Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

Kadınları kefen gibi örten kara çarşafın, kafayı ve boynu sımsıkı sarıp sadece yüzün bir bölümünü açıkta bırakan sıkmabaş modasının İslamiyet ile doğrudan bağı olmadığı gibi, hele hele özgürlüklerle uzaktan yakından bağı yoktur. Tam tersine -kadının birinin malı olduğunu simgeleyen- bu tip giysiler, kadınlardan başlayarak tüm toplumu köleleştirmenin ilk büyük adımıdır. Günümüz Türkiye'sinde, kara çarşafın ve türbanın "özgürlüklerin" sembolü olduğunu iddia etmeye kalkanlar, öncelikle nüfusun yarısını köleleştirerek ülkeyi binlerce yıl geriye götürüp tamamen teslim almak isteyen emperyalist güçlerin ajanlarıdırlar, hiçbir değer yargısı olmayan din tüccarı satılık kişiliklerdir, karakter bozukluğu olan tipik psikopatlardır. Bu katagorilerin dışında safca sözkonusu oyuna gelenler varsa eğer, onlarda kör cahillerdir... Türban, kara çarşaf ve benzeri kadın giysileri ile ilgili kurallar, İsa'dan önce yaklaşık 1500'lü yıllarda tarih sahnesinde gözüken ve yine İ. Ö. 1000- 800'lü yıllarda büyük militarist bir güç olan acımasız Asuri İmparatorluğu'nun yasalarında vardı. Bu dehşet verici yasalar, İ. Ö. 1925 yılında tahta oturmuş ünlü Babil kıralı Hammurapi'nin el- kol kesmeyi içeren yasalarından dahi geriydiler. Evli kadınlar için türbanı, benzeri örtünme yöntemlerini veya hatta çarşafı zorunlu kılan Asur yasaları, bölgede kadın- erkek ve diğer toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde bir geriye dönüşü simgelemekteydiler... (...) Evet, İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık 1600- 1900 yıl ve günümüzden üç- dört bin yıl önceki katı baskıcı toplumsal kurallar, kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu cendereye sokan yaşam tarzları günümüzde yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Dünya egemenliği peşindeki Washington ve Washington bağlantılı işbirlikçi yerel politik iktidarlar tarafından -toplumların daha kolay köleleştirilip soyulabilmeleri amaçlarıyla- dört bin yıl öncesinin baskıcı militarist Asuri toplumu örnek alınmaktadır... 

 

Bağlantılı linkler, ayrıca bakabilirsin:

 

 

Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

Yusuf Küpeli

Kadınları kefen gibi örten kara çarşafın, kafayı ve boynu sımsıkı sarıp sadece yüzün bir bölümünü açıkta bırakan sıkmabaş modasının İslamiyet ile doğrudan bağı olmadığı gibi, hele hele özgürlüklerle uzaktan yakından bağı yoktur. Tam tersine -kadının birinin malı olduğunu simgeleyen- bu tip giysiler, kadınlardan başlayarak tüm toplumu köleleştirmenin ilk büyük adımıdır. Günümüz Türkiye'sinde, kara çarşafın ve türbanın "özgürlüklerin" sembolü olduğunu iddia etmeye kalkanlar, öncelikle nüfusun yarısını köleleştirerek ülkeyi binlerce yıl geriye götürüp tamamen teslim almak isteyen emperyalist güçlerin ajanlarıdırlar, hiçbir değer yargısı olmayan din tüccarı satılık kişiliklerdir, karakter bozukluğu olan tipik psikopatlardır. Bu katagorilerin dışında safca sözkonusu oyuna gelenler varsa eğer, onlarda kör cahillerdir... Türban, kara çarşaf ve benzeri kadın giysileri ile ilgili kurallar, İsa'dan önce yaklaşık 1500'lü yıllarda tarih sahnesinde gözüken ve yine İ. Ö. 1000- 800'lü yıllarda büyük militarist bir güç olan acımasız Asuri İmparatorluğu'nun yasalarında vardı. Bu dehşet verici yasalar, İ. Ö. 1925 yılında tahta oturmuş ünlü Babil kıralı Hammurapi'nin el- kol kesmeyi içeren yasalarından dahi geriydiler. Evli kadınlar için türbanı, benzeri örtünme yöntemlerini veya hatta çarşafı zorunlu kılan Asur yasaları, bölgede kadın- erkek ve diğer toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde bir geriye dönüşü simgelemekteydiler...

Carl Grimberg (1875- 1941), 1906- 09 yıllarında Göteborg Üniversitesi'nde doçentlik yapmış çok değerli bir tarih öğretmeni, yazar ve yayıncıdır. Alabildiğine ağır bir emeği gerektiren araştırma ürünü değişik eserlerinin yanında Grimberg, ilk cildi 1926 yılında tamamlanıp ertesi yıl basılan -kültür ağırlıklı- 14 ciltlik bir dünya tarihinin de büyük bölümünün yazarı ve eserin tümünün redaktörüdür. Kıt zaman içinde değişik kaynaklara giderek bu metni uzatmamak için, sadece Carl Grimberg'nin "Världshistoria- Folkens Liv och Kultur" (Dünya Tarihi- Halkın Yaşamı ve Kültürü) adlı 14 ciltlik yapıtının 1'nci cildindeki Asuri İmparatorluğu'nun yasaları ile ilgili bölümleri burada özetleyerek, türbanın ve kara çarşafın geçmişi hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Ve şüphesiz herkesin rahatca anlayabileceği gibi Grimberg, İsa'dan bin yıl önceki sözkonusu toplumsal kültürü anlatırken, ne İslamiyet'i ve ne de günümüzde Türkiye'de yaşanmakta olan çılgınlıkları ve İslam ticareti ile maskelenmeye çalışılan büyük toplumsal ihaneti aklının köşesinden geçirmemiştir. Araştırmasını herhangi bir politik kaygı taşımadan sadece bilim aşkı ile özgürce yapmıştır. Kısacası Grimberg, günümüzde moda olan Washington merkezli İslam karşıtı akımların ve bunun ayrılmaz bir parçası olan İslam ticaretinin tamamen dışında bir bilim adamıdır, sadece ve sadece gerçeğin tarihsel köklerini araştırıp göstermeye çalışmaktadır.

Değişik tarihçilerin verdikleri bilgilere göre, Babilliler gibi semitik bir halk olan Asuriler, batıdan, Suriye çöllerinden at sırtında bölgeye gelip yerleşmişlerdir. Ve onlar, 1'nci Babil (aynızamanda başkentleri'nin adı = Babylon = Tanrının Kapısı) devletinin kültürel mirası üzerine alabildiğine ataerkil, katı acımasız insani ilişkileri içeren bir toplumsal sistem kurmuşlardır. Tüccar ve militarist bir imparatorluk, medeniyet geliştirmişlerdir... Örneğin, farklı tarihçilerin verilerine göre, İsa'dan bin yıl önce Asur ordusunun kullanmış olduğu silahlar Ortaçağ Avrupası ordularının silahlarından geri değildir.

Babil mirası üzerinde yükselen bu yeni medeniyetin adı, Asur adlı en büyük "yaratıcı"larından ve ilk başkentlerinin adından gelmektedir- daha ileri dönemde başkentleri, günümüz Musul'unun 100 km kadar doğusunda, Dicle kıyısında olan tarihi Nineve kenti olmuştur. Güney Kafkasya'ya, Anadolu'ya, İran'a dek tüm bölgeyi kolonileştirmiş olan Asuri İmparatorluğu, nedeni tam anlaşılamamakla birlikte acımasız bir iççatışmanın ürünü olduğu sanılan bir zaaf sonucu, en güçlü olduğu dönemde, kuzeyden Medler'in ve güneyden de intikamcı Babilliler'in (Kaldeliler) birleşik saldırıları ile İ. Ö. 612 yılında tarih sahnesinden silinmiştir. Medler ve Kaldeliler (eski Babilliler) Nineve'yi üç aylık bir kuşatmanın ardından elegeçirip, az görülür bir intikam duygusuyla baştan aşağı yakmışlar, yakmışlar, taş üstünde taş bırakmamışlardır.

Yaklaşık 2500 yıl sonra Nineve'nin külleri arasından dönemin en büyük devlet kitaplığına ait 20 bin tablet bulunmuştur... Sözkonusu tabletler birçok bilinmeyen tarihi gerçekle birlikte Asurlular'ın çevresindeki toplumların tarihlerinin anlaşılmasına da yardımcı olmuşlardır. Bunlar, bazı ataerkil (pederşahi) baskıcı kültürlerin, kadınları toplumda en arkaya iten ve bir erkeğin kölesi olduğunu göstermek için onları türban ve benzeri cenderelerin içine sokan modaların Arap ve İslam toplumlarına nereden geldiğini de açık etmektedirler... Örneğin, Ermeni toplumunun sahip çıktığı Ararat (Ağrı) adı, Asuri anallerinde (güncelerinde) bulunmuştur ve bu Asurilerin oraya verdikleri kendi dillerinden bir addır. Diğer yandandan İrani toplulukların, Med ve Perslerin tarihleri ile ilgili ilk bilgilere de yine Asuri anallerinde rastlanmaktadır. Ve konumuz açısından en önemlisi, birçoğu ortak olan Babil ve Asuri tanrıları, İslamiyet'in semitik "Alah"ı gibi hem "yaratan" ve hem de "yıkan"dır. Yine onlar, aynen "Allah" gibi "iyiliği" ve "kötülüğü", tüm "gücü" kendi ellerinde toplamışlardır. Halbuki Hint- Avrupai ve bağlantılı Hint- İrani mitolojilerin "yaratıcı" güçleri sadece iyiliği temsilederlerken, karşılarında ise yine sadece "kötülüğü", "yıkıcılığı" temsileden şeytani bir "güç" veya "güçler" vardır.

Özet olarak Carl Grimberg'nin anlattıklarına göre, Hamurrapi'nin yasalarının yazılı olduğu taş, 1901 yılında eski Pers kenti Susa'da bulunmuştur. Bu taş, dünyanın tanınan en eski yasa kitabı olarak kabuledilmektedir. Ve aynızamanda "sıkmabaş" geleneğiyle de bağlantılı sözkonusu Asur yasaları, toplumsal anlamda Hamurrapi'nin yasalarından dahi bir geriye gidiştir...

Örneğin, Hammurapi yasalarına göre bir yargıcın rüşvet alarak yanlış bir karar verdiği kanıtlanabilirse, sözkonusu yargıç aldığının 12 mislini ödemek zorundadır. Ve aynı kişi birdaha da yargıçlık yapamamaktadır... Diğer maddeleri de gözönüne alınırsa, günümüzün en gelişmiş ceza yasalarına göre toplumsal anlamda suçla orantılı olmayan çok ağır cezalar içerdiği anlaşılan bu yasalara göre, yalancı tanıklar öldürülebilmekte, bazı durumlarda hırsızların elleri kesilebilmekte; veya diğer durumlarda hırsız çaldığı şeyin değerinin 30 mislini geri ödemek zorunda kalmakta; eve hırsızlığa giren öldürülüp içeriye girdiği yere gömülebilmektedir vs..

Bazı kil tabletlerden elde edilen bilgilerin ışığında, önceki (Babil öncesi) Sümer toplumuna ait yasalar karşısında daha sonraki Hamurrapi yasaları, evlilikle ilgili kurallar konusunda bir ilerlemeyi temsiletmekte imişler. Hammurapi'den önce kadınlar, -günümüzde de başlık parası ile biraz yumuşatılmış bir örneğini görülmekte olduğumuz gibi- alınıp satılabilirler, anne veya babanın izni ile tecavüze uğrayabilirlermiş. Hammurapi yasalarında ise kadınlar bazı haklara sahibolabilmişler... Sümer yasalarına göre bir kadın eşine, "sen benim erkeğim değilsin", diye bağıracak olursa, bağlanıp nehre atılabiliyor veya kent surunun kulesinden aşağıya itilebiliyormuş. Babil yasaları ise erkeğin çok evliliğine izin vermekte imiş ve şüphesiz bu işte kadının doğurganlığı en önemli rolü oynamaktaymış.

Hammurapi'den önce eşlerin ayrılma olayı, herkese açık biryerde erkeğin kadına, "sen artık benim karım değilsin" demesi ve biraz birşeyler ödemesi ile kolayca gerçekleşiyormuş- İslam toplumlarında da yeri olan ve "boş ol, boş ol, boş ol" tarzında kadının erkek tarafından boşanması gibi. Böylece, -yanılmıyorsam eğer- erkeğin üç kez "boş ol" demesiyle aynı sorunu çözen şeriat yaslarının nerelerden geldiği sanırım şimdi daha iyi anlaşılmaktadır... Yine Hamurrapi öncesi yasalar göre, kaza ile aynı sözü kadın erkeğe söyleyecek olursa, bağlanıp nehre atılıyormuş. Hammurapi yasaları ise bu durumu kadının yararına biraz yumuşatmışlar, kadına süreci tamir fırsatı tanıdıkları gibi, boşanmada ödenenin miktarınıda yükseltmişler vs.. Ve şüphesiz tüm bunların günümüzden yaklaşık dört bin yıl önceki ataerkil (pederşahi), alabildiğine baskıcı katı erkek toplumlarına özgü gerçekler olduğunu tekrar anımsamakta yarar vardır.

Zalim Asuri yasaları ise, yukarıda özetlenen bazı gerçekleri bile aratacak nitelikteler... İ. Ö. 1900'lü yıllara ait Hammurapi yasalarının yanında İ. Ö. 1300'lü yıllara özgü Asuri yasaları, bir ilerlemeyi değil, tam tersine gerilemeyi, kötüleşmeyi temsiletmekte imişler. Korkunç katı Asuri yasalarına göre, kulak, burun, parmaklar kesilmekte, surat bütünüyle bozulmakta, göz çıkartılmakta ve erkekler hadım edilmektedirler...

Asuri evlilik yasası Yahudi toplumunun yasalarına benzemekte imiş. Her iki yasaya göre, ölen erkek kardeşin dul karısı ile evlenme zorunluluğu varmış- aynı gelenek halen Anadolu'nun en geri bölgelerinde, ataerkil kültürün en güçlü biçimde egemen olduğu bölgelerde sürmektedir... Eğer en yakın erkek akraba henüz çocuksa, 10 yaşına dek bekleniyor ve 10 yaşını doldurunca dul kadın ile bu çocuk evlendiriliyormuş. Boşanma ise Babil toplumuna göre çok daha kolaymış ve erkek eşini elleri bomboş rahatca sokağa atabiliyormuş. Ve bu yasaların en korkunçlarından birine göre, eğer evin kadını  kocasına ait olanı bir köleye veya hizmetçi kadına verirse, alanın burnu ve kulağı kesiliyor ve mal sahibine iade ediliyormuş. Böyle bir durumda evin erkeği de karısının kulağını kesme hakkına sahipmiş. Eğer adam karısının kulağını kesmezse, hediyeyi almış olanlarında kulak ve burunları kurtuluyormuş.

Eğer evli bir kadın başkasının evinden hırsızlık yaparken yakalanırsa ve kocası çalınanın bedelini ödeyebilirse, hırsız kadın sadece tek kulağını kestirerek kurtulabiliyormuş. Yok eğer koca ödeyemezse, diğeri (evsahibi) hırsızlık yapan kadının burnunu kesiyormuş. Eğer bir kadın erkeğe el kaldırırsa, hem para cezası ödüyor ve hem de yirmi kez kırbaçlanıyormuş. Kadın elkaldırdığı adamın bir hayasını sakatlamışsa, parmaklarından biri; iki hayasını birden sakatlamşsa, iki göğsü kesiliyormuş. "Göze göz, dişe diş" prensibi bu yasaların temelini oluşturmakta imiş. Ve şüphesiz tüm bu yasalara göre asıl "suçlu"nun ve zor durumda bırakılanların hep kadınlar olduğu açıkça gözükmektedir.

Eğer bir adam karısını başka erkekle yakalarsa, her ikisini de öldürme hakkına sahipmiş. Eğer bundan vazgeçerse, burunlarını kesebiliyormuş. Karısını affedecek olursa, suçortağını da affetmek zorunda imiş vs.. Eğer biri kanıt gösteremeden bir kadının kocasını aldattığını veya erkeğin doğal olmayan cinsel ilişkiler kurduğunu (eşeklerle vs. olmalı) söylerse, 50 kırbaç ve bir ay kıralın hesabına kürek cezasına çarptırılıyormuş vs..

Günümüz Türkiyesi'nin asıl yakıcı toplumsal sorunlarını, örneğin yaklaşık 14 milyon insanın günde bir Dolar civarında bir gelirle yaşam savaşı vermekte olduğu gerçeğini, iftar çadırlarını dolduran açları, dağıtılan üç-beş kuruşluk yardımı kapabilmek için birbirlerini çiğneyen insanları görmemezliğe gelerek, Türkiye toplumunu en az dört bin yıl geriye götürecek "türban özgürlüğü" gibi kadını ve dolayısıyla tüm toplumu köleleştirici gerici talepleri ön plana çıkartmak, en hafif tabiriyle halka ihanettir, yaşanan acı gerçekleri hasır altına süpürme ahlaksızlığıdır. Bu tip sahte "özgürlük" talebleri ile Türkiye toplumu dört bin yıl öncesinin Asuri toplumuna benzetilerek tam anlamıyla köleleştirilmek ve daha ağır bir sömürü kısgacına sokulmak istenmektedir...

Asuri toplumunda evli kadınlar dışarıya çıkarken örtünmek, türban veya çarşaf giymek zorunda imişler. Bu giysiler, takılan türban, onların üzerinde bir erkeğin hakkı olduğunun, bir erkeğe ait olduklarının kanıtı oluyormuş- örtünme olayı günümüzde de tamamen aynı anlamı taşımaktadır. Eğer, zamanın Asuri toplumu içinde bir orospu (fahişe), evli kadın gibi örtünürse ve aynı kadının gerçek toplumsal konumu anlaşılırsa, hem 50 kırbaç cezasına çarptırılıyor ve hem de kafası asvaltlanıyormuş- ham petrolün ozamanlarda da kullanım alanı var. Günümüzde "türban özgürlüğü"nü savunanların, ellerinde aynı güç olsa, Asuri yasalarını geri getirebilseler, "orospu" saydıkları başı açık kişilikli dürüst kadınlara aynı işi yaparlar... Eğer bu duruma (bir fahişenin evli bir kadın gibi örtünmesi işine) tanık olupta haber vermeyen biri olduğu anlaşılırsa, ihbarcılıktan kaçınan kişi çırılçıplak soyulup 50 kez kırbaçlanıyor, delinen kulaklarından bir ip geçirilip geri geri sürüklenerek bir aylık kürek cezasını çekeceği yere yollanıyormuş... Asuri toplumunda fahişeler, aşk ve aynızamanda savaş tanrıçası olan, daha başka fonksiyonları da bulunan, çok ağır cezalar veren Tanrıça İştar'ın (İshtar) tapınağında çalışmaktaydılar...

CIA'nın "Yeşil Kuşak" politikasını Türkiye'de yaşama geçiren General Evren rejiminin ihbarcılığı nasıl teşvik etmiş olduğu halen hafızalardadır. Yine aynı rejim, Türkiye toplumunu bundan dört bin yıl önceki Asuri toplumuna benzetmeye çalışan Washington merkezli tarikatlara kapıları sonuna dek açmıştır. Washington merkezli 12 Eylül darbesi, günümüzün sıkmabaş "özgürlükçüsü" halk düşmanlarının iktidara uzanan yolunu temizlemiştir... İş sonuçta parti kongrelerinde harem selamlık oluşturulmasına, bazı bakanların ve vekillerin dahi çok evliliklerine, bazı bakanların karılarından ayrı masalarda oturarak yemek yemelerine, lüks otel balkonlarında namaz gösterilerine, "İslam" ticareti ile halkın milyarlarını dolandırdıkları için arananların bakanların yanında toplantılara katılmalarına, "abdest suyunun al yuvarlarları arttıracağı" yalanlarının okul kitaplarına girmesine, bilimsel evrim teorisine karşı Bush destekçisi faşist Evangelist kilisesinin "yaradılış" yalanının Türkçe okul kitaplarına sokulmasına ve daha sayılması çok uzun bir liste oluşturacak kötülüklere dek gelmiştir... Sıkmabaş köşke dahi sokulup iyice meşrulaştırılduktan sonra gelecek adımın, sıkmabaşın veya dört bin yıl geriye gidişin yasalarla güvence altına alınacağı olacağı bilinmelidir. Bundan sonra sıkmabaşlı olmayan dürüst kadınlara açıkça orospu gözüyle bakılacağı şüphe götürmez bir gerçektir- aynı çevreler, bir erkeğe mal olmadan özgür iradeleri ile bağlanan ve sıkmabaş gibi semboller kullanma gereği duymayan gerçek anlamıyla dürüst kadınlara günümüzde de orospu gözüyle bakmaktadırlar ama, bu görüşlerini halen açıkça dillendirememektedirler... Toplum sözkonusu karanlık amaçlı işlerle boğuşurken, birileri de malı çok daha rahat biçimde götürcektir. Gerisinde sınırlı sayıda uluslarüstü tekelin, mali-sermaye gücünün durduğu postmodern faşizmin politik merkezi Washington'un sıkmabaş "özgürlükçülerine" verdiği desteğin asıl nedeni de budur.

Evet, İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık 1600- 1900 yıl ve günümüzden üç- dört bin yıl önceki katı baskıcı toplumsal kurallar, kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu cendereye sokan yaşam tarzları günümüzde yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Dünya egemenliği peşindeki Washington ve Washington bağlantılı işbirlikçi yerel politik iktidarlar tarafından -toplumların daha kolay köleleştirilip soyulabilmeleri amaçlarıyla- dört bin yıl öncesinin baskıcı militarist Asuri toplumu örnek alınmaktadır... Diğer yandan, haksızlığa karşı bir halk ayaklanması ile doğmuş olan Abbasi İmparatorluğu'nun ve ayrıca Endülüs Emevi Devleti'nin İslamiyet anlayışlarında böyle katı, hoşgörüsüz kurallar kesinlikle yoktur. Asuri İmparatorluğu'nda olana benzer bir hoşgörüsüzlük, Hariciliği resmi doktrin haline getirmiş olan yedinci Abbasi Halifesi Al- Mamun'un (786- 833) rasyonalismine karşı taşralı bir gericilik, reaksiyon olarak sahneye çıkan Ahmad ibn Hambal (780- 855) öncülüğünde doğmuş olan Hambelilik'te görülebilir. Hambeli öğretisinin 1200'lü yılların sonu ile 1300'lü yılların başında doğan ve daha da katı bir türevi olan Ibn Taymiya öğretisinde de böyle bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve bu sonuncusunun daha da reaksiyoner bir türevi olarak 1800'lü yılların başında Suudi Arabistan'da şekillenen ve adını kurucusu Abdul- Vahab'dan alan Vahabilik'te (kendi adlandırmaları ile Muvahhidun/ Birlikçi/ Tekçi öğreti) bu ölçüde bir hoşgörüsüzlüğe rastlanabilir. Ve malesef  Türkiye, CIA beslemesi, en büyük eroin kaçakçısı, köktendinci, "bukalemun" lakaplı Afgan savaş lordu Hekmetyar'ın dizinin dibinde rahatça fotoğraf çektirmiş olan Tayyip Erdoğan'ın eliyle ve asıl olarak bu kişinin gerisindeki güçler tarafından "örtünme özgürlüğü" veya "türban özgürlüğü" yalanları ile 3- 4 bin yıl önceki katı bir hoşgörüsüzlüğe doğru itilmektedir. (Aydınlanmacı Halife Al-Mamun ve reaksiyoner Vahabilik hakkında daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam; 5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar ; 6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar )

Kadınları kapatmakla başlayan böyle çağdışı ataerkil (pederşahi) toplumlara özgü bir hoşgörüsüzlüğün, baskıcılığın, toplumda birseri zincirleme etkileri olacağı ve bu sürecin sonuçta ülkeyi -hiçbir toplumsal hak arama olanağının olmadığı- Suudi Arabistan rejimi gibi kaskatı bir diktatörlüğe sürükleyeceği gün gibi açıktır. Toplumun tüm nefes borularını tıkayan bu tip katı diktatörlüklerin korkunç kanlı çatışmaların, derin politik istikrarsızlıkların kaynakları oldukları ise asırlardır, en azından yakın zamandaki faşist rejimlerin deneylerinden bilinmektedir. Washington'un "Yeşil Kuşak" politikası sonucu şekillenen köktendinci rejimlerin ve akımların etkin oldukları ülkeleri nasıl kanlı bir kaosa sürükledikleri, nasıl bir politik istikrarsızlığın kaynağı oldukları ise gözler önündedir... Sıkmabaş rejimleri sonucu toplumun yarısı, erkek çocukları da doğurup büyüten ve onların karakterlerinin şekillenmesinde en önemli rolü oynayan kadınlar sonuçta ahmaklığa, tutsaklığa ve büyük ölçüde üretim sürecinin dışına itilmiş olacaklardır. Kişilikleri baskı altına alınıp sakatlanmış olan kadınların, boş inançların dışında verebilecek pek birşeyleri olmayan annelerin ellerinde yepyeni hastalıklı nesiller yetişecektir... Böyle bir toplum ileriye sıçrama yapma, kendisini bir üst düzeyde yeniden üretebilme yeteneğini toptan yitirirken, ya dağılıp yokolacak, ya da kanlı çatışmalarla gecikip kan yitirdikten sonra yolunu bulabilecektir... Dünyanın en zengin petrol yataklarına sahibolmasına karşın Suudi Arabistan'ın sürüklenmekte olduğu kaos ortamı gözler önündedir ve geleceğini de yakında görceğiz... Aynı tuzağa düşürülmüş olan Afgan toplumunun trajedisi gözler önündedir... Kaskatı kurallarla yönetilen ve kadınları cendere içine almış olan hoşgörüsüz militarist Asuri toplumuda, sonuçta, derin bir iççatışmaya sürüklenmekten ve tüm askeri gücüne karşın düşmanları karşısında yenilgiye uğramaktan kurtulamamıştır. Kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu ağır baskılar altına alan hoşgörüsüz toplumsal yapısının beslediği iç çatışmalar sonucu Asuri toplumu düşmanları karşısında yenilgiye uğrayıp yokolmuştur. Tarihte birdaha toparlanamamak, dirilememek üzere yokolmuştur.

Peki, Türkiye'nin böyle "İslami" görünümlü karanlık bir diktatörlüğe sürüklenmesinden kimler kazanç sağlayabilir? Bundan kazanç sağlayacak olan, yeni enerji kaynaklarına dayanan teknolojilere geçilinceye dek birsüre daha Ortadoğu'nun, Kafkaslar'ın ve Orta Asya'nın -başta petrol ve doğal gaz olmak üzere- kaynaklarını sömürmek zorunda olan ABD emperyalizmidir. ABD için demokratik ülkeleri denetim altına almak zordur ama, İslami kılıklı, veya ünüformalı bir diktatör tarafından sürü gibi güdülen toplumları denetlemek çok daha ucuz ve kolaydır. Sürünün başı konumundaki kişi veya sınırlı sayıda kişiler satınalınınca, sürüyü gütmek sorun olmaktan çıkar. Türkiye'deki son iki askeri darbe (12 Mart ve 12 Eylül) ve özellikle 12 Eylül darbesi bu gerçeğin en somut kanıtlarıdırlar. Aynı işi artık yeni darbelerle tekrarlamak daha zordur ama, kadınlardan başlayarak tüm toplumu iğdiş edip sürüleştirecek bir "İslamcı" şef aracılığıyla ucuza gerçekleştirebilmek olanaklıdır... ABD kadar Ortadoğu'daki en yakın ortağı İsrail'in de bu oyuna, bu tip "İslamcı" kamuflajlı "sivil" darbelere gerekesinimi vardır. Tayyip Erdoğan'ın İsrail'e yönelik son sözleri ve İsrail'in yanıtları, aklıbaşında kimsenin yutmayacağı bir tiyatrodan başka birşey değildir... Ve sıkmabaşlı başbakanın bir önceki Washington gezisi için vizesini İsrail'den aldığı bilinmektedir... Biryandan yoksul Müslüman Filistin halkı sistematik soykırıma ve zorunlu göçe maruz bırakılırken, Lübnan yerlebir edilirken, "İslamcı" kamuflajlı sıkmabaş Tayyip Erdoğan'ın arada İsrail için ettiği sözler ve O'na verilen yanıtlar sıradan bir kayıkçı döğüşünden, çift taraflı bir takiyeden başka birşey değildir... Kısacası, Türkiye toplumu, I. Dünya Savaşı öncesinden çok daha tehlikeli biçimde karanlık bir serüvene, kanlı karanlık bir kaosa doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır...

Diğer yandan "türban özgürlüğü" gürültüsü ve devletin iplerini eline almış olan siyasi iktidarın sözde "bu devleti temsil etmeme" tiyatrosu gerisine gizlenerek kadrolaşma çabaları, asıl toplumsal sorunların kolayca hasır altına süpürülmesine yardımcı olmaktadır. Aç ve işsiz insanların tüm demokratik ve ekonomik talepleri biryana itilmekte, haklı toplumsal istemleri bastırılmaya çalışılmaktadır... Batı'nın asıl emperyalist şefleri herşeyin farkındadırlar aslında. Farkında olmanın ötesinde, Türkiye'yi en az dört bin yıl öncesinin karanlığına sürükleyerek köleleştirmeye çalışan siyasi kadrolara verdikleri destekle bu süreci yönlendirmektedirler. "Demokratikleşme" taleplerinin gerisine gizlenerek bu sıkmabaş iktidarına destek vermektedirler... Zaten aynı nedenle, Tayyip Erdoğan'a güç aşılayabilmek için, hiçbir normu, özellikle ekonomik kriterleri AB'ye uymayan Türkiye'yi AB'ye alacaklarmış numarası yaparak oyalamakta, zaman kazanmaktadırlar. Kazanılan zaman içinde Tayyip Erdoğan ve çetesinin tüm ipleri ele alabileceğini ummaktadırlar. Bu oyuna gelinmemelidir. Yurdunu -bir parça da olsa- seven tüm politik partiler, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, "örtünme özgürlü" veya "türban özgürlüğü" adlı ahlaksızca yalanın gerisinde gerçekleştirilen operasyona dur diyebilmek için bir asgari müşterekte birleşebilmelidirler. Yoksa çok geç olacaktır ve her gecikme ödenecek beleli yükseltecektir.

Malesef 14 milyon insanın aç sayılabileceği, tüm çalışanların gelirlerinden şikayete başladıkları, ve gelişen toplumsal çılgınlıkla birlikte "sevgili" ve "sayın" sözcüklerinin alabildiğine popüler olduğu Türkiye'de, artık manavdan hıyar ve patlıcan alınırken dahi, "lütfen iki sayın sevgili hıyar ile dört kadife donlu çok çok sayın sevgili patlıcan verirmisiniz?," demek adet haline gelmiştir anlaşılan. Aynı nedenle olmalı, konuşma tarzı ve tüm havası Bend Deresi'nin bıçkınlarını çağrıştırıyor olsada, elinde minaresi ile "özgürlükler" adına "türban özgürlüğü"nü savunan kişiye de "sayın başbakan" denilmektedir. Ve bu tip "sayınların" ülkeyi, halkı satmasını durdurmanın zamanı gelmiştir, geçmektedir.

yusufk@telia.com

 

  Bağlantılı linkler, ayrıca bakabilirsin:

 

Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü  (15 Kasım 2010)

 

Yusuf Küpeli, Zehir, yavaş yavaş zehirlenen toplumlar (...) Aynen Napolyon’un en yakınındaki “güvenilir” kişi tarafından yavaş yavaş zehirlenmesi gibi, toplumlar da bazı dönemlerde güvenip başlarına oturttukları kişilerce daha kolay zehirlenip ölüme sürüklenebilirler... Devlet olanakları da kullanılarak Türkiye Cumhuriyeti toplumunun özellikle göreceli az eğitimli bölümlerinin, henüz yetişme çağında olan genç nesillerinin değişik hurafelerle (boş inançlarla), bilim dışı hertürlü pislikle, kadınları safların en gerilerine iten çağdışı ataerkil kültürlerle, sınıflardışı yozlaştırıcı alt kültürler aracılığıyla yalanın en yapışkan yokedici ağlarına yavaş yavaş çekilip zihinsel anlamda zehirlenmeleri, ve tüm bunların “demokrasi” adına yapılıyor olmaları, artık açıkça görülebilir ve aynızamanda sonderece anlaşılabilir gerçeklerdir... Haziran 2004 (eklemeler, 23 Ekim 2006)

ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

 

Yusuf Küpeli, “YÜZ TEMEL ESER” VE YOZLAŞMA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ bak: Kültür

(bazı eski metinler)

 

Yusuf Küpeli, Laiklik, Cumhuriyet’in en trajik açmazı ve çürütülen Cumhuriyet üzerine

- “Cumhuriyetimizi koruyalım!”

(...) Böyle iğmesi artarak değişen bir dünyada, 83 yıl önce temelleri atılmış olan bir cumhuriyeti olduğu gibi korumaya yönelik çağrılar, “asker, yerinde say!”, ya da “kıt-a dur!” gibi komutları çağrıştırmaktadır... (...) Ya daha ileriye gidilecektir, ya da cumhuriyetin -vaktiyle elde edilmiş- tüm olumlu kazanımları da yitirilecek ve...

- cumhuriyet ve demokrasi üzerine bazı notlar

(...) Burada önemli olan, üzerlerinde oynanmış resimleri değil, olayların ve kişilerin...

- Türkiye Cumhuriyeti, laiklik, demokrasi ve cumhuriyetin en trajik açmazı üzerine kısa notlar

(...) Aslında, sınıflı toplumlarda tüm üstyapı kurumları istismara açıktır ve birtakım seçilmişler “vallahi” derlerken de, veya olmayan “namusları” üzerine...

not 1, “teneke-davul” ve “ıslık çalmak” gibi sözcüklerle ilgili

not 2, Avrasya deyiminin anlamı üzerine

not 3, Yugoslavya deneyi ve birtakım diğer trajik deneyler üzerine

not 4, “şıracının şahidi bozacıdır” özdeyişine uygun savunma ve bilim ve dogmalar ve politik iktidar üzerine

Yusuf küpeli, 10 Kasım 2006   ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

          

Yusuf Küpeli, HALK TÜRBANLA OYALANIRKEN, İŞÇİLER VE TOPLUMUN TÜMÜ ÜZERİNDEKİ FAŞİST BASKILAR YOĞUNLAŞIYOR!     

      

14 milyon Türk günde 1 dolar harcayarak yaşıyor

Güngör Uras

17.10.2003 http://www.milliyet.com.tr/2003/10/17/yazar/uras.html 
   

Dünyada fakirlik ve açlık ölçüsü 1 dolar... Günde 1 dolar ve daha az harcama yaparak yaşamını sürdürenler, "aç insanlar" ve "fakir insanlar" olarak adlandırılıyor.
    Devlet İstatistik Enstitüsü'nün açıklamalarına göre "Türkiye'de günde 1 dolar ve de daha az harcama yaparak yaşamını sürdürmeye çalışan 14 milyon insan var. Türkiye'de her 5 kişinin biri açlık sınırının altında"...
    "Nereden çıkarıyorsun bunu?" diyerek, sual eyleyeceksiniz... Ben de, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin rakamlarından çıkarıyorum" diyerek cevap vereceğim.
    Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yaptığı "hane halkı bütçe anketi" ile derlenen bulguları, "Anka Ekonomi Bülteni"ni çıkaran iktisatçı arkadaşlarım 2002 yılı ortalama döviz kurundan ABD dolarına çevirdi.
    Fakirler ile zenginlerin kişi başı tüketim harcamalarına ait bilgi vermeden bir ara açıklamaya ihtiyaç var: Anket sonuçları, 2002 yılında toplam 80 milyar dolarlık bir tüketim harcaması yapıldığını ortaya koyuyor. Halbuki milli gelir hesaplarına göre 2002 yılındaki toplam tüketim 120 milyar dolar dolayındadır. Fark, "ortanın iyisi" ve "zengin" ailelerin, gelir ve tüketim rakamlarını gizlemelerinden ve de "kayıt dışı gelir ve harcama" rakamlarının ankete yansıtılamamasından kaynaklanmaktadır. Özet olarak, "en fakir", "az fakir" ve "ortadirek" ailelerin gelir ve harcama rakamları gerçeği yansıtmaktadır. Fakat "ortanın iyisi" ve "en zengin" ailelerin gelir ve tüketim rakamları gerçek gelir ve harcama rakamının altındadır.
    Bu açıklamadan sonra gelelim 80 milyar dolar toplam tüketim harcamasının "en fakir" yüzde 20'lik nüfus diliminden "en zengin" yüzde 20'lik nüfus dilimine göre dağılımına...
    Her nüfus diliminde yaklaşık 14 milyon (13 milyon 925 bin) kişi var. En fakir yüzde 20'lik nüfus dilimindeki 3 milyon 290 aile, yılda 5.3 tüketim harcaması yapıyor. Bunun anlamı en fakir ailelerin yılda 1.625 dolar, ayda 235 dolar harcama ile yaşamlarını sürdürdükleridir. Bu rakam tüketim için ailelerin günde 4.5 dolar harcayabildiğini gösterir. Aile halkı ortalama sayısı 4.3 dolayında olduğuna göre, demek ki, Türkiye'de en fakir yüzde 20'lik nüfus grubundaki 3 milyon 290 bin ailenin yaklaşık 14 milyon üyesi günde 1 dolar veya daha az tüketim harcaması ile yaşamlarını sürdürmeye çabalamaktadır.
    İkinci yüzde 20'lik nüfus dilimindeki "az fakir" diye adlandırdığım 14 milyon insanımız ise, günde 1.8 dolar dolayında tüketim harcaması yapabilmektedir. Ülkenin "ortadireği" olan yüzde 20'lik nüfus dilimindeki 14 milyon insanımızın günlük ortalama tüketim harcaması 2.4 dolardır.
    Dördüncü "az zengin"ler ile, beşinci "en zengin"lerin, yüzde 20'lik nüfus diliminde kişi başına günlük tüketim harcaması, 3.3 dolar ile 7.0 dolar olarak görülüyor ise de, (yukarıda açıklanan nedenlerle) bu rakamların gerçeği yansıtmadığı, bu gruptaki insanlarımızın tüketim harcamalarının daha yüksek olduğu söylenebilir.
    (Hatırlatma: Fakirlik insanların kaderi değildir. Fakirliğin nedeni "üretememektir". Fakirlikten kurtulmanın yolu, "talebi olan malı üretmektir". Ülkemizin ve insanlarımızın fakirlikten kurtulabilmeleri daha bol üretmeye bağlıdır.) 

 

Ne acı: 'İnsani gelişmişlikte' Malezya ve Kolombiya'nın gerisinde kaldık

2001 krizi nedeniyle İnsani Gelişmişlik sıralamasında geçen yıl 11 basamak birden düşerek 96'ncılığa inen Türkiye, orta düzeyde insani gelişmişlik kategorisindren kurtulamadı ancak 8 sıra yükselerek 88'inciliğe geldi

15/07/2004 11:32

http://www.nethaber.com/haber/haberler/0,1082,124066_6,00.html

Henüz kriz öncesi düzeyine gelemeyen Türkiye'nin üzerinde ki 87 ülke içerisinde Bulgaristan, Rusya, Malezya, Arnavutluk, Türkmenistan, Arjantin gibi ülkeler yer aldı. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) "2004 İnsani Gelişme Raporu" açıklandı. UNDP'nin her yıl açıkladığı raporda, BM'ye üye 175 ülke ile Hong-Kong ve Filistin, ekonomik durum, sağlık ve eğitim hizmetleri, kadınlarla ilgili gelişmeler ve benzeri bir çok gösterge kullanılarak sıralanıyor. UNDP'nin bu yılki sıralamasında ülkelerin 2002 yılına ilişkin ekonomik ve sosyal verileri kullanıldı. "2003 İnsani Gelişme Raporu", Türkiye'nin tarihinin en ağır krizini yaşadığı 2001 yılı verileri esas alınarak yapıldığı için, 2002 yılında yapılan ve 2000 yılı verilerinin esas alındığı sıralamada 85'inci olan Türkiye geçen yıl 96'ncılığa düşmüştü. Türkiye bu yılki sıralamada ise 88'inciliğe kadar yükseldi. Buna rağmen yine kriz öncesi düzeyine çıkamadı.

UNDP söz konusu değerlendirmede ülkeleri "Yüksek İnsani Gelişmişlik", "Orta İnsani Gelişmişlik" ve "Düşük İnsani Gelişmişlik" olarak üç ayrı kategoriye ayırıyor. Türkiye, toplam 86 ülkenin yer aldığı Orta İnsani Gelişmişlik Kategorisi'nde yer alıyor. Yüksek İnsani Gelişmişlik kategorisinde 55, Düşük İnsani Gelişmişlik Kategorisinde ise 36 ülke bulunuyor.

İnsani gelişmişlikte ilk sırayı geçen yıl olduğu gibi bu yıl da 0.944 endeks deeriyle Norveç aldı. Norveç'i 0.942'yle Avusturalya, 0.941'le İsveç izledi. Türkiye'nin endeks değeri ise 0.734 olarak hesaplandı. Norveç, İzlanda ve İsveç'ten sonra ise sırasıyla Kanada, Hollanda, Belçika, İzlanda, ABD, Japonya, İrlanda, İsviçre, İngiltere, Finlandiya, Avusturya, Lüksemburg, Fransa, Danimarka, Yeni Zellanda, Almanya, İspanya, İtalya, israil, Hong-Kong, Yunanistan, Singapur, Portekiz, Slovenya gibi ülkeler izliyor. Bulgaristan, Rusya Federasyonu, Libya, Malezya, Makedonya, Panama, Arnavutluk, Surinam, Romanya, Ukrayna, Brezilya, Kazakistan, Ermenistan, Türkmenistan gibi ülkeler, Türkiye ile Orta İnsani Gelişmişlik kategorisinde yer almakla birlikte Türkiye'nin üzerinde bulunuyorlar. UNDP'nin raporuna göre Türkiye'nin altında ise Ürdün, Çin, Azerbaycan, Tunus, Gürcistan, İran, El Salvador ve benzeri ülkeler yer alıyor.

TÜRKİYE'YE İLİŞKİN GÖSTERGELER

Raporda yer alan verilere göre, Türkiye "OECD'ye üye ülkeler" arasında orta gelişmişlik düzeyinde kalan tek ülke konumunda bulunuyor. İlk sıradaki Norveç'te 78.9 yıl olan doğuştan sonra ortalama yaşam beklentisi Türkiye'de 70.4 yıl düzeyinde kalıyor. 15 yaş ve üzerindekilerin yüzde 86.5'i okma yazma biliyor. İlk sıralardaki bir çok ülkede bu oran yüzde 100 düzeyinde seyrediyor. Satınalma gücü paritesine göre ilk sıradaki Norveç'te 36 bin 600 dolar olarak hesaplanan satınalma güçü paritesine göre kişi başına gelir Türkiye'de ise 6 bin 390 dolar olarak belirleniyor. Türkiye nüfusunun yüzde 2'si günlük 1 doların, yüzde 10.2'si ise günlük 2 doların altında bir gelirle geçiniyor. Beş yaşın altındaki çocukların yüzde 13.5'i olması gereken kilodan daha düşük bir kiloda bulunuyor. Nüfusun yüzde 18'i iyileştirilmiş su kaynaklarına ulaşamıyor. Türkiye'de her 1000 kişiye 281 sabit telefon, 347 mobil telefon düşüyor. Her bin kişiden ancak 72'si internet kullanıyor.

 

Açlık sınırı 1135 TL
07 Ekim 2010 Perşembe http://www.haberx.com/aclik_siniri_1135_tl(17,n,10468155,821).aspx
Türkiye Kamu-Sen, Eylül ayı için tek kişinin yoksulluk sınırını 1483,89, 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırını ise 2966,22 lira olarak hesapladı. Çalışan tek kişinin açlık sınırı da 1135,74 lira olarak belirlendi. 07.10.2010 11:38


ANKARA (A.A) -
     Konfederasyon, Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezince, Türkiye İstatistik Kurumundan alınan Eylül 2010 fiyatlarına göre hazırlanan ''asgari geçim endeksi'' sonuçlarını açıkladı.
     Buna göre, Eylül ayında 4 kişilik bir ailenin sağlık kuruluşlarının belirlediği biçimde beslenebilmesi için günlük 23,36 lira harcama yapması gerekiyor.
     Bir ailenin aylık gıda harcaması toplamı 700,89 lira olurken, ortalama 1404,54 lira ücret alan bir memurun ailesi için yaptığı gıda harcaması, maaşının yüzde 49,9'unu oluşturuyor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerindeki konut giderleri ise bir memurun Eylül ayı ortalama maaşının yüzde 34,51'ine denk geldi.
     Buna göre, bir memur, ortalama maaşının yüzde 84,41'ini yalnızca gıda ve barınma harcamalarına ayırırken, diğer ihtiyaçlarını karşılamak için maaşının yüzde 15,59'unu kullanıyor. Ortalama ücretle geçinen bir memur ailesinin ulaşım, sağlık, eğitim, haberleşme, giyim gibi diğer zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması için Eylül ayı maaşından geriye 219 lira kalıyor.
     Araştırmada, çalışan tek kişinin açlık sınırı ise 1135,74 lira olarak hesaplandı.

 

Açlık sınırı 479 milyon, yoksulluk sınırı 1.5 milyar lira!

28 Temmuz 2004 / Çarşamba http://www.milliyet.com.tr/2004/07/28/
      Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı, temmuz ayında yüzde 1 artarak 479.3 milyon liraya yükseldi.
      Yoksulluk sınırı da 1 milyar 457 milyon lirayı buldu.
      Türk-İş Araştırma Merkezi'nin yaptığı hesaplamaya göre, temmuz ayında dört kişilik bir ailenin yeterli, dengeli ve sağlıklı olarak beslenebilmesi için yapması gereken asgari gıda harcaması tutarı 479 milyon 342 bin lira oldu. "Açlık sınırı" olarak nitelendirilen bu tutar, bir önceki aya yüzde 1 oranında arttı. Bu artışta, süt, peynir, tavuk, şeker, reçel, ayçicek yağı ürünlerinde görülen fiyat artışları etkili oldu. Sözkonusu ay, mevsim koşullarına bağlı olarak sebze-meyve fiyatlarında ise gerileme gözlendi.
      Gıda harcamalarında ilk yedi aydaki artış yüzde 4.2, yıllık artış yüzde 7.4 olarak gerçekleşti. Oniki aylık ortalamalara göre ise gıda harcamaları yüzde 15.2 arttı.
     
     YOKSULLUK SINIRI 1.5 MİLYAR LİRA

      Yoksulluk sınırı da artıyor. Dört kişilik bir ailenin gıda harcamalarının yanısıra kira, ulaşım, yakacak, elektrik, su, haberleşme, giyim, eğitim, sağlık, iletişim, kültür gibi temel ihtiyaçlar için yapması gereken harcama da dikkate alındığında yoksulluk sınırı temmuz ayında 1 milyar 457 milyon lira olarak gerçekleşti. Bu tutar, geçen yılın aynı ayına göre 100 milyon lira arttı.
     
     "DÜŞÜK ENFLASYONUN ÇALIŞANA FAYDASI YOK"

      Türk-İş'ten yapılan açıklamada, düşük enflasyonun çalışana bir faydasının bulunmadığı belirtilerek, dar ve sabit gelirli büyük bir kesimin yaşama koşullarının açlık ve yoksulluk düzeyinde bulunduğu vurgulandı. Enflasyonda görülen gerilemenin ekonomik bakımdan sağlanan istikrarın önemli bir göstergesi olduğu kaydedilen açıklamada, şöyle devam edildi:
      "Ancak uygulanan ekonomik politikalar çerçevesinde sürdürülen gelir politikasının temelini 'ücret gelirlerinin reel olarak geriletilmesi' oluşturmaktadır. Böylece, enflasyonda sağlanan düşüş, çalışanların özverisi, açlık ve yoksulluğu pahasına sürdürülmek istenmektedir. Geçmiş yıllarda ücret gelirlerini aşındırmanın bir aracı olarak kullanılan yüksek enflasyon gerilemiş olmasına rağmen, 'istikrar' adına çalışanlar düşük enflasyon ortamında yine mağdur edilmektedir." En düşük SSK emeklisi aylığının 400.8 milyon lira, Bağ- Kur emeklisi aylığının 285.6 milyon lira, Emekli Sandığı emeklisinin aylığının ise 512.9 milyon lira olduğu belirtilen açıklamada, bu tutarların insan onurunun gerektirdiği yaşama düzeyini sağlamaktan giderek uzaklaştığı ifade edildi.
     
     ASGARİ ÜCRETLİ 1 KİLO ET İÇİN 1 GÜN ÇALIŞMAK ZORUNDA

      Açıklamada, 1 Temmuz'dan itibaren yüzde 5 oranında 15 milyon lira artan kaldığı bildirildi.
      Çalışanların ekonomik ve sosyal durumlarının düzenlenmesine yönelik etkin bir sosyal politika aracı olan asgari ücret düzeyinin bu açıdan önem taşıdığı kaydedilen açıklamada, "Asgari ücretin belirlenmesinde hükümetin tutumu dar ve sabit gelirli kesimlere yaklaşımının göstergesi niteliğinde olmaktadır" denildi.
      Öte yandan, Türk-İş'in Aralık 1987'den bu yana her ay yaptığı gıda harcaması hesaplaması, 200'üncü sayısına ulaştı.

ANKA

http://www.sinbad.nu/