|
Kafkas halklarının, Hint- Avrupai halkların, Türklerin ve hatta birmiktar Yahudiler gibi semitik halkların yaşadıkları etnik bileşimi alabildiğine zengin olan, özet olarak 50'den fazla farklı halkın yaşadığı toplumsal anlamda çok karmaşık yapıdaki Kafkaslar, politik ve ekonomik ilişkileri ile, öndegelen halkların kültürel şekillenmelerinden bazı örnekleride içeren tarihsel dönüm noktaları ile bu metinde -özet olarak- anlatılmaya çalışılmıştır. Yazının asıl konusu, ABD'nin Kafkaslar'a ekonomik, politik ve askeri varlığı ile neden ve nasıl yerleştiğini anlatmaktır ve bunu anlatabilmek için oldukça geniş sayılabilecek kaynaklardan yararlanılmıştır. Kaynakların önemlibirkısmı yazının içinde verilmiştir ama, asıl zengin liste, ileride kitapla birlikte basılacaktır.
Bu uzun yazının okunmasının yararlı olduğu kanısındayım ve yine sanıyorum okuyucu yazıyı bitirdiği zaman, böyle bir anlatım için ne ölçüde emek verildiğini daha iyi anlayacaktır. Yine okuyucu, halkların yararlarını dikkate alan bir bakış açısıyla yazının kaleme alındığını ve gerçekler saptırılmadan olayların anlatılmaya çalışıldığını görecektir. Tüm gerçekler dürüstçe ve oldukları gibi verilmeye çalışılmıştır ama, süphesiz eksikler, göremediğim daha başka gerçeklerde olabilir ve vardır şüphesiz. Rahatça okumalar dileğiyle.
Y. Küpeli. yusuf@comhem.se http://www.sinbad.sida.nu/
ABDnin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar
1. Kafkaslar, Şey Şamil, Çeçenler, Vahabiler, halklar vs. 2. politik gelişme ve ABD'nin bölgeye ilgisinin nedenleri üzerine genel bilgiler 4. petrol şirketlerinin Azerbeycan'ı b. petrol şirketleri, Azerbeycan, Laden'in kayınbiraderi, W. Bush c. Aliyev hanedanı, Azerbeycan üzerine kızışan ABD- Rus rekabeti 5. Rusya'nın stratejik müttefiği Ermenistan c. Ermenistan'ı kazanmaya çalışan ABD ve Rus- Ermeni bağlaşıklığı 6. ABD'nin artan ağırlığı, İran ve Rusya'nın arayışları, yükselen gerilim
Yusuf Küpeli
1. Kafkaslar, Şey Şamil, Çeçenler, Vahabiler, halklar vs. Tüm yüzyıllar boyunca merkezi otoritelere karşı direnmiş, kolayca denetim altına alınamamış ve Karadenizin kuzeyinden geçen doğudan batıya ticaret yollarını ve ayrıca kuzeyden güneye inen aynı amaçlı yolları sorunlu hale getirmiş Kafkas aşiretlerinin (özellikle Kuzey Kafkasya aşiretlerinin) Çarlık Rusyasının boyunduruğu altına girmeleri pek kolay olmamıştır. Çarlık Rusyası orduları Kafkaslar üzerinde tam bir hakimiyet kurabilmek için, yaklaşık 50 yıl, 1817den 1864e dek savaşmıştır- Rusların bölgeyle ilgilenmeye başlayışları 1500lü yıllara uzanmakla birlikte, ilk ciddi askeri operasyonları 1770te gerçekleşmiştir. Dünya edebiyatının ender sayıdaki devlerinden büyük gerçekçi ve insancıl (Hıristiyan anarşisti) Rus yazarı Lev Tolstoy (1828- 1910), Hacı Murat (yazılışı 1904, basılışı 1912) adlı romanında, Dağıstan ve Çeçenistan ayaklanması bastırılırken Rus askerlerinin halka ne ölçüde acımasız davrandıklarını, onların tüm kutsal yerlerini bilinçli olarak nasıl kirletip tahrip ettiklerini büyük cesaret ve insancıllık isteyen bir gerçekçilikle anlatır. Hacı Murat, Rus ordularına 25 yıl direnmiş olan Şeyh Şamilin yoldaşıdır ve bir anlaşmazlık nedeniyle Rusların safına sığınmak zorunda kalmıştır ama, yerinin orası olmadığınıda kısa sürede farkederek kaçmaya çalışırken yetişen Rus birlikleri tarafından öldürülecektir. Tolstoy, Emrindeki lüksü terkeden ve kendini kullandırtmayan iki ateş arasındaki Hacı Muratın trajedisi ile birlikte Dağıstan ve Çeçen halklarının acılarını büyük bir gerçekçilikle anlatır. Şüphesiz ozaman isyan edenlerin inançları -günümüzdeki gibi- İslamiyet içindeki en derin gericiliği temsileden Vahabi tarikatı değildi; ve hiçbir büyük gücün oyuncağı veya petrol yolları üzerinde hakimiyet kurma savaşının aracı durumunda değillerdi. Başkaldıranlar arasında halen Sufi inançlarda olanlar vardır ama, ağırlık ve asıl güç yeni Vahabi örgütlenmelerin elindedir.
Büyük bir bağımsız toprak sahibinin oğlu olarak doğmuş ve çok iyi eğitim görmüş olan Şeyh Şamil, Gazi Muhammedin önderliğini yaptığı Sufi bir inanca, Nakşibendi tarikatına bağlıydı. Dagistanlı olan Şeyh Molla Muhammed, 1822- 32 yıllarında ayaklanmaya önderlik etmişti ve Şey Şamil 1830 yılında müridi olarak Onun safına katılmıştı. Muhammedin 1832de Ruslar tarafından öldürülmesinin ardından dağılan başkaldırıyı, Onun yerini alan Şamil 1834de yeniden organize edip başlatmıştı. Şamil, 1859da Ruslara esir düşünceye dek direnişi sürdürmüştür. Şamil, Çarın izni ile 1870de Mekkeye gidip hacı olmuş ve 1871 yılında, yaklaşık 74- 75 yaşlarında ölmüştür. Rus Çarlığına karşı başkaldırı yıllarında bölgede yayılan diğer Sufi inanç ise, Çeçen Gandisi kabuledilen barışçı Kunta Hacının İmamlığını (Önderliğini) yaptığı Kadiri tarikatı olacaktı. Kunta Hacının Ruslar tarafından tutuklanıp öldürülmesinin ardından, Kadiri taraftarları barışçı çizgilerini terkederek savaşan Nakşibendi inancındakilerin saflarına katılacaklardı. Dağıstan- Çeçenistandaki 1877 ayaklanmasında başrolü Nakşibendi ve Kadiri inancında olanlar oynayacaklardı. Aşiretler ve halk bu Sufi inançların kardeşlik ve dayanışma anlayışları temelinde birleştirilebiliyordu. Kafkas halklarının ezici çoğunluğu -o yıllarda ve yakın zamana dek- İslamiyet içinde daha rasyonel düşünceleri ve hoşgörüyü temsileden, Zoroastrianism ve Şamanism ile güçlü kültürel bağları olan Sufi inançlardandı.
Halklara barış, kardeşlik, eşitlik, kendi kaderini tayin hakları vadeden büyük 1917 Ekim devriminin orduları bölgeye 1920de girdi. Sovyetler Birliği, tüm halklara olduğu gibi kafkasya halklarınada yeni umutlar vermişti ama, yinede bölgede çatışmasız ve isyansız bir Sovyet denetimi gerçekleşmedi. Sovyet yönetiminin problemleri Dağıstan- Çeçenistan halkları ile sınırlı kalmadı; yeni rejim Ermenistandaki güçlü milliyetçi burjuva örgütlenme ile de mücadele etmek zorunda kaldı. Anglo- Amerikan emperyalist güçleri ve yıkılıncaya dek Rus çarlığı tarafından desteklenip kullanılan Ermeni milliyetçiliği, şekillenmekte olan Türkiye Cumhuriyeti ile iç savaş aşamasındaki Sovyetler Birliğini yakınlaştıran olaylardan biri oldu aynızamanda- milliyetçilik, emperyalist kışkırtma ve devletlerin zayıflıklarından kaynaklanan aşırı korkular, kitle kıyımlarına uzanan derin bir trajedinin sahnelenmesine de neden oldu o yıllarda. Kafkasyadaki Sufilerin birkısmı, Sovyet sistemi içinde otonomi kazanan bölgede, Çeçenistan ve Dağıstanda kolayca yeni yerli Komünist Partisine üye oldular, yönetici konumlara yükseldiler. Özünde bunların çoğunluğu eski inançlarını koruyarak Komünist olmuşlardı ve ahlaki açıdan zaten Komünizm ile Sufi inançlar arasında -yoldaşlık, dayanışma, paylaşma vs. gibi- bazı paralellikler vardı.
Zengin petrol yatakları, Asya içlerine ve güneyin sıcak denizlerine açılan yolları denetleyen stratejik konumu nedeniyle Kafkaslar, Hitler Almanyasının başta gelen hedeflerinden biriydi. Nazi istihbaratı, savaş biterken elindeki tüm belgeler ve şifrelerle ABD Askeri istihbarat birimlerine sığınacak olan General Reinhar Gehlenin yönettiği Gurbette Doğu Ordusu adlı örgütlenme ile ve özellikle Ukraynada yaşayan Alman asıllılarında yardımlarıyla Sovyetler Birliği içinde mükemmel bir haberalma ağı oluşturmuştu. Anlaşılan, başta Türkiyenin de olduğu Sovyetlere komşu bazı ülkelere sığınmış Kafkasyalıların -özellikle Çerkes ve Çeçenlerin- birkısmıda aynı istihbarat ve gizli operasyonlar ağının içinde önemli roller oynamaktaydılar. İkinci Dünya Savaşının 1- 3 eylül 1939da resmen başlamasından bir yıl sonra, Nazi ordularının Fıransa/ Batı Avrupada ve Norveç/ İskandinavyada kesin hakimiyet kurmalarının hemen ardından; Hitler İngiltereyi işgale uğraşırken ve Sovyetlere saldırı için hazırlanırken, 1940 kışında Çeçenistanda, komünist partisi üyesi Hasan İsrailov adlı eski bir gazetecinin önderliğinde önemli bir ayaklanma başladı. Nazi Ordularının 22 haziran 1941de üç koldan Sovyetler Birliğine saldırmasının ardından, şubat 1942de Çeçenistanda ikinci büyük ayaklanma başgösterdi. Ve Komünizmin uygulamaları açısından -öznel ve nesnel bazı tarihsel nedenlerle- birçok hatalar yapmış olan Stalin yönetimi, Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Çeçenlerin önemli birkısmını Sibiryaya ve Orta Asyaya sürdü- özellikle Kazakistanda ve bazı diğer Orta Asya ükelerinde Çeçenler aracılığıyla Sufi inançlar yayılmıştır. Stalinin ölümünün ardından, 1957de Çeçenler eski yurtlarına dönme olanağına kavuştular.
Aslında, inançlar ve düşünce yapıları açısından zamanın çok yavaş aktığı bu dağlık vahşi coğrafyada değişen fazlaca birşey olmadığı aradan 70 yıl geçtikten sonra, rekabete dayanamayan Sovyetlerin dağılması ile anlaşıldı- şüphesiz 70 yıl insan ömrü için önemli bir süredir ama, yinede tüm tarihsel süreçler içinde okyanuslarda bir damla kadar küçüktür. Sonuçta, Sovyetlerin boşluğu, emperyalist ABD tarafından hızla doldurulmaya başlanmıştır ve bu süreç iğmesi artan bir hızla halen sürmektedir. Doğu Avrupaya, Baltık ülkelerine ve Kafkaslara NATO aracılığıyla elatan ABD, aslında içinden çatlamış olan NATOyu araç yaparak ve NATO üyesi Avrupa ülkelerinin -yakın ortağı İngiltere ve bir ölçüde rakibi Fransa dışında- güçlü ordulara sahip olamamalarından ve halen birleşik etkili bir askeri güç yaratamamalarından yararlanarak buralara kendi askeri varlığı ile yerleşmektedir.
Dağıstan- Çeçenistanda Vahabilik, çok daha sonra CIA desteği ve Suudi Arabistanın Petro- Dolarları ile yayılmıştır. Bu, 1700lü yıllarda Necef/ Suudi Arabistan doğumlu prütan (safcı) fanatik tarikata Vahabi adı kurucusuna izafeten karşıtları tarafından takılmıştır ve aslında onlar kendilerini birlikçi/ tekçi anlamına gelen Muwahhidun olarak adlandırmaktadırlar. Bu birlikçilik veya tekçilik, felsefi anlamda İslam dinini tüm diğer Paganist (çok tanrılı) dinlerin etkilerinden, düalist ideolojilerden ve ayrıca tüm modern etkilerden arındırmak, saflaştırmak anlamına gelmektedir. Şüphesiz özünde bu olanaksız olduğu kadar alabildiğinede gerici bir tepkidir. (1)
Ortadoğunun Petrolerine gözdikmiş İngiliz İmparatorluğunun kışkırtması ve desteği ile Osmanlıya karşı savaşmış olan Vahabi inançlı Suudi aşireti ve bağlaşıkları, Birinci Dünya Savaşı sonunda Suudi Arabistan Kırallığı adlı monarşik bir devlete sahip olmuşlardır. Bunlar, sözde düşman oldukları düalist bir inancın, ırkçı prütan Protestan görüşlerin koltuk değneğine dayanan Anglo- Amerikan emperyalizminin kuklası haline gelmişlerdir. İnsan hakları ve demokrasi getireceği iddiaları ile başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın istediği köşesini rahatça kana boğabilen Anglo- Amerikan emperyalizminin en sadık bağlaşığı, halen el- kol- kafa kesme cezaları verilen ve kadınların taşlanarak öldürülebildikleri Vahabi doktrinine sahip Suudi Arabistandır. Kafkaslardaki Vahabi güçleride asıl olarak bu süper gerici merkez tarafından beslenmektedir. Vahabi doktrininin Kuzey Hindistanda doğmuş bir türevi olan Deobandi tarikatına bağlı Taleban güçlerinin Afganistanda kullanılmış olmaları gibi bunlarda, Vahabi güçleride, Kafkaslarda ve daha birçok alanda bir politik destabilizasyon unsuru olarak, ABDnin bölgeye yerleşmesi için yolu açan aletler olarak CIA tarafından kullanılmaya başlanmışlardır- Çeçenistana yerleşmiş Vahabi inancındaki silahlı güçlerle Teleban sürekli sıkı bir işbirliği içinde olmuştur. Bunlar (Vahabi güçler), 1990lı yıllarda, relatif barışçı olan ve layik (sekülarist) bir devlet anlayışını savunan Sufi tarikatlara karşı CIA silahları ve Suudi Petro- Dolarlar'ları sayesinde Çeçenistanda üstünlük sağlamışlardır. Vahabi örgütlerin Kafkasya hakimiyetinde, iç dengeleri bozulup zayıflamış olan Rusyanın telaşlı devlet terörü, savaşın yıkımı ve insan psikolojisi üzerindeki tahribatı, tüm düzenin bozulup insanların göç yollarına düşmeleri, derin bir güvensizliğe ve yoksulluğa sürüklenmeleride rol oynamıştır.
Sözde bağımsız bir din devleti veya şeriat yasaları ile yönetilen bir devlet için savaştığını iddia eden Vahabi inançlı güçlerin ünlü önderlerinde Hattap, Suudi Arabistan doğumludur ve emrindekilerin çoğunluğuda Suudi Arabistanlı veya Kuzey Afrikalı köktendincilerdir. Yine aynı güçler arasında en önde gelen önder olan ve aynızamanda teolog konumunda bulunan Şamil Basayev ise, Ürdün doğumlu bir Çecendir. Suudi parası ve CIA silahları ile beslenen bu gurupların asıl sorunları ise, Baku- Grozny- Novorosisk petrol boru hattı üzerinde denetim kurmaktır. Eğer amaçlarına ulaşabilirlerse, bu karlı işin kaymağını, zaten ARAMCO içindeki Exxon-Mobil ortaklığı aracılığıyla Suudi petrollerini denetleyen, 200ü aşkın ülkede yatırımları olan Rockefeller gurubu ve Hazar petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan diğer Amerikan şirketleri, "Yedi Kızkardeşler Kulübü" yiyecektir. Bunun ötesinde, Kuzey Kafkasyadaki gerilim ve çatışma, boru hattını Rus hükümetine pahalıya malederek Rusyanın Hazar enerji kaynakları üzerindeki ve Kafkasyadaki etkisinin ABD yararına zayıflamasına yardımcı olmaktadır. Şüphesiz kentleri yerlebir eden Rus ordularının da halka insancıl davrandıkları asla söylenemez ama, sonuçta olayın özü petrol kavgasıdır ve Vahabiler bölgede çok daha gerici emperyalist bir gücü temsil etmektedirler. Olan Kafkasya halklarına olmaktadır ve muhtemelen çok yakında aynı halkların tepkileri bölgeye yerleşmeye çalışan ABDye karşı yönelecektir. Hatta, CIAtarafından kullanılmış ve halen kullanılmakta olan Vahabi ve Deobandi inancındaki güçlerin ve aynı inanca bağlı halkların arasındada güçlü bir ABD karşıtlığının gelişmekte olduğu gözlemlenmektedir. CIA, tehlikeli bozuk bir silahla oynamıştır ve aynı silahın geriye tepkisi ile vurulmaya başlayacaktır.
Vaktiyle uzun bir dönem büyük kısmı Osmanlı İmparatorluğunun nüfuz alanı içinde kalmış olan ve halen Türkiye Cumhuriyetinin dışpolitikasında (Baku-Ceyhan petrol boru hattınında etkisiyle ve diğer nedenlerle) ağırlıklı biçimde yeralan Hazar ile Karadeniz arasındaki dağlık Kafkasyada yaşayanlar sadece Çeçen, İnguş, Dağistan halkları değildir şüphesiz. Bölgede toplam 50den fazla farklı halk gurubu yaşamaktadır ve bunlar çoğunlukla Hint- Avrupa gurubuna bağlı bir Slav dili olan Rusça ile anlaşmaktadırlar. Yine Kafkasyadaki halkların çoğunluğu İslam inancındadırlar ama, bölgenin hesaba katılacak devletleri olan 5.5 milyon kadar nüfuslu Gürcistan ile 3 milyonu biraz aşan nüfusa sahip Ermenistan halkları ezici çoğunlukla -Rusya gibi- Doğu Ortodoks Kilisesine bağlıdırlar. Kafkasyadaki diğer önemli devlet, 8 milyon kadar olan nüfusunun yüzde 83ü Azeri Türkü olan ve Türkiye türkçesine çok yakın bir türkçe konuşan Azerbeycandır- Ataistleri hesaba katmayacak olursak Tamamı Şia inancına bağlı bölünmüş Azeri halkının çoğunluğu, 11.5 milyon kadar Azeri İranda yaşamaktadır. Azeri halkı dışından Kafkasyada, küçük guruplar olarak Kumyuk, Nogay, Karaçay, Balkar adlı Türk halklarıda yaşamaktadırlar. Ayrıca Türkmenler ve yine Türkler gibi bir Altay dili konuşan Moğollardan Kalmyklar vardır. Bunların dışında Kafkasyada, Abazalar, Çerkesler ve Çerkeslerin bir biçimi olan Adigeianlar ve Kabardianlar, az sayıda Kürtler, Yahudiler ve diğer birçok halk gurubu mevcuttur.
Azerbeycan, Ermenistan, Gürcistan cumhuriyetlerine dağılmış olan Kafkasyalı Kürtlerin çoğunluğu, eski çok tanrılı bir din olan ve Hint- Avrupai Mithra dini ile Hint- İrani Zoroastrianizmden çok şey almış olduğu anlaşılan ve yakın yüzyıllarda İslamdan da etkilenmiş olan sonderece eklektik (yamama) Yezidi (Ezidi) dinindendir. İranlılarla akraba olan Kürtler Hint- Avrupai dillerin İran ailesine bağlı değişik lehçeler konuşmaktadırlar ve Kafkasyalı Kürtlerde Türkiyeli Kürtlerin çoğunluğu gibi Kuzey Kırmançi lehçesi ile anlaşmaktadırlar- şüphesiz Kafkasyalı Kürtlerin neredeyse hepsi Rusça bilmektedir ve en eğitimli Kürtler buradadır. Ermenice, bölgede çok konuşulan Slav dili Rusça gibi, İrani bir dil olan Kürtçe gibi ve diğer bazı diller gibi Hint- Avrupai dil gurubu içindedir. Yalnız, bölgedeki en önemli dillerden ola Gürcüce, Hint- Avrupai aileden ve ayrıca Altay dili olan Türkçeden çok farklı olan Kafkasya dilleri içinde Kartveli gurubuna bağlıdır. Önemli birkısmı Türkiyenin Doğu Karadeniz bölgesinde yaşayan Laz halkının dilide aynı guruptandır. Abazalar, Çerkezler, Adigeianlar, Çeçenler, İnguşlar, Kabardianlar, Dağıstanlılar (Agul, Avar, Dargın, Lak, Lezgin, Tabasaran, Tsakhur) vs. Gürcüler gibi Kafkasya dilleri konuşmaktadırlar.
2. politik gelişme ve ABD'nin bölgeye ilgisinin nedenleri üzerine genel bilgiler Kafkasyada halkların ve değişik devletlerin iç ve dış tüm ilişkileri anlaşılması zor karmaşık bir karakterdedir ve olayları siyah veya beyaz biçiminde algılamak derin yanlışlara yolaçabilir. Yinede süreç içinde tüm ilişkiler giderek kristalize olmaktadır. Özet olarak, bölgede Rusyanın etkisi gerilerken ABDninki artmaktadır. Bu artan ABD etkisi sadece Rusyanın değil, özellikle İranında aleyhine gelişmektedir. ABD, tüm gücüyle İranın bölge ile varolan bağlarının tamamını kopartmaya çalışmaktadır. Yine bunun yanında ABD, Gürcistana ve Azerbeycana NATO üyesi olan Türkiye ile ortaklık içinde girmiş olsada, yavaş yavaş Türkiyeyi dışlamaktadır ve zaten alabildiğine eşitsiz güce sahip iki devletin filen gerçek anlamda ortak olmaları olanaksızdır. ABDnin gerçek ilgileri, yararları ile Türkiye yönetiminin bölgeden umdukları ve lokal bir süper güç olma düşleri birbirine pek uymamaktadır. Gerçek anlamda bölgesel süper bir güç olan Rusyayı adım adım ince taktiklerle küçültmeye çalışan ABD yönetimi, başka bir bölgesel süper güce izin vermek istemez ve zaten yayılan emperyalis varlığını birbirlerini denetleyebilen kendi denetimindeki relatif zayıf çelişkili güçlerin varlığıyla sürdürmeye çalışmaktadır. Örneğin, 9 nisan 2001 tarihli ve 33 numaralı TURKPULSEye göre Amiral Salim Dervişoğlunun fikir babalığı ile oluşan, 2 nisan 2001 İstanbul toplantısı ile Türkiye yönetiminin insiyatifinde son biçimini alan, Rusya Federasyonu, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Gürcistan ve Türkiye arasındaki Karadeniz Donanmaları Görev Gücü Birliği, BLACKSEAFOR, -pek belli etmesede- Pentagonu rahatsız eden bir gelişme olmuştur. Bunun yanında ABDnin Ermenistana yönelik ilgisininde Türkiye yönetimini sevindirdiği pek söylenemez. Türkiye yönetimleri 1993den beri Ermenistana ambargo uygulamaktadırlar ama, ambargo Türk ekonomisinede zarar verdiği için, Nogorno- Karabağ savaşının sürdüğü 1992- 93 yıllarının gerilimi artık yaşanmadığı için ve ayrıca anlaşılan ABD ve NATO politikaları ile uyum sağlayabilmek amacıyla yeni hükümet Ermenistan'la olan ilişkileri düzeltme eğilimindedir. Özet olara ABD, Türkiyeyi işlerini yoluna koyuncaya dek kullanmıştır ve halen birsüre kullanabildiği kadar kullanacağa benzemektedir.
Giderek kristalize olan karmaşık ilişkiler ağında, Gürcistan ve Azerbeycan artan ölçülerde ABDye bağlanırken ve NATO üyeliğine aday olurlarken, Ermenistan halen Rusyanın safındadır. Ermenistan Rusya Federasyonunun stratejik ortağı olarak gözükmektedir ama, tüm kafkasya ülkelerinin olduğu gibi Ermenistanın geleceği ile ilgili olarakta halen birsürü soru işareti vardır. ABD tüm gücüyle Ermenistanı Rusyadan kopartmaya çalışmaktadır ve 16- 26 haziran 2003 günleri Ermenistanda relatif büyük bir NATO tatbikatı yapılacaktır. Ayrıca Batı pazarlarına açılan ticaret yollarını ve Orta Asya enerji hatlarını denetleyen Kafkaslardaki ABD dışpolitikası, Orta Asyaya ve Ortadoğuya yönelik olarakta şekillenmektedir. ABDnin Kafkasya politikası, Kazakistan, Türkmenistan gibi Hazar ile kıyısı olan ülkelere ve bu iki ülkenin arasında kalan Özbekistana yönelik politikası ile içiçedir ve özellikle İran ve Afganistan politikalarıda aynı gerçekle sımsıkı bağlıdır.
Clinton yönetimi sırasında Başkanın ve Dışişleri Bakanının Hazar Havzası enerji politikası danışmanı olan Büyükelçi Richard Morningstar, 25 Ocak 1999 günü Kaliforniadaki Berkeley Üniversitesine bağlı Goldman School of Public Policiyde (Goldman Genel Politika Okulu) yaptığı konuşmada, ABDnin kafkasya politikasını ana çizgileriyle ve diplomatik bir dille açıklamıştır. Bu konuşmadan anlaşılan, özet olarak, ABD politikası, enerji kaynakları (petrol ve doğal gaz) ve bunların uluslararası pazarlara ulaşım yolları üzerinde tam bir denetim kurmaya yöneliktir. ABD, Hazar petrollerini ve doğal gazını pazara ulaştıracak beş ayrı boru hattı projesini bölgede desteklemektedir. Bunlar, ilk erken petrolü nakledecek Baku- Çeçenistan- Novorosisk (Rusyanın Karadeniz kıyısı) hattı; ikinci erken petrolü nakledecek Baku- Supsa (Gürcistanın Karadeniz kıyısı) hattı ve diğer üç temel boru hattıdır. Sözkonusu üç temel boru hattından birincisi, Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu (CPC), Kazakistandan Rusyanın karadeniz limanı Novorosiske uzanmaktadır. İkincisi, trans- Hazar gaz boru hattı, Türkmenistan- Hazar- Azerbeyca- Gürcistan üzerinden Türkiyenin Ceyhan limanına uzanacaktır. Ve diğer bir asıl petrol boru hattı ise, Bakuden Ceyhan bağlantısıdır.
Morningstar, beş ayrı petrol ve gaz boru hattını destekleme işinin nedenini, bölgenin enerji kaynaklarını işletme ve geliştirme üzerine ABD politikasının dört temel dayanağı olduğu gerekçesi ile açıklamaktadır. Bu satırları yazana göre Morningstar, politikalarının nedenselliklerini açıklarken gerçeği tam olarak konuşmamakta, bol bol demokrasi ve kendi politik denetim alanında egemenlik, bağımsızlık hakları üzerine demagojilerle asıl hesaplarını gizlemeye çalışmaktadır. Morningstarın sözlerinin çoğu yalandır; çünkü, ABD demokratik kuralları çiğneyerek ve egemenlik veya bağımsızlık haklarını kısıtlayarak, yokederek emperyalist emellerine ulaşabilmekte; ülkeler ve halkları üzerinde bu şelilde denetim kurarak doğal kaynakları rahatça sömürmektedir. Fakat yinede Morningsatar bir gerçeği açıkca ifade etmektedir; o da, Hazar enerji kaynaklarının kullanılması işine güvenilmez devlet İranın kesinlikle bulaştırılmak istenmemesidir. ABD politikasının bölgedeki en önemli önceliği, petrol endüstrisinde ileri düzeyde olan İran etkisine karşı Hazar havzası enerji kaynaklarının tümünü korumak üzerinedir- önceliklerden daha önemli olanı da, Rusya'yı izole etmektir ama, sözkonusu ülkenin gücü nedeniyle bu gerçek şimdilik açıkça telaffuz edilmemektedir. Şüphesiz bu tavır, İranın petrollerini millileştirmiş olması, İran yönetiminin Kafkaslar ve Orta Asya politikalarında Rusya Federasyonu ile yakınlığı, eski büyük bir medeniyeti ve güçlü bir devleti temsil etme duygularıyla ABDye boyun eğmemesi ile ilgilidir. Görüldüğü gibi zaten, ABDnin desteklediği boru hatlarından hiçbiri -aslında çok daha ucuz ulaşım sağlayacak olan- İran üzerinden geçmemektedir.
Beş ayrı boru hattı üzerine yatırım yapılması, anlaşıldığı kadarıyla, ABDnin aktüel yararları açısından mevcut durumun zorunlulukları ile ilgilidir. ABD yönetimi -yalanlarla, geçici sahte ittifaklarla, ince taktiklerle- adım adım Kafkasyaya yerleşirken, başlangıçta Rusyayı ürkütüp kesin karşısına almama ve Rusya ile Türkiye arasında geçici bir denge oluşturma politikası izlemeye çalışmaktadır. Ayrıca beş ayrı hat, ilerideki muhtemel gelişmelere göre ABDye farlı kullanım alternatifleri sunmaktadır. ABD bir yandan sözde Baku- Çeçenistan- Novorosisk hattını desteklerken, öbür yandan el altından Vahabi güçleri silahlandırmakta ve aynı hattı Ruslar için zor kullanılır ve alabildiğine pahalı hale getirmektedir. Bu işi yaparken, terörizme karşı mücadele yalanı ile Gürcistana ve Azerbeycana yerleşmekte ve Bakudaki ABD Elçiliği (www.useambassybaku.org/pas/globalterr.html), Azeri yönetimini terörizme karşı mücadeledeki büyük katkısı ve Çeçenistandaki terörist eylemlerin ikmal yollarını kesmesi nedeniyle vs. kutlamaktadır. Buna karşın, Rusya Federasyonu yönetimi, hem Azerbeycanı ve hemde Gürcistanı Çeçenistandeki silahlı güçlere destek amacıyla transit geçiş olanakları sağladıkları, para, silah, cephane, techizat akımı kolaylaştırdıkları için suçlamaktadır. Bu ikinci iddia daha doğru gözükmektedir; cünkü, Çeçenistandaki silahli Vahabi güçlerin başka kanallardan ikmal olanakları bulmaları ve savaşı sürdürmeleri olanaksızdır. Kısacası, ABDnin Kafkasya politikası -diğer tüm alanlarda olduğu gibi- tam bir ikiyüzlülük üzerine inşa edilmiştir. Anlaşılan ABD yönetimi, denetimindeki Gürcistan üzerinden geçen Baku- Ceyhan hattının varlığı nedeniyle, yine ABD şirketlerinin yatırımları da olan Baku- Çeçenistan- Novorosisk hattının zarar görmesinden pek çekinmemektedir. Zaten ilginç olan, Vahabi güçler hattı sabote etmemekte, sadece üzerinde denetim kurmaya çalışmaktadırlar ve bu da yine bölgedeki ABD şirketlerinin yararınadır. Mevcut çizgisiyle Kafkasyadaki ABD politikası, Rusya ile Türkiye arasına birçeşit rekabet sokabilmekte ve böylece her iki gücün daha rahatça üstüne çıkabilmektedir. Ayrıca ABD, aynı politikası ile Türkiye ve İranı karşı karşıya getirmeye çalışmaktadır.
Büyükelçi Morningstarın yukarıda özetlenen konuşması, ABD henüz üsleri ile Afganistana yerleşip Türkmen gazını en ucuz biçimde Arap Denizine/ Hint Okyanusuna taşıyacak hattı denetim altına almadan önce yapılmıştır. Şimdi ABD, Irakta olduğu gibi İranda da denetim sağlayabilirse, veya İranın başına istediği kukla bir yönetimi yerleştibilirse, tüm eski politikaları köklü değişikliğe uğrayacaktır. Gerçekleşmesi çok zor İran hakimiyeti sağlanabilirse eğer, ABD yönetimi, Rusya ve Türkiye arasında denge hesapları yapmak ve Türkiyeyi İrana karşı kışkırtmak zahmetinden kurtulacaktır. Böylece ABD, Kafkaslar ve Ortadoğu üzerindeki egemenliğini perçinleyecek, Rusyayı tam anlamıyla çembere alacak ve enerji kaynaklarını tamamen kendi denetiminde en ucuz biçimde İran üzerinden uluslararası pazarlara ulaştırma olanağına kavuşacaktır. Ayrıca İran egemenliği ABDye öncelikle Afganistandaki ve sonra Orta Asyadaki varlığını daha fazla güvence altına alma olanağı verecektir. Ve zaten ABD yönetimi artık şimdi, Irakın düşmesinin ardından, bu son anılan hedefine yönelik olarak eylemlerine hız vermiştir. Aynı eylemin kafkaslardaki uzantısı ise, Ermenistanı Rusya Federasyonundan kopartmak ve Azerbeycan üzerinde rekabetsiz tam bir hakimiyet kurmaktır.
Iraka yerleşmesinin ardından ABD, Batı Avrupadaki (özellikle Almanyadaki) askeri üslerini NATOya almış olduğu Doğu Avrupa ülkelerine, öncelikli olarak Bulgaristana, Romanyaya ve Polonyaya taşımaya karar vermiştir. Batılı bazı analizcilere göre, Avrupa ülkelerinin Irak savaşına karşı çıkmış olmaları ve sözkonusu Doğu Avrupa ülkelerinin hem Ortadoğuya ve hem de Rus sınırına daha yakın olmaları anılan taşınmanın temel nedenidir. Bu satırları yazana göre ise, yukarıdaki analiz bazı önemli gerçekleri ifade etmekle birlikte çok eksiktir. Bir kez, herşeyden önce, Doğu Avrupa ülkelerinin yönetimleri Pentagon için çok daha uysal ortaklardır ve ABD bu ülkeleri özel çiftliği gibi kulanabilir. Daha bu uzun anlatım bitmeden, 2003 haziran ayının ikinci haftasında basına yansıyan haberlere göre, ABD, Belçikanın hükümeti ile karşı karşıya gelmiştir. Bu nedenle ABD yönetimi, Brükseldeki NATOnun merkezi Doğu Avrupaya taşıma şantajı yapmaktadır.
Belçikada on yıldır varolan ve Sharon gibi kitle kıyım suçu ilemiş kişilerin, savaş suçlularının yargılanmalarına olanak sağlayan insancıl yasa Amerikan askerlerinin de işledikleri savaş suçları nedeniyle yargılanmalarına olanak verdiği için, Pentagon, Belçikayı tehdit etmiştir. Yasayı değiştirmesi için, NATOnun merkezini bir Doğu Avrupa ülkesine, muhtemelen Varşovaya taşıyacağı şantajı ile birlikte başka baskı yöntemleride kullanmıştır. Bilindiği gibi ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesinin tarafı olmayı da reddetmektedir ve dünyanın her köşesinde savaş suçu işleyen askerlerini tüm uluslararası yargı denetiminin üzerinde tutmaya çalışmaktadır. Sonuçta ABD Savunma Bakanı Rumsfeld, Bürükselde NATO merkezinin yenilenmesi ile ilgili projenin bütçesini altı ay için dondurduklarını bildirmiştir. Bu ağır baskılar karşısında Belçika yönetimi gerilemek zorunda kalmıştır ve ülke Meclisi dünyada başka örneği bulunmayan bu insancıl yasayı alel acele değiştirmiştir. Bilindiği gibi daha öncede Belçika, ABDnin Ortadoğudaki ileri karakolu İsrailin ırkçı- Faşist Başbakanı, Sabra ve Shatila katliamları sorumlusu Ariel Sharonu da aynı yasa maddesine dayanarak yargılamak istemişti. NATO sözde demokratik bir örgüttür ama, Pentagon, diğer ortakların oylarını düşünmeden kendi başına NATOnun merkezini bir başka ülkeye taşıyacağını ilanedebilmekte, yasal olarak bağımsız bir ülkenin iç işine müdahale ederek insancıl yasasını baskı ile kaldırtabilmektedir. Şüphesiz eşit olmayan güçler arasında şekillenmiş olan ve örgütün diğer ortaklarının toplam askeri bütçelerinden defalarca daha büyük askeri bütçeye sahip dünyanın en militarist devleti ABDnin denetimi altındaki militarist saldırgan NATOnun demokratik olması kocaman bir yalandır.
Sonuçta tüm bu gelişmeler, Almanya ve Fransa ile birlikte tavır alan Belçikaya karşı ABDnin tavrı, NATO içindeki çatlağın ne ölçüde derinleştiğini ve buna bağlı olarak zayıf Doğu Avrupa ülkelerinin ABD açısından önemlerinin ne ölçüde arttığını göstermektedir. Yine herşeye karşın, AB ülkeleri arasında dışpolitika konusunda tam bir görüşbirliği yoktur ve Almanya, Fransa, Belçika gibi ülkelerin ABDye yönelik başkaldırılarının sondere utangaçça olduğu ve askeri güçlerinin zayıflığı nedeniyle enerji yollarını denetleyen Pentagon karşısında her an dizçökmeye ve uzlaşmaya hazır oldukları gözlemlenmektedir. Belçikanın baskılar karşısında gerileyişi, bu dizçöküşün tipik örneklerinden biridir. Sonuçta şimdilik ABD, içte ve dışta izleyeceği çizgiyi Avrupaya dikte edebilmektedir.
Eğer ileride şu veya bu gerekçe ile NATO merkezi gerçekten Varşovaya taşınırsa, şüphesiz artık bu kesinlikle eski NATO olmayacaktır. Zaten kuruluş şimdiden eski örgüt değildir; sözde sadece savunma amacıyla kurulmuş olan NATO görev alanı dışına çıkarak sadece Pentagonun yararları yönünde Balkanlarda kullanılmıştır ve ne ölçüde saldırgan bir ittifak olduğunu böylece bir kez daha kanıtlamıştır. Sonuçta örgütün bu eylemi, bir süre daha NATOnun birliğini sağlamış olmakla birlikte, içindeki çatlağıda derinleştirmiştir. Şimdi ittifak aynışekilde Pentagon tarafından Irakta kullanılmaya çalışılmaktadır ve eğer kuruluşun merkezi Bürükselden bir Doğu Avrupa ülkesine taşınacak olursa, NATO içinde derinleşmiş olan çatlak tam bir bölünmeye doğru yol alacaktır. Ayrıca sözkonusu muhtemel yeni durum, Rusya içinde büyük bir kışkırtma olacaktır.
Anlaşılan ABD yönetimi, Avrupa Birliğinin çekirdeğini oluşturan ve merkezi yönetimi ağır basan yeni federal bir süper güç yaratılması için yoğun çaba sarfeden Almanya- Fransa- Belçika gibi ülkeleri artık gerçek müttefikleri olarak görmemektedir ve her fırsatta bunları cezalandırmaktadır. ABD yönetimi açısından AB ile ilgili asıl sorun, inşa edilmeye çalışılan yeni emperyalist güçün merkezi güçlü bir yapı olarak şekillenmesini mümkün olduğunca baltalamak ve bu gücü zayıflatarak denetim altında tutabilmektir. Sözkonusu denetim için en elverişli olan coğrafi hat, Balkanlardan başlayarak Doğu Avrupaya, Baltık ülkelerine ve diğer yandan Kafkaslara uzanan çizgidir. ABD şimdiden askeri varlığı ile Bosna, Kosova, Makedonya, Bulgaristan, Gürcistan gibi ülkelere yerleşmiş ve Azerbeycana da daha güçlü olarak yerleşmeye başlamıştır. Böylece Orta Asya ve Hazar havzasından Avrupa pazarlarına ulaşacak enerji hatları ve ticaret yolları üzerinde denetim kurduğu gibi, İrana karşıda daha üstün bir stratejik konum kazanmıştır. Ayrıca ABD, Soğuk Savaş yıllarından daha güçlü biçimde çembere almaya başladığı Rusyanın güneye inen enerji, ticaret ve tüm etkinlik yollarını sistematik olarak kesmeye çalışmaktadır.
Silahlı gücü ve tek para birimi ile şekillendirilmeye çalışılan Avrupa Birliğide, yine aynı ülkelere, Balkanlara, Doğu Avrupaya, Baltık ülkelerine ve Kafkaslara doğru yayılmaya çalışmaktadır- Selanikteki 20 haziran 2003 tarihli zirvede AB, Aralarında Sırbistanın, Hırvatistanın vs. olduğu Balkan ülkelerini içine alamaya karar vermiştir. Ayrıca AB yönetimi, enerji yollarının/ endüstrisinin kan damarlarının geçtiği Kafkaslara da açık bir ilgi göstermeye başlamıştır. ABnin en önemli hedeflerinden biride, vaktiyle Hitlerin de düşlerini süslemiş olan buğday ambarı Ukraynadır. Ve Ukraynanın şimdiki yönetimi, Gürcistan yönetimi ile birlikte NATO üyeliği için arzusunu açıkça belirtenler arasındadır. Kısacası, sayılan tüm bu ülkeler üzerinde, -henüz şekillenmeye çalışan- birleşik güçlü emperyalist AB ile süper emperyalist ve militarist ABD arasında giderek kristalize olan bir rekabet vardır ama, daha öncede belirtiğim gibi AB ülkeleri dizçökmeye ve enerji yollarını denetleyen ABD karşısında daha kötü koşullarla uzlaşmaya her an hazırdırlar. Aynı rekabetin taraflarından biride, bölgesel süper güç olma durumuna düşmüş olan ve ekonomisi problemli Rusyadır.
ABnin, NATOnun ve ABDnin yakın ilgi alanı içinde olan Ukrayna üzerinde Rus Federasyonunun ekonomik etkisi giderek artmaktadır. İngilizce Pravdanın 24 haziran 2003 tarihli sayısında yayınlanan Ukrayna ekonomik bağımsızlığını yitirme yolunda başlıklı makalede, Rus petrol tekellerinin Ukrayna petrol endüstrisi ve petrol ihracatı altyapısı (boru hatları) üzerinde tam bir denetim kurduğu anlatılmaktadır. Ukraynadaki petrol rafinerilerinin çoğunluğu üzerinde Rus şirketleri hakimiyet kurmuşlardır. Ve bunlar petrol ihracatı izni de almışlardır. Ukraynada petrol çıkmamaktadır ama, Kafkasya petrolünün Batı pazarlarına ihracatında Rusyayı devre dışı bırakma amacıyla Odesa- Brody petrol boru hattı inşaedilmiştir. Makaleye göre, Ukraynanın bağımsızlığının sembolü olan ve 2001den beri kullanılmayan bu hat üzerinden şimdi Rus petrol şirketi Tyumen Oil (TNK) Batı Avrupaya petrol ihracatına başlamıştır. Yine aynı makaleye göre, Ukrayna hükümetinin bu politika değişikliği aslında bir sürprizdir. Ulusal rafineri endüstrisinin tüm kapasitesinin yüzde 85inden fazlasına sahip altı büyük rafineri, Tatneft (Rus), TNK (Rus), KazMunaiGaz (Kazakistan), Russian group Alliance (Rus gurubu ittifakı/ birliği) ve Lukoil (Rus) tarafından kontrol edilmektedir. Lokal (Ukraynaya ait) firmalar sadece iki küçük rafineriyi kontrol etmektedirler. Bunun yanında bazı güçlü yerli petrol şirketleride vardır.
Aynı yayın organının (http://english.pravda.ru/cis/2003/01/31/42849.html) 31 ocak 2003 tarihli sayısındaki bir habere göre ise, er veya geç, Rusya, Beyaz Rusya (Belarus) ve Ukrayna ortak birlik veya topluluk oluşturacaklardır. Bu görüşü savunan Beyaz Rusya Cumhurbaşkanı Aleksandır Lukeşenko, sözkonusu üç Slav halkının kendilerini Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan ve Kafkas cumhuriyetlerinden ayırmaması gerektiğini vurgulamıştır. Lukeşenkoya göre, Putinin pozisyonu bu üç Slav devletini birbirlerine yakınlaştırmaktadır. Kısacası, özellikle Ukrayna üzerine rekabetin bir ucunda güçlü biçimde Rusyada vardır. Ve yukarıdaki paragrafta anılan Pravda makalesine göre, Rus petrol şirketleri Ukraynanın seçim sürecinede karışmaktadırlar. Ukraynada 2004 yılının sonbaharında Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır ve başkan adaylarının mali güvenlik ve lobi faliyetleri için sözkonusu Rus petrol şirketlerine gereksinimleri vardır. Anlaşılan petrol şirketlerinin Ukraynadaki işlerini kolaylaştıran önemli gerçeklerden biride budur ve Lukeşenkonun Slav halklarının birliği ile ilgili umudu bazı maddi dayanaklara sahiptir. Rusya Ukraynanın içpolitikası üzerinde etkili olabilmektedir.
Avrupa Birliği, üyeliğe hevesli gözüken Ukraynayı -eğer yeniden Rusya ve Beyaz Rusya ile birleşme yoluna girmezse- belki relatif uzun bir uyum sürecinden sonra içine alabilir ama, farklı tarihi geçmişleri, köklü sivil ve askeri bürokrasileri, yönetici büyük devlet olma duyguları ve sorun zenginlikleri ile Rusya ve Türkiyenin aynı birliğe dahil olmaları şimdilik olanaksız gibi gözükmektedir. (Hitlerde tüm Slav kentlerini tarihten silmeyi planlarken, Ukraynayı 20 yıllık bir ehlileştirme sürecinden sonra anavatana dahil etmeyi düşlemişti ve aynı Hitler planında Türkiyenin konumu sadece satalit devlet olarak kalmaktı.) AB, Rusya ve Türkiyeyi içine almayacak olsada, Avrupa Birliğinde başı çeken ülkeler, Rusya ve Türkiye ile çok iyi ilişkiler geliştirmeye kararlı gözükmektedirler. İçlerine almasalar bile, aynı ülkeleri Orta Asyanın ve Ortadoğunun zengin enerji kaynaklarına uzanan yolları ve ayrıca Pasifike ve Hint okyanusuna dek uzanabilecek zengin bir pazarın atlama taşları olarak görmektedirler. Özellikle Rusya ve daha sonra Türkiye Batı Avrupanın ileri teknolojiye sahip endüstri ülkeleri için çok büyük önem taşımaktadırlar; çünkü, bu yeni oluşmaya çalışan süper gücün ABD gibi denizlerde ve uzayda hakimiyeti yoktur. Hedeflerine ancak bu yollar üzerinden (Rusya ve Türkiye üzerinden) geçerek ulaşabilirler. Tüm bu hesapların ötesinde, sözkonusu ülkeler (öncelikle Rusya ve sonra Türkiye), zengin mineral ve diğer ham madde kaynakları ve geniş pazarları ile Batı Avrupanın endüstrisi için çekim kaynağı olmaktatadır. Batının ve Doğunun birleşmesi, Avrupa ve Asya kıtalarının -Ortadoğuyu da içine alarak- tekleşmesi, sosyal ve ekonomik anlamda aynı kıta haline gelmesi, dünyada yepyeni muazzam bir politik ve ekonomik gücün, dev birleşik yeni pazarın yaratılması olacaktır.
Batı Avrupayı Rusya ve Türkiyeye yaklaştıran ve hatta mecbur eden bir diğer önemli neden de, sözkonusu ülkelerin -Avrupada henüz bulunmayan- güçlü orduları ile pazarlara giden yollar üzerinde istikrarı sağlayabilecek devletler olmalarıdır. Böyle bir ekonomik birliğin şekillenebilmesi demek, ABDnin yerleşmeye çalıştığı Afrika Kıtasından, yeni üsler kurmaya çalıştığı Kuzey Afrikadan ve Batı Afrikadan da tası tarağı toplayıp gitmesine neden olacaktır. Aynı gelişme, ABDnin ve emrindeki militarist Irkçı İsrailin, -Çin ve Pakistan ile olan çelişkilerinden yararlanarak- birlikte yeni bir Asya NATOsu oluşturma girişimi başlattıkları Alt Kıta Hindistan ile olan ilişkilerini ve yeni oyunlarınıda bozacaktır. Zaten şimdiden Rusya Federasyonu devlet Başkanı Putinin dışpolitikası ABD ve İsrailin Hindistanı yedeğe alma çabalarına önemli darbeler vurmuştur. Hindistanın geleneksel olarak Rusya ilede iyi ilişkileri vardır ve Rusya Federasyonunundan en çok silah alan iki ülke Hindistan ve Çindir. Rusya devlet başkanı Putin, 2002 yılının son ayı içinde yaptığı Asya gezisi sırasında, Çin ve Hindistanı yanyana getirmeyi başarmıştır. Putin, Rusya, Çin, Hindistan arasında ABDnin tek süper güç olmasını dengelemeye yönelik ve ticari işbirliğini içeren bir anlaşmaya öncülük etmiştir. Büyük devlet olma duygusuna sahipolan, ABD ve İsrail tarafından -Çin ile olan problemleri kışkırtılarak- kolayca denetim altına alınıp kullanılabilecek bir ülke olmayan Hindistan, atom bombası teknolojisini İsrailden almıştır ama, anlaşılan Hindistan, ABDnin Hint Okyanusu içinde ve kıyılarında yayılan rakipsiz hakimiyetinden ve Orta Asya enerji kaynakları üzerinde kurmaya çalıştığı tekelden rahatsızdır.
Yukarıda özetlediğim nedenlerle ABD, NATOyu Balkanlara, Doğu Avrupa ülkelerine ve Baltık ülkelerine doğru yayarak ve NATO kamuflajı ile kendi birliklerini bu ülkelere yerleştirerek, sözkonusu ülkeleri askeri teknoloji ve techizat açısından kendisine bağlayarak, aynı ülkelerin subaylarını ve birliklerini eğiterek, sadece Rusyayı ve içinde Türkiyeninde olduğu Ortadoğuyu değil, Batı Avrupayıda çembere almaktadır. Halen tek süper emperyalist güç konumunda olan ABD, emperyalist Avrupanın yayılma hesaplarını güçlü askeri varlığı ile marke etmeye, Batı Avrupa ile Rusya arasında yeni bir Demir Perde inşaetmeye çalışmaktadır. Pentagon, yeni bir süper güç olarak şekillenmeye çalışan ABnin, Asyanın zengin enerji ve hammadde kaynaklarına ve büyük pazarlarına giden yollarını askeri varlığı ile denetlemeyi, Balkanlardan Baltık ülkelerine ve ayrıca Kafkaslara dek uzanan bir hat üzerinde ikinci bir Berlin duvarı oluşturmayı hesaplamaktadır. Kafkaslardan Orta Asyaya ve Hint okyanusuna dek uzanan askeri hakimiyeti ile ABD, Batı Avrupa endüstrisinin tüm enerji musluklarını, kan damarlarını, pazarlara açılan yollarını kendi kontroluna almaya çalışmaktadır. ABD yönetimi, Hitlerden miras alınma bin yıllık dünya imparatorluğu düşünü engellenemez bir gerçek haline getirmeye çalışmaktadır. Dünyanın tüm kaynaklarını ABD merkezli ırkçı bir ideoloji ile tek başına sömürmeye, sömüremediği yerde de yıkıcı rolünü oynayarak yeni birliklerin ve güçlerin doğmasını, barışçı büyük pazarların oluşmasını engellemeye çalışmaktadır. (2)
Zaten ABD yönetimi, çok kutuplu bir dünyanın zararlı olduğunu açıkça iddia etmeye başlamıştır. İngilizce Pravdanın 28 haziran 2003 tarihli ve USA Thinks Multipolar World Harmful başlıklı haberine göre, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice, Londra Uluslararası Stratejik Eğitim Enstütüsünde, çok parçalı uluslardan oluşan bir dünya düşüncesine ve rekabete açıkça saldırmış ve bunu savaşların, terörizmin nedeni gibi göstermeye çalışmıştır. Şüphesiz ABD yönetimine özgü Rice demagojileri, aynı ülkenin sözde savunduğu demokrasi ve serbest rekabet düşünceleri ile yüzde yüz çelişkilidir. Gerçekte istikrarsızlıkların, her çeşit terörün, sınıflar ve uluslararası savaşların gerçek nedeni, -uluslarüstü tekellerin egemenliğine dayanan- tek kutuplu bir dünya oluşturma çabasıdır. Tek gücün egemenliğine dayanan böyle bir dünya anlayışı, gerçek anlamıyla faşizmden başka birşey değildir. Ricenin söylediği yalanlara dayalı iddialarının tam tersine, tek kutuplu ve tek güce dayalı iktidarların dünyayı nasıl bir istikrarsızlık ortamına sürüklediği ve kana boğduğu Nazi Almanyası deneyimi ile de bellidir. Irak saldırısı sırasındada Birleşmiş Milletleri ve uluslararası demokratik kuralların hiçbirini dikkate almadan tekbaşına harekete geçen ABDnin Iraka ve Ortadoğuya istikrarsızlıktan, yeni çatışmalardan, yıkımdan ve kandan başka birşey getirmediği giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Hitlerin izinde yürüyen ABD yönetiminin tüm işlerinin dünya düzeyindede aynı sonuçları doğurmakta olduğu zaman içinde artan ölçülerde gözlemlenecektir.
ABDnin askeri gücü ile Kafkaslara girmesi -asıl olarak- 11 eylül 2001 provokasyonunun ardından terörizme karşı savaş yalanı veya gerekçesi ile başlamıştır. Gürcistanın başkenti Tiflisteki ABD Elçiliğinin 15 mayıs 2003 tarihli açıklamasına göre (http://web.sanet.ge/usembassy/gtp.htm), ABD deniz piyadeleri tarafından yönlendirilen Gürcistan Egitim ve Techizatlanma Programının (GTEB), üçüncü aşaması, dağ birlikleri için olan B taktik eğitim süreci tamamlanmış ve 10 mayıs günü Tiflisin Cumhuriyet meydanında diploma töreni yapılmıştır. Cumhurbaşkanı Şvardnadzenin, Savunma Bakanının, eğitimi verenlerin, diploma alanların, basının vs. bulunduğu toplantıda ABD Elçisi Miles konuşma yapmıştır vs.. Pentagonun (ABD Savunma Bakanlığı), 29 nisan 2002 tarihli açıklamasına göre, Soğuk Savaşın bitiminden beri iki ülke arasında gelişmekte olan ilişkilerin ürünü olan Gürcistan Eğitim ve Techizatlanma Programı (GTEB), askerden- askere güçlü bağlar üzerine inşa edilmiştir. Özet olarak amaç, ABD askeri okullarından yetişenlerle aynı kafada/ düşünce yapısında yönetici personel yetiştirmektir ve program küçük sınıflar halinde 70şer günlük olarak sürecektir. Yönetici (subay) eğitimine ek olarak, her gurup için birbirini izleyen yaklaşık 100 günlük uygulamalı taktik eğitim yapılacaktır. Bu ikincisinin amacı ise, Gürcü birliklerini manga (ABD sisteminde 5 kişilik iki tim ve bir komutandan oluşan 11 kişilik en küçük askeri birim) düzeyine dek hafif piyade taktikleri, saldırı ve savunma operasyonları ve temel hava ulaşım taktikleri konusunda eğitmektir (www.defenselink.mil/transcripts/2003/tr20030519-depsecdef0206.html).
İngilizce Pravdanın (http://english.pravda.ru/main/2002/02/27/26684.html) 27 şubat 2002 tarihli ve NATO şimdiden gürcistanda, Rusya sessizliğini koruyor başlıklı makalesinde, New York Timesa izafeten, özet olarak, Al Kaida bahanesi ile 100- 200 kişilik ilk ABD birliklerinin Gürcistana yerleştiği, sözde elit birliklere izin verilmediği, sayının süreç içinde artabileceği, Kremlinin yorumsuz sessizliğini koruduğu vs. bildirilmektedir. Aynı yayın organının 10 ekim 2002 tarihli sayısında Dmitry Chirkin imzası ile yayınlanan makalede ise, askeri işbirliğini geliştirme konusunda ABD- Türkiye- Gürcistan arasında Tifliste görüşmelerin sürdüğü, Rusya ve Gürcistan arasındaki ilişkilerin giderek artan ölçülerde bozulduğu bildirilmektedir. Bazı analizcilere göre yakın yıllar içinde Gürcistan tamamen ABDnin denetimi ve koruması altına girecektir. Gürcistanın ABD ve Türkiye ile gelişen ilişkilerinde Baku- Tiflis- Ceyhan petrol boru hattının rolü vardır ve Türkiye şimdiden Gürcistan Savunma Bakanlığına son birkaç yıl içinde 10 milyon Dolar hibe etme vadinde bulunmuştur. ABD kongresi her yıl Gürcistana 100 milyon Dolar hibe etmeyi öngörmektedir (sayı sonradan 77 milyon Dolara indirilmiştir). Gürcistan NATOya girmeye hazırlanmaktadır ve Gürcistan Ulusal Askeri Akademisi, Türk programı adını alan NATO standartlarına uygun bir eğitim için Gürcü ve Türk profösörler ve 210 askeri öğrencisi ile yeni eğitim yılına başlamıştır vs.. The Christian Science Monitorun 30 mayıs 2002 tarihli sayısında yazan John Diedriche göre, ilk 70 kişilik ABD birliği 19 mayıs 2002 günü Gürcistana ulaşmış ve Rus birliklerinin bir yıl önce terketmiş oldukları Tiflisin 20 mil kuzeydoğusundaki Vaziani üssüne yerleşmişlerdir.
İngilizce Pravdanın 6 nisan 2003 tarihli sayısında yazan Vasily Bubnov, özet olarak, artık ABDye Gürcistan adlı bir devletin daha katıldığını belirtmekte ve Edvard Svardnadzenin, ABD Gürcistanın savunma kapasitesini yükseltmek için yılda 77 milyon Dolar vermeyi uygun buldu., sözlerini aktarmaktadır. Gürcistanın yıllık 30- 35 milyon Dolar civarında olan savunma bütçesi dikkate alındığında, -Bubnova göre- bu miktar oldukça iyi bir sayıdır. Yine Svardnadzeye göre, Gürcistanın savunma kapasitesini yükseltmek herşeyden önce ABDnin ilgi alanı içindedir ve bu amaca yönelik olarak Kongre yılda 77 milyon Dolar vermeyi garanti etmiştir. Gürcistan Savunma Bakanının ifadesine göre, yıllık askeri bütçe 70 milyon Dolar civarına yükseltilecektir. Amerikalı askeri örgütleyiciler uzun zamandır özel birlikleri eğitmektedirler ve bu amaçla -yazının basıldığı zamana dek- 60 milyon Doların üzerinde harcanmıştır. Şimdiden üç tabur eğitilmiştir ve bu yıl (2003) bitmeden 1.700 kişi daha eğitilecektir. Avrasyanet, www.eurasianet.org/ adlı sitenin 19 mayıs 2003 tarihli sayısında yazan Jaba Devdarani ise, Amerikalı askeri danışmanların şimdiye dek 1.200 Gürcü askerini eğittiklerini ve 2004 yılının ortasına dek maliyeti 64 milyon Doları bulan bir program çerçevesinde 1.200 askeri daha eğiteceklerini rapor etmektedir. Bubnovun biraz alaylı ifadesiyle, gerçekte, Kongrenin cömertliğinin sonu yoktur ama, Pentagonun 400 milyar Dolarlık bütçesi yanında Gürcistana verilen 77 milyon önemsiz ucuz bir süs eşyası gibi kalmaktadır. (Artık Pentagon bütçeleri 400 milyar Doları da aşmaktadır. Hem nüfus ve hem de alan olarak Gürcistandan küçük militarist İsraile ABD yönetimleri tarafından her yıl 3.5 milyar Dolar hibe edildiği ve bu sayının içinde olduğumuz son yılda 8 milyar Dolar olduğu göz önüne alınırsa, Gürcistanın çok ucuza satıldığı söylenebilir.)
Amerikalılar, kendileri tarafından eğitilen birliklerin Abaza bölgesinde kullanılmaması konusunda Svardnadzeden yazılı garanti istemişlerdir ve Oda bu konuda aynı fikirde olduğunu bildirmiştir. Abaza bölgesi Gürcistanın batısında, Kradeniz kıyısında, batıya doğru ucu incelen bir bıçak gibi uzanmaktadır ve burada halen Rus askeri üssü vardır. Pentagon kendi eğittiği güçlerin Abazalara karşı kullanılmasını istememektedir; çünkü, amacı bu coğrafyaya da yerleşebilmektir. Daha şimdiden, 2003 yılının baharında, ABD ve İngiltere Gürcistan ile Abazalar arasındaki sorunun çözülmesi için devreye girmişlerdir. Bu alanda da Rusyayı dışlamaya çalışmaktadırlar. Gürcü yönetimi, Abaza bölgesindeki Rus askeri üssünün ikmal yollarını keseceği tehdidini savurmaktadır. İngilizce Pravdanın 17 ocak 2003 tarihli sayısında yayınlanan Dimitry Chirkin imzalı habere göre, Gürcistan Ulaştırma Bakanı Mirab Adeishvili, Moskovada yaptığı basın konferansında, Abazaistandaki Rus askeri üssünün ikmal ve haberleşme olanaklarını durdurabileceklerini bildirmiştir. Peki Amerikalıların eğittikleri özel birlikler eğer Gürcistandan kopmaya çalışan Abaza güçlere karşı kullanılmayacaksa, kime karşı kullanılacaktır? Bu konuda bir açıklık yoktur ama, bölgede ABDnin asıl rakibinin Rusya olduğu düşünülürse, sorunun yanıtı kendiliğinden ortaya çıkar. Büyük Kafkasların koruyucu etkisi nedeniyle sınırlı alanda subtropikal bir iklime sahibolan, turunçgillerin (limon, portakal vs.) yetiştiği, aynızamanda tütütün üreten, 8.600 kilometrekare alana ve yaklaşık 600 bin nüfusa sahip Abazaistan, Gürcistan içinde otonom bir cumhuriyet konumundadır. Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından, 1992de Abazaistan Gürcistandan bağımsızlığını ilanetmiştir ve 1994de ateşkes sağlanıncaya dek bölgede savaş olmuştur. Çatışmalar nedeniyle yaklaşık 250 bin kişi göçetmiştir vs.. Gürcistanın 1995 yılında değişen anayasası, Abazaistana çok zayıf bir otonomi tanımıştır. Anlaşılan Rusya Federasyonu, Abazaistanı, Gürcistandaki varlığını sürdürebilmek için bir baskı unsuru olarak kullanmaktadır.
Avrasyanet, www.eurasianet.org/ adresindeki Russian-Georgian Talks on Abkhazia Hampered By Mistrust (Abazaistan Üzerine Rus-Gürcü Görüşmeleri Güvensizlik Nedeniyle Engellendi) başlıklı, 19 haziran 2003 tarihli ve Sergei Blagov imzalı makale, tarafların ortak politika tesbiti konusunda çok sınırlı bir görüşbirliğine vardıklarını belirtmektedir. Bu anlaşmazlıkta, Ukrayna Cumhurbaşkanı Leonid Kuçman, Gürcistan Cumhurbaşkanı Edvard Şvardnadzeye arka çıkmıştır. (Hakkında büyük yolsuzluk iddiaları bulunan, Şvardnadze gibi eski komünistlerden olan ve ayrıca vaktiyle yine Onun gibi sistemin tepesinde yeralan Kuçman, anlaşılan, ABDye ve NATOya yanaşan Şvardnadzeyi destekleyerek aynı güçlere şirin gözükmeye çalışmaktadır. Rusyaya şantaj yapmaktadır veya davranışının daha farklı nedenleride vardır ama, rüşvet batağına saplanmış olan Leonid Kuçmanın geleceği pek parlak gözükmemektedir. Tarafların tüm çabalarına karşın Ukraynanın Batı ile kolayca entegre olması çok zor gözükmektedir.). Rus basınına göre ABD, Gürcistan ve Azerbeycanda genişleteceği varlığını İrana yönelik saldırısında kullanmayı hesaplamaktadır. Rusya Federasyonu, Gürcistan ile olan sınırlarında yeni silahlı provokasyonlar beklemektedir. Rus doğal gaz devi Gazprom ile Gürcistan arasında 2003 haziran sonuna dek imzalanması gerek anlaşma halen gerçekleşmemiştir ve Abaza sorunu nedeniyle geciken bu muhtemel anlaşma ABDli görevlileri çok kızdırmaktadır- ABD, Gürcistan yönetiminin Gazprom ile anlaşmasını istememektedir. Ayrıca, Gürcistana yatırım yapmak isteyen diğer Rus şirketleride durumdan rahatsızdırlar.
Bu yıl, 2003 ekim başında Gürcistanda seçimler olacaktır ve Şvardnadze çok güçlü konumdadır. Gürcistanda NATOnun ve ABDnin etkisinin artmasına karşın, bilindiği gibi ülke, yukarıda anılan Azerbeycan, Ukrayna ve Rusya Federasyonu ile birlikte toplam 12 eski Sovyet Cumhuriyetinden oluşan Bağımsız Devletler Topluluğu içindedir. Aynızamanda Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbeycan ve Moldova ile birlikte GUUAM içindedir. Orta Asya ve Hazar Havzası ile Batı arasında mal ve enerji koridoru olma amacı taşıyan GUUAM, bölgedeki Rus Federasyonu etkisine karşı ABD dışpolitikasının Birleşik Devletler topluluğunu parçalama çabalarının bir ürünü olarak şekillendirilmiştir. GUUAM olarak anılan bu yeni örgütlenme çabaları ile sözkonusu beş eski Sovyet cumhuriyeti, Birleşik Devletler Topluluğunun ortak güvenlik sisteminin dışına çıkmışlardır. Aslında şüphesiz, GUUAMın asıl amacı ilanedilen enerji ve mal koridoru olmanın çok ötesindedir. Edvard Şvardnadze, 22 temmuz 2002 tarihli ingilizce Pravdaya yansıyan GUUAM ile ilgili konuşmasında, örgütlenmenin Birleşik Devletler Topluluğuna alternatif olarak kurulmadığını söylemektedir. Bu ifade üzerine, eğer GUUAM gerçekten Birleşik Devletler Topluluğuna alternatif olarak kurulmadı ise, altını çizerek bunu söylemenin ne anlamı var?, zaten işlerinden anlaşılır denebilir. Ve şüphesiz, Sovyetler Birliğinin son dışişleri bakanlarından biri olan Şvardnadzenin açıklamasının pek akıllıca olduğu iddia edilemez. Kısacası, bölgedeki tüm ilişkiler karmaşık bir yumak görünümündedirler ama, yine tekrarlamak gerekirse, Gürcistan ve Azerbeycan hızla NATOya, ABDye yaklaşmaktadırlar. Avrupa Birliğinin çekirdeğini oluşturan Almanya ve Fransa gibi relatif güçlü devletlerin Kafkasyadaki süreçlere daha etkin müdahale şansına sahip olmaları, -belki- Rusyanın konumuna yardımcı olabilir.
4. petrol şirketlerinin Azerbeycan'ı Azerbeycan, 1400lü yıllarda Akkoyunlu Türkmen aşiretleri konfederasyonuna yurtluk etmiştir. Homerosun Odisseia (Odysseia, Odyssey, kaleme alınışı İsadan Önce yaklaşık 750 yılları) destanından derin biçimde etkilendiği anlaşılan ünlü Dede Korkut Halk Öyküleri (bir 7 ve bir de 12 öykü olarak bulunmuştur), Sufi inançlara sahip ve henüz göçebelik (Çobanlık, orta barbarlık, askeri demokrasi) aşamasındaki Akkoyunlu aşiretlerinin kendi aralarındaki, doğaya ve feodal Ermeni beyliklerine karşı mücadelelerini, değişik serüvenlerini temiz şiirsel bir türkçe ve derin ahlaki bir bakış açısıyla anlatır. Bölgede, 1501- 1502de Şah İsmailin önderliğinde, kökü 7 Türkmen aşiretine dayanan, Sufi inançlara sahip Safavi hanedanı kurulmuştur- Safavi adı, Şah İsmailin Şeyh olan babasının ve kendisinin piri konumundaki Erdebilli Safi od- dinden (Saf-din, Seyfettin, 1253- 1334) gelmektedir ve Seyfettin 7 imam Şiasından 12 İmam Şiasına geçiş yapmıştır ama, 12 imam Şiasının ozamanki durumu bugünkünden farklıdır.
Bölgede 1700lü yıllarda devlet örgütlenmesine benzer yapılara sahip bağımsız Kağanlıklar oluşmuştur. Azerbeycan, 1700lü ve 1800lü yıllarda Rus Çarlığı, Osmanlı İmparatorluğu ve İran arasında çekişme konusu olmuştur. Rusya ile İran arasında 1828de imzalanan Türkmençay anlaşması ile Azerbeycan ikiye bölünmüş ve Baküyü (Baki) vs. içine alan kuzey parçası Rus Çarlığının elinde kalmıştır. Çarlığı deviren 1917 ekim devrimi ile birlikte Azerbeycan (Rusya parçası) bağımsızlığını ilanetmiştir ve 1920 yılına dek yaşayacak birinci Azerbeycan Cumhuriyeti şekillenmiştir. Nisan 1920de Sovyet Kızılordusunun girdiği Azerbeycanda, 1991 yılına dek sürecek Azerbeycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur.
Nüfusunun çoğunluğu Ermeni olan ve Azerbeycan sınırları içinde kalan dağlık Nogorno-Karabağ, Ermenistan komünistlerininde kabul etmesi ile, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi tarafından 5 temmuz 1921de alınan bir kararla Azerbeycana bağlanmıştır. Azerbeycan yönetimi Nogorno-Karabağa geniş bir otonomi tanımıştır. (Ermeni milliyetçiliğinin asıl kaynağı olan Nogorno-Karabağdaki Ermenilerin ve genel olark Ermeni toplumunun varlıklarını ve kimliklerini koruyabilmeleri, büyük ölçüde İran yönetimlerinin politikaları ile bağlantılıdır. Aslında, öncelikle Rus Çarlığı tarafından desteklenen ermeni milliyetçiliği yeşerinceye dek Osmanlı sınırları içindeki Ermenilere karşıda ciddi bir baskı uygulandığı hiçbirzaman söylenemez ama, bölgedeki otonom ve yarı otonom Kürt beylikleri Ermeniler üzerinde sürekli dominant bir konumda olmuşlardır. Safavi devleti içinde önemli reformlar yapan, orduyu modernleştiren ve Türklükten koparak İranlılaşan Şah I. Abbas/ Büyük Abbas ve ondan sonra gelen yöneticiler, Nogorno Karabağ Ermenilerini, Gürcüleri vs. -devşirmeden- Yeniçeri benzeri ordularında kullanmışlar ve özellikle Ermenileri korumuşlardır. Halen İranın Ermenistan ile arası çok iyidir.)
Diğer yandan, halkının çoğunluğu Azeri olan ve Ermeni bölgesinde kalan Nahcivan, idari olarak Azerbeycana bağlanmıştır ama, bu iki parça arasında Ermenistan vardır. Sovyetler Birliği sonuna yaklaştığı zaman, 1989da, Azerbeycanda huzursuzluk ve aynızamanda Ermenistan ile Azerbeycan arasında çatışmalar başlamıştır. Azerbeycan, önce Komünist Partisinin ve ardından Yükset Sovyetin (Meclisin) 18 ekim 1991 kararı ile bağımsızlığını ilanetmiştir. Azerbeycan Cumhuriyeti adını alan ülke, 2 mart 1992de Birleşmiş Milletlere kabuledilmiştir. Mart 2001de Avrupa Konseyine girmiştir. Azerbeycan artık -daha önce anılan GUUAM Gurubunun da içinde olduğu- 32 tane uluslararası ve bölgesel örgütlenmenin üyesidir. Ermenistan ile süren savaş sırasında, 1992- 93 yıllarında Azerbeycan, Nogorno- Karabağ üzerindeki denetimini tamamen yitirmiştir ve halen ülke topraklarının yüzde 20 kadarı Ermenistanın işgali altındadır. İç çekişmelerin ve Nogorno-Karabağın kaybının ardından Haydar Aliyev Nahcivandan Bakuye davet edilmiş ve 1993 yılında Yüksek Sovyetin (Azerbeycan Meclisi) Başkanlığı'na seçilmiştir. Aynı yılın sonunda Ebufeyz Elçibeyin yerine Cumhurbaşkanlığına seçilen Haydar Aliyevin yönetimi sırasında, 1994de, Ermenistan ile ateşkes sağlanmıştır. Sözkonusu savaş sırasında Rusya Ermenistanı, Türkiye ise tüm gücüyle Azerbeycanı desteklemiştir ve Ermenistana karşı ambargo uygulaması başlatmıştır.
b. petrol şirketleri, Azerbeycan, Laden'in kayınbiraderi, W. Bush Batılı petrol şirketleri ile Azerbeycan Devlet Petrol Kumpanyası (SOCAR, State oil Company of Azerbaijan) arasındaki ilk anlaşmalar 1994 yılında imzalanmaya başlanmıştır. Batılı petrol şirketleri ile kurulan ilişkiler, Azerbeycanın 1998 yılında Kril alfabesinden Latin alfabesine geçişinde etkili olmuştur. Natig Aliyevin başkanlığını yaptığı SOCAR, 1994 yılından günümüze dek batılı şirketlerle değeri 60 milyar Doları bulan 21 ayrı temel anlaşma imzalamıştır. Dünyada alanında en büyük kuruluşlardan biri olan SOCAR için 70 bin kişi çalışmaktadır. Aynı şirketin hem petrol ve hem de doğal gaz alanlarında yatırımları vardır. Petrol, denizden petrol çıkartma, doğal gaz, petrol boru hattı ve doğal gaz boru hattı gibi değişik alanlarda ve değişik projeler üzerine yatırımları olan yabancı şirketlerin en önemlileri, Exxon, Mobil, Chevron, Unocal, BP, Pennzoil, Delta Hess, Lukoil, Itochu, STATOIL gibi kuruluşlardır ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığıda (TPAO) yatırımlara katılanlar arasındadır.
Azerbeycanda en büyük yatırımlardan birine sahipolan STATOIL, bir Norveç devlet şirketidir ve ham petrol alanında dünyanın üçüncü büyük kuruluşudur. STATOILin 20yi aşkın ülkede yatırımları vardır. Yine Azerbeycanda büyük yatırımları olan Rockefeller gurubuna ait dünyanın en büyüğü Exxon-Mobil Korparasyonunun 200ü aşkın ülkede yatırımları vardır ve Suudi Arabistandaki ARAMCO içindede denetim bunların elindedir. Anti Tröst Yasası gereği 1911 yılında Rockefeller gurubuna ait Standard Oil Tröstünden bağımsızlaşan Pennzoilin şimdi Texaco ile bağı vardır. Texaco ise Rockefeller gurubu (Standard Oil) ile ilişkilidir ve Rockefeller gurubunun yönlendirdiği ARAMCOnun ortakları arasındadır. Dünyanın en büyüklerinden olan Chevron- Texaco Korparasyonunun da Azerbeycanda önemli yatırımları vardır. Chevron, 1911de ABDde kabuledilen Anti-Tröst yasası sonucu Rockefeller gurubuna ait Standart Oil Tröstünden bağımsızlaşanlardandır. Şirket 1984 yılına dek Standatr Oil of California (Socal) adı ile işlerini yürütmüştür. Şirketin 1998 yılında 30 milyar dolar sermayesi ve 34 bin çalışanı vardı. Aynı tekel, Rockefeller gurubunun önderliğindeki Yedi Kızkardeşler Kulübü (Exxon/ Esso, Shell, BP, Gulf Oil, Texaco, Mobile Oil, Socal- Chevron) örgütlenmesinin içindedir. Bahrein ve Suudi Arabistandaki petrol arama ve işletme işlerine öncülük etmiştir. Yedi Kızkardeşler Kulübüne hakim Rockefeller gurubu, geriden ABD dışpolitikasını şekillendiren masonik örgütlenme CFRi de yönlendirmektedir (Simbaddaki Y. Küpeli imzalı diğer yazılarda CFR hakkında yeterli bilgi verilmiştir.). Azerbeycana yatırım yapanlardan UNOCAL yine bir ABD şirketidir. İngiliz devlet şirketi olarak 1900lü yılların başında İranda işe başlayan ve daha sonra British Petroleum (BP) adını alan, özelleştirilen şirket, 1987 yılında Standard Oil Company (Ohio) hisselerini 8 milyara Dolara satın alarak dünyanın devlerinden biri olmuştur. Kısacası, aynızamanda Yedi Kızkardeşler Kulübünün üyesi olan Biritish Petroleum (BP), Rockefeller gurubu ile sıkı bağlar içerisindedir. Endenozyada, Kuzey denizinde, Cezayirde vs. yatırımları olan ITOCHU birliği ise Japon kökenlidir. Rusyanın enbüyük petrol şirketi LUKOILinde Azerbeycanda önemli yatırımları vardır ve aynı şirket ülke içinde bir benzin istasyonları ağı oluşturmuştur.
Azerbeycanda yatırımları olan en ilgiç şirketlerden biride, Hazar havzasında petrol çıkartma ve petrol alanlarını genişletme amacıyla 1998 yılında şekillendirilen Delta Hess birliğidir. Delta Hess ortaklığı, bir ABD firması olan ve dünyanın öndegelen bağımsız petrol ve doğal gaz kumpanyalarından sayılan Amerada Hess ile Suudi Arabistanın Delta Oil şirketinin birleşmesi ile kurulmuştur. ABD- Suudi ortaklığı Delta Hess, Bakunun 100 km kadar güneybatısına konumlanmış Kursangi-Karabağlı bloğunda yüzde 20 hisse sahibidir. Aynı bloğun hisselerin yüzde ellisi Azerbeycan Devlet Petrol Kumpanyası SOCARa ve yüzde 30u da 1995 yılında özel olarak Gürcistanda ve Azerbeycanda petrol alanlarını geliştirme amacıyla Houstonda kurulmuş olan bağımsız Amerikan şirketi Fronteraya aittir. Frontera, Azerbeycandaki sözkonusu işinden başka doğu Gürcistanda 12 petrol alanını kontrol etmektedir. Dünya Bankası benzeri European Bank for Reconstruction and Development (Yeniden Yapılanma ve Gelişme/ İlerleme için Avrupa Bankası) tarafından desteklenen ve ayrıca dev Alman finans kuruluşu Deutscche Banka borçlanmış olan Fronteranın tepesinde oturan bircok ünlü ABDli üst yönetici arasında eski CIA direktörlerinden John Deutchda vardır. Asıl konumuz olan Delta Hess ortaklığı ise, Kursangi-Karabağlı alanından başka Azeri-Chirac-Gunashli (Güneşli) bloğunda da yüzde 2.72 hisseye sahiptir. Hisse küçüktür ama, diğer katılımcıları BP, Unocal, Exxon, Pennzoil, SOCAR, LUKOIL, Statoil, ITOCHU ve TPAO olan blok, Azerbeycanın en zengin petrol alanını kontrol etmektedir. Bunun yanında, BPnin önderliğinde 3 milyar Dolarlık bir yatırım olarak gerçekleşen Baku-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı projesinin hisselerinin yüzde 2.36sı Delta Hess ortaklığına aittir -diğer hisseler, BP (İngiliz), SOCAR (Azeri), Unocal (ABD), Statoil (Norveç), TPAO (Türk), ENI (İtalyan), TotalFinaElf (Fransız), Itochu (Japon), ConocoPhillips (ABD) şirketlerinin elindedir. Amerikan şirketi Amerada Hess ve Suudi şirketi Delta Oil arasındaki evlilikle doğan Delta Hessin asıl ilginç yanı, Usame bin Ladene ve bu kişi tarafından yönetildiği söylenen Al- Kaida örgütüne dek uzanan ilişkiler ağı içinde olmasıdır.
Delta Hess birliğinin Suudi tarafı olan Delta Oilin sahipleri, Muhammed Hüseyin al- Amudinin aşireti ile Halid bin Mahfuzun aşiretidir. Üç özel Suudi petrol şirketine sahibolan bu iki aile, ABD şirketleri ile Güney Asyada sonderece iddialı petrol geliştirme ve petrol boru hattı projelerine katılmışlardır. Al- Amudi ve Halid bin Mahfuza ait olan Delta Oil, Nimir Petroleum ve Corral Petroleum adlı şirketler, ABD petrol devleri Texaco, Unucal, Frontera Resources ve Amerada Hess ile uluslararası konsorsiyumlar (evlilikler) oluşturmuşlardır. Mahfuza ait Suudi Arabistan Ulusal Ticaret Bankası (National Commercial Bank) ile Amudiye ait Londradaki Capitol Trust Bankın bazı özel kuruluşlara yaptığı milyarlarca Dolar tutarındaki para transferlerinin Al- Kaida örgütüne gittiği söylenmektedir ama, sözkonusu Suudi sermayeli kuruluşların ABDde dokunulmazlıkları vardır- 150 şüpheli kişinin, şirketin ve yardım/ hayır kuruluşunun veya derneğinin varlıklarını/ servetlerini donduran ABD Hazine Bakanlığı (Treasury Department), en önde gelen şüpheliler arasındaki Mahfuz ve Amudiye ait varlıklara dokunmamaktadır. Halid bin Mahfuzun küçük kızkardeşi Usame bin Laden ile evlidir ve bilinen bu gerçeği Clinton dönemi CIA direktörü (şefi) James Woosley 1998 yılında Senatoda yaptığı tanıklık sırasında da açıklamıştır (Woosley, birkaç ay önce IV. Dünya Şavaşı içinde olduğumuzu söyleyen kişidir. Usame Bin Laden 1998den beri sözde ABD tarafından şiddetle aranmaktadır ama, 11 eylül olayından tam iki ay önce Dubaideki ABD hastahanesinde idrar yolları iltihabı nedeniyle tedavi görürken CIA görevlisi Lary Mitchell ile görüştüğü kanıtlanmıştır- bak, Y. Küpeli, Simbad, 11 eylül konspirasyonu, USA, İsrail).
Usame bin Ladin ile bağlantılı bu iki mülti milyarder Suudi aşiret reisi ile, eski CIA direktörlerinden ve ayrıca eski CFR başkanlarından olan Körfez saldırısı dönemi ABD Başkanı George Bush ve oğlu şimdiki ABD Başkanı George W. Bush arasında iş ortaklıkları vardır. Sözkonusu ilişkiler, Busha ait Harken Energy ve bir Amerikan yatırım kuruluşu olan Carly Group aracılığı ile kurulmuştur. Carly Groupun başında ise, Cumhuriyetci ve Bush gibi aşırı sağcı Başkanlardan Reaganın savunma sekreteri, ulusal güvenlik danışmanı ve CIA eski ikinci başkanı Frank C. Carlucci oturmaktadır. Ayrıca, Bank of Commerce International skandalına hem George W. Bush ve hem de Usame bin Ladenin kayınbiraderi Halid bin Mahfuz birlikte bulaşmışlardır. Tüm bunların ötesinde, en ilginç gerçeklerden biride, Ladenin kayınbiraderi tarafından büyükölçüde kontrol edilen Suudi- ABD evliliği Delta Hessin başta gelen yönetici ve ortaklarından birinin eski eyalet valilerinden Thomas Kean olmasıdır. Kean aynızamanda 11 eylül olayını araştırmakla görevli Komisyonun da başındadır. Keanı 11 eylül Komisyonunun başına tayineden kişi ise, Başkan George W. Bushdan başkası değildir. Manzara hiçbir yoruma yer bıtakmayacak kadar açıktır. (Bak: www.azer.com/ ; www.globalresearch.ca/ , by Michel Chossudovsky, by Xymphora; www.ntimc.org/ , Noth Texas Independent Media Center; www.unansweredquastions.net/ ; http://www2.bostonherald.com/news/ , by Jack Meyers, Jonathan Wells, Maggie Mulvihill, December 10. 2001)
Yukarıdaki beş paragrafta mümkün olduğu kadar en kalın çizgileri ile verilen resme bakıldığı zaman, Azerbeycandaki yatırımlarda ağırlığın ABD kökenli dev tekellerde; özellikle petrol endüstrisinden bankacılığa dek her alanda çok geniş ortak yatırımları olan Rockefeller gurubunun önderliğindeki Yedi Kızkardeşler Kulübünde olduğu görülmektedir. Aynı görünüm ve Delta Hessin tüm ilişkileri, Azerbeycanın ABDnin politik- askeri çekim merkezine neden sürüklendiğini ve ayrıca Vahabi güçlerin Sufi inançlara karşı Çeçeçenistanda nasıl üstünlük sağlayabildiklerini anlamayada yardımcı olmaktadır. Usame bin Ladenin kayınbiraderinin dev ABD petrol tekelleri, 11 eylül Komisyonu Başkanı ve Bush ailesi ile olan ortaklıklarının CIAnın denetiminden bağımsız olduğunu ancak ahmaklar düşünebilir veya aynı karanlık güçler tarafından beslenen sahtekar aydınlar böyle düşüncelerin konspirasyon teorisi olduğunu iddia edebilirler. Sözkonusu büyük uluslararası yatırımların ve ticaretin koruyucusu yine büyük militarist güçler ve istihbarat örgütleridir. Militarist güçlerden ve güçlü istihbarat örgütlerinden bağımsız milyarlarca Dolar değerinde uluslararası yatırımlar yapmak ne iki Suudi aşiret reisinin ve ne de başkalarının harcıdır. Ayrıca, 11 eylül Komisyonunun başına oturtulan kişinin kimliği; Bush ailesinin Suudi Arabistan Kıralı Fadh bin Abdul Aziz Al- Sauda dek uzanan ilkişkileri ve Saudun Carly Groub aracılığıyla George Busha kişisel olarak yedirdiği yüzbinlerce Dolar; yukarıda özetlenen tüm bu ekonomik ve politik ilişkileri ağı, Al- Kaidanın işlerinin ve 11 eylül olayının kimlerin hanesine yazdığını açıkça göstermektedir. Ve zaten Pentagon, 11 eylül provokasyonunun ardından Kafkaslara ve Orta Asyaya askeri varlığı ile hızla yerleşmeye başlamıştır. Ekonomisi bozuk Rusyanın Kafkaslarda ve Ota Asyada ABD şirketlerine ve bu şirketlerin güvenlikleri ve karları ile bağlantılı olarak giderek artan ABD askeri varlığına karşı güçlü bir rekabete girebilmesi şimdilik zordur.
c. Aliyev hanedanı, Azerbeycan üzerine kızışan ABD- Rus rekabeti Avrasyanet, www.eurasianet.org/ adresli büyük web sayfasında 19 mayıs 2003 tarihinde yazan Jaba Devdarani, içinde olduğumuz yılın sonbaharında Gürcistan ve Azerbeycanda seçimler olacağını, Haydar Aliyevin sağlık sorunları nedeniyle ekim ayında olacak Azerbeycan seçimlerinin öne alınabileceğini ve -NATO görevlilerinin ifadeleri ile- her iki ülkeninde NATO üyeliklerinin demokratik reformları başarmaktaki kabiliyetlerine bağlı olduğunu bildirmiştir (Yunanistandaki 1967 Papadapulos albaylar darbesinin ve Türkiyedeki 12 eylül 1980 Evren darbesinin NATO ve Pentagon planları çerçevesinde yapıldığı ve diğer tüm benzer işler gözönüne alınırsa, demokratik reformları başarmaktaki kabiliyetleri ifadesi, Şvardnadze ve Aliyevin ülkelerini NATO ve Pentagonun çiftliği haline getirmekteki yetenekleri olarak çevrilebilir.). İngilizce Pravdanın 6 haziran 2003 tarihli ve "US Troops To Be Deployed in Azerbaijan" (ABD Birlikleri Azerbeycana Yerleştirilebilir) başlıklı haberine göre ise, bu yıl (2003) 15 ekim tarihinde gerçekleşecek olan secimlere Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev katılmayacaktır ama, kendi yerine oğlu İlham Aliyevi aday olarak gösterecektir. İlham Aliyev, Azerbeycan Devlet Petrol Kumpanyası SOCARın ExxonMobil Korperasyonu ile birlikte gerçekleştirdiği ve hisselerinin yüzde 50sine sahip olduğu Lerik petrol bloğu anlaşmasından sorumlu SOCAR İkinci Başkanıdır. SOCARın genel Müdürü ise, -daha önce anılan- Natig Aliyevdir. Rus petrol devi Lukoilin Azerbeycan Direktörü ise, Fikret A. Aliyevdir. Görüldüğü gibi Haydar Aliyev, Azerbeycanda yepyeni genç bir hanedan oluşturmuştur ve yerini oğullarından İlham Aliyeve terketmeye hazırlanmaktadır. Tüm bunlar, NATO ve ABD ile kaynaşmaya başlayan Azerbeycanın, NATO standdartlarına uygun olarak ne ölçüde demokratikleştiğinin somut kanıtlarıdırlar. Azerbeycan yetkilileri, terörizme karşı savaşta ABDnin safında yeraldıklarını tavırlarından örnekleri sıralayarak yinelemekte, sürekli Beyaz Saraya yaranmaya çalışmaktadırlar. Petrol yüklü topraklarını NATO ve Pentagonun askeri varlığına büyük bir hevesle sunmaktadırlar.
Bakudaki ABD elçiliği (http://wwww.usembassybaku.org/ ), terörizme karşı mücadele ortaklığında ABD ve Azerbeycanın iyi bir sicile sahip olduğunu kaydetmektedirler. Afrikada 1998de yaşanan elçilik bombalamalarının ardından Azerbeycanın araştırmalara yardımcı olduğunu belirtmektedirler. Sırasıyla 11 eylül olayının ardından Azerbeycan'ın yaptığı diğer yardımlarıda anlatarak, Haydar Aliyeve övgüler yağdırmaktadır. Haydar Aliyevin Beyaz Saray ziyareti sırasında, 26 şubat 2003 tarihli The Washington Timesde Azerbeycan Amerikanın Yanında başlığı ile yayınlanan yazıyı iktibas eden Azerbeycanın Washington Elçiliğinin http://www.azembassy.com/ adresli web sayfasında ise, Azerbeycanın ABDnin safında olduğu çok güçlü biçimde vurgulanmaktadır. Ardından, ülkenin Pentagon için yararlı hizmetleri sıralanmaktadır. Birincisi, Azerbeycan, Afganistana saldırı sırasında topraklarını Pentagon'a açtığı gibi, hava sahasınıda ABD uçaklarına açmıştır. İkinci olarak Azerbeycan, askerlerini NATO üsleri içinde Azerbeycan topraklarına yerleştirme hakkını Pentagona ikram etmiştir. Kendi ifadeleri ile, Azerbeycan o ünlü misafirperverliği ile Amerikan birliklerine kollarını açmıştır. Üçüncüsü, Azerbeycan Birleşmiş Milletler kararlarında ABD için oy kullanmıştır. Dördüncü olarak Azerbeycan, ABD Hazine Bakanlığının terörist guruplara yönelik para/ varlık dondurma işlerinde birlikte çalışmıştır vs.. Beşincisi, ABDnin adelet kurumları ile yakın işbirliği yapan Azerbeycan, 30 çok tehlikeli teröristi iade etmiştir ve eski sovyet cumhuriyetlerindeki kökten dinci gurupların eylemleri ile ilgili olarak ABDye çok değerli istihbarat bilgileri vermektedir- kısacası, Azerbeycan istihbarat birimleri, CIA ve benzeri ABD istihbarat ve provokasyon örgütleri ile Kafkaslarda ve Orta Asyada yakın işbirliği içinde çalışmaktadırlar.
Aynı uzun yazıda, South Carolina büyüklüğündeki Azerbeycanın dünya petrol rezervlerinin yüzde 10una sahip olduğu vurgulandıktan sonra, Şia Müslim ve layik karakterli Azerbeycanın ABD ve İsrail yanlısı politikası nedeniyle komşu İran İslam Cumhuriyetinin tehdidi altında olduğu ifade edilmektedir- Azerbeycan ustaca İrana karşı kışkırtılmaktadır. Azerbeycan ve İran arasındaki gerilimin, İranın Hazarda zaman zaman savaş gemileri ve uçaklarla yaptığı gösterilerle gündeme geldiği vs. kışkırtıcı bir uslupla yazılmaktadır (Aslında Hazar havzası petrollerinin, havyarının vs. kullanımı üzerine kıyı devletleri arasında görüşbirliğine varılmıştır ve uluslararası müdahaleleri frenleme amacıyla aynı devletler Hazarın statüsü deniz olarak kabul etmemektedirler.) Özet olarak devamla, görüşmelerin Azerbeycanda küçük ama sürekli bir ABD hava üssü kurulması konusu ile başladığı yazılmaktadır. Yine aynı haberde, Orta Asyaya açılan yol üzerinde bulunması, İran İslam Cumhuriyetinin kuzey komşusu olması, Hazar havzasından petrol ve gaz nakli işindeki merkezi konumu nedenleriyle oluşan stratejik yerleşimi, dünyadaki önemi hızla artan bu çabuk ateşlenebilir bölgede Azerbeycanı ABDnin güç projesi için ideal hale getirmektedir., diye yazılmaktadır ve kanımca bu gerçeğin ifadesidir.
Washingtondaki Azerbeycan elçiliğinin aynı web sayfasında yeralan Azerbeycan Savunma Bakanı General Safar Abiyevin demecine göre ise, NATO ile Azerbeycan arasındaki işbirliği güçlenmekte ve Azerbeycanın barışıkoruma güçleri NATO standartlarına göre eğitilmektedirler. Güçlenen aynı işbirliğinin diğer örneği, üç Azerbeycan subayının NATO komuta kademesinde Norfolk, Naples (Napoli) ve Azerbeycanda Uluslararası Askeri Komutanlıkta görev yapıyor olmalarıdır ( Virginia, Norfolk, ABDnin doğu kıyısında, Atlantikteki ve dünyadaki en büyük deniz üssünün kuru olduğu limana sahiptir. Atlantik filosunun/ 3. Filonun ve NATOnun Atlantik görev gücünün merkez karargahları/ komutanlıkları buradadır. Çizmenin batı kıyısındaki Naples/ Napolide ise NATO Güney Avrupa Kuvvetleri komutanlığı ve 6. Filonun merkez karargahı bulunmaktadır. Karargahta, uluslararası güce bağlı değişik ülkelerden 100 kadar subay hizmet vermektedir.). Bunun yanında, TURKPULSE no. 33ün (www.turkpulse.com/) 9 nisan 2001 tarihli haberine göre, Haydar Aliyevin mart 2001deki Ankara ziyaretinde dokuz anlaşma imzalanmıştır ve Aliyev Türkiye Genelkurmay Başkanı ile de görüşmüştür. Hazarın statüsü hakkında Rusya ve İran ile sorun olmadığını ifade eden Aliyev, Azerbeycanın bir Türk askeri üssüne açık olduğunu da belirtmiştir. Bundan çok daha önce Türk Hava Kuvvetlerine bağlı uçaklar Gürcistanın başkenti Tiflisin 30 km ötesindeki Marneuli havalanını kullanmaya başlamışlardır. Kısacası, bir NATO ülkesi olan Türkiyeninde Azerbeycan ve Gürcistan üzerinde sınırlı bir askeri etkinliği vardır ama, asıl güçlenen Pentagondur.
Conflict Studies Research Centreın (Uyuşmazlık Eğitimi Araştırmaları Merkezi, www.fas.org/) eylül 1999 tarihli sayısında, Geopolitical Challences to Moscow in Transcaucasus (Transkafkasyada Moskovaya Karşı Jeopolitik Direnişler) başlığı ile yazan Dr M A Smith, Kafkaslarda Gürcistan ile Azerbeycanın ve Orta Asyada da Özbekistanın zayıflayan Rusyanın etki alanından uzaklaştıklarını ifade etmektedir. Aynı yazara göre, benzer etkiler Ukrayna ve Moldovada da gözükmektedir. Türkmenistan, Azerbeycan, Gürcistan ve Moldova Birleşik Devletler Topluluğunun (CIS) Kollektif Güvenlik Anlaşmasının dışına çıkmışlardır. Özbekistan ile birlikte bu altı devlet kendi aralarında birlikte davranmaktadırlar ve bu gelişmede ABDnin büyük etkisi olmuştur. Kafkaslarda Ermenistan ve Orta Asyada ise Tacikistan Rusyaya yakın durmaktadırlar (Güçlü kültürel ve dil bağları nedeniyle Tacikistan üzerinde derin etkisi olan İranın desteği ile Rusya ayrılıkçı köktendincilerin bu ülkede güçlenmelerini engelleyebilmiştir.). Weekly Defense Monitorun (www.cdi.org/weekly/1999/) 28 ocak 1999 tarihli haberine göre ise, Nogorno-Karabağ çatışması sırasında Rusyanın Ermenistandan yana tavır alması, Azerbeycanın NATOya ve Pentagona yaklaşmasında etkili olmuştur. NATO ve ABDnin desteği ile şekillenen GUUAM (Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbeycan, Moldova ittifakı), Azerbeycandan Batı Avrupaya ihraç edilen petrolü ileten boru hattının ve Hazar havzası devletlerinin ortak güvenliği için bir GUUAM müfrezesi/ birliği oluşturacaklardır ama, Moldova bu işe biraz mesafeli yaklaşmıştır. İngilizce Pravdanın 17 haziran 2003 tarihli haberine göre ise, Özbekistan örgütten çekilmiştir; GUUAMa katılan devletlerin sayıları dörde inmiş ve örgütün adıda GUAM olmuştur- ardından, aynı yayın organının 26 haziran tarihli sayısında Özbekistanın anlaşmadan imzasını çekmediğini iddia eden kısa bir haber yayınlanmıştır. Yine Pravdanın 27 haziran 2003 tarihli sayısındaki American Administration Interested in Cooperation with Former USSR States başlıklı habere göre ise, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage, Washingtonda beş GUUAM üyesi ülkenin büyükelçileri ile toplantı örgütlemiştir. Aynı habere göre ABD, eski Sovyet iktidar alanı içinde giderek daha aktifleşmektedir. Son raporlara göre ABD, Azerbeycana 15 bin asker yerleştirecektir. Aslında bu çok yeni bir olay değildir ve ABDnin Afganistana yönelik operasyonu sırasında benzer işler yaşanmıştır. Daha eski bir habere göre ise, Rusya Ermenistana S-300 hava savunma füzelerini yerleştirecektir. Rusya ile birlikte Beyaz Rusya ve Kazakistan, Birleşik Devletler Topluluğunun (CIS) hava savunma yapılanmasının çekirdeğinde yeralmaktadırlar. Yine daha önce sözedildiği gibi, büyük ve zengin Ukraynanın ve bu ülkenin batısındaki küçük Moldovanın safları henüz tam kesinlik kazanmamıştır ve Özbekistanla ilgili olarakta önemli soru işaretleri vardır.
Yukarıda özetlenen tüm gelişmelere karşın, 17 temmuz 2003 tarihli Azerbaijan Daily Digestin www.eurasianet.org/ de yeralan haberine göre, Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, songünlerde Azerbeycanı ziyaret eden Türk üst yetkililerle görüşmekten kaçındığı gibi, ABD İkinci Başkanı Dick Cheney ve Richard Hermitage gibi en öndegelen yöneticilerin buluşma tekliflerinden de uzak durmaktadır. Azerbeycan Günlük Haber Özetleri (Azerbaijan Daily Digest), Aliyevin bu tavrını, Moskovaya yaptığı son ziyaret sırasında Gabala radar istasyonunu 10 yıl için Rusyanın emrine vermiş olmasına yorumlamaktadır. Aynı nedenle ABDye ve Türkiyeye söyleyecek birşeyi olmayan Aliyev, birsüre için kendisini kenara çekmekte ve bölgede sürmekte olan ABD, Rusya ve Türkiye arasındaki jeopolitik çekişmenin nasıl sonuçlanacağını görmek istemektedir. Başka bir ifadeyle, Aliyevin ve Dışişleri yetkililerinin NATO ve ABD ile alabildiğine yaklaşmış olmasına ve ülkelerinin bu safta olduğunu sürekli yinelemelerine karşın, Azerbeycanın bölgede süren mücadeledeki yeri henüz yüzde yüz bir kesinlik kazanmış değildir. Aynı habere göre, Gabala radar istasyonunun 10 yıl için Rusyaya verilmesi demek, bu ülkeye Azerbeycanda yeniden askeri üs hakkı tanınmış olması anlamına gelmektedir. Avrasyanet'te 10 haziran 2003 tarihinde yayınlanan Igor Torbakov imzalı Policiy Makers in Russia Concerned About possibility Losing Azerbaijan and Georgia (Rus Politika Üreticileri Azerbeycanın ve Gürcistanın Kaybedilmesi Olasılığı Üzerine Düşünmekteler) başlıklı makaleye göre, Rus medyası, ABDnin Azerbeycan ve Gürcistana yerleştireceği birliklerle İrana karşı bir askeri operasyon planladığını yazmaktadır. Nezavisimaya Gazetanın iddiasına göre, eğer ABD birlikleri bu iki ülkeye yerleşecek olurlarsa, yurdunu savunma amacıyla İran, erken bir savaş başlatarak sözkonusu iki ülkeyi, Azerbeycan ve Gürcistanı işgal edecektir.
Türk basınına yansıyan son haberlere göre, 80 yaşına gelmiş olan Haydar Aliyev sonbaharda gelmekte olan seçimlerle ilgili fikrini değiştirmiştir ve oğlu yerine yeniden kendisi aday olacaktır. Bu karar değişikliğinin nedeni açıklanmamakla birlikte, ABD yönetiminin İrana karşı tırmandırdığı gerilim ve Pentagonun Azerbeycanı bir saldırı üssü olarak kulanacağı söylentileri, Aliyevin yeni tavrını etkilemiş olabilir. İrana yönelik bir Pentagon saldırısı, savaş, muhtemelen tüm Kafkasyayı da içine alacağı için, Aiyev koltuğunu bırakmak istememiştir veya kalmaya zorlanmıştır. Buna karşın oğul İlham Aliyevde Nahçivan Devlet Üniversitesi tarafından başkanlığa aday olarak gösterilmiştir. Anlaşılan, bölgedeki politik gelişmelere göre Aliyev soyadı taşıyanlardan biri son anda diğerinin lehine adaylıktan çekilecektir veya oğul birsüre ikinci başkanlık yaptıktan sonra Aliyevin yerine oturtulacaktır. İngilizce Pravdanın 27 haziran 2003 tarihli sayısındaki 15 bin Amerikan askerinin Azerbeycana konumlandırılacağı haberi, Türk basınına da yansımıştır ve askerler Almanyadan parça parça çekilecek olan 70 bin kişilik ABD birliğinden nakledileceklerdir.
5. Rusya'nın stratejik müttefiği Ermenistan Nüfusu 3 milyonu aşan güney Kafkasyadaki dağlık Ermenistan, kuzeyinden ve doğusundan Gürcistan ve Azerbeycan ile sınırlara sahiptir. Batısında Türkiye, güneyinde ise İran vardır. Ermenistanın eğitim düzeyi yüksek halkının çoğunluğu kentlerde yaşamaktadır ve başkent Erivanın nüfusu 1.5 milyon kadardır. Yine bu halkın 1.5 milyon kadarı Ermenistan dışında değişik ülkelerde yaşamaktadır. Bunlardan 500 bini aşkını ABDde, 300 bini Fıransada, 150 bini Lübnanda, 70 bini Suriyede, 60 bini Arjantinde, 45 bin kadarı da Kanada ve Avustralyadadır. Türkiyede halen 40 bini İstanbulda olan 50- 60 bin civarında Ermeni yaşamaktadır. Birleşik Devletler Topluluğuna bağlı diğer cumhuriyetlerde ve özellikle Rusyada çok sayıda Ermeni yaşamaktadır. Ermenistanda yaşayanların yüzde 93 kadarı Ermeni, yüzde 2.5 kadarı Azeri (Karabağ olayından sonra yüzde 1 kadarı Azeri) ve kalanları da Ruslar, Kürtler vs. gibi diğer halklar oluşturmaktadır.
Ermenistan, bölgenin en ileri endüstri ülkesidir ama, ülke ekonomisinde tarımın da önemli yeri vardır. Eskiden gıda, bakır ve konyak üreticisi olarak tanınan Ermenistan, halen şarap üretimi için geniş üzüm bağlarına, gıda konservesi endüstrisine, tekstil ve hazır giyim endüstrisine, dericiliğe ve ayakkabı endüstrisine, demir dışında madenciliğe, birkısım kimya ve makine üretimi endüstrisine ve hassas aletler üretimi endüstrisine sahiptir. Buna karşın günümüzde, bazı temel gıda maddelerini ithal etmektedir. Petrol konusunda tamamen dışa bağımlıdır ve rafinerileride olmadığı için işlenmiş ürün ithal etmek zorundadır. Nogorno-Karabağ çatışması nedeniyle Azerbeycan, Sovyet döneminden kalma doğal gaz boru hattını kestiği için, tüm doğal gazını kuzeyden Gürcistan ve Rusya üzerinden almak zorundadır. Türkmen doğal gazının İran üzerinden, güneyden, boru hattı ile Ermenistana nakli için teklif vardır. Relatif eski verilere göre ülkede kişi başına ulusal gelir ortalaması 2.800 Dolardır. ABD yayını www.countryreports.org/ nin Ermenistanla ilgili raporuna göre, sözkonusu ulusal gelir düşüklüğünün nedeni, 1994de ateşkes sağlanmış olmasına karşın halen bir çözüme kavuşamamış olan Nogorno- Karabağ sorunu nedeniyle Azerbeycan ve Türkiyenin bu ülke ile olan sınırlarını kapatmış olmalarıdır. Ermenistan enerji ve hammadde alanında büyükölçüde dışa bağlıdır ve Azerbeycan ile Türkiyenin ambargosunun da etkisi sonucu ulusal geliri 1992- 93 yıllarında yüzde 60 oranında düşmüştür. Yalnız, CIAnın yayınladığı The World Factabook 2002ye göre (CIA Dünya Gerçekkitabı 2002), Ermenistanın 2001 yılında kişi başına ulusal geliri 3.350 Dolar olmuştur. Bir petrol ülkesi olan Azerbeycanın 2002 yılında kişi başına ulusal gelir ortalaması 3.300 Dolar olarak belirlenmiştir. Aynı yıllarda -yaşanan ekonomik kriz ve hırsızlıklar nedeniyle- Türkiyede kişi başına ulusal gelir ortalaması ise 3 bin Doların altına düşmüştür.
Kendisini Hayq (Hayk), Hayastan veya Hayastani Hanrapetutyun olarakta adlandıran Ermenistan Cumhuriyetinin tarihi ile ilgili ilk yazılı bilgiler yaklaşık İ. Ö. 550 yıllarına dek uzanmaktadır. Ermenilerin daha sonra gözüktükleri Van gölü çevresinde İ. Ö. 800 yıllarında değişik aşiretlerin birliği olan Urartu medeniyeti şekillenmişti ve bölgeyi önceden kolonileştirmiş olan tüccar militarist Asuri İmparatorluğunun zayıflamasından yararlanarak önemli bir güç merkezi oluşturmuşlardı. Urartu (=Ararat= Ağrı) adı, Asuri İmparatorluğunun ermenilerden önce orada varlığını sürdüren aşiretler birliğine taktığı addır ve bu ada aynı yüzyıldaki Asuri anallerinde/ günlüklerinde rastlanmıştır. Şimdi Ermeniler Araratı kendilerine sembol yapmaktadırlar ve aynı nedenle birçok kişi aslında asurice olan bu kelimeyi ermenice sanmaktadır. Bölge 700lü yıllarda İskitlerle akraba olan Hint- Avrupai göçebe savaşçı Kimmerlerin istilasına uğramıştır. Med ve Babil (Kalde) ittifakının saldırısı ile yıkılan Asuri İmparatorluğunun ardından aynı bölge, önce bir İrani aşiretler konfederasyonu olan Med hakimiyeti, ardından da Medleri yıkan -yine İranlı- Pers hakimiyeti altına girmiştir. İşte Ermeni adına ilk kez İ. Ö. 500 yıllarına ait Pers kil yazılarında rastlanmıştır. Ayrıca, İ. Ö. 401 yılında 10 bin Grek paralı askerin mezopotamyadan karadeniz kıyısına, oradan da yurtlarına dönüşlerini anlatan Anabasis adlı yapıtında Ksenefon, Ermeniler hakkında kısa bilgiler vermektedir. Urartu medeniyetinin yıkıldığı coğrafyada daha sonra, İ. Ö. 500lü yıllarda gözüken Hint- Avrupai Ermeni halkı, kafkas dillerininde etkisinde kalmış bağımsız bir Hint-Avrupai dil konuşmaktadır. Veya Ermenice, Arnavutca gibi Hint- Avrupai diller içinde Alman dilleri, İrani diller vs. olarak adlandırılan herhangi bir guruba dahil edilememektedir. Ermeniler sırasıyla Medlere, Perslere, bölgeyi İ.Ö. 331de işgaleden Büyük İskendere ve ardından İskenderin generallerinden Seleukosun kurduğu Seleukid (grekçe) İmparatorluğuna bağımlı olmuşlardır. Seleukid İmparatorluğunu yıkan Roma İmparatorluğu Ermeniler üzerinde hakimiyet kurmuştur. Bu halkın yaşadığı bölge, kuzeydoğu İrandan gelen ve Seleukid İmparatorluğunun yıkıntısı üzerinde kendi egemen devletlerini kuran İranlı savaşcı Part İmparatorluğu ile Roma arasında uzun süre mücadele alanı olmuştur. Ardından aynı bölge, Partların yerini alan ve Pers İmparatorluğunun veya Akhaemenid Sülalesinin mirascısı sayılan Sasani İmparatorluğu ile Doğu Roma İmparatorluğu arasında savaş alanı haline gelmiş ve bölünmüştür; vasal (bağımlı, köle) Ermeni Kırallıkları şekillenmiştir.
Sasani İmparatorluğunun vasalı Ermeni Kırallığı, -muhtemelen bu imparatorluğun resmi dini Zoroastrianizme duyulan derin tepkininde etkisiyle- 301 yılında Hıristiyanlığı resmi din olarak kabuletmiştir ve bu alanda bir ilk olmuştur. (Aralarındaki iktidar çatışmasının etkisiyle, eski dinleri ile ilgili herşeyi kendileri tahrip ettikleri için, bu konuda hemen hemen hiç bilgi yoktur veya ben bilmiyorum. Yalnız, Hiristiyanlığı kabuleden Ermeni Kıralının III. Tiridates olan adına bakarak Ermenilerin eski inançları arasında bölgede yaygın olan Hint- Avrupai Mithra dininin de olduğunu söyleyebiliriz. Güneşi sembolize eden yaratıcı Mithra, güneş ışınlarıyla birlikte ak bir kısrağın üzerinde yeryüzüne inerken tasvir edilmektedir ve bu addan üretilen Mithridades, Tiridates adları bölgede, Medler, Persler, Partlar, Pontuslar arasında yaygındır ve aynı din Greklerden, İlliryalılar/ Arnavutlardan, Romalılara dek geniş bir etki alanına sahip olmuştur.) Günümüzde Ermenistan halkının yüzde 94ü Doğu Ortodoks Kilisesine bağlıdır. Bilindiği gibi Ruslarda Doğu Ortodoks Kilisesine bağlıdırlar. Ermenilerin ardından, kısa bir süre sonra, 313 yılında Roma İmparatorluğuda tüm dinlerle birlikte Hiristiyanlığa özgürlük tanımıştır- aynı İmparatorluk 324 yılında Doğu ve Batı Roma olarak bölünmüştür ve özünde çoktan bölünmüş bu iki dünya arasındaki ideolojik ayrılıklar (düşünce sistemindeki ayrılıklar) Doğuda Ortodoks, Batıda ise Katolik Hiristiyanlik biçiminde yansımıştır.
Selçuklu İmparatorluğu 1000li yılların son çeyreğinde Ermenistanın büyük kısmını elegeçirmiştir ve bölge Türk hakimiyeti altına girmiştir. Moğol İstilası sırasında, 1200lü yıllarda Ermenilerin birkısmı güneye, Kilikyaya (Adana, Tarsus vs. yöreleri ve Çukurovanın kuzeyindeki Toros Dağları'nı da içine alan bölge) göçetmişler ve orada Küçük Ermenistanı şekillendirmişlerdir (Halen Toros Dağlarının bazı köylerinde Ermenilerden kalma çok güzel oymalı/ işlemeli ahşap evler, mezarlar vs. vardır). Küçük Ermenistan Kırallığı (1198- 1375), talancı Haçlı orduları ile işbirliği yapmıştır ve bu bölgedeki Ermeniler arasında Fransız kültürü yayılmıştır. Ermenistan 1500lü yıllarda Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği altına girmiştir. Bölge yine eskiden olduğu gibi -Doğu Roma İmparatorluğunun yerini alan- Sünni Osmanlı İmparatorluğu ile İran Şia Türk Safavi Hanedanı arasında çatışma alanı haline gelmiş ve 1639da Ermenistan bu iki ülke tarafından bölünmüştür. Ermenistanın birkısmı 1722- 30 yıllarında bağımsız olmuştur ve ülkenin doğu bölgesi 1830 yılında Rus Çarlığı tarafından işgal edilmiştir. Aynı yıllarda Ermeni milliyetçiliği güçlü biçimde gelişmeye başlamıştır. Rus- Osmanlı savaşı (1877- 78) ve bunu izleyen San Stefano anlaşması (İstanbul yakınındaki Yeşilköy anlaşması, mart 1878) ve aynı yıl toplanan Berlin Konferansı ile Ermeni sorunu ön plana çıkmıştır- savaşın bitiminde yapılan aynı anlaşmalarla Romanya, Sırbistan, Montenegro/ Karadağ ve Bulgaristan Osmanlı İmparatorluğundan bağımsızlıklarını kazanırlarken, Osmanlı, Bosna- Herseki de Avusturyaya terketmek zorunda kalmıştır. Büyük Batılı devletler, Rusyaya ve özellikle Osmanlı İmparatorluğuna karşı Ermeni sorunuyla ilgili baskılar başlatmışlardır. Bazı reformlar yapılmış olmakla birlikte, sözkonusu baskıları 1908de ve 1915de yaşanan trajik olaylar izlemiştir.
Önceki Osmanlı- Rus savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni çeteleri Rus ordularının safında dövüşmüşlerdir. Kısacası, komşuları olan müslüman halklara karşı -Haçlı seferleri sırasında da uygulanmış olan- acımasız yöntemleri kullanmışlardır. Ermeni milliyetçiliğinin daha sonra yaşanacak trajik olaylarda önemli etkileri vardır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, 1915te yaşanan trajik olay sırasında, Encyclopaedia Britanicanın verisine göre, Suriye ve Mezopotamyaya göçe zorlanan Ermenilerden 600 bin tanesi yollarda ölmüştür. Şüphesiz bu acı olaydan sadece zamanın Osmanlı yönetimi, zorunlu göç emrini vermiş olan Enver, Talat ve Cemal Paşalar sorumlu değillerdir. Ermenileri Ortadoğu'daki iktidar hesapları, yeni keşfedilmiş petrol yatakları hakimiyeti için kullanmaya çalışan Anglo- Amerikan emperyalizminin ve daha 1916da gizli Sykes- Picot anlaşması ile Osmanlı İmparatorluğunu bölüp aralarında paylaşan ve ermenileri kışkırtan İngiltere- Fransa- Rusyanın da birinci derecede sorumlulukları vardır. Komşu müslüman halklara karşı acımasız yöntemler kullanan 1887 doğumlu milliyetçi sosyal demokrat Hınçak Partisine bağlı çetelerin ve hemen bu örgütün ardından doğan milliyetci sağcı Taşnak çetelerinin eylemleri trajik gelişmenin birinci derecede nedenleri arasındadır. Dünya pazarlarını yeniden paylaşmak için I. Dünya Savaşını başlatan büyük emperyalist devletlerin yöneticileri ve onların bir bölümünün kuyruğuna takılmış olan Ermeni milliyetçiliği, çökmekte olan Osmanlının yönetimi kadar ve hatta zaman zaman ondan da fazla acımasız davranmıştır. Bunlarda diğerleri gibi etnik temizlikler yapmışlardır ve güçleri yetse Türkleri tüm Küçük Asyadan sürmeye kararlı idiler. (Başta ABD olmak üzere Batının desteklediği ırkçı İsrailin yönetimi, tüm dünyanın gözleri önünde Filistin halkına karşı etnik temizliğin en korkuncunu yarım yüzyıldır tepkisiz yapmaktadır.) Savaşta ölenler sadece Ermeniler değillerdir ve 36 devletten 1,5 milyar insanın katıldığı tüm savaş boyunca katledilenlerin sayıları 11- 12 milyonu bulmaktadır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere ittifak devletlerinin saldırıları ile başlayan Çanakkale savaşlarında 500 bin genç insan ölmüştür. Ermeni halkının yaşadığı bölgedeki kavgaya bulaşan tüm tarafların ve başta I. Dünya Savaşını başlatan emperyalist devletlerin Ermenilerin ölümleri de dahil 11- 12 milyon insanın ölümünde birinci derecede sorumlulukları vardır ama, kısa vadeli politik hesaplarla ve kendi suçlarını örtbas etme kaygıları ile yaşanmış olanları çarpıtarak yansıtmakta, kendi dışlarında suçlular, günah keçileri üretmeye çalışmaktadırlar. Gerçekleri kısa vadeli politik hesaplarına uygun olarak değiştirip abartarak, bazı gerçekleri ve nedenselliklerini tümden görmemezlikten gelerek günün tamamen farklı koşullarında bunları politik şantaj aracı olarak kullanmaktadırlar. Şüphesiz bu yaygın ortak sorumluluğun içinde önemli bir payda zamanın Osmanlı yönetimine düşmektedir. Kendisini marksist olarak tanımlayan eski aydınlardan Abidin Nesiminin Yılların İçinden adlı yapıtında verdiği bilgilere göre, bölgedeki Osmanlı istihbarat kuruluşu Teşkilat- ı Mahsusanın Çerkes yöneticisi Dr. Reşit Giray tarafından örgütlenen Bedirhan, Karakeçili ve Millî Kürt aşiretlerinin ve mal peşindeki diğer bazı Kürt aşiretlerinin de Ermeni olaylarında önemli rolleri olmuştur. Abidin Nesimiye göre Dr. Reşit Giray, güçlü Bedirhan aşiretinin reisi Bedirhan Paşanın torunu ile evlenmiştir ve bu aileden gelen yarı Çerkes yarı Kürt çocuklar ileride Türk ırkçılığının öndegelen şahsiyetleri olmuşlardır. Bölgedeki ordunun komutanı Kazım Karabekirinde olaylara sıcak biçimde karıştığı konusunda anlatımlar vardır. Sonuçta, -adı savaş olsa da- yeryüzünde işlen tüm cinayetlerin gerisinde toplumları manupule edebilen bazı güçlerin kazanç hesapları ve en derininden ahmakça korkular yatmaktadır.
Savaşın yenilen tarafında yeralan Osmanlı İmparatorluğunun nasıl paylaşılacağını da içeren ve ilerideki üç yıl içinde Türkiye halkının verdiği ulusal kurtuluş savaşı ile yırtılacak olan 1920 Serv Barışına göre, özünde artık varolmayan Osmanlı İmparatorluğunun sözde temsilcisi kukla İstanbul hükümetinin (iktidarsız Osmanlı Sarayının) imzası ile Ermenistana bağımsızlık tanınmış ve Kürt halkınında yaşadığı bölgeleri kapsayan -nüfusuna göre oldukça geniş- bir alan Ermenilere verilmişti. O yıllarda 720 bin kadar Ermeninin yaşadığı Doğu Ermenistan ise halen Azerbeycanın iktidar alanı içindeydi. Aynı emperyalist güçlerle çatışma içinde olan iç savaş dönemindeki genç Sovyet yönetimi ile ulusal kurtuluş savaşına önderlik eden Ankara hükümetinin anlaşmaları sonucu, bölgedeki Ermeni milliyetçiliği iktidar olanaklarını yitirmişti... Aslında, 1917 Ekim Devrimi sonucu Çarlık ordularının dağılmasının ardından milliyetçi birleşme partisinin önderliğinde 28 mayıs 1918de Kafkaslarda bir bağımsız Ermeni Cumhuriyeti kurulacaktı. Kasım 1920de Sovyet yönetimi ile anlaşan Azerbeycan hükümeti komünistlerle koalisyon yönetimi oluşturacaktı. Bunun ardından Bolşevikler, aynı yılın sonunda, Erivanda bir Sovyet Cumhuriyetinin kurulduğunu ilanedeceklerdi. Ankara Hükümeti ile yaptıkları anlaşmanında yardımıyla, nisan 1921de Kızılordu Ermeni milliyetçiliğinin tüm direncini kıracaktı. Bunu izleyen 1922 yılında, Ermenistan, Azerbeycan ve Gürcüistandan oluşan birleşik Federal Transkafkasya Sovyet Sosyalis Cumhuriyeti yapılandırılacaktı. Sözkonusu cumhuriyet 1936 yılına dek yaşıyacak ve o yıl her parçaya ayrı cumhuriyet statüsü tanınacaktı.
Aslında başlangıç yıllarında alabildiğine demokratik olan Sovyet yönetimi, çoğunluğu patriyalkal karakterde olan Rus toplumunun ve sosyal gelişkinlik düzeyleri ondanda geri durumdaki diğer halkların tarihsel- toplumsal şekillenmelerine uygun olarak ve aynızamanda ağır emperyalist baskıların etkileri ile süreç içinde hızla demokrasiden uzaklaşmasa idi, özellikle Ermenistan, Azerbeycan, Gürcistan ve diğer tüm küçük toplumların yoksul insanları için mükemmel bir sistemdi. Mükemmeldi çünkü, bu küçük topluluklar, ulusal temele dayanmayan ve milliyetçilikten uzak durmaya çalışan büyük birleşik bir gücün küçük parçaları olarak destekleniyorlar, kendi yerel ve ulusal kültürlerini rahatça koruma olanakları sağlanarak eğitim düzeyleri hızla yükseltiliyordu. Hatta, Bering Boğazının güneyindeki Çukotka yarımadasında yaşayan yaklaşık 15 bin nüfuslu Ren sürücüsü göçebe Çukçi toplumu gibi yazı dilleri olmayan bazı halklar kısa sürede anadillerinde tanınmış yazarlara bile sahip olabiliyorlardı. Kısacası, sözkonusu küçük ve geri halkların gelişmeleri hız kazanıyor ve sistem içinde korunuyorlardı. Örneğin, toplumun patriyalkal (babaerkil) karakteri ile bağlı önemli hataları biryana, Gürcü olan Stalin, iktidarın en tepesine yükselebilmişti. En yüksek Sovyetin Başkanlığına, yani Cumhurbaşkanlığına dek yükselen Anastas Mikoyan bir Ermeni idi. Troçki ile birlikte Kızılordunun kuruculuğunu ve komutanlığını yapmış olan Frunze Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te Moldovya'lı bir göçmenin oğlu olarak doğmuştu. Bu örnekler alabildiğine uzatılabilir. Spartaküs balesininde müziğini yapmış olan Sovyet sistemi içinde yetişmiş ünlü besteci Aram Haçaturyan gibi insanların yanında Ermeni toplumu, Kızılordu içinde de birçok ünlü generale sahipolmuştur. Başta ermenistan olmak üzere tüm Sovyet Cumhuriyetlerindeki halkların ve diğer küçük halkların yüksek eğitim düzeyleri, yine aynı sistemin bir ürünüdür. Ve altını çizerek belirtmek gerekirki, Sovyet iktidarının başladığı yıllarda ülkesindeki nüfusu 720 bin kadar olan bir halk (Ermeni halkı) eğer başka bir doğu toplumu içinde veya hatta gelişmiş Batı içinde varolsa idi, günümüzde adı bile anılmaz ve belki de yokolup giderdi.
Sovyetler birliği sonuna yaklaşırken, Ermenistanda güçlü bir milliyetçi akım gelişmeye başladı ve 1988de Azerbeycana karşı Nogorno- Karabağ savaşını Ermeniler başlattılar. Daha öncede açıklanmış olduğu gibi Ermeniler, ateşkesin sağlandığı 1994 yılına dek Nogorno- Karabağda ve Azerbeycan topraklarının yüzde 20ye ulaşan bölümünde denetim kurdular. Azeri iddialarına göre Nogorno- Karabağa Rus hava savunma SAM füzeleri yerleştirildi; ermeni iddialarına göre ise Azerbeycan saflarında Afganistanlı köktendinci mücahitler savaştılar. Ülke, adı halen Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti iken, 23 ağustos 1990 günü bağımsızlık istemini ve Nogorno- Karabağın kendisine ait bir parça olduğunu ilanetti. Ocak 1991de, Ermenistan Yüksek Sovyeti (Meclisi), Sovyetler Birliğinin varlığını korumak amacıyla Gorbaçovun planladığı refaranduma ülkesinin katılmayacağını bildirdi. Yerine, aynı yıl eylül ayı içinde Ermenistanda yapılan referandumda oyların yüzde 99u bağımsızlıktan yana çıktı ve ülke 21 eylül 1991 günü Sovyetler Birliğinden bağımsızlığını ilanetti- aynı gün ulusal bayram olarak kutlanmaktadır. Bu arada Sovyetler Birliği kendi askeri tesislerini korumak amacıyla Ermenistana asker yolladı. Ermenistan Cumhuriyeti, 5 temmuz 1995 günü yapılan ulusal bir referandumla yeni Anayasaya sahip oldu. Yeni anayasaya göre, ülkeye birçeşit başkanlık sistemi geldi. Bu sistemde Cumhurbaşkanı beş yıl için doğrudan halk tarafından seçilmekte ve Başbakanıda yine Cumhurbaşkanı atamaktadır. Yürütmenin yargı ve yerel yönetimler üzerinde güçlü etkisi sözkonusudur. Aynı sistemde, demokratik gelenekleri zayıf ülkelere özgü bir merkeziyetçilik ve korporatizm vardır. CIAnın 2002 yılı raporuna göre, Komünist Partisi dahil daha önce sözedilmiş olan en eski Hınçak ve Taşnak partilerininde aralarında olduğu 23 politik parti ülkede eylem yapmaktadır. Taşnak Partisi, 1995- 96 yıllarında, önceki Cumhurbaşkanı Ter- Petrosyan tarafından yasadışı ilanedilmiştir ama, yeni Cumhurbaşkanı Koçaryan bunları serbest bırakılmıştır. Taşnaklar halen diğer en büyük iki partiyle birlikte son koalisyon hükümetinin içindedir. Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan 30 mart 1998 seçimlerinden beri koltuğunda oturmaktadır ve 5 mart 2003 seçimlerini de yüzde 67.5 oranında oy alarak kazanmıştır. ABD, Ermenistanın bağımsızlığını 25 aralık 1991 günü tanımıştır ve şubat 1992de Erivanda Amerikan elçiliği açılmıştır.
c. Ermenistan'ı kazanmaya çalışan ABD ve Rus- Ermeni bağlaşıklığı ABD yönetimi baştanberi Ermenistanı Birleşik Devletler Topluluğundan, daha doğrusu Rusya Federasyonunda kopartmaya çalışmaktadır ama, Nogorno- Karabağ uzlaşmazlığı sırasında ağırlığını Azerbeycandan yana koymuştur. Amerikanın bu tavrında, -gözdikmiş olduğu- Azerbeycanın zengin petrol yataklarının, ülkenin Güney Kafkasyada enerji yolları üzerindeki stratejik konumunun ve NATO üyesi olan Türkiyenin etkisi olmuştur. Azerbeycanın ve Gürcistanın ABD ve NATO yanında özellikle Türkiye Cumhuriyeti ile askeri anlamda bağlaşıklıklar kurmaları, Ermenistanı Rusyaya yeniden yaklaştıran başlıca neden olmuştur. Tüm bunlara karşın ABDnin Nogorno- Karabağ sorununu çözerek Ermenistanı Rusyadan kopartma çabaları, çok yönlü diğer diplomatik ve ekonomik eylemlerinin de yardımlarıyla sürmektedir. ABD kaynaklı bazı iddialara göre, Azerbeycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçeryanın nisan 2001de Amerikan, Fransız ve Rus katılımcılarla birlikte yaptıkları görüşmelerde sorunun çözümü yönünde ilerleme kaydedilmiştir. Rusya devlet başkanı Putin, aynı konuda insiyatifi ABDye kaptırmamak için, iktidara geldiği yılldan beri Kazakistan devlet başkanı Nursultan Nazarbayevin de yardımlarıyla yoğun çaba sarfetmektedir.
İlk olarak 1992 yılında ABD ile Ermenistan arasındaki ticareti geliştirme amacıyla üç anlaşma imzalanmıştır. Ardından Karşılıklı Yatırım Anlaşması imzalanmıştır. Ermenistana yatırım yapan firmaların 70 tanesi ABDye aittir ve bunların arasında önemli uluslarüstü tekeller, otel işletmecileri, mücevherciler vs. vardır. Web sayfası www.countryreports.org/background/armenia.htm adresinde verilen bilgilere göre, IMF ve Dünya Bankasının desteği ile Ermenistan pazar ekonomisine geçmeye çalışmaktadır. Aynı sayfanın ifadesi ile Uluslararası Gelişme için ABD Acentası (USAID), ülkede rekabete dayalı yüksek verimli özel mali sistemin yerleşmesi, ekonominin enerji, tarım, inşaat ve diğer sektörlerde gelişmesi amacıyla açık ve işlerliği olan politik bir çerçeve oluşturmak için çaba sarfetmektedir. Aslında ABDnin asıl amacını kamufle etmeye yarıyan yukarıdaki yaldızlı sözleri silersek, ortaya, rekabet tanımayan ABD kökenli uluslarüstü tekellerin Ermenistana tam anlamıyla yerleşmesi, ABD yönetiminin dünya hakimiyetinde kullandığı başlıca mali aygıtlar olan IMF ve Dünya Bankasının Ermenistanı kredi ve borç ipleriyle sımsıkı bağlayabilmesi ve ardından tüm politik pürüzlerin temizlendiği bu alana Pentagonun rahatca yerleşip kolonileştirme sürecinin tamamlayabilmesi için USAID yoğun çaba sarfetmektedir, yazısı çıkar. Ermenistanı da zengin sofrasına küçük bir meze olarak yerleştirebilmek için ABD, Dışişleri Bakanlığı, Tarım Bakanlığı, Hazine Bakanlığı, Savunma Bakanlığı (Pentagon), Ticaret Bakanlığı ve Türkiyede Barış Gönüllüleri olarak tanınan CIA organı Peace Corps ile topluca çokyönlü yoğun çaba sarfetmektedir (Sözde denizaşırı ülkelerde toplumsal ve ekonomik gelişmeye yardımcı olma amacıyla gönüllülerden oluşan bir devlet kuruluşu olarak Başkan Kenedy tarafından 1961 yılında başlatılan Peace Corps veya Türkiyedeki adıyla Barış Gönüllüleri Örgütü, 15.556 görevlisi ile aralarında Türkiyenin de olduğu 52 ülkenin ekomomik, kültürel, demografik, sosyal yapıları hakkında ileride pazarlama ve askeri amaçlarla kullanılacak alabildiğine ayrıntılı bilgiler toplamıştır.). Küçük Ermenistan, 1993 yılından 2002ye dek IMF, Dünya Bankası ve benzeri EBRDden 800 milyon Doların üzerinde borç almıştır. CIAnın 2002 raporuna göre Ermenistanın genişletilmiş 2001 yılı bütçesinin 458 milyon Dolar olduğu gözönüne alınırsa, aldığı borç hiçte az sayılmaz. Aynı rapora göre ülkedeki özelleştirmeler yavaş ilerlemektedir vs..
Ermenistanda 1998 yılında yaşanan depremde 25 bini aşkın insan ölür, 500 bin kişi (nüfusun yaklaşık altıda biri) evsiz kalırken, endüstri üretiminin yüzde 30unu karşılayan altyapıda tahrip olmuştur. Ermenistan, Sovyet askeri endüstrisinin önemli bir bölümüne sahipti ve 1990lı yılların başında bunu yeniden canlandırma çabası içine girmiştir. Bu olayla birlikte Ermenistanı Rusya Federasyonuna bağlayan enerji gereksinimleri ve daha birçok ekonomik ilişki ağı vardır. Ermenistanın enerji sektörü Rusyanın elindedir. Erivan, doğal gaz ve nükleer yakıt alanında tamamen Rusyaya bağımlıdır. Turkistan-Newsletter Volume 97-1:26, 24 temmuz 1997ye (Türkistan-Habermektubu Cilt 97...) göre, Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, yeni bir güvenlik doktrini edinmeyi planlamaktadır. Buna göre Ermenistan, Rusya Federasyonu ve Birleşik Devletler Topluluğu ile askeri işbirliğine giderken, NATOnun Barış için Ortaklık (PfP) programı içindede aktif rol alacaktır. Nogorno- Karabağın güvenliği (elde kalması) Ermenistanın uluslararası örgütlenmeler içindeki rolü ile garanti altına alınırken, ikincil olarak bölgesel güvenlik ve silah denetimi sistemi şekillendirilecektir. Aynı habere göre, Ermenistan Dışişleri Bakanlığı, Rusyanın Ermenistanda askeri üs bulundurma hakkını sürekli hale getirecek anlaşmanın imzalanmasını geciktirmeyi tavsiye etmektedir. Sözkonusu dökümanın milletvekilleri arasında elden ele dolaşmasının ardından, Molark adlı bağımsız yayın organında çıkan habere göre, Ermenistana yerleştirilecek Rus silahlı gücünü formüle edebilmek amacıyla Dışişleri Bakanlığında tartışma olmuştur. Ve Erivan, Avrupa Konvansiyonel Güçler Anlaşması çerçevesinde Rus güçlerine izin verme kararı almıştır.
Henüz Koçeryan iktidara gelmeden önceye, 1997 yılına ait yukarıdaki haberin ardından, 20 eylül 2001 günü Justin Burke imzası ile Armenia Daily Digestin (Ermenistan Günlük Haber Özetleri) www.eurasianet.org/ sayfasında yayınlanan haberine göre ise, Rusyanın Ermenistandaki konumunun ve askeri varlığının önceki Cumhurbaşkanı Ter-Petrosyanın iktidar yıllarına göre çok daha güçlendiği anlaşılmaktadır. Sözkonusu bu ikinci habere göre, Ermenistan Parlementosu Savunma, Ulusal Güvenlik ve Uluslararası İlişkiler Komisyonu Başkanı Vaan Ovanesyan, Azerbeycan, Gürcistan ve Türkiye arasındaki askeri işbirliğine karşı denge sağlayabilmek için Ermenistanın kendi iktidar alanında Rus askeri üssü bulundurmaya gereksinimi vardır., demektedir. Aynı kişi bu gelişmenin, Ermenistanın Rusya tarafından yeniden kolonileştirilmesi anlamına geldiği düşüncesinede karşı çıkmaktadır. Ermeni gazetesi Ayots Ashkarın 19 eylül 2001 sayısında yayınlanan Vaan Ovanesyan ile yapılmış bir röportajın başlığı, Ermenistanın Rus askeri üssüne gereksinimi vardır biçimindedir. Aynı söyleşide gazeteci soru biçiminde, Rusya ve Ermenistan savunma bakanlarının imzaladıkları yeni anlaşmaya göre 102nci Rus askeri üssüne daha geniş bir alan verilmektedir. Bazı politikacılar ve basın organları bu gelişmeyi Rusyanın Ermenistanı yeniden kolonileştirmesi olarak yorumladılar., demektedir. Bu düşünceye kendi gerekçeleri ile karşıçıkan Ovanesyan, Rus askeri üssü için Gürcistan ve Azerbeycanın Türkiye ile son yıllarda geliştirdikleri askeri işbirliğini gerekçe olarak göstermektedir. Ayrıca aynı röportajdan, Ermenistanın Birleşik Devletler Ortak Güvenlik Anlaşması içinde özel bir rol üslendiği ve Avrasya Ekonomik Birliğine de katıldığı anlaşılmaktadır.
Kuzey Ermenistandaki Giumri (Gyumri) Rus askeri üssünü teftiş eden Türk ve Alman subayları, üsteki silahların Rusya tarafındanda kabuledilen yenilenmiş Avrupa Konvansiyonel Güçler Anlaşmasının sınırlarını aşmadığını rapor etmişlerdir. Ayrıca, www.great-britain.mid.ru/GreatBritain/pr_rel/pr46.htm adresinde yeralan 8 kasım 2000 tarihli bir basın açıklamasına göre Rusya, Gürcistandaki Akhalkalaki askeri üssünden 76 zırhlı savaş aracını Ermenistandaki Gyumri (Giumri) askeri üssüne nakledecektir. Bunun yanında, www.mutalibov.org/ adresinde M. Yasharoğlu imzalı Expenses of American Democracy (Amerikan Demokrasisinin Bedeli) başlıklı yazıda, gelecek yıl Nogorno- Karabağa yapılacak ABD yardımının 20 milyon Doları aşacağı ve bunun Ermeni ayrılıkçıların askeri güçlerini geliştirmelerine yarayacağı anlatılmaktadır. Aynı yazıda, ABDdeki Ermeni lobisinin etkisi ile 54 Kongre üyesinin Ermenistana yapılan yardımın 2003 yılında 90 milyon Dolara çıkartılmasını öngören bir mektubu imzaladıkları kaydedilmektedir. Yazara göre, ABDnin bu ikiyüzlü politikası (hem Azerbeycana ve hem de Ermenistana yaranma politiksı) sonuçta Azerbeycandaki Rusya yanlılarını güçlendirmektedir- yazar, ABD yönetimine kurnazca şantaj yapmaya çalışmaktadır. Yine, http://hoovnews.hovers.com/ adresinde yayınlanan USA to upgrade Armenian armys communications system (ABD, Ermenistan ordusunun haberleşme sisteminin kalitesini yükseltiyor) başlıklı ve 17 haziran 2003 tarihli kısa habere göre, 16 haziran günü Ermenistan Savunma Bakanı Yardımcısı (ikinci kişi) Maj-Gen Artur Agabekyan, ABDnin ülke silahlı kuvvetlerinin haberleşme sistemleri için 2003 yılında 3.5 milyon Dolar tahsis ettiğini söylemiştir. Yukarıda verilen bazı örnek haberlerin yanında, NATOnun Barış için Ortaklık (PfP) programı içinde Ermenistanın da yeraldığı ve ülkede daha önce sözedilen NATO tatbikatının yapıldığı gözönüne alınırsa, tüm Kafkaslarla birlikte özel olarak Ermenistan üzerine ABD ile Rusya Federasyonu arasında şiddeti giderek artan büyük bir rekabetin yaşanmakta olduğu anlaşılır. Zaten, Justin Burke imzası ile Armenia Daily Digestin (Ermenistan Günlük Haber Özetleri) www.eurasianet.org/ adresinde 18 mayıs 2000 tarihinde yayınlanan haberine göre, Rus Generali Leonid Ivashov, Ermeni gazetesi Ayots Ashkar ile yaptığı söyleşide, ABD ile NATO ülkelerinin Ermenistan ve Rusya arasındaki askeri işbirliğini kopartmaya çalıştıklarını ifade etmiştir. General, eğer uyanık olursak kendi kaderimizi tayin etmemiz kolaylaşır, demiştir. Aynı habere göre, Rusya-Ermenistan arasındaki stratejik ortaklık bir gerçektir. Rusya, Ermenistandaki askeri üssünü güçlendirmekte, üsteki aygıtları modernleştirmektedir.
6. ABD'nin artan ağırlığı, İran ve Rusya'nın arayışları, yükselen gerilim Afganistan ve Iraktaki Amerikan askeri varlığı İran yönetimini sinirlendirmekte ve özellikle Kafkasları içine alan bölgesel güvenlik arayışlarını arttırmaktadır. Avrasyanetin (www.eurasianet.org/) 14 mayıs 2003 tarihli Ariel Cohen imzalı haberine göre, Kafkaslardanda çembere alınmakta olduğunu gören İran yönetimi, aynı bölgeye yönelik bir güvenlik insiyatifi başlatmıştır. Aynızamanda İranlı subaylar, caydırıcı bir savunma stratejisi geliştirme yönünde kafa yormaktadırlar. İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi, 2003 yılı nisan ayı sonunda Ermenistana yaptığı ziyaret sırasında, üç Kafkas ülkesi ile birlikte İran, Rusya ve Türkiyeyi içine alan bir bölgesel ortak güvenlik anlaşması önermiştir. Azerbeycan Dışişleri Bakanı Vilayet Guliyev, bu teklifi reddetmiş ve Azerbeycanın tercihinin bölgede NATOyu güçlendirmek olduğunu bildirmiştir. Gürcistanda benzer istekleri dile getirmiş, amacının NATO ile bütünleşmek olduğunu belirtmiş ve Kafkasların güvenliğini Batı dünyası içinde gördüklerini söylemiştir. İranın bölgedeki yakın dostu Ermenistan bile sözkonusu öneriyi, yaşama geçirilmesi olanaksız olarak değerlendirmiştir- Ermenistanın muhtemelen temel itiraz nedeni, İran tarafından önerilen bölgesel güvenlik anlaşmasının içinde Azerbeycana yakınlığı ile bilinen NATO üyesi Türkiyenin de olmasıdır.
Aslında, yukarıdaki paragraflardan birinde anılnış olan 24 haziran 1997 tarihli Türkistan-Newsletter Volume 97nin doğru biçimde açıkladığı gibi, Ustası olduğu askeri işbirliğindeki özel ilişkiler Moskavanın Ermenistan ile bağlarında çıkış noktası olmuştur. Son beş yılda (1992-97) imzalanan birseri karşılıklı anlaşmalar, Ermenistandaki Rus askeri üssünün varlığını sürdürmesi ve ortak askeri manevralar iki ülkeyi birbirine bağlanmıştır. İranla birlikte Ermenistan ve Rusya, Batı ile uyum sağlamış olan Azerbeycan ve Türkiye kutbuna/ eksenine karşı ortak bir ağırlık oluşturmaktadırlar. Gürcistan ve Ukraynada, Türkiye-Azerbeycan ekseni ile bağlanmaktadır. Turkistan- Newsletterdan alınan bu son cümleler şüphesiz doğrudur ve yukarıdaki diğer paragraflarda da aynı anlatımlar yeri geldikçe tekrarlanmıştır ama, bu satırları yazana göre sözkonusu bloklaşmanın hiçbirzaman tam anlamıyla siyah- beyaz ayırımı gibi bir kesinlik taşıdığını düşünmemek gerekir. Kafkaslara odaklanmış bu relatif uzun anlatımın tümüde, zaten böyle bir düşünceye, ayrımların yüzde yüz bir kesinlik taşıdığı düşüncesine ulaşılmasını engelleyecek biçimdedir. Daha öncede tekrarlandığı gibi, Türkiye anılan blok içindedir ama, İran ve Rusya ile de özel ilişkiler geliştirmektedir ve yine Kafkaslarda ortağı olan ABD ile bölgedeki tüm yararlarının uyuştuğunu söylemek akıllıca olmaz. Yine Ermenistan, ABD ve NATO ile farklı ilişkiler geliştirmektedir. Ukrayna ABD ve NATOya yaklaşmaktadır ama, diğer yandan Rusya, Ukrayna ekonomisi üzerinde denetim kurmaktadır ve ülkenin geleceği tam kesinlik kazanmış değildir. Gürcistanın Abaza Özerk Cumhuriyeti içinde Rusya halen askeri üsse sahiptir. Azerbeycan tüm Batı yanlılığına ve petrol bağlarına karşın Rusyaya Radar üssü, askeri üs vermiştir vs. Şüphesiz Rusyanın da ABD ve batı dünyası ile, özellikle Almanya ve Fransa ile özel ilişkileri vardır. Sonuçta, kafkaslar üzerine şiddeti giderek artan ve özellikle ABD ile Rusya arasında şekillenen sert bir rekabet sözkonusudur ama, henüz ilişkiler tam kopma noktasına ulaşmamıştır. Buna karşın, bölgede ABD etkisinin hızla yayılmakta olduğunu, ateşi Ortadoğu ve Orta Asyayı da içine alacak tehlikeli tırmanmalara doğru sürüklenildiğini söylemek yerinde olur.
Diğer yandan, yine aynı www.eurasianet.org/ adresli web sayfasında 10 haziran 2003 tarihinde Igor Torbakov imzası ile yayınlanan makaleye göre, Moskovadaki Politik ve Askeri Analizler Enstütüsünün öndegelen analizcisi Aleksander Kharamchikhin, Rusyanın Kafkaslardaki geopolitik konumunu koruyabilmek için Cumhurbaşkanı Vlademir Putin yönetimi elindeki tüm politik ve ekonomik manivelaları kullanmalıdır., demiştir. Çünkü artık, -daha öncede belirtilmiş olduğu gibi- Rusyada politika üretenler Gürcistan ve Azerbeycanın kaybedilmesi olasılığı üzerine düşünmeye başlamışlardır. Oleg Artyukov imzası ile 24 ocak 2002 tarihli ingilizce Pravdada yayımlanan haber yorumda, Azerbeycanın NATOya katılması durumunda Rusyanın NATO ittifakı tarafından tam bir çember içine alınacağı söylenmektedir. Kafkaslarda eylemliliği giderek artan ve Gürcistan ile Azerbeycana büyük miktarda askeri birlikler yerleştirmeyi planlayan ABDye karşı Rus basınında, bölgenin sorumluluğunuda üzerine yüklenmek zorunda kalacağı ve gelişecek olayları hesaba katması gerektiği konusunda gayrıresmi tehdit içerikli uyarılar yayınlanmaktadır. Türkiye ve Pakistanın da hükümetler dışı katkıları ile ABD- Suudi işbirliği nasıl Çeçenistandaki kıvılcımı yangına dönüştürebilmişse, Rusyada tüm Kafkasları karıştırabilecek farklı kozlara sahiptir. Sözkonusu gelişmeler, bölgede giderek artan ABD askeri varlığı ile Kafkaslara gelmekte olanın güvenlik değil, daha büyük yeni istikrarsızlıklar ve gerilimler olduğunu göstermektedir.
(1)Kendisini birlikçi veya tekçi anlamına Muwahhidun olarak adlandıran prütan (safcı) Vahabi doktrininnin kurucusunun ve Onu izleyen teologlarının İslamı diğer tüm dış etkilerden arındırma, özellikle düalist ideolojilerden (düşünce sistemlerinden) arındırma çabası, olanaksız ve saçmadır. Saçmadır, çünkü, değişik kültürler, dinler, düşünce akımları geçmişin birikimlerine dayanamadan, birbirlerinden alış veriş yapmadan gelişemezler- başka bir ifadeyle, yeryüzünde saf olan ne bir kültür, ne bir düşünce sistemi ve ne de bir soy vardır ve olamazda. Bu açıdan saflaştırmanın, arındırmanın sonu yoktur veya sonu herşeyi sıfırlamak anlamına gelir.
Muhammedde başlangıçta, Eski Ahite (Tevrata), çok tanrılı Mezopotamya mitolojilerine, Semitik mitolojilere dayanarak dinini geliştirmiştir ve üçüncü Halife Osman döneminde yeniden derlenip kaleme alınan Kurana nekadar katkı yapıldığıda belli değildir. Sonradan Aliden de koparak Harici adını alacak olanlar aynı nedenle Osmanı öldürmüşlerdir. Vahabilerin saflaştırma saçmalıklarının tam tersine, Abdullahın (Allahın hizmetkarının, Onu tanıyanın) oğlu Muhammed, tüm aşiretinin, babasını ve kendisininde inanmakta olduğu yüz kadar Semitik yaratıcı ve demon (yıkıcı, şeytan) arasından Allahı ödünç alıp tek yaratıcı haline getirmiştir. Aynen eski büyük Mezopotamya tanrılarının sahip oldukları gibi tüm gücü (iyiliği ve kötülüğü) tekbaşına Ona (Allaha) malederek monoteist bir din şekillendirmiştir. Yani saflaştırma yoluyla değil, iyice karıştırma yöntemiyle Allahı tek yaratıcı güç haline getirmiştir. Sonuçta, tüm gücü (iyiliği ve kötülüğü) elinde toplayan bir yaratıcıya sahip doktrin olarak doğan İslam, yayıldıkça, süreç içinde düalist (iyiliği ve kötülüğü farklı merkezlere bağlayan, yaratıcıyı sadece iyiliklerin efendisi olarak tarif eden) Hint- Avrupai ve Hint- İrani mitolojilerden, Şamanizmden, Hıristiyanlıktan ve Platonizmden birçok şey alarak zenginleşmiştir.
Özellikle Şia ve değişik ölçülerde tüm Sufi tarikatlar bu özetlenen ikinci katagoriden derin biçimde etkilenmişlerdir. Bunlar, Sünni inançların tersine, düalist bir dünya görüşüne sahiptirler. Aynı etkiler, daha sınırlı ölçülerde, Büyük Fitne olarak anılan Şam (Demaskus) merkezli Emevi yönetimine karşı başkaldırı yıllarının entellektüel tartışma ortamında ve Abbasi yönetiminin sonderece halkcı ve demokratik başlangıç yıllarında gelişen ilk üç büyük Sünni okula, Hanefilike, Malikilike ve Şafiliğede sızmışlardır. Tüm bu etkileri arındırma iddiasında olan Muhammed ibn- Abdulvahab (1703/ 4- 1787) tarafından şekillendirilen Vahabi reaksiyonu ise, köken olarak, Ahmed ibn- Hambeli (780- 855) tarafından şekillendirilen ve Sünnilik içindeki dört büyük okuldan sonuncusu ve reaksiyoneri olan Hambeliliğe dayanmaktadır. Hambeli doktrini, Hariciliği resmi devlet ideolojisi haline getiren Abbasi Halifesi al- Mamunun rasyonalizmine ve aydınlanmacılığına karşı derin ve dar görüşlü bir taşra Arap tepkisi olarak doğmuştur. Vahabi inancının babası Abdulvahabı asıl esinlendiren kişi ise, Moğol istilası yıllarında Şam/ Demaskusta Hambeli okulunu çok daha tutucu bir tepki olarak yeniden üreten Ibn Taymiyya (1263- 1328) olmuştur. Kısacası, düalist dünya görüşüne, tüm gelişmelere, aydınlanmaya, akılcılığa ve kültürel zenginliğe karşı gerici saldırgan bir tepki olarak doğan Vahabi inancı, özünde, sözde karşı olduğu Paganizme ama, sadece Semitik Paganizme ve dar Bedevi kültürüne dayanmaktadır. Özellikle Şia inancını ve tüm Sufi inançları düşman olarak gören Vahabi yanlıları, Arap yarımadasını kana boğmuşlar, tüm anıtları, mezar taşlarını da tahrip ederek tarihleri boyunca büyük bir yıkıma neden olmuşlardır. İlk üç büyük Sünni okulu dahi düşmanca karşılarına alan bu gerici Vahabi tepkisinin önderleri yarı bağımsız Mısır Valisi/ Ayan Mehmet Ali Paşa tarafından yakalanmış ve Refomcu Osmanlı Sultanı II. Mahmud tarafından cezalandırılmıştır.
(2) Şüphesiz bu büyük operasyon, Batı Avrupayı, Rusyayı, Ortadoğuyu, Çini tam bir çember içine almak okadar kolay değildir. Halen rakipsiz üstünlükte olan askeri teknolojik gücüne, uzay ve deniz hakimiyetine karşın ABDnin bukadar geniş bir alanı istediği gibi denetlemesi olanaksızdır. ABD yönetimleri, rakipsiz dünya hakimiyetine giden kanlı yolları üzerindeki zengin etnik çelişkileri sonuna dek kullansalarda, bir sınırdan sonra ABD toplumu, sürekli şişen askeri bütçeyi kaldıramaz duruma gelecektir. Pentagonun tüm militarist dikişleri sırayla patlamaya, sökülmeye başlayacaktır.
3 temmuz 2003 Yusuf Küpeli
|