Yusuf Küpeli, Dünyada ve Türkiye’de Kadınlarının durumları üzerine kısa notlar

Savaşlar, yoksulluk, açlık, doğal felaketler, en çok çocukları ve kadınları vurur...

(...) Tam bir yoksulluk içinde yaşamakta olanların, ya da günde 1 (bir) ABD dolarından az geliri olanların yüzde 70’ini kadınlar oluşturmaktadır. Savaşlarda ateşli silahlarla kurban verilenlerin yüzde 80’ini kadınlar oluşturmaktadır.

 

Dünyada ve Türkiye’de Kadınlarının durumları üzerine kısa notlar

 

Savaşlar, yoksulluk, açlık, doğal felaketler, en çok çocukları ve kadınları vurur. Biraz eğitim görmüş olanlar bu gerçeği bilirler... Bilim ve teknik alanlarındaki büyük hamlelere, insan ve kadın hakları konusundaki bilincin geçmişe göre ilerleme kaydetmiş olmasına karşın, uluslarüstü tekellerin dünya pazarları üzertindeki egemenliklerinin bir sonucu olarak, endüstri-banka-ticaret sermayelerinin bütünleşmesinden oluşan mali-sermaye güçlerinin dünya ekonomisi, politikası ve toplumsal yaşamı üzerinde kurmuş oldukları egemenliğin bir sonucu olarak, kısacası emperyalist sistemin bir sonucu olarak, nüfusu yedi milyarı aşmakta olan dünya halkları arasındaki derin ekonomik ve toplumsal eşitsizlikler büyüyerek varlıklarını sürdürmekte, bitmeyen savaşlar can almaya ve her türden insani felakete neden olmaya devametmektedirler. İnsan soyu ve insanın içinde varolduğu doğa kaybederken, sınırlı sayıda askeri-endüstri kompleks ve özellikle fosil enerji tekelleri ve fosil enerjiye bağımlı endüstriler ve bunlarla bütünleşmiş bankalar, kasalarını doldurmaktadırlar...

 

DW.DE adresli ve 24 Şubat 2012 tarihli basın organında yeralan bir habere göre, “Heidelberg Uluslararası Çatışma Araştırmaları Enstitüsü'nden (HIIK)” Natalie Hoffmann, barışcı bir dünyaya doğru gidişin sözkonusu olmadığını belirtmiştir. Aynı kişiye göre, 2010 yılında altı savaş, 161 şiddetli çatışma tesbit edilirken, 2011 yılında 20 savaş ve 166 şiddetli çatışma gerçekleşmiştir. Yemen’de, Libya’da ve Suriye’de olaylar, çatışmadan savaşa dönüşmüştür... Adı geçen ülkeler ve daha birçoğu, günümüzde de istikrara kavuşmuş değillerdir. Bunlardan Suriye’de, -Batı’nın gizli servisleri, Katar, ve Suudi Arabistan gibi orta çağ monarşileri destekli- köktendinci guruplarla hükümet güçleri arasındaki çatışmalarda sayısı yüz bini çoktan aşmış insan can verirken, dört milyonu aşkın insan da açlık ve sefalet içinde göçe zorlanmıştır. Sözkonusu enstütünün 2013 yılı ile ilgili verilerine göre, savaş ve çatışma sayıları daha da artmıştır...

 

Suriye’de hükümete karşı savaşmakta olan Batı destekli gurupların militanlarının yaklaşık yüzde 80 kadarının  suriye dışından gelme oldukları bilinmektedir. Buradaki El-Kaide bağlantılı ve Batı servisleri destekli guruplar, kelle kesmekte, kadın-çocuk ayırt etmeden insanları katletmektedir. “Milliyet” gazetesinin 8 Mart 2014 tarihli ve “Suriye’den tüyler ürperten infaz görüntüleri” başlıklı haberine göre, El-Kaide bağlantılı “Irak Şam Islam Devleti” adlı kökten dinci gurup, aralarında çocukların da olduğu sivilleri, bir bodrumda, kafalarına kurşun sıkarak infaz etmişlerdir... Tüm bu toplumsal trajedilerde en büyük bedeli ödeyenler, ellerinde silah olmayan çocuklar ve kadınlar olmaktadır...

 

Dünyamızda yaşanan birçok çatışmanın ve savaşın yoksulluktan kaynaklanan nedenleri de olmakla birlikte, sözkonusu savaşlara yakından bakıldığında, başta CIA olmak üzere batılı servislerin dünya hakimiyeti peşinde; enerji kaynaklarını ve yollarını elegeçirme peşinde; stratejik metallere, doğal gaz ve petrole elkoyma peşinde; Rusya ve Çin gibi güçlü ülkeleri çembere alma peşinde, çatışmaları ve savaşları kışkırttıklarını rahatca görebiliriz. Afganistan’da ve Irak’ta yaşanmış ve yaşanmakta olanlar, bu gerçeğin en tipik örnekleridir... Başkan Jimmy Carter’ın (başkanlığı, 1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski’nin “Yeşil Kuşak Politikası”nı duyurduğu 1977 yılından beri ABD servisleri, Afganistan’da, şiddeti, terörü, politik kaosu kışkırtmaya, toprak reformu yapmış olan ve ülkeyi modernleştirmeye çalışan laik Afganistan yönetimine karşı kadın düşmanı feodal unsurların önderliğindeki “Mücahidin” guruplarını gizlice silahlandırıp örgütlemeye başlamışlardır.

 

Günümüz Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın da dizinin dibinde birlikte fotoğraf çektirmiş olduğu -kadın düşmanı ve faşist kafalı- Gulbeddin Hekmetyar önderliğindeki Mücahidin koalisyonu, CIA ve Pakistan gizli servisi ISI tarafından beslenip örgütlenmiştir.  Afganistan’ın en büyük eroin kaçakçısı Gulbeddin Hekmetyar önderliğindeki Mücahidin adlı karşı-devrimci ve kadın düşmanı koalisyonun kurulup iktidara oturabilmesi için CIA, en az 3.5 milyar dolarlık bir yatırım yapmıştır... Yine CIA, Sovyetler Birliği’nin 15 şubat 1989’da Afganistan’dan tüm birliklerini çekmesinin ardından, Afganistan’da gelişecek İran etkisini kırma amacıyla, Pakistan servisi ISI’nin de (Interservices Intelligence) yardımlarıyla, ve Amerikalı Asya uzmanı Selig Harrison’un ifadesiyle, yaklaşık 3 veya 3.5 milyar dolar daha yatırarak, Taleban’ı örgütleyip iktidara taşımıştır. CIA, Bu kadın düşmanı vahşi gücü, Taleban’ı, 1994 güzünde savaş alanına sürmüştür... Orta Asya’dan Hint Okyanusu’na döşenecek petrol ve gaz boru hatları konusundaki sorunlar nedeniyle Beyaz saray, 11 Eylül olayını bahane ederek Afganistan’ı bombalamaya başlamış ve bu ülkeye girmiştir... Bu bitmeyen savaşta en büyük kaybı kadınlar ve çocuklar yaşamışlardır...

 

Bilindiği gibi, 1991 yılında gerçekleşen I. Körfez Savaşı’ndan, “Çöl Fırtınası” adını alan büyük saldırıdan Mart 2003’te gerçekleşen ABD işgaline dek Irak, Bağdat, kesintisiz vahşice bonbalanmış, ülkenin tüm alt yapısı yerlebir edilirken, bir milyonu aşkın insan yaşamını yitirmiş, daha fazlası sakat kalmış, beş milyon insan göçe zorlanmıştır. Ambargonun da etkisi ile çocuk ölümleri olağanüstü artmış, yaşananlardan en büyük zararı kadınlar ve çocuklar görmüşlerdir. Tecavüze uğramış olan onbinlerce kadın ve fuhuşa sürüklenmiş olanlar, yaşanmış ve yaşanmakta olan gerçeklerin sadece ufak bir kısmıdır... En korkuncu, 1991 körfez saldırısından itibaren ABD güçleri tarafından kullanılmış olan seyreltilmiş uranyumlu mermilerin dünyamızın kalan ömrü boyunca sürecek radyasyon etkileri, hızla artan sakat doğumlar ve kanser vakaları olmuştur. Bu mermilerin kullanılmış oldukları, 1991 Körfez saldırısına katılmış 700 bin koalisyon askerinin yaklaşık 300 bin tanesinde de değişik hastalıkların ortaya çıkması ile anlaşılmıştır... Aynı mermiler, Afganistan ve 78 gün sürmüş olan Kosova bombardımanları sırasında da kullanılmışlardır... Bu mermileri kullanmış olanlar, insan ve kadın haklarından sözedebilmektedirler...

 

Ruanda’da olanlardan, Orta ve Latin Amerika’da yaşanmış olanlardan ve daha birçok korkunç olaydan söz bile etmiyorum... Milyonlarca insanın göçüne, ölümüne, sakat kalmasına ve derin bir yoksulluğa sürüklenmesine yolaçan emperyalist egemenlik politikalarının, işgallerin ve halen sürmekte olan çatışmaların gerisinde, Beyaz Saray’ın ve Pentagon’un olduğunu kimse inkar edemez. Fakat malesef aynı merkezler, her yıl insan hakları raporları yayınlamakta, insan ve kadın hakları savunucusu rolü oynamaktadırlar... Sadece Afganistan ve Irak için yapılmış olan askeri harcamaların bir trililyon doları çoktan aşmış olduğu bilinmektedir- sözkonusu ülkelerin halklarının kayıplarını hesaplayabilmek ise okadar kolay değildir...  Bu konularda sinbad.nu adresinde birçok açıklayıcı metin bulmanız olanaklıdır...

 

“Yeni Şafak” gazatesinin 15 Ağustos 2011 tarihli ve “Yoksulluk ve açlığı önlemek için savaş ekonomisi bitmeli” başlıklı haberine göre, dünyadaki savaş ekonomisinin bütçesi yaklaşık iki trililyon dolardır. Dünyamızdaki açlığı yenmenin maliyeti ise sadece 50 milyar dolar kadardır. Yani, sadece Afganistan ve Irak işgalleri için yapılmış olan masrafların yaklaşık 25’te biri ile dünyamızdaki bir milyarı aşkın açı doyurabilecek ve üç milyar civarındaki yoksulu daha iyi bir yaşam biçimine ulaştırabilmek olanaklıdır. Fakat bu tip insani yatırımlar ve doğayı koruyucu yaklaşımlar, -azami kâr motivasyonu ile çalışan- uluslarüstü tekellere kazanç olarak geri dönmeyecekleri için, savaşların kışkırtılması, doğanın yıkımı ve talanı sürüp gitmektedir... Tüm bu gelişmelerden de, toplumlardaki en zayıf unsurlar olan çocuklar ve kadınlar en büyük zararları görmektedirler...

 

Halen 300 bini aşkın küçük yaşta çocuk, okullarda olacaklarına savaş alanlarındadırlar ve şüphesiz bunların her birinin de birer anası vardır. Sözkonusu çocukların varlıklı ailelerden gelmedikleri, açlığın, sefaletin ve eğitimsizliğin onları böyle bir seçime sürüklemiş olduğu bellidir... Eşitsizliklerin büyümekte olduğu bu dünyada,  köle ticareti hortlamıştır. Seks kölesi olarak yüzbinlerce kadın ve çocuk çoktan satışa çıkmıştır. Bu pislik için öyle Fildişi Sahili gibi sonderece yoksul ülkelere, Filipinler’e vs. gitmeye de gerek yoktur. Sözkonusu kirli işler, zengin demokratik Batı Avrupa’nın bitişiğinde, Romanya, Moldova, Kosova gibi Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerinde sürüp gitmektedir. Böylesine, liberalizmin, “serbest piyasa” ekonomisinin doğal ve anlaşılabilir bir ürünü mü demek gerekmektedir, yoksa AKP’nin “tam müslüman” İstanbul milletvekili Metin Künük’ün ifadesi ile “günah işleme özgürlüğü”mü demek gerekmektedir?, buyrun, siz karar verin...

 

Herkesin bildiği gibi, I. Dünya Savaşı boyunca 12 milyon kadar insan yaşamını yitirmiştir. Buna karşın, Kongo’nun (Zaire) seçilmiş ve halkın sevgilisi konumuna gelmiş Cumhurbaşkanı Patrice Lumumba’nın 17 Ocak 1961 günü Beyaz Saray-Belçika işbirliği ile katledilmesinden, parçalanmış gövdesinin yakılıp asitte eritilerek sapıkça yokedilmesinden sonra, bu ülkede, günümüze dek, 15 milyonu aşkın insan yaşamını yitirmiştir... CIA ve Irkcı Güney Afrika rejimi tarafından kurdurtulup örgütlenen, Angola’da iki milyon insanın ölümünden, bir okadarının yaralanmasından, yüzbinlerce insanın sakat kalmasından ve yine iki milyon kişinin göçetmesinden, ülke ekonomisinin iflasından sorumlu olan kriminal faşist Savimbi’nin UNITA’sı, uzun yıllar ABD ve Irkcı Güney Afrika rejimi tarafından beslenip silahlandırılmıştır. Ardından Savimbi, İsrail şirketleri yardımıyla yürüttüğü gizli elmas ticaretinin kazançları ile 2000 yılına dek ayakta kalabilmiş, cinayetlerini sürdürebilmiştir. Sözkonusu 2000'li yılların başında Angola yönetimi ABD ile anlaşıp yeni bulunmuş olan petrolünü ABD şirketlerine verince, Savimbi CIA tarafından öldürülmüş ve UNITA hemen bitirilmiştir... Örnekler uzayıp gitmekte ve tüm “insan hakları ve kadın hakları” söylemlerinin yanında dünyamız giderek ahlaki açıdan daha da kirli bir hale gelmekte, büyük açmazlara sürüklenmektedir...

 

İnsan hakları konusunda temel kriter olan kadın hakları ile ilgili kötülükler, yukarıda sıralanmış olanlarla sınırlı değildir şüphesiz. Fakat bu metni fazla uzatmadan -ataerkil kültürün egemen olduğu- Türkiye ile de ilgili bir-iki örnek vermek gerekirse eğer, ilk akla gelen, artan kadın cinayetleri ve kadınlara yönelik şiddet eylemleridir şüphesiz... Bir ülkenin başbakanı eğer, “kadınla erkek eşit olamaz” der, “insan hakkı” ve “özgürlük sembolü” olarak kadının köleliğinin simgesi olan sıkmabaşı, türbanı ön plana çıkartırsa, o ülkede gerici ataerkil kültür bizzat mevcut hükümet tarafından topluma sürekli pompalanırsa eğer, kırsal nüfusun azalıyor olmasına karşın kadın cinayetlerinin artıyor olmasına şaşmamak gerekir... Biraz kibarlaştırarak söylemek gerekirse eğer, “imam salarsa, cemaat altına yapar” özdeyişi, Türkiye’de yaşanmakta olan gerçeğe tam uymaktadır... Başbakan, 8 Mart vesilesi ile, “anasının ayağının tabanını öpmek” ve “cennetin yolunun ananın ayakları altından geçtiğini” söylemek yerine, aynı gün demokratik haklarını kullanmak, yürümek, görüşlerini açıklamak isteyen kadınların üzerlerine polislerini saldırtmasa, bu dünyayı kadınlar için bir cehenneme çevirmese, kadının köleliğinin sembolü olan sıkmabaşı savunmasa, toplumda hertürlü gericiliği kışkırtmasa, daha doğru bir iş yapmış olur herhalde...

 

Haber.sol.org.tr sitesinin 21 Eylül 2011 tarihli haberine göre, İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, 2005- 2011 yılları arasında, yedi yıl içinde, 4 190 kadın cinayetinin işlenmiş olduğunu duyurmuştur. Yine aynı süre içinde 3 074 kadın tecavüze uğramıştır. Aynı rapora göre, Türkiye’de kadınların yüzde 16’sı cinsel şiddete uğramaktadır... Bu satırları yazana göre, sayılar muhtemelen bu verilenlerden daha da fazladır ama, kayıtlara sadece bukadarı geçmiştir. Yine de bu kayıtlara geçmiş olanlar, kadın cinayetleri, aynı süreçte PKK ile yaşananlar sırasında verilmiş olan can kayıplarından çok fazladır. Ve yine bu olanlar, insan ve kadın hakları konusundaki uluslararası sıralamalarda Türkiye’yi en alt sıralara doğru çekmektedir... Blog yazarı Hülya Gülbahar’da, 25.11.2013 tarihli t24.com.tr sitesinde yayınlanmış olan “Şiddet rakamları gerçekleri yansıtmıyor” başlıklı yazısında, kadınlarla ilgili sözkonusu verilerin eksik oldukları kanısındadır ve bence haklıdır... Aynı kişinin aynı yazısında belitilen 2013 Dünya Ekonomik Forumu’nun Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre, 136 ülke arasında Türkiye, en alt sıralarda yeralmaktadır. Sözkonusu sıralamaya göre Türkiye’de kadınlar, ekonomiye katılımda, 127. sırada;  eğitim olanaklarına erişimde, 104. sırada; sağlık-yaşam süresinde, 59. sırada; siyasete katılımda, 103. sırada yeralmaktadırlar... Hülya Gülbahar’a göre, Türkiye’de kadınların durumları ile ilgili sağlam araştırmalar yapılmamış olduğu, dünya sıralamasındaki yerleri belirleyen veriler eksik olduğu için, muhtemelen Türkiye kadınları çok dah geri sıralardadır... Gülbahar bu iddiasını, çelişkili verilerle doğrulamaktadır... Kadın Cinayetlerini Durduracağız platformunun verilerine göre, sadece 2013 Ağustos ayında 26 kadın öldürülmüştür. Polis kadınları korumamakta, cinayetlere seyirci kalmaktadır. Bu polisler, kadınları korumayan polisler, şüphesiz, siyasi iktidarın ideolojisi ile beslenmiş karakterlerdir... Basına yansımış olan 24 Kasım 2009 tarihli bir habere göre, Adalet Bakanı’nın açıklaması ile, Türkiye’de kadın cinayetleri, 2002 yılından 2009 yılına dek yüzde 1400 oranında artış göstermiştir. Bilindiği gibi -sıkmabaş savunucusu- AKP, 2002 yılında iktidara gelmiştir ve halen de iktidardadır. “İmam salarsa, cemaat altına yapar” özdeyişi, mevcut durumu açıklamaktadır...

 

Son yapılmış olan seçimler sonucu TBMM’de kadın vekil sayısının artmış olduğu gözlemlenmektedir ama, yine de Türkiyedeki kadın vekil oranı, özellikle Kuzey ülkelerindeki (İsveç- Norveç- Danimarka vs.) kadın vekil oranına göre sonderece düşüktür. Diğer yanda, ABD, Avrupa ve hatta bazı Afrika ve Asya ülkelerindeki kadın vekil oranlara göre de Türkiye’deki kadın vekil oranı oldukça düşüktür... Örneğin, Kuzey ülkelerinin parlementolarında kadın vekillerin oranı yüzde 42.1; ABD’de yüzde 25.2; Avrupa ve Kuzey ülkeleri dahil OSCE üyesi ülkelerde yüzde 23.1; Sahra Altı Afrika ülkelerinde yüzde yüzde 22.9; Asya ülkelerin yüzde 18.9 oranında iken, TBMM'de sadece yüzde 14.4 oranında kadın vekil bulunmaktadır...

 

Yoksullar ile zenginler arasındaki gelir uçurumlarının giderek artan bir hızla derinleştiği dünyamızda, her 90 saniyede ( 1.5 dakika) bir gebe kadın doğum sırasında yaşamını yitirmektedir. Çünkü, bir milyarı aşkın aç ve üç milyarı aşkın yoksul için sağlık hizmeti yoktur... Çoğu önlenebilir bu ölümler, kadınların negatif ayrımcılığa uğramaları, eğitimden yoksun bırakılmaları, ve gerekli ilgiyi görmemeleri sonucu olmaktadır. Ve malesef, gebelik sırasında kadına şiddet artmaktadır. Yerinden edilmiş ve bir başka ülkeye göçe zorlanmış insanların yüzde 80’i kadınlardan oluşmaktadır. Soykırım, seksuel şiddet, genellikle kızlara ve kadınlara uygulanmaktadır. Kadınlar barış süreçlerinden, barış görüşmelerinden dışlanmaktadırlar. Örneğin, 1992 yılından beri gerçekleşmiş barış görüşmelerine katılmış olanların sadece 13’te biri kadınlardır. Örneğin, ABD gibi gelişmiş bir ülkede kadınlar, oy verme hakkına ancak 1920 yılında sahibolabilmişlerdir. Dünya nüfusunun yüzde 50’den fazlasını kadınlar oluşturduğu halde, parlementolardaki ortalama kadın oranı yüzde 20’yi aşmamaktadır- Türkiye'de oran, bu dünya ortalamasının epeyce altındadır. Bazı yerlerde HIV pozitif taşıyıcısı kızlar, erkeklerden beş kat fazladır ve AIDS’e yakalanmış kadınların sayısı 16.4 milyonu aşkındır. Yoksulluk nedeniyle birçok aile kendi kadın ve kızlarını seks endüstrisine satmaktadırlar ve sınırlardan kaçak geçirilenlerin ezici çoğunluğu kadınlardır. Tam bir yoksulluk içinde yaşamakta olanların, ya da günde 1 (bir) ABD dolarından az geliri olanların yüzde 70’ini kadınlar oluşturmaktadır. Savaşlarda ateşli silahlarla kurban verilenlerin yüzde 80’ini kadınlar oluşturmaktadır. Ayrımcılığa uğrayan onmilyonlarca kadın, yakınları tarafından şiddete uğramakta, hatta öldürülmektedir...

 

Aslında kadınlarla ilgili gerçekler yukarıda özetlenmiş olanlardan da fazla ve acıklıdır.  Kadınların mevcut durumu, kendi kendisini felekete sürüklemekte olan insan soyunun acıklı durumunu yansıtmaktadır... Mevcut durum, 8 Mart günlerini dini bir bayram havasında kutlamakla, çiçek vermekle, parlak nutuklar atmakla düzeltilemeyecek kadar ciddidir. Yaşanan tüm kötülüklerin temelinde, emperyalist sömürü sisteminin varlığı, ve rejimlerin adı ne olursa olsun baskıcı egemen erkek kültürünün, ataerkil kültürün halen başat bir güç olarak varlığını sürdürüyor olması durmaktadır. Emperyalist ilişkiler tarafından da beslenen bu ataerkil kültür, sadece kadınların değil, aslında tüm insanlığın düşmanıdır...

 

2014-03-09

 

Yusuf Küpeli

 

yusufk@telia.com

 

 

bağlantılı metinler:

Yusuf Küpeli, Dini ve etnik çatışmaların kışkırtıldığı, baskı ve şiddetin egemen olduğu uluslarüstü tekellerin dünyasında kadın haklarından söz edilemez

 

Yusuf Küpeli, ATAERKİL BASKICI KÜLTÜRÜN EGEMEN KILINDIĞI KOŞULLARDA “KADIN HAKLARI” YALANI VE 8 MART ÜZERİNE

1) Kadın haklarının durumu üzerine bazı notlar

2) Kadınların ve tüm toplumun “başına

3) “İleri demokrasi” yalanı, ve kadına yönelik cinayetler

 

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

 

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

 

Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

Yusuf Küpeli, Yaşananlardan çocuklarla ilgili bazı küçük kareler, ya da geleceğimizi kurşunlarken

 

Yusuf Küpeli, Unutulan gün ve gelecek: “Uluslararası Çocuk Günü” ve çocukların durumu üzerine kısa notlar

 

Yusuf Küpeli, OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI

 

Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

6- d) Kongo (Zaire), Lumumba, Mobutu, CIA darbesi ve Lumumba’nın vahşice öldürülüşü

6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri

Yusuf Küpeli GÜNDELİK ALIŞILMIŞ İŞLER Geçmişe dönüşlerle günlük yaşamından bazı sahneler aktarmaya çalışacağım toplumda ve bu toplumun içinde varolduğu dünyamızda ilgiyi çekecek olağan dışı barışcı bir delilik bulamadığım için, hergün yaşanabilen sıradan olaylardan biri ile söze başlayacağım.

http://www.sinbad.nu/