|
Önemli not: Richard Becker imzasını taşıyan aşağıdaki yazı, New York merkezli Workers World gazetesinin 31 ekim 2002 tarihli sayısında yayınlanmıştır (İşçilerin Dünyası, http://www.workers.org/ww/2002/iraqioil1031.php ). Stockholmün haftalık sosyalist yayın organlarından Internationalenin 13/2- 2003 tarihli 7nci sayısında aynı yazının isveççe çevirisi basılmıştır. Aşağıdaki türkçe çeviri, isveççesi ile karşılaştırılarak ingilizce aslından yapılmıştır. İngilizce metnin altında, yazının isteyen herkes tarafından kullanılabileceği ama, buna karşın değiştirilemiyeceği notu vardır. Yazının aslına sadık kaldım ama, metni, anlatımın özünü etkilemeyecek bir- iki ufak teknik hatayı düzelterek türkçeye çevirdim. Neleri düzelttiğimi de yazının en altındaki dipnotlara ekledim. Bunun yanında, yine dipnotlarla anlatımı zenginleştireceğini sandığım bazı açıklamalar yaptım ve yazıdaki dipnotların tümü de bana aittir. Yine aynışekilde satır altları çizmeler veya satırları koyulaştırarak belirginleştirmeler bana aittir. Iraka yönelik emperyalist müdahalenin tarihini özetleyen bu yazının okunmasında kanımca yarar vardır.
Yazarın, bundan 80 yıl önce de, günümüzde de USA yönetimini Iraka yönelten nedenin petrol olduğu saptamasına tamamen katılmakla birlikte, artık asıl motivasyonun bu amacı aştığını, Irak petrolleri ile birlikte dünya hakimiyetine yönelik ırkçı bir jeopolitiğin ürünü olduğunu belirtmek istiyorum. Daha 2002 yazında basılan Demokrasi ve terör bahane başlıklı yazımda da belirttiğim gibi, Pentagon Irak petrollerine elkoymanın ötesinde, dünya enerji kaynaklarının en az yüzde 70ine sahip Avrasyanın ve özellikle Orta Asyanın arka bahçesi konumundaki Ortadoğuda tartışmasız kesin bir hakimiyet istemektedir. Bu nedenle Pentagon, Basraya ve Kızıldenizin iki çıkışına da yerleşmek, aralarında Filistinin de olduğu tüm ulusal direnişleri yoketmek amacındadır. Irakın yıkılıp teslim alınmasının ardından, sıra -2002 yazında da belirttiğim gibi- başta İran olmak üzere Filistine ve diğer Ortadoğu ülkelerine gelecektir.
Aynışekilde USA, Orta Asya üzerinde de rekabetsiz bir hakimiyet kurmak ve bölge petroleri ile doğal gazını Afganistan-Pakistan üzerinden Arap Denizine- Hint Okyanusuna kendi denetiminde indirmek istemektedir. Böylece, Avrupa- Çin- Japonyanın boğazlarına enerji esareti halkasını takabilecektir. Tüm bu nedenlerle USA, Ortadoğuda başlattığı yangını Asya içlerine, Kafkaslara, Pakistana doğru yayacaktır. Başta Ortadoğu olmak üzere tüm bölge alabildiğine kanlı etnik çatışmaların içine sürüklenecektir. Çünkü, Pentagonun sadece kendi güçleriyle bu geniş alanı denetleyebilmesine olanak yoktur ve özellikle bu nedenle tüm etnik çatışmaları kışkırtacaktır. Merkezi yönetimlerin güçleri sarsıldığı zaman -USA silah endüstrisini de besleyecek- büyük bir kaosun maddi temelleri zaten oluşacaktır. Washington, başarısızlığa uğradıkça veya işi bittikçe, gerisinde alabildiğine zengin insani trajediler, harabeler, çöplükler, tahribolmuş bir toplumsal yaşam ve doğa, kanlı etnik çatışmalar bırakarak çekilecektir.
Bunların yanında USA, Iraka yönelik saldırısında -savaşın maliyetini düşürmek amacıyla- küçük çaplı taktik nükleer bombalar veya başka nükleer silahlar kullanacaktır. Irakın zehirli gazlarına karşı USA askerlerinin koruyucu giysiler kullanmaları gerektiği ve bu nedenle savaşı havalar ısınmadan başlatma zorunluluğu gibi gerekçeler kocaman birer yalandırlar. Irakın çoktan silahsızlandırıldığını, kitle kıyım silahlarına sahip olmadığını en iyi Pentagon bilmektedir. Çünkü, Saddam Hüseyini silahlandırmış olanlar da kendileridir. Göbels tipi bir propoganda makinesinin ürünü olan sözkonusu zehirli gazlara karşı koruyucu giysiler, sadece ve sadece kendi kullanacakları nükleer silahlardan yayılacak radyasyona karşıdır.
Pentagon, Ortadoğuya yönelik bir saldırı için küçük çaplı nükleer silahlar üretmeye 1973 petrol krizinin hemen ardından başlamıştır ve o günden beri bu silahları kullanacak personelini eğitmekte, tatbikatlar örgütlemektedir. Her geçen gün daha fazla yaklaşan ve ileride bir dünya şavaşını da tetikleyebilecek olan bu korkunç felaketi engelleyebilmek büyük ölçüde Türkiyeyi yönetenlerin elindedir. Ruhlarını şeytana satmış kariyer ve küçük karlar peşindeki yöneticilerin, halkın İslama olan inancını sömürerek siyasi iktidar koltuğuna oturmuş sıradan küçük moralsiz ve inançsız sahtekarların, satılmış hertürden kuklaların, İstesekte savaşı engelleyemeyiz, o nedenle kasamıza giren paraya bakalım!, sözleri gerçeği yansıtmamaktadır ve ayrıca o para halkın kasasına da girmeyecektir.
Tüm söylenen yalanlara karşın bu savaşı başlamadan engellemek mümkündür. Başlatılmak istenen felaketin kilidi -yüzde yüze yakını savaşa karşı olan- Türkiye halklarının ve henüz sorumluluk duygularını yitirmemiş olan ülke politikacılarının ve yöneticilerinin ellerindedir. Dünya halklarının ezici çoğunluğuda başlatılmak istenen bu savaşa karşıdırlar. Bölgeye demokrasi, ancak savaşın engellenmesiyle gelebilecektir. Aksi, savaş ve gerilim, sadece ölümü, açlığı, yoksulluğu, hertürden baskıyı, diktatörlükleri, faşizmi getirecektir. Sonuçta, bu savaşın başlamaması için herşey yapılmalıdır.
Şubat 2003ün son haftası içinde İsveç devlet televizyonunda konuşan İsveç Harp Akademisi öğretmeni bir subay, USA ve İngiltere güçlerinin henüz savaşa hazır olmadıklarını, Türkiye evet demeden ve kuzeyden cephe açmadan böyle bir savaşı başlatmanın olanaksızlığını anlaşılır biçimde açıklamıştır.
Yusuf Küpeli 25 şubat 2003
USA Tekelleri ve Irak Petrolü
Richard BeckerUSAnın Iraka müdahalesi nasıl ve neden başladı?
Bundan 80 yıl önce USAnın Irak politikası tek bir nesne üzerine yoğun biçimde odaklaşmıştır: ülkenin zengin petrol kaynaklarını kontrol altına almak.
Iraktaki USA müdahalesinin kökleri, kapitalist imparatorluklar arasındaki Inci Dünya savaşına dek uzanır. Bir yanda Almanya, Avusturya- Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu, diğer yanda ise İngiliz- Fransız- Rus emperyalist alyansı vardı. Ortadoğunun en geniş parçası Osmanlı İmparatorluğunun kontrolu altındaydı.
İngilizler, sinemalarda Lawrence of Arabia adıyla anılan ajanları T. E. Lawrence aracılığıyla Arap önderlere, eğer kendi saflarında Türk yöneticilere karşı çarpışacak olurlarsa, savaşın ardından bağımsız bir Arap devletinin kuruluşunu destekleyecekleri sözünü verdiler. Aynı zamanda İngiliz, Fransız ve Rusya dışişleri bakanları gizlice Sykes- Picot anlaşmasını imzalayarak Ortadoğuyu paylaştılar. 1917 Rus ihtilalinin ardından, Bolşevikler emperyalist Sykes- Picot anlaşmasını yırtılar ve açığa çıkarttılar.
Arap ve Kürt halkları demokratik emperyalistler tarafından aldatıldıklarını anlayınca, Ortadoğuda kargaşa ve yığınsal başkaldırılar başladı. İsyanlar İngiliz sömürge yönetimi yıllarında da sürdü. Bastırma operasyonlarında uç noktada acımasız vahşi yöntemler kullanıldı. İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri Kürt kenti Süleymaniyenin üzerine 1925 yılında zehirli gaz serptiler. Tarihte ilk kez savaş uçaklarından zehirli gaz atılıyordu. (1)
İngilter ve Fransa Ortadoğuyu paylaştılar
Savaşın 1918de bitmesiyle birlikte İngiltere ve Fransa gizli Sykes- Picot anlaşmasına uygun planlarını yürürlüğe koydular. Lübnan ve Suriyenin Fransız İmparatorluğuna dahil olması konusunda anlaşmışlardı. Filistin, Ürdün ve Irakın iki güney bölgesi, Bağdat ve Basra İngiliz İmparatorluğuna ait olacaktı.
Günümüzde Irakın kuzeyinde olan Musul bölgesini kimin alacağı konusunda anlaşamamışlardı. Sykes- Picot ayarlamasına göre, burası Fransız etki alanı içinde kalıyordu. Buna karşın İngilizler, nüfusunun çoğunluğu Kürt olan Musulu yeni sömürgeleri olan Iraka katmaya kesin karar vermişlerdi. Osmanlı İmparatorluğunun ekim 1918de teslim olmasından dört gün sonra, İngiliz ordusu Musulu işgal etti ve birdaha oradan çıkmadı.
Musul üzerine İngiltere ve Fransa arasında yaşanan büyük emperyalist çatışma, USAnın Irak üzerindeki amaçlarının kapısını araladı. Büyük güçlerin Musula verdikleri önemin temelinde, bölgenin henüz işlenmemiş geniş petrol kaynakları yatmaktaydı. Fransa ve İngiltere ve karşıtları tam anlamıyla bitkinleşip zayıfladıktan sonra, savaşın sonuna doğru 1917de, anılan ilk iki devletin safında Amerika Birleşik Devletleride Inci dünya savaşına katıldı. USAnın savaşa katılmasının nedeni, savaş sonrasına yönelik ekonomik ve politik hesaplarıyla ilgiliydi. Onu savaşa sokan asıl motivasyon, yeni zengin hammadde kaynaklarına ve özellikle petrole sahipolma tutkusuydu.
Yüksek bir İngiliz sömürge görevlisi olan Sir Arthur Hirtzel, şubat 1919da kendi toplumunu şu sözlerle uyaracaktı: Standart Oil Companynin Irak üzerinde hakimiyet kurmaya çok istekli olduğu düşüncesi kafalarda doğmaktadır.(2) (Peter Sluglett, Britain in Iraq, 1914- 32, London, 1974)
Bölgedeki İngiliz- Fransız hakimiyetine karşı Amerika Birleşik Devletlerinin ilk istemi Açık Kapı politikası idi.(3) İngilizler tarafından Irakın başına oturtulan Kıral Faysalın yeni kukla monarşisi ile USA petrol kumpanyaları arasında serbestçe anlaşmalar yapma hakkı olmalıydı.
Muzaffer müttefikler arasında Irak üzerine süren çatışma, ülke petrollerinin paylaşılması ile çözüldü. İngilizler Musulu yeni Irak sömürgelerinin bir parçası olarak korudular.
Irak halkına tek bir damla bile yok
Irak petrolleri beş ayrı parçaya bölündü: İngiltere, Fransa, Hollanda ve Amerika Birleşik Devletlerinin herbiri eşit biçimde ayrı ayrı yüzde 23.75 hak sahibi oldular. Geriye kalan yüzde 5de, sözkonusu anlaşmanın yapılmasına yardımcı olan ve Mr. Yüzde Beş olarakta tanınan petrol baronu Caloste Gulbekyana verildi.
Iraka ait petrollerin yüzde sıfırı Irak halkının payına düştü. Bu durum 1958 ihtilaline dek sürdü.
Asıl petrol üretimi 1927de başladı ve Musul bölgesinde çok zengin petrol yatakları keşfedildi. İki yıl sonra, Shell, Mobil ve Standart Oil of New Jersey (Exxon) adlı şirketlerin oluşturdukları Anglo Iranian (British Petroleum) ile bağlantılı Iraqi Petroleum Co. Kuruldu. Bu, birkaç yıl içinde tüm Irak petrolleri üzerinde tekel oluşturdu.
Aynı süreç içinde Washingtonun desteği ile Suudi ailesi, Arap yarımadasındaki komşu toprakların çoğunu elegeçirdi. 1930lu yılların başında Suuidi Arabistan Amerika Birleşik Devletlerinin yeni sömürgesi durumuna gelmişti. ARAMCO (Arab American Oil Co.) (4), Suudi başkenti Riyaddaki USA elçiliğine yerleşmişti.
Sözkonusu gelişmelere karşın USA petrol kumpanyaları ve onların Washintondaki hükümetleri henüz tatmin olmuş değillerdi. Batı Hemispherein petrol kaynakları üzerinde kurdukları yöresel tekel gibi Ortadoğu petrolleri üzerinde de tam bir kontrol oluşturmak istiyorlardı. Bu, bölgede halen baş bekçi konumunda olan İngilizleri yerlerinden kaydırmak anlamına geliyordu.
USA bölgeye yeni bir düzen verme şansını IInci Dünya Savaşının ardından yakalıyacaktı. Amerika Birleşik Devletleri ile İngiltere genellikle savaş döneminin en yakın silah arkadaşları olarak gösterilirler ama, gerçekte onlar aynızamanda en ateşli karşıtlar konumundaydılar.
Savaş İngiltereyi hem kendi evinde ve hemde Asyada kilidin anahtarı konumundaki sömürgelerinde zayıflattı. Savaşın ilk aşamalarında, 1939- 42 yıllarında, İngilterenin varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği sorusu gündemdeydi. O, önceki önder hakimiyetini hiçbirzaman bütünüyle elde edemiyecekti. Diğer yandan Amerika Birleşik Devletleri savaş sürecinde giderek artan ölçülerde güçleniyordu ve Washintondaki yöneticiler bir kez daha savaşa girmenin en uygun zamanını kolluyorlardı.(5)
Ağırlıklı olarak büyük banka sektörünü, petrol ve diğer büyük birleşik şirketleri temsileden Roosevelt ve Truman yönetimleri, IInci Dünya Savaşının daha geç aşamalarında, savaş sonrası dönemde Amerika Birleşik Devletlerinin ağırbasan hakimiyetini garanti altına almayı kararlaştırmışlardı. Stratejilerindeki anahtar unsurlar şunlardan oluşuyordu: 1) Nükleer ve konvansiyonel (geleneksel) silahlanmada USAnın üstünlüğü; 2) 1944 yılında kurulan International Monetary Fundı (IMF, Uluslararası Para Fonu) ve World Bankı (Dünya Bankası) manivela yaparak Amerikan tekellerinin dünya düzeyinde ağırlıklı hakimiyetlerini sağlamak ve USA dolarını dünyanın tek geçerli dövizi olarak kabulettirmek; 3) Dünya üzerindeki hammade kaynakları ve özellikle petrol rezervleri üzerinde tam bir hakimiyet kurmak.
Henüz savaş alanlarında şiddetli çarpışmalar sürerken, sahnenin gerisinde, Amerika Birleşik Devletleri ile İngeltere arasında sürüp gitmekte olan global ekonomik hakimiyet mücadelesinin yeni paragrafları açılmaktaydı. Normandiya çıkartmasının geçekleştiği günden üç ay önce, 4 mart 1944 günü İngiliz Başbakanı Bay Winston Churchilin Başkan Franklin Roosevelte yolladığı emperyalist rekabeti yansıtan düşmanca tonlu kuraldışı mesaj, iki devlet arasındaki çatışmanın keskinliğini göstermesi bakımından ilginçtir:
Iran ve Iraktaki petrol alanlarımıza koyun gözüyle (kem gözle) bakmadığınız konusunda verdiğiniz garanti için teşekkür ederim. Buna karşılık, Suudi Arabistandaki yararlarınızı ve mülklerinizi boynuzlamak (süsmek) gibi bir düşünceyi aklımızdan geçirmediğimiz hakkında benimde size tam bir garanti sunmama izin veriniz. Bu savaşın sonucu olarak, konumumdan kaynaklanan görüşüme göre, Büyük Britanya hiçbir koşulda ne bölgesel ve ne de başka bir biçimde herhangi bir öncelik peşinde değildir. Diğer yandan, alçakgönüllü bir hizmetçisi konumunda Büyük Britanyanın işlerini yürütmekle görevlendirilmiş biri olarak belirtmeliyimki, o (Büyük Britanya), en iyi hizmeti vererek haklı biçimde sahipolduğu şeylerden yoksun edilmesine hiçbirşekilde izin vermeyecektir. (Quotet in Gabriel Kolko, The Politics of War, New York, 1968)
Bu not, İngilterenin iki önemli sömürgesi olan İran ve Irakı USA yönetiminin elegeçirme amacı taşıdığını açıkca göstermekte ve alarm zillerinin İngiliz üst yönetimi için çaldığına işaret etmektedir. Churchillin kabadayıca yüksekten atmasına karşın, USAnın yükselen gücünü durdurabilmek için İngilterenin yapabileceği birşey yoktur. Birkaç yıl içinde İngiliz yönetici sınıfları bu yeni gerçeğe uyum sağlayacaklar ve Washingtonu genç öndegelen birinci ortak olarak kabulleneceklerdir.
IInci Dünya Savaşının ardından USAnın büyüyen rolü
Musaddıkın yasal yönetimine karşı 1953 yılında örgütlenen ve Şahı tekrar iktidara taşıyan CIA darbesinin ardından Iranda kontrol USAnın eline geçti. Irak, 1950li yılların ortasından itibaren USA ve İngiltere tarafından birlikte kontrol edilmekteydi. Washington, İngilterenin yanısıra Pakistan, İran, Türkiye ve Iraktaki bağımlı rejimlerle birlikte 1955 yılında Bağdat Paktını şekillendirdi. Bağdat Paktı, veya CENTO (Central Treaty Organization) iki amaca yönelmişlerdi. Birincisi, Ortadoğuda ve güneydoğu Asyada yükselecek Arap ve diğer kurtuluş hareketlerini engellemek. İkinci amaç, bir seri diğer askeri ittifaklar olan NATO, SEATO ve ANZUS ile birlikte Sosyalist bloğu, Sovyetler Birliği, Çin, Doğu Avrupa, Kuzey Kore ve Kuzey Vietnamı çembere almaktı.(6)
Bağdat Paktının çekirdek ülkesi Irak sadece ad olarak bağımsızdı. Britanya Irak içindeki askeri havaalanlarını koruyordu. Dünya petrol rezervlerinin yüzde 11ine sahibolan alabildiğine zengin ülkenin halkı uç noktada bir yoksulluk ve açlık içindeydi. Analfabetlerin (okuma- yazma bilmeyenlerin) oranı yüzde 80i aşmaktaydı. Her 6 bin kişiye bir hekim ve her 500 bin kişiye bir dişhekimi düşmekteydi. Irak, hırsızlığın ve rüşvetçiliğin hakimolduğu bir monarşik rejimle, Kıral IInci Faysal ve çevresindeki feodal toprak sahipleri ve ticaret kapitalistleri tarafından yönetilmekteydi. Irakın derin yoksulluğunun basit nedeni, ülkenin kendi petrol yataklarının sahibi olamamasıydı.(7)
Irak İhtilali
Irak, 14 temmuz 1958 günü çok güçlü bir toplumsal patlamayla sarsıldı. Askeri bir başkaldırı, hızla tüm ülkeyi saran bir ihtilale dönüştü. Kıral ve yönetimi hızla yokolurken, halkın adleti yerini aldı.
Washington ve Wall Street şok olmuşlardı. USAda rekorların gazetesi New York times, patlamayı izleyen bir hafta boyunca ilk on sayfasında manşetten sadece Irak ihtilalini yansıttı. Bu olaydan altı ay sonra gerçekleşen ve günümüzde daha iyi anımsanan Küba ihtilaline karşın Irakta olan degişiklik Washington tarafından ozaman çok daha ciddiye alındı ve USAnın yaşamsal çıkarları için büyük bir tehlike olarak değerlendirildi.
Başkan Dwight D. Aisenhower olayı, Kore savaşından beri gerçekleşen en ağır kriz olarak değerlendirdi. Irak ihtilalinin ertesi günü, 20 bin USA deniz piyadesi Lübnana indirilmeye başlandı. Bunun ertesi günü ise 6 600 İngiliz paraşütçüsü Ürdüne atladı. Ardından, Ortadoğuda ihtilalin yayılmasını engellemek amacıyla Amerika Birleşik Devletlerinin doğrudan müdahale edebileceğini, savaşa gireceğini belirten Eisenhower Doktrini piyasaya sürüldü. Eğer Lübnana ve Ürdüne indirilen USA ve İngiliz acil müdahale güçleri olmasaydı, Iraktan yayılan halk etkisi Beyrut ve Ammandaki bağımlı rejimleri de kesinlikle süpürüp atardı.
Eisenhower, generalleri ve onların baş emperyalist Dışişleri Bakanı John Foster Dulles(8), kafalarında, Iraka saldırıp ülkeyi işgal etmeyi, ihtilali ezmeyi ve yeni kukla bir hükümeti Bağdata yerleştirmeyi planlamışlardı. Fakat varolan üç faktör Washingtonun bu planının 1958 yılında yürürlüğe konmasını engelleyecekti: Birincisi, Irak ihitilalinin süpürücü yığınsal halkçı karakteriydi. İkincisi, emperyalist müdahale durumunda Irak ile sınırı olan Birleşik Arap Cumhuriyetinin (Mısır ve Suriye) askeri güçleri ile Irakın safında savaşa gireceklerini açıklamış olmalarıydı. Üçüncüsü ise, Çin Halk Cumhuriyetinin ve Sovyetler Birliğinin kesin bir kararlılıkla Irak ihtilalini desteklemeleriydi. Bu üç faktörün biraraya gelmesi, USA yönetiminin Irak ihtilalini görünüşte kabullenmesine neden oldu. Fakat Washington Irakın kaybını gerçekte hiçbirzaman asla benimsemedi.
Ardından gelen üç on yıl boyunca USA hükümetleri, bağımsız bir ülke olarak Irakı zayıflatmak ve değerden düşürmek için değişik zamanlarda farklı taktikler biçimleyip uyguladılar. Irak yönetimi, Iraqi Petroleum Co.yi (Irak petrollerinin tümünü) millileştirme işlemini 1972 yılında tamamlayıp Sovyetler Birliği ile savunma anlaşması imzaladığı zaman, Amerika Birleşik Devletleri rejime karşı savaşan sağcı Kürt unsurlara yoğun askeri destek vermeye başladı ve Irakı terörist devletler listesine aldı. Amerika birleşik Devletleri, devrim sonrası politik yapılanma içindeki daha sağcı güçlere, komünistlere ve sol milliyetçilere karşı mücadelelerinde destek verdi. Örneğin, Baas Partisi içinde iktidarı almış olan Saddam Hüseyin hükümeti 1970li yılların sonunda Komünist Partisini ve solcular tarafından yönetilen işçi sendikalarını ezip yokettiği zaman, USA yönetimi tarafından alkışlandı.
Amerika Birleşik Devletleri 1980li yıllarda İrana karşı savaşında Irakı cesaretlendirdi ve silahlandırdı. İranda 1979da gerçekleşen İslam devriminin ardından ülkedeki USA hakimiyeti yıkılmıştı. USAnın İran- Iraka yönelik asıl amacı, bu ülkelerden ikisini de zayıflatıp parçalamaktı. Umarım birbirlerini yokederler!, diyen önceki Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, USAnın art niyetini açık edecekti. (Kissingerin sözlerinin aynısını, hatta daha fazlasını, IInci dünya savaşı yılları içinde Truman söylemiştir. Trumanın sözlerini (5) numaralı dipnotta okuyabilirsiniz. Yusuf Küpeli)
Pentagon, İranın askeri hedeflerini gösteren uydu (satalit) fotoğraflarını vererek Irak Hava Kuvvetlerini destekleyecekti. İran- Kontra skandalının açığa çıkarttığı diğer gerçeğe göre ise USA, aynızamanda İrana yerden uçaklara atılan roketler yollayacaktı. İran- Irak savaşı, bir milyon insanın ölümüne ve her iki ülkenin de zayıflamalarına nedenolan bir felaketti.
Sovyetler Birliğinin çöküşü ve Körfez Savaşı
Sovyetler Birliğinde 1988 sonunda başlayan politik gelişmeler, bu ülke ile askeri ve dostluk anlaşması olan Irak için yeni ve hatta daha ağır tehlikeler yaratacaktı. Moskovadaki Gorbaçov yönetimi, USAya karşı sürekli yumuşama politikası izlemeye başlamış ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki bağlaşıklarına yardımlarını kesmişti. Gorbaçov 1989 yılında bir adım daha ileriye giderek Doğu Avrupadaki sosyalist hükümetlere yardımlarını geri çekecekti ve bunların çoğu devrilecekti.(9) İki yıl sonra Sovyetler Birliğinin çöküşü ile zirvesine ulaşacak olan dünyadaki güçler dengesindeki bu ani değişiklik, USA emperyalizminin IInci Dünya Savaşından sonra kazandığı en büyük zafer olacaktı.
Aynı gelişme, 1991 yılında USAnın Iraka saldırısının ve on yılı aşkın süredir devameden yaptırımların/ ticari ambargonun, ülkenin ve halkının kesintisiz bombalanıp yıkılmalarının kapısını açacaktı. Bush yönetimi günümüzde Iraka saldırabilmek için, Kitle kıyım silahları ve insan hakları demagojisi ile kamuoyunun desteğini aramaktadır. Gerçekte ise Washingtonu, ne Irakın askeri kapasitesi ve ne de dünyanın herhangibiryerindeki insan hakları ihlalleri ilgilendirmektedir.
Washington ve Wall Streeti 80 yıl önce Iraka yönlendiren neden ile USAnın günümüzdeki Irak politikasını şekillendiren gerçek aynıdır: petrol.
Richard Becker Türkçesi: Yusuf Küpeli Şubat 2003, Sinbad
(1) İran sınırına yakın olan Süleymaniyede ve diğer sınır bölgelerinde Güney Kırmançi veya Sorani olarak adlandırılan lehçeyi konuşan ve çoğunlukla İslamiyetin Kadiri tarikatına bağlı olan Kürtler yaşamaktadırlar. Günümüzde -özellikle İngiliz emperyalizmi ile bağlantılı ve kendisine sosyal demokrat görünümü vermeye çalışan - Celal Talabani adlı çok kaygan bir aşiret başkanı ve dini liderin denetiminde olan bu bölge halkları, 1918- 27 yıllarında Kürt halkının kahramanlarından Şeyh Mahmut Berzencinin önderliğinde belirli aralıklarla üst üste üç kez İngiliz emperyalizmine karşı başkaldırmışlardır. Açlık, yoksulluk ve ağır emperyalist baskılara yönelik bu tamamen haklı başkaldırılar, herdefasında Kürtler arasından satınalınabilen bazı karakterlerin ve İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerinin (RAF, Royal Air Force) ağır bombardımanı ile bastırılabilmiştir. İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetleri (RAF), tarihte ilk kez Süleymaniyenin Kürt halkının üzerine havadan zehirli gaz atmış, kitle katliamı yapmıştır.
Şey Mahmut Berzencinin başkaldırı geleneği, 1930lu yıllarda, yaşadığı Barzandan adını alan Barzani aşiretinin önderi, Nakşibendiliğin şeyhi, Şeyh Ahmete geçecektir ( Molla Mustafa Barzaninin ağabeyi ve günümüzde IKDP başkanı ve Barzani aşireti önderi Mesut Barzaninin amcası). Ardından Molla Mustafa Barzani önder olacaktır ve 1945 yılının sonunda Molla Mustafa, yine İngiliz Kıraliyet Hava Kuvvetlerinin (RAF) ağır ateşi altında onbinlerce yandaşıyla birlikte İrandaki Mahabata sığınmak zorunda kalacaktır. Sovyet nüfuz bölgesi olan Mahabatta sadece altı ay yaşayabilen Kadı Muhammet önderliğindeki ilk bağımsız Kürt Cumhuriyeti, USA ve İngiliz emperyalistlerinin yardımları ile İran yönetimi tarafından yıkılacaktır. Molla Mustafa Barzani, USA- İngiliz emperyalistlerinin saldırılarından -yandaşlarıyla birlikte- Sovyetler Birliğine sığınarak kurtulacaktır.
Irakta 1958de yaşanan büyük halk ihtilalinin ardından Molla Mustafa Barzani rahatca yurduna dönebilecektir ama, 1960lı yıllarda MOSSAD ve CIA ile yakın ilişkiler geliştirmeye başlayacaktır. Iraktaki antiemperyalist ilerici reformları engellemek, Irak yönetimlerini boyuneğdirmek amaçlarıyla emperyalist güçler tarafından desteklenen Kürt silahlı eylemleri, yine her defasında aynı güçlerin ihanetine uğrayarak yenileceklerdir. Sadam Hüseyinin iktidara gelişinde, veya emperyalist cephe ile ilişkiler geliştirmesinde bir anlama bu Kürt isyanlarının önemli rolleri olacaktır.
Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına yakın olan ve halkı kürtçenin Kuzey Kırmançi lehçesini konuşan Bahdinan bölgesi, günümüzde Molla Mustafa Barzaninin oğullarından Mesut Barzaninin önderliğindeki Irak Kürdistan Demokrat Partisi ve asıl olarak Barzani aşireti tarafından denetlenmektedir. Açıklamaları Türk basınına da sık sık yansıyan Irak Kürdistan Demokrat Partisinin ikinci adamı konumundaki Sami Abdurrahman, -Kürtlerin ortak anlatımlarına göre- bir MOSSAD yetiştirmesidir ve IKDPnin denetimindeki kürt istihbarat örgütü Parastın asıl olarak İsrail istihbarat örgütü MOSSAD tarafından şekillendirilmiştir. Şüphesiz, Türkiyeyi yönetenlerin ve Türk istihbarat örgütlerinin de aynı güçlerle (IKDPnin ve Parastının ilişkide olduğu güçlerle) sıkı bağları vardır. Türkçedeki İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır!, deyişi, yukarıda özetlenen ve Kürtlerle ilgili uzun yazımda daha geniş anlatılacak olan gerçekler için de geçerlidir.
1988 yılının 16 mart günü, sürmekte olan İran- Irak savaşının son günlerinde Saddam Hüseyinin generallerinin İran sınırına yakın Halapçaya zehirli gaz atması ve ezici çoğunluğu sivil Kürt halkından olan beş bin kadar insanın ölümüne neden olması, günümüzde emperyalist cephe tarafından büyük bir propoganda aracı yapılmaktadır. Şüphesiz bu vahşi katliamın hoşgörülebilecek hiçbir yanı yoktur ama, yürütülen propoganda da gerçeği tüm yönleriyle yansıtmamaktadır. Aynı propoganda, kamuoyunda Irak halkına yönelik saldırıya zemin hazırlamak amacıyla demagojik bir psikolojik savaş aracı haline dönüştürülmektedir.
Birincisi, uzun kanlı savaş boyunca, İran ve Iraktaki Kürt önderleri karşı taraftan destek alarak hem kendi halklarına ve hemde yaşamakta oldukları toprakların tüm insanlarına karşı savaşmışlardır. Gaz atılan Halapçaya İranlı Pastarlar girmişlerdir ve bu Saddam Hüseyinin generalleri için kışkırtıcı bir neden olmuştur. Zehirli gazı İranlı askerlere, İran halkına karşı kullanmakta ayrıca büyük bir insanlık ve savaş suçudur şüphesiz ama, yapılan propoganda da işin bu yanı görmemezlikten gelinmektedir. Görmemezlikten gelinmektedir, çünkü ikincisi, sözkonusu zehirli gazları ve bu gazların üretim teknolojisini -İran ordusuna karşı- Iraka verenler USA yönetiminden ve bazı USA işbirlikçisi Alman şirketlerinden başkası değildir. Ayrıca Pentagon, bu gazlara karşı anti- toksin (zehire karşı madde) içeren ilaçları Irak ordusuna vermiştir. İranlı askerler aynı gazlarla acı çekerek ölürlerken, USAnın ve emperyalist cephenin hiç sesleri çıkmamıştır. USA ve diğer emperyalist güçler başlangıçta Halapça katliamını duyurmamışlardır ve hatta bu savaş suçunu önce İranın üzerine yıkmaya çalışmışlardır. Çünkü, Kürt halkına yönelik Halapça katliamının ve diğer tüm savaş suçlarının baş sorumluları, 1920li yıllarda Süleymaniyeye atılan zehirli gazların baş sorumluları ile aynıdırlar. Asıl sorumlu, Anglo- Amerikan emperyalizminden başkası değildir.
Gezegenimizin bir önceki en büyük emperyalist gücü olan İngiltere ile yeni süper emperyalist güç USA, tarihleri boyunva sayısız kitle katliamlarına imza atmışlar veya böyle katliamların ortakları olmuşlardır. Bu güçlerin savaş suçları ile ilgili en çarpıcı örneklerden biri, USA başkanı Trumanın, IInci dünya savaşı sonuna geldiği sırada, -teslim olmaya hazırlanan ve bunu duyurmuş olan- Japonyanın iki büyük kentine, Hiroşima ve Nagasakiye atom bombaları atarak bir anada 200 bin sivil suçsuz insanın ölümlerine ve günümüze dek sürecek acılara neden olmasıdır. Başta Kürtler olmak üzere tüm bölge halkları bu gerçeklerden ders almasını bilmelidirler. Emperyalist güçlerin iğvasına uyup ahmakça birbirini boğazlamak hiçbir soruna çözüm getirmemektedir.- Yusuf Küpeli
(2) Standart Oil Companynin kurucusu John D. Rockefeller petrol işine 1863 yılında USAda, Cleveland- Ohioda girmiştir ve 1870de asistanı Henry Flagler ile birlikte ortaklarının hisselerini satın alarak Standart Oil Co. of New Jerseyi şekillendirmiştir. Şirket, 1870- 80lerde USAdaki petrol üretimi ve rafine işlerinin yüzde 90- 95ini kontrol ederek tekelleşmiştir. Federal Yüksek Mahkemenin kararı ve baskısı ile Standart Oil Co., 1911 yılında daha küçük parçalara bölünmüştür. Önde gelen ve bölünmeden önceki değerlerin yarısına sahibolan holding şirket Standart Oil of New Jersey, 1972 yılında adını Exxon olarak değiştirmiştir. Değerlerin yüzde 9una sahibolan Standart Oil of New York, önce Vacum Oil Company ve ardından 1966 yılında Mobil Oil olmuştur. Standart Oil of California, önce 1961de Standart Oil of Kentucky ve 1984 yılında da Chevron Corparation olmuş ve aynı yıl Gulf Oili satınalmıştır vs.. Ayrıca, Chase Manhattan Bank gibi dev finans kuruluşlarını, General Motors gibi otomativ endüstrisinin devlerini ve daha mali- ticari- endüstri alanlarında onlarca dev şirketi denetleyen Rockefeller gurubu, -bu web sayfasındaki Bush Doktrini başlıklı yazıda da önceden özetlediğim gibi- 1920de kurulan masonik örgütlenme CFR aracılığıyla USA dışpolitikasını manupule etmektedir. Yedi Kızkardeşler Kulübü olarak anılan ve Exxon/Esso, Shell, BP, Mobil Oil, Gulf Oil, Texaco, Socol- Chevron adlı yedi büyük petrol şirketinden oluşan birlik, Rockefeller gurubunun önderliğinde petrol endüstrisinden bankacılığa dek her alanda işbirliği yapmaktadır. Bunun yanıda, Suudi Arabistan merkezli Arabian- American Oil Companyde (ARAMCO), Exxon ve Mobil aracılığıyla Rockefeller gurubunun denetimi altındadır. Iraka yönelik saldırının gerisinde duran en önemli güçlerden biride Rockefeller gurubudur. 1972de millileştirilmiş olan Irak petrolerine elkoyabilmek için büyük bir açgözlülükle savaş kışkırtıcılığı yapmaktadırlar. - Yusuf Küpeli
(3) Açık kapı politikasının babası, gümrük duvarlarını yıkmakla ve küçük ülkelerin pazarlarını Amerikan sermayesine sonuna dek açmakla ünlenen Başkan Woodrow Wilsondur (1856- 1924; başkanlık yılları, 1913- 21). Wilson Avrupaya asker yollamadan önce Meksikayı işgaletmiş, halk ihtilalinin ezmiştir. Türkiyeyi Amerikan mandası haline getirmeyi düşlemiştir. Almanyayı adaletsiz bir şekilde eli- kolu bağlı hale getirerek Hitler gibi bir karakterin iktidara yürümesinde en önemli faktörlerden biri olan 1919 Versay barışında da Wilsonun büyük rolü vardır. Aynı anlaşmayla Osmanlı İmparatorluğu parçalanıp kazanan emperyalist güçler tarafından paylaşılmıştır. Amerika NATO ve Türkiye adlı kitabında Profösör Türkkaya Ataöv, W. A. Williamsın The Tragedy of American Democracy adlı yapıtında Wilsonu, Zayıf ülkelerin kapılarını Amerikan sermayesine ve Amerikalı işadamlarına açtı., diye övdüğünü yazmaktadır. Wilson, 8 ocak 1918de ilanettiği ve Versayda gündeme getirdiği 14 maddesi ile de ünlüdür. Bu maddelerden 13ncüsü, yeryüzündeki tüm ekonomik engellerin kaldırılmasını öngörmektedir. Yine Profösör Ataövün aynı kitabında aktardığına göre, Senatör W. E. Borah, USA Dışişleri Bakanlığı, Wall Streetin bir ileri karakolu gibidir., demiştir. Ataövün kitabındaki sözkonusu bilgiler tarafımdan alınarak, Tarihin izinde Balkanlar ve ABD adlı kitaba geçirilmiştir. Günümüzde de Pentagon ve USA Dışişleri Bakanlı yine Wall Streetin bir ileri karakolu olarak Ortadoğuyu kan gölüne çevirmeye hazırlanmaktadırlar.- Yusuf Küpeli
(4) Günümüzde Suudi Arabistanı yöneten USA işbirlikçisi kraliyet ailesi Suudlar, İslamiyet içindeki en reaksiyoner, gerici ve saldırgan bir küçük yol olan prütan (safcı) Vahabi tarikatına bağlıdırlar. Vahabiliğin kökleri, Sünni İslamın dört ana kolu (mezhebi, doktrini) içinde en tutucusu ve sonuncusu olan Hambeli mezhebine uzanmaktadır. Hariciliği resmi doktrin haline getiren rasyonalist aydınlanmacı Abbasi Halifelerinden Al- Mamuna (786- 833) karşı İslamiyetin ilk günlerine dönük taşralı reaksiyoner bir tepki olarak Ahmet ibn- Hambal (780- 855) tarafından şekillendirilen Hambeli okulu, ileride, Moğol istilası yıllarında, Ahmet ibn- Taymiyya (1263- 1328) tarafından yeniden tutucu bir tepki olarak üretilmiştir (Bu konularda çok daha geniş bilgileri başka anlatımlarda vereceğim.). Muhammed İbn- Abdulvahab (1691/1703- 1791) tarafından Suudi Arabistanda şekillendirilen Vahabi okulunu esinlendiren asıl kişi bu Ahmet ibn- Taymiyyadır. Onbinlerce Müslümanın kanına giren, mezar taşlarını ve tüm tarihi anıtları yıkan prütan (safcı) Vahabi tarikatının üyeleri kendilerini Muvahhidun (birlikçi) olarak adlandırmaktadırlar ve Hindistanda doğup Pakistan ve Afganistanda yayılan Deobandi tarikatı, Vahabi tarikatının türevlerinden biridir. CIA tarafından 3 milyar dolar yatırılarak şekillendirilen Taleban örgütlenmesi asıl olarak Deobandi tarikatına ve yine başlangıçta bir CIA yetiştirmesi olan Usame bin Ladende Suudi ailesi gibi Vahabi tarikatına bağlıdır- Laden ailesi, hem Suudi ailesi ile ve hemde George W. Bush ile iş ortaklıkları kurmuştur.
Ibn- Abdulvahab ve günümüzdeki Suudi kraliyet ailesinin dedelerinden ibn- Suud, 1700lü yılların ortasında Suudi arabistanda katı şeriat yasaları ile yönetilen devlet benzeri bir aşiretler birliği oluşturup çevrelerindeki Müslüman topluluklara saldırmaya, kan dökmeye başlamışlardır. Reformcu Sultan IInci Mahmutun (iktidarı, 1808- 39) istemi üzerine Mısır Valisi (yarı bağımsız, Ayan) Kavalalı Mehmet Ali Paşa, 1812- 18 yıllarında Vahabi güçlerini tamamen dağıtıp çölün ortasına sürmüş ve yakaladığı Abdullah ibn- Suud ile dört oğlunu İstanbula yollamıştır ve bunlar idam edilmişlerdir.
Hindistana yerleşmiş İngiliz emperyalizmi, Alt Kıta Hindistanın arka bahçesi sayılan Basra Körfezinin girişini tutan Kuveytin yönetici feodal aşireti Sabah ailesi ile ilişkilerini Inci Dünya savaşından çok önce gizlice geliştirmiştir. Aynı demokratik emperyalistler bölgenin ve tüm islam dünyasının en gerici gücü Suudi ailesi ile de savaş yıllarında sıkı ilişkiler içine gimişlerdir. İngiliz casusu Lawrencenin asıl ilişkileri Suudi ailesi ile olmuştur. Aynı ilişkiler petrol sayesinde 1920li yıllardan itibaren güç kazanmıştır ve birsüre sonra devreye asıl olarak Amerikan şirketleri girmiştir. Daha önce (2) numaralı dipnotta sözünü ettiğim Rockefellere ait Standart Oil Company of California (SOCAL), 1932 yılında Bahreynde petrol bulmuştur. Aynı şirket 1933 yılında Suudi Arabistana girerek California- Arabian Standart Oil Company (CASOC) olarak işe başlamıştır. Texaco, 1936 yılında SOCALın hisselerinin birkısmını satınalmış ve dünya çapında bir holding olarak aynı işe ortak olmuştur. Sözkonusu bu holding (SOCAL- CASOC- Texaco), ocak 1944de Arabian- American Oil Company (ARAMCO) olarak adını değiştirmiştir. Standart Oil Company of New Jersey (şimdiki adı Exxon), ve Socony- Vacuum (şimdiki adı Mobil Oil), 1946 yılında yatırım sermayesini ve pazarlama olanaklarını arttırarak birliğe katılmışlardır. Sonuçta, paralarını USA silahlarına, Avrupada lüks binalara ve İngiliz- İsviçre bankalarına yatıran Suudi ailesi, ARAMCO tarafından beslenmektedir. ARAMCOda denetim Rockefeller gurubunun elindedir. Aynen Rockefeller gurubu gibi Suudi aileside Iraka saldırıyı gönülden desteklemektedir ama, kendi halkından ve Arap toplumundan duyduğu korku nedeniyle, sözde birçeşit kıvrak muhalefet tiyatrosu oynamaya çalışmaktadır.
Demokrasi kahramanı USA yönetiminin Ortadoğudaki en yakın işbirlikçisi Suudi Arabistanda halen kılıçla el- kol- bacak- kelle kesilmekte, kadınlar bağımsız kimlik ve ehliyet alamamaktadırlar. Irakın tarihi ve doğal coğrafi bir parçası ve limanı olan Kuveytte ise, aşiret reisi Sabah el- Sabah, çok büyük bir tavuk çiftliği kadar zengin olan haremini ve yabancı bankalardaki petro- dolarlarını koruyabilmek için tef çalarak Pentagon saldırısını desteklemektedir. -Yusuf Küpeli
(5) Profösör Türkkaya Ataöv, Amerika NATO ve Türkiye adlı kitabında, -savaşın son günlerinde Başkan olan- Trumanın, New York Timesın 24 temmuz 1941 tarihli sayısında, Savaşın kaderi Almanyadan yana dönerse Rusyaya, Rusyadan yana dönerse Almanyaya yardım etmeliyiz: böylece taraflar mümkün olduğunca fazla insan öldürmüş olurlar., diye yazdığını aktarmaktadır (Aynı aktarmayı Tarihin izinde Balkanlar ve ABD kitabına aldım.). Japonya teslim olmaya hazırlanırken ve bu istemini Stalin aracılığıyla Trumana duyurmuşken, en güçlü Japon ordusu Mançuryada Sovyet Kızıl Ordusu tarafından ezilmişken, dünyaya gözdağı vermek ve Hitlerin başaramadığı bin yıllık dünya imparatorluğunu düşünü gerçekleştirme amacıyla Hiroşima ve Nagasakide sivil halkın üzerine atom bombaları atan savaş suçlusu Trumanın Sovyetler Birliğine karşı desteklemeyi hesapladığı kişi, tüm Avrupayı istila etmiş olan ve İngilterenin üzerine V2 roketleri yollayan Hitlerden başkası değildir. Gerçektende USA yönetimi, tüm avrupa, Almanya ve Sovyetler birliği kanlar içinde tükenene dek soğukkanlılıkla beklemiştir ve boğazını sıktığı Japonya eğer 7 aralık 1941 günü Hawai- Honoluluda, Pearl Harbordaki Pasifik Filosunun üssüne saldırmıyacak olsa, daha da bekleyecektir.
USA, Normandiya çıkartmasını, Sovyet Kızılordusu kendi gücüyle Stalingrat ve Kurskta savaşı kazanıp Almanya sınırına yaklaştığı sırada, 6 haziran 1944 günü gerçekleştirmiştir ve Amerikan güçlerinin Berline gelinceye dek verdiği tüm kayıp sadece 12 bin askerdir. Nazi Almanyasına karşı zaferin asıl sahibi, tüm Avrupa parçası baştan aşağı yıkılan ve sivil halk dahil kayıpları 28 milyonu aşan Sovyetler Birliğidir. Avrupada en az kayıp veren ada ülkesi İngiltere bile bu savaştan büyük ölçüde yıpranarak çıkmıştır. Nazi Almanyasının asker kaybı 4 milyonu biraz aşmaktadır. Tüm bu nedenlerle, günümüzde George W. Bush yönetiminin, sizleri, Avrupayı Nazi Almanyasının elinden biz kurtardık diye konuşması kuyruklu bir yalandır ve Irak saldırısına karşı çıkan Fransa ve Almanyayı ihanete uğramış rollerde eleştirmeye kalkışması tamamen temelsizdir.
Trumanın daha savaş sürerken açıkca ifade ettiği gibi USA yönetimi, Avrupanın iyice yıpranmasını ve dünyaya tek başına hakimolmayı beklemiştir. Savaşın ardından, Atom bombasını ve roket teknolojisini Almanyadan kaçırdığı bilimadamlarının yardımları ile geliştirdiği gibi, CIAyı da, Nazi askeri istihbaratının doğu cephesi komutanı Reinhard Gehlenin yardımları ile 1947 yılında kurabilmiştir. Avrupaya Marshal yardımını sadece komünizmi durdurabilmek için veren ve eski Gestapo elemanlarını yeniden örgütleyen USA yönetimi, Sovyetler Birliğinin 1949da ilk Atom bombası denemesini yapmasının ardından, Hitlerden miras aldığı bin yıllık dünya imparatorluğu düşünü ertelemek zorunda kalmıştır.
Silahlanma yarışına dayanamayan Sovyetler Birliğinin yıkılışı ile, USAnın aynı düşünün (bin yıllık dünya imparatorluğu düşünün) yeniden canlandığı açıkça gözlemlenmektedir. Artık USA yönetiminin herhangi bir gücün yıpranmasını beklemeye gereksinimi yoktur. Tam tersine, diğer büyük devletler silah teknolojisinde kendi düzeyine yetişemeden saldırıp dünya hakimiyetini kurmaya çalışmaktadır. Fakat girdiği bu son yıkıcı serüven kendi iç ekonomik dengelerini köklü biçimde bozacağı için, sonunda -iç ve dış çatışmaların da katkılarıyla- çökecek, paramparça olacaktır. Fakat malesef çökerken yarattığı deprem -dünyamızı yoketmezse eğer- çok büyük bir zarar verecektir. Yusuf Küpeli
(6) Yazarın bu paragrafta yazdıkları doğrudur ama, ifade de karışıklık, hata vardır. Yazar, Bağdat Paktı, veya CENTO diyerek aslında birbirlerinin devamı olan ama, tam anlamıyla birbirlerinin aynısı olmayan bu iki anlaşmayı tamamen aynıymış gibi yansıtmaktadır. CENTO, 1958de gerçekleşen Irak devriminin ardından 1959 yılında, Ankara merkezli olarak Irak dışındaki Bağdat Paktı üyeleri tarafından USAnın himayesi altında oluşturulmuştur. Birbirinin devamı olan bu her iki örgütün temel amaçlarından birincisinin Arap dünyasındaki ve tüm Ortadoğudaki ilerici hareketleri ezmek olduğu kesinlikle doğrudur. Buna karşın, sözkonusu örgütlerin -yazıda belirtildiği gibi- güneydoğu Asyada yükselecek ilerici hareketlerle bir ilişkileri yoktur. Güneydoğu Asyadaki ulusal kurtuluş hareketlerini, ilerici hareketleri ve sosyalizmi ezmekle görevli örgütlenme, Vo Nguyen Giap komutasındaki Vietnam ulusal güçlerinin Dien Bien Phuda 1953 yılında Fransız emperyalizmine karşı kazandıkları büyük zaferin hemen ardından USA emperyalizminin öncülüğünde İngiltere, Fransa, Avustralya, Yeni Zellanda, Filipinler, Tayland ve Pakistan tarafından 8 eylül 1953 günü kurulan SEATOdur SEATO ile Bağdat Paktı ve ardından CENTO arasındaki bağlantı halkası Pakistan olmuştur. Bağdat Paktı ve CENTO, aynızamanda USAnın yeşil kuşak politikasının ilk denemeleridir. Yazarın doğru olarak ifade ettiği gibi, NATO, Bağdat Paktı, CENTO, SEATO ve ANZUSun asıl hedeflerinden biri de başta Sovyetler birliği olmak üzere sosyalist dünyayı çembere almak olmuştur. Yusuf Küpeli
(7) Yazar bu paragrafta aceleyle veya başka nedenlerle ve belkide baskı hatasıyla iki küçük yanlış yapmıştır ve ben bunların doğrularını yazarak metni çevirmek zorunda kaldım. Paragrafın başında yazar, CENTOnun çekirdek ülkesi Irak diyerek cümleye başlamaktadır. Bir önceki dipnotta da belirttiğim gibi, 1958 devriminin ardından Irak Bağdat Paktından çekilmiştir ve bu örgütün yerine 1959da kurulan CENTOnun merkezi Irak değil Türkiyenin başkenti Ankaradır. Bu nedenle çeviride, CENTO yerine, Bağdat Paktının çekirdek ülkesi Irak sadece ad olarak bağımsızdı., diye yazdım. İkinci hata ise, yazarın Irak petrollerini dünya rezervlerinin yüzde 10u olarak vermesidir. Bunuda, yüzde 11 olarak türkçeye çevirip yazdım. Yusuf Küpeli
(8) Gerçektende yazarın belirttiği gibi, Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ve aynı dönemde CIA başkanı olan kardeşi Allen Dules, baş emperyalistler olarak tanımlanabilecek karanlık ünlü iki karakterdirler. IInci Dünya savaşı yıllarında USAnın gizli istihbarat örgütü OSSin (Office of Strategic Services) Berndeki merkezinde 1942- 45 yıllarında şef olarak çalışan Allen Dulles, savaşın yenilgi ile sonuçlanacağını önceden gören ve elindeki tüm şifrelerle birlikte USA tarafına atlamaya çalışan Nazi Almanyasının doğu cephesi askeri istihbaratının başındaki General Reinhard Gehlen ile ilk ilişkiyi kuran kişidir. Daha sonra ikisi birlikte çalışarak 1947de CIAyı şekillendirmişlerdir ve başlangıçta örgütte ikinci adam konumunda olan Allen Dules, 1953 yılında Başkan Eisenhower trafından CIA direktörlüğüne getirilmiştir. Dulles, CIA başkanı olarak ilk büyük başarısını, İranın meşru Başbakanı Muhammet Musaddıkı 1953 yılında kanlı bir darbe ile devirerek sağlamıştır. Ardından, Guatemala halkını soyup soğana çeviren United Furit Companynin topraklarının küçük birkısmını ucuza alıp 200 bin yoksul köylüye dağıtan idealist Cumhurbaşkanı Jakobo Arbenze karşı 1954 yılında kanlı bir darbe örgütlemiştir. Darbenin ardından, olayların sakinleştiği 1999 yılına dek, 11 milyon nüfuslu küçük ve yoksul Guatemalada, CIA tarafından örgütlenen ölüm mangaları 200 bin kişiyi katletmişlerdir ve 50 bin kişide kaybolmuştur. Kübaya yönelik başarısız 1961 Domuzlar Körfezi çıkartması ve U2 Casus uçaklarının Sovyetler Birliği üzerinde uçuşları Allen Dulesişlerinden sadece bazılarıdırlar. Aynı kişi, 1955 yılında Selanikte Atatürkün evine yönelik provokasyonun ardından NATOcu Kontra Gerilla tarafından örgütlenen ve Kıbrıs sorununun Birleşmiş Milletlerde ele alınmasını engelleyen 6- 7 eylül İstanbul yağması ve yıkımı olduğu sırada Türkiyededir. Günümüzde halen Kıbrıs Doğu Akdenizde bir İngiliz- USA üssü olarak kalabilmişse, bunu başaranların başında Allen Dulles ve daha sonra da Henry Kissinger gelmektedir. Yusuf Küpeli
(9) Yazar bu paragrafta, Gorbaçovun gelişmekte olan ülkelerdeki bağlaşıklarına ve Doğu Avrupadaki sosyalist ülkelere yardımı keserek bunların çöküşlerine neden olduğunu, kısaca ifade etmektedir. Buradaki anlatımıyla, belkide istemeyerek Gorbaçovu olanların tek sorumlusu gibi yansıtmaktadır. Şüphesiz bu doğru değildir.
Vaktiyle sonuna dek keskin anti- Sovyet olmalarına karşın Sovyetler Birliği tarihten silindikten sonra Onun koruyucusu rolüne soyunup Gorbaçovu suçlamaya çalışan bazı ahmaklara veya kötü niyetli görevlilere veya moralsiz demagoglara sık sık rastlanmaktadır şüphesiz. Ben, yazısını beğenerek çevirdiğim bu kişiyi sözkonusu katagorilerin hiçbirine sokmuyorum ama, kısaca anlatma kaygısıyla yanlış anlamalara neden olabilecek ifadeler kullandığına inanıyorum.
İşin gerçeği, dev bir ekonominin tek merkezden yönetilmesinin zorlukları; antidemokratik işleyiş nedeniyle yüksek yöneticilerin ve merkez komitesinde yeralan ekonominin üst bürokratların yozlaşarak politbüroyu aldatmaya başlamaları; silahlanma yarışının ağır ekonomik yükü; SSCBnin USA ve diğer emperyalist güçler gibi herhangi bir ülkeyi sömürmeden sürekli vermesi, IInci Dünya Savaşında yaşanan yıkım başta olmak üzere tüm yükün Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşamakta olan halkların sırtına binmesi ve daha başka birsürü karmaşık nedenle sistem Gorbaçovdan çok önce iflas etmeye başlamıştır. Başkan Jimmy Carterin (1977- 81) ulusal güvenlik danışmanı Zibigniev Brzezinskinin günümüzde açıkca itiraf ettiği gibi, Sovyetler Birliği silahlı güçlerinin Afganistana girişinin USA yönetimi tarafından bilinçli ve planlı olarak kışkırtılmasının ve Afgan savaşının Sovyet ekonomisi üzerindeki yükünün bu yıkılışta önemli etkileri olmuştur. Diğer dikkate değer yan faktörlerden biride, CIA direktörü William Caseyin Suidi Arabistan yöneticilerini ikna etmesi sonucu, 1985 yılında varil başına 25 USA doları civarında seyreden petrol fiyatlarının 1986 başında birdenbire 10 doların altına, hatta 5 dolar civarına düşürülmesi ve Sovyetler Birliğinin petrol ihracatından beklediği milyarları bir anda yitirmesidir. Yine 1980li yıllarda USA, Avrupadaki bağlaşıklarına baskı yaparak, Sibiryadan Avrupaya doğal gaz taşıyacak boru hattının inşasını engellemiştir. Günümüzde de USA, Batı Avrupa ile Rusya arasında kurulabilecek zengin ekonomik ilişkileri, Orta Asyaya ve Uzak Asyaya dek genişleyebilecek büyük bir pazarın oluşmasını engelleme çabası içindedir. CIAnın sovyetler birliği üzerine herhangi bir istihbaratının olmadığı farzedilse bile, USA ve Batı, Sovyet ekonomisinin batağa sürüklenmekte olduğunu, gelişmekte olan ülkelere ve Halk Cumhuriyetlerine yapılan yardımların her geçen yıl sürekli azalması nedeniyle keşfetmiştir. Kısacası, Gorbaçov yardımları kessede kesmese de, Sovyetler Birliğinin artık yardım yapacak gücü kalmamıştır.
Sovyetler Birliğindeki son politik gelişmeler dikkatle izlendiği zaman, Gorbaçovu iktidara yükselten gücün KGB, Andrapov olduğu hissedilmektedir. Gorbaçov ve dayanmakta olduğu asıl iktidar odakları, Yumuşama ve yeniden yapılanma politikası izleyerek ve Doğu Avrupayı serbest bırakarak Sovyetler Birliğini çok daha büyük bir felaketten, kontrol altına alınamaz bir çöküntüden kurtarmışlardır. Bu eylemi ile Gorbaçov, aynızamanda NATO içindeki çatlağı derinleştirmiştir ama, USA başka yöntemlerle soğuk savaş politikalarını, gerilimi sürdürerek günümüze dek gelebilmiştir. Şüphesiz Sovyetler Birliğinin yıkılışı, yaşanan korkunç olayların ve her geçen gün faşizmin ayak seslerinin daha çok duyulmasının başlıca nedenidir ama, bu yıkılışın sorumlusu Gorbaçov değildir. Bunun yanında, nasıl Sovyetler Birliği değişik karmaşık süreçlerin bir sonucu olarak yıkılmışsa, USA emperyalizmide yolunun sonuna yaklaşmaktadır. İnsan soyu, yepyeni, daha üst düzeyde bir sosyalist birliğe gebedir. Önemli olan, doğum sırasında annenin ve çocuğun ölmemeleridir. Yusuf Küpeli
Irak petrolü 4 şirketin
40 yıl önce kapı dışarı edildikleri Iraka savaşla dönmeye hazırlanan Amerikan Exxon Mobil ve Chevron Texaco ile İngiliz Shell ve BP şirketleri, ülkenin tüm petrolünün işletimini tekelleri altına alacak
|