|
Toplam 556.195 karakterden oluşan aşağıdaki kitabın düzeltmeleri 2 Temmuz 2008 akşamı tamamlanmıştır. Görülebilen imla hataları, bozuk cümleler düzeltildikleri gibi, metne yeni bazı cümleler de eklenmiştir. Bazı paragraflar yeniden şekillendirilmiştir. Sözkonusu düzeltmelerin ardından kitap, 12 punto ile 149 A-4 dosya sayfası olmuştur. Kaynaklar ise 10 punto ile yaklaşık 15 A-4 dosya sayfası tutmaktadır. Halen görülememiş birtakım imla hataları bulunabilecek olsa da, dokuz bölümden oluşan bu kitabı, 02/ 07/ 2008 geceyarısından sonraki biçimiyle okumak daha doğru olur İyi okumalar dileğiyle- Yusuf Küpeli Yusuf Küpeli, Afganistanın işgali yedinci yılını, Irakın işgali beşinci yılını doldururken, emperyalist planlar, saldırganlıklar, yalanlar üzerine notlar
1) Kâr ve kariyer için olan gerçekler için olmaz (...) Böyle bir dünya da, görsel-işitsel- yazılı basın, doğru haber verme ve gerçeği arayıp bulma motivasyonundan hızla uzaklaşmaktadır. Medya, kendisine egemen sermayenin asıl motivasyonu olan azami kâr motivasyonu ile işleyen yalan makinalarına dönüşmektedir. Medya organları, kendi üzerlerinde egemenlik kurmuş olan mali-sermaye gurubunun hesaplarına uygun çarpıtılmış haberler yaymaktadır... birinci bölümün tamamı için tıkla
![]() 2) Emperyalizmin gözüyle acılı Afganistan ve 11 Eylül yalanları (...) Bülovun anlatımıyla, İngiliz hava kuvvetleri, uçakları uzaktan yönetim tekniğini 1950li yıllardan itibaren geliştirmişlerdir. Daha sonra bu teknik, 1970li yıllarda, bir Pentagon organı olan Defense Advanced Research Projets Agency (DARPA) tarafından daha da geliştirilmiş ve uçak korsanlarına karşı bir savunma sistemi olarak büyük yolcu uçaklarına da monte edilmiştir. Sözkonusu teknik sayesinde, kaçırılan yolcu uçaklarının yerden yönlendirilerek alanlara kolayca indirilebilmeleri sağlanmaktadır. Ve şüphesiz, kaçırılmamış uçakları da birer güdümlü füze gibi belirli hedeflere yönlendirebilmek olasıdır... Yine aynı teknik, kaçırılan uçakların pilot kabinelerindeki tüm konuşmaları dinleme olanağı vermektedir. Pilotun, veya korsanın uçağı yönetmesini de engelleyebilmektedir. Yani, 11 Eylül olayında korsanların rol oynadığını kabuletsek bile, sözkonusu teknikle bunları engellemek olsıdır... İşin uzmanı eski bakan Bülovun açıklık getirdiği teknikle, uçağı dışarıdan yönlendirmek, radyo dalgaları ile yönlendirilen bir model uçağı yönetmekten daha zor değildir. Ve bu teknikle aynızamanda dört uçak birden yönlendirilebilmektedir. Zaten 11 Eylül günü de dört uçak kaçırılmıştır veya dört uçağın kaçırıldığı haberi verilmiştir... (...) Ve Evet, 11 Eylül 2001 terör eyleminin kurbanlarından Barbara K. Olson, bindiği uçak Pentagona çarpmadan önce, durumu kocasına kahramanca rapor etmişti... Barbara Olsonun kahramanlığından iki ay kadar sonra, 16 Kasım 2001 günü, terör şehidi kahraman eşine Federalist Sosyetede övgüler yağdıracak olan Ted Olson, aradan üç yıl geçtikten sonra eşinin ortaya çıkışına sevinmişmiydi, bilinemez ama... ikinci bölümün tamamı için tıkla
3) Kısaca, 11 Eylül provokasyonunun ve Afganistanın işgalinin müjdecisi Ahmed Şah Mesud süikasti üzerine ![]() (...) Ahmed Şah Mesud, Sovyet birliklerine karşı savaşmış, önemli başarılar kazanmıştı, ve en önemli saldırıları CIA tarafından finanse edilmişti ama... Bu savaş sırasında CIAnın Pakistanda istasyon şefi olan Milton Beardene göre Mesud, Rus güçleriyle savaşmaktan ziyade, Sovyet sonrası başlayacak olan içsavaşa hazırlanmaktaydı. Yani, Onun hakkındaki ikircimli raporlar CIAnın arşivlerinde durmaktaydı... (...) ABD yetkililerinin Şah Mesud hakkında verebilecekleri tüm negatif notların bir bileşkesi olarak, Washington açısından onunla ilgili dördüncü olumsuzluk, Mesudun kafa yapısının, gerçek anlamıyla ABD kuklası bir yönetimin başı olmaya uygun olmamasıydı. Uygun olmamanın ötesinde, ABD açısından işleri bozacak özellikler taşıyan bir düşünce yapısına sahipti Mesud... Herşeyden önce Mesud, eski Afgan bürokrasisi içinden gelen, tüm eğitimini Afganistanda görmüş gerçek bir Afganistanlı ve Asyalı idi. Hatta O, ABD için, Pashtun asıllı Taleban önderlerinden daha tehlikeliydi. Çünkü Taleban önderleri, hiç te ahmak olmamalarına ve hesaplarını bilmelerine karşın, katı dini dogmaların etkisinde kalmaktaydılar. Bu zaafları onların manevra olanaklarını kısıtlamaktaydı... Sonuçta, mevcut kafa yapısıyla Şah Mesud, birtakım petrol şirketlerinin yararları yerine, Afganistanın ve Afgan toplumunun yararlarını ön plana almaya kalkışabilirdi... İktidarı elegeçirmesinin ardından, toplum içindeki ünü nedeniyle, gerektiğinde Şah Mesudu alaşağı etmek iyice zorlaşabilirdi... üçüncü bölümün tamamı için
(...) W. Bush (1946), 20 Ocak 2001 günü başkanlık koltuğuna oturmasından hemen sonra, kural tanımaz iş bitirici aile geleneğine uygun olarak, 2001 yılı Şubat ayında Taleban ile görüşmeleri başlamıştı. Aynı yılın Mart ayı içinden özel bir Taleban temsilcisi, yanında çok değerli bir Afgan halısı armağanla Washingtona gelecek, ve W. Bush yönetiminin şef uygulamacısı ile sözkonusu petrol işi üzerine pazarlığa başlayacaktı. Kalpten olmayan görüşmeler sırasında, Beyaz Saray temsilcisi Brisard, Taleban temsilcisine, Ya bizim altın bir halı olan teklifimizi kabuledersiniz, ya da biz sizi halı bombardımanının altına taşırız!, diyecekti. (...) Anlaşılmış olacağı gibi, Unocal uluslararası ilişkiler ikinci başkanı Maresca, Afganistanın kuzeyinde bir Kuzey İttifakı ve Kabilde Taleban hükümeti varken, bu iş olamaz, diyordu... CIA tarafından desteklenip denenmiş olan Mucahidin koalisyonu, ardından Taleban rejimi, petrol devlerinin aradıkları istikrarı, güveni sağlayamamışlardı. Bu koşullarda, ya Taleban ehlileştirilerek Afganistanın gerçek anlamıyla egemen tek hükümeti haline getirilecek ve ![]() ardından Batının şartlarına uygun boru hatları anlaşması yapılacak, ya da şimdiye dek denenmiş olanların dışında bir alternatif bulunacaktı. Bu alternatiflerin her ikisinde de Kuzey İttifakı gibi bir güce gerek yoktu. Kuzey İttifakı denen gücün kolayca bitirilebilmesi ve kalanlarının yeni yapıya entegre edilmeleri olayı, ittifakın askeri kanadının önderi Şah Mesudun yokedilmesinden geçmekteydi... (...) Taleban temsilcileri ile yapılan görüşmelerin 2 Ağustos 2001 günü kesilmesinin üzerinden bir ay kadar bir zaman geçtikten sonra, Dünya Ticaret Merkezinin İkiz Kulelerine yönelik provokasyon gerçekleşecek, ve olayın sorumluluğu, Bush ailesi ile petrol işinde olan Usame bin Ladene yüklenecekti. Talebandan Ladeni teslim etmesi istenecek, Pakistan tehdit edilecekti. Ardından, 11 Eylül olayının üzerinden daha bir ay bile geçmeden, 7 Ekim 2001 günü Afganistan, halı bombardımanının altına taşınacaktı. Halı bombardımanı ile birlikte ülkenin işgali de başlatılacaktı. Zaten kesintisiz emperyalist kışkırtmaların ve çatışmaların içinde alabildiğine yoksullaştırılmış ve ekonomisinin yüzde 50si Opium üretimine bağımlı kılınmış Afgan halkı, işgalin daha ilk yılında ezici çoğunluğu masum sivil halktan 20 bin can verecekti. Unocalın ve bağlantılı şirketlerin tatlı kazançları için vurulan Taleban değil, tüm Afgan halkı ve tüm bölge idi aslında... dördüncü bölümün tamamı için tıkla
![]() (...) Irak halkının halen sürmekte olan bu en korkunç trajedisinin ilk perdesi, 1900lü yılların başında petrolün enerji kaynağı olarak öneminin ortaya çıkmasıyla ve Irakta petrol olduğunun anlaşılması ile birlikte açılmıştır... Daha I. Dünya Savaşı sürerken, 9 Mayıs 1916 günü, Çarlık Rusyasınıda yanlarına alan İngiltere ve Fransa, gizli Sykes-Picot Anlaşması ile Osmanlının doğusundaki ve Arap yarımadasındaki topraklarını paylaşmışlardır... (...) Irak yönetimi, 9 Nisan 1972 günü Sovyetler Birliği ile Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalayacaktı. Anlaşma, politik, ekonomik ve askeri konularda işbirliğini öngörüyordu. Ayrıca Sovyetler Birliği, Irakı silahlandıracaktı... Bu anlaşmanın hemen ardından, Nisan ayı içinde Irak, tüm petrol sahalarını ve endüstrisini bütünüyle millileştirecekti. Irak devletinin bu tutumu, o güne dek al-Bakr yönetimine karşı açık düşmanca bir tavır almamış olan ABDyi, Irak ile karşı karşıya getireekti. Amerikan ve İngiliz paraşütçüleri ve deniz piyadeleri, Iraka müdahale için, Ürdüne ve Lübnana yığınak yapacaklardı. Fakat henüz güçlü bir Sovyetler Birliğinin varlığı, Çin-Sovyet bölünmesinin tam açığa çıkmamış olması, ve Çinin gücü, Arap ülkeleri arasındaki dayanışma, ABD-İngiliz ortak müdahalesinin, 1990lü ve 2000li yıllara dek ertelenmesine yolaçacaktı... (...) Saddamın kesin iktidarı ile birlikte, Baas Partisi içinde sol kanadı temsiledenlere yönelik güçlü bir temizlik operasyonu başlatılmış ve kısa sürede yüzlerce parti yöneticisi ve üyesi öldürülmüştür. Benzer ve daha etkili saldırılar Irak Komünist Partisine ve sendika önderlerine yönelmiştir. Komünist Partisinin kurtulabilen önderleri Irakı terketmek zorunda kalmışlardır... Bazı kaynaklara göre, iktidara bütünüyle egemen olmasından iki ay sonra çok geniş katılımlı bir Baas toplantısı örgütleyen Saddam Hüseyin, hemen burada 200 kişiyi infaz edecekti. Birsüre sonra öldürülenlerin sayıları 500ü bulacaktı... Saddamın tüm bu operasyonları, demokrasi havarisi rolü oynayan ve ileride demokrasi getirmek için Iraka saldıracak olan Batılı önderler ![]() tarafından hararetle desteklenecek ve Saddam Hüseyin iktidarının gereksinim duyduğu tüm yardımlar Iraka akmaya, ticari ilişkiler gelişmeye başlayacaktı. Beyaz Sarayın hazırladığı terörizmi destekleyen devletler listesinde yeralmasına ve ABDnin Irak ile olan diplomatik ilişkilerin büyük ölçüde askıya alınmış olmasına karşın, Saddam Hüseyin desteklenmeye başlanmıştı... (...) Eylül 1980de Irak ordularının İran topraklarına girmesi ile savaşın başlamasının ardından, Reagan yönetimi, Şubat 1982de, Irakı terörist devletler listesinden çıkartacaktı. Ve aynı yıl Irak, ABDden enformasyon ve silah yardımı almaya başlayacaktı. İleride, W. Bush iktidarının ilk döneminde ABD savunma bakanı rolünü postu ile politika sahnesinde gözükerek Afganistana ve Iraka yönelik saldırılan birinci derecede sorumluları arasında yeralacak olan Donald Rumsfeld, 1983 yılında, başkan Ronald Reaganın özel elçisi olarak Irakı ziyaret edecekti. Rumsfeld ile Saddam Hüseyinin dostca el sıkışırken çekilmiş fotoğrafları gazetelerin birinci sayfalarını süsleyecekti. Ve bu ziyaretin ardından, 1984 yılında, Irak ile ABD arasında tam diplomatik ilişkiler yeniden kurulacaktı... (...) Eski CFR başkanlarından, Beyaz Sarayın ulusal güvenlik danışmanlarından, Nixon ve Ford dönemleri Dışişleri Bakanı Kissinger, 1969- 76 yıllarında ABD dışpolitikasının baş mimarı olan bu kişi, İran-Irak savaşı için, Umarım birbirlerini yokederler!, demekten çekinmeyecekti... beşinci bölümün tamamı için tıkla
![]() (...) Bağdatta bulunan ABD büyükelçisi April Glaspienin igvasına (yol şaşırtmasına, baştan çıkartmasına) uymaya psikolojik olarak zaten hazır olan Saddam Hüseyinin, petrol fiyatlarının düşmesine neden olma ve sınırından petrol çalma gerekçeleri ile 2 Ağustos 1990 günü Kuveyti işgaletmesinin ardından, Washington ve sadık destekçisi Londra, Irakın tüm petrollerini millileştirmiş olduğu 1972 yılında ve yine1973 İsrail-Mısır savaşı ile birlikte başlamış olan petrol krizi sırasında gerçekleştirememiş oldukları askeri müdahale için en uygun fırsatın en uygun zamanda doğmuş olduğuna inanarak harekete geçmişlerdir... (...) Kuveytin işgali ile Arap ülkeleri arasında, özellikle Körfez Emirliklerinde ve Suudi Arabistanda Iraka yönelik korkular yayılmıştı. Kuveytin işgali ile, zaten tam bir birlik oluşturamayan Arap devletlerinin arasına iyice kama sokulmuştu. Irak ordusunun işgali başlatmasından bir gün sonra, 3 Ağustos 1990 günü Saddam Hüseyin birlikleri Kuveytin Suudi Arabistan sınırına dayandığı zaman, Arap Birliği, Irak suçlayacaktı... (...) Birleşmiş Milletler, aldığı 29 Kasım 1990 tarihli ve 678 numaralı kararı ile, Irakın Kuveytten çıkartılması dahil önceki birleşmiş milletler kararlarının yaşama geçirilebilmesi için, 15 Ocak 1991 gününden sonra ne gerekiyorsa onun yapılmasını bildirecekti. Çinin kuvvet kullanılmasına yönelik vetosuna karşın karar geçecekti. Bu işten üç gün sonra, en yoksul Arap ülkesi Yemende, Iraka karşı kuvvet kullanılması kararını protesto edecekti. Diğerleri sessizdi... New Yorkta Birleşmiş Milletlere aldırtılan bu kararların gerisinde Washingtonun, Beyaz Sarayın durduğu, Beyaz Sarayda alınan kararların Birleşmiş Milletler kararları haline getirildiği açıkça anlaşılmaktaydı... ![]() (...) Pentagonun -çok önceden planlandığı anlaşılan- hainane Körfez seferinden iki yıl kadar sonra, 1993 yazında, CFR (Dış İlişkiler Meclisi) organı Foreing Affairs adlı ünlü dergi de, Samuel Huntington imzası ile kültürler arası savaştan sözeden uzun bir makale yayınlanacaktı. Ismarlama olduğu açıkça belli olan sözkonusu makale, daha sonra kitap haline getirilecekti... (...) Washingtonun rakipsiz egemenliğine giden yolun taşları sırasına göre doğru biçimde döşenmeli idi... Parçalanan Balkanlar müdahaleye hazır hale getirilirken, Saddam Hüseyinde, büyütülecek olan İslam korkusunun en önemli aygıtı olarak kullanılabilir, sürekli baskılarla zayıflatılacak Irakın parçalanmasının temelleri hazırlanabilirdi. İleride gerçekleşecek işgalin ardından, parçalanmış bir Irakı -kontrol altında gelişen bir terör ortamı içinde- denetlemek daha kolay olabilirdi... Fakat yine de evdeki hesabın çarşıya nekadar uyacağı tam belli değildi. Ve anlaşıldığı kadarıyla, Rusya ve İranın kendilerini bukadar çabuk toparlayabilecekleri, ve yine Çin ile Hindistanı dahi yanyana getirebilen Şanghay İşbirliği Örgütünün (Shanghai Cooperation Organization) bir denge unsuru olarak doğup gelişebileceği hesaba katılmamıştı... (...) Savaşın ardından, Amerikan ve İngiliz askerlerinde "Körfez sendromu" olarak anılan rahatsızlıklar ortaya çıkmıştı. Olay kapatılmaya çalışılmıştı ama, sonunda -hem nükleer ve hem de kimyasal silah katagorisi içine giren- Tüketilmiş Uranyum yüklü mermilerin kullanıldığı daha fazla saklanılamayacaktı... Gábor Tirolerin verdiği bilgilere göre, 1991 Körfez saldırısına katılmış olan ![]() ABD- İngiliz askerinin ve diğer milletlerden askerlerin yaklaşık üçte biri, toplam 200 bin kadar eski asker, bu mermilerden yayılan radyasyon nedeniyle hastalanmışlardı. Hastalananların azımsnamayacak kısmı öldüğü gibi, diğerleri de ömür boyu değişik sakatlıklara mahkum olmuşlardı. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokkein aynı konuyla ilgili zengin bilgilendirmesi, yaşanan trajedinin boyutlarının büyüklüğünü çok daha iyi açıklamaktaydı... altıncı bölümün tamamı için tıkla
7) İşgalin beşinci yılında Irak halkının trajedisi ve işgal gücünün zulmü üzerine kısa notlar Yeni tutucular olarak adlandırılan enerji ve askeri-endüstri kompleksleri çetesi, Kuzey Afrikayı ve Kafkasları içine katarak genişletmiş oldukları Ortadoğuyu ve Avrasyanın kalbi Orta Asyayı tam anlamıyla denetim altına alma amacındaki çokyönlü büyük saldırılarına başlatabilmek için, önce, iktidarlarını sağlamlaştırmak zorunda idiler. İslamcı Laden ile El Kaidenin omuzlarına yükledikleri kendi eserleri 11 Eylül provokasyonu ile bir iç darbe gerçekleştirdiler. Ardından, yine kendi tezgahladıkları 11 Eylül provokasyonunu bahane yaparak, önce Afganistana, ve sonra Iraka yönelik saldırıyı başlattılar. Sözkonusu 11 Eylül provokasyonunun yarattığı İslam terörizmi korkusunu kullanarak saldırılarını haklı gösterme, meşrulaştırma yoluna gittiler. Kısacası, 11 Eylül olayını hem iç ve hem de dış darbe için bahane olarak kullandılar... (...) İşgal, biryanıyla endüstrileşmiş ülkelerin petrol musluklarının denetim altına alınmasını hedeflemekteydi. Böylelikle Washington, başta Çin olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin bu süreçlerini denetleyebileceğini, petrol fiyatlarını daha kolay manupule ederek bu ülkeleri zora sokacağını ve rakipsizliğini sürdüreceğini hesaplamıştı. Diğer yandan, hem özellikle ABDnin ve ayrıca diğer gelişmiş Batının fosil enerjilere yaşamsal gereksinimleri vardı. Ağırlıklı olarak petrole ve türevlerine dayalı endüstrilerin ve günlük yaşamın sürdürülebilmesi için petrole olağanüstü ihtiyaçları vardı ve bu alanda kendi kaynakları hemen hemen tükenmişti. ABDnin mevcut yaşam ![]()
düzeyi ancak petrol ile korunabilir durumdaydı, ve ülkelerinde petrol yok denecek düzeye düşmüştü. Dev petrol şirketlerinin ve askeri-endüstri komplekslerin kazançlarını arttırmak, militarize olmuş ABD ekonomisini canlandırmak, başlatılan savaşın bir diğer hedefiydi. Tüm bunların yanında Irak işgali, Basra Körfezinin, Ortadoğunun, Kafkasların ve Orta Asyaya açılan yolların denetimi için gerekli görülmüştü. Iraka ve Afganistana elkonulması, Başkan Bush, başkan yardımcısı Cheney gibi petrol işinde olan ABD yöneticileri için de kişisel anlamda kazançlı bir işti... İşgal ile birlikte, petrol holdingi, şirketler topluluğu Halliburtonun 90 milyar Kronluk (9 milyar Doları aşkın) anlaşması hemen gerçekleşecekti. Sözkonusu şirketin eski yöneticisi ve ABD başkan yardımcısı Dick Cheneyin, halen 150 milyon Kron (yaklaşık 20 milyon Dolar) değerinde şirket hissesine sahipti. Ve bu konuda örnekler uzayıp gitmekteydi... (...) Giuliana Sgrena adlı italyan kadın gazeteci, 2004 yılı başında bilinmeyen kişilerce kaçırılmıştı... Kurtulduktan sonra O, şunları söyleyecekti: Irakta fosfor ve napalm bombalarının kullanıldıklarını kanıtlayan bilgileri Fallucadan kaçan bazı mültecilerden topladım. Bu bilgileri dünyaya duyurmak istedim ama, beni rehin tutanlar buna izin vermediler. Kısacası, Giuliana Sgrenanın verdiği bilgiler de, Felluce direnişcilerinin 22 Kasım 2004 tarihli bildirilerindeki anlatımı doğrulamaktaydı... Beyaz fosfor ve napalm kullanımı Birleşmiş Milletler anlaşmaları ile yasaklanmıştır. Ve ayrıca ABD yönetimi, 1977 yılında Kimyasal Silahlar Anlaşmasını imzalamıştır. Yani, bu tip silahlar kullanmayacağı garantisini resmen vermiştir... (...) Adı itibariyle doğum yeri olan Vietnamda çok daha korkuncunun yaşanmış olması gibi, Irakta sessizce yaşanmakta olan Feniks operasyonu ile de, ulusun birliğini sağlayan kültürel ![]()
köklerin toptan yokedilmesinin amaçlandığı ortadadır. Petrol dışında geçmişle ilgili tüm arşivlerin yağmalanıp yokedilmeleri, müzelerin yağmalanmaları ve tarihi eserlerin yıkılmaları dikkate alındığında, Iraklı aydınların seçilerek ve sessizce katledilmeleri olayının tüm bu ilk sıralanan yağmalama ve yıkım olaylarıyla bir bütünlük gösterdiği hemen farkedilecektir. Yani amaç, Irakın bir ulus olarak yeniden doğuşunu engellemektir... Yeni Şafak gazetesinde 10 Mayıs 2006 günü yayınlanmış olan bir habere göre, sadece MOSSAD, Irakta 530 akademisyen, bilim insanı öldürmüştür. Bunların 200 tanesi üniversite profösörüydü. Öldürülenler, işgal güçleri ile ortak çalışmayı reddeden bilim insanlarıdırlar ve bu konuda daha birçok kaynak, haber vardır... Acı ve tiksinti verici cinayetlerle ilgili haberlerin sınırı yoktur. Aslında seçilerek ve planlı olarak öldürülen aydınların sayıları 530u çok aşmaktadır... (...) Onların Iraka kazandırmış oldukları en büyük ilerleme, Irakı gazeteci cinayetlerinde dünya birincisi yapmak olmuştu. Halen yaşanmakta olan Irak trajedisinin baş kurbanları arasında basın emekçileri, gazeteciler yeralmaktadırlar... İşgalin başlamasından önce, veya daha doğrusu 1997 yılından (bu yıl dahil) 20 Mart 2003 tarihine dek gazeteci cinayetlerinin hiç yaşanmadığı Irak, bu tarihten sonra dünya da en çok gazetecinin öldürüldüğü ülke haline gelecekti. Ve Irak bu konumunu işgalin beş yılı boyunca sürekli koruyacaktı... (...) Anlaşılmış olacağı gibi, Amerikalı komandoların direniş birimlerinin içine sızmaları olanaksızdır ama, bölge insanı olan ve birkısmı anadili gibi arapça ve yine diğerleri ana dili gibi farsça konuşabilen Kürtlerin Irak direniş birimlerinin ve hatta İran kurumlarının içine sızmaları okadar zor değildir.... Sözkonusu İçine sızmak, bilgi toplamak, ve ardından Şii ve Sünni direnişin liderlerini öldürmek gibi kirli işler Kürtlerin omuzlarına yüklenirken, Kürt halkının önderi konumunda olanlar nasıl bir pisliğe bulaştırılmakta olduklarının bilincinde değillerdir anlaşılan. Bu pisliğin, vaktiyle Vietnamda yaşanmış olan Feniks operasyonunun Irakta yeniden diriltimiş biçimi olduğu açıktır, ve böyle pisliklere bulaşanlar zaman içinde dünya kamuoyunda tüm sempatilerini ve desteklerini yitirirler. Aynen Vietnamlı işbirlikçiler, veya II. Dünya Savaşı sonrası popüler olan İsrailin günümüzde sempati açısından dibe vurmuş olması gibi... yedinci bölümün tamamı için tıkla
8) Irakta yönetimin şekillenmesi, ekonomik talan, ve yönetim krizi üzerine kısa notlar (...) Terörist casuslar ve CIA ile çalışmış olan -Katolik kökenli- Paul Bremerin böyle bir göreve tayini, insan hakları örgütleri tarafından protesto edilecekti ama, sadece bu protestolar bile Bremerin işine tam uygun biri olduğunun kanıtı idi... Raporlarını doğrudan Pentagona (Savunma Bakanlığına) veren ve emirleri doğrudan Savunma bakanından alan Bremerin ilk işi, vaktiyle Saddam Hüseyine muhalefet etmiş, ve özellikle gizlice CIA ve MI6 gibi emperyalist servislerle işbirliği yapmış kişilerden, değişik dini ve etnik guruplardan, özellikle Şii çoğunluktan bir Geçici Yönetim (Otorite) Birliği (Coalition Provisional Authority, CPA) oluşturmak olacaktı. Yine Bremer, Şii çoğunluğu elinde tutabilmek amacıyla, Irakta en büyük Ayetullah konumundaki Ali al-Sistani ile bir ölçüde anlaşacaktı. Fakat ileride, Ali al-Sistani ile yapılan uzlaşmanın bile Şii çoğunluğu denetim altına almaya yetmediği anlaşılacaktı ve zaten Ali al-Sistanide sırtın ustaca ABDye dönecekti... (...) Bremerin en önemli işlerinden biri ve belki de birincisi, vahşice zoraki bir özelleştirmeyi başlatmak olacaktı. Bremerin başkanlığındaki Geçici Yönetim Birliğinin (CPA) 20 Eylül 2003 tarihli emri ile, ulusal kaynaklarla ilgili sektörlerin yüzde yüzü yabancıların eline geçecekti. Elektrik üretimi, telekominikasyon ve ilaç endüstrisi dahil, 200ü aşkın devlet kuruluşu haraç-mezat özelleştirilecekti. Yabancı kişi ve kuruluşlara, kârlarını vergisiz transfer etme hakkı ile birlikte elde ettikleri şirketleri kırk yıl kullanma lisansları verilecekti. Şüphesiz tüm bunlar yasadışı işlerdi, Irak anayasasının ihlali anlamına geliyorlardı ama, Irakın işgaledilmesinin temel amaçlarından biri de buydu. Zaten ülkenin işgali de tamamen uluslararası yasaların çiğnenmesi, Birleşmiş Milletler denen hastalıklı kurumun devre dışı bırakılması ile gerçekleşmişti. Şimdi de Irakın görünüşte halen yürürlükte olan mevcut yasalarını çiğnemekteydiler... Amaç, ülkenin zenginliklerinin yağmalanmasıydı ve talan Bremer yönetimi ile başlayacaktı... (...) Paul Bremerin başında olduğu -ABD güdümlü- CPAnın 13 Temmuz 2003 tarihli kararı ile, Irak Yönetimi Meclisi kurulacaktı. Irak Yönetimi Meclisinin üyeleri de, CPA, daha doğrusu Bremer tarafından tayinedilecekti... Yönetim meclisinin 25 üyesinin13 tanesi Şii Arap, beş tanesi Sünni Arap, beş tanesi Kürt (Sünni), bir üyesi Türkmen, ve bir üyesi de Asuri kökenli idi. Üyelerden üç tanesi kadın idi. Üyeler arasında, günümüzde Irak cumhurbaşkanı olan Celal Talabani, yine günümüzde Kürt bölgesel yönetiminin başkanı konumundaki Mesut Barzani, ve Irakın ilk geçici başbakanı olacak olan Iyad Allavi gibi adlar vardı. Celal Talabani, bu meclisin ve Irakın ilk cumhurbaşkanı rolündeydi. Gazi Maşal Acil el-Yaver, ileride -birsüre için- birinci adam olacaktı... (...) Hemen değişik cephelerden gelecek saldırıların hedefi olacak Baker-Hamilton raporunun ilginç tavsiyelerinden biri de, Irak petrollerinin merkezi denetim altına alınması üzerineydi. Bu öneri, o güne dek Irakı parçalamaya çalışmış olan ABD politikalarına karşı olduğu kadar, -Washingtonun himayesinde- büyük bir iştahla Kerkük petrollerini elegeçirmeye ve merkezi denetimden uzak petrol ticareti ile daha da güçlenmeye çalışan lokal Kürt önderlerinin hesapları ile de uyuşmamaktaydı. Zaten rapordaki tavsiyelerden ikincisi, Irakın birliğinin ve bölgesel bağımsızlığının korunması üzerineydi... Aynı öneriye parelel olarak, Saddam Hüseyin dönemi Baas bürokrasisinin yeniden yönetim kademelerinde yeralmalarını tavsiye etmekteydi sözkonusu rapor. Irakı birarda tutmayı başarmış bu bürokrasinin... (...) İbrahim Caferinin 2007 yılı Ocak ayı ortasında -Şii halk açısından kutsal kent Necefte- en büyük Ayetullah Sistani ile yapmış olduğu görüşmenin ardından etmiş olduğu sözler, böyle bir saldırının olmaması yönünde ABDye bir uyarı niteliğindeydi. Caferi, Irak, komşularını tehdit amacıyla bir fırlatma rampası olarak kullanılamaz... derken, İrana yönelik bir saldırı karşısında Irakın Şii çoğunluğunun elinin armut toplamayacağını açıklamış oluyordu. Eğer ABD Irakta yararları yönünde politik stabilite istiyorsa, İrana saldırmamalı demeye getiriyordu Caferi... (...) Tanınmış İngiliz gazetesi The Guardianın 3 Haziran 2008 tarihli nüshasında yayınlamış olan Secret US plan for military future in Iraq (Irakta askeri gelecek için gizli ABD planı), ve yine tanınmış İngiliz gazetesi The Independentin 5 Haziran 2008 tarihli sayısında yayınlamış olan Secret plan to keep Iraq under US control (Irakı ABDnin kontrolunda tutabilmek için gizli plan) başlıklı haberlere göre, 2007 yılı içinde sayıları 30 bin arttırılarak 151 bine ulaşmış olan ABD askeri gücüne Irakın 50yi aşkın üssünde kalıcılık ve eylemlerinde hukuki sorumsuzluk getirecek bir stratejik anlaşma, mevcut Şii ağırlıklı Irak hükümetine dayatılmaktaydı... sekizinci bölümün tamamı için tıkla
9) İşgal yalanları,insan hakları yalanları, ve ABDde insan haklarının durumu üzerine kısa notlar (...) Irakta savaşın beşinci yılı dolarken, 20 Mart 2008 Perşembe günü, İngiliz gazetesi The Guardiana konuşan -Birleşmiş Milletler silah müfettişleri eski şefi- İsveçli diplomat Hans Blix, Irakın 2003 yılında işgaledilmiş olması, Irak için, ABD için, Birleşmiş Milletler için, gerçekler için ve insan onuru için bir trajedidir., diyecekti... (...) Zaten üç yıl önceden, hatta W. Bush seçilmeden, daha 1999 yılında alınmış olan işgal kararından habersiz durumdaki silah denetçilerinin başı Hans Blixin, Beni dinlemediler!, çığlıkları boşunaydı. Fazla konuşan Dr. Kellynin öldürülmesi; planlardan habersiz olarak işgale itiraz edip kabineden istifa eden İngiliz bakan Robin Cookun kalp krizi sonucu ölmesi, sürecin içyüzünü bilenler için şaşırılacak olaylar değillerdi... İşler, devletlere özgü ulusal ve uluslararası yasalar çerçevesinde değil, sınırlı sayıda uluslarüstü tekelle bağlantılı biçimde iktidarı gasbetmiş olan bir kliğin mafya yöntemleri ile yürütülmekteydi. Bütçeleri çoğu devletin bütçesini aşan uluslarüstü tekelleri erişmiş oldukları güç, devletlerin eski yasal işleyiş süreçlerinin hasır altı edilmelerine ve örtülü bir postmodern faşlizmin mafya yöntemleriyle, demokrasi maskesi gerisindeki gizli darbelerle işleri bitirmesine yolaçmaktaydı. Fakat yine de eski sistem henüz kökten değiştirilememiş olduğu ve şimdilik buna gerek te duyulmadığı için, birtakım gerçekler birsüre sonra açığa çıkabilmekteydi... Henüz Irakın işgali başlamadan, Aralık 2002de istifaya zorlanmış olan ve sonunda istifa etmek zorunda kalan Hazine Bakanı Paul ONeilin, 9 Ocak 2004 günü CBS televizyonu 60 dakika programında söyledikleri, sözkonusu işleyişe açıklık getirmekteydi... (...) ONeil, Bushun metodik bir yolla, yani analitik bir düşünce sistematiği içinde mantıklı kararlar veremediğini, toplantılarda düşüncelerin özgürce akışına ve açık tartışmaya izin verilmediğini, anlatmaktaydı. W. Bush ile olan toplantılarını tarif ederken, kabine toplantıları sırasında başkan, cesetlerle dolu bir odadaki kör adam gibiydi, diyen ONeil, kendilerinin bu resmi toplantılara sözde katılmış olduklarını, aslında kararların başka yerlerde zaten verilmiş olduğunu ustaca ifade etmekteydi... Two Years Before 9/11, Candidate Bush was Already Talking Privately About Attacking Iraq, According to His Former Ghost Writer (Onun önceki hayalet yazarına göre, özel konuşmalarında aday Bush, 11 Eylülden iki yıl önce, Iraka saldırıdan sözediyordu) başlıklı ve 28 Ekim 2004 tarihli habere göre, yazar ve gazeteci Mickey Herskowitz, daha 1999 yılında W. Bushın Irakı işgali düşündüğünü ve işgalden sözettiğini anlatmaktaydı. Teksas valisi olduğu yıllarda, W. Bushun biyografisini hazırlama gerekçesiyle Herskowitz, Bush ile defalarca görüşmüştü. Özet olarak W. Bush, Irakı Kuveytten çıkartmış olan babasının süreci tamamlamayarak emekleri boşa harcadığını, işi kendisinin tamamlayacağını, ve başarılı bir başkan olacağını, iddia etmekteydi... (...) ABD, dünyanın en geniş hapishanesine ve nüfusuna oranla dünya da en çok tutuklu ve mahkum sayısına sahip ülkedir. EFE haber ajansının ABD Adalet Bakanlığı istatistiklerine dayanarak verdiği habere göre, son otuz yıl içinde ABD hapishanelerindeki mahkum sayısı yüzde 500 oranında artmıştır. Vatandaşlık hakları ihlal edilenlerin oranları 2001 yılından 2007 yılına dek yüzde 25 artmıştır. Geçtiğimiz 2006 yılı sonu verilerine göre ABD hapishanelerinde 2.26 milyon kişi vardır ve bu sayı 2005 yılına göre yüzde 2.8 oranında daha fazladır. US Program of Human Rights Watch direktörü David Fathinin aynı yılla ilgili olarak ABD hapishanelerinde olanlarla ilgili sayısı da Çin raporu ile birebir çakışmaktadır. Aynı kişiye göre, her 100 bin Amerikalıdan 751i hapishanededir. Bu, dünyadaki en büyük oran veya sayıdır... Son otuz yıl içinde hapse girenlerin yüzde 500 arttığını, US Program of Human Rights Watch direktörü David Fathide belirtmektedir. Aynı kişi, ABDnin kendisini sorgulaması gerektiği gerçeğinin altını çizmektedir... (...) Kısacası, Amerikan toplumunda bir şiddet kültürü, ırkçı ayrımcılık egemendir. Dışa dönük ABD saldırganlığının gerisinde duran askeri-endüstri kompleksler ve fosil enerji tekelleri, bu şiddet kültürünü besleyerek kullanılmaktadırlar... Kökleri ABDnin şekilleniş yıllarına dek uzanan şiddet kültüründen rahatsız olan ünlü Amerikalı yazar Jack London (1876- 1916), sözkonusu gerçekten kalkarak, ABDnin gelecekte sonderece kanlı bir içsavaş, devrim ve karşı-devrim sürecinden geçeceğini düşlemiş ve bunu muhtemel olayı konu alan tek bilim kurgu romanı Demir Ökçeyi (1907) yazmıştır... (...) İçinde olduğumuz 2008 yılının baharındaki basın haberlerine göre, nüfusu 8 milyon civarında olan New York kentinde, 1.3 milyon kişi, yaşamını sürdürebilmek için yemek yardımına muhtaç durumdadır... Cinin ABD ile ilgili olarak hazırladığı 2008 insan hakları raporunda aktarıldığına göre, ABD Nüfus Sayımı Bürosunun Ağustos 2007 istatistikleri, 2006 yılının resmi yoksulluk oranı yüzde 12.3 olduğunu göstermektedir. Bu oran, 36.5 milyon kişinin, veya 7.7 milyon ailenin yoksulluk içinde yaşadığı anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle, sekiz Amerikalıdan biri yoksulluk içindedir. Yoksulluk oranları, bölgeden bölgeye de değişmektedir. USA Todayin 29 Ağustos 2007 tarihli yayınına göre, Missisipide yoksulluk, yüzde 21.1e dek yükselmektedir. En büyük Amerikan kentlerinde yoksulluk oranları yüzde 16.1 civarındadır. Büyük kentlerin civarlarında, varoşlarda yoksulluk yüzde 15.2, ve güney de ise yüzde 13.8 oranındadır. DC FiscalPolicy Institutein 24 Ekim 2007 tarihli raporuna göre, Washington D.C.de yoksulluk yüzde 19.8 oranındadır. Bu, orada yaşayan beş amerikalıdan birinin yoksulluk içinde olduğu anlamına gelmektedir... (...) Düşünün, hiçkimse sizden haberdar değil ve Oktanusun ortasında biryerde, hastalıklı faşist karakterlerin elinde, işkence altında sorgulanıyorsunuz. Belki de üzerinizde birtakım deneyler yapılıyor, kobay olarak kullanılıyorsunuz... Bu olayın, II. Dünya Savaşı arifesinde ve yıllarında Nazi yönetiminin denetimindeki toplama ve tecrit kamplarında yaşanmış olanlardan bile ürkütücü olduğu ortadadır. Sözkonusu Nazi kamplarında da korkunç çinayetler işlenmekte, gaz odaları bulunmakta, bunların en büyüğü olan Auschwitz- Birkenau kompleksi içinde Dr. Josef Mengele gibiler insan denekler üzerinde değişik zehirleri ve kimyasalları denemekteydiler ama, hiçolmazsa tüm bunların yerleri belli idi. Herşey düzenli Nazi bürokrasisinin denetimi altında kayıtlı kuyutlu idi. Ancak sonradan, işler sarpa sarınca bu kayıtların önemli kısmı yokedilebileceklerdi... (...) Bu satırları yazan tarafından karşı olunulan, emperyalist saldırganlık, hertürlü haksızlık, zulüm ve işkencedir. Özlenen, sağlıklı ve dengeli paylaşım temelinde şekillenmiş özgürlükçü ve barışçı bir dünyadır... İnsancıl eleştiri oklarının asıl hedeflerinin ABD yönetimleri olmasının nedeni, hertürlü felaketten ve kötülükten sözedilirken konunun merkezine ABDnin yerleşiyor olmasının nedeni, kendi ürettiği değerlerin tutsağı olarak özüne yabancılaşan ve kendi kendisi ile ahmakça kanlı bir boğazlaşmaya sürüklenmiş olan insan soyunun bu yabancılaşmasının merkez üssünün günümüzde ABD olmasıdır. Aksi taktirde, bir başka ülke bu ve diğer benzer anlatımların mekezine otururdu... dokuzuncu bölümün tamamı için tıkla
8 Haziran 2008, Pazar |
