|
Aşağıdaki metin, 9 Mart 2010 günü, saat 11:30 sularında gözden geçirildi, görülebilen imla hataları, bozuk cümleler, ve bazı paragraflar düzeltildi.- Y. Küpeli
Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar
1) Yıldızların değil, boynuzların altında ve sıkmabaşın kısgacında
3) Bazı kaynaklar:
Bağlantılı metinler:
Yusuf Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır
Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Martı Selamlarken
|
|
Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar
1) Yıldızların değil, boynuzların altında ve sıkmabaşın kısgacında
Değişik biçimler alarak ve geçerli ideolojileri kendine uydurarak hertürlü baskıya ve sömürüye karşı süren kavgaların, veya tam tersine köleleştirme kavgalarının, değişik türlerdeki toplumsal sınıf savaşlarının farklı bir boyutu olan cinsler arası egemenlik kavgası, tarih boyunca süregelmiştir. Sadece kölelerin kadınları, veya ayrıca köleleştirilmiş ve bu rolünü benimsemeye zorlanmış kadınlar değil, egemen üst sınıfların, yönetici sınıfların kadınları da bir biçimde ikinci plana itilmek zorunda kalmışlardır.
Kültürün en gelişmiş ögelerini de elinde tutan egemen üst sınıfların erkekleri, sosyal yaşamda ikinci plana ittikleri eşlerini, sahte nezaket gösterileri ile yüceltir numarası oynarlarken, Tayyip Erdoğanın özlemlerine uygun biçimde gemileri bekleyen limanlar gibi evde kocalarını bekleyen bu sadakat sembolü kadınlar da, kendinden emin egemen erkeklerini, -aynızamanda Karl Marksın ifadesi ile- yaldızlı boynuzlarla taclandırmışlardır. Bu alabildiğine karmaşık çok renkli süreç, içerdiği trajik ve komik unsurlarla birlikte, -sanatın değişik türlerine de ilham vererek- günümüze dek gelmiştir, ve kavga sürmektedir...
Şüphesiz, egemen erkeğin kendinden eminliği, -bilinç altının en derinliklerine dek işlemiş korkularını gizlemeye yarayan, veya gizleme işlevi gören- bir efsaneden, bir maskeden başka birşey değildir... Çünkü, her baskı, her şiddet, her cinayet, derinliği, veya ağırlığı, veya korkunçluğu ölçüsünde güçlü paranoyaları, korkuları besler, ve bunlarla uyumlu yeni efsaneler, masallar, veya ayrıca kuyruklu yalanlar üretilmesine aracı olur. Bu nedenledir ki, kendinden emin erkeğin bilincinde kadın figürü ikiye bölünmüştür...
O, kadın, bir yanıyla şeytan ve güvenilmez varlık olarak örtülüp sarmalanır ve kafes altına gizlenirken, diğer yanıyla da tapınılacak kutsal bakire ana olarak hemcinslerinden ayrılıp erkek bilincinin derin karanlık hücrelerinde yepyeni bir tutsaklığa mahkum olmuştur... Ezikliklerin, kaybetmişliklerin, yitirilmişliklerin zehirli meyvası şeytan, yeniden gücünü kazanabilmek, ve sonsuzluğa dek egemenliğini koruyabilmek için, hertürlü entrikanın, gizli karanlık işin, saman altından su yürütmenin, geriden yönetmenin, bilgiyi hertürlü baskıcı kötülüğün emrine vermenin ustalığını sembolize ederken, aslında o, şeytan, en çok kadın kılığında gözükmek zorunda kalmıştır...
En uç örneğiyle, hareme kapatılmış bir cariyenin göreceli özgürlüğüne kavuşabilmesi ve egemenliğini sağlayabilmesi, bir şehzadeyi veya padişahı koynuna alması, kendine tutsak edebilmesi ile mümkündür ancak... Gerçek gücü elinde tutar gözüken kendinden emin erkek egemen, gizlediği korkuları ile kutsal bakire ana kucağının hayali korunağında güvenlik ararken, ister istemez zeki bir cariyenin kollarına ve aklına tutsak olabilecektir... Şehrazatın, bilgeliği ve zekası ile, derin korkularının ve cinayetlerinin tutsağı Şehriyarı ehlileştirip kontrol altına alması bu işin ne ölçüde olumlu insalcıl bir örneği ise, Osmanlı Sarayında da farklı kadın denetim mekanizmalarının en zalimce trajik örnekleri yaşanmıştır...
Şüphesiz, asırların, binlerce yılın yüreklerinde birikmiş zehri ile egemenlik tacını -dolaysız biçimde- kafaların oturtabilmiş kadınlar da olmuştur ama, bunlar, parmakla sayılabilecek kadar azdırlar... Şeytan ve güvenilmez kadının asıl kaderi, namus cinayetlerinin kurbanı olmak, satılmak, değiş-tokuş edilmek, alanlarda taşlanarak öldürülmek, cadı olarak yakılmak, ya da kendisine zulmedeni sinsice zehirlemek, uyurken baltayla kesmek, veya boğazından kızgın yağ dökmek olmuştur... Şüphesiz bir de uslu uslu kaderini benimseyenler olmuştur, olmaktadır. Hernekar -üreme hormonları tarafından dolduruşa getirilen- aklı, oynak, kıvrak ve bol kıvrımlı şeytanda olsa da, egemen erkeğin gözünde en muteber kutsal ana kadın tipi, bu son anılanı, veya başbakanın deyimi ile, gemileri bekleyen limanlar gibi evinde erkeğini bekleyen kadı tipi olmuştur. Bir başka ifadeyle siz buna, sırasında, sofrada yeri yokken öküzün yerine sabana koşulabilen kadın da diyebilirsiniz...
Toplumları parçalayıp bölmek, ulusal ekonomileri yokederek dünya pazarlarındaki egemenliklerini peçinlemek, farklı ülkeler üzerindeki egemenliklerini ucuza maletmek amaçlarıyla her türden çağ dışılığı, gericiliği, şeytani yöntemlerle el altından besleyen, kışkırtan, ve kullanan uluslarüstü tekellerin, mali-sermaye güçlerinin dünyasında, kadınlarla ilgili bir başka kölelik katagorisi daha güçlü biçimde sahnede gözükmeye başlamıştır. Bu da, demokrasi ve özgürlük adına kadının tutsaklığını, köleliğini, yenilmişliğini, ve bağlantılı olarak tüm toplumun tutsaklığını, köleliğini savunan sıkma başlı kadın tipinin popüler hale getirilmesidir. Nesilden nesile boyunduruklarına şehvetle alışmış bir kısım köleler nasıl asırlar boyunca efendilerini kahramanca korumuşlar, onlar için canlarını vermişlerse, aynı kölelik kültürünün -tekeller tarafından üretilmiş- modern versiyonlarından biri Türkiyede sahnelenmekte, efendilerinin egemenliği uğruna kadınlar kahramanca öne atılmakta, sıkmabaşlarını savunmaktadırlar...
Kökleri İsadan en az iki bin yıl öncesinin erkek egemen dünyasına, ataerkil kültürün en güçlü zamanlarına uzanan ve kadının bir erkeğin malı olduğunu sembolize eden sıkmabaş modası, günümüzde kendisine oldukça kazançlı bir pazar da yaratarak, demokrasi ve özgürlükler adına kahramanca ön plana çıkartılmakta, cepheye sürülmektedir... Demokrasinin, özgür düşüncenin, analitik bilimsel eğitimin, daha adaletli bir yönetimin ve yargının, ve özellikle kadının ve dolayısıyla tüm toplumun özgürlüklerinin birinci dereceden garantisi olan laikliğe (tartışılamaz dini dogmaların -başta yargı olmak üzere- devletin tüm kurumlarından, eğitimden, ve sosyal yaşamın her alanından çıkartılması anlayışına) yönelik sistematik gerici saldırılarda, toplumları köleleştirme peşindeki emperyalist merkezler tarafından manupule edilen bu saldırılarda, sıkmabaş özgürlüğü talepleri, bir koçbaşı olarak kullanılmaktadır. Artan sömürü ve yoksullaşmadan, açlıktan, bunlarla bağlantılı kriminaliteden (suçluluktan), iktidarı kötüye kullanma ve rüşvet suçlarından, devlet varlıklarının ve kamu mallarının talan edilmeleri gerçeğinden, sürekli artan pahalılıktan, hertürlü baskı ve yalandan dikkatleri uzaklaştırabilmek, ve kölelik zincirini gerçek anlamıyla toplumun boynuna geçirebilmek için, özgürlükler ve demokrasi adına sıkmabaş özgürlüğü tartıştırılmaktadır. Ve sözkonusu köleliğin en büyük kurbanı kadınlara, bu hainane tuzakta başrol verilmektedir... (Sıkmabaş ile ilgili tarihi gerçekler için bak: Yusuf Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı )
Kadının toplumsal sorunları ile ilgili herşeyi basitleştirerek sadece sınıf kavgalarının bir parçası olarak görmeye kalkışmak, analitik (tahlilci) bilimsel dünya görüşünden bir ölçüde uzaklaşmak anlamına gelse de, cins olarak ta kadının erkekle problemleri olsa da, özellikle eş seçme konusunda birtakım problemleri olsa da, yine de kadının asıl toplumsal problemlerinin, köleleştirilme sürecinin, giderek artan artık değerin ve renklenen iş bölümünün şekillenmeye başladığı tarım ekonomisi ile, sınıflı toplum süreci ile geliştiğini iddia etmek yanlış olmaz...
Gerçekleri alabildiğine çarpıtarak ta olsa sınırlı bir ölçüde ifade edebilen mitolojilerin diliyle olaya bakacak olursak...
Adem ile Havvanın cennetten kovularak örtünmeye başlamalarını, sosyal barışın, kardeşliğin beşiği ilkel komünal eşitlikçi toplumun yitirilmesi olarak yorumlayabiliriz. Bu kaybedilen cennet ile birlikte birine ait olmaya ve örtünmeye başlayan kadının, ve tüm toplumun, kölelik yolunda ilerlemekte olduğunu hesaplayabiliriz...
Toplumsal gelişmenin daha ileri aşamasının, ve ürettiği artık değerle sınıflı toplumun ilk mükemmel biçimini şekillendiren tarım ekonomisininin insanı çiftçi Kabilin (Kain), toplumsal gelişmenin bir önceki aşaması çobanlığı sembolize eden kardeşi Habili (Abel) hainane biçimde katlederek cinayetini gizlemesi, yalan söylemesi, artık tüm kötülükleri, yalanları, entrikaları, ve kölelik düzeni ile sınıflı toplumun yerleştiğinin göstergesidir. Cinayeti işleyen kişinin, Kabilin toplumu ataerkil bir toplumdur, ve bu toplumda Havva ana çoktan sımsıkı giydirilip örtülerek -özgür iradesi dışında- birine ait hale getirilmiştir. Kadın köleleştirilip yönetimin dışına itilirken, işlenen suçun merhemi olması amacıyla, erkeksiz doğurabilen kutsal bir bakire Meryem Ana figürü üretilmiştir. Aynı kutsal bakire sadece Hiristiyan kültüründe değil, daha birçok kültürde vardır. Budanın anası da, Zoroasterin anası da, babasız doğum yaptıkları iddiasındadırlar, ve öyküler uzar... Ve ayrıca, ataerkil kültürde, her erkeğin anası kendisi için bir çeşit Bakire Meryemden başka birşey değildir... Kadına karşı işlenen suç, bu şekilde kapatılmaya çalışılmıştır. Çarpıtılmış bilincin karanlık dehlizlerinde kutsallaştırılan ana figürü ile, veya Bakire Meryem figürü ile işlenen suç meşrulaştırılmaya çalışılmıştır...
Çok zengin olan Çin mitolojisinde de, bir dişi olan Nü Wanın, yalnızlıktan sıkıldığı bir anda, suya yansıyan gölgesine bakarak, bir avuç çamurdan kendisine benzeyen varlıklar yarattığı ve bunlara can verdiği anlatılır. Burada asıl ilginç olan, yaratıcının kadın olarak düşünülmüş olmasıdır ama, şüphesiz, yaratılanın da yaratıcının benzeri olması, sözkonusu mitolojinin İslam sufizmi ile düşünsel yakınlığını yansıtır. Fakat bir 700 yıl sonra, Nü Wa unutulmaya, Onun yerini erkek Pan Gu almaya başlayacaktır. Anlaşılan artık sınıflı toplum gelişmiştir, erkek egemen bir topluma geçilmiştir, ve insanı çamurdan yaratan tanrı da bir erkekten, seramik ustası Pan Gudan başkası değildir... (daha geniş bilgi için bak: 2- Çin mitolojisi, inançları, eski düşünce sistemi ve Çin klasikleri üzerine çok kısa notlar )
Eski Babil mitolojisinde de, yeraltının tatlı sularını simgeleyen erkek element Apsu ile okyanusların tuzlu sularını simgeleyen dişi element Tiamat vardır, ve bunlar sürekli bir çatışma içindedirler... Erkek element Apsudan (Abzu) doğan en önemli yaratıcı güç, yine bir erkek olan Ea (Enki) olacaktır, ve tuzlu suyu simgeleyen dişi yaratıcı Tiamata karşı nihai savaşı verecektir... Tatlı suyun simgesi Ea (Enki), tuzlu suyun simgesi Tiamatın kocası ve ordusunun başkumandanı Kinguyu öldürecek, ve Kingunun kanından ilk insanı yaratacaktır... Anlaşılmış olacağı gibi artık kadın egemen toplum yenilmiş, erkek egemen tarım toplumuna geçilmiştir. Ve yaratıcı güç, toprağı verimli hale getiren, filizlerin boyvermelerini sağlayan tatlı suyun sembolü erkek Ea (Enki) olmuştur. Sonra, yine bir erkek olan Marduk gelecektir vs. Halen kadın yaratıcılar olsa da, rolleri hep ikincildir... Tatlı su nasıl toprağın döllenip ürün vermesine yardımcı oluyorsa, erkek te kadını dölleyendir... Tarım toplumuna, sınıflı topluma geçişle birlikte, kaybeden, köleleşen kadın olmuştur ama, sadece kadın değil şüphesiz... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Martı Selamlarken )
Kısacası, kadınlarla ilgili sorunun, kadının aşağılanıp her konuda değişik ölçülerde alta itilmesi sorununun, sınıf mücadeleleri sorunundan tamamen soyutlanarak ele alınamayacağı, kadının değişik biçimlerde aşağılanması gerçeğinin sınıf mücadelesinin farklı boyutta bir uzantısı olduğu rahatça ifade edilebilir. Diğer yandan, değişik yüzyılların aynı anda yaşanmakta olduğu böyle bir dünyada, ve dünya egemenliği peşindeki emperyalist güçlerin her türden gericiliği, kadın düşmanı ataerkil kültürleri besleyip kışkırttığı böyle bir dünyada, herhangi bir sorunun, özellikle kadınlarla ilgili sorunların kolayca çözülebileceklerini iddia etmekte olanaksızdır. Fakat bunun yanında, politik gerçeklerin, kendileri ile ilgili gerçeklerin bilincine varmış kadınların saflarının -politik bilince sahip- işçi sınıfının safları olduğu, anti-emperyalist yığınsal mücadelenin safları olduğu, tarihi ancak kitlelerin yapabileceğini bilen bilimsel sosyalizmin safları olduğu açık bir gerçektir...
İlerleyen bilimin, gelişen teknolojilerin, endüstri toplumunun bir ürünü olarak modern işçi sınıfının tarih sahnesine çıkması, endüstri kapitalizminin gereksinimi olan özgür işgücünün şekillenmesi, sadece bilimsel sosyalizmin ve işçi sınıfının mücadelesinin şekillenmesine değil, aynızamanda kadın hakları yolundaki mücadelelerin iğme kazanmasına da yardımcı olmuştur... Bu hak ve özgürlük mücadelesi, kadınları işçi sınıfına, bilimsel sosyalist ideolojiye (düşünce sistematiğine) yaklaştırmıştır...
Tekstil işçisi kadınlar, ve onların sosyalist destekçileri, 1857 yılının 8 mart günü, New York Cityde, tatilsiz uzun işgününe ve alabildiğine ağır iş koşullarına karşı, militanca yığınsal müdalelerini başlatmışlardır. Ve iki yıl sonra onlar, bir birlik, sendikal örgütlenme oluşturmuşlardır. Mücadeleleri, 12 saatlik işgününe, ağır iş koşullarına ve düşük ücretlere karşı sürmüştür... Kadınlar, seçme hakkını ilk kez 19 Eylül 1893 günü Yeni Zellandada kazanmışlardır.
Sosyalist kadınlar, 8 Mart 1908 günü, New Yorkta, daha yüksek ücretler, daha kısa iş saatleri, seçme hakkı, ve çocuk işçiliğinin sonlandırılması için bir yürüyüş, gösteri örgütlemişlerdir. Buna, 15 bin kişi katılmıştır. Bu olayın ardından, Amerikan Sosyalist Partisi, ABDde bir kadınlar günü kutlama kararı almıştır... Sözkonusu karar, ilk kez, 28 Şubat 1909 günü, Ulusal Kadınlar Günü olarak ABDde yaşama geçirilmiştir. Kadınlar, aynı günü aynı adla, 1913 yılına dek, her Şubat ayının son Pazar günü kutlamayı sürdürmüşlerdir...
1910 yılında Danimarkanın başkenti Kopenhagda ikinci toplantısını yapan Çalışan Kadınların Uluslararası Konferansı sırasında, bir Alman komünisti olan ve Alman Sosyal Demokrat Partisinin Kadın Örgütlenmesine önderlik eden Clara Zetkin (1857- 1933), Uluslararası Kadın Günü fikrini ortaya atıp savunmuştur. Sendikaları, sosyalist partileri, işçi kadınların derneklerini temsileden kadınlardan, ve ayrıca ilk kez Finlandiyada parlementoya girmiş olan üç kadından oluşma 17 ülkeden 100ü aşan kadın delege, Clara Zetkinin önerisini benimsemiştir. İlk Uluslararası Kadın Günü, 1911 yılında, Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre gibi ülkelerde, 19 Mart günü kutlanmıştır. Bu gösterilere, sayıları bir milyonu aşan insan katılmıştır... Başlangıçta 19 Mart gününün seçilmiş olmasının nedeni, tüm Avrupayı sarmış ve bir yıl kadar sürmüş olan 1848 devrimleri sırasında, 19 Mart 1848 günü, Prusya Kralının Berlinden askeri güçlerini çekip ihtilalcileri tanımış, kenti sivil muhafızlara devretmiş olması ile, yani ihtilalin o gün -geçici- bir zafer kazanmış olması ile ilgilidir...
Aynı yılın (1911) 25 Mart günü, New Yorkta, yangın çıkan bir gömlek fabrikasında, çoğunluğu İtalyan ve Yahudi göçmeni olan 146 kadın işçi canvermiştir. Uluslararası bir skandal niteliğindeki bu olay, dikkatlerin berbat çalışma koşulları ve Uluslararası Kadın Günü üzerinde yoğunlaşmasına yolaçmıştır. Aynı olay, ABDde Kadın Bez İşçileri Birliğinin kurulmasına önayak olmuştur. Sadece kadınlardan oluşan bu ilk örgütlenmelerden biri, kısa sürede ABDnin en büyük birliği, sendikası haline gelmiştir.
Uluslararası Kadın Günü, ilk kez 1913 yılında 8 Mart günü kutlanmıştır, ve günümüze dek bu şekilde kutlanagelmiştir. Aynı yıl Rus kadınları ilk kez Uluslararası Kadın Gününü kabuledip kutlamışlardır. Ve devrimci kadınlar, 1914 yılı boyunca, tüm Avrupada savaşa karşı propoganda yürütmüşlerdir ama, -Leninin Bolşevik grubu (Partisi) ve aynı çizgideki partiler dışında- II. Enternasyonalin birkısım Sosyal Demokrat partileri savaş bütçelerine onay vererek, ideallerine, işçi sınıfına, kadınlara, tüm çalışanlara ihanet etmişlerdir... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Batının sosyal demokrat partilerinin tarihi kökleri, devrimci geçmişleri, ihanetleri, CHP ve umutlar üzerine kısa notlar + 4- Çalışanların yararlarına ihanet eden bazı sosyal demokrat parti yönetimleri ve II. Enternasyonalin çöküşü) Anlaşılmış olacağı gibi, Sosyalist kadınların 8 Mart 1908 günü New Yorkta, daha yüksek ücretler, daha kısa iş saatleri, seçme hakkı, ve çocuk işçiliğinin sonlandırılması için gerçekleştirmiş oldukları gösterinin anısına, Uluslararası Kadın Günü 8 Martta kutlanmaya başlanmıştır.
Henüz I. Dünya Savaşı sürerken, 1917 yılının Şubat ayının son Pazar günü, Rus kadınları, savaşta yaşamını yitirmiş olan iki milyon Rus askerini anımsatarak, ekmek ve barış için greve gitmişlerdir. Kadınların grevinin dördüncü gününde Çar, kadınlara oy hakkı verilmesi için Geçici Hükümete baskı yapmıştır... Rus Julian takvimine göre 23 Şubat Pazar günü başlamış olan sözkonusu grev, günümüzün Gregorian takvimine göre 8 mart gününe rastlamaktadır...
Süreç içinde değişik ülkelerde kabul görüp güç kazanan, yaygınlaşan Uluslararası Kadın Günü, Birleşmiş Milletleri de etkilemiştir. Birleşmiş Milletler, kadınların toplumsal, politik, ve ekonomik yaşama daha fazla katılmalarını sağlayabilmek, kadın haklarını savunabilmek amaçlarıyla birçok kez Uluslararası Kadın Günü konferansları örgütlemiştir. Yine Birleşmiş Milletler, 1975 yılını, Uluslararası Kadın Yılı olarak ilanetmiştir...
Günümüzde, Uluslararası Kadın Günü, Çinde, Ermenistanda, Rusyada, Azerbeycanda, Belarusta (Beyaz Rusya), Bulgaristanda, Kazakistanda, Kırgızistanda, Makedonyada, Moldovada, Moğolistanda, Tacikistanda, Ukraynada, Özbekistanda ve Vietnamda resmi tatil günü ilanedilmiştir. Aynı gün, bu ülkelerde kadınlar onere edilmekte, eşlerinden, çocuklarından, veya sevgililerinden çiçekler, küçük hediyeler almaktadırlar.
Tüm bu gelişmelere karşın, günümüzün dünyasında kadınların durumunun pek parlak olduğu söylenemez. Hatta, artan savaşlar, yoksulluk, açlık, başta AIDS olmak üzere birtakım salgın hastalıklar gibi sorunlar nedeniyle, birçok ülkede kadınların durumlarının giderek daha da kötüleştiği söylenebilir... Örneğin, kitle kırım silahları yalanıyla bombalanıp yerlebir edilen, birçeşit nükleer silah olan seyreltilmiş uranyumlu mermilerin hedefi haline getirilerek gelecek nesilleri de sakatlık ve ölüm tehdidi altında olan Irakta, bir milyonu aşkın insanın can verdiği ve 5-6 milyon kadarının göçetmek zorunda kaldığı Irakta, en büyük acıları çekenlerin başında, kadınlar ve çocuklar gelmektedir. Hertürlü tecavüzün ve katliamın hedefi haline gelmiş olan, ve Washinton tarafından beslenen dini köktenciliğin ellerine teslimedilen Iraklı kadınların konumlarının, savaş öncesi yıllara göre defalarca ve defalarca berbat olduğu rahatça söylenebilir...
Yine işgal altındaki Afganistanda kadınların konumları ortadadır, ve basındaki haberlere göre durum onlar için giderek daha da kötüleşmektedir... Şüphesiz Afganistan geçmiştede feodal ilişkilerin egmen olduğu bir ülkeydi ama, düzelme, gelişme yolundaydı... Örneğin, Brzezinskinin Yeşil Kuşak Politikasını açıkladığı 1977 yılında, Afganistanda, ülkeyi endüstrileştirmeye çalışan bir yönetim vardı. Sözkonusu ulusal yönetim, toprak reformu ile feodalizmin gücünü kırarak köylülüğü özgürleştirip ülkeyi demokratikleştirmeye, kadınları göreceli özgürleştirmeye çalışmaktaydı aynızamanda. Afganistan yönetimi, 200 bin aileye toprak dağıtmış, ve bu aileleri kooperatifler de birleştirmişti. Bu durum, yüzyıllardır ülkeye egemen olan ağır feodal toplumsal ilişkilere, toprakta köleliğe vurulan ağır bir darbe idi... Bu ülkedeki rejim muhalifi anti-demokratik feodal unsurlara yapılacak gizli yardımla ilgili ilk emir, 3 temmuz 1979 günü Başkan Carter tarafından imzalanacaktı. Sözkonusu emri Başkana imzalatan Brzezinski, yolladığı notta...
Kısacası ABD, ilerleme yoluna girmiş olan bu ülkede gericiliği, kadın düşmanı feodal güçleri gizlice destekleyip beslemeye, silahlandırmaya başlayacaktı... ABDde yaşayan eroin tüketicilerinin gereksinimlerinin yüzde 60ını tek başına karşılayan Gulbeddin Hekmetyar, Türkiye toplumunun daha çok Tayyip Erdoğan sayesinde tanımış olduğu Gulbeddin Hekmetyar, Tayyip Erdoğanın dizinin dibine çöküp poz vermiş olduğu Gulbeddin Hekmetyar, Mücahidin adlı karşı-devrimci koalisyonun başında idi. CIA, bu koalisyon için en az 3.5 milyar dolar yatırmıştı. Yine CIA, Sovyetler Birliğinin 15 şubat 1989da Afganistandan tüm birliklerini çekmesinin ardından, Asya uzmanı Selig Harrisonun ifadesiyle, yaklaşık 3 veya 3.5 milyar dolar daha yatırarak, Talebanı örgütleyecekti. CIA, Bu kadın düşmanı vahşi gücü 1994 güzünde savaş alanına sürecekti... Pakistan servisi ISI (Interservices Intelligence), sözkonusu karanlık işlerde, CIA ile birlikte çalışmaktaydı... Evet, aynen Irakta olduğu gibi Afganistandada kadınların felaketlerinin baş sorumlusu ABD emperyalizmidir, her yıl utanmadan insan hakları raporları yayınlayan ABD hükümetleridir... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Afganistanın işgali yedinci yılını, Irakın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar + 2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları + 3) Kısaca, 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistanın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine + 4) Afganistana saldırının çok önceden planlandığı, petrol şirketlerinin manipülasyonları, ve Karzai rejimi üzerine notlar + 5) Irak halkının trajedisinin farklı aşamaları, İngiliz işgali, monarşi, cumhuriyet, iktidar kavgaları, İran ile savaş, Kuveytin işgali üzerine notlar + 6) Kuveytin işgali ile başlayan çöl ve yalan fırtınası, 12 yıllık sürekli yıkımın taşları ile döşenen işgal yolu + 7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar +8) Irakta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar + 9) İşgal yalanları,insan hakları yalanları, ve ABDde insan haklarının durumu üzerine kısa notlar )
Kadınların durumları hakkında günümüz dünyasından birkaç kısa örnek daha vercek olursak... yeryüzündeki yetişki (ergin) AIDS hastalarının üçte biri 25 yaşın altındadır ve bunların üçte ikisini kadınlar oluşturmaktadır. Dünyadaki çocukların 110 milyondan fazlası okula gidememektedir, ve bunların üçte ikisi kız çocuklarıdır. Yeryüzünde 875 milyonu aşkın okuma-yazma bilmeyen insan vardır, ve bunların üçte ikisini kadınlar oluşturmaktadır. Seks endüstrisi içindeki en büyük grubu 13- 18 yaşlarındaki kız çocukları oluşturmaktadır. Her yıl 500 bin kadar 18 yaşın altında kız çocuğu kadın ticaretinin kurbanı olmaktadır. Sadece ataerkil kültürün egemen olduğu bazı halkı Müslüman ülkelerde değil, aynızamanda ve hatta çok daha ağır biçimde Hinduizmin dünyası Hindistanda da kadınlar baskı altındadırlar. Hindistanda her yıl 40 milyon kadın kaybolmaktadır...
Gebelikle bağlantılı sorunlar nedeniyle dünyamızda her gün 1 400 kadar kadın yaşamını yitirmektedir, ve bunların yüzde 99u gelişmekte olan ülkeler diye anılan yoksul ülkelerde, emperyalist sömürü ve baskı çemberi içindeki ülkelerdedir. Sahranın güneyinde kalan Afrika ülkelerinde üç kadından biri, doğum yaparken yaşamını yitirmektedir. Dünyamızdaki 35 milyon kadar göçmenin yüzde 80ini kadınlar oluşturmaktadır. Kadınların çoğunluğu, seksuel şiddet ve kötü muamele tehdidi altındadırlar ve 700 bin kadın seks sömürüsünün kurbanıdır. UNOya göre, dünyamızda her yıl 4 milyon kadın ve kız alınıp satılmaktadır... Açlık sınırındaki 1.2 milyon insanın yüzde 70i kadınlardır...
Politik yaşama katılma, yönetimde söz sahibi olma konularında da kadınların durumlarının pek parlak olduğu söylenemez... İsveç, yüzde 55 oranında kadın bakanı ile, bu konuda en ileri ülkelerin başında gelmektedir... Sayılarla metni boğmaktansa, bu konuda İsveçe yakın çok az ülke olduğunu söylemek, sanırım yeterlidir. Bilindiği gibi, parlemektosunda 550 (günümüzde 549) saylav olan Türkiyede, sadece 50 kadın saylav vardır. Bu ise, yüzde 9.1lik bir orana tekabül etmektedir. Türkiye sözkonusu konuda sıralamanın gerilerinde yeralmaktadır. Ve ülkenin başbakanı Tayyip Erdoğan, özgürlükler adına, kadın özgürlüğü adına, kadının tutsaklığının, köleliğinin simgesi olan sıkmabaş modasını hararetle savunmaktadır. Aynı kişiye göre en makbul kadın, gemileri bekleyen limanlar gibi evde kocalarını bekleyen kadınlardır, en az üç çocuk doğuran kadınlardır... Diğer yandan, açlık sınırında olanların sayıları çoktan 15 milyonu aşmıştır, ve çalışabilir nüfusun yarısı işsizdir...
3) Bazı kaynaklar:
Yusuf Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır
Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Martı Selamlarken
Yusuf Küpeli, OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI
UN: Afghanistan rights situation worsening especially for women, http://ww4report.com/node/6977
HUMAN DEVELOPMENT: CONCEPTION, EVOLUTION AND MEASUREMENT, http://databases.sardc.net/books/MHDR2001eng/view.php?bname=MHDR2001eng&id=6
International Women's Day
"PROSTITUTION WITHOUT BORDERS - Some figures.", http://www.criacuervos.net/prostitution_e.html
By Marc Kaufman, Unwanted Pregnancies Rise for Poor Women, http://www.washingtonpost.com/wp-dyn/content/article/2006/05/04/AR2006050400820.html
The first International Women's Day, http://www.internationalwomensday.com/first.asp
The situation of women and girls: facts and figures, http://www.unicef.org/gender/index_factsandfigures.html
Women and socialism, http://socialistworld.net/eng/2010/03/0304.html
Women in national parliaments, http://www.ipu.org/wmn-e/classif.htm
by Megan Cornish, 100 Years Ago: Women's Day (1910-2010) http://www.globalresearch.ca/index.php?context=va&aid=17687
Women's Struggles, HOUSTON PUBLIC LIBRARY: MONTH OF WOMENS HISTORY 2010, http://www.shackdwellers.org/?q=aggregator/categories/13
Yusuf Küpeli 8 Mart 2010
|