Birbirleri ile bağlantılı iki ayrı metinden oluşan aşağıdaki yazıların ilki, ulusal değerlerin, inançların istismarı ve tepeden aşağıya işlenen nefret suçları ile ilgilidir. Bu yazıda, aşağılanıp ”kitapsız” olarak gösterilmeye çalışılan zengin bir kültür, Zerdüştlük (Zoroastrianism) üzerine çok kısa bilgiler de verilmektedir… İstanbul’u henüz Bizans olmadan önceki geçmişiyle, Grek kolonisi oluşuyla, Roma dönemiyle ve II. Mehmed tarafından fethi ile kısaca anlatan ”Geçmişten günümüze Byzantinium, Konstantinoupolis, İstanbul” adlı ikinci metin... (ikinci metin kısa süre sonra sinbad.nu adresine yerleştirilecektir) Yusuf Küpeli,  2016-06-07

 

Yusuf Küpeli, Dinin, ulusal değerlerin, İstanbul’u fethetmiş olan II. Mehmed’in istismarı, ırk ve din ayrımcılığı ve nefret suçları üzerine çok kısa notlar

Tarihçiler tarafından çağının en aydın hükümdarı olarak anlatılan II. Mehmed’in (Fatih Sultan Mehmed’in) günlük politikaya alet edilmesi, at üzerinde bile duramayan ve kulağına fısıldananları konuşmaktan öte bir bilgisi olmadığı hissedilen yasa tanımaz bir laf ebesi tarafından kullanılmaya kalkılması, beni bunları yazmaya ve yayınlamaya zorladı. Kendisini ulusun ”önder”i (führer) ilanetmiş, ikide-birde kendisini ”başkomutan” olarak tanıtan bir dikta heveslisi tarafından İstanbul’un alınışının güncel politikaya malzeme yapılmaya kalkışılması,  kutlama gösterilerinin  iktidar partisinin mitingine dönüştürülmüş olması, -biraz geç te olsa- beni, aşağıdaki metni yayınlamaya zorladı…

 

 

Dinin, ulusal değerlerin, İstanbul’u fethetmiş olan II. Mehmed’in istismarı, ırk ve din ayrımcılığı ve nefret suçları üzerine çok kısa notlar

 

Tarihçiler tarafından çağının en aydın hükümdarı olarak anlatılan II. Mehmed’in (Fatih Sultan Mehmed’in) günlük politikaya alet edilmesi, at üzerinde bile duramayan ve kulağına fısıldananları konuşmaktan öte bir bilgisi olmadığı hissedilen yasa tanımaz bir laf ebesi tarafından kullanılmaya kalkılması, beni bunları yazmaya ve yayınlamaya zorladı. Kendisini ulusun ”önder”i (führer) ilanetmiş olan, ikide-birde yine kendisini ”başkomutan” olarak tanıtan bir dikta heveslisi tarafından İstanbul’un alınışının güncel politikaya malzeme yapılmaya kalkışılması,  kutlama gösterilerinin  iktidar partisinin mitingine dönüştürülmüş olması, -biraz geç te olsa- beni, aşağıdaki metni yayınlamaya zorladı…

 

Yine ilginç olan, Fatih Sultan Mehmed’i güncel politikanın bir aygıtı olarak kullanmaya çalışanların, İstanbul’u kendileri fethetmişçesine nutuklar atanların, aynı kentin, Osmanlı İmparatorluğu’nun son başkentinin, 13 Kasım 1918’den 2- 6 Ekim 1923 tarihine dek, İtilaf Devletleri’nin üç büyüğü olan İngiltere (Birleşik Krallık), Fransa ve İtalya tarafından işgal edilmiş olduğu gerçeğini unutuyor olmalarıdır.  Yine aynı istismarcıların unuttukları bağlantılı diğer gerçek ise, Ankara’daki Meclis’in ve Mustafa Kemal’in önderliğindeki kurtuluş savaşının başarısı sonucu İstanbul’un yeniden Türkiye toplumuna kazandırılmış olduğudur. Kurtuluş savaşı başarıya ulaşmamış olsaydı eğer, İtilaf devletleri tarafından işgal edilmiş olan İstanbul birdaha Türkler’in eline dönmeyecekti…

 

İstanbul’un Türkler tarafından tekrar elde edilebilmiş olmasında, Çarlık Rusyası’nda yaşanmış olan ve Rusya’nın İtilaf Devletleri’nden kopmasını sağlayan Ekim 1917 Bolşevik devriminin ve yine İngiltere’nin başını çektiği İtilaf devletleri tarafından desteklenen karşı-devrimin Bolşevikler tarafından ezilmiş olmasının derin etkisi vardır… Diğer yandan, başta Ortodoks Grek dünyası olmak üzere Batı’nın, İstanbul’u, Ayasofya’yı yeniden elde etme düşlerinin bitmemiş olduğunu unutmamak gerekir. Yaklaşık altı asır, tarihi süreçler içinde çok uzun bir süre sayılamaz…

 

Kurtuluş savaşının başarısı sonucu İstanbul’un yeniden elde edilmiş olduğu gerçeğinin bilinçli olarak topluma unutturulmaya çalışılmasının güncel politik nedenleri vardır şüphesiz. Kendisini  ”führer” (önder) olarak topluma kabulettirmeye çalışan dikta heveslisi, ülkeyi, toplumu modernleştirmiş olan ilk meclisi ve Mustafa Kemal’i karalamadan, hafızalardan silmeden, kendisinin ”en büyük olduğu” yalanını Türkiye toplumuna kabulettiremez. Meclis’in ve yargı erkinin gücünü, iradesini sıfırlamaya ve böylece bazı -iç ve dış- odaklar adına tek karar verici olmaya çalışan bu kişi ve yakın çevresi, kurtuluş savaşının önderlerini ve o dönemin meclisini hafızalardan silmeden operasyonlarını tamamlayamazlar. Herkesin bildiği sözkonusu kişi, aynı nedenle, her fırsatta, kurtuluş savaşı önderlerine saldırmakta, onları ayyaş ilanetmekte, Mustafa Kemal’in Çankaya’da olan köşkünü gölgede bırakacak bir sarayı -imar izni olmadan- Atatürk Orman Çiftliğine dikmekte, ve aynı çiftlikteki tarihi Atatürk köşkünü yıktırtmaktadır… 

 

Sözkonusu istismarcı kişinin ve çevresinin, din istismarından başlayarak hertürlü tarihi şahsiyeti istismar eden bu vurguncu çetenin, zorbalıkla yolsuzlukları örten bu yasa tanımaz ekibin, çağdaşlığa ve demokrasinin olmazsa olmazı laikliğe düşman bu diktatörlük heveslilerinin, herhangi olumlu tarihi bir şahsiyete sahip çıkabilecek yüzleri gerçekte yoktur. Kültürel anlamda orta çağın karanlık yüzünü temsileden bu karakterlerin, aynı çağın Rönesans (Yeniden Doğuş) akımını, orta çağın aydınlığa açılan yüzünü temsileden II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed) gibi bir hükümdara sahip çıkabilecek yüzleri ise hiç yoktur…

 

Yönetim hiyerarşisinin en tepesindeki kişi, kameralar karşısında ”kadınla erkek eşit olamaz” nutukları atmakta, kadınları aşağılamaktadır. Aynı kişi, ataerkil kültüre özgü külhanbeyi ağzı ile, hatta, en alt düzeyde kriminal unsurlara özgü bir üslupla, ”delikanlılık”tan ve ”ciğer yemek”ten dem vurmaktadır; ”delikanlı ol, gel ciğerimi ye” gibi ifadeler kullanmaktadır... İkide birde kendisini ”başkomutan” olarak tanıtan birisinin bu tip kirli ve düzeysiz konuşmaları toplumda nasıl etkiler yapar?, topluma nasıl örnek olur?, bir düşünün…

 

Aslında kötü örneklerin sayısı yoktur. Örneğin, aynı ”başkomutan”, daha geçenlerde, kızdığı birisi için, ”onun kanını labaratuar da tahlil ettirmek gerekir” sözünü etmekten, yani, ”kanı bozuk” demeye getirmekten geri durmamıştır. Bu tamamen bilim dışı ve ırkçı söylemler, sahibini, sahibinin tuttuğu tarafı vurur sadece… Fatih Sultan Mehmed, insanları, kanlarına veya renklerine göre değil, yeteneklerine, bilgilerine göre değerlendirmişti. Çok uluslu bir imparatorluğun temelleri bu şekilde atılabilmişti… ”İmanım tahtelbahir, bize de mi torpil” söylemleriyle ve yengeç yürüyüşleriyle ortalıkta dolanan bir ”başkomutan”, olsa olsa ”cürmü kadar yer yakabilir”.…

 

Aynı ”başkomutan”ın ırkçı-ayrımcı ve aşağılayıcı söylemleri yukarıdaki örneklerle de sınırlı kalmamaktadır.  ”Başkomutan, galeyana gelip, ”onlar kitapsız”, ”onlar Zerdüşt”, naraları atmaktadır… Bu sözleri eden ”başkomutan”ın ne Zerdüştlük hakkında bir bilgisi olduğunu ve ne de Türkiye’de bilinçli herhangi bir Zerdüşt olduğunu düşünmemekteyim. ”Zerdüşt” denilerek birilerinin karalanabileceğini de sanmıyorum. Bu tip söylemler, sonuçta, döner sahibini vurur. ”Kanını tahlil ettirmek”, ”kansız”, ”kitapsız Zerdüşt” gibi ırkçı-aşağılayıcı saldırgan ifadeler, nefret suçu kapsamı içinde değerlendirilebilirler ancak. Herhangi bir gerçeği açıklamaktan uzak olan, tersine gerçekleri karartan ve nefret içeren bu tip söylemler, ülke içinde politik gerilimi ve ayrışmayı derinleştireceği kadar, dış dünyada da izalasyonu arttırır…

 

Mazdaism veya Zerdüştlük (Zoroastrianism) inancı, kesin tarihi belli olmamakla birlikte, ağır basan kanıya göre, İ. Ö. 600’lerde doğmuş düalist (yani, iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayıran) ve tek yaratıcılı (monoteist) bir öğretidir. Sözkonusu dindeki düalism, ”Akıllı Efendi, Akıllı Lord” anlamına ”yaratıcı gü甠Ahura Mazda ile, yıkıcı gücü, bir çeşit şeytanı sembolize eden  “ahmak yıkıcı” Ahriman arasında geçen çatışmada kendisini gösterir. İnsanlar, özgür iradeleri ile bu iki güçten birisinin safını seçip yaşamlarını belirlerler…

 

Sözkonusu inancın kökü, -Hinduism’in de başlangıcı olan- Veda dinine uzanmaktadır. Dinin kurucusu veya peygamberi Zerdüşt’ün (Zarathushtra , veya Zarathustra ) annesi Dugova, onu babasız doğurmuş olduğunu söylemiştir… Yaklaşık 600 yıl sonra aynı hikaye, Meryem (Maria) ve İsa üzerine de söylenmiştir…

 

”Kitapsızlık” masalına gelince… Zengin Mazdaism (Zoroastrianism) kültürünün kutsal kitabının adı, Avesta’dır.  Avesta’nın bir örneği, üzerine yapılmış doktora çalışması ile birlikte bendedir, elimdedir... Aynen Tevrat gibi farklı zamanlarda kaleme alınmış Avesta metinlerinin çoğu, hem Büyük İskender’in istilası yıllarında, İ. Ö. 330’lu yıllarda ve hem de daha sonra Arab fatihlerin İran’ı (Sasani İmparatorluğu’nu) yıkmaları sırasında, 650’li yıllarda yokedilmiştir… Avesta metinlerinin sadece birkısmı gizlenerek ve Hindistan’a kaçırılarak kurtarılabilmiştir. Bu metinler orada yeniden Sanskritçe kaleme alınarak korunmuşlardır. Sanskritçe, sadece bir yazı dilidir (TV kameraları karşısında ”Sanskritçe konuşmaktan” sözeden bazı şapşalların sandıkları gibi Sanskritçe konuşulmaz, sadece yazılır.)…

 

Avesta metinlerinin ilk bölümleri, eski İran (Med- Pers) diliyle yazılmıştır. Aynı ”kutsal” kitabın daha yeni bölümleri ise, Orta İran diliyle veya Pahlavi  (Pehlevi) denen dille kalememe alınmıştır. PahlaviSasani İmparatorluğu döneminde (226- 652) konuşulmuştur…

 

Zengin Zoroastrianism inancında, aynen İslam’da olduğu gibi, ”kurtarıcı olarak gelecek Mehdi” beklentisi vardır. Zoraastrianism’de ”Mehdi”nin adı, ”Saoshyant” olmaktadır. ”Saoshyant”, peygamber Zoroaster’in kimliği ile gerek kötülükleri, Ahriman’ın yıkımlarını yokedecektir, dünyayı yeniden düzeltecektir... Bu kurtarıcı kahraman, ”Saoshyant”, ”Ari” ırktan, yani İranlı olacaktır. İran adı, Aryan’dan, Ari’den gelmektedir… Şia’nın ”kayıp” 12. İmamı Muhammed al-Mahdi al-Huyyah’da, Peygamber Muhammed’in kimliği ile kurtarıcı olarak gelecektir… Herhalde yoruma gerek yoktur. Kültürler arası bağlar, burada ifade edilenlerden çok daha zengindir… Aslında, bu anlatıyı zevkle uzatabilirim, ama asıl konumuz bu değil…

 

Modern İran dilinin ve değişik lehçeleri ile kürtçenin kökeni, Orta İran dilidir, Avesta’nın daha yeni metinlerinin dili olan Pahlavi adlı dildir. Kısacası, kürtçe ve günün İran dili, köken olarak Avesta’nın ikinci bölümündeki dile, Pahlavi’ye uzanmaktadır… ”Başkomutan”ın ”kitapsızlıkla” suçladığı kültür, değişik kolları olan Şia inancını, özellikle de -Şah İsmail ile birlikte- İran’a egemen olmuş olan 12 İmam Şiasını, bunun Alevilik ve Nusayrilik gibi türevlerini ve çok dallı Sufi inançları derinden etkilemiştir. Diğer yandan yine  Zoroastrianism, İslam’ın değişik kolları üzerindeki etkisinden çok önce, eski Yunan’da, Platonizm’i ve ayrıca Hristiyanlığı derinden etkilemiştir…

 

”Başkomutan”ın ”kitapsız” tanımlaması ile saldırıları, sadece Zerdüşt  inancından olanlara değil, aynı zamanda -tehlikeli biçimde ve nefretle- ateist vatandaşlara da yönelmiştir… İstanbul’da 7 Haziran günü patlamış olan bombanın ardından, daha failler ortaya çıkmamış veya çıkartılmamış iken, olay Ramazan ayına rastlamış olduğu için, ”başkomutan”, bombayı ”ateist olanların patlattığını” ifade ederek kışkırtmasını yapmıştır… Kendisini ”Müslüman” olarak tanımlayanlar, Irak’ta, Suriye’de, Türkiye’de, başka yerlerde bombalar patlatmıyorlar sanki… Bu, sözkonusu kanlı olaya nasıl bir yaklaşımdır? Cemaatın başı ”bombacı ateistler” diye ortaya çıkarsa eğer, cemaatın üyeleri, oruç tutmayan herkese, ya da -sıkmabaş usulü- örtünmeyen her kadına, ”ateist” damgasını vurarak saldırmaya kalkışabilir. İnsanlar inançlarını, düşüncelerini açıklamaktan korkar hale gelirler ve anlaşılan zaten öyle olmuştur… ”İslamafobi”den yakınan ”başkomutan”, ”kültürler arası barışı savunduğunu” iddia eden ”başkomutan”, işine gelince ”demokrasi havarisi” geçinen ”başkomutan”, kendi inancından olmayan birilerine karşı halkın diğer kesimini nasıl kışkırtabilmektedir? Bu gidiş nereyedir?

 

”Bunlar Zerdüşt, bunlar kitapsız”, diye veya ”ateist” diye nutuklar atan ”başkomutan”, ilginçtir, BM tarafından da desteklenen ”Medeniyetler İttifakı” tiyatrosunda baş rolü oynamaktadır. Aynı ”başkomutan”, Şubat 2013’te Viyana’da ”Medeniyetler İttifakı programı”nda konuşurken, ”İslamafobi de faşizm gibi insanlık suçudur” ifadesini kullanmıştır ve O, bu sözünü, sık sık tekrarlamıştır... İyi hoş ta, bir dine düşmanlığı faşizm ile özdeşleştiren sözleri ettikten sonra, kalkıpta, -İslam üzerinde de derin etkisi olan- Zerdüşt (Zoroastrianism) inancına nefretle saldırmak ne anlama gelmektedir?.. Yoksa bu da faşizm ile eş anlamlımıdır? ”Başkomutan”ın kendi mantığına göre öyle olması gerekir…

 

Şubat 2007’de Tataristan’dan ”Kültürler Arası Diyaloğu Himaye Ödülü”; Mart 2007’de İspanya’dan ”2007 Barış ve Diyalog Ödülü”; Şubat 2010’da İspanya’dan ”Sevila, Kültürler Arası Bağ Ödülü” gibi ödüller almış olan ve birsürü fahri doktorası bulunan ”kültür havarisi” rolündeki ”başkomutan”, nasıl olmaktadır da zengin Zerdüşt kültürüne aşağılayıcı ırkçı bir üslüpla saldırabilmektedir? Anlaşılan, ”Başkomutan”ın hangi kültürle nekadar bağı var?, diye sormaya bile gerek yoktur. ”Kanı bozuk”, ”delikanlı ol, gel ciğerimi ye” gibisinden söylemleri, ”Allahsız ateist” veya ”kitapsız Zerdüşt” gibisinden söylemleri, ”başkomutan”ın gerçek kültürünü, gerçek kimliğini yansıtmaktadır… Eğer Fatih Sultan Mehmed sağ olsa idi, ”Vurun bu kitapsız kafirleri!” demek yerine, ”Neymiş bu Zerdüştlük acaba?” diyeyerek, Zoroaastrianism üzerine bir inceleme yapardı herhalde…

 

”Başkomutan”ın yukarıda örneklenmiş olan sözleri, akla, tümünün açıkça söylenmesi biraz ayıp olan ”imam-cemeat” özdeyişini getirmektedir. ”Balık baştan kokmakta”, toplumsal yozlaşma yukarıdan aşağıya yayılmaktadır… En tepedeki kişi bunları yaparken, yakın çevresinde yeralan kişiler kadınların elini sıkmamaktadır. Örneğin, daha geçenlerde, yönetim hiyerarşisinin en tepesindeki kişinin çok yakını olan birisi, kameralar karşısında, ülkenin bir önceki başbakanı olan kişinin eşinin elini havada bırakmıştır… Diğer yandan aynı tipler, en tepedeki ”başkomutan”, kadınlar üzerine sahte nutuklar atmakta, ”doğum uzmanı” rolünde çocuk yapma işine dek her konuda lak lak etmekte, ”ana bir- bacı iki” üslubuyla ”kerametler” yumurtlamaktadır… ”Başkomutan”, ”kadınlarla erkekler eşit olamaz” nutukları atarken, ayrımcı şiddet kültürü ve ataerkil kültür tepeden beslenirken, toplumda kadın cinayetleri de artmaktadır. Tüm bunlar olurken, aynı ”başkomutan”, kameralar karşısında, ”ana tabanı yalamak”tan dem vurmakta, anasını bile politikaya malzeme yapmaktadır...

 

Ortaçağın karanlık yüzünü temsileden sözkonusu kişiler mi ülkenin değerli tarihi karakterlerine, çağının en aydınlanmacı hükümdarı olan II. Mehmed’e sahip çıkacaklardır?.. Zaten sahip çıkmaları da olanaksızdır ve sahip çıktıkları da yoktur gerçekte. Yaptıkları tek iş, politik hesapları uğruna önemli tarihi karakterlerin adını, II. Mehmed’in adını kullanıp kirletmektir. Aynı işi inançlar üzerinden de yapmaktadırlar… Ortada tüm toplum açısından utanç verici bir durum vardır…

 

Yönetimin en tepesindekilerin yasa tanımazlığını, vurgunculuğunu duymayan kalmamıştır. Onların çalıp-çırpma işleri, rüşvet işleri, Washington’da görülmekte olan bir davaya dek yansımıştır. Aynı davada, Türkiye’de yargıdan kurtarılmış rüşvetçi bakanların adları geçmektedir… Aynı ”başkomutan” ve yakın çevresi, içerideki kirli işleri yanında, dışarıya yönelik olarakta sürekli istikrarsız yanlış politikalar izleyerek Türkiye’yi uluslararası arenada izolasyona sürüklemişlerdir. Onlar, -vatandaşlığından atılmış olduğum- Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslararası arenada yalnızlığa sürüklemiş oldukları kadar, kullandıkları ırkçı-ayrımcı söylemleriyle Türkiye toplumuna olan güvensizliği de derinleştirmektedirler…

 

İstanbul’u kendisi fethetmişçesine nutuklar atan siyasi dolandırıcı, dinin, tarihi kahramanların, Fatih Sultan Mehmed’in gölgesine sığınmaya çalışan laf ebesi, İstanbul’da belediye başkanlığı yaptığı yıllarda, dere yataklarına imar izni vererek sel felaketlerine neden olmuştur. Aynı kişi, güzel İstanbul’un gerçek sanatsal görünümünü yitirerek bir mezbeleliğe, kirli kentsel bir cangıl ormana döndürülmüş olmasında da çok büyük pay sahibidir…

 

Sonuçta, fethettiği kenti, Konstantinoupolis’i imar eden, Rönesans bilgelerini ve sanatçılarını çevresinde toplamaya çalışan, onlardan birisine, örneğin, Bellini’ye portresini yaptırmış olan Fatih Sultan Mehmed’e, çağının çok ilerisindeki böyle bir hükümdara, ortaçağın karanlık yüzünü temsileden siyasi dolandırıcıların sahip çıkabilecek durumları yoktur...

 

”II. Mehmed’in portresini yaptırmış olmasının ne özelliği olabilir?”, diye düşünenler olabilir... Tam resim sayılmayacak olan minyatür sanatı dışında resim yapmanın, özellikle portre yapmanın ve heykel yapmanın yerinin olmadığı, peygamberinin tek bir portresinin bile bulunmadığı bir dinin mensuplarını yöneten kişinin, bundan 500 yıl önce, bir Rönesans ressamına portresini yaptırmış olması, o hükümdarın yüzünün ne ölçüde ileriye yönelik olduğunun, ne ölçüde aydınlanmaya yönelik olduğunun, birtakım dogmalara nasıl karşı olduğunun göstergesidir… Altı dili çok iyi bildiği, Homeros’u grekçeden okuduğu söylenen Fatih Sultan Mehmed, orta çağın karanlık yüzünü temsileden birtakım düzenbaz politikacıların adını kullandıklarını duyacak olsa, kahrından mezarında ters döner, ”cehennem azabı” çekerdi herhalde…

 

Aslında tüm bu olanlar, başta dinin ve önemli tarihi şahsiyetlerin istismarı, yalanın zirve yapması, faşizmin tipik göstergelerinden birisidir. Böyle bir rejime, Washington-Londra merkezli bazı uluslarüstü tekellerin ve yerli ortaklarının gereksinimi olabilir sadece... Faşizm, her ülkenin kendi toplumsal yapısına ve tarihi geçmişine uygun yalanlarla, farklı renklerle gelir, ama sonuçta bazı tekelci sermaye güçlerinin yararlarını savunur, onlar adına diğer tüm toplumsal sınıflar üzerinde baskı kurar, diktatörlük kurar…

 

İçinde yaşamakta olduğumuz dünyada, uluslarüstü tekellerin dünya pazarlarına egemen olduğu bu dünyada, ulusal sermaye güçlerine dayanan bir faşizm olamaz ve zaten dış bağlantısı olmayan güçlü bir sermaye çevresi de yoktur. Bu nedenle, yönetenlerin tüm ”millilik” söylemleri sahtedir, demagojiden ibarettir. Onların bu söylemleri ile çelişen politikaları, asıl gerçeği açık etmektedir. Örneğin İncirlik üssü, ”başkomutan”ın sözde meydan okuduğu ABD’nin, Almanya’nın ve müttefiklerinin emrindedir… Siyasi iktidarın sahiplerinin her fırsatta ulusal kurtuluş savaşının önderlerini karalamaları, onları unutturmaya çalışılmaları, sözkonusu gerçekle, uluslar üstü tekellerin hükümetlerinin ”ofis boyu” olmalarıyla ilgilidir…

 

Bu satırları yazan kişi, kendisini ”ulusalcı” veya ”Atatürkçü” olarak tanımlamamaktadır. Bu satırları yazan kişi, kurtuluş savaşının önderleri ile aynı toplumsal-sınıfsal yargıları paylaşmamaktadır. Sözkonusu gerçeklere karşın aynı kişi, bu satırları yazan kişi, kurtuluş savaşının önderlerine saygı duymaktadır. Bu satırları yazan kişi, onları, -büyük başarıları, eksiklikleri ve bazı hataları ile- Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli karakterleri olarak görmektedir. Yine bu satırları yazan kişi, 36 yıldır ne İstanbul’u ve ne de Türkiye’yi görmüştür, ama olanları dışarıdan dikkatle izlemeye çalışmakta ve Türkiye’de yaşananları hissetmektedir...

 

Kısacası, adım adım gelmekte olan faşizm engellenemezse eğer, ülkeyi kanlı bir kaosun beklemekte olduğunu söylemek abartı olmayacaktır… Faşist rejimler, tüm toplumsal çelişkileri derinleştirirler ve zaten olmakta olan da budur. Gerçek toplumsal-sınıfsal uzlaşmazlıklar siyasi iktidar tarafından hile ve zorla bastırılıp unutturulmaya çalışılırken, sadece ve sadece oy kaygıları ile, iktidarı elde tutabilme hesapları ile, toplumdaki tüm kültürel, dini, etnik çelişkiler kışkırtılmaktadır. Tüm çağ dışılıklar ve gerilikler beslenip kışkırtılmaktadır. Toplumsal ayrışmanın bu şekilde bilinçli olarak büyütülüyor olması, kültürel, dini ve etnik anlamda ayrışmanın giderek derinleştirilmesi, tehlikeli gelişmenin en önemli işaretleridir. Libya’da, Irak’ta ve Suriye’de yaşananlar ve yaşanmakta olanlar, herkese örnek olmalıdır. Uluslararası boyutlar da kazanan bu tip toplumsal çözülmelerin ve çatışmaların nasıl çözümsüz kanlı kaoslara yolaçtığı ve bu çatışmalardan hangi güçlerin nemalandığı ortadadır...

 

Fatih Sultan Mehmed fethettiği sırada nüfusu en çok 30- 40 bin olan, Fatih’in ölümüne (1481) yakın yaklaşık 70- 80 bin nüfusa sahip olduğu söylenen İstanbul, günümüzde 20 milyonluk devasa bir kenttir. İstanbul artık ne fiziki yapısıyla ve ne de nüfus yapısıyla II. Mehmed’in fethedip imarettiği kenttir… İstanbul, aldığı göçler sonucu, farklı mezhepsel ve etnik yapılanmaları, farklı kentsel kültürleri içinde barındırmaktadır... Ülkede giderek artan kültürel ayrışmalar ve yoğunlaşan şiddet eğilimleri en çok İstanbul’u etkileyebilir... Toplumsal bileşimi ile Türkiye’nin küçültülmüş bir kopyası gibi olan İstanbul patlarsa eğer, Geçmişin Beyrut’undan defalarca beter olaylar yaşanabilir. Böyle bir ayrışma, tüm ülkeyi ve ülkenin güvenlik güçlerini derinden etkileyerek kontrol dışına çıkabilir... Sözkonusu muhtemel gelişmeler devrimci bir duruma değil, sadece kanlı bir kaosa ve artacak olan baskılara yol açacağı için, bunları yazmaktayım…

 

Yusuf Küpeli, 

2016-06-07

yusufk@telia.com

 

 

http://www.sinbad.nu/