EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

 

Şia ana kolu içinde asıl büyük ve yaygın olan, Sünni İslam’dan tamamen ayrı bir din özellikleri taşıyan Oniki İmam Şiası’nın teolojisi 500 yılda geliştirilip son halini almıştır. Bu 500 yıl içinde eski İran dini düalist Zoroastrianizm’in evren bilgisi İslam dini içine adım adım ustaca yerleştirilmiştir. Birçok ünlü teoloğa sahibolan Oniki İmam Şiası’nın en ünlü teologlarının başında, 1191 yılında, 36 yaşında Suriye’de idam edilen İranlı Suhrawardi gelmektedir. Şahabeddin Yahya ibn- Habaş ibn- Amirak as- Suhrawardi, geç yaşına karşın çok ürün vermiş enerjik ve yetenekli bir teologdur. Aynı kişi İslam felsefesinin içine Aristotales felsefesini ve eski İran dini Zoroastrianizm’in kozmolojisini/ evren bilgisini ustaca taşımıştır. İranlılar kendi kimliklerini bu inancın yardımıyla koruyabilmişlerdir. Şüphesiz aynı inanca bağlanan başka halklar ve hatta I. İsmail (Şah İsmail) tarafından kurulan Safavi Hanedanı (1501/ 1502- 1736/ 1786) ile uzun yüzyılar İran’a hükmeden Türk aşiretleri vardır... Yalnız, Şah İsmail’in temsilettiği Şia inancının günümüz İran Şiası arasında ayrılıklar bulunduğu, Şah İsmail Şiası’nın Anadolu Türk Alevi inancına uygun olduğu ve ayrıca 12 İmam Şiası içinde de farklı okulların bulunduğu bir gerçektir...

 

Bu anlatımda, sıradan Şia imamları ile, hatta Humeyni ve benzerleri gibi politik erki eline alabilmiş Şia imamları ile inancın azizleri konumundaki 12 İmam’ın yüklenmiş oldukları anlamı ve görevi ayırmak gerekir. Sözkonusu 12 İmam veya İsmailiye inancının 7 İmamı veya daha erken Zayd/ Zaidi Şiası’nın 5 İmamı, sıradan imamlar olmanın ötesinde çok farklı anlam ve görevlerle yüklüdürler. Onlar, özellikle 12 İmam Şiası inancında varolan aziz konumundaki İmamlar, “göksel cennetlerle” özdeşleştirilmiş nur (ışık) kaynakları olarak düşünülen tamamen “saf/ temiz” varlıklardır. “Göksel cennetler” ise, Güneş ve Ay dahil o dönemde bilinen planetlerden başkaları değildir... Ve 12 İmam Şiası’nın “kutsal” varlıklarından ilk beşi veya Şia- Alevi terminolojisi ile Ehl- Beyt (Muhammed-Ali-Fatma-Hasan-Hüseyin evi), üstün derecede azizler olarak diğerlerinin içinde en temizleri ve saflarıdırlar. Sıralanan adlardan Peygamber Muhammed ve kızı Fatma Zehra, sözkonusu 12 İmam’dan önce gelen ve bunların dışında olan “kutsal” iki varlıktırlar. Şia inancının 14 azizinden ilk ikisidirler.

                

İranlı Şahabeddin Yahya Suhrawardi’den (ölümü, 1191) başka, Şia inancının en gelişmiş ana kolu olan 12 İmam Şiası’nın şekillenmesine hizmet etmiş olan ünlü teologlar da vardır... Bunlar, Muhiddin ibn Arabi (ölümü, 1240), Davud Kayşari (ölümü, 1350), Abdulkerim Yili (ölümü, 1403), Şemseddin Muhammed Lahici (ölümü, 1465), Sadreddin Muhammed Şirazi (Molla Sadra; ölümü, 1640), Abdülrezzak Lahici (ölümü, 1662), Muhsin Fayz Keşheni (ölümü, 1680), Saik Ahmed Aşai (ölümü, 1826), “cennetin yeryüzünde olduğunu” iddia eden Şeyh Hac Muhammed Kerim Kağan Kirmani (ölümü, 1870), Şey Abul Kasım Kağan İbrahimi (ölümü, 1896) olarak sıralanabilirler. Başta Şahabeddin Yahya Suhrawardi olmak üzere bunların hepsi Şia teolojisinin şekillenmesine önemli katkılar yapmışlardır...

 

Ali’nin oğullarından Hüseyin’in 680 yılında Kufe yolunda, Kerbela’da, Yezid ve askerleri tarafından tuzağa düşürülüp öldürülmesi ile ilk adımları atılmaya başlanan Şia ayrılığı, eski güçlü bir medeniyetin temsilcisi yenik İran toplumunun sürece katılmasıyla renklenerek büyümüş ve yepyeni biçimler almıştır... Günümüzde sayıları yaklaşık 1.6 milyar olarak tahminedilen tüm Müslümanların yüzde 10- 15 kadarını oluşturan 12 İmam Şiası yandaşları, 6ncı İmam Cafer al-Sadık’ın (ölümü, 765) oğullarından Musa al-Kazım’ı (ölümü, 799) 7nci İmam olarak kabuledenler tarafından şekillendirilmiştir. Daha önce belirtildiği gibi Cafer al-Sadık’ın oğullarından İsmail’i (ölümü, 760) 7nci İmam olarak tanıyanlar, 7 İmam Şiası veya İsmailiye olarak anılan inanç biçimini şekillendirmişlerdir...

 

Bazı türevleri aynızamanda Cafer al-Sadık’a izafeten Caferiler olarakta anılan Şia’nın en gelişmiş ve günümüzde egemen bir güç olarak yaşamını sürdüren kolu konumundaki 12 İmam Şiası’nın “kutsal” İmamları veya azizleri sırasıyla şu kişişlerdir: 1- Ali (ölümü, 661); 2- Hasan (ölümü, 669); 3- Hüseyin (ölümü, 680); 4- Ali Zeynel Abidin (ölümü, 712/ 713/ 714); 5- Muhammed al-Bekir (ölümü, 743); 6- Cafer al-Sadık (ölümü, 765); 7- Musa al-Kazım (ölümü, 799); 8- Ali al-Rida (ölümü, 818); 9- Muhammad al-Taki veya  Muhammad al-Cavad (ölümü, 835); 10- Ali al-Hadi (ölümü, 868); 11- Hasan al-Askari (ölümü 873/ 874); 12- Muhammed al-Muntazar veya Muhammed al-Mahdi al-Huyyah. Bu sonuncusu, inanca göre, “878 yılında kaybolmuştur”.     

 

Bilindiği ve daha önce de ifade edildiği gibi imam sözcüğü önder olmayı ifade etmektedir ama, yukarıda sıralanan 12 İmam’ın yüklendikleri anlam sıradan imamların taşıdıkları sorumlulkları çok aşan özel görevlerle yüklüdür... Şia’da, en önde adları sıralanan 7 İmam veya 12 İmam, sözkonusu inançların “kutsal” varlıkları, azizleri olmaktadırlar. Bunlar, “lekesiz saf bir temizliği” simgelemektedirler. Bu “lekesiz saf temizlik”, veya sadece “iyiliği” simgelemek, düalist Zoroastrianizm’in yaratıcı gücü olan “Akıllı Yaratıcı/ Lord” anlamında Ahura Mazda’ya özgüdür aynızamanda. Ahura Mazda’nın meleklerine ve hem de İsa’ya özgüdür bu lekesiz saflık. Aynı şey Hıristiyanlığın azizleri içinde geçerlidir... Konunun en değerli uzmanlarının başında gelen Henry Corbin’e göre, Şia’nın bu son anılan en gelişmiş türünde, 12 İmam Şiası’nda “lekesiz saf temizliği” ifade eden 12 İmam’dan herbiri, aslında, Zodiac’ın on iki işaretini (burcunu) simgelemektedirler...

 

Kökeni, Mezopotamya medeniyetlerinin gökle ilgili gözlemlerine, İ. Ö. 4500- 4000 yıllarında başlayan Sümer medeniyetine uzan ve Grekçe de “hayvan çemberi” anlamına gelen Zodiak, astronominin ilkel biçimi astrolojiye göre, Güneş’in arkasında olduğu düşünülen, dünyanın yörüngesi boyunca ve güneşin görülebilen kısmı boyunca gökte 9 derecelik bir elips çizerek uzanan düşünsel kuşak olmaktadır. Pluto dışındaki planetlerin, güneşin ve ayın görülebilen kısımlarını kapsayan ve aynı planetlerin yörüngeleri ile bağlantılı olan ve Güneş ve Ay tutulmaları ile de ilişkisi kurulan bir kuşaktır Zodiak. Boylamlara 30 derece yatıklıkta açı yapan ve 12 eşit parçaya ayrılan (360: 12= 30derece), ya da değişik dünyevi hayvan sembolleri ile ifade edilmiş 12 burca bölünen düşünsel bir band olmaktadır Zodiak. İnanca göre, bu düşünsel/ kurgu 12 burç, doğum tarihlerine bağlı olarak insanların “kaderlerini” etkilemektedir...

 

İslam ve önceki mitolojilerin kozmolojilerine göre, merkezinde dünya olduğu düşünülen bu elips biçimindeki band, göksel çizgi veya asıl adıyla Zodiak (hayvan çenberi) boyunca güneşin dünyanın etrafında döndüğü farzedilmiştir. Sözkonusu dşünsel band, Zodiak, güneş, ay ve ayrıca görülebilen beş planeti, Saturn, Jupiter, Mars, Venus, Mercury ile birlikte toplam yedi gök cismini içine almaktadır... İ. Ö. 539’da, Pers İmparatorluğu’nun Babil’i (ikinci Babil, Kalde Hanedanı, İ. Ö. 625- 539) yıkmasının ardından, Babil’den alınıp İranlılaştırılan ve yılı 365 gün olarak hesaplayan takvim de aynı nedenle, astronominin ilkel biçimi olan astrolojinin hesaplanmış 12 burcuna dayanılarak, sözkonusu kurgu göksel çemberin 12 eşit parçasına dayanılarak 12 aya (oniki burca, Zodiak) ayrılmıştır. Yine sözkonusu takvimin haftaları içinde de yedişer gün bulunmaktadır...

 

Geçmişte, tüm eski mitolojilerde “Cennet” veya Gök, herzaman daha üstün güçlerin, “Yaratıcı” güçlerin yeri olarak kabuledilmiştir ve kişileştirilmiştir. Zaten aynı nedenle yüksek yerler, dağ başları “Yaratıcı” güçlere en yakın “kutsal” yerler olarak kabuledilmişler, birçok eski paganist inanç biçiminde sunak yeri olarak kullanılmışlardır. Daha önce de belirtildiği gibi, yedi katlı Babil Kulesi bile, Babil’in en büyük “gücü” Marduk’un gökyüzünden yere, insanların arasına inebilmesi için inşa edilmiştir... Göğün ve gökte ışık saçan cisimlerin mitolojilerdeki bu büyük önemlerine karşın yer, ender bulunan mitolojik varlıklarla kişileştirilmiştir... “Cennet” aydınlıkla, ışık saçan gök cisimleri ile özdeşleştirilmiştir ve bu cisimler “Yaratıcı gücün”, “Yaratıcı güçlerin” ve bunların yardımcılarının yerleri olarak düşünülmüştür. Işık saçan cisimlerin, aydınlığın karşıtı karanlık ise, şeytanın, yıkıcı güçlerin mekanı, kaynağı olarak tasavvur edilmiştir. Ve zaten -gizemlerle dolu- karanlık herzaman ürkütücüdür... Örneğin, eski İran dini Zoroastrianizm’de yapıcı, yaratıcı güç olan Ahura Mazda sonsuz aydınlığın içinde varolurken, karşıtı yıkıcı, bozguncu güç Ahriman ise sonsuz karanlığın içinde varolmuştur...

 

Sözkonusu 12 İmam Şiası içinde de birbirleri ile bağlantılı değişik okullar olmakla birlikte, en genel ifadesiyle bu inanç sisteminde tamamen temiz/ saf, ışık kaynağı olan 14 varlık vardır. Daha önce de ifade edildiği gibi, lekesiz bir saflığı simgeleyen 12 İmam dışında ve onlardan önce gelen iki tamamen temiz varlığın birincisi Peygamber Muhammed olmaktadır. ikincisi ise, “yerin/ dünyanın ve sadakatın simgesi” olan Peygamber kızı Fatma Zehra’dan başkası değildir. Anlaşılmış olacağı gibi burada Muhammed’e İsa’nınkine benzeyen bir kimlik yüklenmektedir. Kızı Fatma Zehra’ya ise birçeşit “kutsal” Maria, İsa’yı bakire iken doğuran annesinin kimliği verilmektedir...

 

Ve yine 12 İmam Şiası’na göre, “kayıp 12nci İmam”, aynen İsa gibi “Mehdi/ Mesias” olarak geri dönecek ve dünyaya adaleti getirecektir... Kısacası Şia teolojisi, bu dinin evren bilimi/ kozmolojisi, Hıristiyanlığa ve Zoroastrianizm’e uygundur... Bu “Mesih” veya “Mehdi” inancının kökleri Eski Ahit’te de bulunmakla birlikte sözkonusu inaç Şia’ya asıl olarak Zoroastrianizm’den girmiştir. Henry Corbin’in büyük bir yetkinlikle açıkladığı Zoroastrianizm’in kozmolojisine/ evrenbilimine göre, ahmak yıkıcı Ahriman tarafından yedi parçaya/ iklime bölünmüş evreninin “Ari”lere özgü merkez zonunda duran “Ari” kahraman Saoshyant birgün geri gelerek Ahriman’ın bozduğu dünyayı düzeltecek, Ahriman’ın etkisini sıfırlayacaktır. Ve Saoshyant, Zoroastrianizm’in (Mazdaizm’in) Peygamberi Zarathustra’nın (Zoroaster) kimliğiyle geri dönecektir... Hıristiyan inancında aynı görevi yerine getirecek olan kişi İsa’dır... Şia’da ise “kayıp” 12nci İmam Muhammed al-Mahdi al-Huyyah, -aynen Saoshyant’ın Zarathustra kimliğiyle geri gelmesi gibi- Peygamber Muhammed’in kimliğiyle “kurtarıcı” olarak geri dönecektir... Ve 12 İmam Şiası’ındaki iktidar hiyerarşisi de diğer dogmalarda olduğu gibi tamamen gökseldir ve hatta kelimenin gerçek anlamıyla astronominin ilkel biçimi olan astroloji ile bağlantılıdır...

 

Hemen belirtelim, İran adı da, Zoroastrianizm’in yedi parçaya bölünmüş evreninin merkez zonunda bulunan Aryan (Ari) adlı topluluğun adından gelmektedir ve şüphesiz bu merkez zonda olanlara diğerlerine göre bir üstünlük vehmedilmektedir. Çember biçiminde düşünülen ve başlandıçta, “akılsız/ ahmak yıkıcı” Ahriman tarafından parçalanmadan önce bütün olarak kabuledilen bu evren, sözkonusu çember boyunca altı parçaya ayrıldıktan sonra, ortada, merkezde daha küçük çember olarak gösterilen diğer bir zona, merkez zona daha bölünmektedir. İşte, Aryan/ Ari/ İranlı denen topluluğun sözkonusu merkez zonda yaşadığı farzedilmektedir. Bu parçalanmış dünyayı yeniden düzeltecek, kötülükleri yokedecek, “akılsız/ ahmak yıkıcı” Ahriman’ın etkisini sıfırlayacak olduğu düşünülen kahraman, Saoshyant, veya modern adıyla Mesias/ Mehdi, bu zondan, Ariler arasından çıkıp gelecektir... Sözkonusu zonların -okuyucunun kafasını yoracak veya sıkıntı duygusu verecek- özel isimleri bulunmaktadır... (Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.)  

 

Şia inancı da Mazdaizm ve Hıristiyanlık gibi düalist bir dünya görüşüne sahiptir. Yani İsa gibi veya Ahura Mazda (Akıllı Efendi/ Lord) gibi “tamamen saf, temiz, sadece iyilik kaynağı” varlıklara sahiptir Şia. Bu varlıkların karşısında ise, karanlık, yıkıcı şeytani güçler vardır... Aslında Muhammed kendisini ne “Lord” olarak, ne de bir başka biçimde “kutsal varlık” olarak tanımlamıştır ama, Sufi inançlara uygun gizli bilgiler peşinde olan ve Kuran’ı farklı yorumlayan Şia’da ve bu inancın türevlerinden olan Anadolu Aleviliği ve daha farklı bir tarihe sahibolan Suriye Alaviliği içinde ve yine diğer Sufi inançlarda Muhammed’e, İsa’nınkine benzer bir kimlik yakıştırılmaktadır. Aynı gerçek Ali ve Fatma içinde sözkonusudur...

 

Sünni İslam’da iyiliğin ve kötülüğün kaynağı aynı güçtür ve O’da Allah’tan başkası değildir. Muhammed, -kendisininde israrla altını çizdiği gibi- sıradan bir insandır ve tek özelliği haberciliğidir; “Cebrail aracılığı ile Allah’tan aldığı mesajları” insanlara iletmiştir ve yine bir insan olarak “bu dünyadan” göçüp gitmiştir... Sünni İslam’da “cezalandıran” da, “affeden” de, “Ödüllendiren” de Allah’tan başkası değildir ve Allah’a eş koşulamaz. Sünni İslam’ın özellikle ilk üç okulunda (Maliki, Hanefi, Şafi) Ali’ye çok büyük bir saygı duyulmakla birlikte, sonuçta Ali’de, Peygamber Muhammed’de birer insandırlar. Sünni İslam’da bu karakterler, Hıristiyanlığın İsa’sı gibi tamamen saf, Allah katına yüceltilen varlıklar değillerdir... Şia ve türevlerinde ise aynı karakterlere, İsa benzeri tamamen “Tanrısal”, “lekesiz saf” bir kimlik verilmektedir. Hatta bu inançlarda Ali’ye Muhammed’den de daha üst bir statü tanınmaktadır. İsa gibi doğrudan “Allah katına” yüceltilen Ali’ye “Tanrısal” bir kimlik verilmektedir.

 

Hıristiyanlığın İsa için öngördüğü “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi; sonuçta İsa’nın hem “Baba”, hem “Oğul” ve hem de “Kutsal Ruh” olarak “Yaratıcı” güçle özdeşleştirilmesi, “teslis”, Sufi inançlarda ve sonuçta Sufizm’in bir biçimi sayılabilecek Şia’da “Allah- Muhammed-Ali” biçiminde yankısını bulmaktadır. Aynı gerçek, Anadolu Aleviliği ve farklı bir tarihi süreç izlemiş olan Suriye Alaviliği için de geçerlidir şüphesiz... Aslında bu son ikisi ile 12 İmam Şiası arasında birçok ortak yan bulunmakla ve bunlar 12 İmam Şiası inancından filiz vermiş olmakla birlikte, yine de bu anlatımda yapılmaya çalışıldığı gibi ayrı katagoriler olarak alınıp incelenmelerinde yarar vardır. Ve sonuçta sözkonusu inançlar farklı arabaşlıklarla anlatılmaya çalışılacaklardır.

 

Sufi sözcüğünün kökeni konusunda iki ayrı iddia bulunmaktadır. Konu ile ilgili bazı tanınmış Türk yazarların iddialarına göre, Sufi sözcüğü, arapça yün anlamına gelen suf sözcüğünden türetilmiştir. Ruhlarının saflığını, temizliği koruyabilmek için yoksul bir yaşam biçimini seçen Sufi dervişlerin vücutlarını boydanboya örten yün örgü basit hırkalar giymeleri bu iddianın kanıtı gibi gösterilmekte ve dervişlerin adlarının giydikleri yün (suf) hırkalardan geldiği iddia edilmektedir... Bu satırları yazan kişiye göre ve aslında nesnel olarak sözkonusu iddia gerçeği yansıtmamaktadır. Aynı iddia tamamen spekülatif olmanın ötesinde herhangi maddi bir daynağa sahip değildir…

 

Akla ve zaten Sufizm’in temel felsefesine uygun olanı, Sufi sözcüğünün Grek dilindeki akıl/ bilgelik anlamına gelen sofia sözcüğünden türetilmiş olduğudur. Ve Sufi inancın sahibi, eğitilmiş kişi olarak Sofu, akla ve bilgiye sahip olan, aklın ve bilginin yolunda yürüyen kişi olarak algılanabilir. Bilgelikle, bilgiye sahip olmakla yün hırka gibi giysilerin bağının olmadığı açıktır ama, Şia inancında olanların, ve Şia evren bilgisi ile derin ortaklıkları olan Sufi inançlara bağlı olanların ruhsal temizliklerini/ saflıklarını korumak amacıyla basit bir yaşam tarzını seçmeleri, böyle basit giysilerle dolaşmaları, hatta arınma amacıyla fiziki varlıklarına birçeşit işkence uygulamaları olayın tamamen farklı bir yanıdır… Eski Grek felsefesi ile, özellikle Plato (Eflatun) ile bağları açık olan Sufizm, Sufi felsefesi, aklın ve bilgeliğin yolu olmaktadır sonuçta. Ve Sufi sözcüğünün gerçek kökeni, Grek dilinde akıl/ bilgelik anlamına gelen sofia sözcüğünden başkası değildir…

 

Aslında bu bilgelik, insanın kendisi dahil doğada varolan herşeyi, dünyayı ve kafasını kaldırdığı zaman gördüğü nesneleri, güneşi, ayı, yıldızları, karanlığı, aydınlığı, tüm renkleriyle ve unsurlarıyla evreni anlama çabasından başka birşey değildir. Fakat Sufi inançlarda gözüken tüm bu “gizli bilgilerle” ilgili çabalar ciddi bilimsel yöntemlerle yapılan araştırmaların ötesinde, spekülatif işler olmaktadırlar. Bilimsel yöntemin, bilimsel bilginin ve bulguların yetersizliği ölçüsünde kafalardaki sorulara verilen yanıtlar, spekülatif “gerçekler” olmaktadır sonuçta. Ve yine şüphesiz Kuran’ın “satır araları”nı okuma çabaları, ve yazılanlardan, Muhammed’in, Ali’nin ve diğer öndegelen “kutsal” varlıkların sözlerinden ve davranışlarından gizli anlamlar çıkartma çabası, bunların tümü de sonuçta spekülatif işlerdir… Şüphesiz bitmeyen sorular ve arayış farklı bir düzeyde, bilimsel yöntemlerle halen sürmektedir ve her yeni bilimsel keşif soruları derinleştirerek arttırmaktadır. İnsan soyunun kendisiyle birlikte maddede hareketin bilinci olma süreci giderek karmaşıklaşan bir helezon olarak gelişip yükselirken, insanın “karanlıklara” yolculuğu daha milyonlarca ve milyonlarca yıl biteviye süreceğe benzemektedir…

 

Değişik kültürlerle etkilenmiş farklı okulları olan, bazıları Sünni inanç biçimlerine daha yakın duran ve hatta Nakşibendilik ve bunun türevleri gibi Sünni sayılan ve yine diğer yandan Alevi- Bektaşilik gibi Sünni İslam’dan tamamen kopuk olan değişik Sufi okulların ortak bir yanlarını bulmak, Sufizm’i kısaca tanımlamaya çalışmak gerekirse eğer… Sufizm birçeşit birlik, bütünsellik felsefesi olmaktadır. “Göksel Yaratıcı Güç” veya “O Mutlak Işık Kaynağı” ile dünyevi varlıklar ve dolayısıyla insan arasında birlik, bütünsellik arama anlayışı olmaktadır Sufizm. Yine Sufizm, “Göksel Yaratıcı Güç” ile insan ve yeryüzündeki diğer varlıklar arasında köprü kurma felsefesidir… Örneğin, Kaygusuz Sultan, 1300’lü yılların bu ünlü Sufi şairi, “iyiliklerin ve kötülüklerin tek kaynağı olarak” en üstün güç sayılan Allah’ı insandan apayrı biryere oturtan, insandan tamamen soyutlayan Sünni dogmayı şu dizelerle hicvetmektedir: “Asi kullar yaratmışsın/ Varsın şöyle dursun deyu/ Anları koymuş orada/ Sen çıkmışsın uca Tanrı...”

 

Sünni felsefe de “Allahtan başka Allah yoktur!” tarzındaki tartışılamaz dogma ile “Yaratıcı” gücün diğer varlıklar üzerindeki egemenliği mutlaklaştırılır ve Allah “yaratmış olduklarından” kopartılır... Sünni inançta “Yaratıcı Güç”, diğer varlıklardan ayrılıp çok uzaklarda biryere, hiyerarşinin en tepesine oturtulurken, tüm diğer varlıklar ve insan, kaderleri “Yaratıcı Güç” tarafından önceden belirlenmiş edilgen varlıklar olarak kabuledilirler. Sözkonusu düşünce tarzı, mutlak monarşilerin ve diktatörlüklerin değişik biçimlerinin bireyi köleleştiren iktidar anlayışlarıyla, aynı rejimlerin bireyi sadece “görevleri” olan ve varlığını devlete borçlu gören hizmetkarlara indirgeyen felsefeleriyle cuk oturur. Sünni İslam’ın bazı kolları, özellikle Hanbeli kolu bu tip toplumlar için mükemmel bir zamk görevini yerine getirebilir ve getirmiştir de… Şia’nın mevcut düzene uydurulmuş yeni biçimleri de aynı işleve bir biçimde uygundur…

 

Yukarıda özetlendiği gibi Sünni İslam’da “Yaratıcı”, yarattıklarından kopartılıp -herşeye kadir bir güç olarak- yapayalnız en tepede biryerlere oturtulurken; Sufi inançlarda “Yaratıcı”, diğer tüm varlıklarla bütünleşmektedir... Güneydoğu İspanya doğumlu ve Şam (Damaskus) ölümlü öndegelen Arap Sufi düşünürü Muhiddin ibn al-Arabi (1165- 1240), “Allah herşeyin içindedir ve herşey Allahtır” demektedir… Sufizm’in, “Allah herşey olmaktan başka hiçbirşeydir” anlayışında, “Yaratıcı”nın kişileştirilmesi, tüm varlıklarla özdeşleştirilmesi sözkonusu olduğu kadar, aynızamanda burada mutlak otoriteye karşı da güçlü bir başkaldırı, derin bir insancıllık ve doğa sevgisi mevcuttur...

 

Kul Himmet adlı 1500’lü yılların ünlü Sufi şairinin şu dizelerine bir gözatalım: “(...) Bir ismi Alidir, bir ismi Allah/ İnkarım yoktur hem vallah hem billah…” Ve Ali’yi Allah ile özdeşleştiren bu dizelerden sonra, inancı için başını veren aynı yüzyılın en ünlü Sufi- Alevi şairi Pir Sultan’ın şu dizelerine bakalım: “(...) Dağda, derya da, ovada/ Allah bir Muhammed, Ali…” Kısacası heryerde ve herşeyde, tüm nesnelerde Allah ile özdeşleştirmiş olduğu Ali’yi veya tek bir varlık olarak kabulettiği Ali’yi ve Muhammed’i ve Allah’ı görmektedir Pir Sultan Abdal. Bu dizelerde de Ali- Muhammed- Allah aynılaşmakta, İsa kimliğindeki üçleme/ teslis gibi tek bir varlık olmaktadırlar. Diğer yandan, yukarıdaki açıklama ile tamamen uyumlu olarak, aynı dizelerde Ali-Muhammed-Allah üçlemesi aynızamanda “Dağda, derya da, ovada” tüm varlıklarla da bütünleşmektedirler. Pir Sultan Abdal’ın dizelerinde bunlar tek bir varlık olarak herşeyde kendilerini göstermektedirler. Ve şüphesiz bu düşünce tarzı, Allah’ı böyle bir yorumlayış, İstanbul’da oturan ve “Allah’ın ve Muhammed’in yeryüzündeki temsilcisi olarak ‘kulları’ üzerinde mutlak egemenlik” iddiasında bulunan Halife’ye, Sultan’a ikircimsiz bir başkaldırıdır. Sultan’ın celladının palası ile kesilecek başkaldırının kaynağı başlar, özgür göçebe Türkmen mantalitesi ile dünyayı yorumlamaktadırlar. 

 

Sufist felsefede, Kuran bir yandan içeriğinden tamamen farklı biçimde yorumlanırken, Kuran’da yazılı olanların ötesinde hertürlü gizem, sır, bilinmeyen içinde Allah aranmaktadır. Böyle bir düşüncenin ve doğayla bütünleştirilmiş Allah anlayışının, iktidarını doğrudan Allah’a dayandıran ve tekbaşına Allah’ın yeryüzündeki vekili rolünü oynamaya kalkan mutlak otorite ile uyuşamıyacağı ortadadır... Sufizm’in evren yorumunda, kişiyi “kaderinin” ve mutlak otoritenin kölesi haline getiren anlayışının tam tersine, “Allah sevgisi” ile birlikte doğaya derin sevgi içeren ve bireyi önplana çıkartan bir düşünce tarzı egemen olmaktadır. Aynı düşünce de varolan “Yaratıcı” güç ile insan dahil tüm varlıkların birliği, bütünselliği anlayışı ve tüm bunları sevgiyle birlikte kucaklama anlayışı, bir kucağında geyik, diğer kucağında arslan ile tasviredilen Sufi azizlerinden Hacı Bektaş Veli portrelerinde en güzel biçimiyle yansımaktadır...

 

Sufi düşünce tarzı sonuçta tamamen spekülatif olmakla, herhangi bilimsel yönteme dayanmamakla birlikte, spekülatif de olsa bir sorgulama yaptığı ve arayış içinde olduğu, aklı önplana çıkarttığı için, Sünni inançlara göre Sufizm’in bilimsel araştırmaya daha açık olduğu düşünülebilir. Zaten İslam dünyasında bilim ve edebiyat, genellikle Sufi düşünce tarzının egemen olduğu çevrelerde, Sufist inanca uyumlu iktidarların egemenlik alanlarında, kurulu dinlerden farklı yollar izleyen anlamında heteredox inançların egemenlik alanlarında veya Sünni İslam’ın Hanefilik gibi çok daha ılımlı alanlarında gelişmiştir. Dede Korkut Öyküleri’nden Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal şiirlerine dek Anadolu halk kültürünün en mükemmel, en insancıl örnekleri de yine Sufi inançlara bağlı Türkmen toplulukların içinde gelişmiştir…

 

Ağırlıklı olarak Türkmen kökenli Anadolu Aleviliği, İran’a egemen Şah İsmail (I. İsmail, 1487- 1524) ile kaderini birleştirmiştir. Aynızamanda Erdebil Sufileri’nin şeyhi olan Şah İsmail, yedi Türkmen aşiretinin kılıç gücüyle İran’da Safavi Hanedanı’nı (1501/ 1502- 1736) kurmuştur... “Kızılbaş” adı da, bu aşiret savaşçılarının başlarına taktıkları “kutsal ateş”in sembolü kırmızı başlıklardan gelmektedir. Ateş, Sufi inançların kültürel köklerinde duran Zoroastrianizm’de olduğu kadar Asya Şamanizmi’nde de dini rituallerin/ ibadetin/ tapınmanın ayrılmaz parçası olan “kutsal” bir varlıktır, “ruhlarla” ilintilidir... Anadolu Aleviliği için “ağırlıklı olarak Türkmen” diyorum; çünkü, inancın içinde Kırmançi ve Zaza/ Dımıli konuşan halklar da vardır. 

 

Aslında, Anadolu’nun doğusuna, Azerbeycan’a ve Kuzey Irak’a egemen olan Akkoyunlu Türkmen aşiretleri federasyonu ve Anadolu’daki Konya merkezli müttefiki Karaman Oğulları Türkmen prensliği/ beyliği, Doğu’ya doğru ilerleyen Osmanlı tarafından zayıflatılmış olduğu için, şimdiki Nahcivan yakınlarında, Akkoyunlu ordusu ile Şah İsmail’in güçleri arasında gerçekleşen savaşı, Şah İsmail kazanabilmiştir. Sonuçta, Şah İsmail Azerbeycan ile İran’a egemen olabilmiştir... Akkoyunlular ağırlıklı olarak Sünni inanca sahip oldukları için, bu iki Türkmen gurubu arasındaki çatışma bir inanç kavgası biçiminde şekillenmiştir aynızamanda. Altay dillerinden olan türkçenin güneybatı lehçesini kullanan Türkmen halkının günümüzde sayıları, Türkmenistan, komşu ülkeler, İran ve Türkiye’de yaşıyanlar dahi beş milyonu biraz aşmaktadır...

 

Öz türkçe yazan Şah İsmail’in, farsça- arapça karışımı bir Osmanlı saray dili, jargon kullanan Yavuz Sultan Selim (veya karşıtlarının taktığı adla, Gaddar Selim) karşısında 23 Ağustos 1514 günü Çaldıran’da aldığı yenilgi, Osmanlı ordusunun askeri teknolojideki üstünlüğüne bağlanmaktadır. Şah İsmail’in yenilmesi imkansız gözüken kızıl başlıklı Türkmen süvarileri, Osmanlı ordusunun topları karşısında çaresiz kalmışlardır... Şüphesiz bu çatışma da bir yanıyla din savaşıdır. Çünkü Şah İsmail, Anadolu Türk aşiretlerini derinden etkilemektedir ve Sünni/ Hanefi ideolojili Osmanlı İmparatorluğu’nun toplumsal dayanaklarında derin sarsıntılar yaratmaktadır... Sünni Osmanlı Türk Hanedanı’nın gözünde Şia Safavi Türk Hanedanı basbayağı kafir olmaktadır ve I. Selim açıkça “Şia kafirine sefer”den sözetmektedir... Her iki farklı mezhebe bağlı hanedan, dini ideoloji ile manupule ettikleri yandaşlarına dayanarak Anadolu, Kafkaslar, Irak üzerine kanlı bir egemenlik kavgası içine girmişlerdir. Aynı temelde Anadolu, bir yüzyıl başkaldırılar ve kanlı bastırmalarla dolu savaş alanı olmuştur... Aslında mezhepler ve tarikatlar birer politik parti işlevi görmüşlerdir ve günümüzde de önemli ölçüde görmektedirler veya mevcut politik partiler bunlara yatırım yaparak yandaş kazanmaya çalışmaktadırlar. (Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar.)

 

Şia inancının en gelişmiş kolu olan 12 İmam Şiası’nın daha erken biçimlerinden birini ilk kez İran’da iktidara taşıyan ve Sünni İslam’ın egemen olduğu İran’da Şia inancını egemen kılan Şah İsmail, gücünü aldığı sözkonusu yedi Türkmen aşiretinin üyeleri ve Anadolu Aleviliği tarafından, yeryüzüne yeniden adaleti getirecek olan Mehdi/ Mesias gibi algılanmıştır. Ve Şia, ancak 1600’lü yılların sonunda, Safavi yönetiminin daha olgunlaşıp merkezileştiği dönemde İran’da çoğunluğun inancı olabilecektir...

 

İleride, Sünni/ Hanefi Osmanlı İmparatorluğu ile Şia Safavi Hanedanı arasına kesin sınırların çizilmesi sonucu, İran Şiası ile Anadolu Aleviliği arasında yollar ayrılacaktır. Çünkü, biri devlet olurken diğeri yeraltına inmek zorunda kalmıştır... Şia İran’da egemen güç haline geldiği halde, Anadolu Aleviliği katliamlara uğrayan, yeraltına itilen baskı altındaki bir inanç konumundadır artık. Ve bu durum aynı kökten gelen her iki tarafın farklı yönlerde gelişmesinin temel nedeni olacaktır... Anadolu Aleviliği Şah İsmail’e olan derin sevgisini, bağlılığını yüreğinde, müziğinde, kültüründe yaşatmayı sürdürecektir. Buna karşın, İran Şiası yolunu sadece Anadolu Aleviliği ile değil, aynızamanda Şah İsmail ile de ayıracaktır. Merkezileşip İranlılaşan Safavi Hanedanı, sadece Anadolu Aleviliği’nden değil, kendisini iktidara taşımış olan kızıl başlıklı yedi Türkmen aşiretinden de kopacaktır...

 

Akkoyunlular’ın Azerbeycan’daki iktidarlarını 1501/ 1502 yılında yıkarak Erdebil Sufileri’nin lideri Şah İsmail’i iktidara taşıyan yedi Türkmen aşireti,

Şah İsmail’in torunu I. Abbas (Büyük Abbas, yönetimi, 1588- 1629) yönetimi sırasında egemen güç olmaktan çıkartılacaklardır... Devlet reformları gerçekleştiren, yönetimi merkezileştiren ve gulam/ köle askerlerden oluşan doğrudan saraya bağlı yeni modern bir ordu kuran Büyük Abbas, sözkonusu Türkmen aşiretlerini askeri güç olmaktan çıkartacaktır... Kısacası, aynen I. Beyazıd gibi, aynen Yavuz Sultan Selim (Gaddar Selim) gibi -geleneksel Orta Asya göçebe kültürünü büyük ölçüde koruyan- Türklükle yollarını ayıran, Türklükten kopan Şah Büyük Abbas olacaktır. Sonuçta, merkezileşen Osmanlı Hanedanı gibi Türklükten koparak merkezileşen Safavi Hanedanı olacaktır... Hem Osmanlı sınırları ve hem de İran sınırları içinde bu Türklükten kopuş veya daha doğrusu Orta Asya kültürünü ağırlıklı olarak koruyan göçebe veya yarı göçebe Türklükten kopuş, tarihsel bir katagori olarak bu Türklüğün ideolojik ifadesi olan Sufi- Alevi inançları Anadolu coğrafyası içinde büyük bir yalnızlığa sürükleyecektir... Ağır politik baskıların ve yaşanan derin acıların ateşiyle yanıp olgunlaşan Sufi- Alevi başkaldırısı, Anadolu kültürünün yerellikten evrenselliğe uzanan en insancıl ürünlerini verecektir...  

 

Safavi Hanedanı’na adını veren ve inancın temellerini atan Şeyh Seyfeddin (Şeyh Safi od-Din, 1253- 1334) başlangıçta Sünni İslam’ın Şafi mezhebine bağlı iken, Şiraz’da Sufi inançlardan etkilenecek ve İran’ın Hazar bölgesinde Sufi Şeyhi Zahid’in öğrencisi olacak ve aynı kişinin kızıyla evlenecektir. Ardından Hazar Denizi’nin güneyindeki Erdebil’e yerleşip 25 yıl Sufi inançları, Süfi mistisizmini (gizemciliğini) yayacaktır... Erdebil, kuzeybatı İran’da, Hazar Denizine 61 kilometre mesafede, deniz seviyesinden 1400 metre yükseklikte bir düzlükte kuruludur...

 

Şia’nın 12 İmam kolu ileride değişikliklere uğramış olmakla birlikte asıl olarak Safavi Hanedanı (1502/ 1502- 1736) sırasında ilk kez egemen bir gücün ideolojisi olup hızla yayılabilecektir... Safavi Hanedanı’nın ilerleyen dönemlerinde, Şah İsmail’in torunu Şah I. Abbas (Büyük Abbas) yönetimi sırasında devlet örgütlenmesi Osmanlı yönetimini çağrıştıracak biçimde merkezileştirilecektir. Önemli kısmı Ermeni kökenlilerden oluşan köle veya gulam askerlerden paralı profösyonel ordunun kurulduğu ve başkentin Türk kimlikli Tebriz’den İran kimlikli İsfehan’a taşındığı I. Abbas (yönetimi, 1588- 1629) iktidarı yıllarında, vaktiyle askeri gücü ve dolayısıyla politik iktidarı ellerinde tutan yedi Türkmen aşireti eski konumlarını yitirecekler, iktidardan uzaklaştırılacaklardır...

 

Birinci Elizabeth İngilteresi ile ve ayrıca Portekiz ve Hollanda ile Safavi Hanedanı ilişkilerinin ileri boyutlara ulaştığı, Basra Körfezi’nin Hint Okyanusu ticaretinin önemli uğraklarından biri haline geldiği I. Abbas döneminde, yeni bazı teologlar aracılığıyla Şia içinde de reform gerçekleşecek ve din şekillenen yeni düzene uydurulacaktır. Şia inancı, yapılmış olan politik reformlara, zenginleşip merkezileşen siyasi iktidara uydurulacaktır... Şia teologlarının en öndegelen düşünürlerinden Mir Damad (ölümü, 1631/ 32) ve Molla Sadra (1571- 1640) eliyle düşünce- inanç yaşamında birçeşit rönesans (yeniden doğuş) gerçekleşecektir...

 

Şah Büyük Abbas dönemindeki politik ve dini reformlara karşın, Sünni İslam’da olduğu gibi dini önderlik, ruhban sınıfı, İran’a egemen politik iktidar tarafından denetim altına alınmayacaktır. Kısacası, Osmanlı yönetiminde ve asıl olarak Sünni İslam’da olduğu gibi uhrevi ve dünyevi güç tek elde toplanmayacaktır. Kısacası İran’da veya Şia inancının egemenlik alanında aynen Hıristiyanlıkta olduğu gibi göreceli bağımsız bir güç olarak ruhban sınıfı, Şia inancının devletten bağımsız imamları örgütlenecektir. Bu durum, Şia inancının imamlarının (önderlerinin) -aynen Zorostrian rahipler gibi- dini bir kast oluşturabilmelerini kolaylaştıracaktır. Ve zaten devletten bağımsız örgütlü bir güç olabilmeleri, onların (ruhban sınıfının) 1979 yılında, uygun koşullarda İran’da iktidara kolayca elkoyabilmelerine olanak sağlayacaktır. Aynı yıl İngiliz- ABD işbirlikçisi Pahlavi Hanedanı (1925- 1979) yıkılıp İran İslam Cumhuriyeti kurulacaktır...

 

Yedinci İmam olarak Musa al-Kazım’ı (ölümü, 868) kabuleden 12 İmam Şiası inancında, İslam’ın beş şartından birincisi olan ve “Allah’ın birliğini ve Muhammed’in O’nun Peygamberi olduğunu” kabullenmeyi ifade eden kelime-i şahadet veya tanıklık sözü bile Sünni İslam’dan farlılaşmaktadır... Sünni İslam’da, “Allah’tan başka Allah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna tanıklık ederim!”, biçiminde olan tanıklık/ şahadet, İslamiyet’e ilk adımın atılmasını sağlayan cümle, Şia inancına bağlı olanlar’da biraz farklı bir deyişe dönüşecektir... Şia inancıla bağlı olanlar aynı cümleye, “Eşhedu ena Aliyen velii Allah” veya türkçesi ile “Ali’nin Allah’ın katında olduğuna, ermiş olduğuna tanıklık getirerek” küçük eklemesini yapmaktadırlar. Aynı cümle, “Ali’nin Allah’ın veliahtı olduğuna tanıklık getirerek” diye de çerilebilir herhalde... Böylece Şia inancında tanıklığın tamamı, “Allah’ın birliğini, Muhammed’in O’nun Peygamberi/ Habercisi olduğunu ve Ali’nin Allah’ın katına ermiş olduğuna tanıklık getirerek” biçimine dönüşmektedir. Şüphesiz sözkonusu değişiklik biçimsel olarak çok küçük gözükmektedir ama, özünde bu, birbiri ile tamamen ayrı iki düşünce sistemini, kökten iki farklı evren anlayışını yansıtmaktadır. (arapça kelimeleri hatalı yazdımsa bağışlayın.- Y. K.)

 

Şüphesiz farklılıklar yukarıda ifade edilenle de sınırlı kalmamaktadır... Sünni inançta varolan ve daha önce sıralanan “beş şart”, Şia’da bulunmamaktadır ve bunun yerini İslam’ın beş temel prensibi veya “İslam’ın Usulleri” almaktadır. Sünni İslam’daki “beş şart” yerine Şia’da varolan “Usul”’ün birincisi, Allah’ın tekliğini ifade eden, Allah’ın tekliğine inanma anlamına gelen Tevhid olmaktadır. İkincisi, Allah’ın adil olduğuna, sadece iyilik ve doğruluk istediğine ve dağıttığına inanmak anlamında Adalet’tir. Şüphesiz buradaki “Allah’ın sadece iyilik ve doğruluk istediğine ve dağıttığına inanma” anlayışı, Sünni İslam’da bulunan “iyiliğinde kötülüğünde kaynağı Allah” anlayışından uzaklaşma anlamına gelmektedir. Sözkonusu anlayışta açıkça, Allah’ı daha çok “sadece iyiliklerin kaynağı olan” Ahura Mazda’ya benzetme çabası yansımaktadır.

 

Üçüncü Usul, ilki Adem ve sonuncusu Muhammed olan Alah’ın peygamberlerine inanma anlamında Nübüvvet olmaktadır. Suriye Alavi inancı ile bağlı oldukları anlaşılan bazı kaynaklarda Allah’ın 124 bin peygamber göndermiş olduğu iddia edilmekte ise de, “kutsal” Kuranda 25 peygamber adı sıralanmaktadır. Bunlar sırasıyla, “Adam/ Adem, Idris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Ismail, Ishak, Lut, Yakub, Yusuf, Şuaib, Eyub, Musa, Harun, Dhu I-kifl (Ezzekiel), Davud, Süleyman, Ilyas, al-Yasa (Elisha), Yunus, Zekeriya, Yahya, İsa ve Muhammed” olmaktadırlar. Sözkonusu peygamberlerden Nuh, Ibrahim, Musa, İsa ve Muhammed toplumsal yasalar getirmişlerdir. Nuh’un “Sahifa”; Ibrahim’in yine “Sahifa”; Musa’nın “Yaratıcı tarafından yollanmış” olduğu kabuledilen “Tevrat”; yine Musa’nın “Yaratıcı tarafından yollanmış” olduğuna inanılan şarkılar, şiirler anlamında “Zabur”; İsa’nın “yollanmış” dört kitabından biri anlamında “İncil”; Muhammed’in “yollanmış kitabı” anlamında “Kuran” adlı metinleri bulunmaktadır. Kısacası tüm bunlar da, Şia’nın Usulleri’nden üçüncüsü olan “Allah’ın peygamberlerine inanma” prensibi ile bağlantılı inançlar olmaktadırlar. 

 

Şia’da dördüncü “Usul”, nasıl Peygamber Muhammed “Allah tarafından seçilmiş kutsal bir varlıksa”, insanlar tarafından seçilmiş sıradan imamlardan tamamen ayrı olarak 12 İmam’ın da “Allah tarafından belirlenmiş tamamen saf kutsal varlıklar olduğuna” inanç anlamında İmamet’tir. Beşinci ve sonuncu “Usul” ise, “Allah’ın birliğine, yoktan varettiğine, adaletli olduğuna, ölümün sadece bir yer değişimi anlamına geldiğine ve Allah’ın yarattıkları ile bütünselliğine” inanç ile tamamen bağlantılı olarak o büyük yargı gününün veya “Kıyamet Günü’nün geleceğine ve böylece tüm insanların adalet için yeryüzüne döneceklerine” inanç anlamında Kıyamet olmaktadır. Kıyamet adını alan bu beşinci ve sonuncu “Usul”de, bedenin ölümüne ama, “ruhun yaşamayı sürdürdüğüne” inanç mevcuttur. Şia’ya göre adaletin gerçekleşeceği “Kıyamet Günü”nde geriye dönüş, “yaşayan ruhların ölü bedenlerine geri dönmeleri, girmeleri” biçiminde olacaktır... 

 

Yukarıda sıralanmış olan Şia’ya özgü “Usul”ün beş prensibinden ikincisi olan “Adalet” veya Allah’ın insanlar için sadece iyi şeyler istediğine ve adil olduğuna olan inancın Zoroastrian kültür ile bağları açıkça yansımaktadır... Sünni İslam’da da Alah’ın adil olduğuna inanç mevcuttur şüphesiz ama, buradaki Allah’ın “salt iyilik isteme” doğası, aynızamanda Zoroastrianizm’in Ahura Mazda’sına (Akıllı Lord’a/ Yaratıcı’ya), “aydınlıkların efendisi”ne özgüdür. Şüphesiz, -sadece iyilik isteyen ve iyi işler yapan- Ahura Mazda’da kendi inancının tek Yaratıcı gücüdür, veya Mazdaizm’de monoteist bir dindir...

 

Ve yine “Usul”ün dördüncü prensibi olan “İmamet” inancı da doğrudan doğruya Zoroastrianizm ve bir ölçüde de Hıristiyan kozmolojisi ile bağlantılıdır... Burada, başta Ali olmak üzere “12 İmam’ın tümünün de Allah tarafından seçilmiş tanrısal/ göksel kutsal varlıklar” kabuledilmektedirler. “İmamet”te, 12 İmam’ın “lekesiz bir temizliği, saflığı temsilettiklerine” inanç vardır... Zoroastrianizm’in başta tek “Yaratıcısı” Ahura Mazda olmak üzere “kutsal” varlıklarını aynı dinin yıkıcı güçlerden ayıran düalizmin İslam’a yansıması olmaktadır “İmamet” inancı. Bir başka deyişle Şia’nın “İmamet” inancı, Ahura Mazda ile Ahura Mazda’nın varettiklerini, “yıkıcı ahmak” Ahriman ile Ahriman’ın varettiklerinden kesin çizgilerle ayıran dualizminin İslam içinde yansıması olmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, Şia dualizminde sözkonusu 12 İmam, göksel cennetlerle, Zodiak’ın 12 burcu ile özdeşleştirilmekte ve bunlar, Ahura Mazda ile meleklerinin Ahriman’ın “karanlıklar dünyası”ndan veya “karanlıklar kırallığından” ayrılıyor olmaları gibi, tüm kötülüklerden, şeytani işlerden kesin bir çizgi ile ayrılmaktadırlar. Böyle bir düalizm, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi/ teslis inancıyla İsa’yı “Tanrılaştıran” ve tamamen “saf” bir varlık olarak kabuleden Hıristiyan inancında da vardır... Ali’ye duyulan derin saygıya karşın Sünni İslam’da böyle bir düalizm kesinlikle yoktur. 

 

Ahura Mazda, “kendisine yardımcı olmaları amacıyla, kendi katında, tamamen göksel ve saf altı Amesha Spenta yaratmıştır.” Bu altı melek, altı göksel varlık, “Kutsal Ölümsüzler” anlamında Amahraspand olarakta adlandırılmaktaydılar... Sözkonusu altı Amesha Spenta, “Kutsal Ölümsüzler” veya “Cömert Ölümsüzler”, Vohu Manah, Asha Vahishta, Khshathra Vairya, Spenta Armaiti, Haurvatat ve Ameretat olmaktadırlar. Bunlardan Ahura Mazda’nın kızı ve “dişi kutsal varlık” olarak kabuledilen Spenta Armaiti, “Kutsal Bağlılık ve Özveri” ve aynızamanda “Cömert/ Eli Açık Bağlılık ve Özveri” anlamına gelmektedir. “Dişi kutsal ölümsüz” Spenta Armaiti, sadakatın, dürüstlüğün, inançlı olmanın, dini harmoninin (bir anlama adaletin), ve yoldan sapmazlığın, metanetin kişileşmesi olmaktadır.

 

Daha önce, lekesiz saf anlamına tertemiz “kutsal” 12 İmamın dışında Şia inancına göre yine göksel ve aynı biçimde saf iki “kutsal” varlık daha olduğunu, bunlardan birincisinin Muhammed ve ikincisinin ise Muhammed’in kızı Fatma Zehra olduğunu yazmıştım. Şia inancına göre lekesiz bir saflığı simgeleyen “kutsal” varlık Fatma Zehra’ya, aynen Spenta Armaiti gibi, “sadakatın, dürüstlüğün, inançlı olmanın, dini harmoninin (bir anlama adaletin), ve yoldan sapmazlığın, metanetin kişileşmesi” rolü verilmektedir. Veya bir başka ifadeyle, Ahura Mazda’nın Spenta Armaiti adlı meleği, Şia inancında Peygamber Muhammed’in kızı Fatma Zehra olmaktadır.

 

Şüphesiz herbiri ayrı pozitif özelliklere ve görevlere sahip diğer Ahura Mazda melekleri de 12 İmam’ın kişiliklerinde dirilmektedirler. Zaten, sözkonusu ilk altı göksel varlığın ardından Ahura Mazda, altı artı bir dünyasal, yere ait varlık daha yaratmıştır. Bunlar da aslında başlangıçta, veya Ahriman işleri bozmadan, dünyayı kirletmeden önce, tamamen “saf” ve bütünsellik içinde yaratıklardı. Daha önce de sıralanmış olan bu başlangıçta tamamen saf ve henüz parçalanmamış varlıklar sırasıyla, gökyüzü, su, dünya, bitkiler, hayvanları temsilen boğa ve ilk insanı temsilen Gayomard olmaktadır... S. A. Nigosian’ın anlatımıyla bunlara ek ve yedinci olarak ateşi (Avesta, Yasna, 19.2, 19.4) ve yine Avesta’ya dayanan başka kaynaklarda ise 12 Burcu/ Zodiak’ı yaratmıştır Ahura Mazda. Sonuçta, yaratılan ilk altı göksel ile birlikte ardından yaratılan yedi -“kutsal”- yerselin toplam sayıları 13 olmaktadır ve yine 12 İmam artı Fatma Zehra’da 13 etmektedir.

 

Şüphesiz Ahura Mazda’nın altı göksel artı ilk altı yersel toplam 12 “kutsalı” ile 12 Burç/ Zodiak arasında bağlantı olduğu gibi, 12 İmam’da aynızamanda 12 Burcu/ Zodiak’ı simgelemektedir. İlk 12 kutsal, veya toplam 14 kutsal varlığın birincisi olan Muhammed’e birçeşit Peygamber Zarathustra (Zoroaster) veya “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” olan İsa kimliği verilmektedir. Ve yine Ahriman tarafından yedi parçaya/ iklime bölünmüş evreninin “Ari”lere özgü merkez zonunda duran “Ari” kahraman Saoshyant birgün nasıl geri gelerek Ahriman’ın bozduğu dünyayı nasıl düzeltecekse, ve yine Saoshyant nasıl Zoroastrianizm’in (Mazdaizm’in) Peygamberi Zarathustra’nın (Zoroaster) kimliğiyle geri dönecekse, Şia’nın “kayıp” 12nci İmamı Muhammed al-Mahdi al-Huyyah’da Peygamber Muhammed’in kimliğiyle “kurtarıcı” olarak geri dönecektir. Kısacası, Mehdi/ Mesias anlatımında bile Peygamber Zoroaster ile Peygamber Muhammed arasında kurulan paralellik rahatça görülebilmektedir...        

 

Yine Şia’da yapılması farz olan veya yapılması zorunlu olan, geçerli bir mazeret olmadıkça yerine getirilmemesi günah sayılan görevler on tanedir... Şia inancının farz saydıklarından birincisi, Salat/ Namaz olmaktadır. İkincisi, Ramazan ayında tutulan Oruç’tur. Üçüncüsü, Mekke’de Kabe’yi usulune uygun ziyaret anlamında Haç’tır. Dördüncüsü, varlığından yoksullara ayrılan veya verilen kısım anlamında Zekat (Zakat) olmaktadır. Daha önce belirtildiği gibi, sayılan ilk üç şart aynızamanda Sünni İslam’ın beş temel direği arasında da bulunmaktadır. Sünni İslam’da olduğu gibi Şia’nın farzları içinde de bulunan Zekat, kişinin varlığının en az kırkta birini yoksullara vermesini zorunlu kılmaktadır.

 

Şia’daki beşinci farz ise, İmamlığa giden “varlık vergisi” anlamında Khum adlı birçeşit dini vergidir. Khum adlı vergi, yıllık kazancın resmi vergi dışında kalanının yüzde yirmisi olmaktadır. Bazı kaynaklar aynı vergiyi elli de bir olarak göstermektedirler. Böyle bir vergi Sünni İslam’da yoktur. Anlaşılan bu durum, Şia’da dinin kurumların devletten bağımsızlıkları ile ilgilidir. Bütçelerini kendileri yapmak zorunda oldukları için, inananlara yönelik böyle özel bir vergi koymuşlardır...

 

Şia’nın altıncı şartı, Cihad’dır. Aynızamanda Harici inancında da varolan Cihad şartı Sünni İslam’da bulunmamaktadır. Allah’ın iyiliği uğruna mücadele/ savaş anlamında Cihad, a- dış düşmana karşı savaş, ve b- insanın kendi nefsine karşı verdiği kavga olarak ikiye ayrılmaktadır. Cihad’ın asıl büyük olanı, ikinci “b” şıkkıdır. Yani, insanın ruhunu temiz tutması amacıyla “içindeki şeytana” karşı yaşamının her aşamasında, her anında vermeyi sürdürdüğü savaş, Cihad’ın asıl önemli bölümü olmaktadır... Diğeri, “a” şıkkı ise Ali’nin, Ehl- Beyt’in düşmanlarına karşı yürütülen savaştır. Asıl önemli olan “insanın kendi arzularına karşı mücadelesi”, birçeşit özdenetim mekanizması oluşturmaya yöneliktir. Aynı prensip Anadolu Alevi inancında“eline, beline, diline hakimolma” özdeyişiyle ifade edilmektedir. Bilindiği gibi Şia ve Alevi terminolojisinde Ehl- Beyt, Muhammed-Ali-Fatma-Hasan-Hüseyin’in evi olmaktadır... 

 

Şia’nın yedinci şartı, iyi olanla mutlu olma anlamında Amr-Bil-Ma’ruf olmaktadır. Bu bir anlama, “Allah’ın egemenliği ile, legal olanla, İslam kuralları ve yasaları çerçevesinde yaşam sevincini, mutluluğu yakalama” anlamına gelmektedir. Farz veya şart olan budur, bunun dışında mutluluk aramak yanlış, günah olmaktadır... Yine Şia’nın sekizinci şartı veya farzı, şeytana, şeytanla ilgili olana yasak koyma, yasaklama anlamında Nahi-Anil-Munkar olmaktadır... Tüm bunlar aslında Peygamber Muhammed’in sözlerine ve davranışlarına bakılarak ortaya çıkartılan kurallardır ve doğrudan doğruya ölümle ilgilidirler. Veya “ölümden sonra yaşamla” ilgilidirler. Değişik kaynaklara göre, ölüm üzerine, ölümden sonra yaşam üzerine en çok anlatımı olan, bu konuyla özellikle ilgilenen monoteist din İslam inancıdır. Gerçekten de Kuran’da ölüm ve sonrası ile ilgili olarak onlarca Sûre’de 339 tane ayet bulunmaktadır... İslam inancında uyku, “küçük ölüm”; ölüm ise, “uzun uyku” olmaktadır.

 

Yukarıda ifade edilen Şia’ya özgü Amr-Bil-Ma’ruf ve Nahi-Anil-Munkar adlı farzlar, biri mavi diğeri ise siyah renkli olan Munkar ve Nakir adlı iki melekle ilgilidirler. Munkar ve Nakir, “Kabir sorgusu” (fitnat al-Kabr) ile görevli iki melektirler ve Cuma günleri hariç ölüleri hergün sorgularlar. Sorgunun içeriği, İslam inancının temel prensipleri, Muhammed’in yaşam çizgisi ve kimliği ile ilgilidir. Doğru yanıt veremeyenler her defasında “cezalandırılırlar” ve onlar için mezardaki yaşamları boyunca geçerli olan bu huzursuzluk “büyük hesap günü”ne, ölülerin dirileceği “kıyamet günü”ne veya “Allah yeterli buluncaya dek sürecektir”... İnanca göre, Peygamber Muhammed ise mezarında/ kabrinde huzur içinde yatmaktadır...

 

İnananların mezarları “gözün göreceği mesafeye dek Cennet Bahçesine doğru genişler” ve inanç sahipleri “müjdelenmiş olan o günü, Cennet Bahçesine girecekleri günü” heyecanla beklerler. Diğerlerinin veya “günahkarların mezarlarına ise Cehennem’den bir koridor, kanal açılır ve bunların mezarları Cehennem ateşinin dumanı ile dolar.” Kısacası, Sünni İslam’da da varolan korku yüklü bu inançlar Şia’da Amr-Bil-Ma’ruf ve Nahi-Anil-Munkar adlarıyla farz veya şart olmuşlardır. Çocukların ödlerini patlatabilecek olan bu derin korku yüklü inançların legal yaşamı, yasal yaşamı güçlendirme amacıyla üretildikleri bellidirler. Yalnız, sadece korkuya dayalı bir “dürüstlüğün” ve “inancın” ne ölçüde sağlam olabileceğini ise, Müslüman kimliğini taşıyan politikacıların, tüccarların, kapitalistlerin ve hatta azımsanamayacak sayıdaki sıradan kişinin yasadışı işlerinin çokluğu, birbirlerini aldatmalarının ve birbirlerinin sırtından ün ve servet sahibi olmaya çalışmalarının ölçüsüzlüğü açıkça göstermektedir...

 

Şia’nın dokuzuncu farzı veya şartı, “Muhammed-Ali-Fatma-Hasan-Hüseyin evi” anlamında Ehl- Beyt’i sevme veya adları sıralanan “azizleri”, “saf varlıkları” sevme ve yine bunların izleyicilerini sevme anlamında Tavalla olmaktadır. Şia’nın onuncu ve sonuncu farzı, Ehl- Beyt’in düşmanlarına “bela okuma”, “lanet yağdırma” anlamında Tabarra adını almaktadır... Bunların ötesinde Şia’da ve aynızamanda Sünni inançlarda, “izin verilen yalan” vardır. Ölüm tehdidi ve ağır baskılar karşısında “kişinin gerçek inacını gizleme hakkı” anlamında Takıya/ Takiye mevcuttur. Yine sadece Şia inancında olanlara özgü “geçici evlilik” kurumu bulunmaktadır. Nikah Mu’tah adını alan bu kuruma göre, erkekler zamanı belirlenmiş mukaveleli, kısa süreli evlilikler yapabilmektedirler...

 

Sözkonusu kısa süreli geçici evliliklerle ilgili olarak Şia inancında olanlar, ilk dört Halife arasında Ömer dışında kalanların ve Peygamber Muhammed’in bu işe izin verdiğini iddia etmektedirler. Ömer’in ve diğerlerinin ise böyle bir yasağa yetkisi olmadığı kanısındadırlar. Zaten daha önce yazmış olduğum gibi, Ömer’i öldüren İranlı köle Abu-Lu’lu’ah (Abu Lulu), Şia inancında olanlar tarafından “dinin şehidi” olarak saygıyla anılmaktadır ve anısına bir de anıt- mezar yaptırılmıştır. Ve yine Ali dışındakiler Şia inancına bağlı olanlar arasında meşru Halife olarak kabul görmemektedirler.   

 

Daha önce Sünni İslam ile birlikte anılan yılın önemli tarihleri ve Ramazan/ Şeker Bayramı (Küçük Bayram) ve Kurban Bayramı (Büyük Bayram) gibi günler Şia inancına bağlı olanlar tarafından da kutlanmakla birlikte, bunlardan farklı olarak 12 İmam Şiası yanlılarının en önemli kutlamaları Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayının 10ncu gününe rastlıyan ve arapça da onuncu anlamına gelen Ashura/ Aşura günü olmaktadır... Miladi takvime göre 10 Ekim 680 günü, Hicri takvime göre ise 10 Muharrem 61 günü, Peygamber Muhammed’in torunu, Ali’nin oğlu Hüseyin, ikinci Emevi Halifesi I. Yezid’in (Halifeliği, 680- 683) ordusu tarafından Kerbela’da tuzağa düşürülüp öldürülmüştür. Daha önce anıldığı gibi, Ali’nin öldürülmesi ile Halifelik kurumunu Muaviye ibn Abu Sufyan (Halifeliği, 661- 680) eliyle gasbeden ve babadan oğula geçen bir kurum haline getiren zengin Emevi ailesi, Hüseyin’in de öldürülmesi ile konumunu iyice güçlendirip garanti altına almıştır...

 

Sözkonusu cinayet işlenmeden önce, Irak’ta Kufa kentinde toplanmış olan Ali yandaşları, Hüseyin ibn Ali’yi yanlarına davet etmişlerdi ve O’nu Halife olarak ilanetmeye hazırlanmaktaydılar. Eğer Hüseyin Halife olarak ilanedilebilmiş olsa idi, muhtemelen Emevi ailesinin iktidardaki konumları daha başlangıçta tehlike altına girecekti. Çünkü, Müslümanların önemli kısmı Ali’nin oğlu ve Muhammed’in torunu olan Hüseyin’i rahatça izleyebilirlerdi... Sözkonusu davet üzerine Hüseyin ve az sayıdaki yandaşı Kufa’ya gitmekte iken, Yezid’in dört bin kişilik ordusu tarafından çevrilip öldürülecekler ve böylece önder olabilecek bir rakip Emevi (Umayya) ailesi tarafından yokedilmiş olacaktı... Şia ve Alevi inancına bağlı olanlar, Miladi takvine göre her yıl farklı zamanlara rastlayan bu günü, Muharrem’in onuncu günü anlamında Aşura adıyla, taziye/ başsağlığı günü olarak anmaktadırlar. Şia inancına bağlı erkekler aynı gün demir zincirlerden yapılmış kamçılarla gövdelerini, sırtlarını döverek kanatmakta, bu yöntemle Hüseyin ve yandaşlarının acılarını paylaşmaktadırlar.     

 

Aşura gününden kırk gün sonrası, Hicri takvimin ikinci ayı olan Safar ayının yirminci günü (Arba’een) Şia için yine özel önem taşımaktadır. Sözkonusu gün Hüseyin’in ailesinden kadınlar ve çocuklar merkezi Irak çölünü yürüyerek geçip Şam’a (Damaskus) gelmişlerdir ve birçoğu yollarda ölmüşlerdir... Daha önce, Sünni İslam ile bağlantılı biçimde Hicri takvimin üçüncü ayı olan Rabi-ul Avval ayının 12nci gününün Muhammed’in doğum günü olarak Mevlud/ Mevlid Kandili adıyla kutlandığını yazmıştım. Şia inancında olanlar ise, Muhammed’in doğum gününü aynı ayın 17nci gününde Milad al-Nabi (Haberci’nin Miladı/ Doğumu) adıyla kutlamaktadırlar. Rabi-ul Avval ayının 17nci günü aynızamanda 6ncı imam Cafer al- Sadık’ın da doğum günü olmaktadır ve bu nedenle de Şia inancında olanlar için özel önem taşımaktadır.

 

Diğer yandan, 12nci ve sonuncu İmam, “Kayıp İmam” olarak kabuledilen ve zamanı gelince Muhammed’in kimliği ile dönüp dünyanın işlerini düzelteceğine inanılan Muhammad al-Mahdi’nin Şaban ayının ortasına rastladığı kabuledilen doğum günü de Şia inancında olanlar için özel önem taşımaktadır. Daha önce ifade edildiği gibi Şaban, Hicri takvimin sekizinci ayı olmaktadır. Yine Şia inancında olanlar için özel önem taşıyan tarihlerden biri de, Hicri takvimin sonuncu ayı olan Dhul Hicca’nın 18nci günü olmaktadır. Şia inancında olanların Kader/ Alınyazısı Bayramı olarak anıp kutladıkları sözkonusu gün, Peygamber Muhammed’in Ali’nin İmamlığını ilanettiğine inanmaktadırlar. Yine Hicri takvimin sonuncu ayının 24ncü günü, Güney Suudi Arabistan’daki tanınmış eski Hıristiyan kenti Najran’dan gelen heyetle Peygamber Muhammed yandaşlarının toplantı tarihleri olarak kutlanmaktadır.

 

Sonuçta, Muhammed’i Peygamberleri ve Kuran’ı “kutsal kitapları” olarak kabuleden bu iki temel farklı yol, Şia ve Sünni İslam arasındaki temel felsefi ayrışmayı önplana çıkartmak emperyalist politikaların işine yarayabilir şüphesiz. Zaten Hıristiyan dünyasının yönetici güçleri ve ardından modern emperyalist güçler, aynı ayrılığı tarih boyunca sürekli kullanmaya çalışmışlardır. Haçlı Seferleri sırasında sözkonusu ayrılıklar Hıristiyan orduları tarafından ustaca kullanılmışlardır... Diğer yandan, Osmanlı’nın Batı’ya yayılmasını durdurmaya, veya enazından frenlemeye çalışan ve aynızamanda Kızıldeniz ve Hint Okyanusu üzerinde Osmanlı ile rekabet içinde olan Batılı büyük güçler, İran Safavi Hanedanı’nı süreki desteklemişlerdir. İran Safavi Hanedanı’nın Batı’da kurmuş olduğu dostça ilişkilerin önemli aktörleri arasında Osmanlı’nın baş düşmanlarından Avusturya Habsburg Hanedanı, ve ayrıca Portekiz ve I. Elizabeth İngilteresi bulunmaktadır. Diğer yandan İran Safavi Hanedanı ile Çarlık Rusyası arasında Kafkaslar üzerine önemli bir rekabet gelişmiş olmasına karşın, gerektiğinde bu iki güç Osmanlı’ya karşı ittifak kurabilmişlerdir. Ve yine Ermeni kimliğinin Karabağ’da varlığını koruyabilmesi, Ermenileri Osmanlı’ya karşı kullanan İran Safavi hanedanı sayesinde olmuştur...

 

Evangelist bağlantılı W. Bush faşizmi aynı çelişkiyi günümüz Irak’ında da kullanmaya çalışmaktadır. Pentagon, işgaledip Şia- Sünni ayırımı yapmadan halkını katlettiği ve eşsiz müzeleri dahil tüm değerlerini yağmaladığı Irak’ta daha fazla kalabilmek için, İslam inancının bu iki ana koluna inanan farklı gurupları birbirlerine karşı kışkırtmaya çalışmaktadır. Hatta, işbirlikçi Irak güçleri tarafından Eylül 2005’de Basra’da sivil Arap kılığı ile yakalanan işgalci güçlerden iki İngiliz askerinin, Şia- Sünni çatışması yaratmak amacıyla sivil hedeflere yönelik bombalı provokasyonlar örgütlediklerini anlamak için hiçte özel dedektif olmaya gerek yoktur... İşgalci Amerikan ve İngiliz güçleri, dinsel ve etnik temelde yaratılacak çatışmalarla direnişi zayıflatmayı ummaktadırlar. Hata, tüm bölge ülkelerinin ve Arap devletlerinin direnişlerine karşın W. Bush yönetimi, Irak’ı dinsel ve etnik temelde üç ayrı küçük devlete bölerek bölgesel çelişkileri derinleştirip aynı coğrafyadaki emperyalist varlığını daha güvenli hale getirmeyi düşlemektedir. Böylece, Irak halkına yönelik emperyalist talanın süresini uzatmayı ummaktadırlar.

 

Sözkonusu tehlikeli entrikaların varlığına karşın, veya etnik ayrılıkları ve inanç çelişkilerini kullanma temelinde şekillenen tüm emperyalist politikalara karşın, İslam inancının her iki ana kolunun felsefi olarak özünde birbirlerinden tamamen ayrı oldukları bilimsel gerçeğini inkar etmekte olanaksızdır. Bilime sadık kalarak Şia ve Sünni inançların İslam’ın sadece sıradan iki farklı kolu olduğunu söylemek mümkün değildir... Sözkonusu ideolojilerin temelde ayrılıklarına karşın, Şia ve Sünni İslam arasındaki politik birlik, somut yararlar üzerine de sağlanabilir. Ve zaten bu iki ana kolun ideolojilerinin/ düşünce sistemlerinin çekirdeğinde duran felsefeleri temelden ayrı olsa da, her iki dogma parça parça birsürü ortak yana sahiptirler...

 

İçeriği farklı yorumlansa da Kuran’ın her iki inanç tarafından da ortak kitap olarak kabuledilmesi, ve yine Şia tarafından Muhammed’e farklı bir kimlik verilse bile her iki tarafın da Muhammed’i kendi peygamberi olarak kabuletmesi, Şia ve Sünni İslam arasındaki en güçlü bağı oluşturmaktadır. Ayrıca, Şia inancında -İsa’ya benzer biçimde- Allah katına yüceltilen Ali’ye ve yine “kutsal” Meryem’e benzetilen Muhammed kızı Fatma Zehra’ya özel bir önem atfedilse bile, Sünni İslam içinde de aynı kişilere insan olarak derin saygı ve sevgi beslenmektedir. Bu son ifade edilen gerçekler farklı kollar arasındaki yakınlığın bir diğer yanlarıdır. İki farklı inanç arasındaki ortaklık örneklerini alabildiğine uzatmak olasıdır. Ve yine Şia’nın Sünni İslam içinde derin etkileri olmuştur ve bunları ayıklayabilmekte olanaksızdır. Şia inancı içinde de Sünni İslam’ın etkileri vardır ve bunların da ayıklanmaları olanaksızdır... 

 

 

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.

 

Diğer yandan, “bir kurtarıcı kahraman” geleceği fikri ve bunun merkez zonda bulunan “daha üstün” Ariler arasından çıkacağı öyküsü, ve ayrıca iyiliği ve kötülüğü kesiz çizgileriyle birbirinden ayıran düalist evren anlayışı, doğmuş olduğu dönem içinde çocukca bir safiyet taşıyor olsa da, mali- sermaye dayanaklı çağdaş faşist ideolojilere kaynaklık edebilecek ırkçı motifler de içermektedir. Ve zaten, kişi olarak İsa’nın ve ayrıca Hıristiyanlığın doğuş yıllarının humanizmine tamamen aykırı yeni bir “üstün ırk” dini yaratmaya çalışan Adolf Hitler (1889- 1945) ve Nazi Partisi ideologları, Alfred Rosenberg (1893- 1946) gibi karakterler, sadece Kuzey mitolojilerinden değil, aynızamanda ve asıl olarak Hint- İrani mitolojilerden yararlanmışlardır. Bir güneş kursu olan, güneşi sembolize eden, buna karşın Nazi ideolojisinde iktidarın, gücün sembolü haline gelen gamalı hac bile Budizm’den alınmıştır. Diğer yandan eklektik/ yamama Nazi ideolojisinin merkezinde duran “üstün ve saf ırk” düşüncesi, insanları “üstün ariler” ve diğer yanda daha “yeteneksiz” ve “hastalıklı” topluluklar olarak kesin çizgilerle ayıran Nazi düalizmi, köklerini hem Hint- Avrupai mitolojilerin düalizminden ve hem de bunların etkisindeki Hıristiyan düalizminden almaktadır. Hint- İrani mitolojilerin düalizminde de tamamen “saf”, “temiz”, “yapıcı” varlıkların karşısında “zararlı”, “yıkıcı”, “şeytani güçler” bulunmaktadır...

 

Yamama Nazi ideolojisinin kendisine bu tip kültürel dayanaklar arama çabasında ne Zoroastrianizm inancının, ne diğer Hint- İrani mitolojilerin ve ne de derin bir hümanizm ile yüklü Hıristiyan inancının kabahatı vardır. Bilindiği gibi demagojiye ve yalana dayalı faşist bir ideoloji olan yamama Nazizm, modern bilimsel sosyalist ideolojinin de sadece “işçi partisi” adını ödünç almamış, aynızamanda eşitlik, kardeşlik, dayanışma, sosyal adalet gibi söylemleri de çalıp kullanmıştır. Nazi Partisi adının açılımı, “Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi” olmaktadır ama, aynı parti pratikte mali- sermaye güçlerinin yararları doğrultusunda ve söyleminin tam tersi eylemleri yaşama geçirmiştir. Şüphesiz bu karanlık gerçeğin suçlusu da bilimsel sosyalist ideoloji değildir. Fakat aynı gerçekler, değişik kültürlerin mali- sermaye dayanaklı egemen güçlerin ellerinde ne ölçüde çarpıtılıp karanlık amaçlar uğruna kullanılabileceklerini kanıtlamaktadırlar sadece... Hemen yeri gelmişken belirtelim; sıradan hac, Hıristiyan dünyasının hacı ise, ufuk cizgisi ile, gökle yerin birleşmesini, bu anlamda bir bütünselliği sembolize etmektedir...  

 

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar.

 

I. Selim’im Çaldıran zaferi ile Kürt bölgeleri ağırlıklı olarak Osmanlı sınırları içine katılırlarken, bu coğrafyanın bölgesel stratejik önemi nedeniyle Osmanlı’ya hem Kafkaslar’ın ve hem de Bağdat ve Basra’nın kapıları açılmıştır. Ve yine Osmanlı’nın Çaldıran zaferi, beraberinde, bir yüzyıl sürecek olan Kızılbaş- Alevi katliamını getirmiştir...

 

Zamanın Kürt tarihcisi ve mollası (din alimi) olan İdris-i Bitlisi’nin (?-1521) yardımı ile Osmanlı yönetimi, Kürt beylerini birleştirmiş ve onlara iç işlerinde iki farklı tür otonomi tanıyarak Kürt feodalizmini Osmanlı sarayına bağlamıştır. Bunların en güçlülerine iç işlerinde tam bir otonomi tanınırken, diğerlerine yarım otonomi verilmiştir. Sözkonusu beyliklerin arasındaki alanlarda yaşayan birkısım Kürt nüfusa sahip iller de doğrudan doğruya merkeze bağlı sancaklar beyleri tayinedilmiştir. Kısacası, buraları da merkezi otoriteye bağlanmışlardır... Böyle bir idari şekillendirme ile Kürt beylerinin ayrı ayrı tutulmaya çalışıldıkları ve ayrıca aralarına da doğrudan merkeze bağlı sancaklar yerleştirildiği anlaşılmaktadır... Özet olarak, Kürt bölgesi üç farklı idari bölüme ayrılmıştır ve bunların başına da en üst yönetici olarak Bıyıklı Mehmet Paşa adlı biri yollanmıştır.

 

Sözkonusu barışçı katılımı sağlamış olan İdris-i Bitlisi ise, “Beylerbeyi” ünvanıyla Osmanlı sarayında tutulmuştur. Yani, O’na kesin bir güven gösterilmemiştir ve sarayda elaltında tutulmuştur. Bu durum, Osmanlı merkezi yönetiminin Kürt aristokrasisini iyi tanıdığını, hızla saf değiştirebilen, sürekli güçlüden yana olarak yararlarını korumaya çalışan Kürt feodalizminin binlerce yılda şekillenmiş karakterini yakından bildiğini göstermektedir…   

 

Sözkonusu süreç, bölgedeki Kürt beylerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğini kabullenmeleri ve bu yönetimin vasalı/ kölesi olarak himayesi altına girmeleri süreci, Idris-i Bitlisi’nin ve bazı kürt beylerinin insiyatifleri ile başlamıştır. Bitlis Hakimi, Hizan Meliki, Hısn-ı Keyfa Emiri, İmadiye Hakimi başta olmak üzere 25-30 kadar Kürt beyi kendiliklerinden Osmanlı sultanına bağlılıklarını iletmişler ve Şah İsmail’in Diyarbakır üzerine yolladığı on bin kişilik orduyu da kendi gönüllü birlikleri ile yenmişlerdir... Kürt beyleri, Molla İdris aracılığıyla I. Selim’e yolladıkları mektupta, özet olarak, büyük bir içtenlikle sultanın hakimiyetini kabulettiklerini, kızılbaşların kurallarını kaldırıp ehl-i sünnet şafi mezhebinin kurallarını uygulamaya başladıklarını, İdris-i Bitlisi’yibağlılıklarını bildirmek ve yardım alabilmek amaçlarıyla makama yolladıklarını vs., yazmaktadırlar. Kürt beyleri, Şia egemenliğine karşı Osmanlı Sarayı’ndan yardım istemektedirler...

 

Ve şüphesiz aynı mektuptan anlaşıldığı kadarıyla, eğer Çaldıran Savaşı’nı Şah İsmail kazanacak olsa idi, sözkonusu tüm Kürt beylikleri Şia inancını kabuletmeye hazırdılar... Onlar, “Kızılbaşların kurallarını kaldırdık” derken, vaktiyle bu kuralları kabullenmiş olduklarını dolaylı olarak itiraf etmektedirler. Anlaşılan, eğer Osmanlı Çaldıran’da zafer kazanamayacak olsa, günümüzde tüm bu bölgelerde Şia inancına bağlı halklar yaşıyor olacaklardı... Bazı kaynaklara göre, daha önce Akkoyunlu ve ardından Safavi hanedanlarının himayesinde yaşamış olan Kürt beylikleri, Osmanlı’nın bölgede artan gücüyle birlikte ve Osmanlı yönetimiyle işbirliği içinde bir “Kızılbaş” veya Alevi kırımı gerçekleştirmişlerdir...

 

Diyarbakır’da, Azerbeycan’da ve Irak’da egemen olan Akkoyunlu Türkmen federasyonunun (1378-1508) ünlü Hükümdarları Uzun Hasan’ın (1423- 1478) oğlu Yakub Bey’in yanında tarihci olarak bulunan İdris-i Bitlisi, daha sonra Osmanlı Sultanı II. Beyazıt’ın (1481-1512) yanında görev almıştır. Ardından aynı kişi, II. Beyazıt’ın oğlu I. Selim’in yanında İran seferine katılmıştır. Osmanlı güçlerinin safındaki İdris-i Bitlisi, bir Kürt ordusunun başında Mardin’i fethetmiştir. O, Kürt Beyleri’nin birleştirilmesini sağladıktan sonra Osmanlı yönetimi tarafından Kürt bölgesinden uzaklaştırılarak bir çeşit “Beylerbeyi” statüsü ile Osmanlı sarayına yerleştirilmiştir...

 

Bazı tarihcilerin iddialarına göre II. Beyazıt’ın istemiyle İdris-i Bitlisi, Heşt Bihişt (Sekiz Cennet) adlı “kapsamlı” bir Osmanlı tarihi yazmıştır. Bu kitabın orjinal elyazması Kuzey Dogu Hindistan’da, Kalkuta’nın(Calcutta) 470 km kuzeybatısında, Ganj(Ganges) nehri kıyısındaki tarihi Patna kentinin eski bölümü Bankipore’deki -arapça ve farsca elyazmaları kolleksiyonu ile ünlü- Oriental Public Library’de bulunmaktadır. Tarihi adı Pataliputra olan Patna kenti, İsadan Önce 400’lü yıllarda kurulmuş ve İsadan sonra 300’lü yıllarda bir eğitim merkezi olarak ünlenmiştir... Sözkonusu Heşt Bihişt (=Sekiz Cennet) adlı yapıtın varolan çok süslü el yazmasının ikinci kopyası İsveç’te Upsala Üniversitesi’nde bulunmaktadır. Upsala kopyası 1168 sayfa olan bu yapıt, henüz türkçeye veya başka bir dile çevrilmemiştir.

 

Upsala kopyasından çekilmis -elimdeki- fotokopiyi aydın bir iranlı arkadaşıma okutmaya calıstım ama, işin içinden çıkamadı. Anlattığına göre kitap, Kuran’dan arapca bir alıntı ile başlıyordu. Kitabın farscası arapca ile cok karışmıştı ve bu nedenle anlaşılması çok zordu. Anlaşılan kitap, arapça- farsça karışımı bir saray jargonu ile kaleme alınmıştı... Kuran alıntısının arkasından yazar, “şahların şahı” olarak tanımladıgı Osmanlı Sultanı’na övgülere başlamaktadır. Sözkonusu kitabında İdris-i Bitlisi, daha çok sultanların başarılarını anlatmakta, onları övmektedir...

 

Kanımca kitabın adının “Heşt Bihişt” veya “Sekiz Cennet” oluşunun nedeni, Sünni islam’ın yorumcularına göre cennetin sekiz kapısı veya katı olduğunun farzedilnesiyle bağlantılıdır. Bir yoruma göre bu cennetler veya kapılar, Menazil (duraklar, evler), zühal (Saturn), müsteri (Jüpiter), mirrih (Mars; veya farsca da, Behram), zühre (Venüs), utarit (Merkury), güneş ve ay gökleri olarak sıralanmaktadırlar. Anlaşılmış olacağı gibi “sekiz cennet”, doğrudan doğruya astronominin ilkel biçimi olan astroloji ile, dönemin bilinen gök cisimleri, güneşin gözle görülebilen beş gezegenine ek olarak güneş ve ay dahil yedi gök cismi ile bağlıdır. Menazil dışında burada da karşımıza aynı yedi gök cismi çıkmaktadır ve Menazil adı verilen -muhtemelen- “göğün son durağı veya evi” ile birlikte toplam “sekiz cennet”ten sözedikmektedir.

 

Ve yine aynı Sünni İslam inancında Cehennem’in yedi kapısı bulunmaktadır. Kuran’ın Hicr Sûresi’nin 44 numaralı ayetinde, “Cehennem’in yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer gurup ayrılmıştır.”, denerek olaya “açıklık” getirilmektedir. Bazı yorumlarda bu durum, “cehennemin yedi katı” olarakta anlaşılmaktadır... Diğer yandan yine Kuran’da “Cennetler”, “Adn cennetleri”; “Firdevs cennetleri”; “Me’va cennetleri”; “Naim cennetleri” olarak dört guruba ayrılmaktadırlar ama, bunlara giriş için kaç kapının olduğu veya aynı cennetlerin birer katlarının daha olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi yoktur. Ya da ben böyle bir bilgiye rastlayamadım.

 

Diğer yandan, İslam inancında, dünyayı kapladığı düşünülen taç veya evren, ya da gök, “sekiz melek tarafından taşınmaktadır”. Bunların herbiri uzayın farzedilen “sekiz bölümü”ne tekabül etmektedirler. Kuran’in 40ncı Sûresi Gâfir’in (el-Mü’min) 7nci ayetinde, göğü çevreleyen meleklerden sözedilmektedir. Aynı surenin altında, kitabın redaktörleri tarafından kaleme alınmış notta, taşıyıcı meleklerin normal zamanda dört, kıyamet günü ise sekiz tane olacakları açıklanmaktadır. Aynı kişiler, göğü (arşı) çevreleyen ve kutsayan meleklerin ise sekiz adet oldukları açıklaması yapmaktadırlar. Kuran’ın 69ncu Sûresi olan Hâkka Sûresi’nin 17nci ayetinde ise, “Melekler göğün etrafındadır. O gün Rabbinin arşını, bunların da üstünde sekiz melek yüklenir.”, diye yazılıdır... Ayrıca Arap alfabesindeki harfler de sekiz farklı katagoriye ayrılmaktadırlar... “Göğün yedi kat yaratıldığı” konusunda ise Kuran’da sık tekrarlanan kesin bilgiler vardır. Ve şüphesiz bu yedi kat, sözkonusu yedi gök cismine ve yedi cennete tekabil etmektedirler (zühal veya Saturn; müsteri veya Jüpiter; mirrih veya Mars veya Behram; zühre veya Venüs; utarit veya Merkury; güneş; ve ay gökleri).

 

Değişik mitolojilerde sekiz sayısı, “yedi cennet”in ardından ulaşılacak hedef, tam bir bütünlüğün ritmi, yeniden kazanılan cennetin gerçekliği, diriliş, ermişlik olmaktadır. Yedi gün tutulan orucun ardından gelen bolluk ve yenilenme olmaktadır. Anlaşılan, yukarıda göklerin katları olarak ifade edilen yedi gök cisminin yanında yeralan Menazil sözcüğü, ulaşılacak hedefi, son durağı, evi simgelemektedir... İdris-i Bitlisi (Bedlisi), kitabına “Heşt Bihişt” adı vererek, Osmanlı ülkesini övmek, -sınırsız büyüklükte olarak tanımladığı- bu ülkeyi “sekiz kapısı” olan “cennetlerle”, “sekiz gökle” veya göğü sırtında taşıyan “sekiz kutsal melekle” eş tutmak istemiştir anlaşılan.   

.

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

 

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/