberi hazırlayan: Y. Küpeli, 2006.10.21)

 

Yusuf Küpeli, Yaşananlardan çocuklarla ilgili bazı küçük kareler, ya da geleceğimizi kurşunlarken

 

Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 

Yusuf Küpeli, Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar  üzerine kısa notlar

http://www.sinbad.nu/