EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

 

Temel felsefesi Şia’ya yakın Harici doktrinini biryana koyacak olursak, İslam inancının iki ana kolundan ikincisi olan Şia’nın tarihi sonderece dramatik olaylarla gelişmiştir. Kaynağından küçük bir ırmak olarak doğan Şia, yeni zengin kültür kanallarıyla beslenerek, süreç içinde gürüldeyen bir nehre dönüşmüştür. Bunun ötesinde kendisi ile bağlantılı daha birçok inanç biçiminin şekillenmesine yardımcı olmuştur. Başka bir deyişle, Şia ana gövdesinden bürsürü yeni dal çıkmıştır. Diğer yandan Şia, Sünni İslam’ı da etkilemiştir... İsmet Zeki Eyüboğlu’na göre, Şia sözcüğü, arapça Şea kökünden türetilmiştir ve bu arapça sözcük birbiri ile dayanışma içinde olan; yandaş; veya sözün kısası “yoldaş” anlamına gelmektedir.

 

Daha önce, Mekke’den Medine’ye göçedenlerin İslam içinde bir akımı, Medine’de Müslüman olanların bir başka akımı ve başlangıçta İslam’a düşmanlık yapmış olan Mekkeli tüccarların, Umayya ailesi ve bunlara yakın olanların ise bir başka akımı oluşturduklarını yazmıştım. İşte Sünni- Şia ayrılığının kökleri buralara dek uzanmaktadır... Mekke’nin egemeni zengin Umayya (Emevi) alilesi ile, ailenin reisleri olan Abu Sufyan, Muaviye gibi zengin tüccarlarla, sadece ticari yararlarını korumak için sonradan Müslüman olanlarla ilk Müslümanlar, Ali ve yandaşları arasındaki kavga İslamiyet içinde de sürmüştür.

 

Ali’nin öldürülmesinin ardından rahatça Halifeliğini ilanedip Emevi İmparatorluğu’nun ilk Halifesi olan Muaviye, Ali ailesinden tehlikeli bulduklarını ve ayrıca Ali’ye yakın olanları ağır bir baskı altına almış, yoketmeye başlamıştır. Muaviye’nin oğlu Yezid, 680 yılında Ali’nin küçük oğlu Hüseyin’i Kerbela’da öldürmüştür. İşte, İslam içindeki sözkonusu temel ayrılığı ateşleyen en önemli olay bu son anılan cinayet olmuştur. Emevi Hanedanı’nın saldırısı altındaki Ali yandaşları ve Ali ailesi, Hüseyin’in katledilmesinin ardından İslam içinde farklı bir yol olarak doktrinlerini kristalize etmeye, yeni bir öğreti etrafında örgütlenmeye başlamışlardır...

 

Ayrılık sürecinin daha ileri aşamalarında işin içine baskı altındaki İranlılar da karışacaklardır. Sonuçta en gelişmiş Şia teolojisi ve kozmolojisi/ evren bilgisi asıl olarak İranlılar tarafında şekillendirilecektir... Sözkonusu karmaşık süreç aslında birçeşit sınıf kavgasının, tarihi sosyal sınıflar arasındaki bir kavganın ürünüdür... Fakat yine şüphesiz olay, basit ve sınırlı ekonomik yararların çok ötesinde, zengin farklı kültürlerin de karşı karşıya geldikleri alabildiğine karmaşık ve renkli bir sınıf kavgasıdır. 

 

Şia inancının en erkeni, Sünniliğe yakın olanı, Beş İmam Şiası olarak tanınmaktadır. Zaidilik olarakta adlandırılan Beş İmam Şiası kısa süre Yemen’de ve Hazar’ın güneyinde Daylam’da egemen olabilmiştir... Beş İmam Şiası veya Zaidilik, Ali’nin soyundan ve izleyicilerinden Muhammed al- Bekir (ölümü, 713/ 714) ile kardeşi Zayd (Zayyid, Ziyadid, ölümü 740) arasındaki iktidar kavgası sırasında şekillenmiştir... Zayd yanlıları Muhammed al- Bekir’in İmamlığını tanımıyarak birlikten kopup Zayd’ı İmam ilanetmişler ve böylece inançlarını şekillendirmişlerdir. Bu inancın “kutsal” varlıkları, azizleri, veya imamları, sırasıyla, Ali, Ali ve Fatma’nın oğulları Hasan ve Hüseyin, Ali Zeynel Abidin ve Zayd olmaktadır. Sözkonusu inancıncın sınırlı sayıdaki yandaşları Halen Yemen’de varlıklarını sürdürmektedirler... Bir’de daha erken Dört İmam Şiası’dan sözedilmektedir ama, bunların varlıkları tamamen sonbulmuştur.

 

Şia’nın ikinci daha güçlü kolu, Sünni inançlardan çok büyük ölçüde farklılaşmış basamağı, Atlantik’ten Kızıldeniz’e veya Fas’dan Suriye’ye dek tüm Kuzey Afrika’ya ve Arap Yarımadası’nın bir bölümüne yaklaşık 300 yıl hükmeden Kahire merkezli 7 İmam Şiası olmuştur. Bu inanç, adını Ali’nin eşi ve Muhammed’in kızı Fatma’dan alan Fatimi İmparatorluğu’nun (909- 1171) resmi ideolojisidir aynızamanda. Sözkonusu tarihi süreçte Halifelik kurumu, Bağdat’taki Sünni Halifesi ve Kahire’deki Şia Halifesi olarak ikiye bölünmüştür. Kahire, Şia geleneğine uygun olarak Halife ünvanı yerine İmam ünvanını da kullanmıştır...

 

Aslında, 7 İmam Şiası adının dışarından bir yakıştırma olduğu da söylenmektedir... Bunlar kendilerini asıl olarak kurucuları İsmail’in adıyla İsmailiye Şiası veya kısaca İsmailiye diye adlandırmaktadırlar... Diğer yandan, “gökselliği, ruhsallığı” içeren üç sayısı ile “dünyasallığı” içeren dört sayısının toplamı olan yedi sayısı, evreni, dünyayı, makrokozmosu ifade etmektedir. Bu yanıyla, yedi sayısı bağlantısı ile de inancın üzerine bir “kutsallık” halesi oturtulmaktadır... Yedi sayısı eski Mısır ve Mezopotamya mitolojilerinde, Şamanizm’de, Hinduizm’de ve onunla akraba Zoroastrianizm’de, doğu da Kamboçya ve batı da Kelt mitolojileri dahil neredeyse tüm mitolojilerde değişik anlamlarla “kutsallıkla” yüklüdür. Bütünlüğü, mükemmelliği, stabiliteyi, yeniden yapılanmayı, bolluğu, bakireliği vs. simgeler. Yedi akıllı adam, yedi uyuyanlar, yedi cennet, yedi cehennem, yedi büyük gök cismi (güneş, ay ve çıplak gözle görülebilir beş planet), gökkuşağının yedi temel rengi, Haç için Kabe’nin etrafında atılan yedi tur, Sinbad’ın yedi serüveni vs…

 

İsmailiye Şiası olarak adlandırılan inancın temeli, Şia inancına bağlı olanlarca 6ncı İmam (6ncı Aziz) olarak kabuledilen Ali’nin torunlarından Cafer al-Sadık’ın iki oğlundan daha yaşlısı olan İsmail tarafından atılmıştır. Cafer al-Sadık 765’de, 7 İmam Şiası’nın kurucusu olan oğlu İsmail ise 760 yılında, babasından daha önce ölmüştür... İşin gerçeği, İsmail’i izleyenler Şia içinde azınlık olmuşlardır. Cafer al-Sadık’ın küçük oğlu Musa al-Kazım’ı (ölümü, 799) izleyenler ise Şia branşı içinde çoğunluğu oluşturan 12 İmam Şiası’nı şekillendirmişlerdir... İsmailiye Şiası ve yine 12 İmam Şiası yanlıları Zayd’ı değil, kardeşi Muhammed al-Bekir’i 5nci İmam olarak kabuletmektedirler.

 

Aslında Şia içinde bölünme, İsmail’in ve 6ncı İmam Cafer al-Sadık’ın ölümlerinin hemen ardından, 765’de gerçekleşmiştir. Cafer al-Sadık taraftarlarının birkısmı Musa al-Kazım’ın imamlığını reddededip, İsmail’i 7nci İmam kabulederek kendi doktrinlerini şekillendirmeye başlamışlardır... Nesturi Kilisesi’ni de derinden etkilemiş olan Mani’nin (216-274) kurduğu dinin, düalist Manicheism’in derin izlerini taşıyan düalist İsmailiye doktrini asıl olaral 800’lü yılların sonunda ve 900’lü yıllarda şekillenmiştir...

 

Anımsamakta yarar vardır... İsmailiye inancını da derinden etkilemiş olan Manicheism Doğu’da Çin’e dek yayılacaktır. Daha önce de belirtildiği gibi Uygur Türkleri tarafından devlet dini haline getirilecektir. Batı’ya yayılırken Neo- Manicheism adını alacak olan aynı inanç, Balkanlar’da, 900’lü yıllarda, Bulgar Ortodoks Kilisesi’nden Bogomil adlı bir papaz tarafından Bogomilizm olarak yeniden üretilecektir. Bogomilizm, başta Bosna- Hersek olmak üzere tüm Balkanlar’ı etkisi altına alacaktır. Yine daha önce belirtildiği gibi, Bogomil inancının temelinde duran kültürlerle beslenmiş Sufi inançlara sahip Türk öncü birliklerinin Balkanlar’a girmesi ile, resmi Ortodoks ve Katolik Kiliseleri tarafından dışlanmış olan sözkonusu inancın sahipleri, İslamiyetin Sufi kollarına kolayca katılacaklardır... Egemen Ortodoks ve Katolik kiliseleri tarafından aşağılanan Bogomillerin, yine Zoroastrianizm, Manicheism ve Şamanizm gibi kültürlerle beslenmiş Sufi inançlara sahip Türklerle rezonansa gelmeleri zor olmayacaktır. Balkanlar’da, başta Bektaşilik olmak üzere Sufi inançların değişik kolları kolayca yayılacaktır... 

 

İsmailiye Şiası yandaşları, İsmail’in oğlu Muhammed at-Tamm’ı ilk Fatımi Halifesi ilanetmişlerdir. Ve yine Muhammed at-Tamm’ı Mehdi/ Mesias katına yükseltmişler ve bir gün dönecek kayıp imam Muhammad al-Mehdi olarak adlandırmışlardır. Dünyanın sonu geldiği zaman O’nun geri dönüp yol gösterecek, adaleti gerçekleştirecek “kutsal” tanrısal güç olduğu, Mehdi olduğunu düşüncesini benimsemişlerdir. Şüphesiz bu düşüncenin kökü, Manicheism’i de derinden etkilemiş olan eski İran dini Zoroastrianizm’e uzanmaktadır. Zaten Manicheism, Zoroastrianizm, Hıristiyanlık, Budizm ve diğer bazı mezopotamya mitolojilerinin karması bir dindir... İsmailiye yandaşları, imamlık kurumunun Fatımi Halifeleri ile devamettiğine inanmışlardır.

 

Sünni Abbasi Halifeliği’nin egemenlik alanında bir başkaldırı hareketi olarak başlayan İsmailiye Şiası, ilk olarak Tunus’a egemen olmuştur... Aslında önce, başkaldırmış olan Berberi aşiretleri Tunus’a ve Cezayir’in batısına egemen olmuşlardır. Ubayd Allah (Ubeydullah) adlı Şia inancından bir tüccar, bunlara kendisini, Muhammad al-Mehdi’nin ve Peygamberin kızı Fatma’nın soyundan gelen biri olarak tanıtmıştır. Kendisini Ali soyundan Muhammad al-Mehdi’nin ve Peygamber kızı Fatma’nın yakını ilaneden Ubayd Allah (Ubeydullah), 909 yılında Berberi aşiretler tarafından Halifelik koltuğuna oturtulmuştur. Ve bu kurnaz kişi başlattığı yeni Halifelik kurumunun ve yeni hanedanın adını Peygamberin kızı Fatma Zehra’nın adına izafeten Fatımi Hanedanı veya Fatımi Halifeliği olarak koymuştur... Kısacası, ilk gerçek Fatımi Halifesi Ubayd Allah (Ubeydullah, 909- 934) olmuştur. Bunlar, Tunus’un batı kıyısındaki Mahdiya kentini 920 yılında ilk başkentleri yapmışlardır. Mısır’ı ise 969 yılında fethetmişlerdir. Ve Fatımi İmparatorluğu’nun sınırlarını buradan Suriye’ye ve Arabistan’ın batısına dek genişletmişlerdir...

 

İsmailiye Şiası, politik egemenliği elinde tuttuğu yıllarda dahi Mısır’da çoğunluk olamamıştır. Sünni İslam yasalarla yasaklanmış olsa da, Fatımi Halifeliği sırasında halkın çoğunlu herzaman Sünni mezheplere bağlı kalmışlardır... Oxford’dan emekli Profösör Albert Hourani’ye göre, Fatımi Halifeliği sırasında Sünni inançlara yönelik herhangi bir baskı olmamıştır. Ayrıca, geniş hıristiyan ve Yahudi toplulukları da barış içinde yaşamışlardır...

 

Fatımi Halifeliği, asıl düşman olarak Bağdat merkezli Abbasi Halifeliğini görmüştür. İşlediği politik cinayetlerle bu halifeliğin egemenlik alanı içinde politik destabilizasyon yaratan Hassan-e Sabbah’ın “Haşhaşcılar” olarakta anılan örgütlenmesini desteklemiştir. Hassan-e Sabbah ideolojik olarak yolunu Kahire’den ayırmış olsa da, düşmanlarının ortaklığı nedeniyle aynı merkezden belli bir destek alabilmiştir... Zoroastrianizm açısından önem taşıyan 5 bin 604 metre yüksekliğindeki Damavand Dağı eteklerindeki sarp yamaçlardan birine kurulu Alamut Kalesi’ne yerleşmiş olan Hassan-e Sabbah, yolunu İsmailiye inancından bir ölçüde ayırmış, farklı aşırı bir çizgiye sapmış olmakla birlikte, ilk dini eğitimini Kahire’de bulunan ve ozaman bir İsmailiye eğitim merkezi konumunda olan Al- Azhar Üniversitesinde almıştır. O, burada bir İsmailiye Dai’si, propogandisti olarak yetiştirilmiştir...

 

Fatımi Hanedanı sadece bir inanç, İsmailiye Şiası demek değildir şüphesiz. Bu zengin imparatorluk ayrıca zengin bir kültürün de merkezi olmuştur... İslam ordusu 641 yılında Mısır’ı fethettiği zaman, ordu komutanı Amr ibn al-As Nil’in doğu kıyısında, şimdiki Kahire’nin biraz güneyinde, Al-Fustad adı verilen bir askeri kamp, ilk Müslümanlar için yerleşim merkezi oluşturmuştur. Mısır’ın sahibolduğu ilk camisi ile burası, sürekli bir yerleşim merkezi ve idari merkez, başkent konumuna yükselmiştir. Mısır’ı alan Fatimi general Yavhar, bu eski yerleşim merkezinin, Al-Fustad’ın kuzeyine al- Mansuriye adlı dikdörtgen biçiminde yeni bir yerleşim merkezi daha kurdurtmuştur. Sözkonusu yeni merkez, 972- 973 yıllarında daha da geliştirilerek 4ncü Fatimi Halifesi al-Mu’izz (yönetimi, 953- 975) tarafından “Kahreden” veya “Muzaffer” anlamında al- Kahire adıyla başkent haline getirilmiştir. Kısacası, büyük ve ünlü kültür merkezi Kahire, Fatimi Hanedanı tarafından kurulmuştur... Kahire, 1300’lü yılların ortasında 500 bine ulaşan nüfusu ile tüm Afrika’nın, Avrupa’nın ve Küçük Asya’nın (şimdiki Türkiye) en büyük kenti olmuştur...

 

Kurulmakta olan Kahire’nin merkezine, 970 yılında, İslam inancının ve Arap dilinin dünyada en öndegelen eğitim merkezi konumuna yükselecek olan bir cami yaptırılmıştır. İslam yasası, teoloji ve Arap dili eğitimi veren al- Azhar adlı bu merkez 988 yılında faaliyete başlamıştır. Dünyanın ilk üniversitelerinden biri sayılan al-Azhar, günümüzde de kendi alanının en iyisi olarak aynı konularda eğitim vermektedir. Halen 11 temel enstütüsü olan al-Azhar’a Çin’den, Endonezya’dan, Fas’dan, Somali’den, dünyanın her köşesinden öğrenciler gelmektedir... Eyyubi Hanedanı (1171- 1250) döneminde al-Azhar, bir Sünni İslam eğitimi merkezi haline dönüştürülmüştür... Anlaşılmış olacağı gibi, al- Azhar adı, Fatımi Halifeliği’nin adı gibi Peygamber kızı Fatma Zehra’nın adından türetilmiştir. 

 

İsmailiye Şiası olarakta anılan 7 İmam Şiası, -5 İmam Şiası’nın doğuşuna benzer biçimde- 1094 yılında bölünmüştür. Sekizinci Fatımi Halifesi al-Mustansır (yönetimi, 1036- 1094) öldüğü zaman, Mısır’da yaşıyan İsmailiye topluluğu al-Mustansır’ın küçük oğlu al-Mustali’nin Halifeliğini (İmamlığını) onaylamıştır. Aslında, al-Mustali’nin Halifeliği, düzeni sağlaması için Kahire’ye yerleştirilmiş Ermeni asıllı generalin tayini ile, birçeşit zorla gerçekleşmiştir. Yeni Halife al-Mustali, politik iktidarın askeri güç tarafından kullanılmasının aracı olmuştur sadece.

 

İran ve Suriye’de yaşamakta olan İsmailiye cemaati, al-Mustali’nin Halifeliğini reddetmiş, al-Mustansır’ın büyük oğlu Nizar’ı O’nun ardılı ve yeni İmam olarak kabuletmiştir. Böylece, İran’da ve Suriye’de İsmailiye’nin aşırılığa kaçan bir kolu olarak Nizari İsmailiyesi şekillenirken, diğer yandan da geleneksel İsmailiye, Mustali İsmailiyesi olarak varlığını sürdürmüştür...

 

Daha başa dönüp süreci biraz açarak özetleyecek olursak... Yedi yaşında, 1036 yılında tahta oturtulan ve 1094’de ölümüyle geriye al-Mustali ve Nizar adlarında iki oğul bırakan, politik iktidarsızlığı sonucu ölümüyle birlikte İsmailiye inancının bölünmesine kapıları açan 8nci Fatimi Halifesi al-Mustansır’ın yönetim yıllarının tümü ağırlıklı olarak kargaşa ve etnik guruplar arasında patlayan iç çatışmalarla geçmiştir. Yedi yaşında tahta oturtulmuş olan al-Mustansır büyüyünceye dek tüm iktidar başvezirin ve al-Mustansır’ın annesinin ellerinde olmuştur ama, büyüdükten sonra da aynı halifenin iktidarı denetleyebildiğini söylemek doğru olmaz... Sözkonusu iç çatışmalarda Sudanlılar ve Türkler farklı politik kamplarda yeralmışlardır...

 

Sekizinci Fatımi Halifesi al-Mustansır’ın yönetimi sırasında başlayan kargaşa engellenemez bir hal alınca, 1073 yılında Halife, gizlice Ermeni general Badr al-Cemali’yi Suriye’den Kahire’ye davet edecektir. O’da duruma müdahale için Suriye’de bulunan kendi birliklerini Kahire’ye sokmak isteyecektir. Sonunda anlaşacaklar ve bu politik işbirliğini garanti altına almak için Halife’nin en küçük oğlu ile Ermeni generalin kızını evlendireceklerdir... General Badr al-Cemali bir gece tüm öndegelen Fatimi Halifeliği generallerini ve yine öndegelen ülke politikacıları tuzağa düşürüp öldürecek ve Kahşre’de duruma tekbaşına egemen olacaktır. Kanlı yöntemlerle olayların üzerine gidilecektir. Sonuçta, kısa bir dönem için ülkede sükunet sağlanacaktır. Buna karşın olaylar yeniden büyüyeceklerdir... Aynı kargaşa süreci içinde Fatımi Halifeliği Kuzey Afrika’nın diğer bölümlerinde ve Suriye’de denetimi yitirecektir. Doğu’dan Suriye’ye doğru genişleyen Selçuklu Türkleri’nin Fatımi güçleri tarafından durdurulmaları olanaksızlaşacaktır. Zaten böylece, İran ve Suriye’de bulunan İsmailiye yandaşları ile Kahire arasına fiziki bir sınır da çekilmiş olacaktır...

 

Kahire’de iktidar sözkonusu Ermeni generalin ve diğer bazı generallerin ellerine geçecektir... Aslında Halife al-Mustansır ölmeden önce yerini büyük oğlu Nizar’a bırakmıştır ama, askeri gücü elinde tutan General Badr al-Cemali, tahtı Halife’nin küçük oğul Mustali’ye verecektir. Anlaşılan O’nu daha rahat denetleyebileceğini düşünmüştür. İşte İran ve Suriye’de bulunan İsmaili yandaşları bu durumu tanımayacaklar, Nizar’ı gerçek Halife veya İmam kabulederek birlikten ayrılacaklardır... General Badr al-Cemali’nin ölümünün ardından yerini oğlu alacaktır ve bundan sonra Fatımi Halifeliği’nin ordusu İsmaili inancına gerçekten bağlı generallerin denetiminde olmayacaktır... Tüm olumsuz gelişmelere, Selçuklu Hanedanı’nın Kahire aleyhine genişlemesine karşın, Fatımi Halifesi ve çevresi, Kızıldeniz limanları aracılığıyla Hint Okyanusu ticaretinden elde edilen yüksek kazançlar sayesinde lüks yaşamlarını sürdürebileceklerdir... Kısacası, İsmailiye içindeki ayrılığın tohumları daha Halife al-Mustansır sağ iken atılmıştır ve Ermeni General Badr al-Cemali’nin Mustali’yi tahta taşımasıyla kopma gerçekleşmiştir...   

 

Hazar’ın güneyindeki sarp dağlık bölgeye, Elburuz sinsilesi üzerine kurulu Alamut kalesine 1090 yılında yerleşmiş olan İranlı Hassan-e Sabbah (ölümü, 1124) Nizari İsmailiyesi’nin önderliğini elegeçirecek, İran ve Suriye’de bulunan gizli hücreleri denetleyecektir... İranlı bir ana ve babadan İran’ın Ray kentinde muhtemelen 1050’li yıllarda doğduğu, babasının da Ali yanlısı olduğu söylenen Hassan-e Sabbah’ın geçmişi hakkında hemen hemen bilgi yoktur. Sözkonusu kaleyi muhafızlarını ikna ederek elegeçirdiği de söylenmektedir ama, geçmişiyle ilgili anlatımların çoğu efsanelerle karışmış gerçeklikleri şüpheli bilgilerdir. Hatta O’nun ünlü matamatikçi, astronom ve şair Ömer Hayyam ile ve yine ünlü Selçuklu veziri Nizam al-Mulk ile tanıştığını bile iddia eden tamamen gerçekdışı anlatımlar mevcuttur... Yalnız O’nun, özellikle Türklerden ve Türklerle işbirliği yapan İranlılardan nefret ettiği bellidir...

 

Anlaşılan veya hissedilen, Araplara yenilmiş olan İranlılar, kabullenilmek istenmeyen gerçekleri özlemlerine göre çarpıtıp efsaneleştirerek, gerçekleri gerçekliklerinden tamamen kopartarak ve onlara bu yalan halleriyle inanarak avunmaya çalışmışlardır. Acıları böyle yönetemlerle tedavi etme deliliğine saplanmışlardır. Onlar bu anlaşılabilir ve diğer yenik toplumlara da özgü tarihi şizofrenileri ile, haksızlığa uğradığına inandıkları Ali’yi rahatça kendilerinden biri, İranlı biri yapmışlardır. Muhtemelen birkısmı da geçmişlerini Arap soyuna bağlayarak ezikliklerinden kurtulmaya çalışmıştır... Hassan-e Sabbah ise, yıkım günlerinin sözkonusu ezikliğinin tüm zehrini ruhunda yoğunlaştıran ve inançlarını tamamen yitirmiş bir kişilik olarak tarih sahnesine çıkmıştır. O, sınır tanımayan, herhangi değer yargısı olmayan intikam duygusunun cisimleşmiş varlığı olarak gözükmektedir. Bu katılığı ve sabitliği, daha zayıf insanların gözünde O’na, karşı durulamaz bir otorite, karizma kazandırmıştır. Bu görünümüyle O, birçeşit Mehdi/ Mesias rolü oynayabilmiştir. O, “Tanrısal gücün” cisimleşmiş biçimi olarak görünmeyi başabilmiştir... Mayıs 1124’de barış içinde yatağında ölmeden hemen önce tayinettiği halefi/ varisi Umid’e (II. Hasan) söylemiş olduğu son dileği O’nun gerçek ruh halini yansıtması bakımından ilginçtir. Hassan-e Sabbah, ölüm döşeğinde halefine, “Unutma hiçbirşey gerçektir; herşey meşrudur.”, demiştir. “Gerçek olan herhangi birşey yoktur ve herhangi bir yöntemi geçersiz kılacak ahlaki bir kural da yoktur” anlamına gelen bu sözleri, O’nun yukarıda analiz etmeye çalıştığım dipsiz umutsuzluğunun, karamsarlığının, inançsızlığının, değer yargısızlığının en somut biçimiyle dışa vurumudur. “İnanç” O’nun elinde sadece bir araç olmuştur. (Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.)

 

İran’ın eski “şanlı” günlerinin (Pers ve bu miras üzerinde yükselen Sasani imparatorluklarının) özlemini içinde yaşatıyor olmasına karşın, bu günlere dönüş umudunu tümden yitirmiş olduğu anlaşılan; diğer yandan eski İran kültüründen ve İran dini Zoroastrianizm’den derin biçimde etkilenmiş olmasına karşın asıl olarak hiçbirşeye inanan veya herhangi inancı olmayan Hassan-e Sabbah, Bağdat merkezli Abbasi Halifeliği içinde politik iktidarı elegeçirmiş olan Selçuklu Türk yönetimini zora sokabilmek, ülkede kaos ortamı yaratabilmek için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Abbasi Halifeliği içinde politik iktidarı elegeçirmiş olan Türklerden özel olarak nefret ettiği rahatça anlaşılmaktadır.

 

Bağdat Halifeliğine ve politik iktidarı elinde tutan Selçuklu Türk yönetimine karşı cepheden savaşacak gücü olmayan Hassan-e Sabbah, eylem biçimi olarak bireysel şiddeti, politik cinayetleri seçmiştir. Abbasi Halifeliği yönetimindeki önemli kişilere yönelik politik cinayetler örgütleyerek Bağdat merkezli Sünni Abbasi Halifeliği içinde politik destabilizasyon (dengesizlik, kaos) yaratmaya çalışmıştır. Halifeliğin en önemli yöneticilerine karşı suikastler düzenlemiştir ve bu cinayetleri ile amaçladığı destabilizasyon hedefine göreceli olarak ulaşmıştır. Yalnız, herhangi bir halifeye, sultana, hükümdara doğrudan uzanabilmeyi, onlardan birini yokedebilmeyi başaramamıştır.

 

Hassan-e Sabbah, cinayetlerde kullandığı özel eğitilmiş genç insanlara mistik (gizli) güçlere sahibolduğu masalını yutturmuştur. “Yaratıcı”nın (Allah’ın) doğasına eriştiği rolünü oynamıştır. Yani Hıristiyan inancındaki İsa’nın birçeşit yaşayan kopyası ama, kandökücü kopyası görünümünde olmuştur. Şüphesiz İsa barışçı ve insan sevgisi ile yüklü temiz yürekli bir varlıktır ama, buradaki benzetme sadece “kutsallık” görünümü anlamınadır. Yoksa, İsa karakteri ile “Mehdi/ Mesias” rolü oynayan Hassan-e Sabbah arasında zerre kadar bir yakınlık, benzerlik yoktur... Fakat O, yandaşlarının kendilerini tam bir güvenle teslim edebilecekleri “katıksız saf İmam”, ya da “Tanrısallıkla özdeşleşmiş İmam” rolünü oynamayı başarmıştır... O, öğretisinde dokuz aşamalı (basamaklı) bir kast sistemi oluşturmuştur...

 

“Mind Control And Murder Cults” başlıklı yanlış bilgiler ve analizlerle dolu imzasız bir internet makalesinde (http://www.rotten.com/library/conspiracy/al-qaeda-and-the-assassins/mind-control/) Amerikalı tanınmış tarihçi Bernard Lewis’in “The Assassins” adlı kitabından yapılan alıntıyı buraya aktarmakta yarar vardır. Diğer bilgilerin tekyanlı ve manupule edilmiş oldukları kanısında olsamda, aslından yapılan bu alıntının gerçeğin ifadelerinden biri olduğu bellidir... Alıntıda geçen Assassin sözcüğü, sıradan katilin karşılığı olmayıp, önemli ve ünlü kişileri politik nedenlerle veya para için öldüren katil anlamına gelmektedir. Levant sözcüğü ise, güneşin doğduğu yer, Doğu veya daha doğrusu Doğu Akdeniz ve bunun doğusu anlamına fransızcadan gelen bir sözcüktür. Levant’da denilirken, Akdeniz’in doğu kıyılarında ve daha doğusunda denmek istenmektedir.

 

Princeton Universitesi Yakındoğu Araştırmaları Emekli Profösörü Bernard Lewis sözkonusu alıntıda şunları söylemektedir: “ Assassin, Levant’da Dağların Yaşlı Adamı olarak tanınan esrarengiz kişilik tarafından yönetilen bir gurup garip Müslüman tarikatçı olarak ilk kez Haçlıların güncelerinde geçti. Onların inançları ve pratikleri/ eylemleri, iyi Hıristiyanların ve Müslümanların bakışlarıyla tiksinti vericiydi. (...) Alman günce yazarı Lübeck’ten Arnold, ‘bu ihtiyar hakkındaki gerçekleri şimdi anlatmaya başlıyorum, komik görünüşlü olmasına karşın beni bilgilendiren, güvenilir tanıkların kanıtlarına sahipti.’ diyordu. ‘Bu Yaşlı Adam sahibolduğu büyücü gücüyle ülkesinin insanlarını uyuşturmuş, büyülemişti... hatta onların birçoğu üzerinde durdukları yüksek bir duvardan O’nun bir işareti veya komutu ile atlayabilir ve tüm kemikleri parçalanıp ufalanarak korkunç biçimde ölebilirlerdi. Ayrıca O, böyle acılı bir ölüme şükran duygusuyla katlanmaya hazır intikamcı eylemcilerin çevreye yayıldığını doğruladı.’... ”   

 

Wladimir Bartold’un tarihi gerçeklere dayandığı anlaşılan “Fedaîlerin Kalesi Alamut” adlı romanında verdiği bilgilere göre Hassan-e Sabbah, politik cinayetler için fedai olmak üzere eğitilen gençleri, yiyeceklerine afyon karıştırarak uyutup kurduğu sahte cennette ayıltmaktaydı. Onlara, “hurilerle” dolu “cenneti” yaşatmakta, ve ardında aynı gençleri içinde oldukları “cennette” tekrar uyutarak habersizce kendi dünyalarına taşımaktaydı... Önemli ve ünlü kişilere yönelik cinayetlerinde kullanacağı kurbanlarına “cennetin anahtarının elinde olduğu” yalanını bu oyunuyla “kanıtlarken”, fedailerinin beyinlerine öldükten sonra da aynı “cennete” gidip sonsuza dek orada aşık oldukları “hurilerle” yaşayabilecekleri sahte inancını yerleştirmekteydi... Burada dai sözcüğü inancın propogandisti, misyoneri anlamına gelirken, Fidai (fedayi) sözcüğü ise, feda edilen, canını feda eden dai anlamına gelmektedir...

 

Hassan-e Sabbah’ın sözkonusu oyununun kurbanı gençler, gerçek sandıkları cennete bir an önce geri dönüp aşık oldukları “hurilerine” kavuşabilmek için hemen ölmeye hazırdılar. Onlar, sağ kurtulamayacakları kesin olan eylemleri için fedai seçilecekleri günü sabırsızlıkla beklemekteydiler... Yabancı kaynaklarda “kutsal suikastçiler” olarakta anılan sözkonusu politik caniler, Hassan-e Sabbah’ın aşılamış olduğu sahte inançla yüzde yüz bir ölüme kolayca gidebilmişlerdir. Çünkü, işlenen politik cinayetlerden sonra kaçabilmeleri olanaksızdır ama, onlar, daha önce bir kez yaşamış oldukları “cennete” yeniden mümkün olduğu kadar çabuk ulaşabilmek için ölmekte acele etmişlerdir...

 

Hassan-e Sabbah’ın “Haşhaşcılar” olarakta anılan örgütlenmesinin Haçlı güçleriyle ilişki içinde olduğu konusunda elle tutulur bilgiler bulunmaktadır... Çünkü, bölgedeki Sünni Müslümanlar, Selçuklu yönetimi ve sonradan bu yönetimin bir uzantısı olarak örgütlenmiş olan Selahaddin Eyyubi’nin devleti, ortak düşmanlarıdır... Acımasız katliamlarla Antakya’yı ve 1099’da kendileri için “kutsal” buldukları Kudüs’ü korkunç bir katliamla, sadece Müslümanları değil yerli Yahudi halkı ve ortodoks Hıristiyanları dahi kapsayan bir katliamla elegeçiren Haçlı güçleri, Suriye’de bulunan “Haşhaşcılar” örgütlenmesi ile açıkça işbirliği yapabilmişlerdir. İkinci Haçlı saldırıları sırasında Antakya Prensi (1136- 49) konumuna gelen Fransız Raymond’un (Raimond de Poitiers, 1099- 1149) safına katılan Suriye’nin “Haşhaşcılar” örgütlenmesinin önderleri, Selçuklu yönetiminin Halep Atabeyi (lokal hükümdarı) Nureddin (dinin nuru, ışığı) Zengi’ye karşı savaşa girmişlerdir (Nur Ad-Din Abu Al- Kasım Mahmud Ibn Imadaddin Zangi, 1118- 1174). Sözün gerçek anlamıyla asker olan ve Selahaddin Eyyubi (1137/ 38- 1193) gibi büyük bir karakteri de saraylarında yetiştiren Zengi (Zangi) ailesi karşısında Haçlı güçleri herhangi bir başarı kazanamadıkları gibi, karşı atakları ile Haçlı güçlere ilk önemli darbeleri vuranlar da aynı Zengi ailesinin askeri güçleri olmuştur... Zaman zaman Haçlı güçleriyle gizli işbirliği yapan Fatımi Hanedanı’nı yıkması amacıyla Şirkuh’un (Arslan) komutasındaki bir orduyla birlikte Şirkuh’un yeğeni Selahaddin Eyyubi’yi de 1169 yılında Kahire’nin fethine yollayan aynı ailedir... Nureddin Zengi’nin yolladığı Şirkuh’un komutasındaki Türk, Kürt ve Arap karışımı ordu, 23 Mayıs 1169’da Kahire’ye girmiştir.        

 

Haçlı güçleri ile bazı çatışmalara girdikleri de olan “Haşhaşcılar” örgütlenmesi, türkçe de “Tapınak Şovalyeleri” adıyla anılan “Solomon Tapınağı’nın ve İsa’nın Yoksul Şovalyeleri” adlı askeri örgütlenme ile ilişki içinde olmuştur. Haçlı güçlerin “Kudüs Kırallığı” yıllarının başlangıcında kurulan Müslüman düşmanı bu fanatik askeri örgütlenme, gizli “Haşhaşcılar” örgütlenmesini, Hıristiyan hacıların güvenlikli yolculukları için kullanmıştır. Diğer yandan, Hassan-e Sabbah’ın Alamut Kalesi’ndeki halefi/ varisi II. Hasan’ın Suriye’ye yollamış olduğu temsilcisi Sinan, Haçlı ordularına karşı zaferler kazanan Selahaddin Eyyubi’yi öldürtebilmek için en az üç başarısız suikast girişimi örgütlemiştir.  Selahaddin Eyyubi, -1099 yılında Haçlı güçlerin eline geçmiş olan- Kudüs’ü (Jerusalem) 1187 yılında geri alırken, Hıristiyan güçlerle işbirliği yapan ve kentin tekrar Hıristiyanlar tarafından nasıl geri alınacağını planlamak için onlara adamlarını yollayan Sinan, III. Haçlı Seferi (1190- 91) sırasında deniz yoluyla, Kıbrıs üzerinden gelen -katliamcı- İngiltere Kıralı I. Richard (1157- 1199) ile de Eyyubi’ye karşı işbirliği yapmıştır...

 

İran’a egemen olan ve ardından Bağdat’ı elegeçiren ve Suriye’de Mısır Memluklu ordusu tarafından durdurulan Moğol hükümdarı Hulagu (1217- 1265), 1256 yılında Alamut kalesini zaptedip yıkmışmıştır. Kurtulabilen Nizari İsmailiyesi yandaşları (“Haşhaşcılar”) çoğunlukla Afganistan’a ve Hindistan’a kaçmışlardır... Diğer yandan, Kuzey Afrika’da, özellikle Tunus’ta bir gezi, İsmailiye (7 İmam Şiası) ideolojisi ile ayakta durabilmiş olan Fatımi Halifeliği’ne adını veren Muhammed’in kızı ve Ali’nin eşi Fatma’nın izlerini her an karşınıza çıkartabilir. Ev kapılarının girişlerinde göreceğiniz kına rengi el izleri, avuç içi izleri, “Fatma’ya aittir”. Kapısının yanında veya üzerinde Fatma’nın avucunun izini taşıyan hanenin, Fatma’nın “koruyuculuğu” altında olduğuna inanılmaktadır.     

 

Hulagu’nun güçleri tarafından yerlebir edilen Alamut Kalesi’den çok az kişi sağ yakalanabilmiştir ve dağıtılan Nizari İsmailiyesi örgütlenmesi ileride Ağa Han olarak anılan bir diğer İranlı’nın önderliğinde biraz farklı bir kimlikle varlığını sürdürmüştür... Dini önder, işin ustası anlamına Pir ünvanını taşıyan İranlı Pir Sadreddin’in 1300’lü yılların Hindistanı’nda Hinduizm’den döndürdüğü ve “Hocalar” adını alan kastın aracılığıyla Nizari İsmailiyesi’nin sürekliliğini sağlamıştır. Bunun yanında ayrıca Sünni “Hocalar” topluluğu da olmuştur...

 

“Hocalar” modern zamanlarda İranlı I. Ağa Han’a (Hasan Ali Şah, 1800- 1881) destek vermişlerdir... I. Ağa Han (Hasan Ali Şah) İran’ın Kerman valisi iken Tahtı elegeçirmek amacıyla Muhammed Şah’a karşı 1838 yılında ayaklanma örgütlemiştir. Yenilip 1840 yılında Hindistan’a kaçmış ve İngiliz denetimindeki bu ülkeye yerleşmiştir. Ve Hinduizm’den dönme Şia Hocalar gurubununun desteğini almayı başarmıştır. Özellikle 1800’lü yılların ikinci yarısında I. Ağa Han’ın en yaşlı oğlu II. Ağa Han (Hasan Ali Şah, ölümü 1885) İngiliz sömürge yönetiminin desteğiyle Şia ve ayrıca Sünni “Hocalar” topluluğu üzerinde egemenlik kurabilmiştir. Bu denetimin başarıldığı 1866 yılı, Ağa Han iktidarı için dönüm noktası olmuş, Nizari İsmailiyesi’nin aldığı yeni biçim hızla gelişmiştir... Batı’da Lord anlamına gelen Ağa sözcüğünün Tatar kökenli olduğu yazılmaktadır. Han/ Kağan sözcüğü ise Türk veya Tatar dilinde lokal yönetici, bir gurubun önderi anlamına gelmektedir...

 

Kişisel adı Sultan Sir Muhammed Şah olan III. Ağa Han (1877- 1957), uluslararası politikada önemli bir rol oynamıştır. Görüldüğü gibi kişisel adının başında duran “Sir” ünvanı İslam toplumlarına özgü değildir ama, aynı ünvan İngiliz toplumunda en yüksek derecede onurlandırıcı bir sıfat olarak şovalyelerin veya baronların kişisel adlarının başlarına yerleştirilmektedir. Şüphesiz günlük konuşmada nezaket ifadesi olarakta kullanılmaktadır...

 

Sir Muhammed Şah, Hindistan İslam örgütlenmesinin, birliğinin başkanlığını yapmış ve İngiliz egemenliği Hindistan’da varolduğu sürece İngiliz yönetiminin temsilcisi rolünü oynamıştır. Aynı kişi -şimdiki Birleşmiş Milletler örgütlenmesinin ilk biçim olan- Milletler Topluluğu içinde Hindistan İngiliz Hükümeti’nin temsilcisi olmuştur ve ayrıca bu örgütün başkanlığına da seçilmiştir...

 

II. Ağa Han’ın tek oğlu olan III. Ağa Han (Sultan Sir Muhammed Şah), 1885’den ölümü 1957 yılına dek 72 yıl süren Nizari İsmailiyesi önderliği boyunca dünyanın en zengin kişileri arasına girerken, gece yaşamıyla, güzel sevgilileriyle ve yarışlarda koşan saf kan değerli atlarıyla da ünlenmiştir... Aynı kişi, 1934 yılında, -hizmetlerine karşılık- yöresel bir devlet kurmak ve Hint Mihracelerinden biri olmak istemişse de, bu talebi İngiliz yönetimi tarafından reddedilmiştir. Bilindiği gibi Mihrace, eski Hindistan’da yöresel devletlerden birini yöneten prens olamaktadır...

 

Nizari teolojisini -Şia inancındakinden bir adım daha fazla- Hıristiyanlığa yaklaştırmış olan Ağa Han, Ali’nin kimliğini aynen İsa’nın ki gibi “Yaratıcı” güçle, “Allah” veya “Tanrı” ile özdeşleştirmiştir. O, “Ali, Allah’ın kendisi olmaktan başka birşey değildir!” inancını ifade edip yaymıştır. Hassan-e Sabbah’da -daha önce belirtildiği gibi- kendi kişisel doğasını “Yaratıcı güçle” özdeşleştirmişti. Kendisini, “Allah katına yükselmiş” biri olarak, “Saf İmam” olarak tanıtmıştı...

 

Şüphesiz Hassan-e Sabbah’ın yaptığı iş çok daha büyük bir tehlike içermekteydi. Çok daha güçlü tehditleri beraberinde getirmekteydi... Araziye uymasını bilen Ağa Han ise, Hassan-e Sabbah’ın yüklenmiş olduğu aynı kimliği sadece Ali’nin omuzlarına yükleyip kendisini garantiye alarak, Hassan-e Sabbah’ın suikastci gölgesinden de göreceli kurtulmayı becererek işlerini götürmeyi başarmıştır. Kısacası, yeni bir “kimlik” vererek “yücelttiği” Ali’nin omuzlarına basarak yükselmiştir... Sonuçta III. Ağa Han, ozaman tek ülke konumunda olan Hindistan’a ve Pakistan’a egemen İngiliz sömürge yönetiminin büyük yardımlarıyla, Hindistan’da, Pakistan’da, İran’ın bazı bölgelerinde, Afrika’nın doğusunda ve Suriye’de sayıları milyonlarla hesaplanan bir Nizari topluluğunun önderi konumuna yükselmiştir... (Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.)

 

I. Ağa Han’dan sonra gelenler, ardılları, Nizari İsmailiyesi’nin önderliğini üstlenen oğul ve torunları, hepsi, Ağa Han ünvanını kullanmışlardır. Günümüzde Nizari İsmailiyesi’nin önderliğini 1937 İsviçre, Cenevre doğumlu IV. Ağa Han (Kerim al-Hüseyin Şah) yapmaktadır. III. Ağa Han’ın torunu, Prens Ali Han’ın oğlu olan bu kişi, İsviçre’de ve İngiltere’de Harvard Üniversitesi’nde eğitim görmüştür. Prens Ali Han’ın ilk eşi olan annesi, Baron Churston’un 3ncü kızıdır... III. Ağa Han, II. Dünya Savaşı boyunca İsviçre’de, savaşın dışında yaşamış ve tarafsız rolü oynamıştır... Aynı ailenin endüstriden turizme ve bankacılığa dek uzanan yatırımlarıyla büyük bir mali imparatorluğun başında olduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur...

 

İslam inancı ile şu veya bu ölçüde bağlantılı değişik yolların tarih içindeki serüvenlerinde olduğu gibi, Nizari İsmailiyesi inancının yolu ve teolojisi burada özetlenmeye çalışılmış olandan çok daha karmaşık, zengin ve uzundur. Ağa Han sülalesi, köklerini, Kuzey Afrika’ya egemen olmuş Fatımi Hanedanı (909- 1171) ile bağlantı içinde göstermiştir ama, bunun gerçekliği büyük şüphe götürür. Fatımi Hanedanı Arap kökenlidir, Ağa Han sülalesi ise İranlıdır...

 

Toplumların ezici çoğunluğu henüz bu ölçüde geri bırakıldıkları, insan bilinci alabildiğine dengesiz geliştiği sürece, “Allah” veya “Tanrı” adına kitleleri aldatıp sömürebilmek hiçte okadar zor olmamaktadır. Hem sözde Allah’a, hem de gerçekte egemen emperyalist güce hizmet ettikten sonra, şöhretin ve zenginliğin kapıları rahatça açılabilmektedir... Belirli halk guruplarının egemen emperyalist güçler tarafından değişik yöntemlerle manupule edilmelerine yardımcı olabilecek konumda bulunanlar, beyinlerini, ruhlarını ve özellikle denetleyebildikleri yığınların yararlarını sözkonusu emperyalist güce pazarlayanlar için ün ve zenginlik kapıları rahatça açılabilmektedir...

 

Diğer yandan, günümüzde Lübnan, İsrail ve Suriye’de 250- 300 bin kadar yandaşı olan Dürzi adlı inanç biçimi de yine 1021 yılında İsmailiye Şiası’ndan koparak şekillenmiştir. İngilizce metinlerde Druse diye yazılan ve arapça söylenişinin çoğulu Druz, tekili ise Darazi olan Dürzi inancının adı, Muhammed ad-Darazi ibn İsmail adlı İsmaili propogandistinden veya İsmaili dai’sinden gelmektedir. İsmaili terminolojisinde dai olarak adlandırılan misyonerlerden, veya inanç yayma işinin ustalarından biri olan Muhammed ad-Darazi, 1019 veya 1020 yılında ölmüştür. Aynı kişi 1017 ve 1018 yıllarında Mısır’da, Kahire’de bulunmuş ve 6ncı Fatımi Halifesi al- Hakim’i etkilemiştir...

 

Asıl adı Abu Ali al-Mansur (985- 1021?) olan Halife al- Hakim’in yönetim adının tamamı, “Allah’ın emriyle yöneten” anlamında Al-Hakim bi-Arm Allah’tır. Aynı kişi, daha 11 yaşındayken, 996 yılında ordusundaki Berber alayları tarafından Halife ilanedilmiştir. Takma adı “Çılgın Halife” olan bu kişi, Dürzi inancına adını veren İsmaili propogandisti Muhammed ad-Darazi ibn İsmail tarafından “ilahi varlığın, ‘Yaratıcı’ gücün cisimleşmiş hali, insan biçiminde görünümü” olarak tanıtılmıştır. Kısacası, İsmaili propogandist veya daisi Muhammed ad-Darazi, Halife al- Hakim’e birçeşit İsa kimliği, Mehdi/ Mesias kimliği bahşetmiştir. Ve O’da bu yeni kimliğini ikircimsiz kabullenmiştir.

 

Garip işleriyle ünlenen, Kahire’nin tüm köpeklerini öldürten, halka gıda dağıtan ve gıda fiyatlarını sabitleştiren “Çılgın Halife” Al-Hakim bi-Arm Allah, kendisine verilen “kutsal varlığın cisimleşmiş hali” kimliğini benimsediği kadar, sonderece yamama bir ideoloji olan, farklı dinlerin karışımı biçiminde şekillenen Dürzi inancının yandaşları tarafından da “kutsal” bir varlık olarak kabullenilmiştir... Sonuçta, Mani dininin veya Manicheism adlı dinin ve Hıristiyanlığın derin izlerini taşıyan ve türkçe de Dürzi olarak anınan inanç biçimi “Çılgın Halife” al-Hakim’in eliyle İsmailiye Şiası’ndan kopartılmıştır... Kısacası, “Çılgın Halife” al-Hakim’e birçeşit İsa/ Jesus kimliği verilerek yeni karma bir din yaratılmıştır... Daha önce özetlenmiş olan Nizari İsmailiyesi, sözkonusu Dürzi bölünmesinin hemen ardından, 1094’de şekillenmeye başlayacaktır...

 

Fatimiler, Suriye’ye Hükmeden -Bağdat Abbasi Halifeliği’nden ve Selçuklu merkezi yöneyiminden yarı- bağımsız Selçuklu Türk Zengi Hanedanı’nın yolladığı Kürt Şirkuh (Arslan) emrindeki bir ordu tarafından 1169 yılında yıkılmışlardır. Ardından, 1171 yılıda, Bağdat Halifesi adına Kahire camilerinden birinde okunan hutbe ile, Fatımi Şia Halifeliği’de resmen sonbulmuştur... Suriye’ye egemen bir Selçuklu Atabeyliği olan Zengi Hanedanı’nın Kahire merkezli Fatimi iktidarının üzerine saldırmasının nedeni, farklı iki Halifelik kurumu arasındaki çelişkinin Haçlı güçlerin işlerine yarıyor olmasında gizlidir. Zengiler, Şia Fatımi Halifeliği’ni yokederek İslam’ı tek bayrak altında birleştirmek ve Haçlı saldırısına tek bir yumruk olarak yanıt vermek istemişlerdir... (Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.)

 

 

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

 

Hassan-e Sabbah karakterinin türevleri sadece şiddet yöntemleri uygulayan farklı politik akımlar içinde değil, barışçı gözüken akımlar, dini politikaya alet eden akımlar içinde değişik maskelerle günümüzde de yaşamlarını sürdürmektedirler... Daha aile içinde küçük yaşlarda başlayan ve bireyin kişiliğini parçalayan; bireyi hertürlü ikiyüzlülüğe, yalancılığa, değer yargısızlığına, bir güç olabilmek için ahlaki sınır tanımayan yöntemlerin meşruluğunu kabullenmeye, sınırsız bir ölçüsüzlüğe iten baskıları ile ataerkil toplumlar alabildiğine bol psikopat karakterler üretebilmektedirler.

 

Bu ölçü tanımayan, kendisine göre sevebildiği bir- iki en yakını ile birlikte yükselme hırsından başka birşeyi olmayan, sadece yaşadığı günün ve zamanın hesabını yapan, özünde herhangi toplumsal sorumluluk duygusu taşımayan sözkonusu karakterler, en “sol” dan en sağda dek tüm değişik akımların, dinci örgütlenmelerin içinde rahatça politika sahnesine çıkabilmektedirler. Bunlar, psikopat karakterlere özgü zekaları ve rahatça renk değiştirebilme özellikleri ile diğer insanları aldatabilmektedirler. Dindar makyajı ve söylemi ile sahneye çıkan bu tiplerin birkısmı, zekaları ve yalancılıktaki yetenekleri ile en tepelere, hatta bir ülkenin başbakanlığı konumuna dek yükselebilmektedirler.

 

‘Demokrasi sadece bir araçtır” sözünden, “AB yandaşı demokrasi havarisi” görünümüne atlayabilmek; “AB yandaşı demokrasi havarisi” rolü oynarken, kadının esaretinin simgesi olan, ataerkil toplumun simgesi olan bir geleneği, bundan en az beş bin yıl önceki ataerkil toplumlara özgü sıkmabaş geleneğini sadece oy avcılığı için “özgürlük” adına savunmak; geçmişin frekansları ile düşünen insanları modern Türkiye’nin yasalarına, medeni kanununa karşı kışkırtarak oy toplayabilmek için meydanlarda “minareler mızrağımızdır” dizelerini haykırırken, üç gün sonra “değiştim” diyerek “liberal ılımlı sağcı demokrat” tiyatrosu oynamaya kalmak; dilinden Allah sözcüğünü düşürmezken, “Haçlı Seferi başlattığını” ilanetmiş olan W. Bush’un Müslüman Irak halkına daha rahat saldırabilmesine yardımcı olacak yasayı meclisinden geçirebilmek için çırpınmak; Müslüman gözükmek için bıyıklarını arpaboyu kestirirken, ağzından çıkan “paranın dini imanı olmaz” ifadesine uyumlu olarak “görevinin ülkesini pazarlamak olduğunu” açıklayabilmek, sadece ve sadece Hassan-e Sabbah’a özgü “Unutma hiçbirşey gerçektir; herşey meşrudur.”, inançsızlığının farklı kelimelerle ifadesinden başka şeyler değildir. “Paranın dini imanı olmaz” gibisinden cümlelerinde yansıyan derin inançsızlıkları ile sözkonusu çaşdaş karakter ve benzerleri, “demokrasiyi nasıl bir araç olarak” görmekteyseler, Hassan-e Sabbah’da “önderliğini” yaptığı dini inancı sadece kişisel konumu ve intikam duyguları için bir araç olarak görmüştür. Bu düşünce yapısını, “Unutma hiçbirşey gerçektir; herşey meşrudur.”, cümlesiyle açıkça yansıtmıştır...

 

Aslında, Türkiye toplumu için durum görülebilenden çok daha ciddidir ama, gerçeği farkedebilmek için bilgi gereklidir. Ve bir toplumu yüceltenler ne ölçüde toplumsal sorumluluk duygusuna sahip sadık, çalışkan, akıllı ve bilgili insanlarsa, batıranlarda bunların tam tersi psikopat karakterlerdir... Toplumsal süreçler kendiliğinden gelişmezler; insani müdahalelerle ya olumlu, ya da olumsuz yönde yolalırlar...     

 

 

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

 

Bilindiği gibi Pakistan, Hindistan’ın 1947 yılında İngiliz sömürgeciliğinden bağımsızlığını kazandığı yıl kurulmuştur. Müslüman- Hindu çelişkisi sonucu, Müslüman halkın yoğun yaşadığı Pakistan, 1947 yılında Hindistan’dan bağımsız bir ülke olarak şekillenmiştir... Pakistan, bağılmsızlığını kazandığı 1947 yılından 1971 yılına dek halkı Müslüman olan Bengaldeş ( Doğu Pakistan) ile tek bir devlet olarak varolmuştur. Batı Pakistan (şimdiki Pakistan) ile sınırları olmayan Bengaldeş, yaşanan kanlı bir içsavaşla birlikte 1971 yılında ayrı bağımsız bir devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır.

 

 

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

 

Fatımi ordusu, Berberler, Türkler, Sudanlı siyahlar ve Mısır kökenli Nubian birliklerinden oluşmaktaydı. Henüz genç bir asker olan Selahaddin Eyyübi’nin amcası deneyimli Şirkuh tarafından yönetilen Şam (Damaskus) ordusu ise, yine Türklerin, Arapların ve Kürtlerin karışımlarından oluşmuştu... Sonderece enerjik, yaşam dolu usta bir komutan olan ve askerleri tarafından ölesiye sevilen cesur Şirkuh, Kahire’nin elegeçirilmesinin ardından, herzaman olduğu gibi oburca yemek yiyip şarabını içerken tıkanıp ölecekti. Belki de kalp rahatsızlığı vardı... Aslında entrikacı Fatimi yönetiminin oyununa gelip Kahire’yi üç ayrı kez üst üste elegeçirmek zorunda kalmıştı... Genç ve hastalıklı son Fatimi Halifesi al-Adid (“yönetimi”, 1160- 1171), geleneklere uygun olarak Selahaddin’i başveziri tayinedecekti...

 

Selahaddin’i yumuşak başlı görüp kullanabileceklerini sandıkları için politik iktidarı olaysız O’na teslim etmişlerdi. Baş vezir postuyla politik gücü görünüşte O’na devrederlerken, Halifelik kurumunu koruyup ellerinde tutarak Selahaddin’i yönlendirmeyi planlamışlardı. Buna karşın rivayete göre, Selahaddin’in haberi olmadan Cuma namazında Bağdat Sünni Halifesi adına okunan bir hutbe ile Şia halifeliği resmen sonbulacak, iktidarın gerçek ve rakipsiz egemeni de Selahaddin olacaktı... Zaten hasta olan son Halife bu hudbeden habersiz ölecekti...

 

Kızıldeniz ticaretinin rantı ile zenginleşecek olan Selahaddin Eyyubi, saraylarında büyüyüp eğitildiği Zengi ailesi ile de bağını kopartacak ve Mısır’da kendi hanedanını kuracaktır... Kudüs’ün Haçlı güçlerden geri alındığı, Suriye ve Mısır’ın yeniden birleştiği, Mısır’da Maliki ve Şafi inançların tekrar yükselişe geçtikleri Eyyubi Hanedanı (1171- 1250) dönemi, çoğunluğu Türk, Çerkes, Arnavut olan köle askerlerin veya paralı askerlerin iktidara elkoymaları ile sonbulacaktır. Aynı askerler eliyle kurulacak olan Memluklu (Kölemen) devleti (1250- 1517), Yavuz Sultan Selim’in Suriye ve Mısır’a egemen olmasına dek yaşayacaktır... Bölgedeki son Haçlı kalıntıları Memluklu devleti tarafından temizlenecektir...

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

 

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/