Türkiye- politika- ekonomi- tarih 

 

Kültür 

 

Kol ve kafa emekçileri

 

Irkçılık, Faşizm

 

Sovyet Devrimi

 

KAFKASLAR

 

Direnen Irak  & Iraq-english

 

Filistin Memleketimdir

 

Asya, Çin, Güneydoğu Asya, Vietnam, Japonya

 

ABD- AB- 11 Eylül- konspirasyon

 

Latinamerika & Afrika

 

İnsan Hakları

 

Kürtler

 

Balkanlar

 

Türkiye'den yazılar

 

Basından

 

Söylesiler

 

Sinbad'ı hazırlayan Küpeli hakkında çok kısa bilgi

 

linkler

 

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı Kadınları kefen gibi örten kara çarşafın, kafayı ve boynu sımsıkı sarıp sadece yüzün bir bölümünü açıkta bırakan sıkmabaş modasının İslamiyet ile doğrudan bağı olmadığı gibi, hele hele özgürlüklerle uzaktan yakından bağı yoktur. Tam tersine -kadının birinin malı olduğunu simgeleyen- bu tip giysiler, kadınlardan başlayarak tüm toplumu köleleştirmenin ilk büyük adımıdır. Günümüz Türkiye'sinde, kara çarşafın ve türbanın "özgürlüklerin" sembolü olduğunu iddia etmeye kalkanlar, öncelikle nüfusun yarısını köleleştirerek ülkeyi binlerce yıl geriye götürüp tamamen teslim almak isteyen emperyalist güçlerin ajanlarıdırlar, hiçbir değer yargısı olmayan din tüccarı satılık kişiliklerdir, karakter bozukluğu olan tipik psikopatlardır. Bu katagorilerin dışında safca sözkonusu oyuna gelenler varsa eğer, onlarda kör cahillerdir... Türban, kara çarşaf ve benzeri kadın giysileri ile ilgili kurallar, İsa'dan önce yaklaşık 1500'lü yıllarda tarih sahnesinde gözüken ve yine İ. Ö. 1000- 800'lü yıllarda büyük militarist bir güç olan acımasız Asuri İmparatorluğu'nun yasalarında vardı. Bu dehşet verici yasalar, İ. Ö. 1925 yılında tahta oturmuş ünlü Babil kıralı Hammurapi'nin el- kol kesmeyi içeren yasalarından dahi geriydiler. Evli kadınlar için türbanı, benzeri örtünme yöntemlerini veya hatta çarşafı zorunlu kılan Asur yasaları, bölgede kadın- erkek ve diğer toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde bir geriye dönüşü simgelemekteydiler... (...) Evet, İslamiyet'in doğuşundan yaklaşık 1600- 1900 yıl ve günümüzden üç- dört bin yıl önceki katı baskıcı toplumsal kurallar, kadınları ve dolayısıyla tüm toplumu cendereye sokan yaşam tarzları günümüzde yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Dünya egemenliği peşindeki Washington ve Washington bağlantılı işbirlikçi yerel politik iktidarlar tarafından -toplumların daha kolay köleleştirilip soyulabilmeleri amaçlarıyla- dört bin yıl öncesinin baskıcı militarist Asuri toplumu örnek alınmaktadır...  devamı

 

Yusuf Küpeli, OLAĞAN ve OLAĞANÜSTÜ, KORKU FİLMLERİNİ SIRADAN KOMEDİLERE DÖNÜŞTÜREN GERÇEKLER, DOĞAYA ve İNSANA NÜKLEER- BİYOLOJİK- KİMYASAL SALDIRI

a- Olağan ve olağanüstü

b- Stockhom’de bir konferans ve önce “portakal gazı”

b- 1. Bilimi insana karşı kullananlar üzerine genel kısa notlar

b- 2. Vietnam, portakal gazı ve Dr Hoang Trong Quynh’in verdiği bilgiler

c- Tüketilmiş Uranyum (DU- Depleted Uranium) içeren mermilerle gelen ölüm

c-  c c- 1. DU nedir, nasıl kullanılır? DU üzerine genel bilgiler

c- 2. DU ve 1991 Birinci Körfez Saldırısı’nda olanlar üzerine kısa notlar

c- 3. DU ve Balkanlar

c- 4. ABD ordusu Radyoloji Labaratuarı eski şefi Doug Rokke’ın tanıklığı

c-  5. Atom  ve “seks gücünü arttıran” radyasyon

c- 6. Basra’dan Dr Cevad al- Ali’nin 1991’den 2003’e uzanan süreç ve sonrasında DU’nun Irak’ta yaratmış olduğu ölümcül etkiler üzerine anlattıkları ve DU cephanesinin Afganistan’daki etkileri üzerine çok kısa notlar

 

Güngör Uras, 14 milyon Türk günde 1 dolar harcayarak yaşıyor

+ Ne acı: 'İnsani gelişmişlikte' Malezya ve Kolombiya'nın gerisinde kaldık

 

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

 

1) “Yıldızların” değil, “boynuzların” altında ve “sıkmabaş”ın kısgacında

 

2) Uluslararası Kadınlar Günü’nün 100ncü yılında, sözkonusu günün tarihi, ve kadınların mücadeleleri üzerine kısa notlar

 

3) Bazı kaynaklar:

 

Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

(...) Kadınların hedef tahtasının 12 noktasına oturtulmuş olduğu günümüz dünyasında, gelen bu 8 Mart Uluslararası Kadınlar Günü, çok daha farklı bir önem, büyük bir anlam kazanmaktadır... Özetlenen mevcut faşist saldırıya katılanlar, ve yaşanmakta olanın öneminin bilincinde olmayanlar, aynen “sevgililer günü”nü kutlar gibi derin bir duyarsızlık ve ikiyüzlülükle kadınlar gününü kutlamaktadırlar. Kadınlar günü kutlanırken, savaşların, emperyalist saldırıların, açlığın, yoksulluğun, fuhuşun, seks köleliğinin, hertürlü ataerkil erkek baskısının ve “onur” cinayetlerinin kurbanları olan kadınlar, derin acılar içinde bunalmaktadırlar. Cins olarak zaten asırlardır ayırıma uğrayan kadınlar, öncelikle laikliği hedef alan faşist saldırıların asıl kurbanları olma durumundadırlar...

Kadınlar günü, kutlamalar için değil, politik gerçeklerin doğru biçimde sergilenebilmeleri ve haksızlıklara yönelik mücadelelerin iğme kazanması amacıyla üretilmiştir. Kökleri 1900’lü yılların başına uzanan bu mücadeleyi, çalışan insanların, emekçi halkların, hertürlü baskı altındaki diğer insanların mücadelelerinden soyutlayarak ele alabilmek olanaksızdır... Sonuçta, kadınların özgürlük mücadeleleri, faşizme karşı savaşın ve emekçi yığınların ekonomik ve politik özgürlük savaşlarının kopmaz bir parçasıdır... ayrıca bak: Kol ve kafa emekçileri + Irkçılık, Faşizm

 

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

- “Masa üstünde testi/ Amcam yengemi kesti...”

- “Tatlı” erkekler sonunda “tuzlu” kadınların defterini dürdüler

- Dünya emekçi kadınlar günü veya “Uluslararası Kadınlar Günü” üzerine kısa notlar   

- Faşist yönetimlerde ve  günümüzde kadının durumu üzerine kısa notlar

- Türkiye Cumhuriyeti’nde Kadınların durumu ve bunu nedenleriyle ilgili çok kısa not

 

Yusuf Küpeli, Yaşananlardan çocuklarla ilgili bazı küçük kareler, ya da geleceğimizi kurşunlarken

- Hans Christian Andersen yaşasaydı…Eğer şimdi dirilip yaşanmış olan 2004 yılına yukarıdan bir baksa idi, yazmış olduğu ”Kibritçi Kız” masalının çoktan unutulduğunu, ya da hiç okunmadığını anlardı. Doğal dengeleri yapay müdahalelerle hızla bozulup hastalanan küçük mavi gezegenin ateşi yükselirken, üzerinde yaşayan büyüklerin yüreklerinin ise aynı hızla soğuduğunu farkederdi. Ve büyüklerin kurbanlarının çoğunun çocuklar olduğunu,

- Tekrarında yarar olan bazı gerçekler; tsunami, zenginler, yoksullar…Birleşmiş Milletler, ulusal gelirlerinin yüzde 0.7’si kadar bir miktarın yardım olarak verilmesi hedefini zengin ülkelerin önüne koymuştur ve bu kabuledilmiştir. Buna karşın, 1960- 65 yıllarında yüzde 0.48 ile en yüksek  düzeyine ulaşan bu yardım, 2003 yılında yüzde 0.24’e dek düşmüştür. En düşük yardımı yapan ülke ise yüzde 0.14 ile dünyanın en zengin ülkesi ABD’dir.

- Toplumsal eşitsizliğin, doğal felaketlerin en büyük kurbanı çocuklar…Bunların bazı çeteler tarafından köle işçi olarak satıldıkları, zengin Batı’nın pedofilleri için seks köleleri olarak kullanılmak üzere kaçırıldıkları yönünde bilgiler gelmektedir. Sadece ölen insanların değil, yaşayan sahipsiz çocukların organları da alınıp zengin ülkelere satılmaktadır. Sonuçta herşey alabildiğine karanlık bir kabus gibidir ve kabusun asıl kaynağı doğal felakette değil, sosyal düzenin bozukluğunda, adaletsizliğinde gizlidir. Tsunami olmasa dahi, 2004 ve önceki yıllar, insanlığın geleceği olan çocuklar için bir felaket olmuştur.

- Türkiye’de çocuklar…Dünya çocuklarının yüzde 30'u, Türkiye'deki çocukların ise yüzde 15'i hertürlü kötülüğün kapanına yakalanma, hapse düşme, aç kalma, seks pazarında satılma, eline silah verilerek savaşa sürülme ve benzeri riskleri taşıyarak büyümektedirler  

 

Per Matsson, ABD binlerce mahkumu gizli tutsakevlerinde izole ediyor

Aftonbladet, 14 Mayıs 2004 http://www.aftonbladet.se/vss/nyheter/

story/0,2789,477931,00.html

The New Zelland Herald’ın yazdığına göre, Tüm dünyadan yaklaşık 10 000 kişi gezegenimizin değişik köşelerindeki gizli ABD tutsakevlerinde ve sorgulama hücrelerinde bulunmaktadır. Bu kuraldışı gizli izalasyon merkezlerinin yapıları Irak’taki Abu- Garip (= Garibin veya fukaranın Babası) hapishanesinin benzeridir... Çok değerli gizli bilgileri kullandığını belirten aynı gazeteye göre, sözkonusu tutsakevlerinden önemli ve hassas olan bazılarının varlığından ABD Kongre üyeleri bile haberdar değillerdir... Abu- Garip tutsakevindeki cinsel tecavüz olaylarının istisna olmayıp, bir sorgulama yöntemi olarak sistematik biçimde uygulanmakta oldukları anlaşılmaktadır... İşkence yapmakla suçlanan yedi Amerikan askerinin hukuki temsilcileri ve aileleri ile yapılan görüşmeler, sözkonusu işkence uygulamalarının üst rütbeli komutanların emirleri ile yapıldığını ve

+ Yusuf Küpeli'nin notları

 

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplumun tüm birey ve organlarının bu Beyannameyi daima gözönünde bulundurarak... (Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 günü onaylanarak kabuledilmiş olan İnsan Hakları Evrensel Bildirisi günümüz dünyasında yaşama pek geçirilemiyor olsa da, okunmasında ve öğrenilmesinde yarar vardır. Metnin ingilizcesi aşağıya yerleştirilmiştir.)

bütününü okumak için tıkla

 

United Nations Universal Declaration of Human Rights

Now, Therefore THE GENERAL ASSEMBLY proclaims THIS UNIVERSAL DECLARATION OF HUMAN RIGHTS as a common standard of achievement for all peoples and all nations

 

Declaration of the Rights of the Child http://www.uksociety.org/human_rights_drc.htm çocuk hakları deklerasyonu

AŞIRI YOKSULLUK NEDENİYLE HER ÜÇ SANİYE'DE BİR ÇOCUK ÖLÜYOR! BU SONUCU DOĞURAN GERÇEĞİN VEYA AYNI MADALYONUN BİR YÜZÜNDE G-8, EMPERYALİST SÖMÜRÜ VE TALAN SAVAŞLARI, DİĞER YÜZÜNDE İSE AÇLIKTAN VE SIRADAN HASTALIKLARDAN ÖLEN ÇOCUKLAR, İNSANLAR, YOKEDİLEN DOĞA VE İNSAN SOYUNUN GELECEĞİ VAR. ACI İNSANİ ÇELİŞKİYİ YANSITAN FOTOĞRAFLARI GÖRMEK İÇİN TIKLAYINIZ: http://www.ekincaglar.com/coin/flash-tr.html

 

International Covenant on Civil and Political Rights

http://www.uksociety.org/human_rights_iccpr.htm

 

Convention Relating to the Status of Refugees http://www.uksociety.org/human_rights_refugees.htm

 

Convention Relating to the Status of Stateless Persons

http://www.uksociety.org/human_rights_crssp.htm

 

Declaration on the Granting of Independence to Colonial Countries and Peoples http://www.uksociety.org/human_rights_dgiccp.htm

 

Declaration on the Elimination of Discrimination against Women

http://www.uksociety.org/human_rights_dedw.htm

 

Video: No Bravery

Video: Fallujah - U.S. attack with chemical weapons.

Video: Iraq War - Staff Sergeant Jimmy Massey - Killing Civillians in Iraq

Video: Loose Change - Fallujah (Operation Phantom Fury 11.8.2004)

 No Bravery, A nation blind to their disgrace

video:

işgalci ABD askerlerinin sadistce zek alarak attıkları dayaklar, yaptıkları işkenceler ve cinayetleri, Irak'ın ekonomik altyapısı ve insanıyla yıkımı http://habervakti.smartvideochannel.com/media/playvideo.aspx?f=flash7&cid=FC34A03504444E06BE32852088BB4C38  http://habervakti.smartvideochannel.com/media/playvideo.aspx?f=flash7&cid=45BAB9FCC08A42778B20AD61E1441F60

http://habervakti.smartvideochannel.com/media/playvideo.aspx?f=flash7&cid=2D9E53092A3242DA9CFAABEA887EFF13

video: http://www.albasrah.net/pages/mod.php?header=gen&mod=allmed 

 

Biz Çocuk Katillerinin Ürünlerini Tüketmiyoruz! Ya Siz? ABD- İngiliz- İsrail Mallarını BOYKOT Edin

 

Atom bombasına uzanan bilimsel araştırma sürecini, bombanın yapılışını, kullanılmasını ve yayılmasını özetleyerek anlatmaya çalışan “Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji” başlıklı kitabın ilk bölümlerini Sinbad’da yayınlamaya karar verdim. Başlangıçta, kitabı bitirdikten sonra tüm bölümleri birlikte topluca basmayı düşünmüştüm. Sonra baktım, her bölüm ayrı ayrı okunabilir. Bu nedenle tamamlanan bölümleri sırasıyla Sinbad'a yerleştireceğim. Sanırım sözkonusu kitap çok yakında tamamlanacaktır. Ve yararlanılan kaynakların listesi kitabın bütünüyle birlikte verilecektir. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli, 12.05.2006

Yusuf Küpeli, Yaşamın ve ölümün emrinde nükleer enerji

a- Hıroşima, Nagasaki, Nükleer enerji  ve rakipsiz  dünya egemenliği düşleri

b- Geçmişin felsefi atom teorisinden modern atom teorisine geçişi sağlayan bilimsel buluşlar,  sözkonus buluşlarda kullanılan bazı adlar ve bilim adamlarının sorumlulukları üzerine

c- Atomun parçalanabilirliğinin anlaşılması, nükleer teknoloji de bazı ilk adımlar ve yeniden bilim adamlarının ağır sorumlulukları üzerine

d- Savaş alanında kullanılamayan Nazi bombası  

e- Zamana karşı Atom Bombası imali yarışı, Manhattan Projesi, Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, “Küçük Oğlan” ve “Şişman Adam” 15.05.2006

f- “Soğuk Savaş”ı başlatan ABD yönetiminin saldırgan politikaları, aynı süreç içinde Los Alamos Bilimsel Labaratuarı, Hidrojen Bombası ve bu bombanın yapımına karşı olan Oppenheimer üzerine (29 Mayıs 2006)

g- Sovyetler Birliği’nin ilk atom bombası deneyi, ABD’nin nükleer tekelinin yıkılışı ve “Çar Bombası” üzerine notlar  4 Haziran 2006

h- Soğuk Savaş’ın en ağır günleri, yeni faşist örgütlenmelerin ürettikleri komünizm korkusu, Senatör Joseph McCarthy’nin “komünist” avı, nükleer istihbarat, Kore Savaşı’nın gölgesinde nükleer casusluk duruşmaları ve Rosenberg çiftinin idamları (en son, yeni bölüm, 4 Temmuz 2006  devamı var)

 

Not: Aşağıdaki başlığı ve arabaşlıkları taşıyan -14 punto ile 30 sayfalık- relatif uzun metin, aslında Vietnam halkının tarih içindeki serüvenini ve ABD emperyalizmine karşı kazandığı zaferi özetleyen bir başka relatif uzun anlatımın notlarından biri olarak hazırlanmıştır. Fakat konunun güncelliği ve metnin başlıbaşına bir yazı olarak basılabileceği düşünülüp, Vietnam ile ilgili yazıdan önce Sinbad'a yerleştirilmiştir. Vietnam ve Çin ile ilgili iki ayrı metin çok yakında Sinbad'da gözükeceklerdir- Y. Küpeli

 

Yusuf Küpeli, Soykırımlar, sömürgecilik, ırkçılık ve Batı toplumları; Soykırım suçlamaları ve gerçek soykırımlardan kısa notlar; gaz odalarında öldürülenler, yahudiler, çingeneler, ABD, İsviçre; Belçika, Ruanda katliamı ve Katolik Kilisesi; Latin Amerika, Afrika, Kongo, Angola, kısa kısa diğer örnekler ve Batı’nın üst sınıflarının derin ikiyüzlülükleri...

a- Ho Chi Minh’in bundan 85 yıl önce, 1920 tarihli Sosyalit Parti Kongresi’nde söylemiş olduklarının günümüz koşullarına çevirisi ve Batı emperyalizminin köklerinde yatan ırkçılık

b- Sosyal Darvinist Belçika sömürgeciliği; Habyaramina ve Ziya ül Hak süikastlerinin paralellikleri; Ruanda katliamı üzerine özetlenmiş gerçekler; Kongo, Patrice Lumumba ve Angola üzerine notlar

c- Güncel emperyalist hesaplarla yeniden ısıtılan 90 yaşındaki tarajedi, I.- II. Dünya Savaşları içinde ve günümüzde emperyalist jeopolik hesaplar, olsun- olmasın soykırım çığlıkları ile kamufle edilen asıl niyetler ve Türkiye yönetimlerinin saman alevi gibi parlayıp tekrar sinme nedenleri, gösteri aydınları, ikiyüzlülükler

d- Batı tekellerinin tatlı kârları ve egemenlikleri uğruna gerçekleştirilmiş olan bazı soykırımlar: Yahudi soykırımı ve İsrail’in Filistin halkına yönelik soykırım politkasından kısa örnekler; Kongo (Zaire) ve Patrice Lumumba; Angola ve Kara Afrika’nın yüzkarası Savimbi; Endonezya, Guatemala, Bosna- Hersek vs. bak: Irkçılık, Faşizm

 

Yusuf Küpeli, Dedeler, babalar, oğullar, kızlar... ya da Guantanamo, Abu- Garib ve daha başka gizli merkezlerdeki uygulamaların tarihi- kültürel kökleri Bu yazı ile birlikte verceğim web sayfası adreslerindeki metinler ingilizcedir. Şüphesiz herkes ingilizceyi aynı ölçüde anlayamaz ama, sayfalardaki resimleri rahatca anlayabilir. Bu nedenle ingilizce bilsin- bilmesin yüreği kaldırabilenlere adresleri açıp bakmalarını salık veririm. İnsanlar bu resimlere bakarlarken hemen Abu- Garib’den yansıyan fotoğrafları düşüneceklerdir. Ve ardından, Abu- Garib’deki veya Guantanamo’daki veya bir başka bilinmeyen merkezdeki uygulamaların hiçte istisna ve hatta günümüze ait olaylar olmadığını, vahşetin tarihi- kültürel kökleri bulunduğunu hemen anlayacaklardır.

yazının tamamına ve adreslere ulaşmak için adresler e git + bak: Irkçılık, Faşizm

 

İslam inancını sıkmabaşa hapsederek mutlak iktidar peşinde koşan Vashington bağlantılı AKP hükümeti, ne Filistin, ne Irak, ne Afganistan halklarının ve ne de kendi insanlarının uğradıkları ırkçı-ayrımcı şiddet ve baskılar karşısında sesini yükseltmektedir. İktidarın başındaki faşist tabiatlı din tüccarı karakterlerin Müslümanlıkları, sıkmabaşın sınırlarını aşamamaktadır. Bunun en somut kanıtlarından biri şudur: İsveç yönetimi, göçmen bir Müslüman vatandaşını Guantanamo'dan kurtarmak için yeri yerinden oynatırken, aynı konumdaki vatandaşı için Türkiye Cumhuriyeti yönetimi sessizliğini korumuştur. Sözkonusu Türk, İsveç vatandaşından çok sonra Guantanamo'dan kurtulabilmiştir... Aynı gerçeğin son kanıtlarından biri, hiçbir alakası olmadığı halde 11 Eylül provokasyonu ile ilgili olarak tutuklanıp işkence gören İbrahim Türkmen'in İslam tüccarı hükümet nezdinde sahipsizliğidir. Türkiye'de İbrahim Türkmen'den kimsenin haberi bile olmazken, ABD'nin Anayasal Haklar Merkezi (Center for Constitutional Rights) bu Türk insanına sahip çıkmıştır... İbrahim Türkmen'in savunması ile ilgili video görüntüsü ve olayla ilgili ingilizce metin, sözkonusu merkez tarafından Sinbad'a yollanmıştır. Metni çevirecek zaman olmamıştır ama, görüntülerin biri aynızamanda türkçe sözlüdür. İyi izlemeler dileğiyle- Yusuf Küpeli, 2008-02-19 (devamı için tıkla)

Supporter,
Last week, the Center for Constitutional Rights went to court to fight the Bush administration's post-9/11 racial profiling and round-ups of hundreds of immigrant Muslim, Arab, and South Asian men in the New York area.

Click here to watch a video of CCR attorney Rachel Meeropol and lead plaintiff Ibrahim Turkmen talking about the case... click here

 

Sinbad, bilgi denizinde bir yelkenli  http://www.sinbad.nu/ 

 

bu katagori de yeralmış olan önceki metinlere ulaşmak için İNSAN HAKLARI I'e tıkla

Not: İçinden bazı paragrafları aşağıya yerleştirmiş olduğum göreceli uzun metin, 12 punto ile 33 A4 sayfası tutmaktadır. Aslında, broşür olarak ta adlandırılabilecek bu metne ara başlıklar yerleştiremedim. Uzunluğuna ve ayrıca bazı farklı başlıklarla anlatılması gerektiği düşüncesi verebilecek paragraflar barındırıyor olmasına karşın, metnin her satırının birbiri ile bağlantılı olduğunu, anlatımın tam bir bütün oluşturduğunu, ve yazılanların tümüyle okunmasında yarar olabileceğini düşünüyorum. Ayrıca şüphesiz, buradaki bilgilerin mümkün olduğu kadar çok kişiye yayılmasında büyük fayda olacağına inanıyorum. Dilerim metni sonuna dek okur, arkadaşlarınıza, tanıdıklarınıza salık verirsiniz. Saygılarımla.- Yusuf Küpeli

 

Yusuf Küpeli, Evren’de bir nokta olan küçük mavi gezegenimizin yokedilişi üzerine

(...) Yeni yaşanabilir gezegenler bulup oralarda koloniler kurma fikri genel olarak doğru olmakla birlikte, bilgilerine ve anlayabildiğim kadarıyla evrenin yaradılışı ile ilgili düşüncesine derin saygı duyduğum Hawking’in sözkonusu -dünyayı en geç ikiyüz yıl içinde terketme- düşüncesindeki eksiklik ve çarpıklık, yukarıdaki paragrafta açıklanan gerçekte gizlidir... Gelecek yüz veya en çok ikiyüz yıl içinde bu dünyadan kaçarak başka gezegenlerde koloniler kurabilecek olanlar, aslında, ısınma ve sera etkileriyle gezegenimizde yaşanmakta olan doğal felaketlerin birinci derecede sorumlusu olan varlıklı yönetici elitten, ve yine nükleer bir yokoluş korkusunu insan soyuna yaşatmakta olan aynı emperylist yönetici elitten, azami kâr motivasyonu ile doğayı acımasızca yoketmekte olan yönetici elitten başkası değildir...

(...) Yukarıda özetlenmiş olan gerçek durumun perspektifinden Stephen Hawking’in görüşlerine, gelecek yüz, veya ikiyüz yıl içinde bir başka gezegene taşınma düşüncesine bakınca, bunda, emperyalist Batı’nın, uluslarüstü tekellerin üst yöneticilerinin, günümüz dünyasındaki politik gelişmelere yön verebilen emperyalist yönetici elitin endişelerini, ve kendi yaratmış oldukları felaketten kaçıp kurtulma düşlerini hemen görebiliriz. Çünkü, Malthusianizm’in ve Sosyal Darvinizm’in derin izlerini taşıyan bu elitist düşünce tarzında, farkedilmiş olacağı gibi, ne sera etkisi yaratarak doğayı mahfetmekte olan fosil enerjilere dayalı egemen endüstrilerden, ne bu endüstriler sayesinde azami kârlar sağlamakta olan tekellerin yeni temiz enerji kaynaklarına geçişi engelleme çabalarından, ne nükleer silahları denetimleri altında tutan yönetici elitten, ve ne de bunların suçları sonucu felaketlere ve ölüme sürüklenmekte olan milyarlardan sözedilmektedir...

(...) Yukarıda da ifade etmiş olduğumuz gibi, ulusal ve uluslararası düzeyde adaletli bir sosyal düzen kurulacak olurlarsa, nükleer savaşın çıkması için nedenler zaten ortadan kalkacaktır. Doğal süreçlerin insan eliyle bozulması engellenecek olursa, kuyruklu yıldız veya devasa meteorların çarpması gibi uzaydan bir felaket gelmeyecek olursa, bazı bilim adamlarının hesapları ile içinde olduğumuz Milky Way Galaxy’sinin (Samanyolu Galaksisi) üzerine saatte 400 bin kilometre hızla yaklaşmakta olan en yakındaki Andromeda Galexy’nin -sistemi bütünüyle yokedici- çarpışı üç milyar yıl sonra gerçekleşmeyecek olursa, üzerinde olduğumuz planetin daha 4.5 milyar yıl ömrü vardır...

(...) Asıl konumuz ne biyolojik evrim ve ne de hominid olmasına karşın, bunlardan kısaca ve en kalın çizgileriyle sözetmemizin nedeni, insan soyunun doğa üzerindeki tahribatının korkunçluğunu daha iyi kavrayabilmek içindir. Bir parçası olarak içinde varolduğu doğanın ve sonuçta insanın nasıl yüzmilyonlarca yılı alan bir süreç içinde şekillendiğini kavrayamadan, ve birçok alanı, türü, -bilim adamlarının ifadeleri ile- uzay kadar dahi keşfedilememiş olan mükemmel ve alabildiğine zengin oluşumun gökten zembille inmediğini bilmeden, doğal zenginliklerin öyle heryere ve herşeye “egemen” bir güç tarafından hemen yaratılmadığını kavramadan, insan eliyle sözkonusu zenginliğe yönelik tahribatın önemini, büyüklüğünü, korkunçluğunu, ve geriye döndürülemezliğini anlayabilmeye olanak yoktur. Özellikle son 30- 40 yıl içinde hızı ve büyüklüğü olağanüstü artmış olan yıkım, malesef tüm hızıyla sürdürülmektedir. Ve bu gerçeği gören, ve doğal yıkımdan birinci derecede sorumlu olan birileri, mali-sermaye güçlerinin elit yöneticileri ve onlarla bağlantılı birtakım bilim insanları, panik halinde bir an önce bu tecavüz etmiş oldukları gezegenden başka bakir gezegenlere kaçabilmeyi, en geç ikiyüz yıl içinde kaçabilmeyi düşlemektedirler...

Görüldüğü gibi sözkonusu ekolojik denge değişiklikleri, ve insan oluşumu, milyarlarca, yüzmilyonlarca, milyonlarca, yüzbinlerce yıl içinde gerçekleşmişlerdir. Bu gerçeğe karşın, 1700’lü yılların başında birinci endüstri devriminin başlaması ile, doğal dengelere dışarıdan, insan eliyle giderek artan bir müdahale başlamıştır. İnsan, doğal dengeleri, kendi yaşam alanını, iğmesi giderek artan bir hızla bozmaya başlamıştır...

(...) Birinci endüstri devriminin asıl gıdasının Karbon zengini kömür olması, hem buharlı makinelerin, ve hem de daha fazla makine için demir üretiminin kömüre gereksinim duyması sonucu, insan soyu tarafından atmosfere giderek artan ölçülerde Karbondioksit gazı salınmaya başlanmasına neden olmuştur. Örneğin, ABD’de ilk kez 1748 yılında...

(...) Petrolün 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren iğmesi artan bir hızla değişik endüstri dallarında ve enerji sektöründe yeralması, petrol ürünleri ile işleyen araçların ve savaş aygıtlarının insan yaşamında egemen olması, atmosfere Karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınımını daha da hızlandırıp yoğunlaştırmıştır... İşlenmemiş, ham petrolde, yüzde 83- 87 oranlarında Karbon...

(...) Yukarıda da özetlenmiş olduğu gibi, insan olmasa da doğal dengeler değişeceklerdi şüphesiz ama, sözkonusu süreç yüzmilyonlarca yıl içinde ve yeni dengeler yaratarak gelişecekti... Özellikle son otuz yıl içinde -insan ve diğer canlılar için elverişli- tüm mevcut doğal dengelerin insan eylemleriyle güçlü biçimde bozulmasının, ve bozulmanın iğmesi artan bir hızla sürmekte olmasının sonuçlarının nereye varabileceği...

(...) Örneğin, dünyanın kaynaklarını vahşice sömüren ve tüm pazarları denetleyen bir avuç tekelin asıl politik merkezi olan ABD’nin, günümüzün en büyük emperyalist gücü ABD’nin, nüfusu yeni 300 milyonu biraz aşmış ABD’nin  petrol tüketimi, ve dolayısıyla atmosfere Karbon salınımı, Japonya’nın, milyarlık Çin’in, yine milyarlık Hindistan’ın, Rusya’nın, Almanya’nın, Brezilya’nın toplam tüketimine ve salınımına eşittir yaklaşık olarak. Yani ABD, tek başına bu ülkeler kadar dünyamızı, atmosferi kirletmektedir, ve buna ek olarak ABD’nin nükleer silah kapasitesi, dünyamızı defalarca yokedebilecek güçtedir. Yine ABD, uzayı nükleer başlıklarla doldurduğu gibi, şimdi bir de, kısaca HAARP adını alan bir proje ile doğayı yokedici, yıkıcı bir silaha dönüştürmeye çalışmakta ve bu işin gelecek on yıl içinde tam kapasite ile kullanılabileceğini hesaplamaktadır...

(...) German Watch’ın Aralık 2009’da basıp yayınlamış olduğu Global Climate Risk Index (Küresel İklim Riski Cetveli) başlıklı araştırmaya göre, 1990- 2008 yıllarında iklim değişikliği sonucu yaşanmış olan doğal felaketlerden sırası ile en çok zararı Bangladesh, Myanmar (Burma), Honduras, Vietnam, Nicaragua, Haiti, Hindistan, Dominik Cumhuriyeti, Filipinler, ve Çin görmüşlerdir. Siz bunlara, 2008 Ağustos sonuna doğru...

(...) Kısacası zengin Batı, yardım konusunda ağır davranmanın ötesinde, başka akıl almaz işlere de imza atmaktadır. Yaşanan en dramatik, en üzüntü verici olay, Pakistan’ın güneydoğusundaki Sindh eyaletine konumlanmış olan ABD kontrolundaki Shahbaz Hava Üssü’ne yardım uçaklarının inişine izin verilmemiş olmasıdır. Evet, yanlış anlamadınız, veya yanlış yazmıyoruz, Amerikalılar yardım uçaklarının üslerine inmesine izin vermemişlerdir... (...) Bunun ötesinde, aynı üsteki Amerikalı yetkililer, “The Asian Human Rights Commission”un ve Pakistanlı subayların bildirdiklerine göre, denetimlerindeki hava üssünü nehir taşkınından koruyabilmek için, suları insanlarla meskun alanlara yönlendirmişlerdir...

(...) Atmosfere karbon salınımından, dolayısıyla küresel ısınmadan, ve bununla bağlantılı doğal felaketlerden birinci derecede sorumlu olan ABD yönetimi, eloktromanyetik savaş yöntemi ile havayı değiştirerek kitlesel yokedici bir silah haline getirme amacıyla HAARP (High Frequency Active Auroral Research Program) adıyla çalışmalar başlatmıştır ve 2020 yılında, yani on yıl içinde bu yeni silahını tam kapasite ile kullanmayı hesaplamaktadır...

(...) “Climate Change Affects Biodiversity” başlıklı metinde yeralan Kuzey Kutbu (Arctic) buzulları ile igili grafiğe göre, “1980 yılında yaklaşık 8 milyon kilometre kare alanı kaplayan buzullar, sonraki yıllarda azalma göstermişler, 1996 yılında tekrar aynı düzeye gelmişler, ve ardından hızla eriyerek 2006-2008 yılları arasında yarı yarıya azalarak 4 milyon kilometre kare düzeyine yaklaşmışlardır.

(...) “Kaza” adı verilen tüm bu cinayetlerin en korkuncu, içinde olduğumuz 2010 yılının 20 Nisan günü, yaklaşık 09:45 sularında, Meksika Körfezinde, Mississippi Deltası’na yakın bir yerde, denizin 600 metre derinliğinde başlamıştır, ve halen, bu satırların yazılmakta olduğu 2 Eylül günü felaket sürmektedir... (...) Hemen hemen dört ay, ya da yaklaşık 120 gün boyunca, -canlı zengini- Meksika Körfezine hergün 5.000 varil ham petrol karışmıştır, ve bunun yüzde 80’i halen...

(...) Zimmer’in anlatımı ile, yaşanmakta olan petrol felaketi nedeniyle Meksika Körfezi’nde varolup ta gözden kaçan diğer ciddi felaket, bu yaz başgösteren Oksijen eksikliğidir. Körfez’in bazı bölümlerinde, balıkların ve diğer deniz canlılarının yaşamlarını sürdüremelerine yetmeyecek düzeyde az Oksijen bulunmaktadır. Körfez suyundaki Oksijen eriyiği -sözkonusu petrol felaketinin dışındaki nedenlerle- kaybolmaktadır. Bu olay, 1970’li yıllarda başlamış, ve her yaz büyüyerek, giderek daha fazla alanı kaplayarak tekrarlanmıştır, ve sürmektedir...

(...) Bilim adamlarına göre, dünya boyunca okyanuslardaki Oksijen eriyiğinin azalmasının iki temel nedeni vardır. Birincisi, suların giderek ısınıyor olmalarıdır. Kolayca farkedilemeyen ikinci neden ise, denizlerin içlerindeki canlılar için gerekli Oksijeni yüzeylerinden alıyor olmaları ile ilgilidir. Denizler, gerekli Oksijeni...

(...) Eğer Karbon salınımı hemen durdurulamazsa, okyanuslardaki düşük Oksijen düzeyi, dünyamızın geleceği açısından kaçınılamaz kötü sonuçlara yolaçacaktır. Danimarkalı bir grup araştırmacının yayınına göre, Karbondioksit salınımı 2100 yılında sıfır düzeyine indirilecek olsa bile, gelecekteki bir-kaç bin yıl boyunca okyanuslardaki Oksijen seviyesindeki düşüş, yüzde otuzu düzeyine ininceye dek sürecektir. Okyanuslardaki Oksijen oranının tekrar eski seviyesine dönebilmesi için, en az 100 bin yıl geçmesi gerekecektir ama, ozaman bile tam bir geriye dönüş gerçekleşmiş olmayacaktır...

(...) Fakat yine de, insan soyunun, özellikle azami kârdan başka motivasyonu olmayan tekellerin ve bunların boyunduruklarına koşulmuş yöneticilerin gezegenimizin doğasına vermekte oldukları zararlar, yukarıda özetlemiş olan gerçeklerle sınırlı değillerdir. Örneğin, temelleri Paleozoic Çağ içinde (bundan 542- 251 milyon yıl öncesi) atılıp, asıl olarak Paleozoic Çağ’ın sonu olan Permian Dönemi içinde (bundan 258- 245 milyon yıl öncesi) gelişen, yani en az yaklaşık 250 milyon yıllık bir geçmişi olan, bu süreç içinde -bilim insanları tarafından- halen birçoğu bilinemeyen binlerce, milyonlarca türü geliştirip bunlara barınak sağlayan, ve gezegenimizin akciğerleri olarak adlandırılan Amazon Ormanları’nın... 

(...) Uzmanların ifadelerine göre bizler, yağmur ormanlarının yokedilmelerine bağlı olarak, günde 137 bitki, hayvan ve böcek (insect) türünü yitirmekteyiz. Bu, yılda 50 bin türe eşittir. Yağmur ormanlarındaki türlerin kaybolmaları, yaşam için tehlike oluşturan birçok hastalığın ilacının kaybolması anlamına gelmektedir. Şimdiye dek reçete ile satılan 121 ilac, sözkonusu ormanlardaki ağaçlardan üretilmişlerdir. Batı eczacılığının ürettiği ilaçların yüzde 25’inin kaynağı yağmur ormanlarıdır. Ve yağmur ormanlardaki ağaçların ancak yüzde 1 kadarı test edilebilmiştir.

(...) Dünya değerlerinin yarısından fazlası, tahminen en az 10 milyon bitki, hayvan, ve böcek (insect) türünün yarısından fazlası, tropik yağmur ormanlarında yaşamaktadır. Dünyamızdaki temiz suların beşte biri Amazon Çanağı’nda bulunmaktadır. Bir hektar (10.000 metre kare) içinde 750 ağaç tipi ve 1.500 daha yüksek bitki türü bulunmaktadır. Gelişmiş dünyanın gıdalarının yüzde 80’i yağmur ormanları ile bağlantılıdır ve bunların arasında -adları uzun bir liste oluşturacak- onlarca ve onlarca leziz meyva türleri vardır. Yağmur ormanlarında 3.000 çeşit meyva bulunmaktadır, ve Batı dünyası bunların ancak 200 tanesini kullanabilmektedir. Buna karşın, yağmur ormanlarında yaşamakta olan yerliler, sözkonusu meyvaların 2.000’i aşkınını kullanmaktadırlar...

(...) Daha önce ifade edilmiş olduğu gibi 1950 yılında dünyamızın karalarının yüzde 15 kadarını kaplayan yağmur ormanları, günümüzde ancak karaların yüzde 6 kadarında bulunmaktadır. Tahrip halen sürmektedir, ve yıkım bu hızla giderse, 2020 yılında, günümüzde varolanların yüzde 80- 90 kadarı yokolacaktır...

(...) Halbuki, mevcut bilgilere göre, normal koşullarda, gezegenimizin daha 4.5 milyar yıl ömrü vardır. Ve gezegenimiz, ancak, yığınların bilinçli mücadeleleri ile kurtarılabilecektir. Hiçbir dönemde toplumsal hak arayışları ile, sınıf mücadeleleri ile doğa için mücadele bukadar iç içe geçmemişti, bir bütün haline gelmemişti. Bu artık bir varoluş-yokoluş mücadelesidir; yıkıcı güçler yıkılmadan insan soyu ne sosyal baskılardan kurtulabilecektir, ve ne de içinde varolduğumuz doğa yaşamını sürdürebilecektir... Uzayda küçük mavi bir nokta olan gezegenimiz, yaşatılmalıdır. metnin tamamı için tıkla

 

Tokların -çöpe atılan- artıkları ile beslenmeye çalışan açlar!

ve bir kısa film

 

İnsan nüfusunun yedi milyara yaklaştığı, günde 25 bin kişinin açlık nedeniyle öldüğü, ve açların sayılarının bir milyarı aştığı dünyamızda, sınırlı kaynakların çoğu silahlanmaya, emperyalist yağma savaşlarına harcanıyor. Diğer yandan, yeni temiz enerji kaynakları rahatça bulunabileceği halde, askeri-endüstri komplekslerle iç içe geçmiş, petrolden otomotiv endüsterisine ve bankacılıktan ticarete kadar her alanda devasa yatırımları olan “Yedi Kızkardeşler” gibi enerji tekellerinin tatlı kâr üstü kârları için, fosil enerjilerin kullanılması artan ölçülerle sürüyor, atmosfere karbon salınımı artarak devamediyor. Bu süreçte, sınırlı sayıda birileri kasalarını daha fazla doldururlarken, dünyamız, büyük doğal felaketlere doğru iğmesi artan bir hızla sürükleniyor. Ayrıca aynı süreç, daha da artacak olan açlığı, yeni artan hastalıkları, olağanüstü doğal yıkımları, korkunç bir toplumsal kaosu hazırlıyor.

 

Dünyanın kaynaklarını görülmemiş bir açgözlülükle talan ederek, doğayı ve atmosferi kirleterek insan soyunun çoğunluğunu büyük bir yoksulluğa, hastalıklara, köleliğe, açlığa ve ölüme sürükleyenler, kendi küçük “ütopya” adalarının sınırlarını elektronik ve “hukuki” duvarlarla çevirerek, ve körleşen toplumsal bilinçlerini ve yokolan vicdanlarını tatmin amacıyla ırkçı ideolojiler üretek, yarattıkları felaketlerin dışında kalmaya çalışıyorlar. Fakat şüphesiz, sürdürmeye çalıştıkları ahmakça şeytani (yıkıcı) egemenlik mücadeleleri, tüm dünya ile birlikte onları da yeryüzü cehenneminin “gayya kuyusu”na doğru çekmektedir, kurtuluşları yoktur...

 

Aşağıya yerleştirdiğim link aracılığıyla ulaşacağınız kısa film, tokların sofralarından çöpe giden artıklarla -sokak köpekleri gibi- beslenmeye çalışan insanları bizlere gösteriyor... Henüz toplumsal bir varlık olma ve buna uyumlu bir vicdana sahibolma özelliğini yitirmemiş insanlar için bir tokat etkisi yaratacak olan bu gerçeklik, umarım sizleri birşeyler yapmaya, kötülüklere karşı mücadele etmeye yönlendirir. Dünyamız ve açlar için, gelecekte artan ölçülerle açlığa sürüklenecekler için, bu sürecin gerisinde duran silahlanma yarışını ve savaşları durdurabilmek için motive olursunuz umarım. Dilerim, tüm kötülüklerin anası emperyalist-kapitalist sisteme karşı birşeyler yapabilmek için harekete geçme arzunuz, öğrenme ve dünyayı değiştirme azminiz artar...

 

Sözkonusu kısa film, Şubat 2006’da gerçekleşmiş olan 56ncı Berlin Film Festivali sırasında, kısa filmler yarışmasında, 3.600 yapım arasından görülmeye değer 32 film arasına girmiş, ve en iyi kısa film seçilmiştir.

 

Sonuna dek seyretmeniz yararlı olur. Fazla zamanınızı almaz...

 

Yusuf Küpeli,

4 Aralık 2009

 

Chicken a la Carte, haksızlığın filmi, tokların cöpe attıkları ile beslenmeye çalışan açlar, tıkla ve sonuna dek izle

 

Yusuf Küpeli Emperyalist Batı ve özellikle ABD tarafından kışkırtılan silahlanma harcamaları ve açlık

Bir önceki yılın, 2008'in sayıları ile dünyada yaklaşık 1 trililyon 500 milyar dolar değerinde silahlanma harcaması yapılmıştır. Yaklaşık 1,5 trililyon doları bulan silahlanma harcamalarının...

metnin devamı için tıkla

 

Yusuf Küpeli GÜNDELİK ALIŞILMIŞ İŞLER Geçmişe dönüşlerle günlük yaşamından bazı sahneler aktarmaya çalışacağım toplumda ve bu toplumun içinde varolduğu dünyamızda ilgiyi çekecek olağan dışı barışcı bir delilik bulamadığım için, hergün yaşanabilen sıradan olaylardan biri ile söze başlayacağım.

 

Yazının bölümleri: 

  • “Trajikomik”

  • İnsan hakları, valiler, çarmıhta leylek

  • Diyarbakır Cezaevi, kayıplar, yargı, AİHM 

  • Zenginler, fakirler ve ücretler

  • “Beyaz Enerji” operasyonu, generaller, çocuklar, unutulan gelecek

  • Silaha giden paralar 

  • Mafya, ekonomi, devlet kurumları ve Meclis

  • “Ulusal gelenek” 

  • Yeni bir Hitler’e gerek yok.             ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

Yukarıdaki "Gündelik Alışılmış İşler" başlıklı uzun metnin isveççesi, içinde değişik politik partilerden saylavlarında olduğu "Türkiye'de İnsan Hakları İçin İsveç Komitesi, SKT" örgütünün http://www.smkt.se/ adresli isveççe- türkçe- ingilizce web sayfasının isveççe başlangıç bölümünde "Vardagliga händelser" başlığıyla 2001 yılının başından itibaren bir yılı aşkın süre basılı durmuştur. Aynı yazı halen aynı web sayfasının Debatt (tartışma) bölümündeasılı durmaktadır (2007).

 

KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN!

Kurban edenler ve kurban olanlar

Dünya Bankası’nın 2002 yılı verilerine göre, dünya nüfusunun beşte biri, kişi başına günde 1 dolardan az, 3 milyar kadar insan ise 2 dolardan az gelirle yaşamaya çalışmaktadır. Günümüzde günde 2 dolardan az geliri olanların sayıları 6 milyara yaklaşmaktadır. UNICEF’e göre yoksul ülkelerde her yıl 50 milyonu aşkın cocuk kaybolmaktadır. Bunların 1.8 milyonu zengin ülkelerin seks kölesi olurken, 5.7 milyonu köle işçi olarak satılmaktadır. Bu sayılar aslında iskontoludur. Ve kötülüklerle, savaşlarla, yıkımlarla, katliamlarla, hastalıklarla, susuzlukla, kuraklıkla, çocuk askerlerle, ve daha hertürlü kötülükle ilgili istatistikler uzayıp gitmektedir. Gıda fiyatlarının yükseldiği ve mali krizin derinleştiği dünyamızda, yukarıda verilmiş olan sayıların ne hale gelmiş olduklarını düşünebilmek pek kolay değildir… Türkiye’de ise, 2006 yılı başındaki verilerle 18 milyon yoksul, 1 milyon aç vardır. Ya şimdi, krizin tepe yaptığı 2008 yılı sonunda durumun ne olabileceğini siz düşünün. Bu koşullarda asıl KURBANLARIN kimler oldukları ortadadır. KURBAN BAYRAMI, BU İNSANLARI KURBAN EDENLERİN BAYRAMLARI İSE EĞER, ONLARA KUTLU OLSUN DEMEK Mİ GEREKİR? ÇÜNKÜ, DİĞERLERİNİN BAYRAM KUTLAYACAK HALLERİ PEK KALMAMIŞTIR…- Y. Küpeli, 6 Aralık 2008

Dr. Cengiz Başkaya, GIDA KRİZİ

2008 Yılında ortaya çıkan gıda krizini, aslında süreklilik gösteren krizin derinleşmesi olarak algılamak gerekir. Zaten dünya nüfusunun önemli bir bölümü için gıda krizi açlık ve yetersiz beslenme biçiminde hep var. Birleşmiş Milletler verilerine göre 1 milyara yakın insan açlık çekmektedir. Temel besinlerin, vitamin ve minerallerin yeterli alınamaması biçimindeki yetersiz beslenme (buna gizli açlık da denebilir) 3 milyara yakın insanı etkiliyor. Dünya nüfusunun yarısı açlık ve yetersiz beslenme anlamında hep gıda krizi yaşıyor. Bu kavramın bu yıl ağırlıklı biçimde gündeme oturması, sorunun dünyanın zengin kabul edilen ülkelerinin alt ve orta gelir gruplarını da etkileyecek biçimde yaygınlaşması nedeniyledir. Bu tavrı medyamızın mevsim değişikleri ile ilgili algılamasına benzetebiliriz. Kışın Erzurum kar altında kalalı 2 ay geçtikten sonra İstanbul'a 2 santim kar yağdığında “Kış geldi!”  diye bağıran televizyonları ve gazete manşetlerini hatırlayalım. Birleşmiş Milletler'in tahminlerine göre 2007 yılında her gün 18 bin çocuk açlığın doğrudan ve dolaylı sonuçları nedeniyle öldü. Yeterli beslenmediği için bedensel ve mental açıdan gelişemeyen ve ilerde uygun beslenme koşullarına kavuşsa bile çocuklukta yaşadığı açlığın yarattığı hasarları ömür boyu taşıyacak yüzmilyonlarca çocuk hesabın dışında.

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, Dünya Beklenen Gıda Savaşlarına Doğru mu Gidiyor?

Dünyanın Çoğunluğu Açlığa Doğru Sürükleniyor

Biyoyakıt Üretimi Tahıl Fiyatlarını Artırabilir

Türkiye’de Buğday Fiyatları Dünya Fiyatları İle Paralel Gidiyor

Dünya Buğday Stoklarında Daralma Yaşanıyor

Dünyada Buğday Ekim Alanları Daralıyor mu?

Dünyada ve Türkiye'de Buğday Üretimi İklime Bağlı

Kentlere Göçler, Besin Fiyatlarını Artırıyor

Dünya Tarımı Unuttu, Tarım dışı Teknolojilere Takıldı

Buğday Fiyatlarındaki Artışlar Sosyal Sorunlar Yaratabilir

Buğday Stratejik Bitkidir

Küresel Ölçekli Politikalar Geleceğin Sorunlarının da Habercisi Gibi

Ne Yapmalı?                  

Yusuf Küpeli, Unutulan gün ve gelecek: “Uluslararası Çocuk Günü” ve çocukların durumu üzerine kısa notlar

Militarizmin, savaşların, soykırımların, talanın, sömürünün her türlüsünün egemen olduğu bir dünyada, çocukların, veya insan soyunun geleceğinin umursanmaması sonderece doğaldır...

(...) Önce, 14 Aralık 1954 günü, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 836(IX) numaralı kararıyla, tüm ülkelerin kurumlarına, çocuklar arasında kardeşlik ve anlaşma günü olarak bir “Uluslararası Çocuk Günü” kabuledilmesi tavsiyesinde bulunulmuştur. Bu günün, dünya çocuklarının refahı için düşüncelerin ve eylemlerin üretildiği bir gün olmasını ayrıca istenmiştir... “Çocuk Hakları Bildirgesi”nin ilanedildiği 20 Kasım 1959 ve yine “Çocuk Hakları Üzerine Anlaşma”nın imzalandığı 20 Kasım 1989 günü münasebetiyle, her yılın 20 Kasım günü, “Uluslararası Çocuk Günü” olarak kabuledilmiştir... Ve 2000 yılında dünya liderleri, bin yılın gelişme hedefi olarak, en geç 2015’e dek, HIV/AIDS belasının yayılmasını engellemeyi, dünyanın tüm çocukları için ilk öğrenimi sağlamayı önlerine hedef olarak koymuşlardır…

(...) Clarie O’Kane imzasını taşıyan “Child Rights Situation Analsis” başlıklı ve Kasım 2006 tarihli göreceli uzun rapora göre, 2004 yılında, dünya da milyonlarca çocuk evsizdi. Sahra’nın güneyinde kalan Afrika ülkelerinde, Asya’da, Latin Amerika’da ve Karaib Adaları’nda, 2003 yılı itibariyle, 143 milyon öksüz-yetim çocuk evsiz yaşamaktaydı. Orta ve Doğu Avrupa’da ise 1,5 milyon çocuk evsizdi… Aslında, aynı olayla ilgili gerçek sayılar bu verilerden yüksek olmalıydı. Çünkü...

(...) Sayıları arttıkça kuru istatistiki verilere dönüşen ve özellikle çocuklar ile kadınları kurban olarak seçen insani trajediler sayılmakla bitecek gibi değildir ve Türkiye insanı da bu kötülüklerin dışında kalamamaktadır... UNICEF’in 2006 yılı Türkiye raporuna göre, 2004 yılında ülkede toplam nüfusun yüzde 25,6’sı, yani yaklaşık 18 milyon kişi derin bir yoksulluk içindeydi ve çocukları için yardıma muhtaç durumdaydı. Yine aynı rapora göre, 2002 yılı verileriyle, 6 ile 14 yaş arasındaki çocukların yüzde 4,2’si ve 15 ile 17 yaş arasındaki çocukların ise yüzde 28’i çalışmaktaydı...

Yavuz Bülent BAKiLER

Sivas'ta Yoksul Çocuklar

 

Sivas'ta Ulu Camii avlusunda çocuklar
Yalvaran gözlerle etrafa baka baka
Açıyorlar küçük esmer avuçlarını:
-Emmilerim sadaka! Emmilerim sadaka!

                                 xxx
Hükümet konağının yanında biri
Bir kemik kalmış bir deri...
'Boya cila yimbeş, boya cila yimbeş' diye ağlıyor
Ve daha fırça bile tutamıyor elleri.

                                xxx 

Garipler Pazarı'nda körpe çocuklar
Yorgunluktan güzelim yüzleri al al...

Öldüren bir çığlık dudaklarında:
-Boş hamal!boş hamal!boş hamal!

                                xxx

(...)

Gökteki yıldızlar kadar sayısız
 Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları
 Anladım farkınız yok koparılmış başaktan!
 Alın bu gözleri benden, alın bu yüreği artık
 Utanıyorum yaşamaktan.     
(şiirin tamamı için tıkla)  

HIRSIZLIK! UTANMAZLIK! 18 Kasım 2008 günü tesadüfen keşfettim...

“Ekim Devrimi’ne dek Gürcü halkının tarihi üzerine kısa notlar;  ‘altın post’, Ksenefon, Gürcüler, Lazlar, Osetler, diğer halklar ve büyük güçler” başlıklı göreceli uzun yazımı, Ağustos 2003’de Sinbat’a yerleştirmiştim. Gördüğüm bazı imla hatalarını ise 5 Aralık 2003 günü düzeltmiştim...

Bu gün (18-11-2008) tesadüfen, aşağıda adlarını ve adreslerini vereceğim ve ayrıca bütününü kendi metnimin altına yerleştireceğim hırsızlıkları keşfettim... Sözkonusu hırsızlık metinler, cümle cümle, hiç değiştirilmeden aşağıdaki yazımdan alınmışlar ve kaynak gösterilmemiş. Yani, emek vererek hazırladığım metin, cümle cümle, kelime kelime çalınmış ve bir de sonuna uydurma ırkçı bazı ekler yapılmış? Bunu hangi ahlaksız tipler yapıyorlar ve nasıl “Vikipedi, özgür ansiklopedi http://tr.wikipedia.org/wiki/Gürcistan_tarihi” adına yayınlayabiliyorlar, bilemem? Fakat araştıracağım şüphesiz...

Bu yapılan da yetmiyor, diğer bazı ahlaksızlar, ya da wiki adlı ansiklopediyi hazırlayan ahlaksız tiplerle ilintili diğer bazı ahlaksızlar, bu çalıntı metni alıp, “wiki asiklopedi’den alındı” yalanıyla yeniden “sözlük” olduğu iddiasındaki bir sayfada, “Genel başvuru ve bilgi sitesi” olarak tanıtılan baykuş sembollü “Türkçe Bilgi” adlı site de, “Gürcistan Tarihi hakkında bilgi http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/G%C3%BCrcistan_tarihi” başlığı ile gerçek kaynağı göstermeden basıyorlar...

Böyle bir işin ahlaki açıdan zimmete para geçirmekten, banka kasası boşaltmaktan ne farkı vardır? Bu işleri yapanların kişi olarak namusları, onurları, ve insan emeğine saygıları yoksa eğer, ki anlaşıldığı kadar yoktur, bu tip ahlaksızlıkları internet ortamında denetleyecek kurumlar da mı yoktur?

Saygılarımla  Y. Küpeli

(metnin tamamına ulaşmak için tıklayın)

Başkaldırının halkın ortak iradesi ile planlı, düzenli ve örgütlü biçimde yürütülmesi için, Mustafa Kemal’in insiyatifi ile 23 Nisan 1920 günü TBMM’si Ankara’da ilk kez toplandı. Mustafa Kemal, bu en önemli başkaldırı gününü çocuklara, gelecek nesillere armağan etti... Fakat günümüzde uluslarüstü tekeller, emperyalist güçler yalnız Türkiye’de değil, neredeyse dünyamızın tüm köşelerinde egemen konumdalar. Özellikle çocukların ve kadınların durumları gittikçe daha da kötüleşmekte. O nedenle 23 Nisan’ın bir bayram olarak değil, bir mücadele günü olarak, yaşanan kötülüklerin anımsanması günü olarak algılanması gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle, ayrıntılı bir metin hazırlama olanağı bulamamış olsamda, çocukların gerçek durumları üzerine dikkatleri toplayan 25 Nisan 2000 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ni ve Meclis sayfasından alınmış Meclis tarihi ile ilgili kısa bir metni Sinbad’a yerleştiriyorum- Yusuf Küpeli, 23 Nisan 2007

 

Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocukların Satılmaları, Çocuk Fuhşu  
ve Pornografisi Konusundaki İsteğe Bağlı Protokol

yukarıdaki ile bağlantılı metin:

Yusuf Küpeli, Demokrasi, faşizm, inanç sömürüsü, Köşk'te türban ve Mango, ve kadınların ve çocukların gerçek durumları üzerine notlar

 

BU DUYARSIZLIK İNSANI ÖLDÜRÜR! YA DA BÖYLE TOPLUMLAR ÖLÜME MAHKUMDURLAR!

EĞER YIĞINLARIN SAĞLIKLARINA, YAŞAM HAKLARINA, GELECEKLERİNE YÖNELİK BUKADAR BÜYÜK BİR KÖTÜLÜK, KİTLE KATLİAMINA TAM TEŞEBBÜS OLAYI BİLE GENİŞ YIĞINLARI SOKAĞA DÖKMEK İÇİN YETERLİ OLAMIYORSA, O TOPLUM ÖZGÜR VE BAĞIMSIZ OLMA İNSİYATİFİNİ TOPTAN YİTİRMİŞ DEMEKTİR. BÖYLE BİR TOPLUM KÖLELİĞE MAHKUMDUR... devamını oku  bak: İnsan Hakları

 

 

Yusuf Küpeli, Yalanın ve ikiyüzlülüğün kısgacında “insan hakları”  Yukarıdaki satırlar İncil’den alınma değillerdir. Sözkonusu iki güzel cümle, Altında Amerika Birleşik Devlerleri’nin, Büyük Biritanya’nın, Fransa’nın, Federal Almanya’nın, Türkiye’nin ve daha onlarca ve onlarca büyüklü küçüklü devletin onayı olan 10 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin birinci maddesidir. Ve malesef sözkonusu bildirge de yeralan gerçekdışı tatlı dilekler bu birinci madde ile başlayıp, 30ncu madde ile tamamlanmaktadırlar. Ya da sözkonusu otuz maddenin bir teki bile günümüz dünyasında yaşanmakta olan gerçekleri yansıtmamaktadır… Ve insan olarak yaşamımızda gerçekten utanılacak birşey varsa eğer, o da ABD emperyalizminin ve ortaklarının egemenliğindeki haksızlıklarla dolu bir dünya da yaşıyor olmaktır. Aydın olanların, halkların yüreğinde yer edinebilecek gerçek aydınların birinci görevleri, bu emperyalist haksızlıklara karşı çıkmak olmalıdır... Yeryüzünde böyle aydınlar da vardır ve 2005 Nobel edebiyat ödülünün sahibi Harold Pinter...

 

 

Yusuf Küpeli, Radyasyon yüklü mantar bulutunun altında ani, yavaş, tarifsiz acılarla ölümün adı: Hıroşima ve Nagazaki! Ve sürmekte olan tehlike!

"Saçlarım tutuştu önce, 
gözlerim yandı kavruldu. 
Bir avuç kül oluverdim, 
külüm havaya savruldu. 

Benim sizden kendim için 
hiçbir şey istediğim yok. 
Şeker bile yiyemez ki 
kâat gibi yanan çocuk."

- Bundan 60 yıl önce

...siyah bir bulut 8 bin metreye dek yükseldi. Bulutun tepesinde şekillenen radyasyon yüklü mantar kafası deniz seviyesinden 12 bin metre ve belki de daha yüksekteydi. ...5 Ağustos 1945: “Dün ziyaretimize amcam geldi, evimizi neşeye boğdu. Herzaman böyle geçebilse çok iyi olacağını düşündüm. Yarın çevre temizliği yapacağız. Elimden gelenin en iyisini gerçekleştireceğim.”

- Neden Hıroşima ve Nagazaki?

Gazete, “Bu dünyaya bir uyarıdır!”, manşetini atmıştı. Anlaşılacağı gibi, “ayağınızı denk alın, dünyanın yeni egemeni ABD mali- sermayesidir!”, denilmişti... Sato, 13 temmuz 1945 günü Sovyetler Birliği yetkililerine başvurarak, ABD ile aralarındaki savaşın bitirilmesi için arabulucu olmalarını istemişti... Yalta Konferansı (4-11 şubat 1945) sırasında, Almanya’nın teslim olmasından en geç iki- üç ay kadar sonra Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesi konusunda anlaşmaya varılmıştır. Bu ise Sovyetler Birliği’nin Uzak Doğu’da kazanılacak zafere ortaklığı ve sonuçta başta Çin’de olmak üzere kurulacak barış üzerinde de söz sahibi olması anlamına gelmekteydi. Özellikle Çin üzerinde kendine göre “tatlı” düşlere sahip olan ABD yönetimi, bu bölgede kurulacak yeni düzenle ilgili hertürlü süreçten Sovyetler Birliği’ni uzak tutmak, ve aynı nedenle Yalta Konferansı’nın kararlarını geçersiz kılmak için şok bir darbeyle savaşı görüşmesiz bitirmek istemişti.

- Günümüzde nükleer tehlike azalmış değil, artmıştır

McNamara, “Zaman lehimize işlememektedir!”, diye sözlerini bağlamaktadır.

 

Yusuf Küpeli, Batı yönetimlerinin “insan hakları savunuculuğu” gösterileri ve Türkiye yönetiminin tavrı  üzerine not CIA’nın işkence uçakları Avrupa semalarında kurbanlarının duyulamayan çığlıkları ile uçarlarken, uluslararası sularda yük veya yolcu gemisi kamuflajlarıyla seyreden gemilerde özel işkence eğitimi görmüş ABD ajanları kurbanlarını gırtlaklarlarken, dört yıldır Guantanamo üssünde insanlar tüm uluslararası denetimlerden yoksun ve yargısız olarak değişik işkenceler görürlerken, ABD ve güdümündeki diğer Batılı merkezler Türkiye, İran ve diğer benzeri ülkelerle uğraşmaktadırlar. Bu ülkelerin yöneticilerinin sütten çıkmış ak kaşık olduklarını, sözkonusu ülkelerde de politik cinayetler işlenmediğini, işkence olmadığını kimse iddia edemez ama, sadece bu ülkelerin yönetimlerinin derin bir ikiyüzlülükle suçlanmalarının tek amacı, asıl büyük emperyalist suçları örtbas edebilmektir.

 

Yusuf Küpeli, Yakin tarih, sıradan bazı yalanlar ve birtakım çağdaş “demokratlar” üzerine genel kısa sözler

 

1- Yalanın büyüğü ve suç ortaklığı üzerine kısa açıklamalar ...suç, gizlilik ve yalana gereksinim duyar. Ortak suçtan kurtulmanın en kolay yolu da bir kurban, günah keçisi bularak işten sıyrılmaktır.

 

2- Yalanın Günümüz Türkiyesi’nde yankılanan sıradan bazı örnekleri ve çağdaş “demokratlar” üzerine (...) Aslında “ben” kimim ki, cancekişen koskoca Osmanlı yönetiminin, bu yönetimi kullanan Alman emperyalizminin, Ermeni burjuvazisini kullanan yarı- emperyalist Çarlık Rusyası’nın, Anglo- Amerikan emperyalizminin ve Fransız emperyalizminin tüm suçlarını “Türk ve Kürt halkları adına” omuzlarıma alıveriyorum? Aslında “ben” bir kapı mandalı bile değilim ama, yalanın ve şantaj politikalarının kapılarını aralamakta usta emperyalist merkezlerin ellerine geçirdikleri küçük geçici bir eldivenim sadece. Suçyerindeki parmak izlerini gizlemeye yarayan ve kullanıldıktan sonra kaldırılıp atılacak şeffaf plastik ince bir eldiven... (...) “Kahramanlığın” böylesinin, engzisyona rağmen “dünya yine de dönüyor” diyen Galilei Galileo’nun bilimsel dürüstlüğüyle, cesaretiyle, ya da Moskova önlerine dek gelmiş tüm Avrupa’ya egemen Alman Nazizmi’ne karşı, Türkiye hapishanelerinde hala işçi sınıfını ve Sovyetler Birliği’nin savunmaya devameden Nazım Hikmet’in ezilenlerden yana başkaldırısıyla uzaktan yakından ilişkisi olamaz... ayrıca bak: Türkiye- politika- ekonomi- tarih

 

 

Gazetecilerin haklarını düzenleyen 212 sayılı yasanın kabulünün 45. yıldönümü kutlanıyor

Yalanın ve emperyalist saldırganlığın egemen olduğu bir dünyada insanların hava- su- ekmek kadar gerreksinim duyduğu nesnelerden biri de doğru haberdir sanırım. Doğru haberin taşıyıcıları ise, ruhunu mali sermaye guruplarına, emperyalist merkezlere satmamış dürüst gazetecilerdir.  Balkanlar'da, Kafkaslar'da, Ortadoğu'da, Irak'ta ve dünyanın başka köşelerinde yüzmilyonlarca ABD Doları yatırılarak gazetecilerin, basının satınalınabildiği koşullarda dürüst kalabilmek kolay değildir. Ve sonuçta böyle bir dünyada dürüst gazetecilik veya habercilik giderek en tehlikeli işlerden biri olmaya başlamıştır... Yarın, 10 Ocak 2006'da "Dünya Çalışan Gazeteciler Günü" kutlanırken, gazeteci cinayetleri devametmektedir. Bu tarihten iki gün önce, 8 Ocak 1996'da Metin Göktepe polisler tarafından dövülerek öldürülmüştür... Yine 1 Şubat 1979 günü öldürülen tanınmış gazeteci Abdi İpekçi'nin asıl katilleri açığa çıkartılmaz ve ceza almazlarken, tetikçilerden Ağca'da hapishaneden çıkmaktadır... Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün açıklamasına göre, 2005 yılı içinde dünyada 63 gazeteci öldürülmüştür. Bunların 24 tanesi işgal altındaki Irak'ta öldürülmüşlerdir. ABD- İngiliz ortak işgalinin başladığı Mart 2003'ten 2005 sonuna dek Irak'ta 76 gazeteci öldürülmüştür...

 +  

Yusuf Küpeli, Ağca ile oyalanan Türkiye toplumu ve Ağca üzerine eski bir yazı

(...) İpekci, Türkiye'de görev yapan ünlü CIA ajanı Paul Henze'ye görüşlerini açıklamasının hemen ardından, 1 şubat 1979 tarihinde öldürülmüştür. Görüşme istemi Paul Henze'den gelmiştir... (...) Diğer yandan, Ağca'nın yakalanması ile birlikte, bağlantı halkaları arasında olan Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı yutdışına kaçacaklar ve Federal Almanya'da yakalanacaklardır. Türkiye'de halen iktidarda olan seçilmiş yönetim bu kişilerin iadesini resmen talep edecektir. Buna karşın, 12 Eylül darbesine giden kanlı yolun parke taşlarını döşeyenlerin önde gelenlerinden, siyasi cinayetlerin baş aktörlerinden Mehmet Şener ve Abdullah Çatlı Alman yönetimi tarafından korunacaklar, iade edilmeyeceklerdir... Sadece bu olay bile 12 Eylül Darbesi ile Papa'ya yönelik süikast girişiminin nasıl CIA bağlantılı aynı servislerin ürünleri olduğunu anlayabilmek için yeterlidir... Alman dış istihbarat örgütü BND’yi eski Gestapo ve SS savaş suçluları ile 1956 yılında kuran ve 1968 yılına dek yöneten Reinhard Gehlen...

 

http://www.sinbad.nu/