EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

Yusuf Küpeli

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Peygamber’in neleri söyleyip söylemediği, sözleri, İslam teologları arasında tartışmalıdır ama, “Ehl- Sünnet’ten, Kuran’ın ve Peygamber’in sözlerini tıpatıp izleyenlerden” anlamında Sünni olarak adlandırılan İslami ana yol, veya “zor yol” anlamında “keçi yolu/ patika”, -aynen Şia anayolu gibi- süreç içinde bölünmelere uğrayacaktır. Sünni İslam, Maliki, Hanefi, Şafii, Hanbeli diye adlandırılan dört temel mezhebe veya okula, dört ana kuruma ayrılacaktır. Bunlar da sürec içinde kendi içlerinde tekrar ve tekrar onlarca ve onlarca farklı görüşe yervereceklerdir... Adlarını liderlerinden, kurucularından alan sözkonusu Sünni okular, İslam inancının temel ilkelerinde birleşmekle birlikte Kuran’a ve Hadis’e (Peygamber’in sözlerine) değişik yorumlar getirecekler ve farklı hukuki sistemler üreteceklerdir. Ve değişen zamanın etkileri ile üreme halen sürmektedir.

 

İslam’da temel ayrılık, eski Sami mitolojilerine, Kenan (Suriye ve Filistin) mitolojisine, İbrani mitolojisine (Eski Ahit/ Tevrat) ve Mezopotamya mitolojilerine uygun Sünni İslam ile, kökleri asıl olarak eski Hint- İrani mitolojiye uzanan Sufi İslam, Şia ve türevleri arasında oluşmuştur... Bunlardan birinciler, eski Sami mitolojileri, iyiliği ve kötülüğü, birbiri ile zıt etkileri aynı güçün eline verirlerken, diğerleri, Hint- İrani mitolojiler, sözkonusu zıt etkileri, iyiliği ve kötülüğü, tamamen farklı merkezlere bağlamaktadırlar. Sonuçta Sünni İslam’ın asıl kültürel kaynağı, doğu ve batı Sami mitolojileri olurlarken; iyiliğin ve kötülüğün kaynaklarını ayıran düalist evren anlayışına sahip ikinciler, veya Hint- İrani mitolojiler, Şia ve türevlerinin, Sufi inançların ağırlıklı olarak beslendikleri kaynaklar olmuşlardır. Tekrarlamak gerekirse eğer, aradaki temel felsefi farklılaşma, değişik kültürlerin bu inanç biçimleri üzerinde yaratmış oldukları etkilerin farklı ağırlıklarından kaynaklanmaktadır. (Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar.)

 

Birtakım katı Sünni inançlar insana, “kaderi belli”, yaptığı ve yapacağı herşey “önceden belirlenmiş” bir varlık olarak sonderece edilgen bir rol biçebilmekte, birçeşit köle ruhu aşılayabilmektedirler. Aynı katı inançlar, insanı, Allah’ın, ve dolayısıyla Allah’ı ve peygamberini yeryüzünde temsiletme iddiasında olan politik güç merkezinin, başında Halife ünvatı taşıyan birinin olduğu mutlak monarşilerin veya farklı diktatörlük biçimlerinin buyruklarına itaat etmekle yükümlü basit bir köle durumuna indirgemektedirler. Daha doğrusu, bu tip baskıcı merkezi yönetimlerin bireye yaklaşımları ile bazı katı Sünni inançların bireye biçmiş oldukları rol birbirlerine cuk oturmaktadır. Bu tip toplumsal yapılarda ve inançlarda birey, asıl olarak görevleri ve sorumlulukları olan ürkek bir varlık haline getirilmektedir... Hint-İrani düalizminde ve bundan esinlenen gizemci, gerçeği görülebilenin gerisinde, Kuran’ın satır aralarında ve anlatığı şeylerin dışında, varolan tüm varlıklarda arayan Sufi İslam’da, tasavvuf felsefesinde, aklı önplana çıkartan, insanı yücelten, tanrı katına çıkartan, kaderinin kendi elinde olduğunu vurgulayan bir düşünce yapısı daha ağırlıklı olarak yansımaktadır. Bu ikincilerde “Yaratıcı” güç ile insan ve diğer varlıklar birbirlerinden uzak farklı yerlere konmamakta, bir bütünselliğin farklı yansımaları olarak görülmektedirler... Şüphesiz bu ikincilerin gizemciliğinde ve bir bölümünde gözüken bireye yönelik çok daha özgürlükçü yaklaşımlarda, sadece Hint- İrani mitolojilerin değil, aynızamanda Orta Asya göçebe kültürünün ve Şamanizm’in de derin etkileri vardır. Göçebe topluluklarda birey, sınıflı toplumun ilerlemiş biçimlerine özgü kentli bireye göre toplumsal anlamda çok daha özgür bir varlıktır; ilkel komünizmin bir biçimi olan göçebe yaşamında katı toplumsal hiyerarşiler yoktur.

 

Bu İkincisi, Tasavvuf felsefesini etkilemiş olan Hint- İrani mitolojiler ve yine onlar gibi düalist olan Şamanizm, Sufi İslam’da, Şia ve türevleri olan Suriye Alavi ve Anadolu Alevi inançları içinde değişik biçimlerde yansımaktadır. Şüphesiz bu iki farklı temel gurubun hepsi özünde değişik ölçülerde ataerkil olmakla birlikte, genellikle ataerkillikten daha uzak toplumlara özgü olanı Sufi İslam’ın bazı kolları olmaktadır. Kadın egemen toplumun kültürünü içinde ağırlıklı biçimde taşıyan Altaylar ve Sibirya Şamanizmi etkili Anadolu Alevi inancının bu açıdan önde geldiğini söylemek yanlış olmaz... Yine İran’a egemen 12 İmam Şiası ve bunun bir türevi olan Anadolu Alevi inancı, Kuran’da yazılı olanlardan değişik ölçülerde ayrılarak şekillenmeleri nedeniyle, yani devlet kurumu ile birlikte oluşmuş Sünni İslam’dan ve mevcut devletin yasallığından farklılaşarak biçimlendikleri için, aynen Hıristiyanlık’ta olduğu gibi devletten kopuk ayrı bir cami veya “cem evi”, imam örgütlenmesine sahip olmuşlardır... Şüphesiz, değişik Sufi inançlara sahibolanlar birşekilde devlet otoritesinin başına oturdukları, devlet oldukları zaman, ideolojilerini uygun biçimde yenileyip, baskıcı bir güç olabilmektedirler. İran tarihi bu değişimin tipik örneğini sergilemektedir. Onlar da Sünni inançlı merkezi otoritelere benzer konumlara sürüklenebilmektedirler...

 

Şia’ya yakın Hariciliği resmi devlet doktrini haline getiren, Mezepotamya’nın eski medeniyetlerinin astronomiden matamatiğe dek zengin bilgilerini İslam içinde yeniden dirilten ve diğer kültürlerin çeviriler yoluyla İslam medeniyeti içine taşınmasının kapıları açan ve böylece Sufi inançların ve Şia’nın yolunu temizleyen yedinci Abbasi Halifesi Al-Mamun’un aydınlanmacılığına, rasyonalizmine daha önce kısaca değinmiştim. İslam içinde yükselen bu kültürel zenginliğe, çok kültürlülüğe, değişik kültürlerin İslami renklerle yeni sentezlere ulaşmasına ve akılcılığa karşı gerici tepkinin, reaksiyonun gecikmeyeceğini de yine daha önce belirtmiştim... İslam’ın henüz dünyaya yeterince açılmadığı başlangıç günlerine, Muhammed dönemine ait Mekke- Medine kökenli Arap kültürünün sözcülerinin ve ağırlıklı olarak daha da sığ göçebe bedevi kültürünün temsilcilerinin, veya İslam içinde iktidarın avuçları içinden kaçtığını gören geleneksel Arap önderlerinin reaksiyonunun avukatlığını Ahmad (Ahmed) ibn Hanbal (780- 855) üstlenecektir... En tanınmış İslam teologları arasında olan Ahmad ibn Hanbal, Peygamber Muhammed dönemi geleneklerini derleyip yeniden formüle ederek Sünni İslam içindeki dördüncü ve sonununcu ana kol olan Hanbeli mezhebini yaratacaktır. İslam hukukunun öndegelen isimleri arasında yerini alacaktır...

 

Daha önce, 827’de Halife al-Mamun’un, “Kuran’ın bir devlet dogması olduğunu” ilanettiğini yazmıştım... Anlaşılmış olacağı gibi bu tavır, “Kuran’ın Allah tarafından yollandığı” iddiasını açıkça reddetmek demektir. Kısacası Al-Mamun, Kuran’ın Muhammed ve çevresi tarafından üretildiğini söylemekteydi... Aynı dönemde, Kuran’ın “mahluk” (sonradan üretilmiş, yaratılmış) olup olmadığı üzerine hararetli bir tartışma sürüp gitmekteydi. Başka bir ifadeyle Halife al-Mamun, Kuran’ın “mahluk” olduğu inancına bağlı olanlardandı. Yine başka bir ifadeyle al-Mamun, kurulu dinin dışında anlamında heteredox bir inancın yandaşıydı...

 

Aslında İncil’de (Yeni Ahit) İsa’dan sonra dört farklı kişi (Matta, Luka, Yuhanna, Pavlus) tarafından -21 tanesi “mektup” diye adlandırılan 27 kitapçık olarak- kaleme alınmıştı ama, onlar anlatımlarını İsa’nın sözleri olarak yansıtmaktaydılar. İsa ise, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi ile “Yaratıcı” mertebesindeydi ve dolayısıyla incil sonuçta “Yaratıcı”nın sözleri olarak algılanmaktaydı. Ve Pavlus’un mektupları İsa’nın çarmıha gerilmesinden 20- 30 yıl kadar sonra kaleme alınmış olsalarda, Pavlus tarafından üretilmiş veya “mahluk” olarak kabuledilmemekteydiler... Hıristiyanlık içindeki tartışma, İsa’nın doğası, kimliği üzerine gelişmekteydi asıl olarak. İslam’da Kuran’ın “mahluk” olduğunu sçyleyenler ise, bu kitabın içeriğinin “Yaratıcı” ile bir bağının olmadığını, sadece Muhammed’in ve çevresinin görüşlerini yansıttığını iddia etmekteydiler. 

 

Birçok İslam teoloğu ile birlikte Bağdat kadısı Ahmad Abu-Davud’da Kuran’ın “mahluk” olduğu inancını benimsemişti... Hanbal, bu iddiaya şiddetle karşı çıktığı için, Al-Mamun’un öldüğü 833 yılında, hapsedilecektir ve 842 yılına dek hapishane de kalacaktır. Bu mahkumiyeti O’nu, daha çok İslamiyetin ilk doğduğu coğrafya da bulunan yandaşları arasında “inancın fedakar kahramanı” konumuna yükseltecektir. Sonuçta, Ahmad ibn Hanbal 855 yılında Bağdat’ta öldüğü zaman, yine aynı yandaşları tarafından dinin “şehitleri” arasında sayılacaktı...

 

Adının tamamı Ahmad bin Muhammed ibn Hanbal olan bu ünlü teoloğun doğum tarihin 780 yılıdır. Değişik kaynakların anlatımıyla katıksız bir Arap olan Hanbal’ın Annesi de babası da Şayban aşiretindendir. Babası 30 yaşında öldüğü zaman, O henüz 15 yaşındadır. Aynı yıl, Hadis, Peygamber Muhammed’in yaşamı ve sözleri üzerine eğitime başlayacaktır. Büyük bir öğrenme hırsı ile eğitimine Irak’ta bulunan Kufe ve Basra kentlerinde devamedecektir. Suudi Arabistan’da Mekke, Medine ve Hicaz’a ve ayrıca Yemen’e ve Suriye’ye yolculuklar yapacaktır. Üç kezi yürüyerek olmak üzere beş kez Mekke’de Hac ziyaretine gidecektir. Suudi Arabistan’da da dini eğitim alan bu kişi, daha başlangıçtan itibaren tutucu bir çizgide olacaktır.

 

Muhammed’in sözlerini ve davranışlarını, yani Hadis’i çalışmasının merkezine oturtan Ahmad ibn Hanbal’ın yazdığı kitapların en ünlüsü, “Müsned” (mesned, isnat edilmiş, dayanak) adını taşımaktadır... Halife al-Mamun dönemindeki özgür tartışma ortamına ve özellikle “insanın kaderini özgür iradesi ile kendisinin belirlediği” düşüncesine şiddetle karşı olan Ahmad ibn Hanbal, özet olarak, “kadere inanmak, bu konuda tartışmamak” gerektiğini buyurmuştur. “Allah’ın sıfatları hakkında tartışmak caiz değildir. İster suç işlesin, ister kötü işlerden kaçınsın, her insanın ardından namaz kılınabilir. Müslümanların başına geçmiş kişi kim olursa olsun, tahtı ister rıza ile ister zor ile elegeçirmiş bulunsun, isterse halkı baskı altına alarak yönetiyor olsun, o kişiye itaat gereklidir. İsyan suçtur. Kişi isyan halinde ölürse kafirdir...”, demiştir Ahmad ibn Hanbal.

 

Hertürlü otoriteye itaat fikri; insanın tüm haksızlıklar karşısındaki direncini yokeden kadercilik anlayışı; “kaderin” olumlu yönde belirlemesi uğruna harcanacak enerjinin sıfırlanması; ve özgür düşünceyi, bilimsel sorgulamayı kökten reddetme anlayışı; derin tutuculuk, Ahmad ibn Hanbal’ın yukarıdaki sözleri ile özetlenen felsefesinde açıkça yansımaktadır. Şüphesiz bu düşünce biçimi en katı monarşik yönetimlerle, Suudi Arabistan’ın koyu pederşahi/ ataerkil aşiret hukukuyla ve yine şüphesiz General Evren’in ve benzerlerinin getirmiş oldukları rejimlerle de uyumlu olmaktadır...

 

Ahmad ibn Hanbal’ın ürettiği ideolojinin daha da tutucu bir türevi olan Vahabi tarikatının en ataerkil çöl aşiretleri arasında filiz vermesi; kadınların kimlik kartına bile sahibolamadıkları Suudi Kırallığı’nın resmi ideolojisi haline gelmesi; ve aynı ideolojiye bağlı gurupların ABD yönetimi tarafından, empeyalist güçler tarafından destekleniyor olmaları hiç te bir tesadüf değildir... Çünkü, sözkonusu doktrinde sorgulama değil, iteat anlayışı egemendir. “Baba” doğru da yapsa, eğri de yapsa, zorunlu olan ona iteattir, sorgulamak ve başkaldırmak “Allah’ın nezdinde de suç” olmaktadır... 

 

Yazılanlara göre, Ahmad ibn Hanbal’ın Manâkıb (menakıb, menkibeler) adını taşıyan ve din büyüklerinin, İslamiyet içindeki önemli tarihi kişilerin serüvenlerinin anlatıldığı kitabında Ali hakkında bilgiler olmakla birlikte, asıl olarak baskıcı zengin Umayya (Emevi) ailesine övgüler bulunmaktadır. Ahmad ibn Hanbal’ın üretmiş olduğu Hanbeli mezhebinin bu baş yapıtı, Sünni İslam’ın diğer kolları tarafından dahi “büyük fitne” olarak kabuledilen Emevi yönetiminin baskıcı tüccar önderlerine, Peygamber soyunu neredeyse bütünüyle yokeden Muaviye ve Yezid’e övgülerle doludur. Yazılanlara göre Hanbal, Müslüman halkın çoğunluğunun nefret ettiği bu baskıcı ve entrikacı zengin Emevi ailesinin öndegelenlerini yüceltmektedir... Aslında Ahmad ibn Hanbal Orta Asya’da Arap ana ve babadan doğmuştur ama, babasının ölümünün ardından Bağdat’a gelip din eğitimi görmüştür. Daha sonra Suriye’ye ve oradan da şimdiki Suudi Arabistan’a geçmiş ve bu son durağında da yine din eğitimi almıştır. Hissedilen, 15 yaşına dek bir Arap olarak Sufi inançların yaygın olduğu Orta Asya’da bulunmak, onda bu inançlara karşı derin bir tepki, reaksiyon duygusu yaratmıştır. Onun yetiştiği dönemde Araplar iktidarın merkezinden itilmişlerdir. Nasıl günümüzde Batı ülkelerinde yaşıyan, aşağılandığını hisseden ve sorunlarının gerçek nedenselliklerini doğru göremeyen birçok Müslüman göçmen sekter tutucu çizgilere itiliyorlarsa, geçmişin referansları ile kimliklerini savunmaya çalışıyorlarsa, belki Hanbal’da buna benzer bir ruh haline sürüklenmiştir. 

 

Halife Al-Mamun’un Hariciliği (Mutazilah) devlet dogması haline getirmesine şiddetle karşı çıkan Ahmad ibn Hanbal, öğretisinin merkezine Hadis’i, Peygamber’in sözlerini ve davranışlarını oturtacaktır. Buna karşın, “Muhammed’in mezarının ziyaret edilmesini” öğütleyen bir Hadis’in dahi bulunmasına karşın, Hanbeli mezhebinin üyeleri kabir ziyaretlerini haram sayıp mezar taşlarını parçalayacaklardır. Türbeleri yıkacaklardır... Aynı taraftarlar evleri basacaklar, buldukları içkileri dökecekler, şarkıcıları döğecekler, müzik enstrumanlarını kıracaklardır. Erkeklerin küçük kızları ile dahi sokağa çıkmalarını yasaklayacaklardır... Her çeşit yeniliğe, “Peygamber zamanında bulunmayan; sonradan olma” kulpunu takacaklar ve böylece tüm yenilikleri engellemeye çalışacaklardır... Ahmad ibn Hanbal’ın en büyük izleyicisi olan ve Hanbali inancını çok daha tutucu bir anlayışla yeniden üreten Ibn Taymiyya’nın (1263- 1328) sözleri, sözkonusu inancın izleyicileri arasında “kutsal” sayılacaktır.

 

Tanınmış İslam teologlarından olan Ibn Taymiyya (1263- 1328), doğudan gelen Moğol istilası ile merkezi halifelik kurumunun otoritesini tamamen yitirmiş olduğu, Abbasi İmparatorluğu’nun dağıldığı bir dönemde, Damaskus’da (Şam) egitim görüp yaşamıştır. Şia ve Sufi okullarla polemik geliştiren Ibn Taymiyya, Hanbeli akımını çok daha tutucu biçimde yeniden üretmiştir... Ağır baskı, istila, toplumsal kargaşa dönemlerinde bu tip sekter akımların önplana çıkmaları anlaşılabilir bir olaydır. Günümüzde Irak’ta, Afganistan’da, emperyalist baskı ve şiddetin hedefi konumunda olan toplumlarda farklı bir düzeyde benzer süreçlerin yaşanmakta oldukları gözlemlenmektedir...

 

Ve Ibn Taymi’ya’nın izinde, Suudi Arabistan’da, puritan/ safcı ve alabildiğine reaksiyoner Vahabi, diğer asıl adıyla Muvahhidun okulu ve Mısır’da ise Salafiyah öğretisi doğacaktır... Adından da anlaşılmış olacağı gibi Salaf veya türkçe söylenişiyle Selef, öncekiler, atalar, cedler anlamına gelmektedir. Aslında Vahabi okulunun farklı bir adla tekrarından başka birşey olmayan Salafiyah öğretisi, Atacılar veya Cedciler olarak türkçeleştirilebilir... İnançlarını geleneğe, Muhammed’in sözlerine ve eylemlerine, Hadis’e dayandırmaya, ve Muhammed’den sonra gelen iki neslin dışında kalan İslamla ilgili herşeyi inkaretmeye, dinden ayıklamaya yönelik safcı/ puritan bir öğreti olmaktadır Salafiyah. Şüphesiz bu ifade edilen reaksiyoner yanıyla Salafiyah, özellikle Şia ve tüm Sufi inançlara kesinlikle karşıdır. 

 

Suudi ailesi Hicaz’a (Suudi Arabistan’ın batısı) egemen olunca, Hanbeli akımı, Vahabilik olarak güç kazanacaktır. Vahabi inancına sahip reaksiyoner güçlerin asıl düşmanlıkları Şia ve türevlerine yönelik olmakla birlikte bunlar, Sünni İslamın diğer üç ana koluna (Maliki, Hanefi, Şafi) karşı da düşmanca bir tavır sergilemişlerdir. Puritan/ safcı Vahabilik akımı, onbinlerce Müslümanın öldürülmesinden sorumlu olmuştur... Ayrıca Hanbeli mezhebi, ve özellikle Hanbeli okulunu daha da tutucu biçimde yeniden üretmiş olan Ibn Taymi’ya’nın öğretisi, Vahabi okulunu derinden etkilemiştir. Vahabi okulunun veya diğer asıl adıyla Muvahhidun okulunun ikizi olarak Mısır’da doğan ve asıl etkisini Cezayir’de gösteren Salafiya inancı da tamamen aynı kaynaklardan etkilenmiştir. Deoband öğretisi ise, Vahabi doktrininin 1800’lü yılların ikinci yarısında Hindistan’ın kuzeyinde şekillenen biraz farklı bir biçimi olmuştur.         

 

Ibn Taymiyya’yı temel alan ve öğretisini “birlikçi” veya “tekçi” anlamında Muvahhidun olarak adlandıran puritan/ safcı Vahabi doktrininin kurucusu Muhammed ibn- Abdulvahab (1703/ 4- 1787) ve O’nu izleyen tarikat teologları, İslam inancını diğer tüm dış etkilerden arındırma, özellikle Zoroastrianizm, Hıristiyanlık, Manicheismi, Şia, Sufi inançlar gibi düalist ideolojilerden/ düşünce sistemlerinden arındırma iddiasında olmuşlardır. Kısacası, daha önce de belirtildiği gibi, Muhammed’in sözleri ve davranışları dışında ve en çok O’nu izleyen iki neslin mirası dışında İslam inancının diğer kültürlerle olan tüm alışverişlerini, zenginliğini inkara yönelmişlerdir... Aslında şüphesiz, Muhammed’in Kuran’ın sûreleri ve ayetleri aracılığıyla yaydığı dogmalar ve yine Muhammed’in diğer sözleri ve davranışları da yine eski mitolojiler, önceki diğer monoteist dinler ve mevcut Arap gelenkleri üzerinde yükselmekteydi. Sonuçta, Kuran’da bulunanlar, Muhammed’in diğer sözleri ve davranışları da yüzde yüz saf, katıksız ve orjinal olan şeyler değillerdi...

 

İslamiyet doğuşundan itibaren kendisinden önceki paganist ve moneteist kültürlerin üzerinde yükseldiği için, böyle bir arındırma çabası özünde olanaksız ve saçmadır şüphesiz. Değişik kültürler, dinler, düşünce akımları geçmişin birikimlerine yaslanmadan, birbirlerinden alış veriş yapmadan gelişemezler. İdeolojiler/ düşünce sistemleri, yeni buluşlar gökten zembille veya tek bir ilhamla gelmezler... Bir başka ifadeyle, yeryüzünde saf olan ne bir soy, ne bir kültür, ne de bir düşünce akımı bulabilmek olanaklıdır. Hem kültürler ve hem de soylar alabildiğine karışmışlardır... Bu açıdan, “saflaştırma”, “arındırma” gibi gerçekdışı söylemler, sonu yokolmak ile eş anlamlı girişimlere kaynaklık edebilirler ancak... Sözkonusu gerçeğe karşın, toplumun en geri kesimlerini peşinden sürüklemiş olan Muvahhidun (veya Vahabi) akımı, Suudi aşiretinin ve çevresindekilerin işlerine yaradığı, onların ellerinde mükemmel bir politik güç manivelası haline geldiği için, “arındırma” adına saldırgan bir baskıcılıkla varlığını sürdürebilmiştir... Asıl adı Muvahhidun olmakla birlikte, kurucusu olan Muhammed ibn- Abdulvahab’ın adına izafeten sözkonusu okul Vahabilik olarak ünlenmiştir...

 

Bir ideolojiyi “arındırma” çabası, o ideolojinin/ düşünce sisteminin özü ile, çekirdeğinde yeralan temel felsefesiyle çelişen akımların bulunup teşhir edilmeleri olarak algılanabilir... Marksizm gibi bilimlerin uzantısı olan ideolojilerde/ düşünce sistemlerinde, aynı adla (“Marksizm” adıyla) kendisini maskelemeye çalışan anarşist- liberal ideolojilerin, ataerkil düşünce sistemlerinin veya bu bilimsel ideolojiyi burjuvazinin emrine sokma çabalarının, bilimlere aykırı hertürlü çarpıtmanın bulunup teşhir edilmeleri şüphesiz daha kolaydır. Çünkü, elde belirli kıstaslar vardır... Buna karşın, zaten dogmalardan oluşan, sadece “doğruları” ve “yanlışları” olan dinlerde neyin kime ait olduğunu, neyin kime ve neye göre “doğru” veya “yanlış” olduğunu bulup çıkartmak ve ayıklamak olanak dışı bir iş gibi gözükmektedir. Ve zaten dinlerin hemen hepsi değişik ölçülerde farklı düşüncelerin, diğer farklı dogmaların yamama bir birliktelikleri gibidirler.

 

Dogmalardan (karşı çıkılamaz, tartışılamaz “gerçekler”den) oluşan dinlerin bütünüyle arındırılmaları olanaksız olsa da, yine de bu iş için dahi sınırlı bazı kıstaslar bulunabilir. Örneğin, Sünni İslam denince, düalist ideolojilerin bu inancın özüne aykırı oldukları rahatça iddia edilebilir. Düalist düşünce temelinde yükselen veya iyilik ile kötülüğü farklı kaynaklara bağlayan inançlar, Sünni İslam’ın felsefesine tamamen yabancı olmaktadırlar. Ve bu bağlamda, aynı İslam üst kimliği ile tanınmakla ve herikisi de Muhammed’i kendi peygamberi olarak kabuletmekle birlikte, Sufi inançların önemli kısmının ve yine Sufizm’in bir biçimi olan Şia’nın ve türevlerinin felsefi olarak Sünni İslam’dan tamamen farklı oldukları bellidir. Çünkü, Şia’nın ve türevlerinin kozmolojisi/ evren bilgisi, düalist dünya görüşüne dayalıdır. Muhammed’e yükledikleri anlam, O’nun doğasını yorumlayışları, Hıristiyanların İsa yorumlarına benzemektedir. Ve zaten bunlar Sünni İslam’a bağlı okullar tarafından din dışı gizli işlerle uğraşma anlamında “batıni” kabuledilmekte, Sünni anlamda İslam inancından dışlanmaktadırlar...

 

Şüphesiz yukarıdaki gerçeğe karşın her iki gurubunda ortak birsürü dogması bulunmaktadır. Bunların ideolojilerinin çekirdeğinde duran temel felsefeleri ile iki farklı din olduklarını söylemek kesinlikle yanlış olmasa bile, sonuçta ortak dogmalarını ayıklayıp temizlemeye kalktığınız zaman ortaya elle tutulabilir din denecek ciddi birşey kalmaz. Zaten Şia ve türevlerini “batıni” ilanedenler, bunlarla olan ortak yanlarını ayıklamaya kalkışamamaktadırlar. Bu bağlamda ayıklama girişimi, her iki inancı da bitirmek ile eşanlamlı olabilir...

 

Tüm bu gerçeklere karşın, Sünni İslam’ın Hanbeli ana kolu ile bağlantılı Vahabi doktrininde yeralan İslam adına İslam’ı sözde “arındırma”, belli sınırlı iktidar odaklarının kendi konumlarını koruyabilme hesabıyla bağlantılıdır sonuçta. Bu gerçekdışı saflaştırma iddiası, sözkonusu akıldışı savı ileri sürenlerin kendi politik iktidarları için sorun doğuracak herşeyi -din adına- kaldırıp atma kurnazlıkları ile bağlantılıdır... Sonuçta, Hanbeli ideolojisi, Sünni İslam’ın Maliki, Hanefi ve Şafi kollarına göre daha geri ve sığ bir dünyanın temsilcisi olduğu kadar, Hanbeli okulunun bir türevi olan Vahabilik çok daha sığ bir dünya görüşünü temsiletmektedir. Aynı okullar, sözkonusu sığlığın ve geriliğin ayrılmaz parçaları olan derin korkularıyla alabildiğine saldırgan ve yıkıcı olabilmektedirler. Tarihin de tanıklık ettiği gibi Vahabilik, Sünni İslam’ın Maliki, Hanefi ve Şafi kollarının tümünü de -değişik ölçülerde hasım inançlar olarak- düşmanca karşısına almıştır. Hanbeli mezhebinin bir türevi olan Muvahhidun veya Vahabi okulunun/ tarikatının bu dizginsiz saldırganlığının asıl hedefi ise Şia inancı ve türevleri olmuştur. Vaktiyle İngiliz sömürgeciliği tarafından kullanılmış olan sözkonusu çelişkiler, günümüzde de ABD emperyalizmi tarafından kullanılmaktadır.     

                                                   

Vahabi inancına bağlı Suudi emirleri, Muhammed ibn Suud (ölümü, 1765) ve oğlu Abdul Aziz (yönetimi, 1765- 1803), Arap yarımadasını kana boğmuşlar, tüm anıtları, mezar taşlarını dahi tahrip ederek tarihleri boyunca büyük bir yıkıma neden olmuşlardır...  Kerbela kentini de 1801’de işgaledip kana boğan bu Vahabi inancına bağlı aile, başta Şia olmak üzere ilk üç büyük Sünni okulu dahi düşmanca karşılarına almışlardır. Sözkonusu gerici Vahabi önderleri, Arnavut asıllı yarı bağımsız Mısır Valisi (Ayan) Mehmet Ali Paşa (1769-1849; yönetimi, 1805- 49) tarafından 1812’de yenilgiye uğratılmışlardır... Aynı dönemde ve Mehmet Ali Paşa’nın güçleri ile Vahabi güçlerin savaşları sırasında İngiliz donanması, gerici Vahabi birliklerine ateş desteği sağlamışlar, savaşa doğrudan taraf olmuşlardır. Kendisini diğer Müslümanlardan çok daha “Müslüman” ilaneden Vahabi yandaşları, Mehmet Ali Paşa’ya karşı Protestan İngilizlerden rahatça askeri yardım almışlardır. Aslında sözkonusu inancın önderlerinin günümüzdeki durumları da bundan farklı değildir. Vahabi inançlı Suudi ailesi ile İngiliz emperyalizmi arasındaki ittifak 1809 yılında kurulmuştur...

 

Aynı yıllarda İngilizler, Hindistan’ın arka kapısı konumunda olan Basra Körfezi’ne egemen Kuveyt’in emiri Sabah ailesini de gizlice satınalmışlardır. Genç emperyalist bir ülke olarak Almanya’nın Hint Okyanusu’nun zenginliklerine açılma, Hindistan üzerindeki İngiliz egemenliği ile rekabet edebilme planının en önemli parçası olan Berlin- Bağdat Demiryolu projesinin son istasyonunun Basra Körfezi’ne açılan Kuveyt limanı olması planlanmıştır. Osmanlı yönetimi ile Berlin arasındaki bu işbirliğine karşılık, Büyük Biritanya, Kuveyt’in Sabah ailesi ile bağlarını 1800’lü yılların son on yılı içinde güçlendirmiştir. Ve zaten Irak, I. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz emperyalizminin eline düşünce, sözkonusu gizli “Müslüman”- Hıristiyan alışverişinin bir sonucu olarak Büyük Biritanya yönetimi, Irak’ın doğal coğrafi bir uzantısı ve limanı olan Kuveyt’i, vaktiyle satınalmış olduğu küçük Sabah ailesine al-Uqayr anlaşması ile 1922 yılında teslim etmiştir. İngiliz yönetiminin baskıları ile aynı anlaşma, 1923 yılında kukla Irak yönetimine onaylattırılmıştır. Irak’ın ingiliz mandası olma konumu sonbulunca, eski sömügeci biçimler tasviye edilmeye başlanınca, Ortadoğu petrolleri üzerindeki egemenliğini korumaya çalışan İngiliz emperyalizmi, 1961 yılında Kuveyt’i “tamamen bağımsız” bir devlet olarak ilanedip tanımıştır. Bunun üzerine Irak yönetimi Kuveyt’in kendi doğal parçası olduğunu duyurmuş ve bu emrivakiye karşı çıkmıştır. Sabah ailesi, duruma müdahale eden İngiliz ordusu tarafından korunmuştur. Bilindiği gibi, aynı üç karış boyundaki ataerkil/ pederşahi Kuveyt, Sabah’ın tavuk kümesini çağrıştıran haremi, “demokratik” ABD- İngiliz emperyalizmi tarafından laik Irak’a karşı daha sonra da korunacaktır... Büyük Biritanya, çizdiği yapay sınırlarla bu millet olmayan aşireti, bağımsız bir millet gibi ve en geniş yerinde uzunluğu 160 kilometreyi geçmeyen bu küçük toprak parçasını da devlet olarak uluslararası kurumlara kabulettirmiştir...

 

W. Bush- Blair ikilisinin “İyi Müslümanlar” olarak göstermeye çalıştıkları Müslümanlar, politik tavırları Suudi ve Sabah ailelerine benzer Müslümanlardır. Bush- Blair ikilisinin “dinler arası diyalog” veya “kültürler arası yakınlaşma” dedikleri şeyden anladıkları da, Suudi ve Sabah aileleri ile aralarında olan alışverişe, satışa benzer bir ticarettir. Paragözlere özgü “paranın dini imanı olmaz” vecizesine sadık arpa boyu bıyıklı bir başbakan da aynı ticaretin esaslı aktörlerinden birisi olarak Bush- Blair anlayışının “iyi Müslümanlar” katagorisine dahildir. Aynı arpaboyu bıyıklı başbakanın son zamanlarda geviş getirir gibi tekrarlamakta olduğu “kültürler arası yakınlaşma” sözünden anlamakta olduğu, Bush- Blair ikilisinin anladığından başka birşey değildir. Ve şühesiz bu alışverişte malı ucuza kapatanlar Bush- Blair takımı olurken, satıcı da “asıl görevi ülkesini pazarlamak olan” arpaboyu bıyıklı başbakan olmaktadır. Arpaboyu bıyıklı başbakanın önüne koyduğu resimler, örnek karakterleri ise Sabah ve Suudi aileleridir...

 

Muhammed ibn Suud’un ölümü ile yerini alan oğlu Abdul Aziz, Mısır Ayanı Muhammed Ali Paşa güçleri tarafından 1814 yılında yakalanıp barışa mecbur edilmiştir. Fakat savaş 1816 yılında yeniden başlamıştır... Sonunda, 1818 yılında Vahabi güçleri kurtulamıyacakları bir askeri çemberin içine alınmışlar ve liderleri yakalanıp idamedilmişlerdir. Bunların en öndegelenleri ise İstanbul’a, refomcu Osmanlı Sultanı II. Mahmud’a (yönetimi, 1808- 1839) yollanmışlar ve O’nun tarafından cezalandırılmışlardır...

 

Eğer emperyalizm çağında tarih bir üst düzeyde tekrarlanacaksa, emperyalist güçlerle ortaklaşa kendi halklarını soyup emperyalist katliamlara alet olanları, yakın gelecekte benzer sonların beklemekte olduğunu düşünmek hiçte hayalcilik olmaz. Veya sözkonusu karakterlerin sonlarının 1800’lü yılların Suudi önderlerin sonları ile benzeşeceğini düşünmek yanlış olmaz... Çünkü, mevcut silahli güçler ülkelerde yaşayanların çoğunluğuna, emekçi halklara güvenlik sağladıkları ölçüde sevilirler ve saygı görürler. Tarihte ömrü uzun olan imparatorlukların temel özelliği, güçlerini yıkım ve baskıdan ziyade istikrar unsuru olarak kullanabilmiş olmalarıdır. Çağdaş emperyalist güçler ve başta ABD ise, ırkçı dünya görüşlerine koşut olarak en modern silahlarla girmiş oldukları coğrafyaları sadece talan etmeyi, sınırlı sayıda bir topluluğun zenginleşmesine yönelik sömürüyü mümkün olan hızla gerçekleştirmeyi hesaplamaktadırlar. Onların gözünde buralarda yaşayan halkların herhangi bir değerleri olmadığı için, kalıcı istikrar ve güvenlik gibi konular da umurlarında değildir. Ya da sadece, yürütmekte oldukları talanın ömrünü biraz uzatacak kadar girdikleri ülkenin iç çelişkileri kullanmak ve zamanı gelince gerilerinde bir harabe bırakarak çekip gitmekten başka düşünceleri yoktur. Başta Afrika kıtası ve güney Asya ülkeleri olmak üzere eski sömürge alanlarının günümüzde içinde oldukları durum bunun en somut göstergesidir. Tüm bu gerçeklerin ışığında, eşi görülmemiş askeri makinesine karşın ABD emperyalizminin Irak ve Ortadoğu coğrafyasında uzun ömürlü olamıyacağını düşünmek tamamen gerçekçidir. Ve yine bunların bölgedeki dargörüşlü yüreksiz işbirlikçilerinin, arpaboyu bıyıklı komisyoncularının, liberal maskeli faşist medya temsilcilerinin geleceklerine acı bir gülümseme ile bakmak sanırım sonderece doğrudur.     

 

Diğer yandan, Vahabi okulunun biraz farklı bir biçimi olan Deoband okulu veya diğer arapça adıyla Dar al-Ulum veya Darul Uloom (Eğitimin/ ilmin evi), 1867 yılında Muhammed Abid Hüseyin önderliğinde Hindistan’da kurulmuştur. Aynı okulun kuruluş tarihini 1866 olarak veren kaynaklarda vardır... Bu okula takılan Deoband adı ise, Hindistan’ın kuzeyindeki büyük Delhi kentinin yaklaşık 150 kilometre kadar kuzeydoğusunda, dağlık Nepal sınırındaki Uttar Pradesh’e konumlanmış küçük Deoband kentinden gelmektedir. Burası, küçüklüğüne karşın dini açıdan önem taşıyan bir yerleşim merkezidir ve değişik kaynaklara göre o yıllarda Hindistan’da bu tip okulların sayısı bir elin parmaklarından daha fazla değildi. Sözkonusu okulun mezunları, ileride Hindistan ve Pakistan’da açılacak onlarca ve onlarca yeni dini okulun kurucuları olacaklardı...

 

Muhammed Abid Hüseyin, 1700’lü yılların İslam teoloğo Şah Veli Allah’dan ve Hindistan’da bulunan Vahabi yandaşlarından etkilenmiştir. Bu kişinin yaratmış olduğu akım, 1700- 1800’lü yıllarda Arap Yarımadasında, Kuzey Afrika’da ve Hindistan’da gözüken Cihad Hareketi, Vahabi veya Muvahhidun akımı tarafından da resmen tanınmıştır... Muhammed Abid Hüseyin’i etkilemiş olan Şah Veli Allah (1702/ 03- 1762), modern İslam teoloğu sayılan kişilerden biridir. Aynı kişi, Delhi doğumlu ve ölümlü bir Hintlidir. Babası da Müslüman olan Şah Veli Allah, kendi anlatımıyla daha 7 yaşında Kuran’ı baştan sona okuyup ezberlemiştir ve 1732 yılında Mekke’ye yaptığı Hac ziyaretinin ardında, batı Suudi Arabistan’da, Hicaz’da din eğitimi görmüştür.

 

Vahabi veya gerçek adıyla Muvahhidun okulunun kurucusu olan Muhammed ibn- Abdulvahab ile yaklaşık aynı yılda (1702/ 03) doğmuş olan Şah Veli Allah, Suudi Arabistan’da süren eğitimi sırasında Vahabi okulunun kaynağında duran muhafazakar kültürden etkilenmiş olmalıdır... Diğer yandan, bu kişiyi etkileyen önemli olaylardan biri de, Hindistan’a egemen Moğol Hanedanı’nın (1526- 1761) son İmparatoru II. Bahadır Şah’ın (yönetimi, 1837- 58), 1858 yılında tüm otoritesini yitirip Burma’ya (Myanmar) iltica etmesiyle, Hintli Müslümanların yoğun olarak yaşamakta oldukları Hindistan’ın merkezi ve kuzey bölgelerinin, Deccan ve Pencab’ın Hindu ve Sikh inanışlarına sahibolanların egemenlikleri altına girmesi olmuştur. Aslında, Hindistan’da bulunan İslam topluluğunun güvenliği için önem taşıyan Moğol otoritesi, çok önceden pratikte yitirilmiştir. Timurlenk’in mirası üzerine oturan sözkonusu imparatorluk en parlak dönemini 1556- 1707 yıllarında yaşamıştır. Şah Veli Allah’ın yetişme yılları Moğol otoritesinin pratikte yokolduğu zaman dilimine rastlamıştır... İslam düşüncesini değişen koşullara uydurmaya ve bu yönde dinde reform yapmaya çalışan Şah Veli Allah, temel dört Sünni okulun hepsini birden kabuleden eklektik/ yamama bir düşünce sistemi üretmiştir... Konuyla ilgili kaynaklara göre, sözkonusu kişinin Asrar ad-din (dinin/ inancın gizemleri) adlı bir de kitabı vardır.   

 

Herzaman kesinlikle geçerli bir kural olmasa da, kendine özgü bir inanışa sahibolan gurupların daha farklı inanışların egemenlik alanları içinde, kendilerini baskı altında hissettikleri durumlarda, genellikle reaksiyoner puritan/ safcı sekter düşüncelere sürüklenmeleri anlaşılabilir bir durumdur. Biryandan İngiliz, diğer yandan Hindu ve Sikh baskısı altındaki başkaldırıcı Müslüman gurupların, Vahabi inancı gibi puritan/ safcı Deoband okulunu neden seçtiklerini biraz anlayabilmek olasıdır. Yaşamı değişkenliği ve tüm zenginlikleri ile görerek analitik yöntemlerle ileriye yönelik çözümler üretemeyen beyinler, geçmişin “güzel günlerine” dönüş özlemini önplana çıkartırlar. Bu reaksiyondan yararı olan farklı egemen güçler de, sözkonusu reaksiyoner akımı veya akımları uygun zamanlarda rahatlıkla destekleyip manupule edebilirler... Hindistan’da Müslümanların önemli bir bölümü İngiliz sömürgeciliğine başkaldırırken, aynı sömürgecilikle anlaşan Ağa Han ailesinin temsilettiği bir diğer sekter akım olan Nizari İsmailiyesi’nin uzantısı inanç da yine Hindistan’da yeşerme olanağı bulacaktır... Reaksiyoner Vahabi veya Muvahhidun okulunun, ya da diğer benzer şekillenmeleriyle Salafi ve Deobandi okullarının yaptıkları da, Peygamber Muhammed döneminin ve bunu izleyen iki neslin yaşam tarzı ile uyumlu bir İslam inancını değişen dünya da aynen onlar gibi uygulama çabası olmuştur.

 

Sözkonusu akımların üyelerinin göremedikleri, Muhammed ve O’nu izleyen iki neslin kendi çağlarının toplumsal yaşamının ve ilişkilerinin türevleri karakterler olduğu gerçeğidir. Eğer doğru bilinebilirse, onların serüvenlerinden ileriye yönelik önemli dersler çıkartılabilir şüphesiz ama, değişen koşullarda aynen onlar gibi yaşamak ve düşünmek olanaksızdır. Değişen dünyanın, yepyeni toplumsal üretim biçimlerinin ve ilişkilerinin ortamında Muhammed dönemi yaşam tarzını uygulamaya koyma çabasının yarattığı acıklı ve komik çelişkiler, bu akımların en büyük açmazları olmuştur. Biryandan diğer Müslümanları doğru Müslüman olmamakla suçlayarak onlara saldırırlarken, diğer yandan Müslüman halkları sömüren Hıristiyan ideolojili güçlerle, Müslüman toplulukların düşmanı emperyalist devletlerle zaman zaman yakın işbirliği içine girebilmişlerdir. Sözkonusu Batılı sömürgeci güçlere karşı da dövüştükleri de olmuştur ama, zihinsel kaosları ile içine itildikleri toplumsal kaosu daha da derinleştirmekten öte başarıları olamamıştır. Sonuçta emperyalist güçler ve bu güçlerle rahatca anlaşabilen önderleri tarafından kullanılmaktan kurtulamamışlardır. Taleban güçlerinin Afganistanda oynamış olduğu rol, Suudi kırallığının vaktiyle Arap Yarımadasında oynadığı rol ve günümüdeki işbirlikçi konumu, Vahabi güçleri Sufi ağırlıklı Kafkaslar’da oynadıkları rol, tüm bunlar sözkonusu gerçeğin en somut göstergeleridirler... Kısacası, onların terminolojileri ile konuşacak olursak, Allah’a ve elçisi Muhammed’e değil, tam tersine Allah’ın ve Muhammed’in karşıtlarına, düşmanlarına hizmet etmişlerdir. Ve bu işi Muhammed’e sadakat adına yapmışlardır ve yapmaktadırlar...

 

Gerçekten bir eğitim merkezi olan Hındistan’ın kuzeyindeki Deoband okulunun programında, İslam hukuku/ şeriat bilgisi anlamında fıkh; Kuran’ın yorumu, açıklaması anlamında tefsir (tafsir); din de geleneğin öğrenilmesi, Muhammed’in sözlerinin ve eylemlerinin öğrenilmesi anlamında hadis; skolastik teoloji veya maddi verilerden değil de sadece eski metinlerden kalkılarak ilahiyat, ya da Allah bilgisi, “Yaratıcı” kuramı üzerine eğitim anlamında kelâm; ve felsefe üzerine eğitim bulunmaktadır. Kuzey Hindistan’da Deoband kentinde bulunan sözkonusu okula İslam dünyasının her köşesinden halen 1500 civarında öğrenci kayıtlıdır. Aslında, aynı okula 3 300 öğrencinin kayıtlı olduğunu yazan kaynaklar da var ve bu ikinci bilgi gerçeğe daha yakın gözükmektedir. Okulun kitaplığında arapça, farsça ve Urdu dilinde 67 bin basılı ve elyazması kitap bulunduğu aynı kaynaklarda yazılmaktadır. Okulun camisi ve konferans salonları vardır...

 

Diğer bazı kaynaklara göre, sözkonusu Dar al-Ulum veya Darul Uloom (Eğitimin/ ilmin evi) adlı Deoband okulu, Kahire’de bulunan al- Azhar Üniversitesi’nden sonra dünyadaki ikinci büyük İslami eğitim merkezidir. Aynı kaynağa göre, 2001 yılına dek buradan 65 bin öğrenci diploma almıştır. Ve bunlar, Pakistan ve Afganistan’da kurulan binlerce medrese de eğitim vermektedirler. Bir başka kaynağa göre, Taleban denen örgütlenme’nin Afganistan’da iktidarı yitirmesinden sonra dahi, halen, Hindistan’ın kuzeyindeki Deoband adlı küçük kentte varlığını sürdüren Darul Uloom adlı merkeze bağlı 30 bin Kuran okulu Hindistan’da eğitim vermektedirler... Darul Uloom, 40 hektarlık bir arazinin üzerine kurulmuştur ve sürekli yeni öğrenci evleri inşaedilmektedir. Bu kaynağa göre, sözkonusu okulda 3 300 öğrenci yatılı eğitim görmektedir. Bitmek üzere olan okula bağlı yeni cami ise, içine 30 bini aşkın kişiyi alacak büyüklüktedir. Öğrenciler ünüforma gibi geleneksel beyaz elbiseler giymektedirler ve bunların önemli kısmı daha beş yaşında iken okula başlamakta ve ancak en erken yirmi yıl sonra okulu terketmektedir. Böyle birisinin nasıl bir kafayapısına sahip olabileceğini düşünmek bile sanırım birçok kişi için ürkütücüdür.

 

Başlangıçta, Sovyet yanlısı yönetim yıllarında Afganistan’da aralarında Şia inancından olanlarında bulunduğu değişik örgütlenmelere, şavaş lordlarına yardım etmiş olan CIA, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesi ile birlikte üç milyar Dolar yatırarak Taleban’ı örgütlemiştir (bak: Yusuf Küpeli,  “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore” , http://www.sinbad.nu/not1.htm ). CIA’nın Taleban’ı örgütleyip savaş alanına sürme işine Zia- ül Hak (1924- 1988; yönetimi, 1978- 88) yönetimi sonrası Pakistan servisi de yardımcı olmuştur. Zia- ül Hak sonrası; çünkü, Zia- ül Hak’ın İran İslam rejimi ile iyi ilişkileri vardı. O, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından İran ile de ortaklık kurarak Orta Asya’da bir İslam birliği oluşturmayı düşlemekteydi. Gelecekle ilgili planlarını Amerikalı bazı dostalarına açtığı için, tüm kurmaylarıyla birlikte binmiş olduğu uçak çakılıcak ve böylece Zia- ül Hak düşlerini de beraberinde götürecekti. Uçağın düşmesine neden olan bomba, son anda ABD elçiliğinden gelen bir sepet mango meyvasının arasına yerleştirilmişti. Uçakta bulunan ABD elçisi de büyük hedefler uğruna kurban edilmişti ve FBI olayla ilgili bulgularını kamuoyuna açıklamayacaktı...

 

Afganistan nüfusunun yüzde on kadarı İran’a bağlı Şia inancından olduğu ve ülke nüfusunun üçte biri farscanın bir biçimi olan Dari dilini konuştukları için, Taleban öncesi Afganistan’ında İran’ın büyük etkisi vardır. Puritan/ safcı bir İslami ideolojiye sahip Taleban, asıl olarak bu ülkedeki İran etkisine karşı örgütlenmişti. Daha önce de ifade edildiği gibi, Vahabi ve Deobandi gibi inançlar asıl olarak Şia’nın ve türevlerinin düşmanı olmaktadırlar... Şah Rıza pehlevi döneminde de İran’ın Afganistan üzerinde etkisi vardı ama, bu etki ABD politikalarından yana kullanılmıştı. Aynı nedenle Sovyetler Birliği ile İran arasında problemler doğmuştu ve mevcut Afgan yönetimini destekleyen Sovyet yönetimi de, ABD yanlısı İran monarşisine ve Pakistan yönetimine karşı, her iki ülkenin de güneyinde yaşamakta olan ayrılıkçı ve Sünni inanca sahip Beluci azınlığına destek vermişti... Değişen koşullar içinde ABD yönetimi, Afganistan üzerindeki İran İslami rejiminin etkisinden sonderece rahatsızdı ve bu nedenle kökten- dinci Taleban büyük bir yatırımla örgütlenip savaş alanına sürülecekti...

 

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından iktidardaki diğer İslamcı güçlere karşı savaş alanına sürülen Taleban, Vahabi tarikatının Hindistan doğumlu türevi Deonband okuluna bağlı militanlardan oluşmaktaydı... Ve bunlar sadece CIA paraları ile değil, aynızamanda Vahabi Suudi (Saudi) Arabistan’ın petro- Dolarları ile de beslenmişlerdir. Taleban’ın öndegelen ortakları arasında bulunan Usame bin-Laden, bilindiği gibi Vahabi inancındandır. Kısacası, Vahabi gurublar da Taleban’ın safında Afganistan’da savaşa girmişlerdir. Ayrıca, Kafkasya’da kışkırtılan benzer savaş ortamında da Vahabi örgütlenmesi önemli rol oynamıştır. Birçoğu dışarıdan gelme önderleri ve militanlarıyla Kafkasya’da da sahneye sürülen Vahabi güçleri, Afganistan’da bulunan Taleban ile sıkı işbirliği içinde eylemlerini yürüteceklerdir.

 

CIA tüm bu güçlere, Taleban ve ortaklarına parayı, Orta Asya ve özellikle Afganistan üzerindeki Şia İran’ın etkisini kırabilmek amacıyla yatırmıştır. Kafkasya’ya yapılan CIA yatırımının ise daha çok Rusya Federasyonu’nu zor durumda bırakmaya yönelik olduğu bellidir... Aynı köktendinci gurupların beslenebilmeleri amacıyla Afganistan, daha Taleban öncesinde bir eroin üretimi cennetine dönüştürülmüştür. CIA’nın himayesi altında yapılan eroin üretimi, yine aynı servisin yardımları ile Avrupa ve ABD pazarlarına nakledilebilmiştir. Batı’nın eroin tüketiminin yüzde 70- 80 kadarını karşılayan Afganistan kaynaklı üretimin kazancı, köktendinci silahlı gurupların önderleri olan savaş lordları ile CIA görevlileri arasında paylaşılmıştır. Aslında benzer işler Vietnam, Laos, Kamboçya ve Burma adlı ülkeleri içine alan coğrafyada da gerçekleştirilmiştir.

 

Kafkasya’da kışkırtılıp beslenerek savaş alanına sürülen Vahabi güçler, Anglo- Amerikan petrol tekellerinin bölge petrollerine ve enerji yollarına rakipsiz egemen olma hedefleriyle bağlantılıdır. Kafkaslar’da CIA faliyetleri de biryanıyla İran’a karşı olmakla birlikte, asıl olarak Rusya Federasyonu’nun egemen olduğu Birleşik Devletler Topluluğu’na karşıdır. Şüphesiz bu durum, İran ile Birleşik Devletler Topluluğu’nu yaklaştıran en önemli etkenlerden biri olmuştur... Afganistan’da savaş alanına sürülen Taleban güçleri ve ardından başlayan ABD işgali ise, Orta Asya doğal gazının ve petrolünün Hint Okyanusu’nun bir uzantısı olan Arap Denizi’ne ABD kontrolunda akıtılabilmesi çabasıyla bağlantılıdır. Başlangıçta ABD yönetimi ve bölgedeki işbirlikçisi Pakistan yönetimi tarafından desteklenmiş olan Taleban ve Deoband güçleri, Afganistan’da sadece Şia inancına bağlı örgütlerle karşı değil, aynızamanda Sünni inançlardaki diğer örgütlere karşı da savaşmışlardır...

 

Şüphesiz aynı olay, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından Taleban’ın sahneye sürülmesi operasyonu, sadece İran ile ilgili değildir. Afganistan egemenliği ile ilgili ABD planları, sıradan bir enerji yolu denetimini çok aşan global/ bütünsel bir egemenlik stratejisinin parçasıdır. Afganistan egemenliği, Orta Asya ve dolayısıyla Avrasya egemenliğine yönelik ABD stratejisinin en önemli parçasıdır. Ve zaten bu nedenle Pentagon, doğu, batı, kuzey, güney tüm geçitleri denetleyen Afganistan’a, başta Çin’i ve Rusya’yı olmak üzere tüm bölge ülkelerini tehdit eden önemli askeri üsler kurmaktadır. Kısacası, Vahabi ve Deobandi gibi inançların yandaşları bu büyük egemenlik mücadelesinde ABD emperyalizmi tarafından birer piyon olarak kullanılmışlardır ve halen kullanılmaya çalışılmaktadırlar.

 

Sözkonusu ABD egemenlik stratejisi, tüm bölgeye yönelik ABD tehdidi, başını Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve Rusya Federasyonu’nun çektiği, aynızamanda halkının önemli kısmı Müslüman ve -Tacikistan dışında- Türk olan Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi Orta Asya ülkelerinden oluşan Shanghai/ Şanghay İşbirliği Örgütü’nün doğmasına yolaçmıştır. Orta Asya halklarının ve aralarında Çin, Rusya, İran, Pakistan, Hindistan gibi ülkelerinde bulunduğu bölge devletlerinin ekonomik yararlarına ve güvenliklerine yönelik emperyalist müdahaleyi durdurmak ve bölge ülkeleri arasında hertürlü işbirliğini geliştirmek amacıyla 15 Haziran 2001 günü Çin’de, Shanghai (Şanghay) kentinde atılan adım, günümüzde temposunu hızlandıran bir yürüyüşe dönüşmüştür. Hindistan gibi dev bir güç, 2005 yılı ortasında, aynı örgütlenmenin güvenlikle ilgili bölümüne Pakistan ve İran ile birlikte üye olmuştur. Çin ve Hindistan arasındaki sorunların geçmişte kalmaları ve hatta 2005 yılı başında iki ülkenin donanmalarının ilk kez gerçekleştirdikleri ortak tatbikat; ve yine Çin ile çok köklü ilişkilere sahibolan Pakistan ile Hindistan arasında başlamış olan yakınlaşma; on yıllar sonra Rusya Federasyonu ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2005 yazı içinde gerçekleştirdikleri ilk büyük ortak askeri tatbikat, ABD emperyalizminin Avrasya egemenliğine ve dolayısıyla dünya egemenliğine karşı birlik oluşturma çabalarını göstermektedir. Shanghai/ Şanghay İşbirliği Örgütü’nün şekillenip genişlemeye başlaması, köktendinci örgütlenmelerin de alet edilmeleriyle yürürlüğe sokulmaya çalışılan ABD’nin Orta Asya ve Avrasya egemenliği planlarınının karşısında ciddi bir gücün doğmakta olduğunu göstermektedir...

 

Aslında, Kafkaslar’da ve Kafkaslar’ın savaş alanı olan Çeçenistan’da, başlangıçta, Nakşibendilik ve Kadirilik gibi ılımlı ve çok daha rasyonalist Sufi inançlara egemendi. Anglo- Amerikan petrol tekellerinin yararları doğrultusunda Vahabi güçler, bu barışcı ve göreceli akılcı Sufi inançlara karşı desteklenip büyütülmüşlerdir... “Vahabi inançlı güçlerin ünlü önderlerinde Hattap, Suudi Arabistan doğumludur ve emrindekilerin çoğunluğu’da Suudi Arabistanlı veya Kuzey Afrikalı kökten- dincilerdir. Yine aynı güçler arasında en öndegelen önder olan ve aynızamanda teolog konumunda bulunan Şamil Basayev ise, Ürdün doğumlu bir Çecen’dir. Suudi parası ve CIA silahları ile beslenen bu gurupların asıl sorunları ise, Baku- Grozny- Novorosisk petrol boru hattı üzerinde denetim kurmaktır. Eğer Vahabi güçler amaçlarına ulaşabilirlerse, bu kârlı işin kaymağını, Hazar petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan Anglo- Amerikan petrol şirketleri, ‘Yedi Kızkardeşler Kulübü’ yiyecektir. Suudi Arabistan petrollerini çıkartıp pazarlayan ARAMCO içinde Exxon-Mobil ortaklığı ile egemen olan, 200’ü aşkın ülkede yatırımları bulunan Rockefeller gurubu, Hazar petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan diğer Amerikan şirketleri, ‘Yedi Kızkardeşler Kulübü’, Rusya Federasyonu’nun Hazar petrollerinin denetimi ve pazara ulaştırılmaları üzerindeki tüm etkilerini sıfırlayabilmek için bölgedeki köktendinci şiddeti dolaylı yöntemlerle desteklemektedirler.

 

Kuzey Kafkasya’da süren gerilim ve çatışma, boru hattını Rus hükümetine pahalıya malederek Rusya’nın Hazar enerji kaynakları üzerindeki ve Kafkasya’daki etkisinin ABD yararına zayıflamasına yardımcı olmaktadır. Şüphesiz kentleri yerlebir eden Rus ordularının da halka insancıl davrandıkları söylenemez ama, sonuçta olayın özü petrol kavgasıdır ve silahlı Vahabi güçler bu bölgede çok daha gerici emperyalist bir gücü temsil etmektedirler.” (bak: Yusuf Küpeli, ABD’nin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar  http://www.sinbad.nu/kafkasl.htm http://www.sinbad.nu/kafkas.htm )

 

Sovyet otoritesinin yıkılması ile birlikte bölgede doğan kargaşa ve Rusya Federasyonu yönetiminin hataları, Vahabi güçlerin Kafkaslar’da gelişmelerini kolaylaştırmıştır... Yine Sufi inançların egemen olduğu Bosna- Hersek’te, aynı petro- Dolarlar yardımıyla Vahabilik beslenmiştir. Müslüman halka karşı kanlı etnik arındırma ve soykırım süreci sırasında yaşanmış olanlar ve Batı’nın güçlü devletlerinin uzun süre bu soykırıma seyirci kalması, bölgede Vahabi örgütlerin gelişmelerine yardımcı olmuştur.     

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar.

 

Hint-İran mitolojisi diyoruz, çünkü Hint ve İran toplumları, tarih ve inançlar olarak ortak köklere sahiptirler... Yves Bonnefoy’a göre, İ. Ö. 3000 yıllarında -bilinebilen en eski yurtları- Doğu Avrupa’dan Asya içlerine doğru göçe başlayan birkısım Hint-Avrupai aşiretler, İ. Ö. 2000’in başlarında, Asya içlerinden güneye doğru dönmüşlerdir. Bazı aşiretler Keşmir ve Pencap’dan başlayarak tüm Hindistan’ı işgal ederlerken, diğerleri Afganistan dağlarına ve İran platosuna girmişlerdir. İ. Ö. 1800’lü yıllarda tüm İran’ı Kafkaslar’a ve Mezopotamya’ya dek elegeçirmişlerdir. Med aşiretleri kuzeye, şimdiki Urmiye gölü civarına ve bu gölün kuzeyine, Azerbeycan’a yerleşirlerken, Pers aşiretleri ise güneye, Zagros silsilesinin doğusuna yerleşmişlerdir... İran dini Zoroastrianizm’de, Hindistan’da egemen olan Hinduizm’de, aynı kökten, Hint-Avrupai Vada dininden türetilmişlerdir...

 

Her iki akraba toplumun dinleri de aynı kökten türetilmiş olmakla birlikte, Hinduizm inancının üstün “Yaratıcı” güçleri, olumlu karakterleri, Zoroastrianizm inancında yıkıcı Şeytanlar (Demon) rolünde gözükmektedirler. Hintliler için de bu olayın tam tersi geçerlidir. Kısacası İran dini Zoroastrianizm için olumlu olan Hinduizm için olumsuzdur ve tam tersine Hinduizm için olumlu olan da Zoroastrianizm için olumsuzdur... Hinduizm’in ilk aşaması olan Veda dininin kozmolojisinde sonradan ortaya çıkan “kaos”, Devas ve Asuras adı verilen güçlerin çatışması sonucudur ve bu çatışma felsefi anlamda birçeşit dualizm, zıt güçlerin karşıtlıkları olmaktadır. Sadece “kutsal” metinlerin kaleme alındıkları bir yazı dili olan Sanskirit dilinde Devas, “Tanrısal” anlamına gelmektedir ve aynı güce iranlılar Daeva demektedirler. Süreç içinde evrimleşecek, değişik aşamalardan geçecek olan Hindu mitolojisinde bir gurup egemen “Yaratıcı” gücü, gök, hava ve yer ile ilgili Tanrıları (Varuna, Indra Soma) temsileden Devas, İran’da, Zoroastrianizm inancında demon (yıkıcı şeytan) anlamını yüklenecektir... Hinduizm’de daha alt güçte birgurup Tanrıyı, daha doğrusu titan (otoriteye başkaldıran tanrısal güçler) ve demonları (yıkıcı şeytanları) sembolize eden Asuras, İran dini Zorostrianizm’de tam tersine Asura ve ardından Ahura (akıllı, bilge) adıyla en üstün Yaratıcı güç, sadece iyilik yapan tek “Yaratıcı” güç Ahura MazdaAkıllı Lord” veya “Akıllı Yaratıcı”) olacaktır.

 

Doğa üstü oluşum, ruh anlamına gelen demon sözcüğü, grekçe daimon sözcüğünden türemiştir ve bu üstün “ruh” değişik mitolojilerde farklı anlamlar taşımaktadır... Eski Grek düşüncesinde daimon tamamen olumlu bir anlam içermektedir. Yine Hinduizm inancında aldığı Devas adıyla, Veda aşamasında ve ileri aşamalarında tamamen olumlu, yaratıcı büyük bir gücü ifade etmektedir. Buna karşın İran inancı Zoroastrianizm için Daeva yıkıcı, kinci bir şeytan olmaktadır... Yahudilik (Tevrat) Hıristiyanlık (İncil) ve İslamiyet (Kuran) için demon, aynışekilde şeytan anlamına kullanılmaktadır. Demon, İslamiyet’te, Allah’ın düşmanı, karşıtı anlamında İblis veya Şeytan olarak anılmaktadır...

 

İran inancı Zoroastrianizm’in kozmolojisindeki (evren, varlık açıklaması) düalizm, iyi ile kötünün sürekli kavgası, Hint felsefesinde, İ. Ö. 1500 yıllarında başlayan ve yedi aşamadan geçen Hinduizm’de de vardır... Bu düalizm, mevcut masalların kaynağı sayılan ve belli başlı tüm batı ve doğu dillerine çevrilmiş olan Hint kökenli “Kelile ve Dimne”de kendisini en açık ve popülarize edilmiş biçimiyle gösterir. Beydeba (Bidbay, Bidba) adlı Hintli bir düşünüre maledilen yapıt, daha sonra İran’da Pahlavi dilinde (orta İran dili) geliştirilmiş ve ileride (651 yılından sonra) İslam kültürüne de uyarlanmıştır... Binbirgece masalları gibi ve ondan çok önce masal içinde masal üslubuyla yazılmış bu derin politik içerikli ve etik (ahlaki) yapıtın asıl amacı, biri iyiliği, diğeri ise kötülüğü simgeleyen Kelile ve Dimne adlı iki çakal aracılığıyla hükümdarlara ülkelerini adaletli biçimde yönetmeyi öğretmektir.

 

1- Emperyalist hesapların ürünü demagojik suçlamalar, sahte birlik çağrıları ve ikiyüzlülükler üzerine kısa notlar

 

2- İslam dininin kültürel kökleri ve dinin doğduğu yıllardaki devrimci karakteri üzerine kısa notlar

 

3- Muhammed ve İslamiyet'in doğuşu üzerine kısa notlar

 

4- İlk dört Halife; Osman ve Kuran’ın derlenişi; Halifelik kurumu,  politik cinayetler, Emevi İmparatorluğu’nun doğuşu ve İspanya Emevileri üzerine kısa notlar

 

5- Harici ayrılığı ve ünlü Abbasi Halifesi al- Mamun’un rasyonalizmi, Abbasi Halifeliği ve Türkler üzerine kısa notlar

Not 1: İdeolojiler, istismarları ve psikopat karakterler üzerine notlar.

Not 2: Şeytani bir zeka olarak Dareius ve devlet örgütlenmesi üzerine kısa notlar.

Not 3: Mani, Manicheism, Bogomil ve Balkanlar’a giren Sufi inançlara sahip Türk öncü birlikleri üzerine notlar.   

Not 4: Türkiye Cumhuriyeti’nde Hilafet kurumunun kaldırılması, tek eşli evliliğin, kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması üzerine kısa notlar.

 

6- İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli mezhebi, Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya, Muhammed ibn- Abdulvahab ve Muvahhidun veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar

 

Not 5: Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar. 

7- Sünni İslam'ın ilk üç ana kolu: Maliki, Hanefi, Şafi okulları üzerine kısa notlar

Not 6: İslam inancının bakış açısıyla Türkiye’de varolan gerçek münafıklar ve din tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

8- İsmailiye Şiası, Fatımi Halifeliği, Nizari Şiası, Hassan-e Sabbah, Ağa Han, “Çılgın Halife” al-Hakim ve Durzi inancı üzerine kısa notlar

Not 7: Hassan-e Sabbah karakterinin veya inançsızlık ile atbaşı gelişen değer yargısızlığın, ölçüsüz yalanın ve kötülüklerin çağdaş temsilcileri üzerine, inanç tüccarı politikacılar üzerine kısa notlar.

Not 8: Pakistan ve Hindistan’ın bağımsız devletler olarak doğuşları üzerine not.

Not 9: Fatımi Halifeliği’nin sonu ve Selahaddin Eyyubi üzerine kısa not.

9- Şia’nın en gelişmiş biçimi olarak 12 İmam Şiası ve Sufi İslam üzerine çok kısa notlar

Not 10: Hint- İrani mitolojilerde bulunan düalizm, kökleri Zoroastrianizm’e uzanan Mehdi/ Mesias inancı ve sözkonusu mitolojilerin Nazi Partisi tarafından istismarları üzerine not.  

 

Not 11: Çaldıran zaferi ile Osmanlı sınırları içine katılan Kürt bölgelerinin stratejik önemi, idari yapıları, kürt beylerinin doğaları, bu barışçı katılımda başrolü oynayan İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt veya Sekiz Cennet adlı kitabının adı ile İslam kozmolojisinin bağı üzerine notlar. 

 

10- Şia inıncından filiz vermiş bir dal olarak Suriye Alaviliği üzerine kısa notlar

 

Not 12: Sykes-Picot Anlaşması; Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler; demokrasi, Baas Partisi, Nazi Partisi, faşizm, emperyalizm ve yalanlar üzerine kısa notlar.

 

11- Şia inancının türevlerinde olan Anadolu Alevi inancı, inancın Zoroastrianizm ve Şamanizm bağları ve yine sufi inançlar üzerine üzerine kısa notlar

 

Not 13: Timurlenk’in Yesevi için yaptırdığı görkemli anıt- mezar üzerine not.

Not 14: Yeniçeri Ocağı ile birlikte Alevi- Bektaşi kurumlarına vurulan darbe; günümüzde de sürmekte olan politik dışlama ve yozlaştırma çabaları; sözde Ahmet Yesevi’ye sahip çıkan ünlü politikacıların ikiyüzlülükleri; ve halk kültürünün en insancıl ilerici yanlarına sahip çıkma yeteneğinden yoksun “solcu” tipler üzerine not.

Not 15: Bu dersi alabilmek için, herşeyden önce ahlaken çökmemiş sağlıklı insan olmak gerekir...

12- Sözü bağlarken

 

Yararlanılan kaynaklar

Ekim 2005

e-post: yusuf@comhem.se         www.sinbad@sida.nu  

http://www.sinbad.nu/