|
Irakta Sıfır Yılı Ya da yeni Muhafazakar Ütopyanın Çuvallayışı
(
http://www.sendika.org/
adresinden ödünç alınmıştır)
Naomi Klein
Kasım 01.2004
http://www.sendika.org/modules.php?op=modload&name=News&file=article&sid=1108
Bağdat’ta
aradığım şeyi kentte ancak 1 ay geçirdikten sonra bulabildim.
Irak’a savaşın başlamasından bir yıl sonra, sözüm ona hummalı
bir inşaat faaliyetinin devam ediyor olması gereken bir zamanda
gelmiştim. Ama haftalar boyunca aramama karşın tanklar ve
humveeler dışında tek bir ağır makine görememiştim. Sonra onu
gördüm: bir inşaat vinci. Büyük, sarı ve etkileyiciydi.
Kalabalık bir alış veriş bölgesinin kenarında onu gördüğümde en
sonunda hakkında o kadar şey işitmiş olduğum yeniden imar
çalışmalarından bir örneğe rastladığımı düşündüm. Yalnız, vincin
hiçbir şey inşa ya da imar ettiği yoktu. Oysa bütün kent
onarılması yahut yeniden inşa edilmesi gereken hükümet
binalarının yıkıntılarıyla, direkleri devrilmiş, telleri kopmuş
elektrik hatlarının enkazıyla doluydu. Ama, vinç orada inşaat
çalışmaları için değil, üç katlı bir binanın tepesine büyük bir
reklam tabelasını asmak üzere bulunuyordu. Tabelada ise “Yüzde
yüz doğal, Suudi A rabistan malı Sunbullah balları” yazıyordu.
Reklamı görür görmez Senatör John McCain’in geçen Ekim’de
söylediklerini hatırlamadan edemedim. ‘’Irak’’ demişti ‘’üzerine
sineklerin üşüştüğü koca bir bal kavanozudur”. McCain’in söz
ettiği sinekler Halliburton ve Bechtel gibi dev şirketler kadar,
Bradley Savaş Araçlarının ve lazer güdümlü bombaların açtığı
yollardan Irak’a doluşan eli çantalı kapitalistlerdi. Onları
buraya cezbeden bal ise ihalesiz sözleşmeler ve Irak’ın efsanevi
petrol zenginliğinden ibaret değildi. Önce Saddam Hüseyin’in
milliyetçi ekonomi politikaları, ardından BM’nin boğucu
yaptırımlarıyla yıllarca dış dünyaya kapandıktan sonra birden
bire açık Pazar haline geliveren bir ülke her çeşit girişimciye
sonsuz yatırım fırsatları sunuyordu.
Bal reklamına bakarken, Irak’ta işlerin yanlış gitmesine
getirilen ve John Kerry’den Pat Buchanan’a hemen herkes
tarafından tekrar edilen en yaygın açıklamayı da hatırladım: Bu
açıklamaya göre, Irak kan ve kargaşa içindeyse, bu, Başkan
George Bush’un bir savaş sonrası planı olmadığındandır. Güzel ve
mantıklı bir açıklama, tek kusuru, doğru olmayışı. Bush
Yönetimi’nin savaştan sonra ne yapacaklarına ilişkin bir planı
vardı. En basit şekliyle anlatacak olursak, bu plan, ortalığa
olabildiğince çok bal dökmek ve sonra oturup sineklerin
gelmesini beklemekten ibaretti.
Irak’ın yeniden imarıyla ilgili bu “bal teorisi” savaşın
ideolojik mimarlarının ideolojilerinin temelinde yatan en aziz
tuttukların inançlarına dayanmaktadır: bu inanca göre açgözlülük
iyidir. Açgözlülük sadece savaşın ideolojik mimarları ve onların
dostları için değil, bütün insanlık ve tabii Iraklılar için de
iyi bir şeydir. Bu ideologlara göre, açgözlülük kar, kar
ekonomik büyüme, ekonomik büyüme işsizlere iş olanağı getirir.
Temel dürtüsünü açgözlülüğün oluşturduğu bu sürecin sonunda
herkesin ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetler herkes için sağlanır.
Öyleyse iyi bir hükümetin rolü, şirketlere doymak bilmez
açgözlülüklerinin peşinden gitmeleri için gereken optimal
koşulları sağlamaktan ibarettir, şirketler kendi
açgözlülüklerini tatmin ederken toplumun ihtiyaçlarını da
karşılayacaktır. Tek sorun, hükümetlerin, hatta yeni muhafazakar
cinsinden olsalar bile, bu kutsal teorinin doğruluğunu kanıtlama
fırsatını pek nadir bulabilmeleridir. Ellerindeki muazzam
ideolojik avantajlara rağmen, George Bush’un Cumhuriyetçileri
bile, kutsal teoriyi pratiğe geçirmekte işgüzar Demokratların,
bencil sendikaların ve buluttan nem kapan çevrecilerin
engellemeleri ve sabotajlarıyla karşılaşmaktadır.
Irak, yeni-muhafazakar ideologlar için her şeyi değiştirecek
bulunmaz bir fırsattı. Nihayet dünyanın bir köşesinde teoriyi en
saf, en mükemmel ve en uzlaşmaz biçimiyle pratiğe geçirecek bir
yer bulunmuştu. 25 milyon nüfuslu bir ülke ortadan kaldırılıp,
yerine laissez faire (bırakınız yapsınlar) ekonomisinin örnek
numunesi, dünyanın görmek fırsatını henüz bulamadığı bir ütopya
konacaktı. Çok uluslu şirketler kar arayışlarını kısıtlayan her
türlü düzenleme ve denetimden kurtarılacak, gittikçe küçülen bir
devlet, esnek işgücü, açık sınırlar, asgari düzeyde tutulan
vergiler, gümrüklerin ve mülkiyet haklarından doğan
kısıtlamaların kaldırılmasıyla kapitalizmin rüya ülkesi inşa
edilecekti. Kuşkusuz, Irak halkı kısa vadeli bazı acılara
katlanmak zorunda kalacaktı: Kamu varlıkları büyüme ve yatırım
için yeni fırsatlar yaratmak için tasfiye edilecek, çalışanlar
işlerin i kaybedecek ve gümrüksüz sınırlardan akan yabancı
mallar küçük işletme ve çiftliklerin iflasına yol açacaktı. Ama,
planın yazarlarına göre, bütün bunlar, gerekli koşulların
yaratılmasıyla arkadan mutlaka gelecek olan refah patlaması için
ödenmesi gereken önemsiz bedellerdi.
Evet, Irak patlamalardan yana sıkıntı çekmiyor ama ülkeyi her
Allahın günü sarsan bu patlamalar refahtan değil her çeşitten
bombadan geliyor. Gözden kaçırılmaması gereken, ülkeyi saran bu
şiddet ve kargaşanın, bu patlamaların ABD’nin bir planının
olmamasından değil, tam tersine böyle bir planının varlığından
kaynaklandığıdır. Irak’taki sorunların nedeni bizzat bu plan ve
bu planın dayandığı ideolojidir.
İşkenceciler, insan vücudunun çeşitli organlarına aynı anda
elektrik şoku verildiğinde kurbanın acının nereden geldiğini
anlayamadığını ve bu kafa karışıklığı sonucu direnme gücünü
yitirdiğini düşünürler. CIA’nın kamuya açıklanan 1963 yılından
kalma bir “Karşı İstihbarat Sorgulama Talimatnamesi”nde travmaya
maruz bırakılan tutukluların “-çok kısa bir süreliğine de olsa-
bir canlılığın askıya alınma haline, bir tür psikolojik şok ya
da kötürümlük durumuna girdiğini... ve bu anlarda kaynağın
telkine daha açık ve işbirliğine daha hazır bir duruma”
geldiğine dikkat çekilir. Ekonomik “şok tedavileri” de benzer
bir mantığa dayanır. Bu çirkin terim, Şili’de General Augusto
Pinochet’nin hükümet darbesinin hemen ardından girişilen hızlı
piyasa ekonomisi reformları sonrasında günlük dile girmiştir. Bu
teoriye göre, ıstıraplı ekonomik “ayarlamalar” büyük bir hızla
ve savaş, darbe ya da hükümet krizi gibi ağır bir toplumsal
sarsıntının ardınd an yapıldığı takdirde, şaşkınlık içinde
bulunan ve asıl kaygısı günü kurtarmaya yönelmiş bulunan halk da
bir askıya alınmış canlılık hali içine girecek ve direnme gücünü
bulamayacaktır. Pinochet’nin maliye bakanı Amiral Lorenzo
Gottuzo’nun veciz ifadesiyle “Köpeğin kuyruğu bir vuruşta
uçurulmalıdır.”
Irak’ın işgalinden sonra uygulamaya konulan özünde tam da buydu.
Özel şirketlerin kelimenin tam anlamıyla her işi devletlerden
daha iyi yapacağına inanan Beyaz Saray, Irak’ın devlet
güdümündeki ekonomisinin özelleştirilmesi işini de
özelleştirmeye karar verdi. Savaşın başlamasından iki ay önce
USAİD, “Irak’ın sürdürülebilir bir piyasa ekonomisine
dönüştürülme” işine nezaret etmeyi özel bir şirkete vermeyi
öngören bir taslak hazırlamıştı. Taslak, bu işi üstlenecek
şirketin (bu şirket Bearing Point’e bağlı KPMG olacaktır) “bu
alanda çok hızlı bir ilerleme kaydetmek için mevcut siyasi
koşullardan kaynaklanan eşsiz bir fırsata sahip olacağını”
öngörüyordu. Tam da öyle oldu.
Irak’ın işgalini 12 Mayıs 2003’ten planlanandan biraz daha erken
ayrılmak zorunda kaldığı bu yılın 28 Haziranına dek yöneten L.
Paul Bremer, Irak’a vardığında “Bağdat’ın gerçek anlamda bir
yangın yeri olduğunu, havaalanından kente gelirken alevlerin
arasından geçtiğini” anlatmıştır. Yine de, daha “şok ve dehşet”
operasyonunun yol açtığı yangınlar söndürülmeden kendi “şok
tedavisine” girişmekten geri kalmadı. Yaz mevsimi bitmeden,
Bremer, Irak’ta IMF’nin Latin Amerika’ya kabul ettirmek için 30
yıl uğraştığı ekonomik önlemlerden daha fazlasını
gerçekleştirdi. Dünya Bankası’nın Nobel ödüllü eski baş
iktisatçısı Joseph Stiglitz, Bremer’in reformlarını “eski Sovyet
dünyasında uygulananlardan bile radikal bir şok tedavisi” olarak
niteliyor.
Bremer’in çalışma üslubu görevindeki ilk önemli icraatından
anlaşılabilir. İlk iş olarak tam 500 bin kamu çalışanının işine
son verdi. İşten atılanların büyük çoğunluğunun asker olduğu
doğruydu, ama aralarında doktorlar, hemşireler, öğretmenler,
yayıncılar ve matbaacılar da bulunuyordu.
Bu başlangıçtan bir ay sonra Bremer reformlarının en önemlisini
açıkladı. Savaştan önce Irak’ın petrol dışı ekonomisi çimentodan
kağıda, kağıttan çamaşır makinesine akla gelebilecek her şeyi
üreten 200 kadar devlet şirketinin hakimiyeti altındaydı.
Bremer, Haziran ayında bir ekonomik zirveye katılmak üzere
gittiği Ürdün’de bu şirketlerin derhal özelleştirileceğini ilan
etti. “Etkin çalışmayan bu kamu şirketlerinin, Irak’ın ekonomik
olarak toparlanması için özel ellere bırakılması zorunludur”
diyordu. Bu icraat Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana en
kapsamlı kamu malı tasfiyesi olacaktı.
Bremer’in ekonomi mühendisliği daha yeni başlıyordu. Eylül
ayında yabancı yatırımcıları Irak’a çekmek için çokuluslu
şirketlere görülmemiş ölçüde cömert davranan bir dizi yasa
çıkardı. Örneğin 37 sayılı Emirname Irak’ta kabaca yüzde 40’lara
kadar varan kurumlar vergisini sabit yüzde 15 oranına çekiyordu.
39 sayılı Emirname, doğal kaynaklar sektörü dışında yatırım
yapan yabancı şirketlere sermayenin yüzde 100’üne sahip olma
hakkı tanıyordu. Aynı Emirname, yabancı yatırımcılara, Irak’ta
yaptıkları karın yüzde 100’ünü bir kısmını yeniden yatırıma
dönüştürme zorunda kalmadan ve hiç vergi ödemeden ülke dışına
çıkarma hakkı da veriyordu. Yine 39 sayılı Emirname uyarınca
yabancı şirketler 40 yıl süreli kiralama ve sözleşme
yapabileceklerdi. 40 sayılı Emirname ise yabancı bankalara aynı
kolaylıklarla Irak’ta çalışabilme izni veriyor du. Saddam
Hüseyin’in ekonomik politikalarından değiştirilmeyen tek şey
sendikaları ve toplu sözleşmeleri yasaklayan hükümlerdi.
Bütün bu yapılanlar size yabancı gelmiyorsa, bunun nedeni bütün
bu reformların çokuluslu şirketlerin bütün dünyada devletlere
kabul ettirmek ve uluslararası anlaşmalara dahil etmek için çaba
gösterdikleri aynı talepler olmasıdır. Bu talepler dünyanın her
yerinde direnişlerle yüz yüze gelir ve sert pazarlık ve
müzakerelere konu olurken, Irak’ın ayrıcalığı, hiçbir direnişle
karşılaşmadan bir bütün olarak ve bir anda ilan
edilebilmeleridir. Irak bir gecede, dünyanın en izole ülkesi
olmaktan çıkıp, kağıt üzerinde de olsa, dünyanın en açık serbest
piyasası oluvermişti.
İlk başta şok tedavi sonuç vermiş gibi gözüküyordu. Ekonomik ve
askeri şiddetin baskısı altında serseme dönen Irak halkı, günü
gününe hayatını sürdürebilme derdine düşmüşken Bremer’in
saldırısına siyasi bir karşılık düşünmekten acizdi. Nüfusun
yarısının temiz içme suyu bulamadığı bir ülkede kanalizasyon
sisteminin özelleştirilmesinin olası sonuçları hakkında
kaygılanmak düşünülemeyecek bir lükstür. Elektriklerin geri
gelmesini beklerken, zamanınızı kurumlar vergisini sabitlemenin
ekonomik etkileri hakkında tartışmakla geçirmeniz pek olası
değildir. Uluslararası basında bile, Bremer’in yeni yasaları ne
kadar benzersiz ve radikal olsalar da Irak’tan gelen daha
çarpıcı çatışma ve siyasal kargaşa haberlerinin gölgesinde
kaldı.
Gelişmeleri gözden kaçırmayanlar da vardı tabii. Geçen yılın güz
mevsimi Washington, Londra, Madrid ve Amman’da düzenlenen
“Irak’ın yeniden imarı” konulu ticaret gösterileriyle geçti. The
Economist dergisi Bremer yönetimindeki Irak’ı bir “kapitalist
rüya” olarak tanımladı. Irak pazarına girmeye hevesli şirketlere
yardımcı olmak üzere yönetim kurullarını ABD yönetiminde etkili
bağlantıları olan Cumhuriyetçi Parti’den siyasetçilerle dolduran
sürüyle danışmanlık şirketi mantar gibi üredi. Bunlardan en
önemlisi Bush-Cheney ikilisinin seçim kampanyasını yürütmüş olan
Joe Allbaugh’un kurduğu New Bridge Strategies firmasıydı. Bu
şirketin ortaklarından biri Irak’ın sunduğu fırsatları
ballandıra ballandıra anlatıyordu: “Procter & Gamble’ın
ürünlerinin Irak distribütörlüğünü almak bir altın madeni
almaktır. İyi donatılmış bir 7-Eleven mağazası 30 Irak
mağazasını piyasadan silebilir. Bir Val-Mart şubesiyle bütün
Irak’ı alabilirsiniz”.
McDonald’ın Bağdat merkezinde şube açacağı, Starwood’un lüks bir
otel kurmak için finansman sağladığı, General Motors’ın Irak’ta
fabrika kuracağı yolunda dedikodular gecikmedi. Aynı şekilde
söylenenlere göre, HSBC bütün Irak’ta şubeler açmaya
hazırlanıyordu, Citigroup Irak petrollerinin gelecekteki satışı
karşılığında cömert krediler dağıtacaktı ve New York Borsası
benzeri bir Bağdat Menkul Kıymetler Piyasası her an çalışmaya
başlayabilirdi.
Irak’ın yeni-muhafazakarlar için bir laboratuar olmasını öngören
savaş sonrası planının hayata geçirilmesi sadece bir kaç ay
içinde başarılmıştı. Leo Strauss’un Irak’ın işgali için çizdiği
entelektüel çerçeve belki biraz vakitsiz olmuştu. Ne gam? Nasıl
olsa, bir başka Chicago Üniversitesi profesörü olan, kamu
denetimi aleyhtarı Kapitalizm ve Özgürlük manifestosunun yazarı
Milton Friedman’ın ABD’nin eline geçen bir ülkede neler
yapılması gerektiğini anlatan reçetesi elde hazırdı. Gelişmeler
Bush yönetiminin en katı ideolojik kanadı açısından tam bir
zafer anlamına geliyordu. Ama başka bir şey daha vardı. Biri,
ABD yönetimine savaştan sonra Irak’ta izlenecek strateji
hakkında akıl veren Iraklı sürgünler arasında, diğeri bizzat ABD
yönetiminin kendi arasında olmak üzere birbiriyle bağlantılı iki
iktidar mücadelesi de sonuna yaklaşıyordu.
İngiliz tarihçi Dilip Hiro’nun Secret and Lies: Operation ‘Iraqi
Freedom’ and After/ Sırlar ve Yalanlar: ‘Irak’a Özgürlük’
Operasyonu ve Sonrası başlıklı çalışmasında göstermiş olduğu
gibi, işgali teşvik eden Iraklı sürgünler kabaca iki cepheye
ayrılmıştı. Bir tarafta öncelikle Saddam Hüseyin ve yakın
çevresinden kurtulup petrolün denetimini ele geçirmek ve
ardından yavaş yavaş serbest piyasa reformlarını uygulamaya
koymaktan yana “pragmatikler” bulunuyordu. Bunlar, Irak’ta temel
altyapının onarılıp demokrasiye geçişin yollarını gösteren 13
ciltlik bir “Irak’ın Geleceği” raporu hazırlamış bulunan ABD
Dışişleri Bakanlığı ile görüş birliği ve yakın ilişki
içindeydiler. Cephenin öbür tarafında ise “Sıfırıncı Yıl”
yanlıları vardı. Bunlar, Baas diktatörlüğü altında Irak’ın iflah
olmaz derecede çürüdüğüne ve tek çarenin herşeyi yıkıp yeni
baştan yapmak olduğuna inanıyorlardı. Pragmatik yaklaşımın baş
sözcüsü Saddam’ın gözünden düştükten sonra CIA için çalışmaya
başlayan eski bir üst düzey Baas yetkilisi olan İyad Allavi idi.
Sıfırıncı Yıl cephesinin başında ise ailesinin mal varlığına
1958 devriminde el konduğu için Irak devletine derin bir nefret
duyan Ahmet Celebi vardı. Çelebi, Petrol Bakanlığı dışında bütün
Irak’ın yerle bir edilmesi ve aynı bakanlığın çekirdeğini
oluşturacağı yeni bir devlet örgütlenmesi çevresinde yeniden
kurulması gerektiğini savunuyordu ve bu planını “Baastan
temizleme” programı olarak adlandırıyordu.
Bush yönetimi içinde de bir yanda pragmatiklerin diğer yanda
gerçek müminlerin bulunduğu paralel bir kavga yürütülüyordu.
Pragmatiklerin başında Dışişleri Bakanı Colin Powell ve savaş
sonrası Irak’a gönderilen ilk ABD büyükelçisi General Jay Garner
gibi adamlar vardı. General Garner’ın savaş sonrası planı
basitti: altyapıyı kur, hızlı ve kirli bir seçimle idareyi
Iraklılara devret, Irak’ta Filipinler’deki gibi Amerikan üsleri
oluştur ve şok tedaviyi IMF’ye bırak. BBC radyosuna verdiği
demeçte, “Şimdiden sonra Irak’a Ortadoğu’daki ikmal istasyonumuz
olarak bakmamız gerektiğine inanıyorum” diyecekti. T.E.
Lawrence’den alıntı yaparak “Onlar için işleri mükemmel bir
biçimde yapmaktansa, onlara kendi işlerini mükemmel olmasa bile
kendilerinin görmesine izin vermek daha doğrudur’’ diye de
ekleyecekti. Karşı tarafta ise bildik yeni-muhafazakar simalar
vardı: Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Donald
Rumsfeld (ki, kendisi Breme r’in “kapsamlı reformlarını”, “hür
dünyanın en akılcı ve cazip vergi ve yatırım yasalarından” diye
alkışlayan kişidir), Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve
belki de en önemlisi, Savunma Müsteşarı Douglas Feith. Dışişleri
Bakanlığı’nın “Gelecek Raporu”na karşılık, yeni-muhafazakarların
elinde USAID’in Bearing Point ile yaptığı sözleşme vardı. 108
sayfalık bu sözleşmede “özelleştirme” kelimesi en az 51 kere
tekrarlanıyordu. Beyaz Saray’daki hakiki müminlerin gözünde,
General Garner’ın Irak ile ilgili savaş sonrası planları
çekicilikten uzaktı. Örnek bir serbest piyasa kurabilecekken
niye bir ikmal istasyonuyla yetinesiniz ki? Bütün dünyaya yol
göstermek varken niçin Filipinler tipi bir kaç üsle kanaat
edesiniz ki?
Sıfırıncı Yıl taraftarı Iraklı sürgünler Beyaz Saray’daki
yeni-muhafazakarlarda doğal müttefiklerini buldular: Çelebi’nin
Baasçı devlete duyduğu derin nefret yeni-muhafazakarların genel
olarak devlet kavramına duyduğu nefretle çok iyi örtüşüyordu,
böylece, bu iki grup kolayca ortak bir gündem üzerinde
anlaştılar. Iraklı Sıfırıncı Yıl taraftarları ile Amerikan
yeni-muhafazakarlar bir tür mistik cezbe içinde bir Irak hayali
kurdular. Başka insanların ölüm ve yıkım gördükleri yerde, onlar
yeni bir dünyanın doğum sancılarını görüyorlardı: Irak şiddet
aracılığıyla ıslah edilip, ateşle arındırılarak yeniden
doğacaktı. Siz ve benim gördüğümüz gibi Irak cruise füzeleriyle,
misket bombalarıyla, kaos ve yağmayla yıkılmıyor, tersine
yeniden doğuyordu. Bağdat’ın düştüğü tarih olan 9 Nisan 2003,
Sıfırıncı Yıl’ın ilk günü, yani yeni bir çağın başlangıcıydı.
Savaş devam ettiği sürece, işgal edilecek Irak’ın denetiminin
pragmatiklere mi yoksa Sıfırıncı Yıl taraftarlarına mı
verileceği kesinlik kazanmamıştı. Fakat, işgalin beklenenden
hızlı bir şekilde gerçekleşmesi, bunun böyle olacağını savunan
yeni-muhafazakarların siyasi kozlarını çarpıcı bir şekilde
güçlendirdi. Başkan Bush, üzerinde “GÖREV YERİNE GETİRİLDİ”
yazan uçaktan indikten 8 gün sonra, Irak’ın bütün Ortadoğu’yu
serbest piyasaya açacak örnek bir şirket devleti olmasını
öngören yeni-muhafazakar vizyonu açıkça onayladı. 9 Mayıs’ta da,
“on yıl içinde ABD ile Ortadoğu arasında bir serbest ticaret
bölgesi kurulması’’ önerisini getiren Bush, bundan 3 gün sonra
ise Bağdat’taki ABD temsilcisi General Jay Garner’ın yerine Paul
Bremer’i atadı. Görevde sadece 3 hafta kalan Garner’ın
değiştirilmesi tereddüde yer bırakmayan açık bir mesajdı: Irak,
müminlere verilmişti.
Reagan döneminde diplomatken sonradan iş hayatına atılan Bremer,
11 Eylül saldırılarından hemen sonra Kriz Danışma Ofisi adıyla
çokuluslu şirketlere “terörizm risk sigortası” satan bir
güvenlik şirketi kurmakla enkazdan altın çıkartmaktaki
ustalığını kanıtlamıştı. Irak’a giderken ekonomik konularda iki
yardımcı seçti. Geçici Koalisyon Yönetimi’nin “özel sektör
geliştirme” programının başkanlığına getirilen bu iki
yardımcıdan Thomas Foley Bush ailesinin eski dostlarındandı.
Diğer yardımcı milyoner işadamı Michael Fleischer ise eski Beyaz
Saray sözcüsü Ari Fleischer’ın kardeşiydi. Ciddi bir diplomatik
deneyime sahip olmayan bu iki adamın esas uzmanlık alanları,
kendi deyimleriyle, “köşe dönücülük” idi ve Foley’e göre, işgal
sonrası sağladığı fırsatlar açısından Irak “Bütün köşe
dönmelerin anası” olduğundan, bu göreve kendilerinin getirilmesi
son derece yerinde bir seçimdi.
Geçici Yönetim’deki diğer pek çok makam da benzer ideolojik
tercihlerle dolduruldu. Bağdat’ta işgal güçlerinin karargahının
kurulduğu şehir içinde bir şehir olan “Yeşil Bölge” Heritage
Vakfı’nca eğitilmiş ve ülkelerinde hayal bile edemeyecekleri
sorumluluklar verilmiş Cumhuriyetçi Partili gençlerle dolmuştu.
Örneğin, Beyaz Saray’a iş başvurusunda bulunan 24 yaşındaki Jay
Hallen, Bağdat Borsası’nı kurmakla görevlendirildi. Dick
Cheney’in ofisinde bir süre stajyerlik yapan 21 yaşındaki Scott
Erwin ise evine gönderdiği bir e-postada “Iraklılara iç güvenlik
güçlerinin finansmanını yönetmek ve bütçesini oluşturmak için
yardım ediyorum” diyordu. Bu yeni mezunun bundan önceki en
önemli işinin ne olduğunu biliyor musunuz? “Dondurma dağıtan
kamyonlarda sürücülük yaptım”.
Yeşil Bölge’yi dolduran KPMG muhasebecileri, akıl hocaları ve
Cumhuriyetçi Partili gençlerin çalışma tarzlarıyla lüks otel
süitlerinden gelişmekte olan ülke ekonomilerini yeniden
düzenleyen İMF heyetlerinin çalışma tarzları birbirine
benzemektedir. Ancak, önemli bir farkla, İMF heyetlerinin
karşısında “yapısal uyum” programlarının şartları konusunda
müzakere ve pazarlıklar yapan yerel hükümet temsilcileri vardır.
Irakta ise böyle bir şey yoktur, hükümet, kendileridir.
Irak’ın ABD tarafından atanmış politikacılarını terbiye etmek
için de bazı küçük şeyler yapılmadı değil. Örneğin, Rusya’da
sosyalizm sonrasında kamu varlıklarının bir avuç zengin
“oligark”a peşkeş çekilmesiyle sonuçlanan özelleştirme
programının mimarı İgor Gaydar, bu konudaki bilgi ve görgüsünü
aktarmak için Bağdat’ta bir konferansa davet edildi. Aynı şeyi
Polonya’da yapan Maliye Bakanı Marek Belka da görüşlerinden
yararlanılan bir başka uzmandı. Iraklılar arasından da
yeni-muhafazakar dogmaları şevkle ezberleyip tekrarlayan
yetenekli öğrenciler bulundu. Bunlardan biri olan Ahmed el
Muhtar bana kendi vatandaşları hakkında şunları söyledi: “Irak
halkı tembeldir. Yaradılışları itibariyle başkalarına
bağımlıdırlar... Artık kendi kendilerine güvenmek zorundalar,
bugünün dünyasında hayatta kalabilmenin tek yolu bu.” El Muhtar,
hiçbir iktisat bilgisi olmamasına ve işgal öncesinde yaptığı son
işi televizyonda İngilizce haberleri okumak olmasına rağmen,
işgal yönetiminde Ticaret Bakanlığı’nda dış ilişkiler
müdürlüğüne getirildi ve Irak’ın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik
görüşmelerini yürütme sorumluluğu ona verildi.
Irak’a gitmeye karar vermeden neredeyse bir yıl önce savaşın
ekonomik cephesini izlemeye başlamıştım. Bu amaçla, “Irak’ın
yeniden imarı” konulu ticari şovlara katıldım, Bremer’in vergi
ve yatırım yasalarını inceledim, Irak’ta iş alan müteahhitlerle
ABD’deki merkezlerinde görüştüm, karar mevkilerindeki
siyasetçilerle mülakatlar yaptım. Ama bu yılın Mart ayında bu
serbest piyasacı ütopya deneyini yerinde görmek üzere Irak’a
gitmeye hazırlanırken, işlerin planlandığı gibi yürümediği
gitgide daha açık biçimde görülür olmuştu. Bremer, eğer
şirketler için bir ütopya yaratırsanız şirketler de gelir
varsayımına dayanarak iş görüyordu. Ama şirketler neredeydiler?
ABD’li çokuluslu şirketler ABD vergi mükelleflerin paralarıyla
telefon ve elektrik sistemlerini yeniden kurmayı seve seve
üstlenirler ama Irak’ta kendi paralarını batırmak söz konusuysa
iş değişir. McDonalds ve Val-Mart Bağdat’a hala gelmedi, hatta,
9 ay önce öylesine güvenle ilan edilen devlet fabrikalarının
özelleştirilmesi bile henüz gerçekleştirilemedi.
Kimileri Irak’ta iş yapmanın fiziksel risklerini ön plana
çıkarıyor. Ama ondan da önemli başka riskler de var. Bremer,
Irak’ın Baasçı anayasasını yırtıp atıp yerine The Economist’in
“yabancı yatırımcıların dilek listesi” diye alkışladığı kendi
yasalarını koyarken küçük bir ayrıntıyı söylemeyi ihmal etmişti.
Bu yasalar bütünüyle hukuksuzdu. Geçici yönetim hukuki yetkisini
BM Güvenlik Konseyi’nin 2003 Mayıs’ında kabul ettiği 1483 sayılı
kararından alıyordu. Bu karar, ABD ve İngiltere’yi Irak’ın meşru
işgal güçleri olarak tanıyordu. Karar, Bremer’e tek yanlı olarak
yasa yapma yetkisi de veriyordu. Ancak aynı karar, ABD ve
İngiltere’nin “ özellikle 1949 Cenevre Sözleşmelerini ve 1907
Lahey Düzenlemelerini de içeren uluslararası hukuka karşı
yükümlülüklerini tamamıyla yerine getirmeleri” gerektiğini de
ifade ediyordu. Söz konusu sözleşmeler işgalcilerin işgal
ettikleri ülkelerin ekonomilerini soyup soğana çevirebilmek için
istedikleri yasaları çıkarmalarını önleme amacıyla
hazırlanmışlardır. Amaç bu olduğu için de, işgalcilerin ”mutlak
biçimde mecbur kalmadıkları” sürece işgal edilen ülkelerin
mevcut yasalarına uymalarını öngörürler. Aynı şekilde,
işgalcinin işgal altındaki ülkenin “kamu binalarının, gayri
menkullerin orman ve tarım varlıklarının” mülkiyetine sahip
olamayacaklarını, bu varlıklar üzerinde işgal edilen devletin
egemenliği yeniden tesis edildiğinde devretmek üzere ancak
“idareci” ya da “kayyım” sıfatıyla tasarrufta
bulunabileceklerini hükme bağlarlar. Bu hükümler Sıfırıncı Yıl
planına gerçek bir tehdit oluşturuyordu. Çünkü, ABD Irak’ın mal
varlıklarının sahibi olmadığından bunları yasal biçimde
satamazdı. Bunun anlamı işgal sonrasında işbaşına gelecek her
Irak hükümetinin Geçici Yönetim sırasında özelleştirilen
varlıkları yasal olarak isteği anda tekrar kamulaştırma hakkına
sahip olmasıydı. Böyle bir durumda, bu varlıklara ta başından
hukuksuz bir biçimde sahip oldukları için, bunları alan
şirketleri n hiçbir itiraz hakkı olmayacak, tazminat talebinde
bulunamayacaklardı.
Böylece, ticaret hukukunda uzman avukatlar, kendilerine akıl
danışan şirketlere Irak’a henüz girmemelerini Geçici Yönetim
idareyi Iraklılara devredene dek beklemelerini öğütlediler.
Sigorta şirketleri Irak’a girecek şirketleri "siyasi risklere”
karşı, yani milliyetçi ya da sosyalist bir hükümetin
yapabileceği kamulaştırmalara karşı uyardılar. Sonuçta, tek bir
büyük uluslararası şirket bile Irak’a girmedi.
O ana dek uysal davranan ABD tarafından atanmış Iraklı
siyasetçiler bile özelleştirme planlarının uygulanmasının siyasi
geleceklerinin bitmesi anlamına geleceğini gördüklerinden
tedirgin oldular. İletişim Bakanı Haydar el Abadi ile
mülakatımızda, bana, Bremer ile ilk görüşmesinde kendisine
“Bakın, bunları satmaya yetkimiz yok. Özelleştirme büyük bir iş.
Bir Irak hükümeti kurulana dek beklemek zorundayız” dediğini
anlattı. Sanayi Bakanı Muhammed Tevfik daha da açık sözlüydü:
“Hukuki olmayan hiçbir şey yapmayacağım. İşte bu kadar”.
El Abadi ve Tevfik, bana 2003 Ekim ayı sonlarında yapılan
-basında hiç yer almayan- bir toplantıyı da anlattılar. Bu
toplantıda, Irak Yönetim Konseyi’nin 25 üyesi ve geçici olarak
görevde bulunan 25 bakan oybirliğiyle Irak’ın devlet
mülkiyetindeki şirketlerinin ya da kamuya ait altyapı
sistemlerinin özelleştirmesine hiçbir şekilde katılmama kararı
almışlar.
Bremer gene de pes etmedi. Uluslararası hukuk işgalcilerin kamu
mallarını satmasını yasaklıyordu, ama, bunun kendi atayacakları
kukla hükümetler tarafından yapılmasını yasaklayan herhangi bir
hüküm içermiyordu. Başlangıçta, Bremer iktidarı doğrudan
seçimlerle gelecek Irak hükümetine devretme sözü vermişti.
Ancak, Kasım ayında Washington’a gidip Başkan Bush ile özel bir
görüşme yaptıktan sonda bir “B Planı” ile döndü. B Planına göre,
işgal 30 Haziran’da resmen sona erecekti (tabii ki fiilen
değil). Geçici Yönetimin yerini Washington’ın seçtiği bir
atanmış Irak hükümeti alacaktı. Bu hükümet, işgalcinin devlet
varlıklarını satmasını yasaklayan uluslararası hukukla bağlı
olmayacak, bunun yerine Bremer’in yatırım ve özelleştirme
planlarını koruma altına alan bir “geçici anayasa” sınırları
içinde hareket edecekti.
Bu riskli bir plandı. İşgalin resmen bitişi için seçilen 30
Haziran tarihi çok yakın bir tarihti ve en uygun tarih olduğu
için değil, Başkan Bush’un seçim kampanyası sırasında Irak’ta
işgalin sona erdiği propagandasını yapabilmesi için seçilmişti.
Her şey plana uygun giderse Bremer “egemen” Irak hükümetini
kendi hukuk dışı reformlarını kabul etmeye zorlayabilecekti. Ama
olur da bir şeyler ters giderse, bu sefer yine de 30 Haziran’da
yönetimi devretmek zorunda olacak ve birileri okkanın altına
gidecekti. İş ideoloji ile Bush’un tekrar seçilmesi arasında bir
tercihe gelince, tercihin ne yönde olacağı açıktı.
İlk başta B Planı iyi gidiyor gibiydi. Bremer Irak Yönetim
Konseyi’ni her şeyi kabul etmeye ikna etmişti: İktidar devri
için yeni bir tarih, geçici hükümet ve geçici anayasa. Dahası,
anayasa metnine çok işine yarayacak ama fazla dikkat çekmeyen
bir madde yerleştirmeyi bile becerdi. Metne 26. Madde olarak
giren bu maddeye göre, geçici hükümet iş başında kaldığı sürece
“Koalisyon Geçici Yönetimi tarafından çıkarılan her türlü yasa,
tüzük, emir ve kararname... yürürlükte kalacak” idi. Bu yasa ve
düzenlemeler ancak genel seçimler yapıldıktan sonra
değiştirilebilecekti. Bremer aradığı hukuki boşluğu bulmuştu.
İşgalin resmen sona ermesiyle, düzenlenecek genel seçimlerle
gelecek meşru Irak hükümeti arasında 7 aylık bir zaman aralığı
kalıyordu. Bu zaman aralığında özelleştirmeyi yasaklayan Lahey
ve Cenevre Sözleşmeleri bağlayıcılıklarını yitirecek, ama,
geçici anayasaya konulan 26. Madde sayesinde Bremer’in kendi
yasaları hukuki dayanak kazanacaktı. Bu 7 ay zarfında yabancı
yatırımcılar Irak’a gelip, Irak’ın kamu mallarını satın almak
için 40 yıl süreyle geçerli sözleşmeler yapabilirdi. Gelecekteki
bir Irak hükümeti kuralları değiştirmek isterse de, yatırımcılar
yüklü tazminatlar koparabilirdi.
Ama Bremer’in karşısında dişli bir muhalif vardı: Irak’ın en
kıdemli Şii din adamı Büyük Ayetullah Ali el Sistani. El
Sistani, seçimlerin derhal yapılmasını ve anayasanın seçimlerden
önce değil sonra yazılmasını talep ederek her cepheden Bremer’in
planlarını engellemeye çalıştı. Bu talepler kabul edildiği
takdirde, Bremer’in bulduğu yasal boşluk kapanacaktı. Bunun
üzerine, Yönetim Konseyi’nin Şii üyelerinin geçici anayasayı
imzalamayı reddettiği 2 Mart 2004 günü Kerbela ve Bağdat’taki
camilerin önünde tam 5 bomba patladı, 200 kişi hayatını
kaybetti. Irak’taki en yüksek rütbeli ABD komutanı General John
Abizaid ülkenin iç savaşın eşiğine geldiğini açıkladı. Böyle bir
olasılıktan korkan el Sistani geri adım attı ve Şii siyasetçiler
geçici anayasayı imzaladı. Bildik hikaye: Şiddetli bir
saldırının şoku daha yoğun şok tedavisinin yolunu açar.
Bundan bir hafta sonra Irak’a vardığımda, ekonomik proje yeniden
rayına girmiş gibiydi. Bremer için geçici anayasasının BM
Güvenlik Konseyi’nce onaylanmasını beklemekten başka iş
kalmamıştı. Bu onay alınınca temkinli avukat ve sigortacılar
rahatlayacak ve Irak’ın satışına nihayet başlanabilecekti. Bu
arada, Geçici Yönetim yatırımcıları Irak’ın hala iş yapmak için
güvenli ve cazip bir yer olduğuna inandırmak için yeni bir
halkla ilişkiler kampanyasına girişti. Kampanyanın merkezinde
"İstikamet Bağdat" Sergisi yer alıyordu. Nisan ayının başlarında
Bağdat’ın uluslararası fuar alanında düzenlenmesi planlanan bu
etkileyici ticari gösteriyle Irak’ın sunduğu fırsatlar
potansiyel yatırımcılara görücüye çıkarılacaktı. Böyle bir
etkinlik daha önce Irak’ta görülmemiş bir olaydı ve tanıtımı bir
şenlik havası içinde yapıldı. Thomas Foley Washington’a uçarak
ilgili şirket yetkililerinin katıldığı bir toplantıda Irak’ta
karşılaşacakları risklerin “yamaç paraşütü ya da motosiklet
kullanmaktan daha büyük olmadığını, pek çok kişi için bunların
rahatlıkla göze alınabilir riskler olduğunu’’ anlattı.
Ne var ki Bağdat’a varışımın üzerinden daha 3 saat geçmiş ve
oteldeki odamda daha bavullarımı bile açmamışken yakındaki bir
patlamanın yol açtığı cam kırıkları ve sıva parçalarının
sağanağına tutulunca bu türden güvencelere inanmanın çok güç
olduğunu gördüm. Sokağın aşağısındaki “Mount Lebanon Oteli”
bombalanmıştı, savaşın resmen sona erdiğinin ilanından beri
benzeri saldırıların en şiddetlisiydi. Ertesi gün Basra’da bir
başka otel havaya uçuruldu, ardından, iki Finli işadamı
Bağdat’ta iş görüşmesine giderken öldürüldü. Tuğgeneral Mark
Kimmit saldırıların belli bir yöntem izlediğini kabul ediyordu:
“aşırılık yanlıları zor askeri hedeflere yönelmekten
vazgeçtiler... artık özellikle kolay hedeflere yöneliyorlar”.
Daha sonraki gün ABD Dışişleri Bakanlığı seyahat öğüdünü
güncelledi. ABD vatandaşları “Irak’a gitmemeleri konusunda
şiddetle uyarılıyordu.”
Irak’ta iş yapmanın fiziksel riski denetimden çıkıyor gibiydi.
Bu planlarda yer almayan bir şeydi tabii. Bremer Bağdat’a ilk
geldiğinde silahlı direniş o kadar düşük düzeydeydi ki, kendisi
asgari bir güvenlik tertibatıyla caddelerde rahatça
yürüyebiliyordu. Görevdeki ilk dört ayı süresinde 109 Amerikan
askeri öldürülmüş 507’si de yaralanmıştı. Şok tedavilerinin
sonuçlarının görülmeye başlandığı ikinci dört aylık dönemde ise
Amerikan kayıpları neredeyse ikiye katlandı: 195 ölü 1.635
yaralı. Irak’ta birçok kişi bu iki gelişmenin birbiriyle
bağlantılı olduğunu, Bremer’in reformlarının silahlı direnişin
yayılmasının başlıca nedenini oluşturduğunu düşünüyor.
Örneğin, Bremer’in ilk kurbanlarını alalım. Tazminatsız ve
emeklilik maaşı bağlanmadan kovulan askerler ve işçiler sessizce
ortadan kaybolmadılar. Pek çoğu doğrudan mücahitlerin saflarına
katıldı ve silahlı direnişin omurgasını oluşturdu. Irak iş
aleminde saygın bir yeri olan Kubba Danışmanlık Grubu’nun
başkanı Hüseyin Kubba şöyle söylüyordu. “Yarım milyon kişiyi
işsiz bıraktınız ve isyanı besleyen musluğu açtınız. İsyan,
işsizlere alternatif istihdam alanı yaratıyor”. Sessizce gözden
kaybolmayı kabul etmeyen başka ekonomik kurbanlar da vardı:
Bremer’in yatırım yasalarının tehdidi altında bulunan bir çok
Iraklı işadamı kendi paylarına direnişe yatırım yapmayı seçiyor,
savaşçıların kullandığı Kalaşnikov ve RPG’lerin finansmanı
kısmen bu paralarla sağlanıyordu.
Bu gelişmeler şok tedavisinin temel mantığına karşı meydan okuma
oluşturuyor idi. Yeni-muhafazakarlar reformlarını hızla ve
acımasızca gerçekleştirdikleri takdirde Iraklıların direnme
gücünü kıracaklarına inanıyordu. Oysa görünüşe göre şok ters
tepiyor; beklendiği gibi halkı kötürümleştireceğine, birçok
Iraklının harekete geçmesine yol açıyordu. Irak İletişim Bakanı
Haydar el Abadi durumu şöyle özetliyordu: “Ülkede teröristler
bulunduğunu biliyoruz. Ama daha önce başarılı olamıyorlardı,
halktan yalıtılmışlardı. Şimdiyse bütün ülke mutsuz ve milletin
çoğu işsiz... teröristler artık kendilerini dinlemeye istekli
insanlar buluyor”.
Bremer artık sadece planlarına muhalif Iraklılarla değil, kendi
politikalarının beslediği isyanı bastırmaktan sorumlu ABD
generalleriyle de uğraşmak zorundaydı. Yeni-muhafazakar amentüyü
sorgulayan kafirce sorular yükselmeye başlamıştı: insanları
işten çıkaracağına, Geçici Yönetim yeni iş sahaları açmaya
öncelik verse ne olurdu? Irak’taki 200 devlet şirketini bir an
önce satıp savmaya çalışmaktansa bu şirketlerin tekrar iş
yapmasını desteklemek daha iyi olmaz mıydı?
Ta başından beri, Irak’ı yöneten yeni-muhafazakarlar devlet
şirketlerine tiksintiyle yaklaşmıştı. Sıfırıncı Yıl senaryosu
uyarınca, savaş sırasında ABD askerleri fabrikalara saldıran
yağmacıları engellemek için hiçbir şey yapmadı. Bağdat dışındaki
bir buzdolabı fabrikasının yöneticisi olan Sabah Esed, fabrikası
yağmalanırken yakındaki ABD üssüne gidip yardım etmeleri için
yalvardığını anlattı: “Üzüntümden ağlıyordum. Subaylardan birine
yanıma iki asker ve bir araba vermesi için yalvardım, yağmayı
durdurmak için bu kadarı yeterdi. Aldığım cevap ‘Kusura
bakmayın, bir şey yapamayız. Başkan Bush’tan emir gerekli’
oldu”. Washington’da ise Rumsfeld olup bitenlere omuz
silkiyordu: “Özgür insanlar, yanlış yapmakta da, kötü şeyler
yapmakta da, suç işlemekte de özgürdür”.
Esed’in bir futbol sahası büyüklüğündeki fabrikasından arta
kalanları görmek, mimar Frank Gehry’nin 11 Eylül saldırılarından
sonra içine düştüğü, kendisini geçici olarak da olsa modern
binaların yıkıntılarına benzeyen tasarımlarını yapamaz hale
getiren artistik bunalımı anlamaya yetiyor. Esed’in yağmalanıp
ateşe verilmiş fabrikası, dikkate değer biçimde, Gehring’in
İspanya Bilbao’da muhteşem altın yığınlarının altında uzanan
ateşle kıvrılmış çelikten dalgalar şeklindeki Guggenheim’ın
heavy metal versiyonuna benziyor. Gene de her şey yok olmuş
değil. Esed’in boyacılarından biri bana “Yağmacılar iyi
kalpliydi” dedi, “işimizden olmayalım diye aletlerle makinalara
dokunmadılar”. Makinalara dokunulmadığından Irak’taki devlet
fabrikalarının yöneticilerinin çoğu çok az bir çabayla yeniden
tam kapasite üretime geçebileceklerini söylüyor. Günlük elektrik
kesintilerine karşı jeneratörlere, yedek parça ve hammadde
temini için işletme sermaye sine ihtiyaçları var. Bunlar
sağlansa, Irak’ın çok sözü edilen ama çok azı yapılabilen
yeniden imarına muazzam katkıları olurdu. Çünkü, bu durumda
yeniden inşa için gereken önemli malzemelerin çoğu -çimento,
çelik tuğla ve mobilya- ülke içinde üretilebilecekti.
Ama olmadı. Savaşın resmen sona ermesinin hemen ardından ABD
Kongresi Irak’ın yeniden imarı için 2.5 milyar dolarlık kaynak
ayırdı. Bunun ardından Ekim 2003’de 18.4 milyar dolarlık yeni
bir kaynak sağlandı. Ne var ki, 2004 Temmuz ayı itibariyle,
Irak’ın devlet fabrikaları yeniden imar sözleşmelerinden kasıtlı
olarak uzak tutulmuş, tek bir sipariş almamış bulunuyordu. Onun
yerine, Batılı şirketlere milyarlarca dolar ödendi, ülke içinden
temin edilebilecek malzemelerin çoğu büyük masraflarla dışarıdan
getirildi.
İşsizlik oranı yüzde 67’ye çıkmışken ülkeye ithal malların ve
yabancı işçilerin akması Iraklılar için başka bir hoşnutsuzluk
nedeni ve bu hoşnutsuzluk, isyan havuzunu besleyen başka bir
musluk demekti. Iraklıların bu haksızlığı hatırlatacak
işaretleri göz ardı etmeleri de kolay değil. İşgalin en çarpıcı
simgesi olarak bütün Irak’a yayılan koruma duvarları. Korunması
gerekenleri, korunmasızlardan ve olası saldırganlardan ayıran 3
metre yükseklikteki bu duvarlar, pahalı otelleri, lüks
konutları, askeri üsleri ve tabii ki, Yeşil Bölgeyi çevreliyor.
Sırf görünüşleri öfke ve nefret uyandırmaya yeterli değilmiş
gibi, bir de bütün bu koruma duvarları dışarıdan ithal ediliyor.
Irak bir zamanlar dünyanın önemli çimento üreticilerinden
değilmiş ve istenirse kısa sürede yeniden bu konuma gelemezmiş
gibi, bu duvarların malzemesi Türkiye’den hatta kimi zaman daha
da uzaklardan getiriliyor. Ülke genelinde devlete ait 17 çimento
fabrikası boş du rur ya da yarı kapasitede çalışırken, Irak’a
çimento ithal ediliyor. Ticaret Bakanlığı’nın verilerine göre
Irak çimento fabrikalarına tek bir sipariş gelmemiş, oysa koruma
duvarları için gereken çimento bu fabrikalardan alınsa
maliyetler önemli ölçüde düşecek. Geçici Yönetim ithal koruma
duvarlarına 1000 dolara varan fiyatlar ödüyor, oysa Iraklı
üreticiler bunları kendilerinin 100 dolara mal edebileceklerini
söylüyor. Sanayi Bakanı Tevfik Amerikalıların çimento
fabrikalarını yeniden çalışır duruma getirmeye yardımcı olmayı
reddetmelerinin tek bir nedene dayandığını düşünüyor: karar
mercileri arasında “Hiç kimse kamu sektörünün yararını kabul
etmiyor”.
Bu ideolojik körlük, işgalcileri Irak’ta kendi politikalarının
mahkumu haline getirmiş. Kendi kendilerini yüksek duvarların
arkasına hapsediyorlar, bu duvarlar ABD’lilerin varlığına
duyulan nefreti daha da körüklüyor, bu durumsa yeni duvarların
yapılmasını zorunlu kılıyor. Bağdat’ta halkın bu güvenlik
engellerine taktığı ad ise “Bremer duvarları”.
İsyan yayıldıkça, Bremer’in devlet şirketlerini satmakta ısrar
etmesinin şiddetin daha da artmasına yol açacağı daha iyi
anlaşıldı. Özelleştirmenin ardından işten çıkarmaların geleceği
belliydi. Sanayi Bakanlığı devlet şirketlerinin yatırımcılar
açısından çekici kılınabilmesi için aşağı yukarı 145 bin işçinin
işten çıkarılması gerekeceğini hesaplıyor. Bu işçilerin her
birinin ortalama 5 kişilik bir aileyi geçindirdiği düşünülürse
olayın toplumsal boyutları daha iyi anlaşılır. Irak’ın kuşatma
altındaki işgalcilerin cevabını aradığı soru şuydu: Şok
tedavisinin kurbanları kaderlerine razı mı olacaktı yoksa isyan
mı edeceklerdi?
Sorunun cevabını oldukça çarpıcı biçimde devlet şirketlerinin en
büyüklerinden biri olan Bitkisel Yağlar Şirketi’nde buldum.
Bağdat’ın sanayi bölgesinde 6 fabrikalık bir kompleksten oluşan
bu şirket yemeklik yağ, sabun, deterjan, traş kremi ve şampuan
gibi şeyler üretiyordu. En azından, “en modern araçlarla ve son
teknolojiyle çalıştıklarını’’ iddia eden tanıtım broşürlerini
verirken resepsiyondaki görevlinin bana söylediği buydu. Oysa,
sabun fabrikasına yöneldiğimde binanın karanlıklar içinde
olduğunu ve işçilerin çoğunun uyuduğunu gördüm. Rehberimiz
koşarak önden gitti beyaz laboratuvar önlüğü takmış bir kadına
bağırarak bir şeyler söyledi. Bunun üzerine fabrika birden
canlandı. Işıklar yandı, makinalar çalışmaya başladı, hala
esneyen işçiler kalkıp iki litrelik plastik şişelere soluk mavi
renkte Zahi marka diş temizleme sıvısı doldurmaya başladı.
Adının Neda Ahmed olduğunu öğrendiğim beyaz önlüklü kadına bir
kaç dakika önce fabrikanın neden çalışmadığını sordum. O da bana
fabrikaya ancak günde bir kaç saat çalışmaya yetecek kadar
elektrik ve malzeme verildiğini anlattı. Bu yüzden ancak
ziyaretçiler -olası yatırımcılar, bakanlık görevlileri,
gazeteciler- geldiğinde çalıştırıyorlarmış. “Gösteri maksadıyla”
diye ekledi. Arkamızda tozlu ambalajları içinde bir düzine kadar
büyük makine boş duruyordu. Fabrikanın karanlık bir köşesinde
plastik kapaklarla dolu bir çuvalın başına çömelmiş yaşlı bir
adam gördük. Keskin bir metal spatula ile kapakların kenarlarını
kesiyor ve bu şekilde hazırladıklarını dikkatle ayaklarının
dibine bırakıyordu. Usta başı özür dilercesine, “Gereken yedek
parçaları bulamadıklarından kesme işlemini elle yaptıklarını
anlattı: “Yaptırımlar başladığından bu yana Almanya’dan yedek
parça getirtemiyoruz da”. Görünüşte çalışır durumdaki montaj
hatlarında bile ne redeyse hiç mekanizasyon olmadığına dikkat
ettim, şişeler haznelerin altına elle yerleştiriliyordu, çünkü
taşıma kayışları taşıma görevini yerine getirmiyordu, daha önce
sıkıştırılması makinalarca yapılan kapakları sıkıştırmak için
ahşap çekiçler kullanılıyordu. Fabrikanın suyu bile kuyudan
çekilip elde taşınan kovalarla getiriliyordu.
Amerikalı işgalcilerin önerdiği çözüm fabrikayı ıslah etmek
değil satıp kurtulmaktı. Bremer 2003 Haziran’ında özelleştirme
planını ilan ettiğinde bu şirket listede ilk adı geçenler
arasındaydı. Ne var ki Mart ayında ziyaret ettiğimde,
fabrikadakilerden hiç kimse özelleştirmenin sözünü etmek
istemiyordu. Bu konudaki sorularım sessizlik ve anlamsız
bakışlarla karşılandı. Merakımı gidermek için müdür
yardımcısıyla bir mülakat ayarladım. Mülakatın ayarlanması bile
başlı başına bir maceraydı. Yazılı sorularımı hazırlayıp onaya
sunmak, sanayi bakanlığından gerekli izni almak, amacımın ne
olduğu konusundaki sorgulara cevap vermek ve güvenlik
denetimlerinden geçmek tam yarım haftamı oldu. En sonunda
mülakata geçebildiğimde ise müdür yardımcısı adını söylemeyi
reddetti, konuşmamızı teybe almamı da kabul etmedi. Tutumuna
gerekçe olarak “Şimdiye dek hangi işletme yöneticisinin basında
adı geçtiyse, ardından saldırıya uğradı’’ dedi. Şirketin satılıp
satılmayacağını sorduğumda ise “karar işçilere bırakılırsa hepsi
özelleştirmeye karşı; ama üst düzey yetkililere ve hükümete
kalırsa, özelleştirme bir emirdir ve emirlerin yerine
getirilmesi gerekir” karşılığını verdi.
Fabrikadan geldiğimde zaten bildiklerimden daha az şey
öğrendiğim duygusuyla ayrıldım. Ama çıkış kapısına geldiğimizde
genç bir güvenlik görevlisi tercümanımın eline bir not
sıkıştırdı. Notta, “özelleştirmeyle ilgili ne olup bittiğini
gerçekten öğrenmek istiyorsam” kendisini mesai bitiminde
yakındaki bir lokantada beklememem gerektiği yazıyordu. Düzgün
ve bakımlı bir sakal bırakmış iri kara gözlü, 25 yaşında genç
bir adamdı ve adı Mahmut idi (kendi güvenliği için soy adını
yazmıyorum). Hikayesi geçen yılın Haziran ayından Bremer’in
özelleştirme planını açıklamasından bir kaç hafta sonrasından
başlıyordu. Fabrikanın o zamanki müdürü bir sabah işe gelirken
otomobilinde vurulup öldürülmüştü. Basında çıkan haberlerde
müdürün fabrikanın özelleştirilmesinden yana olduğu için
cinayete kurban gittiği yazılmıştı. Oysa Mahmud tam tersine,
müdürün özelleştirmeye karşı çıktığı için öldürüldüğüne
inanıyordu: “Asla fabrikayı Amerikalıların iste diği şartlarla
satmayı kabul etmezdi. Onu bu yüzden öldürdüler’’ dedi.
Ölen adamın yerine Muzaffer Cafer adında yeni bir müdür atanmış.
Cafer göreve başladıktan kısa bir süre sonra bakanlık
yetkilileriyle bir toplantı yapıp sabun fabrikasının
özelleştirilmesi konusunu tartışmış. Plan gereği işçilerin üçte
ikisinin atılması gerekiyormuş. Toplantıya muhafızlık eden
koruma görevlileri arasında kadrosu söz konusu fabrikada olan
bir kaç güvenlik görevlisi de bulunuyormuş. Bunlar konuşmaları
dikkatle dinleyip hemen fabrika işçilerine haber uçurmuşlar.
“Dehşete kapıldık” diye hatırlıyor o günü Mahmud “şirketimiz
özel sektöre geçerse ilk iş daha fazla para kazanmak için işçi
çıkaracaklardı. Fabrika tek ekmek kapımız, buradaki işimizi
yitirirsek ne oluruz bilmiyoruz”.
Paniğe kapılan, aralarında Mahmud’un da bulunduğu 17 kişilik bir
grup, işittikleri hakkında bilgi almak üzere Cafer’in odasına
gitmiş. “Ne yazık ki yerinde değildi” dedi Mahmut, “Sadece bugün
görüştüğünüz müdür yardımcısı oradaydı”. Sonuçta kavga çıkmış.
İşçilerden biri müdür yardımcısına vurmuş, korumalardan biri de
işçilerin üzerine üç el silah sıkmış. Öfkeye kapılan işçiler
korumanın elinden silahını alıp kendisini üç yerinden
bıçaklamışlar. Adam bir ay hastanede yatmış. Ocak ayında şiddet
olayları daha da tırmanmış. Cafer yanında oğlu olduğu halde işe
gelirken silahlı saldırıya uğramış, her ikisi de ağır
yaralanmış. Mahmud saldırıyı kimin yaptığı konusunda hiçbir
fikri olmadığını söyledi, ama ben, Irak’taki fabrika
yöneticilerinin ortalıkta görünmekten neden o kadar çekindiğini
anlamaya başlamıştım.
Konuşmamızın sonunda Mahmud’a işçilerin karşı çıkmasına rağmen
fabrika satıldığı takdirde ne olacağını sordum. Gözlerimin içine
bakıp nazikçe gülümsedikten sonra şunları söyledi: “İki şeyden
biri olur. Ya fabrikayı ateşe verip temellerine kadar yakarız ya
da fabrikayla birlikte kendimizi havaya uçururuz. Ama ne olursa
olsun, özelleştirmeye izin vermeyiz”.
Iraklıların şok tedavilerine direnmeyi düşünemeyecek kadar
serseme döndükleri bir an yaşanmışsa bile bu anın artık çok
geride kaldığı açıktı. Ülkedeki bütün her şey gibi işçi-işveren
ilişkileri de ölümcül bir spor haline gelmişti. Sokaklardaki
şiddet fabrika kapılarına dayanmıştı. İşçiler, işlerini
yitirmeyi bir idam cezası olarak görüyor ve korkuyor, buna
karşılık yöneticiler de kendi işçilerinden korkuyor.
Özelleştirmeyi yeni-muhafazakarların düşündüğünden çok daha zor
ve karmaşık bir süreç kılan şey de bu.
Mahmud’un yanından ayrılırken, Koalisyon Geçici Yönetimi’nin
karargahının önünde büyük bir gösteri olduğunu duydum. Radikal
genç din adamı Mukteda es Sadr’ın yandaşları inzibatın el Havza
adlı gazetelerini kapatmasını protesto ediyorlardı. Geçici
Yönetim el Havza’yı “şiddet eylemlerine yol açabilecek asılsız
yorumlar yayımlamak” ile suçluyordu. Örneğin, gazetede
yayımlanan bir makalede Bremer’in “insanları bireysel ve siyasal
özgürlüklerinin peşine düşmektense bütün çabalarını ekmek
parasını çıkarmaya yöneltmek üzere Irak halkını kasten açlığa
mahkum eden politikalar uyguladığı" iddia ediliyordu. Bu ifade
bana şiddet kışkırtıcılığından çok, Milton Friedman’ın şok
tedavisi reçetesinin aslına sadık bir özeti gibi geldi.
Gazete kapatılmadan bir kaç gün önce es Sadr’n Cuma vaazını
dinlemek amacıyla Kufe’ye gitmiştim. Vaazda Bremer’in yeni
imzalanan geçici anayasasını “adaletsiz bir terörizm belgesi”
olarak niteleyen bir konuşma yaptı. Vaazın verdiği mesaj çok
açıktı: Büyük Ayetullah Ali es Sistani anayasaya karşı çıkmaktan
geri adım atmış olabilirdi ama es Sadr ve izleyicileri geri
çekilmeyip, mücadeleyi sürdürmeye hala kararlıydılar. Ve
ellerinden gelirse, yeni-muhafazakarların kendi “rüya
yasalarını” Irak’ın gelecek hükümetinin kucağına bırakmak üzere
hazırladıkları kurnazca planı boşa çıkaracaklardı. Gazetenin
kapatılması Bremer’in genç bir türedi olarak gördüğü el Sadr’a
mesajıydı: “seni müzakerelerde bulunacak kadar kaale almıyorum,
zor kullanarak hakkından geleceğim”.
Gösterinin yapıldığı yere gittiğimde sokakların siyahlar
giyinmiş adamlarla dolup taştığını gördüm. Bunlar kısa bir süre
sonra efsanevi “Mehdi’nin Ordusu”na dönüşeceklerdi. Birden
aklıma Mahmud’un sabun fabrikasındaki işini kaybettiği takdirde
onlardan biri olacağı geldi. Esl Sadr’ın askerleri
yeni-muhafazakarların Irak ile ilgili büyük planları yüzünden
işlerini kaybeden, başka bir iş bulma ümidi bulunmayan,
oturdukları mahallelerin yeniden imarı için hiçbir şey
yapılmadığını gören genç erkeklerden başkaları değildi. Bremer
bu genç adamları kaybetmişti, onun kaybettiği yerde es Sadr
kazanıyordu. Bağdat’tan Basra’ya Şii varoşlarında gayri resmi
bir imar seferberliğine girişen el Sadr merkezlerinden oluşan
bir ağ faaliyetteydi. Mali fonları bağışlarla sağlanan merkezler
elektrik ve telefon kablolarının onarımı için elektrikçiler
buluyor, çöplerin toplanması işini örgütlüyor, jeneratörlerle
elektrik sağlıyor, hastalara kan buluyor, trafik ışıklarının
çalışmadığı yerlerde trafiğin akışını düzenliyordu. Ve evet, bir
de milis gücü oluşturuyorlardı. Es Sadr, Bremer’in ekonomik
kurbanlarını aldı, onlara siyah elbiseler giydirdi ve ellerine
paslı Kalaşnikovlar verdi. Milisler işgal yönetiminin
yapmadığını yaparak camileri ve devlet fabrikalarını
koruyorlardı. Ama bazı bölgelerde daha da ileri gidiyor, içki
satan dükkanları ateşe verip tesettüre girmeyen kadınlara dehşet
salarak şeriat hükümlerini katı bir biçimde uygulamaya
girişiyorlardı. Doğrusu, el Sadr’ın temsil ettiği kökten
dinciliğin astronomik yükselişi Bremer’in şok tedavisinin
öngörülmeyen bir başka yan etkisiydi. Irak’ın yeniden imarı
Iraklılara iş, güvenlik ve hizmet sağlamış olsaydı, es Sadr hem
üstlendiği misyonu, hem de taraftarlarının çoğunu daha
başlamadan kaybetmiş olurdu.
Es Sadr yandaşları Yeşil Bölge’nin kapısında “Kahrolsun Amerika”
sloganları attığı sırada ülkenin başka bir yerinde her şeyi
değiştirecek bir şey cereyan ediyordu. Felluce’de dört Amerikan
paralı askeri öldürüldü, kömürleşmiş ve parçalanmış cesetleri
sevinç gösterileri içinde Fırat üzerindeki bir köprüden
sallandırıldı. Bu olay, yeni-muhafazakarlara etkisinden tam
olarak asla kurtulamayacakları ağır bir darbe oldu. Cesetlerin
görüntülerinin dünya televizyonlarında yer almasıyla, Irak’a
yatırım yapmak bir kapitalist rüya olmaktan çıkıp dehşet verici
bir kabus gibi görünmeye başladı.
Bağdat’tan ayrıldığım gün, en kötüsü daha sıradaydı. Felluce
ablukaya alınmış, General Kimmit de “Mehdi’nin Ordusu’nu yok
edeceği” tehdidini savurmuştu. İki cephede yürütülen bu
kampanyaların sonunda aşağı yukarı 2000 Iraklı öldürülecekti.
Havaalanından kilometrelerce uzakta bir güvenlik noktasında
arabadan indirilip, aceleyle bavullarını toplamış işadamlarıyla
dolu bir otobüse bindirildim. Kimse adını koymasa da bir
boşaltma söz konusuydu: benim ayrılışımdan sonra bir hafta
içinde tam 1,500 müteahhit Irak’ı terk etti. Bazı ülkeler
vatandaşlarını çıkarmak için hava köprüsü kurdular.
Bindirildiğim otobüste hiç kimse ağzını açmıyordu. Sadece havan
mermilerinin patlamaları duyuyor, kızıl alevleri görmek için
başımızı çeviriyorduk. Üzerinde KPMG amblemi bulunan bir çanta
taşıyan bir adam, havayı yumuşatmak için “e, peki bu uçuşta
business class olacak mı?” diye espri yaptı. Otobüsün arkasından
bir ses cevap verdi: “Daha değil”.
İşin doğrusu, Irak’a business class’lı uçak seferlerinin
gerçekten başlaması epey zaman alabilir. Amman’a indiğimizde
Bağdat’tan tam zamanında ayrılmış olduğumuzu öğrendik. Irak’ta 3
sivil Japon vatandaşı kaçırılmıştı ve kaçıranlar onları diri
diri yakmakla tehdit ediyorlardı. İki gün sonra ABD vatandaşı
Nicholas Berg ortadan kayboldu ve kafasının kesilişini gösteren
video filmi ortaya çıkıncaya kadar akıbeti belli olmadı. Bu film
Amerikalı iş takipçileri için Felluce’deki yanmış ceset
görüntülerinden bile dehşet verici bir mesajdı. Bu olaylar,
yabancılara yönelik bir kaçırma ve öldürme dalgasının ilk
habercileriydi. Güney Kore, İtalya, Çin, Nepal, Pakistan,
Filipinler ve Türkiye’den pek çok sivil. Haziran ayının sonuna
dek 90’dan fazla yabancı işadamı ve işçi öldürülmüştü. Aynı ay
içinde 7 Türk çalışanı kaçırıldığında, kaçıranlar işçilerin
bağlı bulundukları şirketten Irak’ta aldığı bütün ihaleleri
iptal edip, bütün elemanlarını geri çekmesini istedi. Birçok
sigorta şirketi Irak’a gidecek olanlara hayat sigortası yapmayı
açıkça reddediyordu, sigorta yapmayı kabul edenler ise Batılı
bir şirket yetkilisini sigortalamak için haftada onbin dolara
varan primler istiyordu. Söylendiğine göre, bazı isyancı gruplar
da öldürülen her ABD vatandaşının cesedi için aynı miktarda ödül
veriyordu.
Bağdat’ta yapılması planlanan şu tarihi “İstikamet Bağdat”
sergisine gelince, düzenleyiciler fuarın Bağdat yerine
Diyarbakır’da yapılmasının daha akıllıca olacağına karar
verdiler. Diyarbakır, Türkiye’de “Irak sınırına sadece 250
kilometre uzaklıkta” güzel ve tarihi bir turistik şehirdir.
Buradan insanı korkutan Iraklıları görmek zorunda kalmadan güzel
bir Irak manzarası izleyebilirsiniz. Diyarbakır’da yapılan
“Bağdat Fuarı”ndan üç hafta sonra ABD Ticaret Bakanlığı’nın
ABD’nin Michigan eyaletinde Lansing kasabasında düzenlediği
Irak’ta yatırım konulu konferansı izlemeye ise sadece 15 meraklı
geldi. Konferansın ev sahipliğini yapan Cumhuriyet Partiden
Kongre üyesi Mike Rogers sayıları az olduğu gibi bir o kadar da
şüpheci olan bu konukları Irak’ın “ancak ABD’nin her tarafında
rastlayabileceğiniz bazı lümpen mahalleleri kadar tehlikeli
olduğuna” inandırmaya çalıştı. Akla gelebilecek her türlü
ekonomik teşvikle akılları çelinmeye çalışılan yabancı
yatırımcılarsa kesinlikle ikna olmamış olmalılar ki, hala hiç
birisi Irakta görünmedi. Geçici Koalisyon Yönetimi için de
çalışmış olan Rand Şirketi’nin kıdemli iktisatçılarından Keith
Crane dobra dobra söyledi: “Hiçbir çok uluslu şirket yönetiminin
böyle bir ortamda ciddi bir yatırım kararına onay vereceğine
inanmıyorum. Millet birbirine ateş ederken ağız tadıyla iş
yapamazsınız”. Bölgedeki en büyük alkolsüz içki şişeleme
tesisinin yöneticisi Hamid Casim Hamis ile görüştüğümde bana
Pepsi’nin Irak’taki üretim hakkını almış olmasına rağmen bu işe
para yatıracak kimseyi bulamadığını anlatmıştı: “İlk başta çok
kişi para yatırmaya istekliydi, ama şimdi çekiniyorlar. Onları
kınayamam da çünkü ben bu işe girişeli beş ay içinde bir kere
canıma kast ettiler, bir kere arabam çalındı, fabrikamın
kapısına iki kere bomba yerleştirildi ve bir kere de oğlum
kaçırıldı”.
Son 40 yıl içinde faaliyet lisansı alan ilk yabancı banka
olmasına rağmen, HSBC Irak’ta hala şube açmadı, bu durum
lisansını yitirmesine neden olabilir. Procter & Gamble ortak
yatırım planını askıya aldı, General Motors da öyle. Starwood’un
mali destekçileri kararlarından caydılar, Siemens de Irak’taki
personelinin çoğunu geri çekti. Bağdat Borsası’nın hala
açılmadığını söylemek gereksiz, dahası Irak’ın “paralar peşin”
ekonomisinde kredi kartı bile kullanamazsınız. Geçen Ekim’de
coşkuyla “bir Val-Mart şubesinin bütün Irak’ı alabileceği”nden
dem vuran New Bridge Strategies daha ihtiyatlı bir dil tutturdu.
Şirket ortaklarından Ed Rogers Washington Post’a “McDonalds’ın
şu sıralar Irak’ta faaliyet göstermeyi düşünmediğini” açıkladı.
Ne de Val-Mart’ın öyle bir niyeti var. Financial Times Irak’ı
“dünya üzerinde iş yapılacak en tehlikeli yer” ilan etti.
Çarpıcı bir başarı bu: Irak’ı iş yapmak için en iyi yer yapma
hırsıyla işe koyula n yeni-muhafazakarlar iş yapacak en kötü yer
haline getirmeyi becerdiler. Şiddet yatırımcıları caydırmakla
kalmadı, Bremer’ı da bazı temel ekonomik politikalarından vaz
geçmeye zorladı. Devlet şirketlerinin özelleştirilmesi gündemden
çıkarıldı. Bunun yerine, yatırımcıların tek bir işçiyi bile
işten çıkarmamak koşuluyla bu şirketlerin bazılarını belli bir
süre için kiralayabilecekleri bildirildi. Bremer’in kovduğu kamu
çalışanlarının binlercesi yeniden işe alındı ve kamu
çalışanlarının maaşlarına hatırı sayılır zamlar yapıldı. Karne
sistemiyle halka yiyecek dağıtılması da ilk planda son verilmesi
düşünülen uygulamalar arasındaydı. Bundan da vazgeçildi. Çünkü
işler bu kadar hassasken milyonlarca Iraklıyı karınlarını
doyurmak için sahip oldukları tek yoldan mahrum bırakmak pek
akıllıca değildi.
Yeni-muhafazakar ütopyaya bitirici darbe iktidarın devrinden
önceki bir kaç hafta içinde geldi. Beyaz Saray ve Geçici Yönetim
BM Güvenlik Konseyi’ni iktidar devri planını onaylamaya ikna
etmek zorundaydılar. Bu nedenle, en büyük makamı Sıfırıncı
Yıl’ın baş savunucusu Çelebi’ye değil, eski CIA ajanı İyad
Allavi’ye vermek zorunda kaldılar. Böylece Irak, bir düş-ülke
olmasa bile hiç olmazsa General Garner’ın ta başından öngördüğü
gibi ABD ordusu için bir ikmal istasyonu olacaktı. Ne var ki,
eğer büyük şirketler Irak’a gelecekse, Bremer’in ekonomik
yasalarının geçerliliğini koruyacağına ilişkin daha güçlü
güvencelerin verilmesi gerekiyordu. Bunun tek yolu ise Güvenlik
Konseyi’nin Bremer’in işgal sırasında çıkardığı hukuk dışı
yasaların Geçici Irak Yönetimi sırasında meşruiyet kazanmasını
sağlayacak biçimde geçici anayasayı onaylamasıydı. Ama es
Sistani bir kere daha sahneye çıktı ve bu kez hiçbir kuşkuya yer
bırakmayan bir dille anaya sanın “Irak halkının çoğunluğunca
reddedildiğini” açıkladı. 8 Haziran’da Güvenlik konseyi yönetim
devrini oy birliğiyle onaylanan bir karar çıkarttı. Ama kararda
anayasanın onaylanması konusunda tek bir ifade yer almıyordu. Bu
kesin bozgun karşısında seçim kampanyasına başlamış olan Bush’un
bozuntuya vermemek ve bozgunu “tarihi bir zafer” olarak
kutlamaktan başka yapabileceği bir şey yoktu.
Bremer’in yasalarının muallakta kalması Iraklı bakanlara Geçici
Yönetim tarafından verilen ihaleleri iptal etmekten söz etme
cüreti verdi. Citigroup’un kredi garantileri Irak’ın petrol
gelirlerinin suiistimal edilmesi olarak değerlendirilip
reddedildi. İletişim Bakanı cep telefonu ihalelerini alan 3
şirketi işlerini adam gibi yapmadıkları için sözleşmelerini
yeniden müzakereye açmakla tehdit ediyor. Devlet televizyonunu
kiralayan Lübnanlı ve Amerikalı iki şirket de Irak şirketi
olmadıklarından lisanslarının geri alınabileceği konusunda
uyarıldılar. Yönetim Konseyi sözcüsü Hamid el Kifai daha Mayıs
ayında bu şirketler hakkında, “Sözleşmelerini değiştirip
değiştiremeyeceğimiz konusunu araştırıyoruz. Çünkü Irak hakkında
hiçbir şey bilmiyorlar” demişti.
Bununla birlikte, Irak direnişi şirket çapulcularının ilk
hücumunu püskürtmeyi başardıysa bile, bunların ilk fırsatta geri
döneceklerinden kuşku yoktur. Gelecek Irak hükümetinin çizgisi
ne olursa olsun -milliyetçi, İslamcı yahut serbest piyasacı
olsun- 120 milyar dolarlık dış borç yükü altında ezilmiş,
parçalanmış bir ülkeyi devralacaktır. Ardından, dünyanın bütün
yoksul ülkelerinde yaşandığı gibi, koyu mavi takım elbiseler
içinde IMF’nin adamları kapıya dayanacaktır. Borç teklif edip
karşılığında ekonomik mucize vaad edeceklerdir. Bu borç,
kuşkusuz, ilk başta biraz ıstırap verecek ama sonunda herkesin
yararına olacak bazı yapısal uyum programları karşılığında
verilecektir. Aslında, süreç şimdiden başlamıştır:
İMF belli koşullar karşılığında Irak'a 2.5 ile 4.5 milyar dolar
arasında bir kredi paketini onaylamaya hazırlanmaktadır. Ödenen
onca bedel, gösterilen cesaret ve katlanılan fedakarlıklara
rağmen, Irak diğer yoksul ülkeler gibi olacaktır: halkın büyük
çoğunluğunun karşı çıkmasına rağmen uluslararası finans
kuruluşlarının istediği politikaları uygulamaya kararlı
politikacılar, asla yerine getirilmeyen parlak vaatler. Serbest
piyasa hiç kuşkusuz Irak'a da girecektir, ancak,
yeni-muhafazakarların Irak'ı bir serbest piyasa ütopyasına
dönüştürme rüyası şimdiden ölmüştür. Bu rüya daha büyük bir
rüyaya, George Bush'u bir dönem daha başkan seçtirme rüyasına
kurban edilmiştir.
Irak'ta yaşanan çöküşün tarihsel ironisi, ülkenin yeniden imarı
için gereken ekonomik patlamayı yaratacağı varsayılan şok tedavi
reformlarının sonuçta yeniden imarı bütünüyle olanaksız kılan
bir isyanı ateşlemesidir. Bremer’in reformları, fabrikalardaki
silahlı direnişten, kendi ordularını kuran işsiz gençlere dek,
yeni-muhafazakarların ne öngördüğü ne de denetim almayı umut
edebildikleri bir takım güçlerin serbest kalmasına yol açtı. Bu
güçler Irak'ta Sıfırıncı Yıl'ı yeni-muhafazakarların hayal
ettiğinin tam tersine çevirdiler: şirketler için bir ütopya
hayal edilmişti, elde edilen hortlaksı bir distopya oldu. Basit
bir iş yapmanın karşılığını, linç edilmekle, kellenizin
uçurulmasıyla ya da diri diri yakılmakla ödeyebileceğiniz
yasasız bir ülke. Bu tehlikeler o kadar büyük ki Irak'ta küresel
kapitalizmi en azından şimdilik geri çekilmeye zorladı.
Yeni-muhafazakarlar için bu dehşet verici bir gelişme olmalıdır.
Açgözlülüğün gücüne duydukları ideolojik imanın açgözlülüğün
kendisinden daha güçlü olduğu ortaya çıktı.
Taliban için Afganistan ne anlama geliyorsa, yeni-muhafazakarlar
için de Irak o anlama geliyordu: herkesi kendi kutsal
kitaplarına harfi harfine ve en katı şekilde uygun yaşamaya
zorlayabilecekleri bir yeryüzü cenneti. Bu deneyin kanlı
sonuçlarının yeni-muhafazakarlarda bir inanç bunalımı
yaratacağını düşünebilir miyiz? Suçlayabilecekleri hiç bir yerel
hükümetin bulunmadığı, istedikleri reformları istedikleri
şekilde yapabildikleri bir yer, bir serbest piyasa cenneti şöyle
dursun canını seven bir yatırımcının uzaktan bakmaya bile
korktuğu bir yer haline geldi. Bundan ders çıkarmalarını
bekleyebilir miyiz? Sanmıyorum. Nasıl Taliban kafalarındaki
İslam Devleti yerine bir uyuşturucu ve seks köleliği cehennemi
yarattıklarında vicdan muhasebesi yapma gereğini duymadıysa,
Amerikan yeni-muhafazakarları da böyle bir iç hesaplaşmaya
gitmeyecekler. Gerçek müminler gerçekliğin inançlarına
uymadığını gördüklerinde gözlerini yumup daha sıkı dua ederler.
Not: (Baghdad Year Zero, Harper's Magazine, Eylül 2004)
Bu site GNU/GPL lisansına tabi Serbest Yazılım aracı Postnuke
kullanılarak hazırlanmıştır. © 2004
bilgi@sendika.org
|