Yusuf Küpeli, ABD yönetiminin ve yerli Coca Cola takımının acıklı- komik yalanları, “Irak’ta ilk kez demokratik seçim” mavalı ve Hitler’in izinde yürüyen W Bush Amerikası

 

a- Coca Cola takımının Irak'ta "demokratik seçim" mavalı

 

b- Dünya'da ve Irak'ta emperyalist yıkım, Irak'ı yoksullaştıran güç, yalanlar ve Hitler- Bush paralelliği

 

c- Türkiye'yi yönetenlerin Irak politikalarının ikiyüzlülüğü ve bu tavrın bir sonucu olarak Türkiye halkının başına örülen çorap

 

d- "Öldürme zevki" ve dünyanın en gerici feodal güçleri ile Pentagon işbirliği

 

e- Militarist Napolyon Avrupa feodalizmine ve Rus Çarlığı'na karşı çok daha ileri bir dünyayı temsiletmekteydi ama, Hitler'in izinde yürüyen W Bush Amerikası'nın insanlığa yıkımdan ve ölümden başka verebilecek birşeyi yoktur

 

f- Ölümün kolgezdiği Irak'ta yapılan seçimler baştan sona anti- demokratik ve yasadışıdır

 

g- "Halkların kendi kaderlerini tayin haklarının" belli koşulları vardır ve bu yazıda sık anılan Coca Cola takımı gerçekleri daha iyi anlatabilmenin bir aracıdır sadece

 

NOTLAR:

 

1- Hariri süikasti ve amacı

2- Yol kumu, sıçrayış nedeni ve tuttuğu saf

3- ABD yönetimi tarafından şekillendirilen Köktendinci örgütlenmeler ve Afganistan üzerine çok kısa notlar

4- Hitler’i iktidara taşıyan bazı Alman ve Amerikan tekellerinden kısa örnekler

5- Irak seçimleri üzerine Abdel Barri Atwan’dan bir çeviri: “Seçim karşıtlıkları arttırmaktadır”

 

ABD yönetiminin ve yerli Coca Cola takımının acıklı- komik yalanları, “Irak’ta ilk kez demokratik seçim” mavalı ve Hitler’in izinde yürüyen W Bush Amerikası

 

Yusuf Küpeli

 

a- Coca Cola takımının Irak'ta "demokratik seçim" mavalı

 

“Irak’ta ilk kez gerçekleşen demokratik seçim tarihi bir olaydır”... Stockhom’de basılan lokal bir yayın organından alınma bu cümleyle veya benzeri cümlelerle başlayan yazılara Batı’nın değişik gazetelerinde rastlamanız olağandır. Benzer ifadeleri TV ekranlarında da görebilirsiniz. Ve ayrıca Türkiye’de de aynı koroya katılan ünlü ve kariyer sahibi “demokratlara” ve basın mensuplarına rahatca rastlayabilirsiniz. Cinsel tecavüze uğrayan kadınların tecavüzcüleri ile evlenip kendilerine “mutlu bir gelecek” oluşturmalarını ciddiyetle önerenlerin, böyle önerileri yasa teklifi olarak gündeme taşıyanların bulunduğu bir ülkede böylesi normaldir.

 

İnsan hakları ve demokrasi eğer -Pentagon’un Irak’a saldırısı ve yükselen petrol fiyatları ile birlikte- net kârları 10 milyarlarca Dolar ile ölçülmeye başlanan “Yedi Kızkardeş”in, petrol tekellerinin yıkım ve talan özgürlüğü ile özdeşleştirilirse, Irak’ta “demokratik seçimler olduğu” ifadeleri rahatca anlaşılabilir... En münasip yerlerini en güçlünün kıtalararası füzelerine dayayarak büyük bir şehvetle ün ve kariyer peşinde koşmaya çabalayan Coca Colala takımının ağızlarının suyunu akıtarak Irak seçimlerini “demokrasinin zaferi” diye alkışlamalarını ve “sadece silahçıların ve petrolcülerin Amerikası yok; bilgisyarcıların da Amerikası var.”, mavallarını ciddiye alırsanız, Kandid kadar ahmak ve iyimserde olabilirsiniz... Şüphesiz bir başka Amerika daha vardır ama, gelecekte bir yazının konusu olacak bu Amerika, veya Amerika’nın büyük ölçüde geçmişte kalan aydınlık yüzü, bilgisayarcıların Amerikası değillerdir. Artık o diğer amerika alabildiğine küçülmüştür, etkisizleşmiştir. W Bush’un karanlık işlerini sergileyen Michael Moore bile, iktidarı almaktan korkan Demokrat John Kerry’i Bush’a alternatif olarak göstermeye çalışmıştır. Diğer yandan, Cumhuriyetçi W. Bush’da, Demokrat Kerry’de, her ikisi de Yale’de eğitim görmüşlerdir. Ve yine her ikisi de, CIA ve CFR gibi örgütlere eleman hazırlayan ve bu kuruluşlardan çok daha eski olan Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) adlı faşist/ Nazist gizli örgütlenmenin üyesi olmuşlardır, kökleri aynıdır... Bir başka ifadeyle, ABD toplumu artık bukadar alternatifsizdir ve bu hikaye yazımızın kapsamını fersah fersah aşacak kadar uzundur.

 

Eğer o bilgisayarcıların en gelişmiş silah teknolojisi ile bütünleştiklerini, kârlarının asıl ağırlıklı bölümlerini Pentagon’un harcamalarından, havaya savrulan para (aş, ilaç, eğitim) anlamına gelen “Yıldız Savaşları Projesi” veya şimdiki adıyla “Hava Savunma Sistemi” denen işten sağladıklarını bilmiyorsanız, sözkonusu Coca Cola yalanına kolayca inanabilirsiniz... Bilgisayar üretenlerin de asıl kazançlarını savaşlardan, silah ihracatından sağladıklarını bilmiyorsanız, “liberal” veya “demokrat” maskeli Coca Cola takımının tüm bu yalanlarına kolayca inanabilirsiniz.

 

Ağır bombardıman ve avcı uçaklarından Makhintos bilgisayarları ile donanımlı, laser güdümlü, hedefini en çok 10 metre şaşıran “akıllı” Tomahawk Cruise füzelerine ve en gelişmiş tanklara dek tüm silahların, özellikle bir kez kullanılıp yokolan -tanesi- milyonlarca dolar değerinde füzelerin en pahalı kısımlarının bilgisayarlar olduğunu bilmiyorsanız, Göbels’in pabucunu çoktan dama atmış olan postmodern ABD faşizminin propoganda makinesine zilleriyle katılan “liberal demokrat” Coca Cola takımının yalanlarına rahatca inanabilirsiniz. Ve tüm bu yanıltma/ dezinformasyon kampanyasına inanacak olusanız, kafanızda tamamen yanlış bir “demokrasi” resmi şekillenir. Eğer haksever dürüst bir insansanız, tepki olarak, böyle bir “demokrasi” resmi sadece miğdenizi bulandırır. “Irak’ta ilk kez gerçekleşen demokratik seçim tarihi bir olaydır” sözü ve benzerleri, eğer “demokrasi” denilen buysa diye düşünmenize ve “demokrasi”den nefret etmenize dahi neden olabilir.

 

İşgalci ABD güçlerinin, CIA ajanlarının, uzun tarihleri boyunca halkının kanını pazarlayarak sürekli en güçlünün emrinde ranttan (geçmişte feodal ve şimdi de kapitalist ranttan) pay almaya alışmış feodal unsurların Irak’ta hepbirlikte sahnelemeye çalıştıkları oyun ile demokrasinin uzaktan yakından bağı olmadığını biliyorsanız, “demokrasi”ye düşman olmanıza, ondan nefret etmenize gerek kalmaz. Demokrasi eğer söylendiği ve daha önceki uygulamalarında görüldüğü gibi, varolan örgütlü toplumsal güçlere göre oluşmuş bir denge içinde, belli kurallar çerçevesinde ve haksız olmayan bir rekabet sürecinde değişik sosyal sınıflarının temsilcileri ile halkın kendi kendisini yönetmesi ise, kanlı askeri bir işgal altındaki Irak’ta bunların hiçbirinin olmadığı, işgalci gücün tüm ulusal dengeleri yıkıp parçaladığı gözler önündedir. Aynı halkın uygulamalarını beğenmediği temsilcilerini belirli aralıklarla tekrarlanan seçimlerle değiştirmesi ise demokrasi, kendi seçmediği kanlı askeri bir işgal ve bu işgalci yönetim tarafından tayinedilen bir bürokrasinin baskısı altındaki Irak’ta halkın temsilcilerini özgürce belirlemesinin ve değiştirmesinin olanağı bulunmadığı bellidir. Tüm bunların ötesinde, halkın iradesini değişik örgütlenmeleri ile özgürce ifade etmesi ise demokrasi, kanlı askeri bir işgal altındaki Irak’ta sözkonusu demokratik örgütlenmelerin şekillenmeleri de mümkün değildir. Çalışanların değişik sendikaları ve dernekleri ile ekonomik ve demokratik haklarını savuması ise demokrasi, kanlı askeri bir işgal altındaki Irak’ta özgürce savunulabilecek hiçbir demokratik hakkın kalmadığı gözler önündedir. Halkın temsilcileri tarafından hazırlanmış yasalar çerçevesinde değişik toplumsal sınıfların örgütlenmelerinin gösterileri, grevleri, boykotları ve yayınları aracılığıyla kendilerini açıkça ifade etmesi ise demokrasi, kanlı askeri bir işgal altındaki Irak’ta bunların olamayacağı ve olamadığı ortadadır.

 

Ağır bir militarist saldırı ile baştan aşağı yıkılmış; elkonulan petrol endüstrisi dışında tüm ekonomik altyapısı tahribedilmiş; tüm bakanlıklarının arşivleri yağmalanıp halkının varlığı ve sahiboldukları ile ilgili belgeleri toptan yokedilmiş; “Yaşar ne yaşar ne yaşamaz” bir toplum haline getirilmiş ve asker sayısı 200 bine yaklaşan modern bir yabancı ordunun işgali altında yıkımı halen süren, insanların sokak ortalarında ve evlerinde nezaman tutuklanacaklarının veya öldürüleceklerinin belli olmadığı silahların gölgesindeki yasasız veya sadece en güçlü silahların “yasasının” geçerli olduğu bir ülkede “demokratik seçimler”den ancak halk düşmanları, bu emperyalist talandan yarar sağlamaya, pay almaya çalışanlar sözdebilirler. Ancak böyle halk düşmanları Irak’ta “demokratik bir seçim” olduğu yalanını yayabilirler...

 

Tüm bunların ötesinde, Suriye’ye müdahale gerekçesi yaratmak amacıyla Beyrut’ta sergilenen ve milyarder politikacı Hariri’nin ölümüyle sonuçlanan bombalı provokasyonun hemen ardından, ABD’nin siyahi faşist dışişleri bakanı Condoleezza Rice, tamamen ironik bir biçimde, “Lübnan’da seçimlerin demokratik ve adil olabilmesi için öncelikle ülkedeki 13 bin kadar Suriye askerinin çekilmiş olması gerektiğini” açıklamıştır. Aynı kişi, “yabancı işgali altındaki bir ülkede demokratik seçimlerin olamayacağını” söylemiştir vs... C Rice, Suriye’yi hedef göstererek “başka ülkelerin iç işlerine karışmamak gerektiğini, yabancı askerlerin işgali altındaki bir ülkede demokratik seçimlerin olamayacağını” söylerken, herhalde Irak’ı ABD’nin veya Anglo- Amerikan petrol tekellerinin anavatanı olarak görmektedir. Ve şüphesiz türkçe konuşan bazı TV kanallarının kameraları karşısında köpüklü sevinç çığlıkları ile “Kerkük neden bir New York gibi olmasın?” diyenler, yıkımcı ABD askerlerinin Irak’ı ihya etmekte oldukları yalanını ustaca beyinlere işlemeye çalışmaktadırlar. Irak’ı yıkan işgalci ABD güçlerinin organize ettikleri seçiminin ne ölçüde “demokratik” olduğu yalanını yayan Coca Cola takımı, herhalde, aynen C Rice gibi Irak’ı Anglo- American petrol tekellerinin anavatanı olarak görmektedir. Dünyaya Rice’in ve yerli Coca Cola takımının gözlükleri ile bakarsanız, başta Irak olmak üzere ABD askerlerinin yıktıkları tüm ülkelerde işlerin mükemmel gittiğini rahatça düşünebilirsiniz. Aynı bakış açısıyla cinsel tecavüze uğramış hanımların tecavüzcüleri ile evlenip “mutlu” olmalarını da tek “akılcı” ve “demokratik” çıkış yolu olarak kabuledebilirsiniz. (1- Hariri süikasti ve amacı)  

 

Şüphesiz Irak’ın geçmişinin de demokratik olduğu iddia edilemez ama, sürekli emperyalist müdahleler ve baskılar altındaki bir ülkenin geçmişini karalayarak günümüzdeki ABD saldırganlığını haklı çıkartmaya çalışanların dürüst insan oldukları, ruhlarını üç kuruşa Mephistophales’e (şeytana) satmamış oldukları hiç ama hiç iddia edilemez... Ayrıca, sadece Irak’ın değil, yeryüzündeki tüm ülkelerin geçmişlerinde ve günlerinde karanlık yanlar vardır ve bu karanlık yanlar o ülkelere karşı işlenecek suçları meşrulaştırmaz. Aksi takdirde İngiltere ve tüm kıta Avrupasını Haçlı Seferleri sırasında işledikleri cinayetler, kadınları “cadı oldukları” gerekçesiyle diri diri yakmış olmaları, din savaşlarında acımasızca birbirlerini boğazlamaları, sömürgelerinde gerçekleştirmiş oldukları katliamlar ve daha onlarca nedenle ağır biçimde cezalandırmaya kalkmak gerekebilir. Yine aynışekilde yerli Amerikalılara ve Afrika kökenlilere yönelik ırkçı katliamları, Orta ve Latin Amerika’da işledikleri cinayetler, Vietnam’da ve dünyanın onlarca başka coğrafyasında yürütmüş oldukları katliamlar nedeniyle Kuzey Amerika’yı cezalandırmaya kalkışmak haklı bulunabilir.

 

b- Dünya'da ve Irak'ta emperyalist yıkım, Irak'ı yoksullaştıran güç, yalanlar ve Hitler Bush paralelliği

 

Tüm yukarıda sıralananlarla birlikte, emperyalist zengin ülkeler, dünyanın kaynaklarını sömürürlerken işlemekte oldukları ağır suçların ve sayıları iki milyona yaklaşan açların sorumluluğunun yanında, ekolojik dengeyi bozarakta dünyayı derin bir felakete sürüklemektedirler. Bunlar, yoğun biçimde kullandıkları fosil enerjilerle ekolojik dengenin tamamen bozulmasına, alabildiğine artan bir çölleşmeye, deniz seviyesinin 7 metreye dek yükselerek tüm kıyı kentlerinin sular altında kalmasına, tarım alanlarının alabildiğine azalmasına, hızla artan açlığa, trajik göçlere, su savaşlarına, sayılması çok uzun bir liste oluşturacak toplumsal felaketlere, katliamlara yolaçacaklardır. Ozaman zaten tüm insanlık “cezalandırılmış” olacaktır. Bu alabildiğine özetleyerek sıraladıklarım “tufan”ın geleceğini haber vererek insanları uyarmaya çalışan Nuh’un peygamberliği değil, NASA’nın ve diğer çok önemli bilimsel araştırma kurumlarının bulgularıdır. Bilinen bu gerçeklere karşın, petrollerine elkoyma amacıyla Irak’ı cezalandırmaya, bu ülkeye “demokrasi” getirmeye çalışanlar, dünyayı sürüklemekte oldukları felaket yolunda ısrarla yürümektedirler.  

 

Eline geçirdiği TV kameraları karşısında büyük bir zevkle, “Saddam iktidara geldiğinde Irak’ta kişi başına ulusal gelir ortalaması 12 bin dolardı ama, Saddam devrildiğinde bin Dolar’a inmişti”, diyen Coca Cola’nın ne Irak halkını ve ne de Ortadoğu’nun diğer halklarını sevdiği, düşündüğü iddia edilemez. Hatta aynı kişinin halk sözünün içeriğinden dahi haberdar olmadığı, sadece ve sadece -bilinçli veya bilinçsizce- güce, iktidara hayranlık duyup tapındığı bellidir. Bu nedenle ABD yönetiminin Irak’taki yıkımını ve işgalini çekinmeden savunabilmekte, “dünyanın kanlı alt- üst oluşlarla iyiye doğru değiştiğini” söyleyebilmektedir.

 

Irak’ta ve dünya da ABD sayesinde işlerin iyiye gitmekte olduğunu söyleyebilen Coca Cola ve diğer iyi eğitim görmüş benzerleri, günümüzdeki dünya görüşleri ve ahlak anlayışı ile 1930’lu ve 1940’lı yıllarda yaşamış olsaydılar, Alman mali- sermayesinin yararları dorultusunda tüm Avrupa’yı kana boğan, sadece Sovyetler Birliği içinde 27 milyon kadar insanın ölümüne yolaçan ve bu ülkeyi bir harabeye çeviren Nazi Almanyası’nın da “kanlı bir alt- üst oluşla dünya devrimini gerçekleştirdiğini, herşeyin iyiye gitmekte olduğunu” ikircimsiz savunurlardı... Zaten Hitler’i destekleyen ve iktidara gelmesine yardımcı olan mali- sermaye güçleri arasında, Türkiye’deki Coca Cola takımının önünde secdeye geldikleri Amerikan tekelleri de vardı. Coca Cola ve benzerlerine inanacak olursak, o yıllarda Hitler’i iktidara taşıyan güçler, günümüzde de kanlı bir alt- üst oluşla dünyanın “olumlu yönde” değişimini sağlamaktadırlar(!)

 

Auschwitz ölüm kampında köle işçilerle üretim yapan dünyanın en büyük kimya karteli IG Farben’in hissedarları arasında, günümüz Irak’ını kana boğan “Yedi Kızkardeşler Kulübü”nün önderi Standart Oil ile birlikte W Bush’un dedesi Prescot Bush’un da yönetiminde olduğu daha 10’u aşkın ABD şirketi bulunmaktaydı... İyi eğitilmiş Coca Cola ve benzerlerinin günümüzde gayrıresmi avukatlığını üstlendikleri ABD politik eliti ve Wall Street, sadece Hitler’in yükselişinde üstüne düşeni yapmamış, aynızamanda Hitler’in kan ve ateşle yollarını açtığı tekellerin kazançlarından payına düşeni de almıştır.

 

ABD bombardıman uçakları savaşın sonunda hiç te askeri amaçlar taşımadan Alman sivil hedeflerini bombalarlar ve sivil halkı öldürürlerken, pilotların ellerinde Almanya’da yatırımları olan ABD tekellerinin yerlerini gösteren ayrıntılı haritalar bulunmaktaydı. Amerikan fabrikalarının ve ortaklıklarının bulundukları yerler kesinlikle bombalanmıyacaklardı...

 

Sinbad’daki diğer birçok yazıda anlatıldığı gibi, aranan ünlü SS ve Gestapo katilleri, savaş suçlusu Naziler, ABD servisleri tarafından korunup yeniden örgütlenerek kullanılacaklardı. CIA, Nazi Almanyası’nın Doğu Cephesi askeri İstihbarat Şefi General Reinhard Gehlen’in ve diğer bazı ünlü Nazi suçlularının büyük yardımlarıyla, onların deneylerinden yararlanılarak inşa edilecekti...

 

Yukarıda alabildiğine özetlenen gerçeklerin ışığında, Türkiye nüfuslu Amerikan kafalı Coca Cola ve benzerlerinin ağızlarını köpürterek dünyamızda “olumlu yönde” kanlı bir bir alt- üst oluş veya “devrim” yaşandığını savunmaları sonderece anlaşılabilir bir olgudur. Yalnız şüphesiz böyle bir “devrimi” savunurlarken, “devrim” kelimesinin başına oturması gereken “karşı” sözcüğünü telaffuz etmeyi unutmaktadırlar hep. İçinde “komünist” sözcüğü geçtiği için anti- komünizmin bile vaktiyle yasaklı olduğu bir NATO ülkesinde bukadar hata “kadı kızı”nda bile olur.

 

Ruhlarını Mephistophales’e çoktan satmış olan ve bu nedenle önlerinde sonu karanlık ışıklı bir yol açılan Coca Cola takımının söylediklerinin tümü de yalandır... Saddam Hüseyin’in iktidarı alışında ve silahlanmasında başrolü ABD yönetimleri oynamış olduğu gibi, Irak’ın yıkımının, tüm petrol zenginliğine karşın ulusal gelirindeki hızlı düşüşün asıl sorumlusu da yine aynı ABD yönetimleridir. ABD yönetimlerinin Irak halkına yönelik yıkım politikaları tüm dünyanın gözleri önünde yaşanmıştır... Günümüz ABD savunma bakanı Donald Rumsfeld'in Saddam Hüseyin'in elini sıkarken çekilmiş fotoğrafları onlarca web sayfasında asılı olduğu gibi, birçok yayın organında da basılıdır.

 

Irak’ı İran ile sekiz yıllık bir savaşa sürükleyen ve savaş boyunca destekleyip silahlandırırken, 1984 yılından itibaren el altından İran’a da silah satan ABD yönetimidir. Birinci Körfez Saldırısı günlerinden, 1991 yılı başından beri Irak’ın başta elektrik santralları, fabrikaları, yolları, köprüleri olmak üzere tüm ekonomik altyapısını kesintisiz bombardımanlarla defalarca yıkan yine ABD yönetimleridir. Sadece kesintisiz yıkımla değil, aynızamanda bu ülkeye uyguladığı ekonomik ambargo ile de her yıl beş yaşın altında 6- 7 bin çocuğun ölmesine ve ülkenin ulusal gelirinin sürekli düşmesine, halkın yoksullaşmasına neden olan da ABD yönetimleridir, ABD emperyalizmidir...

 

Birinci Körfez Saldırısı günlerinden, 1991 başında itibaren Irak’ı 12 yıl kesintisiz bombalayan, 20 Mart 2003 günü yeniden dünyada eşi görülmemiş ağır bir bombardıman ile tarihi Bağdat kentini ve Irak’ın diğer tüm tarihi kentleri yıkan yine Amerikan askeri gücüdür. Pazar yerlerine düşen tonluk dev bombaların etkileri, kolu bacağı kopan cocuk fotoğrafları -ABD askeri komutanlığının tüm engelleme çabalarına karşın- basına yansımıştır... Etkileri dünyanın kalan ömrü kadar (4.5 milyar yıl) sürecek olan tüketilmiş uranyumlu (DU) mermileri Birinci Körfez Saldırısı sırasında, 12 yıl kesintisiz süren bombardıman günlerinde ve 2003 baharında başlattığı işgal operasyonunda yoğun biçimde kullanan ve Irak halkını görülmemiş bir yıkıma uğratan yine Pentagon’dur. Yıkım halen sürmektedir ve sivil halktan ölü sayısının 100 bini çoktan aştığı daha önce kaynakları ile Sinbad’da yazılmıştır ( İsveç televizyonunun 4ncü kanalında ).

 

Irak halkını asıl olarak hangi gücün yoksullaştırdığı gerçeği tüm insanlığın gözleri önünde açıkça dururken, köpüklü bir coşkuyla “Saddam iktidara geldiğinde Irak’ta kişi başına ulusal gelir ortalaması 12 bin dolardı ama, Saddam devrildiğinde bin Dolar’a inmişti” diye ancak ruhunu şeytana satmış biri, tüm bölge halklarından sonsuzca nefret eden ve kariyeri için herşeyi pazarlamaya hazır olan biri söyleyebilir ancak. 

 

Saddam ve Irak yönetimi, yanlış uygulamaları ile, anti- demokratik yapıları ile emperyalist saldırıya alet oldukları için, halklarının felaketine giden yolu ahmakça açtıkları için suçlanabilirler ancak ama, onların hataları ve kötülükleri Irak halkını yoksullaştıran asıl güçün saldırgan ABD emperyalizmi olduğu gerçeğini gizlemez. Böyle açık bir gerçeği, ruhunu üç kuruşa Mephistophales’e satmış olan “demokrat” etiketli halk düşmanları karartmaya çalışabilirler ancak.

 

TV kameraları karşısında yanaklarını şişirerek, “Saddam iktidara geldiğinde Irak’ta kişi başına ulusal gelir ortalaması 12 bin dolardı ama, Saddam devrildiğinde bin Dolar’a inmişti”, diye zevkle konuşan Coca Cola’nın sözkonusu halk düşmanlarından olduğunu kanıtlamaya ise gerek yoktur. Irak’a 2003 baharından itibaren yaklaşık 500 bin ton bomba atan ve işgalin başlamış olduğu 20 Mart 2003 gününden itibaren bu ülkeyi yıkmak için 200 milyar Dolar’dan çok daha fazlasını harcayan ABD’nin, Irak’ta yaratmış olduğu yıkımın maddi bedelini ve işgalin başlamış olduğu günden itibaren Irak halkının kişi başına nekadar yoksullaşmış olduğunu da hesaplamışmıdır acaba bu “ulusal gelir” hesapçısı Coca Cola? Güce tapınan ve kısa ömürleri boyunca gördükleri her ışığın etrafında bilinçsizce dönen pervaneler gibi sahte ünler ve kariyerler peşinde dolanan Coca Cola ve benzerlerinin kendilerini bilmelerine, yaptıkları işin halk düşmanlığı olduğunun bilincinde olmalarına da olanak yoktur. Aksi taktirde, tüm eğitimleri ile düşünüp tavırlarına çeki düzen vermeleri, veya pırıltılı illizyonlarla dolu sonu karanlık yollarında yürürlerken en azından biraz daha dikkatli olmaları gerekirdi.

 

c- Türkiye'yi yönetenlerin Irak politikalarının ikiyüzlülüğü ve bu tavrın bir sonucu olarak Türkiye halkının başına örülen çorap

 

Kasım 2004’ün ikinci yarısında başlayan ve iki haftayı aşkın süre görülmemiş acımasızlıkta bir şiddetle tüm sivil kent halkına yönelen felluce saldırısı sırasında susan, o günlerde ağzını yayarak “öyle yan gelip yatmak yok” diye Müslüman halkları eleştiren, partisi içinden Felluce katliamına yönelik sesleri paylayarak susturan iktidar partisi yöneticilerinin, Irak’ta yapılan sahte seçimlerin ardından Kerkük ve Türkmenler için vızıldamalarını kimse ciddiye almaz. En az 16- 17 bin sivilin öldürüldüğü, yaralı insanların kameralar karşısında camilerde katledildikleri, onbinlerce evin yerlebir olduğu ve 300 bin kişinin kenti terke mecbur kaldığı Felluce katliamından yaklaşık iki ay sonra gerçekleşen sahte Irak “seçimleri” karşısında Türkiye’deki politik iktidarın gündeme getirdiği “hile” iddialarını ve Irak içindeki ulusal guruplardan sadece birine yaslanmaya çalışarak kuzeydeki petrol bölgelerinden pay iddialarını kimse ciddiye alamaz. Böyle kararsızlıklar, ikiyüzlülükler, özellikle askeri çatışmalar sürerken gerekli olan açık tavırların alınmaması, politikasızlıklar, sonuçta yenilgilerin, onurkırıcı durumlara sürüklenmenin temel nedeni olur. ABD yönetiminin günümüzde rahatca yaptığı gibi, Türkiye yönetimi onur kırıcı biçimde aşağılanabilir.

 

ABD yönetiminin yarı resmi sözcüsü ve dünyayı sömürgeleştiren Wall Street’in tam sözcüsü olan, iş ve mali haberler vermek amacıyla 1889’da kurulan iki milyon tirajli The Wall Street Journal’da, politik iktidarın şahsında tüm Türkiye halkına saldırılırması, “kurnazlık”, “hilecilik” ve “ikiyüzlülük” suçlamalarının yapılması, böyle bir tavra cesaret edilmesi bile, Türkiye’yi yönetenlerin politikasızlığı, tavırsızlığı ile bağlantılıdır. Ve Türkiye’de, dünyada ve bölgede yaşanmakta olan haksızlıklara ve katliamlara karşı haklı bir tepki olarak halk arasında yayılan “ABD karşıtlığı”nın durdurulması emrinin verilmeye cesaret edilmesi bile, Türkiye’yi yönetenlerin tavırsızlıkları, kısa vadeli günlük politikalar izlemeleri, küçük fırsatçılıklar yapmaları ve güç karşısında yalanıyor, yaltaklanıyor olmalarıyla ilgilidir. Savaş makinesi Pentagon’un “Demokrasi kahramanları”nın ağır tehdit ve aşağılama içeren bu emirleri, Türkiye’nin siyasi iktidarına, “kendinize General Evren’i, ‘our boys’ları/ ‘bizim oğlanları’ örnek alın” mesajını içermektedir aynızamanda. Evren’in Türkiye’de “demokrasi”yi ve şüphesiz asıl olarak ABD emperyalizminin yararlarını nasıl kurtardığını sanırım tekrarlamaya gerek yoktur. Irak’ta yaşanmakta olan ise bundan binlerce kez daha şiddetli bir Pentagon operasyonudur...

 

Türkiye yönetimini ikiyüzlülükle suçlayan ABD yönetiminin, yeryüzünün en derin faşist ikiyüzlülüğü ile kusurlu olduğu bilinmektedir. Türkiyedeki politik iktidarın sinsi taşra bezirganı ikiyüzlülüğü ile ABD yönetiminin çok daha tehlikeli faşist ikiyüzlülüğünü karşılaştırmak mümkün olmasa da, Irak halkına yönelik saldırı karşısında Türkiye politik iktidarının bugüne dek ikiyüzlü bir çizgi izlediğini söylemek hiç te yanlış olmaz. Ve bu ikiyüzlülüklerinin bedelini sadece politik iktidar değil, malesef Türkiye halkı da ödeyecektir ve ödemeye başlamıştır bile... Bu ödeme olayı Irak’ta Türkiye’ye yönelik yeni tehditlerin yaratılmasının yanında, tüm komşu ülkelerde de güvensizliklerin oluşması biçiminde somutlaşmaktadır. Kararsız ikiyüzlü politikalar veya politikasızlık, olaylar karşısında zamanında kesin tavır alamama gerçeği, dış ilişkilerde tamiri olanaksız pozisyon kayıplarına neden olduğu kadar, içte de emperyalist güçlerle işbirliği halinde olanların palazlanıp cesaretlenmelerine yolaçmaktadır... (2- Yol kumu, sıçrayış nedeni ve tuttuğu saf)

 

“Seçimler”den sadece iki ay kadar önce Felluce’de yaşananlar sırasında, 22 Kasım 2004 günü direnişçilerin yayınladıkları bildiride yazılanlar Sinbad’da yayınlanmıştı. Bu bidiride ABD ordusunun Felluce’de kitle kırım silahları, kimyasal silahlar kullandığı anlatılmaktaydı. Kenti toptan boşaltmaya yönelik acımasız saldırıyla ilgili olarak kaçırılabilen fotoğraflar, direnişçilerin iddialarını doğrular nitelikteydi.

 

d- "Öldürme zevki" ve dünyanın en gerici feodal güçleri ile Pentagon işbirliği

 

Şüphesiz, hem nükleer ve hem de kimyasal silah etkisine sahip ve 4.5 milyar yıl sürecek kalıcı radyasyon etkisi olan tüketilmiş uranyumlu (DU) mermiler 1991 Birinci Körfez Saldırısı sırasında ve 20 Mart 2003 günü başlayan işgal saldırısı boyunca yoğun biçimde kullanılmışlardı. Bunların eseri ızgara olup kavrulmuş ölülerle, kanser türleriyle ve korkutucu görünümlü anormal doğumlarla ilgili bilgiler daha önce Sinbad’da yansıtılmıştı. ( OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI- Yusuf Küpeli )Tarihi Felluce’yi bir hayalet kente dönüştüren saldırı sırasında benzer silahların kullanılmamaları için bir neden yoktur. Ayrıca, kente fosfor bombaları atıldığı yönünde sağlam bilgiler vardır. Evlerin, dükkanların, camilerin, tarihi yerlerin tahribedildikleri fotoğraflarla gözler önündedir. Bir halkın psikolojisini, kimliğini çökertmeye yönelik bu ölçüde “barnarca” bir saldırı sırasında kadınların ve çocukların tecavüze uğramaları iddiaları sonderece inandırıcıdır. Kaldıki Uluslararası Af Örgütü’nün de bu yönde kesin raporları vardır... Cami’nin içinde kameralar karşısında silahsız yaralı insanları vahşice öldüren ırkçı askerlerden herşey beklenebilir. Bu askerleri doktrine edenler, San Diego’da yapılan bir toplantıda, “Afganistan’da insanlara ateş etmek çok zevkliydi.”, diyen deniz piyade birliklerine bağlı korgeneral James N Mathis ve benzerleridir. (04 Şubat 2005, www.yenişafak.com.tr/ www.aftonbladet.se/vss/nyheter/story/0,2789,598730,00.html ) Ve şüphesiz sadece Felluce katliamı bile, olaydan iki ay sonra tezgahlanan “seçim” tiyatrosunun ne ölçüde “demokratik” ve “meşru” olduğunu anlayabilmek için yeterlidir.

 

Bu “öldürme zevki”nin gerekçesi olarak Afganistan’da erkeklerin karılarını dövüyor olmalarını göstererek bir de “kadınlara yönelik baskıya karşı savaşan kurtarıcı kahraman” rolü oynayan Mathis ve benzerleri, anlaşılan, Afganistan’da kadın düşmanı feodal unsurları, büyük toprak sahiplerini, eroin kaçakçısı savaş lordlarını nasıl desteklediklerini unutmuş gözükmektedirler. Devrimci Afgan yönetiminin ülkedeki ortaçağ kalıntılarını bitirmek amacıyla başlatmış olduğu toprak reformunun ve kadınlara yasal olarak eşit haklar vermesinin ardından, “karılarımızda ortak yapılacak” kışkırtması ile tüm feodal köktendinci unsurların ABD yönetimi tarafından eyleme geçirilip beslenmeye, silahlandırılmaya başlandığı herkes tarafından bilinmektedir... Anlaşılan Mathis, “Yeşil kuşak” politikasının ABD yönetiminin işi olduğunu ya hiç duymamıştır, ya da hatırlamak istememiştir. Ve şüphesiz, “öldürme zevki” ile ilgili sözlerinin ardından herhangi bir kovuşturmaya da uğramamıştır. Pentagon’a bağlı birlikler bu “zevkli ateş edip öldürme” işlerini Afganistan’da, Irak’ta ve daha başka “demokrasi” taşıdıkları coğrafyalarda sürdürmektedirler. (3- ABD yönetimi tarafından şekillendirilen Köktendinci örgütlenmeler ve Afganistan üzerine çok kısa notlar)

 

e- Militarist Napolyon Avrupa feodalizmine ve Rus Çarlığı'na karşı çok daha ileri bir dünyayı temsiletmekteydi ama, Hitler'in izinde yürüyen W Bush Amerikası'nın insanlığa yıkımdan ve ölümden başka verebilecek birşeyi yoktur

 

İmparator Napolyon (orjinal italyanca Napoleone Buonaparte veya fransızca Napoléon Bonaparte, 1769- 1821), otoriter, militarist ve şiddet kullanıcısı olmasına karşın, 1789 Fransız Devrimi’nin bireysel özgürlükler ve fırsat eşitliği kavramına inanan kişiliğiyle ve iyi bir Voltaire ve Jean- Jaques Rousseau okuyucusu olarak, Avrupa feodalizmine, monarşilerine karşı çok daha ileri bir dünyayı temsiletmekteydi. Avrupa’yı devrimci Fransa’nın önderliğinde merkezileştirmeye ve İngiltere’nin denizaşırı ticari egemenliğini kırarak fransayı henüz gelişmekte olan, yeni yeni emperyaliz aşamasına doğru evrimleşen kapitalist dünyanın lideri yapmaya çalışan Napolyon, yıkıcılığının yanında devrimci düşünceleri de yaymaktaydı. Napolyon, günümüzde olduğu gibi ölüm döşeğine yatmış ve derdine deva bulmak için yeryüzünün en gerici güçleri ile ittifaklar kuran, yığınsal ölümler saçan emperyalizm aşamasında bir kapitalizmin değil, henüz olgunlaşma aşamasında bir kapitalizmin temsilcisi idi. Köylülerin toprakları ile birlikte alınıp satılabildikleri merkezi monarşik hantal Rus Çarlığı’nın üzerine 1812 yılında 600 bin kişilik bir ordu ile birlikte yürüdüğü zaman, yaratmış olduğu tüm yıkıma karşın Napolyon, gelişmekte olan daha ileri bir dünyayı, Çarlık Rusyası ise yokolmakta olanı temsilediyorlardı.

 

Borodino’da Tatar asıllı inanmış general Kutuzov’a yenilen Napolyon, gerisinde bir enkaz bırakarak ve alabildiğine yıpranmış ve kariyerinin sonuna yaklaşmış olarak başı önde çekilecekti ama, bu sarsıcı darbesiyle Rus aydınlanmacılığının kapılarını da açacaktı. Feodal köleliğe karşı gelişmekte olan çok daha özgürlükçü kapitalizm ile birlikte filizlenip serpilen Batı’nın aydınlanmacı düşünceleri, Napolyon’un açtığı yoldan Rusya’ya gireceklerdi. Bu istilanın ardından köylülüğün yurduna bağlılığını ve dinamizmini, aristokrasinin ikiyüzlülüğünü açıkça görebilen birkısım asker ve sivil dürüst aydınlar ve aristokratlar, Batı’dan aldıkları yeni özgürlükçü düşüncelerle, “köylülüğü kölelikten kurtarmak, monarşinin mutlak hakimiyetini kırarak ülkeyi demokratlaştırmak” amacıyla 1825 Dekabrist (Aralıkçı) örgütlenmesini yaratacaklar ve bir ihanet sonucu erken keşfedilip yenileceklerdi. Bu yenilgiye karşın Dekabristler’in idealleri güçlenerek yayılacak ve Rusya 1870 aydınlanmacıları olarak anılan evrensel değerde büyük düşünürler, devrimci aydınlar yetiştirecekti. Rusya’yı değiştirecek devrimci atılım hızını artarak ilerleyecekti ve Fransız devrimi ile birlikte bu yeni etkiler dünyanın diğer coğrafyalarında da dalga dalga yayılacaklardı...

 

Napolyon’dan tam 129 yıl sonra ve O’nunla aynı gün, 22 Haziran 1941 günü iki milyon askerle üç koldan Sovyetler Birliği’ne saldıran Hitler ise, artık, ileriyi değil, çöküşü simgeleyen emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin yarattığı bir diktatör konumundaydı. Ekonomide ve poltikada kuracakları tekellerle kapitalizmin gelişme dönemlerinde varolan serbest rekabeti yokeden sermaye çevrelerinin, banka- endüstri- ticaret sermayesinin birleşmesinden oluşan mali- sermayenin, üretici güçlerin gelişmesini azami kârın olmadığı tüm alanlarda engelleyen ve rantiyer hale gelmeye başlayan kapitalizmin ürettiği diktatördü Hitler. Bir dünya sistemi haline gelen ve eşitsiz gelişmesi sonucu şekillenen antagonizmalarla/ uzlaşmazlıklarla uluslararası emperyalist savaşlara kaynaklık eden bir kapitalizmin yarattığı acımasız diktatör rolündeydi Hitler ve insanlara baskıdan, şiddetten, yıkımdan, ölümden başka verebileceği birşey yoktu.

 

Nazi Partisi’nin (Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi, NSDAP) ve dolayısıyla Hitler’in iktidara gelmesini Alman mali- sermayesi sağlamıştır. Hitler, bu sermayenin yararları uğruna tüm çalışanlar üzerinde kanlı bir mali- sermaye diktatörlüğü veya bilinen adıyla faşist bir diktatörlük kurmuştur. Başta Alman ulusu olmak üzere tüm Avrupalı uluslarını tutsak eden kanlı Nazi diktatörlüğü, sadece çalışanları değil, aynızamanda diğer sermaye çevrelerini de ağır bir baskı altına almıştır... Belirli sayıda mali- sermaye çevresinin yararlarını savunan faşizm, sadece üretenler üzerinde bir diktatörlük değil, aynızamanda sermayenin tekelleşememiş parçaları ve diğer kesimleri üzerinde de bir diktatörlüktür. Bu yapısıyla toplumları birleştirici değil, tam tersine toplumsal çelişkileri alabildiğine derinleştirici bir sistemdir... Çelişkileri derinleştirme süreci sadece ulusal arena da değil, aynızamanda uluslararası sınıf mücadelesi arenasında da tüm çıplaklığıyla yansır. ABD merkezli uluslarüstü tekellerin diktatörlüğü olan postmodern faşizmin saldırısı ile günümüzde yaşanan ve giderek artan derin toplumsal çelişkiler ve çatışmalar bu gerçeğin en somut kanıtlarından biridir.

 

Hitler, Alman tekellerinin egemenliği için üretilmiş “üstün ırk” efsanesinin gerisine gizlenerek tüm Avrupa’yı kan ve ateşle Alman mali- sermayesi odaklı birleştirmek, dünyanın geri kalan kısmını sömürgeleştirerek bin yıllık bir mali- sermaye imparatorluğu kurmak istemiştir. Nazi Almanyası, Napolyon’u da etkilemiş olan aydınlanmacı düşünürleri, yazarları, insancıl dünya klasiklerini ateşe verirken, insanlığa verebileceği ırkçı yalanlardan, illizyonlardan ve sözkonusu ırkçı yalanlarla meşrulaştırılmaya çalışılan işkenceli ölümlerden, gaz odalarından, katliamlardan başka birşeye sahip değildi. Leningrat- Moskova- Stalingrat önlerine kadar gelebilen Nazi orduları, artık, ölüm, yıkım, işkence, gaz odaları dışıda birşeyi, özellikle herhangi ilerici, aydınlatıcı bir düşünceyi taşımıyorlardı... (4- Hitler’i iktidara taşıyan bazı Alman ve Amerikan tekellerinden kısa örnekler)

 

İkinci Dünya Savaşı sırasında -27 milyon kadarı Sovyetler Birliği vatandaşı olan- 60 milyonu aşkın insanın ölümlerine yolaçacak olan mali- sermaye güçlerinin egemenlik savaşının, emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin, insanlığa bu felaketlerden başka verecek birşeyi kalmamıştı artık... Japonya'nın Moskova büyükelçisi Sato’nun 13 temmuz 1945 günü Sovyetler Birliği yetkililerine başvurarak, ABD ile aralarındaki savaşın bitirilmesi için arabulucu olmalarını istemesine ve Stalin’in bu talebi Potsdam Konferansı (17 temmuz- 2 agustos 1945) sırasında ABD Başkanı Truman'a bizzat iletmesine karşın, Truman’ın emri ile 6 Ağustos 1945 günü Hiroşima’ya ve 9 Ağustos 1945 günü ise Nagazaki’ye atılan Atom bombalarının tek bir amacı vardı. Bir anda 200 bini ve kısa sürede 400 bini aşkın sivilin acılı ölümlerine neden olacak ve etkileri günümüze dek uzanacak bu bombaların atılışlarının amaçları, başta Sovyetler Birliği olmak üzere tüm dünyaya gözdağı vermekti. Atom bombalarının korkunç yıkımlarının hemen ardından, The London Daily Express, “Bu, dünyaya bir uyarıdır!”, manşetini atarak Hitler’in iflasa uğrayan düşünün ABD tarafından devralınıp yaşama geçirilmekte olduğunu veciz biçimde açıklayacaktı.

 

Amaç, gerçek bir dehşet şoku ile ABD’nin “yenilmezliğini” kabulettirmek, Hitler’in bıraktığı yerden “dünya hakimiyeti” planını sürdürmek, bu kez ABD merkezli bir “bin yıllık dünya imparatorluğu” projesini yaşama geçirmeye başlamaktı. Fakat Nazi ordularını yenen asıl güç olarak Sovyetler Birliği’nin tüm Avrupa halkları ve dünya halkları arasında kazanmış olduğu büyük saygınlık ve yine 1949 yılında Sovyetler Birliği’nin de Atom bombası patlatmayı başarması, ABD’nin “dünya imparatorluğu” düşlerini 1990’lı yıllara dek su yüzüne çıkartmamasına neden olmuştur.

 

ABD yönetimleri tarafından kışkırtılan Soğuk Savaş’ın zorladığı silahlanma yarışının ağır ekonomik yükünün ve diğer karmaşık nedenlerin toplu bir sonucu olarak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, ABD yönetimleri, Hitler jeopolitiğinin bir uzantısı olarak Avrasya egemenliği ve dolayısıyla dünya egemenliği yolunda tüm cephelerde saldırıya geçmişlerdir. Birbirlerinin devamı ve tamamlayıcıları olan Balkanlar’a, Afganistan’a ve Irak’a saldırılar sadece enerji yolları ve enerji kaynakları üzerinde egemenlik kumaya yönelik basit ekonomik amaçlı askeri operasyonlar olmanın çok ötesinde, Avrupa’yı ve Rusya’yı da tam bir askeri çember içine alarak doğrudan doğruya Avrasya hakimiyetine yönelik saldırılardır. Halen sürmekte olan bu saldırılar, Avrasya hakimiyeti için en önemli stratejik denetim merkezlerinde, sinir düğümlerinde askeri egemenlik kurma operasyonlarıdırlar. Daha önce işgal altındaki Afganistan’da yapılmış ve şimdi yine İşgal altındaki Irak’ta sahnelenen son seçim tiyatrosu ise, “iktidarı yerli güçlere devredecek bir demokrasi” manevrası değil, sadece ve sadece ülkedeki işgalci ABD güçlerine ulusal ve uluslararası zeminlerde meşruiyet kazandırabilme oyunudur. Kazanmış olduğu deneyimlerle Hitler’in izinde çok daha akıllıca ve çok daha mükemmel taktiklerle ve alabildiğine geliştirilmiş propoganda teknikleri ile yürüyen ABD yönetiminin kendi halkı dahil halkların bir tekine bile demokrasi getirme yeteneği yoktur ve tamamen anti- demokratik ve yasadışı Irak seçimlerinin şimdilik tek galibi ülkeyi kana boğan işgalci ABD silahlı güçleridir...

 

Açıkça görülmekte olduğu gibi postmodern ABD faşizmi, ABD halkına giderek kitleselleşen ABD merkezli bir yeni ırkçılık, ırkçı düşüncelerle harmanlanmış köktendinci puritan protestanizmin bir versiyonunu getirirken, Hıristiyanlığın değişik biçimlerinin ve diğer dinlerin yaygın oldukları ülkelerde de yine değişik ırkçı- faşist akımların, aşırı milliyetçiliklerin ve köktendinci akımların gelişmesine yolaçmaktadır. Halkları İslam inancının değişik kollarına sahip ülkelerde ise yine köktendinci karşıdevrimci akımların, puritanizmin islami biçimi olan Vahabi ve Deobandi tarikatlarının ve hertürlü gerici akımın canlanıp güçlenmesine yardımcı olmaktadır.

 

f- Ölümün kolgezdiği Irak'ta yapılan seçimler baştan sona anti- demokratik ve yasadışıdır

 

Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’ne Şubat 2005 ortasında yaptığı açıklamada, “sayıları kestirilemiyen direniş güçlerinin günde 60, bazı günlerde ise daha da fazla saldırılar gerçekleştirdiklerini” söyleyen ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers’in bu ifadesi bile, böyle yerlebiredilmiş ve hergün onlarca insanın öldürüldüğü işgal altıda bir ülkede seçimlerin nasıl acıklı bir komedi olduğunu anlamaya yeter... Türkiye yönetiminin yaptığı gibi sözkonusu koşulların yaşandığı bir ülkede hem işgalci güçlerin seçim entrikasını onaylamak ve katılımı teşvik etmek ve hem de daha sonra yoğun seçim hilelerinden, haksızlıklardan şikayetçi olmak, politikasızlığında ötesinde tamamen hastalıklı bir durum olarak yorumlanabilir ancak. Sonuçta, ABD sözcülerinin ve Avrupa’nın sağcı güçlerinin Türkiye’ninki gibi dengesiz politik yönetimlere hakaretleri, aşağılamaları rahatca anlaşılabilir...

 

Günde 60 ve daha fazla silahlı saldırının gerçekleştiği, can güvenliğinin ve yasal hiçbir güvencenin olmadığı, seçimlerden daha iki ay önce korkunç Felluce yıkımının ve katliamının gerçekleştiği, yaklaşık iki yılı bulan işgal süresinde 63 gazetecinin öldürüldüğü ve haberalma özgürlüğünün hiç bulunmadığı, BM seçim gözlemcilerinin seçimin yapıldığı ülkeye dahi giremeyip Amman’da bekledikleri, oyların neredeyse açık verildiği, sayımın ise gizli yapıldığı koşullarda “demokratik” dürüst bir seçimden değil, ancak baştan sona dek hileli ve yasal olmayan bir oyundan sözedilebilir. Hem bu yasadışı oyunu onaylamak ve hem de sadece bir etnik gurubun olağan hilelerinden şikayetçi olmak, kararsızlığı, korkaklığı, tavır takınamamayı açıkça belli etmek anlamına gelir. Böylelerinin, sözlerinin bir tekinin bile ciddiye alınmayacağı, sık sık enselerinin tokatlanacağı, subaylarının başlarına da rahatca çuvallar geçirilebileceği baştan bellidir... Zaten bir tek yanı bile doğru olmayan, baştan sona yasadışı olan böyle bir seçim oyununda hile olmayacakta, nerede olacaktırki? Ve böyle bir seçimle oluşacak meclisin Irak halkını gerçek anlamıyla temsil edemeyeceği, toplumdaki çelişkileri derinleştirmekten başka işe yaramayacağı ise yine baştan bellidir.

 

Yaşanmakta olan günlerde Iraklı Kürtlerin en yakın “dostu” ve “koruyucusu” rolü oynamaya çalışan ABD’nin Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA’nın Irak’la ilgili en son istatistiki verilerine ( www.odci.gov/cia/publications/factbook/geos/iz.html ) göre, bulundukları bu coğrafyada çoğunluklu olarak iki farklı lehçe konuşan Irak Kürtleri, ülkenin tüm nüfusunun yüzde 15- 20 kadarını oluşturmaktadırlar. Nüfusun ancak yüzde 15- 20 kadarını oluşturabilenlerin, sözkonusu yasadışı seçimlerde aldıkları yüzde 26 civarında oy oranı herhalde sorgulamaya değer bir sayıdır.

 

Bilindiği gibi nüfusun yüzde 20 kadarını oluşturan Sünni Araplar seçimleri boykot etmişlerdir. Ve yine iginç olan, Irak nüfusunun yüzde 60’ını ve belki biraz daha fazlasını oluşturan Şia inancındaki insanlar ise oyların sadece yüzde 48 kadarını alabilmişlerdir. İngiliz yönetimi ile ilişkileri ve İranlı dini liderlerle çelişkileri bilinen Irak’ın en etkili Ayetullah’ı Sistani’nin kılavuzluğu ile seçimlere katılan değişik Şia inancındaki guruplardan oluşma ittifakın aldığı yüzde 48 oy, nüfustaki oranlarına göre çok düşüktür. Bu oran birkısım Şia’nın, Mukteda al Sadr Gurubunun seçimleri boykot ettiğini ve ayrıca muhtemelen Şia gurubuna yönelik olarak bazı hilelerin gerçekleştiğini göstermektedir.

 

Yine birkısım Şia ve bazı ufak işbirlikçi guruplarla bağlantılı İyad Allavi’nin aldığı yüzde 14’e yakın oy oranı da koskocaman bir sual işareti içermektedir ve muhtemelen bunların çoğu Irak dışından gelen tamamen kontrol dışı geçersiz oylardır. Ve sonuçta işgal güçlerinin yönlendirmeleri ile şekillenen bir “Meclis”in ülkedeki dinsel ve etnik çatışmaları körükleyeceği bellidir. İşgalci güçlerin istedikleri de zaten böyle bir çatışmadır ve bu yönde provokasyonlarını çoktan başlatmışlardır... Şia ibadet yerlerinin yakınlarında bombalı araçların uçurulması olayları yeni değildir ve tüm bu kışkırtmalara karşın henüz bir Sünni- Şia çatışması yaratılamamıştır... ABD işgal güçleri -denetimleri dışına çıkmayan- etnik ve kültürel çatışmaların ülkedeki varlıklarını kolaylaştıracağına inanıyor olmalıdırlar ve bunları kışkırttıkları anlaşılmaktadır. “Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı duydukları” söylemi ise koskocaman bir yalandan başka birşey değildir... Onların tek saygı duydukları şey Irak’ın elkoydukları petrolleri, sadece bu petrol alanlarının ve yollarının güvenlik altında olmasıdır. Buna karşın, tamamen özelleştirilip gaspedilen Irak petrollerinin üretiminde yaklaşık yarı yarıya bir düşüş olduğu, işgal güçlerinin istedikleri başarıya birtürlü ulaşamadıkları da bir başka gerçektir... Irak’ta direnişi örgütleyenlerin ise insanları etnik kökenlerine ve dinsel inançlarına göre ayırmadıkları anlaşılmaktadır...

 

Seçimlerin anti- demokratik yapıları ile ilgili diğer önemli gösterge, bir- iki adı modern kendisi olmayan göstermelik parti veya örgüt dışında seçime katılanların tümünün de etnik gurupların veya dinsel yolların temsilcilerinin peşinden gidiyor olmalarıdır. Bir başka ifadeyle oy verenlerin seçtikleri, tüm Irak “ulusu” içindeki değişik toplumsal sınıflardan birini veya birilerini temsileden, ülkenin bütünü düzeyinde temsili yeteneği olan, Irak’ın tümü için bir ekonomik programı, iç ve dışpolitika programları bulunan değişik politik partiler olmamışlardır. Zaten özellikle İşgalci gücün terminolojisinde yeralan ve hem Irak halkına ve hem de tüm dünyaya empoze edilmeye çalışılan Kürtler, Sünniler ve Şia ayırımı ve yarışın sanki sadece bunlar arasında olduğu resmi, modern gelişmiş laik (sekuler) bir topluma değil, geçmişi temsileden tamamen patriyalkal/ pederşahi feodal bir topluma özgüdür.

 

Tarihinden ve sürekli sürüklenmiş olduğu iç ve dış çatışmalardan da kaynaklanan tüm anti- demokratik resmine karşın Irak’ın işgalden önceki laik resmi günümüzde yaratılmaya çalışılan feodal parçalara bölünmüş resimden çok daha ileri bir dünyayı temsiletmekteydi. O yıllarda sağlanmış olan göreceli ulusal birlik sadece devlet baskısı üzerine oturmamaktaydı ve zaten tüm devletlerde değişik ölçülerde bulunan bu baskıya dayanarak gerçek bir ulusal birlik sağlamakta olanaksızdır. Sonuçta, Şia’da, Sünni’de Arap oldukları için, bunların önemli kısımları laik bir temelde birlik sağlayarak Irak rejimini yaşatmaktaydılar... Tarihleri boyunca en güçlü gördükleri iktidar odaklarının safında halkının kanını pazarlayıp ranttan pay alma geleneğini sürdüren Kürt feodalizmi ise, Irak’ta gerçekleşen anti- emperyalist devrimin ardından, 1960’lı yıllardan beri -zikzaklarla ilerleyen bir çizgi içinde- emperyalist güçlerin denetiminde merkezi idareye yönelik sürekli bir istikrarsızlık ve politik şantaj unsuru olarak kullanılmıştır. Özellikle 1972’de Irak’ın tüm petrollerini millileştirmesinin ardından herekete geçirilen ve görevleri bitince aynı emperyalist odak tarafından terkedilen Kürtler, sekiz yıl süren İran- Irak savaşı boyunca da ülkelerine karşı savaşan devletten yardım alarak geleneksel rollerini oynamışlardır. Ve yine izlemiş oldukları emperyalist şantajın aleti olma çizgileri ile Irak'ın içpolitikasındaki ABD kaynaklı operasyonlara ve Saddam Hüseyin'in iktidara taşınmasına da en büyük yardımı yine onlar sağlamışlardır... Zaman zaman Irak’ın ulusal bütünlüğü içinde yerlerini aldıkları, hatta değişik dönemlerde Saddam Hüseyin rejimi ile işbirliği içinde birbirlerine karşı dahi savaştıkları olmuştur...

 

Çekoslavakya’nın Südetler’ini işgaleden Hitler vaktiyle kullanmış olduğu sahte gerekçelerle, “demokrasi” ve “insan hakları” ve ayrıca bulunamamış olan “kitle kırım silahları” bahanesiyle Irak’a giren emperyalist ABD güçleri ise, söylemlerinin tam tersine, varolan sınırlı demokratik kurumları da yokedip, geçmişi temsilen feodal güçlerden ve bunların birbirleri ile çelişkilerinden kuvvet alarak varlıklarını sürdürme politikası izlemişlerdir. Asker sayısı 170 bini aşan dünyanın en modern işgal ordusunun baskısıyla şekillenen bu politikanın sonucu olarak Irak demekratikleşmeye ve demokratik laik bir temelde birleşmeye değil, geçmişin feodal bölünmüşlüğüne doğru sürüklenmiştir. Sonuçta, ABD emperyalizminin akıntısında şekillenen ışıklı yollarında cehennemleri doğru yelken açmış Coca Cola takımının ağızlarını köpürterek “demokrasi” edebiyatı yapmaları, Irak’ta sergilenen seçimin “demokratik” olduğu gürültüleri koskocaman bir yalandan başka birşey değildir. Nasıl ırkçı temelde bir “milliyetçilik” bazı kişisel ve dar zümresel menfaatlerin kalkanı oluyorsa, kamu haklarının pazarlanışının, topluma yönelik ihanetlerin kılıfı yapılıyorsa, sadece kişisel kaznçlar peşinde koşanların kozmopolitizminin takındığı “liberalizm”, “demokrasi” veya hatta “ilericilik” maskesi de aynı ölçüde, belki daha da fazla emperyalist saldırganlıkların avukatlığını yapmaktadır.

 

Irak’ın İran sınırındaki Sorani bölgesinde varolan iktidarını koruyabilmek ve genişletebilmek için onlarca yıldır kılıktan kılığa giren, Kadiri şeyhliğinden “komünistliğe”, “sosyal demokratlığa” kadar çok geniş bir gardroba sahibolan, İran- Suriye- Türkiye- Irak- İngiltere- ABD rejimlerinin direkleri arasında gerili ipler üzerinde sürekli cambazlık yapan, günümüzde kaderini sayılanlardan son ikisine bağlayan ve asıl ilişkileri Londra ile olan Irak’ın yeni cumhurbaşkanı adayı Celal Talabani’nin 26 Şubat 2005 tarihli Türkiye basınına yansıyan son sözleri bile Irak seçimlerinin ne ölçüde demokratik olduğunu ve seçimlerin bu ükeye getireceklerini anlamaya yeter. Çok kısa birsüre önce Türkiye yönetimine gözdağı vermeye kalkan ve zaten işgal altındaki Irak’ın “içişlerine” karışılmaması öğüdünü veren Talabani, yeryüzünde hiçbir cumhurbaşkanı adayının ağzına almayacağı ıslak cümlelerle ve kısa süre önce atmış olduğu karışılmaması gereken “içişleri” nutuklarını unutmuş gözükerek, önce, “Şiilerin İran’ı varsa bizim de Türkiyemiz var.”; ve ardından daha da anlaşılır biçimde, “Kiminin İran’ı, kiminin Arap ülkeleri var. Bizimse Türkiye’den başka kimsemiz yok.”, diyebilmiştir ( http://www.milliyet.com.tr/2005/02/26/dunya/adun.html  )... Herşeyden önce bir ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını ve onurunu temsiletmesi gereken bir cumhurbaşkanı adayının kendisini hala Sorani bölgesinin kıralı ve Kadiri şeyhi görerek, Türkiye’ye yönetimine sığınmaya, Irak’ın yüzde 60’ını oluşturan Şia toplumunu İran’ın uzantısı gibi göstererek cumhurbaşkanlığına aday olduğu bir halkın yüzde 60’ına ve İran’a karşı Türkiye yönetimini kışkırtmaya kalkışması gerçeği anlamak için yeterlidir sanırım. Talabani bununlada yetinmemekte, Irak halkının yüzde 20’sini oluşturan Sünni Arap nüfusunu da diğer Arap rejimlerinin uzantısı gibi göstererek, Türkiye yönetimini bunlara karşı da kışkırtmaktadır... Ozaman Talabani neyin cumhurbaşkanlığına adaydır ve cumhurbaşkanlığı postunu hangi amaçlarla istemektedir?

 

Vaktiyle, “demokrasi bir araçtır” diyebilen Tayyip Erdoğan’ı Türkiye’de bir ölçüde de olsa denetleyip hizaya sokabilecek güçler vardır ama, işbirlikçi feodal beyleri tarafından binlerce yıldır acılı serüvenlere alet edilmiş olan Kürt halkının, kısa vadeli küçük kişisel hesapları ile kendilerini saftan safa sürükleyen Talabani gibi sahasında mutlak iktidar sahibi şeflerini denetleyebilecek hiçbir mekanizmaları ve politik olgunlukları henüz yoktur. Patriyalkal/ pederşahi kültürün halen derin biçimde tutsağı bir halkın sandıkbaşına gidip kendisine empoze edilen bazı adlarının altına mühürü basması, o ülkeye demokrasinin gelmiş olduğunun ve özellikle demokratik kültürün yerleşmiş olduğunun kanıtı hiç ama hiç olamaz...

 

Bir ülkenin cumhurbaşkanlığına aday olan biri eğer o ülkenin nüsunun yüzde seksenine ve hatta daha fazlasına güvenmiyorsa, onlardan korkuyorsa, cumhurbaşkanlığı postunu o halkı aldatmak, onlara kötülük etmek için istiyor demektir. Böyle sonuçlara yolaçan bir seçimin ise demokratik olduğunu iddia etmek olanaksızdır... Talabani’nin İran’a bağlı gibi gösterdiği Irak’ın Şia nüfusu, sekiz yıl süren İran- Irak savaşı boyunca İran ile ortak davranmamış, tam tersine Irak’ı savunmaya çalışmıştır ama, aynı Talabani İran yönetiminden silah ve para alarak Irak halkını arkasından vurmuştur. Türkiye sınırındaki Badinan denen bölgeyi kontrol eden ve Kırmançi veya kuzey Kırmançi konuşan Nakşibendi şeyhliğinden gelme Barzani ailesi de aynen Talabani gibi davranmıştır ve arada bunlardan her ikisi de Bağdat’tan ayrı ayrı destek alarak birbirleri ile de savaşmışlardır... Sürekli saf değiştirmelerle dolu bu uzun ve alabildiğine zikzaklı yolun sonunda sözkonusu feodal beylerin her ikisi de açıkça işgalci güçlerin emrine girmişler, onlarla birlikte Irak halkının bağımsızlık mücadelesini, direnişini kırma operasyonlarına katılmaya başlamışlardır. Bu nedenle, sözde “demokratik” seçimlere katılmış olmakla ve “ortak yönetim”de bakanlıklar ve hatta cumhurbaşkanlığı istemekle birlikte Irak halkına güvenmemelerinin, ondan korkmalarının sonderece haklı nedenleri vardır. Kendi ailelerinin dar görüşlü ve kısa vadeli menfaatleri uğruna peşlerinde sürükledikleri halklarına “Hacı Bush” diye bağırtabilenlerin, Amerikan bayrakları ile gösteriler örgütleyenlerin, bağımsız demokratik bir ülkenin yöneticileri olamayacakları ve ağızlarından düşürmedikleri “demokrasi” sözcüğünü halklarını ve dünyayı aldatmak için araç olarak gördükleri bellidir. Ve tüm veriler sonuçta işgalci güçlerin manüpülasyonlarıyla gerçekleşmiş olan Irak seçimlerinin halka birlik değil, çok daha derin ayrılıklar ve istikrarsızlıklar getirmeye aday olduğu yönündedir. (5- Irak seçimleri üzerine Abdel Barri Atwan’dan bir çeviri: “Seçim karşıtlıkları arttırmaktadır”)

 

g- "Halkların kendi kaderlerini tayin haklarının" belli koşulları vardır ve bu yazıda sık anılan Coca Cola takımı gerçekleri daha iyi anlatabilmenin bir aracıdır sadece

 

Nasıl Türkiye Cumhuriyeti yönetimlerinin değişik zamanlarda değişik ağırlıklarla uygulamış oldukları emperyalizm yanlısı politikalar Türkiye halkını bütünüyle suçlamak ve küçük düşürmeye çalışmak için gerekçe yapılamazsa, bölgedeki diğer devletlerin günahları halklarının omuzlarına yüklenemezse, Ortadoğu’nun tarihi özellikleri içinde en az 2500 yıllık bir süreçte şekillenmiş olan Kürt feodalizminin çok özel kaypak karakteri, kısa vadeli hesapları ile halkının kanını en güçlüye pazarlayarak ranttan pay alma ve konjonktüre göre sürekli saf değiştirme ahlakı da Kürt halkını aşağılamak, hor görmek için gerekçe yapılamaz. Sonuçta sınıflı bir toplum olan, içinde farklı toplumsal unsurlar ve kişisel planda çok olumlu, çalışkan, üretici, cesur ve dürüst karakterler de barındıran Kürt halkı, malesef halen çoğunluklu ve ağırlıklı olarak geçmişin feodal düşünce biçiminin frekansları ile düşünmektedir, patriyalkal/ pederşahi düşünce biçiminin ağır prangaları ile kendi köleliğine bağlanmıştır. Bu halk başta Türkiye olmak üzere değişik coğrafyalarda feodal kabuğunu ekonomik anlamda kırmaya başlamış olmakla birlikte, düşünsel olarak ağır feodal- pederşahi kamburu halen sırtında taşımaktadır ve bu nedenle kelimenin gerçek teorik anlamıyla “kendi kaderini tayinetmesi”ni beklemek halen bir düştür. Teorik olarak Kürt halkının ve diğer halkların “kendi kaderlerini tayin” haklarını kabuletmek ve savunmak bir tavırdır ama, sözkonusu halkların bu yeteneğe sahip olup olmadıklarını doğru tesbit ederek reel politikalar üretebilmek bir başka ve pratikte geçerli olan tavırdır.  

 

Hangi halk olursa olsun “bir halkın kendi kaderini tayininden” sözedebilmek için, herşeyden önce o halkı oluşturan bireylerin ağırlıklı ve çoğunluklu olarak kendi beyinleri ile düşünüyor olabilmeleri, kelimenin gerçek anlamıyla birey olmaları, feodal patriyalkal/ pederşahi kamburlarından kurtulmuş olarak özgürce kararlar alabilme yeteneğine sahibolmaları gereklidir. Zaten bu nedenle “kendi kaderini tayin hakkı” gelişmiş kapitalits toplumlarda bir katagori olarak şekillenip politik edebiyata ve mücadele arenasına girmiştir. Yine şüphesiz çoğu zaman tüm kavramlar gibi demagojilerin, aldatmacaların ve yanlış uygulamaların da konusu olmaktan da kurtulamamıştır... Eğer bir toplumda insanlar halen dinsel önderlerinin, şeyhlerinin, feodal beylerinin kararlarını, seçimlerini kendi kararları ve seçimleri gibi kabulediyorlarsa, kaderlerini tapındıkları başka kişilerin ellerine, bu satınalınmış kişlerin gizli servislerle birlikte verebilecekleri kararlara sorgulamadan terkedebiliyorlarsa, o toplumların “kendi kaderlerini tayin etme haklarını” savunmak "olmayacak duaya amin" demekten farksızdır. Bu tavır aynızamanda yanlışla ilgilenmek ve dolayısıyla gerçekleşmeyecek ve insanlara büyük zararlar verecek politikalar üretmek anlamına gelir...

 

Bu bağlamda Irak’ta henüz ne Kürt toplumunun ve ne de dini önderlerinin kılavuzluğundaki gurupların “kendi kaderlerini doğru biçimde tayin edebilme” yetenekleri vardır. Malesef bu gerçek Washington tarafından da bilindiği için, ABD emperyalizmi toplumun sözkonusu en gerici feodal unsurlarına küçük yararlar ve kariyerler sağlayacak seçim tezgahını ustaca örgütlemiştir... Sadece işgalci güçlere kazanç getirecek aynı seçim tezgahı, sonuçta, Irak toplumunun geleceğini de bir ölçüde etkileyecektir. Başlangıçta yaratmış olduğu göreceli sahte “demokratik” görünüme ve katılıma karşın, seçilen unsurların anti- demokratik yapıları ve birbirlerine karşı küçük ahmakça beklentileri olması nedenleriyle bu seçim biraz daha uzun vade de Irak’ta kaosun derinleşmesine yolaçacaktır. İşgalci güçlerin de denetimleri dışına çıkacağı kesin olan bu kaos süreci içinde eğer Irak halkı kendisine gerçekten yardımcı olabilecek önderlerini üretebilirse, Irak’ın küllerinden çok daha demokratik, emperyalizmden bağımsız ve ileriye dönük yeni bir Irak doğabilecektir...

 

Irak halkı seçimini yanlış yapmış olsada, oyları emperyalizm ve işbirlikçi feodal güçler tarafından manupule edilmiş olasada, bu seçimlere önemli ölçüde katılarak ileriye yönelik aydınlık düşler taşımakta olduğunu göstermiştir. Aynı nedenle, meclise yollamış olduğu güçler tarafından düşlerinin yaşama geçirilmediğini gördüğü zaman, veya bir kez daha aldatıldığını kesinlikle anladığı zaman, kendisine gerçekten sahip çıkabilecek önderlerini çok daha kolay bulabilecektir. Bu kaosun sonu, tüm işbirlikçilerin ve binlerce yıldır kendi halkına ihanet etmekte olan Kürt feodalizminin de sonu olacaktır. Karanlık oyun limitine ulaşmıştır.

 

Yazıda anılan Coca Cola takımı ise kesinlikle gerçek kişilerden oluşmaktadır ama, bunlar açık adları ile anılmayacak kadar önemsizdirler. Gerçekleri daha rahat anlatabilmek için bu metinde sıradan birer araç olarak kullanılmışlardır. Gerçekler aynı konuyla ilgili olarak söylenen yalanlarla birlikte, bu yalanlara bir yanıt gibi ifade edilirlerse eğer çok daha rahat anlaşılabilirler... Yollara açılmış olan çukurlar görülmezlerse eğer, içlerine düşüp bacağınızı kırabilirsiniz. Aynı çukurların içinde pis sular birikebilir ve düşen çocuklar boğulup ölebilirler veya tehlikeli hastalıklara yakalanabilirler. Eğer araç kullanıyorsanız, aracınızın ön tekerleği bu çukurlardan birine rastlarsa, yolda kalabilirsiniz ve aracınızda tehlikeli ve pahalı zararlar oluşabilir vs.. Sonuçta çukurları adlandırmaya ve onları bu adları ile anmaya değmez ama, çukur olduklarını, nasıl çukurlar olduklarını ve nerelerde durduklarını göstemek insanlara büyük yararlar sağlar.

 

(Umarım işinize yarıyabilecek birşeyler anlatabildim ve kısa süre içinde bu metni 1918’de sonra Irak’ta yaşanmış olan tarihi sürecin özeti ve Pentagon’un Irak’ın kuzeyine neden kuvvet yığmakta olduğununu konu alan bir analiz izleyecektir.- Y. Küpeli) 

 

 yusuf@comhem.se

26 Şubat 2005

 

NOTLAR:

1- Hariri süikasti ve amacı

 

Lübnan’da bulunan Suriye askerleri ABD ordusunun Irak’ta yapmakta olduğu gibi ülkeyi yıkmamakta, insanları öldürmemekte veya tutuklayıp işkence yapmamaktadır... Suriye’nin coğrafi bir uzantısı konumunda olan ve Suriye ile derin tarihi- kültürel bağları bulunan Lübnan’a barış ve stabilite ülkedeki Suriye askerleri sayesinde gelmiştir. Sayıları 100 bini aşan Suriye vatandaşı Lübnan’da çalışmakta, ekmek yemektedir. Lübnan Suriye’nin çok büyük bir ticari ortağıdır ve Suriye yönetiminin Lübnan’dan sağlayacağı veya sömüreceği petrol gelirleri yoktur. Suriye’nin bu ülkeyi karıştırması, Irak’ta ABD yönetiminin yaptığı gibi ülkeyi karanlık iç çatışmalara sürüklemesi kesinlikle yararına değildir ve zaten böyle bir amacı da yoktur. Tam tersine, Lübnan’ın Hıristiyanları dahi Suriye birlikleri sayesinde güvenliklerine kavuşabilmişlerdir...

 

Diğer yandan ırkçı İsrail yönetimi, 6 Haziran 1982’de başlattığı Lübnan işgali sırasında, kısa sürede, ezici çoğunluğu sivil halktan oluşan 18 bin kadar Lüğbnanlı ve Filistinli öldürmüştür. Aynı yıl Eylül ayında Beyrut’un batısındaki yoksul Filistinli göçmenlerin kaldığı Sabra ve Shatila kamplarına -şimdiki başbakan ve ozamanki savunma bakanı- Ariel Sharon’un izni ile faşist Hıristiyan Falanjist (Phalangist) örgütlenmesinin silahlı milisleri girmişler ve kadın- çocuk 3 bine yakın sivili kesici aletlerle vahşice katletmişlerdir. Lübnanlı faşist Falanjist örgütlenmesinin işbirliği ile süren güney Lübnan’daki kanlı İsrail işgali tam üç yıl sürmüş ve İsrail askeri birlikleri Haziran 1985’de güney Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmışlardır. Bu çekilme de, Suriye ve İran tarafından desteklenen Hizbullah gerilla örgütlenmesinin şiddetli direnişi başrolü oynamıştır.

 

Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmasına karşın İsrail’in Lübnan’ın içişlerine müdahalesi, bu ülkeye yönelik askeri operasyonları ve faşist Falanjist örgütlenmesi ile işbirliği hiçbirzaman sonbulmamıştır. Ve şüphesiz ABD yönetimi ve dışişleri bakanı C Rice, “Lübnan’ın içişlerine müdahale” sözcüğünü telaffuz ederlerken, aynen Irak’ta olduğu gibi Lübnan’da da İsrail’i ve ABD’yi hiç hesaba katmamaktadır. Yine aynışekilde İran’ı nükleer bomba yapmaya hazırlanmakla suçlarlar ve bunu büyük bir tehdit olarak yansıtmaya çalışırlarken, 1980’li yıllardan beri İsrail’in elinde bulunduğu bilinen çok gelişmiş 200’ü aşkın nükleer bombayı tehlike saymamaktadırlar.

 

Şüphesiz İsrail yönetiminin eli sadece Lübnan’da değildir; aynı el tüm Ortadoğu’da vardır. İsrail yönetiminin Eski Ahit’ten kaynaklanan ırkçı ideolojisi ile doğal sınırlarını Fırat kıyılarında, Mezepotamya’nın kuzeyinde gördüğü herkes tarafından bilinmektedir. İsrail’in ABD’yi Irak’a, İran’a ve Suriye’ye karşı kışkırttığı bilinmektedir. İsrail gizli servisi MOSSAD’ın 1960’lı yılların başından beri özellikle Irak’ın kuzeyinde yürüttüğü eylemler, buradaki yerleşik İsrail gücü ve İsrail’in sadece enerji değil su kaynaklarına da yönelik operasyonları yine bilinmektedir. Ve İsrail ile ABD yönetimleri özellikle Suriye’yi yıkabilirler, bu ülkede yönetim değişikliğine neden olabilirler veya mevcut yönetimi teslim alabilirlerse, Irak’ta oluşan güçlü direnişi de büyükölçüde pasifize edebileceklerine, enerji kaynakları ve yolları üzerinde kesin bir denetim sağlayabileceklerine inanmaktadırlar.

 

Suriye’ye yönelik ABD- İsrail ortak müdahalesinin en “mantıklı” gelebilecek gerekçelerinin ise -karmaşık bir etnik yapıya sahibolan ve kolay ateşlenebilen- Lübnan’da yaratılabileceğibne inanmaktadırlar. Çünkü, Lübnan’da halen 13 bin kadar suriye askeri ve bunlara karşı kışkırtılabilecek guruplar ve İsrail ile bağlantılı Falanjist faşistler vardır. Ayrıca, Yedi İmam Şiası’dan, İsmailiye’den koparak Eski Ahit, Yeni Ahit ve Zoroastrianism’den de birşeyler alıp geliştirilmiş olan, Lübnan’da sayıları 300 bine yaklaşan Durziler’in (Duruz) küçük bir bölümü de (tüm İsrail nüfusunun yüzde 2’den azı) İsrailde yaşamaktadır ve İsrail’in bu topluluk içinde de elleri vardır... Kısacası, Suriye’ye yönelik askeri müdahalenin ateşini Lübnan’da yakmak, ilk provokasyonları burada başlatmak en şeytani yol olarak gözükmektedir ve müdahale planının ilk adımının da Hariri cinayeti ile atıldığı anlaşılmaktadır...

 

Beşar Esad’ın da kişisel dostu olan Sünni Müslüman ve milyarder işadamı ve politikacı Hariri’nin kimliği hakkında iç ve dış basında oldukca fazla bilgi verilmiştir ve bunları tekrarlamaya gerek yoktur. ( http://news.bbc.co.uk/1/hi/world/middle_east/4264359.stm ; http://www.sabah.com.tr/dun102.html ; http://www.guardian.co.uk/syria/story/0,13031,1414965,00.html ) Ve yine Hariri’nin Suriye yanlısı seçimle gelmiş Lübnan yönetiminden yakın zamanda istifa ettiği ve Suriye askerlerinin Lübnan’dan çekilmesini istediği ayrıca bilinmektedir ama, Hariri kendi işlerini de bozacak bir şiddet kampanyasının yandaşı olmamıştır ve ABD ve İsrail tarafından bu yönde kullanılamıyacağını belli etmiştir. Ozaman O’nun bu tavrı karşısında, dirisi kullanılamazsa ölüsünü kullanmak mümkündür tabii. Anlaşılan, Hariri’nin en büyük hatası, savaşa karşı düşüncelerini İsrail ile bağlantılı dostlarına açmış olmasıdır... Ve sonuçta Harriri’nin nezaman nerede olacağını kesinlikle bilen bir servis, “terör örgütü” olarak tanımlanan kuruluşlardan, örgütlenmelerden hiçbirinin bulamayacağı özel şiddette çok güçlü patlayıcılarla Hariri’yi ve yanındakileri uçurmuştur...

 

Bu çapta bir şidetli patlamanın ancak güçlü devlet servislerinin işi olabileceği hemen anlaşılmıştır. Hizbullah, İslami Cihad, Hamas gibi örgütler de bildiriler yayınlayarak olayla bağları olmadığını açıklamışlardır. Avrupalı devletlerin hiçbiri Suriye’yi suçlamazken, sadece ABD ve İsrail olayın gerisinde Suriye’nin olduğunu ısrarla işaret etmeye başlamışlardır. Patlama ile birlikte Suriye’ye yönelik olarak başlatılan bu ABD- İsrail kampanyası bile Hariri süikastının gerisinde Suriye’ye müdahale planının olduğunu ve patlamayı hangi gücün gerçekleştirdiğini hemen açık etmiştir.

 

Eşi enderi az bulunur şiddetteki patlama ile birlikte bu satırları yazanın aklına, provokasyonun İsrail kaynaklı olduğu gelmiştir ilk olarak. Olayın politik sonuçlarından öncelikle İsrail’in yararlanmak isteyeceği ve Suriye’ye yönelik kışkırtmalarını yoğunlaştıracağı bellidir. İsveçli Ortadoğu ve “terör örgütleri” uzmanları da resmi olmayan biçimde patlamanın gerisinde MOSSAD’ın olabileceği yönünde analizler yapmışlardır. Son olarak Ürdün Kıralı Abdullah’da olayın gerisinde güçlü bir devlet servisi olduğunu söylemiştir ama, ad vermekten kaçınmıştır. ABD’nin yakın müttefiki Ürdün kıralının neden çekindiğini anlamak okadar güç değildir ve sonuçta Hariri süikasti ile ilgili tüm dikkatler İsrail’in üzerinde yoğunlaşmaktadır.

 

Suriye’nin Lübnan’da istikrarsızlık çıkartmaktan yararı yoktur ve ABD’yi üzerine saldırtmak istemediği de zaten bellidir. Olayın ardından Lübnan’dan askerlerini çekeceğini açıklamış olması ve “Suriye yanlısı” hükümetin bir alternatif çıktığı an istifaya hazır olduğunu ilanetmesi, hazırlanan tuzağı engellemek amacıyla Beşar Esad’ın ABD yönetimiyle diyalog araması bile, Şam’ın (Demaskus) Hariri cinayeti ile bağının olmadığını göstermektedir. Ve sanırım ilerideki yıllarda, MOSSAD ile ilgili gerçekler daha fazla açığa çıktıkça olay tam bir netlik kazanacaktır.  

 

Yusuf Küpeli

yusuf@comhem.se

26 Şubat 2005

 

Kral Abdullah: 'Hariri suikastı teröristlerin yapamayacağı kadar komplike'.
Bugün, 15:04 20 Şubat 2005 Pazar http://www.haberx.com/

Kral Abdullah, İspanya'nın El Pais gazetesine yaptığı açıklamada, "Hayli komplike olması nedeniyle saldırıyı bir terörist grubun yapmadığını düşündüğünü" kaydetti. Madrid - Ürdün Kralı Abdullah, Lübnan'ın eski başbakanı Refik Hariri'ye düzenlenen saldırının, teröristlerin yapamayacağı kadar karmaşık olduğunu söyledi.

Kral Abdullah, İspanya'nın El Pais gazetesine yaptığı açıklamada, "Hayli komplike olması nedeniyle saldırıyı bir terörist grubun yapmadığını düşündüğünü" kaydetti.

Ancak Kral Abdullah, Hariri suikastının arkasında kimlerin olduğunu söylemenin erken olduğunu belirtti.

 

2- Yol kumu, sıçrayış nedeni ve tuttuğu saf

 

Ruhunu uluslarüstü tekellere üç kuruşa satmış siyahi faşist C Rice’ın Ankara ziyareti sırasında Türkiye’nin bölge ile ilgili politikasına, gelişmekte olan ABD yönetimi aleyhtarı duygulara yönelik uyarıları ve hemen ardından Robert L Pollock imzası ile The Wall Street Journal’da yayınlanan Türkiye halkının ulusal onuruna yönelik saldırılarla birlikte, Türkiye’nin içpolitikasında da bir canlanma yaşanmıştır. İki yıl boyunca AKP yönetimine ensesini tokatlatmış cici bir politika bezirganı, birden hidayete erip pek açıklayamadığı gerekçelerle “partisi”nden ve önemli olmayan bakanlık koltuğundan istifa etmiştir.

 

Üç parçadan oluştuğu iddia edilen AKP arabasının ön camına çarparak belli belirsiz bir çatlak yaratan bu politik “yol kumu”, Amerikancı tanınan çevreler tarafından büyütülerek AKP’nin başına düşmüş koca bir taş gibi gösterilmeye başlanmıştır. Hemen bazı TV kameralarının karşısına sürülen ve dersini iyi ezberlemiş terbiyeli öğrenci rolünde saatlerce kafa şişirip hiçbirşey söylemeyen, istifasının asıl gerekçelerini birtürlü açıklayamayan bu “yol kumu”nun, Beyaz Saray- Wall Street- IMF- Dünya Bankası gibi çevrelerce sıçratıldığı yine de belli olmuştur. Özellikle 20 Mart 2005 akşamı “Haber Türk”te yaptığı bunaltıcı uzun gevezelikler, istifa olayının motivasyonunun Batı’nın mali merkezleri ve onların politkacıları olduğu gerçeğini kesinlikle ortaya çıkartmıştır. Keçi boynuzundan şeker çıkartmaya benzeyen bu söyleşi, -ruhsal ve entellektüel gelişim çarpıklığının yarattığı- pahası ne olursa olsun yükselme hırsları ile yanan zeki taşralı orta sınıftan gençlerin uluslarüstü mali çevreler tarafından nasıl keşfedilip satınalındıkları gerçeğine de ışık tutmuştur. Aynı söyleşide, kullanılmaya hazır madenler olarak keşfedilen bu ruhsal bakımdan çarpık gelişmiş hırslı gençlerin, önlerine açılan “ışıklı yol”da yürüyebilmek için ruhlarını Mephistophales’e nasıl ucuza satmış oldukları gerçeği dramatik biçimde sergilenmiştir. Tabii anlayabilenler için...

 

Kısacası artık Wall Street’te Türkiye için yeniden düğmeye basılmıştır ama, sahneye sürülen bu yeni çokbilmiş “yol kumu”, “kervana saldıran kırk haramilerin kırkı tarafından da tecavüze uğradıktan sonra kılıcını çeken kervan bekçisini” anımsatmaktadır. CHP ve AKP dahil diğer bazı politik oluşumların içinde de bulunan tüm benzer “yol kumları”, Wall Street ve bağlantılı çevrelerce yaratılmak istenen bu yeni “önderlerin” peşinde sahneye sürüleceklerdir herhalde. Reklamı, büyük “idealler” sahibi, “kural dışı” ve “özgürlükçü demokrat” olarak yapılan bu yeni ısmarlama önderle yaratılacak partinin mali kaynakları açıklanmamaktadır şüphesiz. Yeni “önder”, sorular karşısında, “büyük idealler” için yola çıkarken “halktan kaynak bulmanın” zor olmayacağını, insanların “vicdan sahibi” olduklarını vs. söylemiştir. Şüphesiz Yugoslavya’da, Gürcistan’da, Ukrayna’da ve daha başka coğrafyalarda benzer örgütlenmelere mali kaynak yaratmak, Wall Street için, Soros’un vakfı için, veya IMF vs. gibi çevreler için sorun olmamıştır. Gelen paraları “büyük idealler için halkın katkıları” olarak aklamak ta ayrıca hiç zor olmasa gerekir.

 

Batılı mali merkezlerde uzman olarak çalışmış kişilerin “yol kumu”nun teknik kadrosu olarak hazır bekledikleri söylenmektedir ve bunlardan bazılarının adları bile telaffuz edilmektedir... Anlaşılan, oy tabanı ve içindeki parçalar nedeniyle “ılımlı İslam” rolündeki AKP’nin istenilen verimi sağlayamadığı düşünülmektedir. Ve zaten “yol kumu”da AKP’yi “popülizm” ile, halkın suyuna gitmekle, Batılı mali merkezlerin istemleri yönününde hızlı reformler ve özelleştirmeler yapmamakla suçlamaktadır. Yoksa, ne SSK’nın devri gibi bir haksızlıktan, ne SEKA’nın kapatılmasından ve ne de işçileri ayağa kaldıran diğer haksızlıklardan ve özelleştirmelerden şikayetçidir. Tam tersine, halkın yararlarına karşı yapılmış tüm bu uygulamaları yeterli bulmamaktadır.

 

Kendisinin aynı yolda çok daha hızlı ve kararlı gideceğini, darbelerini çekinmeden vuracağını ve yine de attığı kazıkları halka ustaca yutturabileceğini iddia etmekte, garantiler vermektedir. “Siz benim öyle gıravatlı cici bir oğlan gibi gözükmeme bakmayın, gelin beni bir de kahvelerde dinleyin”, demektedir. “Hasan değil basan alır”, “bul karoyu al parayı” stajını en ünlü papelcilerin yanında yaptığını, Karaköy vapurlarında pardesü altında “mayasıla, basura, nasıra” ilaç sattığını, pek göstermese bile AKP’nin başındaki kişiden daha yetenekli bir tüccar olduğunu iddia etmektedir. Kısacası, Turgut Özal’a hayran olduğunu, O’nun yarım kalan görevini tamamlamayı düşündüğünü, Yugoslavya, Gürcistan ve Ukrayna operasyonlarını başarı ile Türkiye’de de yaşama geçirebileceğini iddia etmektedir. Bu yoldan yan çizdiği için AKP ile yollarının ayrıldığını ifade etmektedir.

 

“Yol kumu”, yüzüne yapıştırdığı ulvi/ yüce gerçekler ifade eden kişi görünümüyle, “insanın”, “bireyin” değerinin toplumun ve devletin karşısında “üstünlük” taşıdığını söylemektedir ama, aynı değerin nasıl korunabileceği ve aslında hangi tip bireylerin ne gibi değerlerini korumak istediği konusuna tam açıklık getirmemektedir...

 

Batı’nın mali sermaye çevrelerinin istemleri doğrultusunda ekonomik operasyonları yaparken sayıları katlanarak artacak yoksul ve aç bireylerin toplum ve devlet karşısında kapkaç, gasp, soygun, rüşvet özgürlüklerinini mi, yoksa bazı ünlü bireylerin kamu bankalarının kasalarını boşaltma özgürlüklerinimi, koruyacaktır bu “yol kumu”?.. Yıllarca SSK’ya pirim ödeyip şimdi hastahane ve eczane kapılarında sürünenlerin insan olarak yaşam haklarınımı savunacaktır aynı kişi? Kapatılan SEKA, tekel vs. işçilerinin iş- aş- barınak- sağlık- eğitim- kültürel gelişme vs. haklarınımı kutsal sayıp korumak istemektedir, yoksa aynı işçileri tüm bu haklarından yoksun bırakan mali- sermaye politikacılarının özgürce kazık atma haklarınımı kutsal sayıp savunmaktadır? Tepeden tırnağa örtünerek kadının köleliğini kutsayanların bu “kutsal” haklarınımı, yoksa baştan aşağı soyunarak teşhircilik yapanların, “malını mülkünü” kuraldışı pazarlayanların “kutsal” özgürlüklerinimi savunacaktır? Para ve değerli kağıtlarla oynayan, üretime hiçbir katkısı olmayan ve aksine üretimin gelişmesini engelleyen Soros ve benzeri spekülatörlerin vurgun özgürlüklerininmi, halkın vergileri ile yaratılmış devlet iktisadi kuruluşlarının yok pahasına özelleştirilerek yağmalanması özgürlüğünümü, yoksul çocukların soğuktan donarak ölme özgürlüklerinimi savunmaktadır bu kişi? “Yol kumu”, bunların hiçbirine net cevaplar vermese de, bireyin “kutsal özgürlüğü” kavramını sakız gibi çiğnerken, çalışanların, üretenlerin, işsiz kalanların, sokağa atılanların değil, bu ortamı yaratan yağmacıların, vurguncuların, rantcıların özgürlüklerini savunduğunu gizleyememektedir.

 

Daha 1991 yılında ABD ile birlikte Irak’ı işgal etmeyi planlayan Özal’ın izinde yürüdüğünü ilaneden “yol kumu”, Abu Garib hapishanesinde Filistin askısında veya cinsel tecavüz sırasında çığlıklar atarak ölme özgürlüğünümü, yoksa bu kurbanların başucunda el başparmağını havaya dikerek “mutlu” zafer pozları çektirme özgürlüğünü mü savunmaktadır? Afganistan’da, Irak’ta vs., asker ünüformalı Amerikalı bireylerin “çok zevkli” buldukları ateş edip öldürme, insan avlama, roketlerle, tanklarla, patlayıcılarla evleri uçurma özgürlüklerinimi, yoksa Amerikalı askerlerin hedefi olup ölme özgürlüğünü mü savunmaktadır? Tüketilmiş uranyumlu (DU) mermilerin üretimlerini, tankları iki kez patlatan “zevkli” ve etkili kullanımlarını mı savunmaktadır, yoksa bunların yaydıkları radyasyondan nasibini almış spermalarla döllenen kadınların alabildiğine anormal görünümlü varlıklar doğurma özgürlüklerinimi savunmaktadır? Tüketilmiş uranyumlu (DU) mermiler sayesinde Tarihte ilk kez bireylerin iki- üç kanser türüne birden sahibolma özgürlüklerinimi savunmaktadır? Söyleşi sırasında tüm bu gerçeklerlerle ilgili seçimler birsürü gevezeliğin içinde boğulmuş gibi gözükse de, yine de, Mephistophales’in önüne serdiği ışıklı kariyer yolunda “yol kumu”nun güçlünün, zalimin safında olduğu, en ileri teknolojilerle yoketme “özgürlüğü”nü savunduğu anlaşılmıştır... Geçmişi de zaten bu gerçeği doğrulamaktadır.

 

Batı’nın mali merkezlerinin, Wall Street’in, Pentagon’un vs. AKP’ye yönelik umutlarının erezyona uğradığı bir dönemde sıçratılan bu “yol kumu”nun yaratacağı çatlağın nekadar genişleyeceği ve iktidara aday yeni Pentagoncu bir politik oluşumun yaratılıp yaratılamayacağı henüz belli değildir şüphesiz. Buna karşın, “yol kumu” bütünüyle blöf çıksa bile, aynı batılı çevrelerin kaybedecekleri pek bir de şey yoktur. En azından bu tiplerin yardımları ile etkilerinden çıkma eğilimi gösterenlere şantaj yapabilmektedirler. Politik yaşamda kendi yararlarına bazı dengesizliklere yaratabilmekte ustadırlar...

 

Yine de sanırım, ABD yönetimi ile ilgili olarak Türkiye kamu oyunda tamamen haklı nedenlerle şekillenen olumsuz düşünceleri bundan sonra  değiştirebilmek ve Ukrayna’da olanları Türkiye’de tekrarlamak pek kolay olmayacaktır... ABD yönetiminin, Pentagon patronlarının kendilerini ABD’nin bütünü ile özdeşleştirerek Türkiye toplumunda oluşan “ABD aleyhtarlığı”na saldırmaya kalkışmaları da bir başka bilinen kuyruklu yalanın tekrar sahnelenmesidir. Zaten tüm üst sınıflar kendi dar sınıfsal yararlarını toplumun tümünün yararı imiş ve kendilerini de tüm toplumu temsilediyorlarmış gibi yansıtırlar. Bu nedenle, öncelikle sadece belli uluslarüstü tekellerin yararlarını savunan ABD yönetiminin kendisini Amerikan halkının bütününün yararlarını temsilediyormuş ve o halkı savunmak amacıyla Türkiye toplumunu uyarıyormuş tiyatrosu oynamasına şaşmamak gerekir. Sadece belli tekellerin yararlarını temsileden böyleleri, kendilerini tüm ulusun temsilcisi gibi kamufle ederek halklarını ve diğer halkları aldatıp ateşe sürerler. Aslında Irak’ta yürütülmekte olan Pentagon saldırganlığının fiyatını bir ölçüde ABD’nin vergi mükellefleri de ödemektedirler... Ve türkiye halkı, toplumu tüm Amerikan halkına değil, ABD’yi yönetenlere düşman olmaya başlamıştır sadece ve bu duyguları da insancıllığının açık ifadesinden başka birşey değildir. Haksızlıkların olduğu bir yerde, hem bu haksızlığı yapanı ve hem de haksızlığa uğrayanı sevemezsiniz.

 

Kaldıki, Türkiye’den şikayet etmesi gereken ABD yönetimi değildir. ABD’den haklı olarak korkması ve şikayet etmesi gereken tüm türkiye halkıdır. Çünkü, halkı müslüman olan komşusu Irak’a 500 bin tona yakın bombayı çok kısa sürede atan ve bu ülkede 150 bine yakın sivil insanı öldüren, Irak’ı ekonomik alt yapısı, tarihi ve değerli arşivleriyle birlikte yokeden ABD saldırganlığıdır. Türkiye halkı aynı saldırganlığın Suriye ve İran gibi diğer komşularına da yöneldiğini ve sıranın kendisine de geleceğini açıkça görmektedir. Tamamen haklı savunma güdüsüyle buna karşı çıkmaktadır...

 

ABD yönetimi ise, hem katletmekte ve hemde utanmadan “katletme özgürlüğümüze karşı çıkıyorsunuz” diye Türkiye toplumuna ve benzer toplumlara suçlamalar yöneltmektedir... Kurban olarak kesilme sırasının Türkiye’ye de gelmekte olduğu, bu nedenle saldırısından önce ABD yönetiminin aynen Irak’a, İran’a ve Suriye’ye yapılmış olduğu gibi Türkiye’ye karşı da bir suçlama kampanyası başlatmak amacıyla sözkonusu haksız iddiaları ortaya attığı rahatca düşünülebilir... Şüphesiz, Irak’ta yarattığı kaos ortamından halen kurtulamayan ve asıl olarak Suriye ve İran ile sorunları olan ABD yönetiminin, önemli askeri üslerinin bulunduğu NATO üyesi ve tüm sorunlu coğrafyaların ortasındaki Türkiye’ye saldırmaya kalkacağını düşünmek pek akıl kârı değildir ama, Türkiye’yi ucuza kullanmayı sürdürebilmek amacıyla biraz gözdağı vermeye, utanmazca aşağılamaya çalıştığı da bir gerçektir... Ve içleri blöf dolu tüm bu ABD tehditlerinin hemen ardından, şimdiye dek AKP yanlısı gözüken Coca Cola takımı, saf değiştirmeye, ABD tehditleri ile birlikte partinin ön tekerleğinden sıçrayan “yol kumu”nun yanında yerlerini almaya başlamışlardır. Sadece bu son anılan olay bile Türkiyeli Allavi tiplerinin nasıl yaratılmaya çalışıldığı gerçeğine ışık tutmaktadır.

 

Sonuçta, şüphesiz Türkiye’de de “liberal” maskeli birsürü faşist vardır ama, Ukray’na nın eski güçlü bir faşist örgütlenme geleneği mevcuttur. Hırvatistan’daki kadar güçlü olan Ukrayna’daki Nazi örgütlenmesinin izleri hiçbirzaman silinememiştir. Ve son “turuncu operasyon”, Hitler döneminden kalma gizli Nazi örgütlenmelerinin Batı’dan aldıkları büyük mali destek sayesinde gerçekleşebilmiştir... Türkiye tarihinde ise hiçbirzaman bu ölçüde güçlü faşist örgütlenmeler olamamıştır. Ayrıca, bazı benzerlikleri olmakla birlikte Türkiye’de yapılmak istenilen’in Yugoslavya, Gürcistan ve özellikle Ukrayna’da olanlarla aynı olduğunu düşünmekte hatalı olur. Bu ülkeler, içlerinde “Batılı” olmaktan uzak yoğun Ortodoks Hıristiyan nüfuslar barındırmakla birlikte, herşeyden önce Hıristiyandırlar ve belli ameliyatların ardından faşist anavatana katılımları, entegrasyonları planlanmaktadır.

 

Türkiye ve benzerleri için düşünülen ise, parçalamak, ezmek ve köleleştirmek, olmazsa tamamen yoketmektir. Bu nedenle Türkiye için düşünülen operasyonların ve yaratılacak kukla liderlerin nitelikleri de tamamen farklı olacaktır... Herşeye karşın, AKP’yi ve bu partinin başındakileri günümüze dek “devrimci” ilanetmiş olan Coca Cola takımının Pentagon ile uyumlu olarak tavır değiştirmeleri, “çoğulcu özgürlükçü demokrasi” havarisi “yol kumu” ile cilveleşmeye başlamaları da Türkiye’yi Irak yapmaya yetmeyecektir. Fakat yine de, Irak’a, Suriye’ye, İran’a ve Kafkaslar’a istenilen biçim verilebilirse eğer, sıranın Türkiye’ye geleceğini düşünmek sonderece mantıklıdır. Ve türkiye toplumunun tek çıkış yolu, içinde adaletli bir gelir dağılımı, güçlü demokratik bir birlik sağlarken, dışında da en yakın komşuları ile ekonomik ve politik ilişkilerini alabildiğine güçlendirmektir. Bunun yolu da Mephistophales’in yaldızlı illizyonlarına kanarak küçük yararlar için emperyalist politikaların peşine takılmaktan değil, akıllı ve kararlı anti- emperyalist bir politik çizgi izleyebilmekten geçmektedir sanırım.- Yusuf Küpeli

 

3- ABD yönetimi tarafından şekillendirilen Köktendinci örgütlenmeler ve Afganistan üzerine çok kısa notlar

 

Daha Sovyet birlikleri müdahale etmeden 7- 8 ay önce ve Sovyet müdahalesini kışkırtmak (müdahaleye zemin hazırlamak) amacıyla ulusal güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski tarafından Başkan Jimmy Carter’e imzalatılmış gizli bir resmi kararla CIA, Afganistan’daki ortaçağ temsilcisi feodal savaş lordlarına para ve silah yardımına başlamıştır. Fransız “Le Nouvel Observateur” gazetesinin 15- 21 ocak 1998 tarihli sayısındaki röpörtajında Brzezinski, Afganistan’a girmesi için sovyetler birliğini kışkırttıklarını, bu amaçla İslamcı gurupları tüm güçleriyle desteklediklerini açıkca anlatmaktadır. Ve yine ayrıca Brzezinski, ABD yönetimlerinin kökten dinci feodal unsurları destekleyerek başlatmış olduğu kışkırtmaların ardından Afganistan’da yaşanmış olan ve halen yaşanmakta olan trajediler nedeniyle hiçbir vicdan azabı duymadığını da röpörtajı yapan gazeteciye rahatca söylemektedir. 

Vaktiyle USA tarafından komünizme karşı örgütlenmiş, desteklenmiş, silahlandırılmış olan bazı köktendinci İslami kuruluşların işleri bahane edilerek günümüzde Haçlı seferleri örgütlenmektedir. USA Başkanı George W. Bush, Afganistan ve Irak’a yönelik saldırıların “haçlı seferleri” olduğu gerçeğini ağzından kaçırmıştır ama, karşılarında oluşan cepheyi küçültmek düşüncesi ile artık “terörizme karşı savaş” söylemini öne çıkartmaktadırlar... 

 

Örneğin, USA askeri varlığının Orta Asya’ya yerleşmesi için bahane yapılan Taliban’ın, CIA ve Pakistan gizli servisi tarafından yaratıldığı tüm kanıtları ile ortadadır. “CIA worked with Pak to create Taliban” başlığı ile 6 mart 2001’de Londra’dan rapor eden Sanjay Suri, Taliban’ı, CIA ve Pakistan gizli servisinin kurduğunu kanıtlarıyla anlatmaktadır. Sanjay Suri’nin raporuna göre, Asya sorunları ve USA’nın bu kıta ile ilişkileri konusunda beş kitabı olan Selig Harrison, Woodrow Wilson Uluslararası Merkezi’nde verdiği konferansta, CIA’nın Taliban’ın inşası için 3 milyar Dolar yatırdığını anlatmıştır. Aynı gerçekler, www.geocities.com/quinnelk/politics/fpolicy.html adresli web sayfasındaki “American Foreign Policy” başlıklı kronolojik bilgilendirme yazısında da vardır. Son anılan sayfadaki bilgilere göre, USA’nın Güney Asya uzmanı Selig Harrison, “Taliban, Merkezi İstihbarat Örgütü’nün (CIA) ve Pakistan İç İstihbarat Servisi’nin (ISI) ürünüdür.”, demiştir. Aynı kişi, “CIA’yı bir canavar yarattığı” konusunda uyardığını da belirtmiştir. Yine Selig Harrison’a göre CIA, dünyanın heryerindeki militan islami gurupları Afganistan’a üstlenmeleri konusunda cesaretlendirmiştir. Selig Harrison, o zamana dek bir “direniş hareketi” için yatırılmış en büyük miktar olan 3 milyar Dolar’ın Taliban’ın kuruluşu amacıyla harcandığını anlatmıştır. Harrison, uyarısına karşılık CIA yöneticilerinin kendisine, “Bunlar fanatik ve daha öfkeli, azgın kişiler. Sovyetler’e karşı çok daha vahşice savaşacaklar.”, dediğini de sözlerine eklemiştir ama, Taliban savaş alanına çıktığında ve CIA- ISI ittifakının yardımıyla çok kısa sürede Afganistan’ın yüzde 90’ında egemenlik kurduğunda, Sovyet askeri birlikleri bu ülkeden çoktan çekilmişlerdi zaten.

 

Taliban’ın asıl rolü, Sovyetler Birliğine karşı değil, Pakistan’da gelişen İran etkisine karşı olmuştur. Vaktiyle desteklemiş olduğu diğer köktendinci gurupların İran ile ilişkilerinden rahatsız olduğu, Afganistan gibi tüm yönlere açılan askeri geçitlerin üzerinde bulunan ve aynızamanda enerji yollarını denetleyen bir ülke de, -Orta Asya stratejisi açısından- egemenliği paylaşmak istemeyen ABD, en fanatik köktendinci Taliban’ı sahneye sürerek sorununa çözüm bulmak istemiştir... Taliban ile çelişkiye düştüğü anda da, zaten yıkılıp alabildiğine zayıflamasında başrolü oynadığı Afganistan’ı yeniden daha da fazla yıkarak bu ülkeye kendi güçleriyle girmiştir. Afganistan’a yönelik istilasına ve bu ülke de kurduğu yeni askeri üslere karşın, tüm toplumsal sorunları giderek artan Afganistan’dan ABD’nin nasıl çıkabileceği henüz belli değildir. İngiliz emperyalizmine karşı da çok uzun yıllar bir direniş geleneği olan Afganistan’da, Arap denizine indirilmesi planlanan gaz ve petrol boru hattının güvenliğini sağlamak okadar kolay olmayacaktır.

 

Selig Harrison yukarıdaki sözlerini, Taliban henüz iktidarda iken, USA yönetimi ile Taliban arasında herhangi bir sorun yokken, 2001 yılının mart ayı içinde söylemiştir. Anlaşılan Harrison ile CIA şefleri arasında geçen Taliban tartışması 1980’li yıllara aittir. Çünkü Taliban, bu yıllarda değişik küçük İslami guruplardan ve Pakistan’da dini okullarda okuyan göçmenlerden inşa edilmeye başlanmıştır. Fakat aynı örgüt, Sovyet askeri birliklerine karşı savaşa sokulmamıştır...

 

Sosyalist eğilimli subayların 1978 yılında gerçekleştirdikleri askeri darbenin ardından, daha darbeden çok önce feodal beylerin önderliğinde başlamış olan köktendinci yıkıcı teröre karşı ve Avrupa’ya yerleştirilen nükleer başlıklı orta menzilli Pershing füzelerinin de etkisiyle, Afgan hükümetinin çağrısının ardından Sovyet askeri birlikleri 1979 yılında bu ülkeye girmişlerdir... USA- Pakistan- Afganistan- Sovyetler Birliği hükümetleri arasında 1988 yılında imzalanan anlaşmanın ardından, 1989 yılında sovyet askeri gücü Afganistan’dan çekilmiştir. Sovyet yardımını yitiren Sovyet yanlısı ulusal Afgan hükümeti, Batılı ülkeler, İran ve Pakistan tarafından desteklenen birleşik gerilla güçlerinin artan saldırıları karşısında 1992 yılında yıkılmış ve bu ülkede İslami bir rejim kurulmuştur.

 

Taleban bu aşamadan, Afganistan’da yeni köktendinci bir rejimin kurulmasının ardından sahneye sürülmüştür. Yeni kurulan İslamcı koalisyon hükümetinin bütünüyle Batı ve ABD yanlısı olamaması, ABD kuklası olmaması ve bu yeni rejim üzerinde İran yönetiminin derin etkisinin bulunması nedeniyle -öncelikle Şia inancının ve hatta kendi dışındaki Sünni inançların onulmaz düşmanı olan puritan/ safcı Vahabi ve bunun Hindistan türevi Deobandi tarikatlarının koalisyonundan oluşan- Taleban güçleri devreye sokulmuşlardır. Aralarında çelişkiler olan ve savaş nedeniyle yorgun düşmüş bulunan Afgan hükümeti içindeki köktendinci örgütlenmelere karşı, CIA- ISI destekli yıpranmamış taze ve fanatik Taliban güçleri 1994 yılında harekete geçirilmişlerdir. CIA’nın ve Pakistan gizli sevisi ISI’nin yardımlarıyla çok daha iyi silahlanmış olan Taliban, 1996 yılında Kabil’i almıştır. Aynı güç 1998 yılından itibaren ülkenin yüzde 90’ını kontrol etmeye başlamıştır.

 

Afganistan zengin enerji kaynaklarının tam ortasındadır. Ayrıca Afganistan’ın kendisine ait zengin petrol yatakları, bakır, krom, manganez kükürt, Aliminyum, altın, elmas, zümrüt ve diğer değerli taşlar vardır. Ülke, doğu ile batı ve kuzey ile güney arasında geçit yeridir. USA kökenli şirketler tarafından Arab Denizi’ne indirilmesi planlanan petrol ve gaz boru hatları Afganistan topraklarından geçecektir... Kısacası, USA yönetiminin Afganistan’a yönelik saldırısına gerekçe yaptığı “layiklik” ve “kadın hakları” savunuculuğu ile ilgili tüm söylemleri kocaman birer yalandır. Gerçek olan, militarize olmuş USA ekonomisinin kanla beslendiğidir ve Afganistan’ın hem enerji yolları üzerinde denetim ve hem de Orta Asya hakimiyeti açısından taşımakta olduğu büyük stratejik önemdir... USA yönetimi, saldırganlıkları için herzaman sahte gerekçeler yaratmıştır ve yaratmaktadır...

Usame Bin Laden’in CIA tarafından eğitilmiş olduğu bilindiği gibi, Amerikalılar tarafından El- Kaide (Al- Qaeda) olarak adlandırılan örgütlenmeye sonradan katıldıkları iddia edilen -dünyanın heryerinden- 40 bine yakın yoksul ve öğrenim düzeyleri düşük Müslüman gencinde Afganistan’da CIA tarafından eğitildikleri bilinmektedir... Norm Dixon tarafından kaleme alınmış olan “How the CIA createt Osama bin Laden” (CIA Usame bin Laden’i nasıl yarattı) (http://engforum.pravda.ru/showtread.php3?threadid=44848&highlight=gueda) başlıklı uzun anlatıma göre, 1978- 92 arasında ABD yönetimi, Afganistan’daki köktendinci Mucahidin örgütlenmesi ve diğer köktendinci gurupların silahlandırılmaları, eğitimleri için 6 ile 20 milyar Dolar arasında para yatırmıştır. Diğer Batılı yönetimler ve Suudi Arabistan’da bu çabaya aynışekilde katkıda bulunmuşlardır.

CIA ile birlikte Pakistan gizli servisi ISI, aynı karanlık işte başrolü oynamıştır. Operasyonun akıl hocası ve yönlendiricisi Jimmy Carter’in Ulusal Güvenlik danışmanı Zbigniev Brzezinski’dir... CIA şefi William Casey’in (1986) anlatımı ile, 1982- 92 yıllarında CIA desteğiyle Pakistan’da ISI’nin denetimindeki okullarda 60 bin köktendinci yetiştirilmiştir... Bu okullarda yetişmiş en saldırgan kişiliklerle Taleban örgütlenmesi şekillendirilmiştir... Tekrarlamak gerekirse, The Washington Post gazetesi’nin Asya uzmanı ve Asya hakkında kitapları olan Selig Harrison’a göre, Sovyet askeri birliklerinin 15 Şubat 1989’da Afganistan’dan tamamen çekmesinin ardından CIA, 3 milyar Dolar daha yatırılarak Taleban adlı en karanlık köktendinci örgütlenmeyi şekillendirmiştir. Aynı bilgi daha önce kaynakları ile Sinbad’da, “Şer üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore” başlıklı yazımda da yeralmıştır. Şüphesiz konu hakkında daha birsürü kaynak gösterilebilir...

CIA ve kardeş istihbarat örgütleri tarafından kurulmuş ve manupule edilmiş olan “İslami” etiketli fanatik gurupların, halen aynı istihbarat örgütlerinin bilgisi ve denetimi altında terör eylemleri gerçekleştirdikleri anlaşılmaktadır... The Sunday Times gazetesinin 2002 yılının ilk haftasında rapor ettiğine göre, USA Başkanı Clinton ve CIA, Usame bin Ladin’in yakalanması olanağını üç kez tepmişlerdir. İlk olarak Sudan hükümeti 1996 yılında Usame bin Ladin’i USA’ya vermeyi önermiştir. USA yöntimi bunu kabuletmemiştir. İkinci teklif, Pakistan kökenli Amerikalı işadamı Mansur Ijaz’dan gelmiştir. Üçüncü teklif ise, Suudi Arabistan’ın eski istihbarat şefi Prens Türki’ye aittir. Aynı kişinin, Pakistan’a uçan Usame bin Ladin’in annesinin çantasına izleme aygıtı koyma önerisi CIA tarafından reddedilmiştir.

 

Sözde yasal olarak ABD yönetimi ve güvenlik güçleri tarafından 1996 yılından beri şiddetle aranmakta olan Usame bin Laden, 11 Eylül 2001 provokasyonundan iki ay önce, 2001 yılı Temmuz ayının ilk iki haftası içinde, 4- 14 Temmuz günleri Körfez’de, Dubai’deki Amerikan hastahanesinde idrar yolları iltehabı nedeniyle tedavi görmüştür ve yerel CIA görevlisi Lary Mitchell ile de görüşmüştür. Laden- Mitchell görüşmesi, hastahane yetkililerinin ve Dubai Emirliği’nin resmi anlatımları ile ve ayrıca bizzat Lary Mitchell’in kendi anlatımıyla kesinlik kazanmıştır...

Laden’in Dubai’deki Amerikan hastahanesinde yapılan tedavisi ve CIA ajanı ile görüşmesinin öyküsü günlük Fransız gazetesi Le Figaro’nu 11 Ekim 2001 tarihli sayısında yayınlanmıştır. Bu anlatım kaynak gösterilerek gerçekle ilgili bilgiler “Center for Research on Globalisation” adlı çok kapsamlı bir web sayfasında tekrarlanmıştır. (www.globalresearch.ca/articles/CBS203A.html ; www.globalresearch.ca/articles/RIC111B.html ; ve ayrıca Le Figaro’daki tüm metin için, http://globalresearch.ca/articles/RIC111B.html )

Bush ailesi ile Laden ailesinin 20 yıllık iş ortaklıkları ise bilinen diğer gerçeklerden sadece birisidir ve bu ilişki de apayrı karmaşık uzun bir konudur... Yalnız, uluslararası danışmanlık firması Carlyle grup içindeki Bush- Laden iş ortaklığını burada anmakta yarar vardır... Balkanlar’ın karıştırılmasında, Arnavutluk’un 1991’de sadece 38 milyon Dolar yardım vaadiyle ucuza satınalınmasında ve Akdeniz’deki 6. Filo için Arnavutluk’ta üsler elde edilmesinde başrolü oynayan 1991 Körfez saldırısı dönemi -baba Bush’un- Dışişleri Bakanı Jaames A. Baker’da aynı firmanın (Carlyle grup) ortakları arasındadır... Özellikle Nairobi ve Dar es Salaam bombalamalarından sonra sözde şiddetle aranmakta olan Laden’in, mümkün olduğu halde neden yakalanmadığı ise ayrı önemli bir sual işaretidir... 

Usame’nin yakalanmak istenmediği ortadadır ve Göbels tipi propoganda kampanyasının merkezine oturtulan bu kişinin ne olduğu halen belli değildir. Ve yine tüm dünya basınındaki haberlere göre, George W. Bush’un petrol işindeki ortaklarından biri de Usame bin Ladin’in küçük kardeşidir.

 

Le Figaro’nun yukarıda anılmış olan haberindeki verilere göre, Laden ile CIA arasındaki bağ 1979 yılında Laden’in -ailesi adına kökten dincilere yardım amacıyla- Afganistan’a gitmesiyle kurulmuştur. Bir diğer ilginç gerçek ise, Nairobi ve Dar es Salaam’daki ABD elçiliklerinin bombalanmasını araştıran FBI yetkililerinin olay yerinde ABD silahlı kuvvetlerinde kullanılan çok güçlü patlayıcılarla ilgili kanıtlar bulmuş olmalarıdır. Şüphesiz FBI’ın hiçbirzaman üzerine gidilmeyen ve kolayca gidilemeyecek olan bulgularında şaşacak bir yan yoktur...

 

Kökten dinci örgütlenmelerle ilgili diğer ilginç bir bilgi de Filistin’de yaşanmış olanlarla ilgilidir... Türk basınının aktardığına göre, 2002 yılı şubat ayının ilk haftası içinde İngiliz Mirror gazetesinin sorularını yanıtlayan Yaser Arafat, İsrail’in eski başbakanlarından İzhak Rabin’in görüşmeleri sırasında “Hamas’ı kendilerinin yarattığını” itiraf ettiğini anlatmıştır. Şüphesiz artık İsrail istihbarat örgütlerinin Hamas’ı bütünüyle denetleyebildiklerini söyleyebilmek zordur ama, Taleban’ı yaratan CIA’nın başına da aynı iş gelmiştir.

El- Kaide diye ciddi bir örgütlenme olmadığını kesinlikle iddia eden Le Figaro yazarlarından Richard Lebeviere (http://engforum.pravda.ru/showthread.php3threadid=45511&highlight=gueda) gibi kişilikler ve aynı kanıyı paylaşan başka araştırmacılar da vardır. Örneğin, bunlardan biri Brendan O’Neill’dir ve aynı kişi El- Kaide (Al- Qaeda) adının bile Amerikalılar tarafından yakıştırılmış veya konulmuş olduğunu yazmaktadır. Yazar, Usame bin- Laden ve çevresinin böyle bir adı ağızlarına almamış olduklarını kesinlikle ifade etmektedir... (www.spiked-online.com/Articles/00000006DFED.htm) Nazi propoganda makinesinin mirascısı güçlü ABD propoganda aygıtı tarafından bilinçli olarak efsaneleştirilmiş olan El- Kaide örgütü konusunda Beşar Esad’ın üstü kapalı uyarıcı ifadesi ayrıca önem taşımaktadır. Suriye istihbaratının başta Lübnan’daki Hizbullah olmak üzere değişik İslamcı örgütler arasında güçlü kolları bulunmaktadır ve ayrıca aynı istihbarat örgütü daha dar çerçevede benzer operasyonlar üzerinde zengin deney birikimine sahiptir. Bu nedenle Beşar Esad’ın sözleri derin bir inandırıcılık içermektedir... Açıkçası, El- Kaide’nin üzerine yıkılan işlerin birçoğunun gerisinde CIA- MOSSAD ikilisi olduğu anlaşılmaktadır...

Sonuçta, köktendinci veya “sol” etiketli bazı terör örgütlerini politik manipülasyonlar, faşist baskılara gerekçeler yaratmak, askeri müdahalelerin ortamını hazırlama amaçlarıyla CIA, MOSSAD ve bunlara kardeş servislerin birlikte yaratıldıkları anlaşılmaktadır. CIA ve benzeri istihbarat kuruluşları tarafından ustaca manupule edilen bazı köktendinci gurupların değişik büyük terör eylemleri ile “Ütopya adası”nda veya etrafını surlarla çevirmekte olan zengin Batı’da yaşayanlar aldatılmaktadırlar. Böylece emperyalist saldırganlıklara kitle tabanı hazırlanmaktadır... Geçmişteki “çirkin, cimri ve dolandırıcı Yahudi” resminin ve korkusunun yerine, “kadınları ezen ve terör eylemleri örgütleyen şeytani İslam” resmi ve korkusu ustaca yerleştirilmektedir.- Yusuf Küpeli

 

4- Hitler’i iktidara taşıyan bazı Alman ve Amerikan tekellerinden kısa örnekler

 

Vereinigte Stahlwerke (United Steel Works) adlı şirketin başı Albert Voegler; madencilik, çelik ve kömür endüstrisinin önde gelen ismi Hugo Stinnes; Ruhr bölgesinde elli bin insanın işgücünü satınalarak yılda bir milyon ton demir ve çelik üreten Thyssen&Co şirketinin sahibi Fritz Thyssen; tekstil fabrikaları sahibi Emil Kirdorf; fabrikalarında 48 bin Yahudi köle işçi çalıştıran milyarder endüstrici Friedrich Flick; büyük mali desteği ile Hitler’in 1933’de iktidara oturmasına yardımcı olan banker Kurt Freiherr Von Schroeder; köle işçi çalıştıranların başında gelen endüstrici Wilhelm Zangen; banker Hjalmar Schacht ve daha birsürüsü Hitler’e ve Nazi Partisi’ne para akıtmışlardır, partiye üye olmuşlardır. Hitler bunların egemenlikleri ve kârları uğruna dünyayı kana boğmuştur... Tüm bu Hitlerci mali- sermaye patronlarını sayarken, en büyüklerden olan ve aynızamanda silah üreten Gustav Krup ve yine aynı aileden Bertha Krup ile evlenerek işleri devralan diplomat Alfred Krup adlarını unutmamak gerekir. Hitler’in iktidara gelmesine ve iktidarını korumasına yardımcı olanların başında Gustav  ve Alfred Krup adları sayılabilirler.

 

Nazizmi, Alman mali- sermayesi, tekelleri kadar ABD mali- sermayesi, Wall Street’te yaratmış ve kullanmıştır... Rockefeller’in sahibolduğu Standart Oil of New Jersey 1929- 30 yılından itibaren dünyanın en büyük kimya ve ilaç karteli olan Alman IG Farben ile kartel (cartel) statüsünde birleşmiştir. W Bush’un dedesi Prescot Bush’un mali yöneticisi olduğu Harriman Bankası, Dresser Endüstrileri’ni satınalmış, Standart Oil’in ve diğer firmaların petrol- boru hatlarını finanse etmeye başlamıştır. Ve bu sayılanların hepsi Hitler’in iktidara geldiği 1933 yılındaki Nazi yandaşı propogandaya katılmışlardır... Standart Oil’in de aralarında olduğu 10’u aşkın ABD kökenli firmadan kişilerin yönetici konumda bulundukları Ethly Gasoline Corparation, 1934 yılında Hitler yönetimindeki Almanyanın kömür ve çelik endüstrisiyle, daha önce anılmış olan Thysen- Flick birliğiyle ortaklık kurmuştur. Operasyonu finanse edenlerin başında Prescot Bush’un yönettiği Union Bank yeralmıştır... Bölgedeki kömür yataklarını kullanarak sentetik gazolin/ petrol üretmek ve özellikle Rusya’dan alınan esirleri köle işçi olarak ağır işlerde çalıştırmak amacıyla IG Farben 1939- 40 yılında tesislerini -kötü ünlü Cyklon- B ölüm gazının da kullanıldığı- Auschwitz toplama ve ölüm kampının sınırları içine kurmuştur. Ve bu son anılan olaydan kısa bir süre önce, 1935 yılında Ethly Gasoline Corparation ile IG Farben ortak üretim anlaşması yapmışlardır. Aralarında Dulles biraderlerin de olduğu daha birsürü önde gelen Amerikalı politikacının ve büyük şirketin adlarının karıştığı karmaşık karanlık ortaklık ilişkileri içinde yeralan ve Hitler’in bankacısı olarakta anılan Prescot Bush, Auschwitz’deki köle işgücünden payına düşeni almıştır...

 

Hitler, mali sorunlarını çözmek ve sendikaların direnişlerini kırmak amaçlarıyla, Schroeder Bank yöneticilerinden banker Kurt Freiherr Von Schroeder ile birlikte bir gurup endüstriciyi 4 Ocak 1933 günü toplantıya çağırmıştır. Sözkonusu toplantıya ABD’den, -ileride dışişleri bakanı olacak olan- John Foster Dulles ile -aynı dönemde CIA’nın patronluğunu yapacak olan- kardeşi Allen Dulles katılmışlardır. Çünkü, Hitler’i destekleyen Alman mali- sermaye gurupları ile Amerikan Ford, Standart Oil (şimdiki Exxon), General Motors, yine Rockefeller’in denetimindeki National City Bank of New York, Şili’deki kanlı Pinoche darbesinin baş mimarı ITT tekeli ve daha birsürüsü, mali merkez Wall Street bulunmaktaydı. Yeniden hızla silahlanmaya başlayan Hitler Almanyası Wall Street için bulunmaz bir kazanç kapısıydı ve Amerikan tekelleri Almanya’nın silahlanmasını büyük bir iştahla desteklemekteydiler.

 

İleride Amerika’nın dışişleri bakanı olarak United Fruit Company’nin tatlı kârları için 1950’li yıllarda küçük Guetemala halkının trajedisini başlatacak olan John Foster Dulles, 1935 yılında Atlantic monthly’de yazdığı uzun yazıda, Nazi felsefesini destekleyecek ve almanyanın gizlice silahlanmasına övgüler düzecekti. Gizlice silahlanmanın, Almanya’nın özgürlüğünü kazanma yolunda tamamen haklı bir davranışı olduğunu belirtecekti... Tüm burada anılan firmalar ve diğerleri bu metnin kapsamını aşan uzun karmaşık ve sıkıcı bir liste oluşturacak biçimde iç içe geçmişlerdir... Sonuçta, ABD’nin büyük sermaye çevreleri Hitler’i açıkca desteklemişlerdir... Ve şimdi aynı Amerikan şirketleri Irak’ın yıkımı, istilası ve petrollerine elkonulması işinde, Prescot Bush’un torunu George W Bush’un arkasında durmaktadırlar. Günümüzde Irak’ın doğal kaynaklarının yağmasından arslan payını alan firmalar, Irak’a saldırıyı motive eden asıl güçler olarak Hitler döneminden kalma maddi ve manevi miraslarını sürdürmektedirler. - Yusuf Küpeli

 

5- Irak seçimleri üzerine Abdel Barri Atwan’dan bir çeviri: “Seçim karşıtlıkları arttırmaktadır”

 

Seçim karşıtlıkları arttırmaktadır

 

Seçimin Irak’ın güvenlik sorununu çözecek ve ülkeyi ekonomik iflastan kurtaracak sihirli bir değnek olduğuna inananlar yanılmaktadırlar. Tam tersine, karşıtlıklar ve şiddet kampanyası şimdi daha da artacaktır. Yeni Amerikan Irak’ında bir hafta önce açıklanan resmi seçim sonuçları farklı halk gurupları arasındaki gerilimi derinleştirmiştir ve bilinen iç ve dış gurupların ülkeyi doğrudan veya dolaylı olarak bölme planlarını kolaylaştırmıştır.

 

Seçimi desteklemiş olanların demokrasinin gerçek savunucuları, buna karşı çıkmış olanların ise diktatörce baskı yöntemlerinin destekçiler oldukları söylemini doğru görmek gerekir. Gerçek bukadar basit değildir.

 

Seçimi boykot etmiş olanlan tarafların her ikisi de, Sünni ve Şia (Mukteda al Sadr yandaşları dahil), demokrasiyi ittiler ama, aynızamanda diğer yandan buğüne dek Irak’ta tanınmayan toplumsal hastalıkları ve gerilimleri ülkeye taşıyan Amerikan işgaline de karşı durdular. Seçimin büyük galibi, “Amerikan işgali” olarak adlandırılan şey oldu. Buna, ülkeye dışarıdan Amerikan uçakları ve tankları ile gelen tüm kişiler dahildirler. Parlementodaki koltukların büyük kısmına elkoyan bu tipler aslıda küçük bir azınlıktırlar ve Amerikalılarla işbirliği içinde yeni anayasayı da hazırlayacaklardır.

 

Seçimin yarattığı toz duman birkaç hafta içinde kaybolur ve koşullar açıklık kazanır. Geçen Temmuz ayında gerçekleşen iktidar değişikliğinin yarattığı bayram havası da ülkenin koşullarını değiştirmemişti ve şimdi de yaklaşık aynı şey tekrarlanacaktır. Geçen yaz iktidar Iyad Allavi’ye geçtiği zamanda sokaklarda dansetmişlerdi ama, bunların hepsi uykuda yürümek gibiydi. Gerçekte ise Irak’ta asıl gücü ABD elçisi John Negroponte temsiletmekteydi. Allavi’nin iktidarı, izin sınırını gösteren yeşil çizgilere dektir.

 

Günümüzde bölgede geçerli olan Amerikan medya terörizminin gölgesinde Irak’ta seçimleri veya seçimlerin dürüstlüğünü sorgulamak kesinlikle yasaktır. Bölgede varolan medyanın en büyük kısmına Amerikalılar veya onların Iraklı adamları sahiptirler. Ve sadece onların görüşlerine ve istemlerine uygun olanlar yayınlanmaktadır. Buna, seçim sandıklarının başında kimlerin bekledikleri ve oyların gerçekte nasıl sayıldıkları sorularını karartmakta dahildir. Amerikalı birliklerin Irak’ta gazetecileri öldürdükleri haberini veren yüksek rütbeli bir CNN haber şefi görevini terketmeye zorlanmıştır. Kendi ülkelerinde Amerikalıların istedikleri reformları yapmaya zorlanan, amerikalıların tehdidi altında olan Arap ülkelerinin satalit kanallarıda gerçekleri yansıtan aynı haberleri vermeye korkmaktadırlar.

 

Irak’ta önemli görevlere aday gösterilen, başbakanlığa, cumhurbaşkanlığına ve parlemento sözcülüğüne aday olanların tümü, Amerikalılar tarafından davet edilerek ve güvenlik servisi tarafından tek tek toplanarak ülkeye yeni getirilmiş kişilerdir. Bununla birlikte, bunların arasına -önemsiz postlarla- birkaç Iraklı da göstermelik olarak katılıp 10 yılı aşkın süre dış yaptırımların ağır baskısı altında yaşamak zorunda kalmış olanlar biraz tatmin edilmek istenmiştir.

 

Iraklılar demokrasi istemektedirler ama, aynızamanda güvenlik, su, elektrik ve gururlu bir yaşam da istemektedirler. Ülkede 22 ay süren uzun bir işgal döneminin ve yine uzun bir liste oluşturan gerçekleşmemiş vaadlerin ardından, Irak’ı etnik ve dinsel ayrılıklar boyunca parçalara ayırmanın zamanı gelmiştir. Iraklılar şimdi aniden Sünni, Şii, Kürt, Asuri, veya Türkmen olmuşlardır. Tüm bu kamburların üzerine yeni bir kambur olarak işsizlik, araba bombaları ve cinayetler çiçek açmaktadır.

 

Bu yolla iktidarı elinde tutan küçük gurubun direnişin üzerine odaklanması umudu doğmaktadır. Ulusu birleştirmek giderek zorlaşmakta ve değişik guruplar arasında diyalog oluşturma şansı da azalmaktadır. Yaşanan günler gerçekten tarihidir ama, Amerikalıların anladığı anlamda değil. Gerçek tarih işgal güçleri veya onların emirlerinde olanlar tarafından değil, direnenler tarafından yazılmaktadır.

 

Yazar: Abdel Barri Atwan, Londra’da yayınlanan Quds al- Arabi gazetesinin şef redaktörü

Türkçesi: Yusuf Küpeli

(Yukarıdaki Abdel Barri Atwan imzalı metni, 18. 02. 2005 tarihli NY TID/ Yeni Zaman gazetesindeki isveççe çevirisinden türkçeye çevirdim. Geçmiş yıllarda benim birçok yazımı da basmış olan NY TID, Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de haftalık isveççe gazete olarak yayinlanmakta ve tüm İskandinav ülkelerinde dağıtılmaktadır. Finlandiya’nın en eski haftalık bağımsız sosyalist yayın organı olan NY TID, yaklaşık iki yıldır ünlü Fransız gazetesi Le Monde ile işbirliği içinde basılmaktadır.- Y. Küpeli)

 

http://www.sinbad.nu/