Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar üzerine kısa notlar
Yusuf Küpeli
|
b. Hitleri iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonyaya saldırı ve II. Dünya Savaşı
Komik bile değil... Irakı kana boğan, halen bombalamayı sürdüren, şimdi Irakta büroları kapatılan El Cezire Televizyonunun Ağustosun ilk gününde kent kent verdiği sayılara göre bir yıl içinde yaklaşık 37 bin sivili ödüren, İsrailin Filistinde yaptığı gibi evlere roket atarak hergün kadın- çocuk 10u aşkın masum insanı katleden ABD yönetiminin dışişleri bakanı Colin Powel, 1 Ağustos günü, Nazi işgalcilerine karşı Varşova ayaklanmasının 60ncı yıldönümü kutlamalarına katılmış. Katılmakla kalmamış, ayaklanmaya yardımcı olmadı diye Sovyetler Birliğini suçlamaya bile kalkışmış...
Powelin konuşmasında yankılanan Göbelsin propoganda aygıtından devşirme yalan teknikleri, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon kaynaklı sözkonusu yalanlar, Türkiye TVleri dahil birçok yayın organında tekrarlanıp durmaktadır... Sanırsınızki, o yıllarda Nazi Almanyasının savaş makinesine krom yetiştirmekte ve ülkesini aynı gücün istihbarat merkezi olarak kullandırtmakta olan Türkiye yöneticileri Varşova ayaklanmasını desteklemekte idiler... Sanırsınızki, Hitleri desteklemiş olan Alman Sermaye çevreleri ile Wall Streetin derin ortaklıkları yoktu(!); başta Standart Oil olmak üzere birçok ABD tekeli sanki Hitleri desteklememişlerdi(!); ve yine sanki Hitleri destekleyenlerin ve hatta gaz odaları ve fırınları ile ünlenen Auschwitzin içinde köle işçi çalıştıran şirketlerin arasında Colin Powelin patronu W. Bushun dedesi Prescott Busha ait şirket yeralmıyordu(!)... Sanırsınızki, 27 milyonu aşkın can veren, Stalingrat ve Kurskta Nazi ordularının belini kıran Sovyetler Birliği değildir(!); Polonyayı ve tüm Avrupayı sanki ABD kurtarmıştır(!)... Sanırsınızki, Kızılordunun Polonya sınırına yaklaşmasının ardından asıl olarak bu gücü durdurmak amacıyla Normandiya çıkartmasını yapmış olan ABD Nazizme karşı zaferin gerçek sahibidir(!)... Sanırsınızki, Nazi Almanyasının Yahudi katliamına baştan beri göz göre göre seyirci kalmış olan, Nazi ordularının Sovyetler Birliğine saldırması ile birlikte, bırakalım birbirlerinden öldürebildikleri kadar çok insan öldürsünler diyen, Sovyetler Birliği üstünlük sağlarsa Nazilere yardım etmeyi düşünen ve savaşın bitimi ile birlikte tüm eski faşist katilleri yeniden organize eden, bunları ayrıca CIAnın kuruluşunda kullanan ABD yönetimi Nazizmin düşmanıdır(!)... Sanırsınızki, Birleşmiş Milletler kurulurken, 25 Nisan 1945de Sanfransiskoda yapılan toplantıda Polonyayı dışlayan, savaşın en ağır yükünü çekenlerden Polonyayı Sanfransisko Toplantısına özellikle davet etmeyerek kurucu üyeler arasına sokmayan ABD yönetimi değildir(!)... Sanırsınızki, baştan beri Nazi Almanyasını desteklemiş olan, kaçak Nazi katillerine ev sahipliği yapan Arjantini aynı toplantıya onurlu bir devlet rolünde davet eden ABD yönetimi değildir(!)... Ve sanırsınızlar uzar gider.
Stalinin ellerinin tamamen temiz olduğu ve haksızlıklar yapmadığı asla iddia edilemez ama, diğer yandan Stalin gibi bir despotun iktidara gelmesinin nedensellikleri arasında içsel kadar dış etkilerinde önemli payı vardır... Köylü yığınlarının ezici çoğunlukta olduğu Rusyanın demokratik deneyimsizliği, merkezi despotik geleneği, ağırlıklı pederşahi kültürünün etkileri kadar, Batının emperyalist güçlerinin daha ilk gününden itibaren uzlaşmasız biçimde devrime saldırıları, onu boğmaya çalışmaları, Sovyetler Birliğindeki anti- demokratik süreçleri güçlendirmiştir. Kısacası Stalinism aynızamanda Batının baskılarının bir ürünüdür. Stalin, tüm suçlarına, yanlışlarına karşın, asıl olarak Sovyetler Birliğini yaşatmak için çaba sarfetmiştir. Ve O, özellikle uluslararası arena da oyunu kurallarına göre oynamaya çalışmıştır. Varolabilmek için yapılması zorunlu olan davranışlar içine girmiştir sadece...
Hitleri veya Alman Nazizminin Sovyetler Birliği, ya da Stalin yaratmamıştır... Almanyanın elini kolunu bağlayarak Alman toplumunu ağır ekonomik baskıların pençesine ve derin bir ezikliğe sürükleyen Versay Barışı (28 Haziran 1919- 10 Ocak 1920) asıl olarak ABD Başkanı Woodrow Wilsonun, İngiltere Başbakanı Lloyd Georgenin ve Fransız Georges Clemenceaunun eseri olmuştur. İtalyan Vittorio Orlando ile birlikte öncelikle bu ilk üçlü, Almanyaya dikte ettikleri ağır koşullarla gelecek ikinci büyük paylaşım savaşının temellerini atarlarken, Alman toplumu içinde de Hitler gibi hastalıklı bir diktatörün gelişip büyümesine uygun politik ve psikolojik iklimi yaratmışlardır. Çoğu sosyalizmin söyleminden çalınma yalana dayalı güçlü propoganda mekanizması ile kitleleri sürü gibi peşinden sürükleyecek, kitlelere yönetici üstün ırktan oldukları yalanını söyleyerek ezikliklerini tatmin edecek, muhalefeti yokedecek ve böylece önelerini açacak bir partiye, Nazi Partisine (Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisi, NSDAP) Alman mali- sermayesi elinden gelen tüm desteği vermiştir. Vereinigte Stahlwerke (United Steel Works) adlı şirketin başı Albert Voegler; madencilik, çelik ve kömür endüstrisinin önde gelen ismi Hugo Stinnes; Ruhr bölgesinde elli bin insanın işgücünü satınalarak yılda bir milyon ton demir ve çelik üreten Thyssen&Co şirketinin sahibi Fritz Thyssen; tekstil fabrikaları sahibi Emil Kirdorf; fabrikalarında 48 bin Yahudi köle işçi çalıştıran milyarder endüstrici Friedrich Flick; büyük mali desteği ile Hitlerin 1933de iktidara oturmasına yardımcı olan banker Kurt Freiherr Von Schroeder; köle işçi çalıştıranların başında gelen endüstrici Wilhelm Zangen; banker Hjalmar Schacht ve daha birsürüsü Hitlere ve Nazi Partisine para akıtmışlardır, üye olmuşlardır vs.. Tüm bunların arasında en büyüklerden olan ve aynızamanda silah üreten Gustav Krup ve aileden Bertha Krup ile evlenerek işleri devralan diplomat Alfred Krup adlarını unutmamak gerekir. Hitlerin iktidara gelmesine ve iktidarını korumasına yardımcı olanların başında Gustav ve AlfredKrup adları sayılabilirler. (bazı kaynaklar: www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERvoegler.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERstinnes.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/FWWkrupp.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/FWWkruppA.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERthyssen.htm ; www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERkirdorf.htm ; http://motic.wiesenthal.com/pages/t039/t03908.html ; http://motic.wiesenthal.com/pages/t021/t02194.html ; http://motic.wiesenthal.com/pages/t069/t06911.html ; http://motic.wiesenthal.com/pages/t086/t08688.html)
Rockefellarin sahibolduğu Standart Oil of New Jersey 1929- 30 yılından itibaren dünyanın en büyük kimya ve ilaç karteli olan Alman IG Farben ile kartel (cartel) statüsünde birleşmiştir. Aynı yıl Harriman Bankası Dresser Endüstrilerini satınalmış ve W. Bushun dedesi Prescot Bushun mali yöneticisi olduğu bu kuruluş, Standart Oilin ve diğer firmaların petrol- boru hatlarını finanse etmeye başlamıştır. John David Rockefellerin Standart Oile başkan atadığı William S. Farish, IG Farbenin yöneticisi Herman Schmitz ile yakın dost olmuştur ve bunların hepsi Hitlerin iktidara geldiği 1933 yılındaki Nazi yandaşı propogandaya katılmışlardır... Standart Oilin de aralarında olduğu -sayması sıkıcı- 10u aşkın ABD kökenli firmadan kişilerin yönetici konumda oldukları Ethly Gasoline Corparation, 1934 yılında Hitler yönetimindeki Almanyanın kömür ve çelik endüstrisi, daha önce anılmış olan Thysen- Flick birliği ile ortaklık kurmuştur. Operasyonu finanse edenlerin başında Prescot Bushun yönettiği Union Bank yeralmıştır... Bölgedeki kömür yataklarını kullanarak sentetik gazolin/ petrol üretmek ve özellikle Rusyadan alınan esirleri köle işçi olarak ağır işlerde çalıştırmak amacıyla IG Farben 1939- 40 yılında tesislerini -kötü ünlü Cyklon- B ölüm gazının da kullanıldığı- Auschwitz toplama ve ölüm kampının yanına kurmuştur. Bu son anılan olaydan kısa bir süre önce, 1935 yılında Ethly Gasoline Corparation ile IG Farben ortak üretim anlaşması yapmışlardır. Aralarında Dulles biraderlerinde olduğu daha birsürü önde gelen Amerikalı politikacının ve büyük şirketin adlarının karıştığı karmaşık karanlık ortaklık ilişkileri içinde -Hitlerin bankacısı olarakta anılan- Prescot Bush, Auschwitzdeki köle işgücünden payına düşeni rahatca almıştır...
İlişkilerin öncesi olmakla birlikte, Bush ailesi ile bağlantılı olarak, Averell Harriman ve Prescott Bushun kayınbabası George Walker, 1920 yılında Almanya Hamburg- Amerika Hattının yönetimine katılmışlardır. Aralarında Remington silahlarını üretenin de olduğu -adları uzun- diğer yeni gemi şirketlerinin ve bankerlerin katılımları ile birlik adını değiştirmiştir. Cuno, daha sonra Nazi Partisinin en büyük mali destekçileri arasına girmiştir... Kısacası, Averell Harriman, yukarıda Hitleri destekleyenlerin başında adı geçen Alman endüstrici Fritz Thyssenin 1922 yılında New Yorkda banka sahibi olmasına yardımcı olmuştur. Thyssen daha 1923 yılından itibaren Nazi Partisini destekleyenler arasında yeralmıştır... Thyssenin sahibolduğu banka ile W. A. Harriman&Conun -ozamanın parası ile- 400 bin Dolar yatırmış olduğu Union Banking Corp ortaklık kurmuşlardır.
George Walkerin damadı ve Samuel Bushun oğlu Prescott Bush, 1924 yılında Union Banking Corpun yöneticisi olmuştur ve banka -yine yukarıda anılmış olan- Thyssene ait United Steel Workse fon aktarmaya başlamıştır... Dulles biraderlerden John Foster Dulles (D. Eisenhowerin Başkanlığı yıllarının, 1950lerin ABD dışişleri bakanı), Harrimanın Kruppa büyük kredi açmasına aracı olmuştur ve şüphesiz krediyi veren kişi ise Harriman&Conun ikinci başkanı Prescott Bushdan başkası değildir ... Hitler, 4 Ocak 1933 günü, mali sorunlarını çözme ve sendikaların direnişlerini kırma amaçlarıyla yukarıda anılmış olan banker Kurt Freiherr Von Schroederin Schroeder Bank yöneticileri ile birlikte bir gurup endüstriciyi davet etmiştir. Sözkonusu toplantıya ABDden, -ileride dışişleri bakanı olacak olan- John Foster Dulles ile -aynı dönemde CIAnın patronluğunu yapacak olan- kardeşi Allen Dulles katılmışlardır. Çünkü, Hitleri destekleyen Alman mali- sermaye gurupları ile Amerikan Ford, Standart Oil (şimdiki Exxon), General Motors, yine Rockefellerin denetimindeki National City Bank of New York, Şilideki kanlı Pinoche darbesinin baş mimarı ITT tekeli ve daha birsürüsü, Wall Street, bu metnin kapsamını aşan uzun karmaşık ve sıkıcı bir liste oluşturacak biçimde iç içe geçmişlerdir. Sözün kısası, ABDnin büyük sermaye çevreleri Hitleri açıkca desteklemişlerdir... Bu arada hemen unutmadan, dede Prescott Bush, oğul George Bush ve torun George W. Bushun, bunların hepsinin ünlü Yalede 1833 yılında kurulmuş olan Skull and Bones (Kafatası ve Kemikler) adlı faşist örgütlenmenin üyeleri olduğunu belirtmem gerekir.
John Foster Dulles 1935 yılında Atlantic monthlyde yazdığı uzun yazıda Nazi felsefesini desteklemiş ve almanyanın gizlice silahlanmasının özgürlüğünü kazanma yolunda tamamen haklı bir davranış olduğunu belirtmiştir... Şüphesiz Almanyayı içine düştüğü duruma sürükleyenlerin başında ABD Başkanı Woodrow Wilson bulunmaktadır ama, eğer kazanç sağlayacaksa, kapitalistler kendilerini asacak ipi satmaktan geri durmazlar. Almanyanın gizlice silahlanması ABD kapitalizmi içinde çok karlı bir yatırım alanı olmuştur şüphesiz. İkincisi, Atlantikin öbür tarafındaki Avrupanın ortasında duran Almanyanın gelecekte tüm Kıtayı kana boğup yıkması, ABD kapitalizmi için yeni kazanç kapılarının ve dünya hakimiyeti yolunun açılması demektir. Sovyetler Birliğinin Nazi Almanyası eliyle yıkılması ve bu işleri başaracak olan Hitlerin diğer yandan kendisini yıpratması, dönemin ABD yönetiminin gizli düşleri olduğu bellidir. Sovyetleri yıkacak ve tüm Avrupa ile birlikte kendi gücünü de parçalayacak olan Hitlerin yükselişi, ABDnin gelecekteki zaferini taçlandıracak ve tüm dünyayı kocaman bir pasta gibi ABD mali- sermayesinin önüne koyacaktır...
John Foster Dulles yaptığı hesaplarda hiçte yalnız değildir... Yazacaklarım biraz tekrar olsada, savaşın son günlerinde ABD Başkanlığına oturacak ve Hiroşima ile Nagazakiye atom bombalarının atılması emrini verecek olan Harry Trumanın, New York Timesın 24 Temmuz 1941 tarihli sayısında Savaşın kaderi Almanyadan yana dönerse Rusyaya, Rusyadan yana dönerse Almanyaya yardım etmeliyiz. Böylece taraflar mümkün olduğunca fazla insan öldürmüş olurlar., biçimindeki sözleri, John Foster Dullesın olaya yaklaşımının bir başka biçimde ifadesidir sadece. Ve ABD emperyalizminin yetkili ağızlarından yansıyan tüm bu hesaplar içinde, günümüzde sözde sahiplenilen Polonyanın en ufacık bir kıymeti harbiyesi yoktur. Onların gözünde Polonya bir virgül bile olmamıştır ve zaten yaşanmış olanlar bunun en somut kanıtlarıdırlar.
Kısacası, halkı rahatlıkla aldatabilen Nazizmi Alman mali- sermayesi, tekelleri kadar ABD mali- sermayesi, Wall Street yaratmış ve kullanmıştır... Nazi Partisi tarafından sosyalist söylem ve milliyetçi yalanlarla aldatılan Alman işçileri, köylüleri, halkı, Batıya ve Doğuya Alman mali- sermayesinin karları, dünya hakimiyeti için saldırtılmışlardır...
Nazi Partisi, 1928de 800 bin olan oylarını -büyük sermaye çevrelerinin tam desteği ile- Temmuz 1932de gerçekleşen seçimlerde 14 milyona yükseltmiştir. Almanya"nin I. Dünya Savaşı yenilgisinin ardından çok ağır yaptırımlarla imzalanmış olan Versay Barışı ile ulusal gururu yaralanmış olan Alman halkının bu acısını ustaca istismar etmesi, sahte milliyetçi söylemlerin yanında çok daha büyük bir sahtekarlıkla sosyalizmin söylemlerini de çalıp kullanması, ve yaşanan 1929- 30 büyük ekonomik krizinin etkileri, bir önceki 1928 seçimlerinde oyları sadece 800 bin olan Nazi Partisinin ani yükselişinde çok önemli roller oynamışlardır...
Yalnız Nazi Partisinin bu kazanımları, tüm oyların ancak yüzde 38i kadarı olduğu için, Mecliste (Reichstag) Hitleri Başbakan (Reich Chancellor) yapacak yeterli çoğunluğu sağlayamamıştır. Sosyal Demokrat Partinin 7.2 milyon ve Komünist Partisinin 4.8 milyon oyu birlikte 12 milyon gibi bir sayıya ulaşmıştır ama, malesef bu partiler birlik oluşturamamışlardır. Sözkonusu kopukluk Nazi Partisinin iktidara yürüyüşüne yardımcı olmuştur... Öncelikle SA ve bir ölçüde de SS örgütlenmelerinin sokakta estirdikleri terörle birlikte Hitler, 100 sandalye elde etmiş olan komünistlerin iktidara yürüdükleri, Bolşevik devrimi olacağı gürültüsü yaratarak Başbakan (Reich Chancellor) olabilmek için belli başlı kapitalistlerin onayını almıştır (3). Hindenburgun Reich Chancellor (Başbakan) atamış olduğu Katolik Merkez Partisi başkanı Franz von Papen ile Hitler 1932de anlaşmışlardır. Daha doğrusu -ileride Nazi Partisi'ne katılacak olan- Franz von Papen, Hitler tarafından ikna edilmiş ve yerini (başbakanlık koltuğunu) Hitlere terketmiştir. Franz von Papenin yardımıyla kurulacak olan yeni koalisyon hükümetinin başına 30 Ocak 1933de Hindenburg tarafından Reich Chancellor (Başbakan) olarak Hitler atanmıştır. Hitlerin başbakan olduğu bu yeni kabinede, Wilhelm Frick ile Herman Göringden başka Nazi Bakan yoktur ve postunu gönüllü olarak Hitlere devretmiş olan Katolik Merkez Partisi vekili Franz von Papen ise Başbakan Yardımcılığı görevini üstlenmiştir... Ardından Franz von Papen Nazi Partisine katılacak, dışpolitika konularında Hitlerin başdanışmanı olacak ve daha sonra Londraya büyükelçi tayinedilecektir. Hitler Londra ile anlaşmak veya en azından tarafsız bırakmak istemiştir.
Yukarıda özetlenen gelişmeden kısa süre sonra, 27 Şubat 1933 günü, Reichstag (Meclis) binasının ateşe verilmesi, Hitlerin cehenneme giden yolundaki tüm engeller temizlenmiştir... Hitler, komünistlere ve diğer muhalefete yokedici saldırısını başlatmak için mükemmel bir fırsat elegeçirmiştir. Daha doğrusu, ileride tüm Almanya'yı ve Avrupa'yı yakıp kül edecek olan Hitler'in önündeki son engelleri yakan Reichstag alevleri, fırsatların anası bu yol açıcı ilahi ateş, aslında Nazi Partisi tarafından tutuşturulmuştur... Hitler, Reichstag (Meclis) binasından yükselen alevleri, gökten/ tanrıdan gelen işaret olarak yorumlanmıştır. Bu kundaklama olayı, Almanya'nın tarihinde bir dönüm noktası olmuştur... (Reichstag yangını hakkında biraz daha bilgi için tıkla)
Reichtag yangınının etkisinden yararlanılarak komünistlere ve ardından sosyal emokratlara saldırılırken, en uygun ortamda, 5 Mart 1933de seçimler yenilenmiştir. Yenilenen seçimlerde Hitler, biryandan Meclisi kundaklama olayını komünistlerin omuzlarına yükleyen yalan bombardımanının, diğer yandan estirilen SA terörünün yardımlarıyla oylarını arttırabilmiştir. Yine de herşeye karşın Nazi Partisi, oylarını yüzde oyların sadece yüzde 43.9unu kazanabilmiştir. Ve 647 sandalyeli Parlementoda (Reichstag) Nazi'ler ancak 288 sandalye elde edebilmişlerdir. Katolik Merkez Partisinin, Franz von Papenin ve yüzde 8 civarında oy almış olan Alman Ulusal Halk Partisinin destekleri ile Hitler, 23 Mart 1933 günü kendi hükümetini kurabilmiştir. Büyük sermayenin, Katolik ve Protestan Kiliselerinin çoğunluğunun desteğini alarak yerine sağlam oturan Hitler, hemen sonra, 14 Temmuz 1933de Nazi Partisini Almanyanın tek legal partisi olarak ilanetmiştir. Artık karşısında başka politik bir parti yoktur...
Birşeşit ulusal sosyalizme gerçekten inanan, sermayenin tasviyesini bekleyen, hem düzenli orduya ve hem de Hitlere rakip olan -eski ordu subayı ve I. Dünya Savaşı gazisi- Ernst Röhm önderliğindeki SA örgütlenmesi, Hitlerin iktidar koltuğuna sağlam biçimde oturmasının ardından bir baskınla tasviye edilmiştir... Ernst Röhm (Roehm) önderliğindeki SA örgütlenmesini Uzun Bıçaklar Gecesi olarak anılan kanlı ve hileli operasyonla 30 Haziran 1934de tasviye ettikten ve başta Röhm olmak üzere örgütün tüm liderlerini öldürdükten sonra Hitler, Almanyanın tek hakimi olma yolunda en önemli adımı atmıştır. Yükselişinde başrolü oynamış olan Ernst Röhmü öldüren Hitler, böylece generallerin tam desteğini sağlamış ve silahlı kuvvetleri (orduyu) kesin denetimi altına almıştır (3). Almanyanın tarihinde I. Dünya Savaşının sonunda başlayan ve Weimar Cumhuriyeti olarak anılan dönemin 1925 yılından beri ikinci ve son Cumhurbaşkanı olan Ulusal kahraman Paul von Hindenburgun 2 Ağustos 1934de ölümünün ardından Hitler, Hindenburgun postunu da üzerine alarak asıl sevdiği Führer (lider) ünvanını kullanmaya başlamıştır. Bundan sonra Hitler, yeni kurulanÜçüncü Devletin tek hakimi, tek karar merkezi haline gelmiştir... Artık tüm ipler Hitlerin elindedir ve bu trajik gelişmenin sorumluluğu halka halka yayılmaktadır... Bu süreçten esinlenen benzer operasyonlar daha sonra dünyanın başka ülkelerinde ve 1970- 80li yılların Türkiyesinde de sahnelenmiştir (4).
Stalin yönetimi -değişik nedenlerle- birçok hatalar yapmış ve suçlar işlemiş olsada, kesinlikle aptal değildir. İspanyayı Mussolini- Hitler destekli faşizme, Çekoslavakyayı ve Avusturyayı Nazi Almanyasına hediye eden demokratik Batının beklentisi ve ABDnin daha da karmaşık hesapları Stalin yönetimi tarafından doğru olarak kavramıştır... Batı, tüm dünyanın gözleri önünde öncelikle komünistleri ve Yahudileri katleden Hitlerin Sovyetler Birliğine saldırmasını ve onu tarih sahnesinden silmesini beklemiştir. Hesaplarına göre, bu işin ardından yıpranmış Hitleri temizlemeleri veya daha elverişli koşullarda onunla anlaşmaları kolaylaşacaktır... Stalinde Hitlerin eninde sonunda ülkesine saldıracağını bilmektedir ama, Oda Batının hesaplarını bozmaya, zaman kazanmaya çalışmıştır. Ve sonunda -komünist partileri içinde parçalanmalara yolaçacak ve Batının propoganda aygıtları tarafından halen istismar edilerek kullanılacak olan- Saldırmazlık Paktı iki ülke dışişleri bakanları arasında 23 Ağustos 1939 günü imzalanmıştır. Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Molotov ile Nazi Almanyası Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop arasında imzalanmış olması nedeniyle Molotov- Ribbentrop Paktı olarakta anılan anlaşma sonucu, Sovyetler Birliği askeri kapasitesini güçlendirecek zamanı kazanabilmiştir (5). Diğer yandan Molotov- Ribbentrop Paktı, endüstriyel gelişmişliği ve denizaşırı kolonileri nedeniyle Nazi Almanyası tarafından asıl büyük rakip olarak görülen Batı Avrupaya saldırabilmesi için Hitlerin ellerini boş bırakmıştır...
Askeri terminolojiye göre iç hat durumunda olan veya iki düşman gücün arasında kaldığını düşünen Almanya, gelişmiş Batıyı herzaman asıl büyük rakibi olarak görmüştür. Askeri stratejinin temel prensibi olan önce tüm gücünle asıl büyük düşmanı vurma kuralına uyarak Alman Genelkurmayı, I. Dünya Şavaşı günlerinde de asıl büyük güçlerini Batı Cephesinde mobilize ederken, Rus Cephesinde sadece bir ordu bulundurmuştu. O yıllarda da tüm gücü ile önce Batıya saldırmıştı. Alman genelkurmayına göre daha sonra Rusyayı halletmek zor değildi. Almanya için asıl önemli olan, Rusyanın ham maddeleri, Ukraynanın buğdayı, Kafkasların petrolüydü. Bu somut ekonomik çıkarların ötesinde Alman yönetimi, Rusyanın erişilmesi zor geniş coğrafyasına ve Kuzey Afrikaya hakim olanın dünyaya da hakim olabileceğini düşünüyordu...
Aslında Hitlerin askeri stratejisi özünde bir biçimde I. Dünya Savaşı günleri Alman askeri stratejisinden esinlenmiştir. Buna karşın her iki büyük savaş öncesinde de -tüm doğru maddi istihbarat bilgilerine karşın- Almanya kendisinin ve düşmanlarının savaş kapasitesinin analitik gerçekçi bir değerlendirmesini yapamamıştır... Özellikle o faşist ırkçı düşünce biçimleri ile II. Dünya Savaşı başlangıcında Alman yönetimi, insan unsurunu, insanların mücadele kapasitelerini doğru hesaplayamamıştır. Aynı ırkçılıkla malül ABD yönetimi -yerli feodal uşaklarının ve ırkçı siyonist çevrelerin şişirilmiş bilgilerinin de etkileriyle olmalı- Irak halkını ruhsuz bir sürü gibi görmüştür. Irak yıkıldıktan ve yönetim mekanizması yokedildikten sonra halkın bir koyun sürüsü gibi ABDli efendilerinin, kuzu postu giymeye çalışan kurtlardan oluşmuş yeni çobanlarının peşine takılacağını sanmışlardır.
Nazi Almanyası, I. Dünya Savaşında olduğu gibi Hollanda belçika üzerinden Parise girmeden önce, 1940 yılı Nisan başında Avrupanın kuzeyden giriş kapısı olan İskandinavyayı, Önce danimarkayı, ardından Sovyet Rusyanın güvenliği açısından da önem taşıyan Norveçi istila etmişlerdir. İngiltere dışında Batı Avrupanın dizçöktürülmesinin ve Faşist italya ile birlikte Kuzey Afrikaya girilmesinin ardından Almanlar, -İtalyanın başarısız olduğu- Balkanlara 1941 yılı Mart ve Nisan aylarında saldırmışlardır. Ardından, Yunanistan ile Kuzey Afrikanın tam ortasında olan stratejik Giriti çok kanlı bir operasyonla zaptedebilmişlerdir. Böylece, Batı Avrupanın tüm kapılarını ve Sovyetler Birliğinin çıkış yollarını tuttuklarına, gerilerini emniyete aldıklarına inandıktan sonra, tarihte o zamana dek görülmemiş büyüklükteki bir askeri güçle -3 milyon asker, 3 300 tank, 600 bin diğer araç, 7 bini aşkın top, 2 700 uçak, 625 bin at ile- 22 Haziran 1941 günü saat 03.15de üç koldan Sovyetler Birliğine saldırmışlardılar (6)...
Tüm bu son anlatılanlar yaşanmadan veya Hitler Avrupaya ve Sovyetler Birliğine saldırmadan önce, Molotov- Ribbentrop Paktının hemen ardından, 1 Eylül 1939 günü Polonyaya saldırmıştır. İşin gerçeği, sağcı bir iktidara sahip Polonya, Alman tanklarına karşı süvari birlikleri ile kahramanca savaşmıştır ama, 27 Eylül günü Varşovanın düşüşünü engelleyememiştir. Girdikleri heryerde işbirlikçiler bulabilen Naziler, Polonyada aynı işi başaramamışlardır. Polonyadaki politik güçlerin hiçbiri Nazi yönetimi ile işbirliğine gitmemiştir ve bu durum Polonyadaki yıkımın alabildiğine ağır olmasının başlıca nedenidir...
Hitlerin Polonyaya saldırısı II. Dünya Savaşının resmen başlangıcı olmuştur. Fransa ve Büyük Biritanya 3 Eylül 1939 günü Almanyaya karşı savaş ilanetmek zorunda kalmışlardır. Molotov- Ribbentrop Paktının bir sonucu olarak ve Alman istilasına yanıt biçiminde Sovyet orduları 17 Eylül günü Polonyanın doğu parçasını istila etmişlerdir. Baltık kapısını ve Leningratı tam güvenlik altına almak isteyen Stalin, 30 Kasım günü Finlandiyaya saldırmıştır ama, bu operasyon Kızılordu için maddi ve manevi bir felakete dönüşmüştür...
|
|
+ Reichstag yangını hakkında biraz daha bilgi: Polis, 27 Şubat 1933 günü, yanmakta olan Reichstag (Meclis) binasının yanına geldiği zaman, olay yerinin yakınında duran 1909 doğumlu Hollandalı işsiz işçi Marinus van der Lubbeyi yakalamıştır. İş kazası geçirip sakatlanmış olduğu için düşük bir sigorta pirimiyle yaşamını sürdürmeye çalışan ve henüz 25 yaşını bile doldurmamış olan van der Lubbe, Reichstag'ı ateşe verdiğini kabuletmiştir. Bu işi, Nazi iktidarını protesto etmek amacıyla yaptığını söylemiştir, veya ifadesi böyle düzenlenmiştir... Aslında, daha bebek iken, doğumunun hemen ardından babası tarafından terkedilmiş olan ve iş kazasında sakatlanmış vucudu gibi ruhsal durumunun da sakatlanmış olduğu anlaşılan Lubbenin yangını başlatmış olduğu tam belli değildir ama, O, bu kirli işi üstlenmiştir. Gerçi, -aklı başında olmayan- van der Lubbe yangını tek başına çıkarttığını iddia etmekteydi ama, alevler bir anda birçok yerde birden başlamışlardı. Bir kişinin aynı anda tüm bu yerlerde birden yangın başlatması olanaksızdı... Bu tavrı ile Lubbe, Nazi Partisine ve Hitlere yapılabilecek en büyük yardımı yapmıştır. Marinus van der Lubbe, aynı yangının sorumlusu kabuledilerek, 25inci yaş gününe üç gün kala, 10 Ocak 1934 günü idam edilmiştir... Komünizm ideolojisi (düşünce sistemi) ile uzaktan yakından bağları olmamalarına karşın, kendilerini komünist olarak tanıtan günümüzün birçok provokatörü, bireysel terör eylemcisi, hastalıklı karakterleri gibi Marinus van der Lubbede kendisini komünist olarak tanımlamaktaydı ve Hollanda Komünist Partisine üye olmuştu. Buna karşın Lubbe, Alman Komünist Partisi (KPD) ile uzaktan yakından bağlı değildi. Kısacası, KPD ile ne bir bağı vardı ve ne de bu partiye üye idi... Bazı benzer hastalıklı örnekleri 12 Mart ve 12 Eylül günlerinde Türkiyede de yaşanmış olduğu gibi, Marinus van der Lubbenin bulaştığı veya O'nun omuzlarına yüklenen bu karanlık kundaklama işi, Lubbenin ait olmadığı bir ülkenin (Almanyanın) gerçek komünistlerine, demokratlarına, aydınlarına yönelik kesin sonuç alıcı bir saldırıyı başlatmak için Nazi Partisinin eline gerekli malzemeyi vermişti... Bu kirli karanlık olay, Almanyanın politik yaşamında bir dönüm noktası olmuştu. Nazi Partisinin tepesindeki Göring ve Heinrich Himler, sözkonusu gizli karanlık planın, Reichstagı kundaklama olayının mimarları idiler ama, olayla ilgili olarak sadece Marinus van der Lubbe suçlanmayacaktı. Alman Komünist Partisi (KPD) önderi Ernst Torgler ve üç öndegelen Bulgar komünisti, sendikal önder ve aynızamanda Komintern (Üçüncü Enternasyonal) temsilcisi Georgi Dimitrov, Vasil Tanev ve Blagoi Popov, Reichstagı kundaklama suçlamasıyla tutuklanacaklardı. Amaç, sadece Alman Komünüstlerini ve Sosyal Demokratlarını değil, aynızamanda Kominterni (Üçüncü Enternasyonal) mahkum edebilmekti. Kitlelerden kopuk terör eylemlerine şiddetle karşı olan komünistler, tehlikeli teröristler olarak yansıtılmaya çalışılmaktaydılar... Dimitrov, duruşmalarda Nazi Partisinin mahkum etmeyi başaracaktı ama, yine de bu provokasyonun etkisi ile Naziler Alman halkını korkutmayı, yığınlar arasındaki desteklerini arttırmayı, ve komünist partisini tasviye etmeyi başaracaklardı... Silahlı güç nasıl olsa onların ellerindeydi... Yusuf Küpeli, Ağustos 2004
|
|
(3) SS, Schutzstaffeln sözcüğünün kısaltılmışıdır ve türkçe anlamı koruma veya savunma birlikleri veya en doğrusu, koruyucu düzen olmaktadır... SS, Hitlerin kişisel koruyucuları (bodyguard) olarak Heinrich Himmler önderliğinde Nisan 1925de ve -değişik kaynakların farklı verilerine göre- 200 veya 300 kişi ile kurulmuştur. Bu paramiliter/ yarı askeri kuruluşun elemanları siyah ünüformalar giydikleri için, örgütlenme kara gömlekliler olarakta anılmıştır. Hitler iktidarı elegeçirmeden hemen önce, 1933 yılında sayıları 52 bin olmuştur. SS, kendi özel istihbarat/ güvenlik servisini, Sicherheitsdienst (SD) adlı kuruluşu maceracı ve soğukkanlı acımasız bir kitle katili olan Reinhard Heydrichin başkanlığında oluşturmuştur. SSe bağlı olarak şekillenen bu istihbarat örgütlenmesinin adının türkçe karşılığı ise Güvenlik Polisi veya Servisi olmaktadır. Ernst Röhmün önderliğindeki SAnın 1934de tasviyesinin ardından SSin ve dolayısıyla Heinrich Himmler ile Reinhard Heydrichin önemleri olağanüstü artmıştır. Bunlar örgütü hem sayı ve hem de etki alanı olarak hızla büyütmeye, yeni alt kuruluşlar oluşturmaya başlamışlardır. Örgütün 1934- 36 yılları içindeki bu hızlı büyüyüşü sırasında üye sayısı 250 bin olmuştur.
SA, Sturmabtilung, Hücum Birliği/ Kıtası olmaktadır. Alman Nazizminden erken başlayan ve Hitler için esin kaynağı olan İtalyan faşizminin önderi Mussolininin adamları kahverengi ünüformalar giydikleri için, bu modanın etkisi ile SA üformaları da aynı renkte olmuştur. Bunlara, gömleklerinin rengi nedeniyle Kahverengi Gömlekliler adı da verilmiştir... SA, Nazizmin henüz sonderece acemi olduğu doğuş döneminde, 1921 yılında Hitler tarafından örgütlenmiştir ama, Ernst Röhm olmasa Hitlerin bu işi başarması olanaksız gözükmektedir. Bu nedenle asıl örgütleyicinin Röhm olduğunu söylemek yanlış olmaz...
SAnın ilk üyeleri değişik unsurlardan oluşmakla birlikte, çoğunlukla az eğitimli, fiziki gücü olan ve anti- sosyal karakter özellikleri gösteren topluma uyumsuz tiplerdir. Genellikle işsiz eski askerlerden oluşan ve korsanlar gibi düzensiz silahlanmış olan bu çeteler, I. Dünya Savaşı sonucu yıkılan monarşinin yerine kurulan Weimar Cumhuriyetinin ilk günlerinde sokaklarda, sol görüşlü kişilere ve guruplara karşı terör estirmişlerdir. Aynı kişiler Nazi Partisinin toplantılarını korumuşlar, yürüyüşlerine katılmışlar ve partinin muhaliflerini fiziki olarak ezmeye çalışmışlardır. Hitlerin 1923 yılında başarısızlıkla sonuçlanan Münih Birahane Darbesinin ardından Hitler ile birlikte Ernst Röhmin de hapse atılması, SA guruplarını tam bir başıbozukluğa sürüklemiştir. Örgüt 1925 yılında yeniden yapılandırılmıştır ve gelen tüm lokal ve ulusal seçimlerde terör estirmiştir... SA üyelerinin çoğunluğu, Hitlerin halkı aldatmak amacıyla komünistlerden ve sosyalistlerden ödünç aldığı yamama yalanlarına, eşitlikçilik ve anti- kapitalism demagojilerine gerçekten inanmışlardır.
Birahane Darbesi adı biraz şaşırtıcıdır ve şüphesiz saldırıya uğrayan herhangi bir birahane değildir; üç bin memuru ile 8 Kasım 1923 günü biraraya gelmiş olan Bavyera Hükümetinin binası, toplantısı basılmıştır... Bavyera Hükümetinin başı Gustav von Kahr konuşurken, Adolf Hitler SA (Hücum Birlikleri) ile salona dalmıştır. Yine Hitler, salondaki bir masanın üzerine sıçrayıp silahını çekerek tavana doğru iki el ateş etmiştir. Ardından, Birahane darbesi gerçekleşmektedir ve milli devrim başlamıştır diye bağırmıştır... (www.spartacus.schoolnet.co.uk/GERnazi.htm)
Bu histerik ve abartılı gösteriler Türkiyedeki teşhirci faşist tosuncukları veya bazı ekstrem sol ve maoist gurupçukları anımsatmaktadır şüphesiz... Sözkonusu tiyatroya verilen Birahane Darbesi adı, Hitlerin Bavyera Hükümeti binasını bir birahaneye ve görevlileride müşteriye benzeterek aşağılamaya çalışmasının göstergesidir. Bu tanım, demagojiye dayalı faşist propoganda tekniğinin Hitler tarafından ustaca kullandığı kanıtlamaktadır. Anlaşılacağı gibi, milli devrim başlamıştır derken de, diğerlerini, yönetimi dolaylı olarak gayrı- milli ilanetmektedir. Şüphesiz bu ifadesi de yine Türkiyede varolan ve biraz önce anılan millici gurupların demagojilerini çağrıştırmaktadır... Aslında Hitler, gayrı- milli ilanettiği Bavyera Hükümetinden çok daha fazla mali- sermaye çevrelerinin desteğini almıştır ve onların politikalarını yürütüp Alman milletini bir felekete sürüklemiştir.
Bavyera Hükümetinin başı Gustav von Kahrı, aynı eyaletin ordusunun komutanı Otto von Lossowu ve polisin komutanı Hans von Lossowu yan odaya alan Hitler, Almanyanın yeni liderinin kendisi olduğunu ve kuracağı hükümette onlarada görev vereceğini, söylemiştir... Halbuki biraz önce aynı kişileri birahanenin patronları ve gayrı- milli ilanetmişti... Muhtemelen bir deli ile karşı karşıya olduklarını sanan bu üç kişi, gönülsüzde olsa -korkularından- Hitlerin görev teklifini kabuletmişlerdir. Hitler bunlara, Gentilmenler, silahımdaki üç mermi sizler için, dördüncüsünü de kendime sakladım!, deyince, aralarındaki anlaşma gerçekleşmiş ve Hitler kabinesinde görev almayı kabuletmişlerdir... Normal düşünen bir insanın kolay inanmak istemeyeceği bu saçmalık eğer doğru ise -ki doğrudur-, olay sonderece komiktir. Sözgelimi bu üç kişi yapılan teklifine direnmiş olsalar, Hitler kendisini de öldürecek ve iktidar serüveni daha başlamadan bitecektir... Ve zaten onlar, tamam seninle anlaştık deyince de, Hitler iktidarı almış olmamaktadır şüphesiz.... Olayın biraz sonra özetleyeceğim bölümleri bu komediyi doğrular yöndedir.
Sözkonusu anlaşma gerçekleştiği sırada, I. Dünya Savaşının sonunda Alman Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan ünlü Eric Ludendorff olay yerine gelmiştir... Hitlerin, savaşı Alman ordusunun değil, sivil hükümetin yitirdiğini, bu kayba Yahudilerin, komünistlerin ve sosyalistlerin neden olduklarını dillendiren çığlıkları Lüdendorffda olumlu etki yapmış ve Oda Hitlerin yönetiminde Alman ordusunun komutanı olmayı orada kabuletmiştir... Sanki tüm bunlar gerçek yaşamda değil de bir tımarhane de yaşanmaktadır ama, aslında herşey gerçektir ve olay savaş sonrası Alman toplumunun geçirmekte olduğu derin psikolojik sarsıntıyı da yansıtmaktadır... Ludendorff I. Tananberg Meydan Muharebesinde de işleri karıştırmıştı aslında ama, yetişen Hindenburg durumu kurtarmıştı... Ve yine şüphesiz Hitlerin sözkonusu demagojileri, yıkımların sorumluluğunu başıbozuklara, komünistlere, sosyalistlere ve toplumsal azınlıklara, zayıf guruplara yükleme kolaycılığı da Türkiye toplumuna yabancı değildir...
Hitler bu şekilde yeni hükümetinin bakanlarını tayinederken, SA guruplarını asıl örgütleyen ve yöneten kişi olan Ernst Röhm, emrindeki Hücum Birlikleri (SA) ve beraberindeki Rudolf Hess ile Münihdeki Bavyera Savunma Bakanlığını (Savaş Bakanlığı) basıp, Yahudi asıllı ve ayrıca solcu politikacıları ve görevlileri toplamaya başlamıştır... Bu olayın ardından Hitler Berline yürümeyi ve aynı kolaylıkla ulusal hükümeti yerinden atarak iktidar oturmayı planlamıştır... Fakat küçük bir ayrıntıyı unutmuştur! Darbeciler önce radyoevini (varsa TVyi) ve telefon- telgraf iltişimini, kısacası ülkenin tüm haberleşme ağını kontrol altına alırlar. Hitler bunların hiçbirini yapmamış olduğu için, Berlin, merkezi hükümet, sahnelenen tiyatrodan hemen haberdar olmuştur. Ve girişimin ezilmesi için emir vermiştir... Hitlerin yukarıda özetlenen darbe girişimi, önemli bir toplantıya katılacak birinin gömleğini giyip gravatını da taktıktan sonra donunu ve pantolonunu evde unutarak sokağa şıkmasına benzemektedir. Böyle biri hedefine ulaşamadan derdest edilecektir şüphesiz. Hitler de aynışekilde hapishaneyi boylamıştır ama, aşırı milliyetçi olduğu için ucuz atlatmıştır... Aslında Hitler, bin yıllık imparatorluk düşüyle II. Dünya Savaşını başlatırken de aynı unutkanlığı yapacaktır...
Asıl trajik olan ise, Alman mali- sermayesinin böyle birine destek vermiş olması ve Alman halkının sürü gibi Hitlerin peşine takılmasıdır... Şüphesiz Hitler iktidar koltuğuna oturan ilk psikopat olmadığı gibi, sonuncusu da değildir. Yalanın, talanın, soygunun hakimolduğu düzensizliğin düzeninde, masallardaki gibi atın önünde et, itin önünde ot duran bir dünyada, haydutların kahraman olduğu kaosun evreninde, iktidar koltuğu en yalancı ve ahlaksız psikopatlar için ayrımıştır. Yeryüzündeki mevcut yöneticilerin önemli birkısmının kısa biyografilerine, sürekli değişen söylemlerine, işleri ile sözleri arasındaki uçuruma şöle bir gözatmak, bu gerçeği görebilmek için yeterlidir... Şüphesiz hiçbir dürüst ve sağlıklı insan, yıllarca belediye başkanlığı yaptığı bir kentin yanlış yapılanmasından -herhangi bir sorumluluk üstlenmeden- rahatca sikayetci olamaz; veya depremin geleceğini sağır sultan bile duymuşken, depreme ceyrek kala, felaketin sorumluluğundan kurtulmak için, laf olsun diye, yarın ben demiştim diyebilmek için, kaçak binaların yıkılması emrini veremez... Pisliğin kökü derindir ve zaten aynı pisliğin ürünü bu tip psikopatların yolları açılarak pislik sürdürülebilmekte, insan teri ve kanı üzerinde yükselen kolay kazançlar korunabilmektedir...
Ertesi gün, Hitler, Lüdendorff, Goering, beraberlerindeki üç bin kadar silahlı Nazi ile yola koyulmuşlardır. Savunma Bakanlığını işgaletmiş olan Ernst Röhme ulaşmak, Onun gücü ile birleşmek amacıyla Münihe doğru yürüyüşe geçmişlerdir. Odensplatza (Oden Meydanı. Oden, kuzey mitolojilerinin en büyük tanrısı) ulaştıkları sırada, yolun Münih polisi tarafından kesildiğini görmüşlerdir. Dur!, ihtarına uyulmayınca, polis yürüyüşçülerin üzerlerine ateş açmıştır. Silahlı SA, polisin ateşine beş dakika kadar süren bir karşı ateşle yanıt vermiştir. Kısa süren çatışma sırasında 21 kişi ölmüş ve aralarında Goeringin de olduğu yüz kadar kişi yaralanmıştır... Hitler kendisini yere atmıştır ve olay yerinde omzu çıkmıştır. Sinirleri gevşeyen Hitler, en yakındaki binek otomobiline doğru koşup olay yerinden kaçmıştır ama, polis arabanın plaka numarasını almıştır. Liderlerinin kaçtığını gören Naziler Ona katılmışlar ve dağılmışlardır. Birahane Darbesi girişim orada, Odensplatzda sonbulmuştur...
Tanıkların anlatımlarına göre sadece Eric Ludendorff ve Ona bağlı olanlar polise doğru yürüyüşlerini sürdürmüşlerdir... İleride Hitler yandaşları önderlerinin sahneden böyle aniden kayboluşunu, Yaralı genç bir oğlanı lokal hastahaneye yetiştirebilmek için hemen gitmek zorunda kaldı(!), sözleriyle açıklamışlardır... Hapse atılan Hitler içeride, -yamama fikirlerle dolu- Kavgam adlı kitabını yazmıştır vs..
Ocak 1931den itibaren SA örgütlenmesini köklü bir anti- kapitalist olan Ernst Röhm (Roehm) yönetmeye başlamıştır... Röhm, I. Dünya savaşı sırasında üç kez yaralanmış ve orduda binbaşı rütbesine dek çıkmış eski bir profösyonel askerdir. Aslında Hitlerden önce O (Roehm), Nazi Partisini (Milliyetçi Sosyalist Alman İşci Partisi) kurmuştur ve Bavyeradaki ordu birliklerinin desteğini sağlayarak SA örgütlenmesini, özel ordusunu oluşturup Hitlerin yükselişine yardımcı olmuştur. SAnın örgütlenmesinde başrolü oynamış olan Roehm, katıldığı 8- 9 Kasım 1923 -başarısız- Münih Birahane Darbesinin ardından Hitler ile birlikte hapse girmiştir. Diğer birçok SA üyesi ve önderi gibi homoseksüel olduğu söylenen Ernst Röhm, 1925 yılında Bolivyaya gitmiş ve 1930da geri döndükten sonra SAnın başına geçmiştir... Kapitalismin dünya düzeyindeki büyük krizi yaşanırken, 1929- 30da SA örgütlenmesinin üye sayısı artan işsizlikle birlikte hızla büyümüştür. Bu sayı 1932de 2 milyona ulaşmıştır. Hitlerin iktidarı elegeçirdiği 1933- 34 yılında ise SA üyelerinin sayıları Alman ordusunun 20 katına çıkarak -değişik anlatımlara göre- 3 veya 4.5 milyon kişi olmuştur.
SAnın başındaki Ernst Röhm ikinci bir sosyal içerikli anti- kapitalist Nazi devrimini içtenlikli olarak savunmuş ve bu yönde Hitlere baskı yapmıştır. Ve yine Ernst Röhm, -Hitlere rağmen- emrindeki SA birliklerini düzenli Alman ordusunun yerine geçirmeyi, kendisi de bunun başkomutanı olmayı ve böylece sağlanacak olan toplumsal eşitliği garanti altına almayı düşlemiştir. SA yönetiminin sözkonusu tavrı, tüm muhaliflerle birlikte Yahudilere yönelik terörü sayesinde örgütün sokakta kurduğu egemenlik, askerler ve Hitleri destekleyen endüstri çevreleri, kapitalistler tarafından kuşku ile karşılanmıştır. Bu gelişme, Nazi Partisi için bir güvensizlik kaynağı oluşturmuştur ve şüphesiz Hitler Ernst Röhmü kendisi için de tehlikeli bulmuştur... Elde etmiş olduğu büyük iktidardan kaynaklanan şüpheciliği ile diğer ön plandaki Nazi önderlerinden birinin kendisine karşı darbe yapmasından çekinen Hitler, bunların iktidar alanlarını birbirlerinden ayırmış ve birbirlerini dengeler konuma getirmiştir. Örneğin, 1932de Meclis Başkanlığı, daha sonra Prusya İçişleri Bakanlığı vs. yapmış olan Gestaponun asıl kurucusu Herman Göringi (Goering); Propoganda Bakanı Joseph Goebbelsi; SS örgütlenmesinin ve daha sonra Gestaponun da en üst yöneticisi olan Heinrich Himmleri; SAnın önderi Ernst Roehmi (Röhm) ustaca birbirlerine karşı kullanarak iktidarın itirazsız tek hakimi olmayı başarmıştır. Ve zaten SAyı, Ernst Roehmi yokederken, Heinrich Himmleri, SS örgütünü kullanmıştır.
Ernst Roehme yönelik komplo ustaca hazırlanmıştır... Goering ve Himmler, SSe bağlı olarak şekillendirilmiş olduğunu daha önce yazdığım Güvenlik Polisinin (SD) şefi Reinhard Heydriche Ernst Roehm hakkında bir dosya ısmarlamışlardır. İşinin ustası Heydrich, Fransız yönetiminin Hitleri yoketmesi için Ernst Roehme 12 milyon Mark ödediğini belirten belgeler üretmiştir. Bazı anlatımlara göre Hitler, başlangıçta bu belgelere inanmamıştır. Buna karşın, partiyi destekleyen büyük sermaye çevrelerini ürkütmüş olan Roehmi yoketmek için Hitlerin kendisi de yeterli neden keşfetmiştir. Bu nedenlerin başında Roehmin kendisini yerinden edecek bir güce ulaşmış olması gelmektedir şüphesiz ve Goering ile Himmler Hitlerin bu korkusunu beslemişlerdir... Nazi Partisinin zaferi için büyük bir fon oluşturmuş olan Alber Voegler, Gustav Krupp, Alfried Krupp, Fritz Thyssen, Emile Kirdorf gibi büyük endüstriciler, görüşleri nedeniyle Roehmin kellesini istemişlerdir ve başta Roehm olmak üzere birçok SA üyesinin homoseksüel olmaları da onların aleyhlerine kullanılmıştır... Olay diğer yanıyla, komünistler ve Yahudiler ile birlikte homoseksüellere karşı da kampanya yürüten Nazilerin bu konuda da ne ölçüde ikiyüzlü davrandıklarını kanıtlamaktadır. Çünkü, Hitlerin yükselişinde ve iktidarı alışında başrolü oynamış olan Roehm ve yakın çevresi homoseksüel kişilerdir.
SAya vuracağı darbeden önce Hitler, ordunun üst yönetimi ile gizlice anlaşmıştır. Alman ordusunun da çekindiği SAnın dağıtılmasına karşılık generallerin kendisine (Hitlere) itirazsız bağlanacakları, her emrine uyacakları garantisini almıştır. Bundan sonra tuzağını hazırlayan Hitler, tüm SA yönetimini Wiessedeki Hanselbauer Otelinde toplantıya davet etmiştir. Oteli, beraberinde getirdiği SS birlikleri ile 29 Haziran 1934 günü basan Hitler, Roehmi bizzat kendisi tutuklamış ve intehar etmesini istemiştir. Bu öneriyi reddeden Roehm, hemen orada iki SS üyesi tarafından öldürülmüştür. Otele gelmiş olan SA yöneticileri odalarında, gelmekte olan 200 kadarı da 24 saat içinde yolları üzerinde SS mensupları tarafından tutuklanmışlardır. Bunların önemli birkısmı hemen alındıkları yerde yargısız olarak öldürülmüşlerdir. SAnın tüm yönetimini yokeden kanlı darbe 13 Temmuz 1934 gününe dek gizli tutulmuştur. O gün Hitler yaptığı açıklamada, sözkonusu operasyonu Uzun Bıçaklar Gecesi olarak adlandırmıştır... Aynı yıl kısa bir süre sonra, 2 Ağustos günü, 87 yaşındaki Cumhurbaşkanı Hindenburgun da ölümü ile Führer (önder) olan -komik görünümlü- Hitler, cehenneme açılan yolunda artık rakipsiz olarak yürüyebilecektir.
Gestapo, Devletin Gizli Polisi (Geheime Staatspolizei), asıl olarak Nazi Almanyasının (Üçüncü Devlet) politik polisi olmuştur. Almanyada ve işgaledilen topraklarda komünistleri, Yahudileri ve diğer tüm muhalifleri yasa ve kuraldışı yöntemlerle yoketme görevini üstlenmiş ve SS ile birlikte Ölüm Kamplarından sorumlu olmuştur... Nazi Partisinin 1933de iktidara oturmasının ardından Almanyanın en büyük eyaleti Prusyanın İçişleri Bakanı olan Hermann Göring, sıradan polisin içinde politik ispiyon üniteleri oluşturmuştur. Ve bu yeni ünitelerin içlerine Nazi Partisi üyesi binlerce kişiyi doldurmuştur. Ardından, 26 Nisan 1933 günü, tüm bu üniteleri doğrudan kendisine bağlı olarak Gestapo adıyla yeniden organize etmiştir. SS örgütlenmesinin başı Heinrich Himler ise, Reinhard Heydrich ile birlikte Bavyerada aynışekilde paralel bir örgütlenme oluşturmuştur. Biçimsel olarak (sözde) İçişleri Bakanlığına bağlı olan polis güçleri, SS ve Gestapo, 1936 yılında Himmlerin yönetimi altında birleştirilmişler ve böylece Nazi Almanyasının ikinci kişisi konumuna yükselen Himmler, Reichsführer (devletin önderi) ünvanını kullanmaya başlamıştır... Gestapo ve SS daha alt birimlere, uzmanlık alanlarına ayrılmışlardır...
Örgütte Himlerden sonra ikinci gelmekle birlikte işleri filen götüren asıl kişi konumunda olan ve -acımasız kıyımları nedeniyle- Hitler tarafından bir orduya bedel tutulan Reinhard Heydrichden kısaca sözetmeye değer... Orta sınıfın üst kademelerinden, bir Wagner opera şarkıcısının ve piyanist ananın oğlu olarak 1904 yılında doğan Heydrichin çocukluğunun problemli ve mutsuz geçtiği biyografisindeki bilgilerde yansımaktadır... Fotoğraflarında buz gibi ruhsuz bir heykel görünümü veren bu iri sportmen yapılı kişinin arkadaşları arasındaki takma adı, Sarışın Hayvan olmuştur. Onu yüceltme, gücünü yansıtma amacıyla takılan bu hayvan sıfatı, dört ayaklı iri, vahşi bir hayvanı, canavarı ifade etmek içindir şüphesiz. Yoksa eşşek te dört ayaklı ve güçlü bir hayvandır ama, Heydrichin hayvan sıfatının eşşeği çağrıştırdığını iddiaya kalmışmak, sadece bu güzel gözlü yaratığı aşağılamak anlamına gelir... Kurbanlarıda Ona Cellat Heydrich takma adını layık görmüşlerdir.
Kadın sorunları, kuraldışı ilişkiler nedeniyle, kaba ve centilmenliğe yakışmayan davranışlar gerekçe gösterilerek subay olduğu donanmadan 1931 yılında uzaklaştırılan Heydrich, aynı yıl Nazi Partisine ve SS birliklerine katılarak hızla kariyer yapmıştır. Daha örgüte katıldığı yıl, 27 yaşında iken SS Albayı rütbesiyle aynı örgütün Güvenlik Servisi SDnin (Sicherheitsdienst) başına geçmiştir. Donanmada iken -askeri istihbaratın başı konumundaki- Amiral Wilhelm Canarisin emrinde 1926- 31 yılında kıdemli üsteğmen olarak şifre subaylığı yapmış olmasının bu hızlı yükselişinde ve SSin Güvenlik Polisi SDnin başına oturmasında etkisi olabilir. Aynı yükselişte saldırganlığının, entrikacı kuralsızlığının, kabalığının da etkileri olmalıdır; çünkü donanmada, daha teğmenken kendisini amiral gibi gören sonderece kaba biri olarak tanımlanmıştır... Ve ardından Heydrich, 30 yaşını doldurmadan, Mart 1933de SS Tugayı Generali olmuştur. Nazilerin iktidara geldikleri bu yıl, komünistlere, sosyal demokratlara, sendikacılara yönelik olarak başlatılan kitle tutuklamaları sırasında Heydrich başrolü oynamıştır. Bu ilk kurbanlar için kurulan ve yine ilk toplama kampı olan Dachauyu da O (Heydrich) hazırlamıştır.
SS içinde de bu örgüte bağlı Güvenlik Servisi SDyi örgütleyen Reinhard Heydrich, SAnın şefi konumundaki Ernst Roehmün (Röhm) Fransadan 12 milyon Mark aldığına dair belgeyi de hazırlayacak ve Uzun Bıçaklar Gecesinde de başrolü oynayanların arasında yeralacaktır. Röhmün parayı Bolşeviklerden aldığına dair belgeler hazırlasa, kimse inanmazdı şüphesiz... Röhme yapmış olduğu gibi 1937 yılında da Kızılordu subaylarının Staline karşı darbe örgütlediklerine dair sahte belgeler ürettiği ve 30 bin subayın katledilmesinde önemli rol oynadığı söylenen Heydrich, 9- 10 Kasım 1938 günleri tüm Yahudi işyerlerinin ve Sinagogların tahrib edildiği ve 25- 30 bin kadar yahudinin toplama kamplarına yollandığı Kristal Gecesini örgütleyen ve bu Yahudileri toplayan kişi olmuştur... Polonyanın işgalinin ardından Varşovada Yahudi Gettosunu kuran, tüm Yahudileri aynı yere toplayan ve bu ülkedeki belli başlı ölüm kamplarını organize eden de aynı kişidir...
Sovyetler birliğine yönelik saldırının başlaması ile birlikte, işgaledilen alanlarda pasifikasyonu gerçekleştirmek, parti komserlerini, partizanları, tüm şüpheli kişileri öldürmek, idamları gerçekleştirmek için özel SS birlikleri kurmuştur... Buralardaki katliamlarının ardından, Çekoslavakyadaki pasifikasyonu gerçekleştirmesi için en yüksek rütbe ile Praga yollanmış ve yeni karargahını bu kente kurmuştur. Kurmuş olduğu ispiyon şebekesi ve acımasızlığı ile direnişe büyük zararlar vermiştir ama, 27 Mayıs 1942 günü -kendine duyduğu aşırı güvenle muhafızsız olarak- kullandığı arabasıyla bürosuna dönerken, Praga 20 km kadar mesafede iki Çek partizanının saldırısı sonucu ağır yaralanmış ve beş gün sonra da ölmüştür... Ardından Çek partizanlarına, sıradan halka yönelik acımasız bir kıyım başlatılmıştır. Prag yakınındaki Lidice köyü, 173 erkeği ile toptan yokedilmiştir. Aynı köyün 198 kadını Revansbrück (Revansbrueck) toplama kampına yollanmıştır. Köle işçi çalıştıran Simens fabrikalarının bulunduğu bu kamp, Berlinin 200 km kadar doğunsundadır ve sadece kadınlar içindir... Ardından Naziler dinmeyen intikam duyguları ile 256 masum Çek insanını daha öldürmüşler ve binlercesini değişik toplama kamplarına yollamışlardırsürmüşlerdir...
Unutmadan not düşmeliyim ki, yukarıda Heydrich ile bağlantılı olarak anılan Nazi iktidarı yıllarında askeri istihbaratının başı konumundaki Amiral Wilhelm Canarisde sonderece muhafazakar bir kişi olmasına karşın ömrünü Flossenbürg toplama kampından 20 Temmuz 1944 günü idam edilerek tamamlamıştır. Alman Sosyal Demokrasisinin ve I. Dünya Savaşının sonunda patlayan Spartaküs Ayaklanmasının tanınmış önderlerinden Rosa Luxenburga idam kararı veren Askeri Mahkemenin üyesi olan, 1935 yılında Faşist Frankoya Almanyadan yollanan yardımı organize eden Canaris, Hitlere yönelik komplonun içinde olduğu gerekçesi ile tutuklanıp öldürülmüştür. Ve şüphesiz bu işte, eskiden emrinde çalışıpta donanmadan atılmış olan o daha teğmenken kendisini general gibi gören olağanüstü kaba kişinin, Heydrichin organize ettiği SD örgütü başrolü oynamıştır... Heydrich, Leipzig yakınlarında Protestanların yoğun olduğu Halle kentinde Katolik bir ailenin çocuğu olarak büyümüştür.
Katolik bir ortaokul öğretmeninin oğlu olan Heinrich Himmler, babasının hayranlık duyduğu Töton Şovalyeleri (Teutonic Knights) öyküleri ile büyümüştür. Aslında öncelikle Ortadoğu halkları için ve özünde tüm insancıl değerler açısından kötü ünlü olan bu Şovalyeler (atlı savaşcı), Himmlerin başında olduğu SS örgütlenmesine örnek alınmıştır ve SSler -diğer tüm bilimdışı ırkçı ve insanlık düşmanı saçmalıklarla birlikte- Töton Şovalyelerinin yaşamakta olan örnekleri olduklarına inandırılarak doktrine edilmişlerdir. Kitle katili SS örgütlenmesinin üyeleri, Töton Şovalyelerinin devamı olarak görülmüşlerdir. Askeri elit tarafından konulan,Teutonic Order (Tötonların Disiplini/ Düzeni) adlı başarı ödülü, madalya, ülkede verilenlerin en büyüğü, Nazi Almanyasının Oscarı gibi olmuştur. Bu ödüle layık görülen on en seçkin katil arasında, SS örgütlenmesinin ikinci kişisi konumundaki kara ünlü kitle katili Reinhard Heydrichde vardı... Töton (Teuton), Almanya veya İskandinavyada yaşıyan eski Germen (Alman) kabilelerinden birinin ferdi anlamına gelmektedir...
Unutmadan belirtmeliyimki, Hitlerde Katolik bir aileden gelmiştir... Protestan Kilisesinin ve de Katolik Kilisesinin, özellikle Papa XII. Piusun (Pius= İnanmış) desteğini almış olan veya daha doğrusu bunları mükemmel biçimde kullanan Nazi eliti aslında, içinde kast sistemini veya birçeşit ırkçılığı barındıran Hinduismden ve eski Kuzey mitolojilerinden esinlenen, büyü ve sihire dayanan, Hıristiyan inancının özüne tamamen karşı olan birçeşit yeni kan/ üstün ırk dini yaratmaya çalışmıştır.
Biraz konu dışı ama, halen kurum olarak yaşamakta olan Töton Şovalyeleri, 1190- 91 yıllarında şimdi İsrail sınırları içinde kalan Filistin topraklarında, İsrailin kuzeyinde, Lübnan sınırına yakın Akkâda (Acre) dini (Katolik) bir askeri disiplin olarak kurulmuştur. Önce, Kudüsteki Tötonların Aziz Mariasının Hastahane Disiplini Şovalyeleri ünvanıyla Haçlılara sağlık yardımı veren bir örgütlenme konumunda işe başlamışlardır. Papa III. Calastine bunları 1196 yılında koruması altına almıştır vs... Daha sonra tam savaşçı bir örgütlenmeye gitmişlerdir ama, bundan önce de Kudüsteki haçlıların savaşlarına zaten filen katılmışlardır... Haçlılar adına yürütülmüş birçok büyük katliamın içinde oldukları inkaredilemez bir gerçektir. Haçlı güçlerinin kurbanları arasında yalnız müslümanların değil, bölgedeki Ortodoks Hıristiyanların ve Musevilerinde olduklarını hep anımsamak gerekir... Hitler, D. Eisenhower, W. Bush, bunların hepsi de açıkça -adını vererek- birçeşit haçlı seferi başlatmışlardır ve bu yeni Haçlıların kurbanları arasında da yine her dinden insanlar vardır.
Örneğin, Töton Şovalyelerinin (Teutonic Knights) ilk eyleme geçmiş olduğu 1191 yılının Akkâsı (Acre), Haçlı tarihinde Müslüman halkların en kanlı katliamları yaşanmış olduğu yerlerden biridir... Papa VIII. Gregorynin insiyatifi ile III. Haçlı Seferi, -kendisini Kutsal Roma İmparatoru olarakta ilan etmiş olan- Alman İmparatoru Frederic I. Barbarossa, Fransa Kıralı Philip Agust ve -aslında yanlış olarak arslan yürekli diye de anılan- İngiltere Kıralı II. Rikhard tarafından 1190 yılında başlatılmıştır... Bunlardan ilk anılan kişi, Frederic I. Barbarossa, kara yolu ile Anadolu üzerinden gelirken, Toroslarda beline dek gelen bir akarsuyun, herhalde Seyhan Nehrinin veya kollarından birinin içinde -muhtemelen kalp krizi geçirerek- ölmüş ve ordusu dağılmıştır. Anılanlardan ikincisi, Fransa kıralı Philip Agust, deniz yoluyla gelmiştir. Üçüncüsü, İngiltere Kıralı Rikhard ise, 1191 yılında Philip Agustun ardından yine deniz yoluyla gelip önce Kıbrısı istila etmiş ve ardından liman kenti Akkâyı kuşatma altına almıştır... Selehaddin Eyyubinin ve Müslümanların silah çekmeyenlere, sivil halka ve ellerine düşen savaş esirlerine çok yumuşak davranmaları, hatta onları fidyesiz serbest bırakarak Akkânın hemen kuzeyindeki ve şimdiki Lübnanın güneyindeki Sur kentine özgürce yerleşmelerine izin vermeleri, Haçlı güçlerin işine yalamıştır. Haçlılar burayı üs olarak kullanıp Akkâyı kuşatabilmişler, bölgedeki yeni yayılışlarında basamak olarak kullanmışlardır... Amin Maalufun anlatımı ile çok uzun bir kuşatmanın ardından Akka garnizonundan 2 700 kadar asker ve bunların ailelerinden oluşan 300 kadar kadın ve çocuk dayanılmaz açlık nedeniyle teslim olmak zorunda kalınca, kuşatmanın başındaki Arslan Yürekli Rikhard hiçte Müslümanlar gibi davranmamıştır... Aralarında kadınların ve çocuklarında olduğu esirleri iplerle birbirlerine bağlatarak kent surlarının önünde son iniltiler de kesilinceye dek bunları askerlerine taşlarla, kılıçlarla, mızraklarla katlettirtmiştir... Ve Töton Şovalyeleri işte bu kentte, sözkonusu olayların içinde şekillenmişlerdir...
Karanlık kanlı tarihleri içinde Töton Şovalyelerine -şimdi özellikle Alman ırkçılarının anımsamak istemedikleri- en ağır yenilgilerden birini aralarında Türk unsurlarında bulunduğu Asyanın göçebe halkları, Cengiz soyundan Moğollar tattırmışlardır... Cengizin üçüncü oğlu ve yerini alan kişi olan Ögedey Kağanın emri ile 150 bin kişilik bir Moğol ordusu Avrupada manevraya başlamıştı ve bunun küçük bir bölümü, sadece bir kolordu, 1241 yılında Ukrayna üzerinden Polonyaya girmişti...
Baydar ve Kaydunun komutasında Polonyaya giren suvari kolordusu, buz tutmuş Oder nehrini geçtikten sonra, ülkenin şimdiki Almanya ve Çek sınırı üçgenine yakın Liegnitz (günümüzün Legnicası) kasabasında Silezyanın İnanmış (Pius) Duku II. Henry konutasındaki 30 bin kişilik Alman Töton Şovalyeleri ağırlıklı ordu ile 9 Nisan 1241 günü karşılaşmıştır. Bazı Batılı tarihçilerin Camdan Gözyaşları Savaşı olarakta adlandırdıkları Liegnitz savaşında, yenilgisinin ardından kaçmaya çalışan Silezyanın İnanmış Duku II. Henry dahil çoğu Töton Şovalyesi 30 bin kişinin yaklaşık tümü -bazı kaynaklara göre 25 bin şovalye- Moğol Kolordusu tarafından kılıçtan gecirilmiştir. James Chamber ve diğer bazıları tarafından Şeytanın Süvarileri olarak adlandırılan Asyanın bu göçebeleri, yine Batı kaynaklı anlatıma göre, II. Henrynin komuta ettiği orduyu bir duman tabakası/ perdesi ile ikiye bölmüşlerdir. Bölünmüş olan parçalardan biri, Moğol okçusunun kesintisiz saldırıları ile bir düzeyde sabit tutulurken veya askeri terminoloji ile tesbit edilirken (relatif küçük bir güçle oyalanır, hareketsiz bırakılarak asıl savaşa katılması engellenirken), diğer bölüm Moğol atlılarının nalları altında parçalanıp delik deşik edilmiştir... Küçük bir ordunun kendisinden büyük bir gücü veya tek bir ordunun iki güçlü orduyu yenmesini sağlayan bu taktik halen geçerlidir... Military History Magazinede (bak, http://historymedren.about.com/library/prm/bl1mongolinvasion.htm) Erik Hildinger, aynı savaşta II. Henrynin ordusunda, Polonyalı şovalyelerden, Töton Şovalyelerinden, Fransız Tapınak Şovalyelerinden (Templar) ve birmiktar piyadeden oluşan 30 bin asker olduğunu yazmaktadır. Hildinger, Moğol ordusunun ise sadece 20 bin savaşçıdan oluştuğunu kaydetmektedir... (www.songsouponsea.com/PromenadeLizardH.html ; www.juniorgeneral.org/liegnitz/liegnitz.html vs.)
En büyük Kağan Ögedey 11 Aralık 1241 günü Moğolistanda ölmeseydi eğer, Viyana önlerine gelen, Dalmaçya kıyılarında manevralar yapan Moğol ordusu ilerlemesini engelsiz sürdürecekti. Batıda, -Hitlerin gururu Töton Şovalyeleri dahil- onları durdurabilecek bir güç yoktu. Toplumsal gelişmenin askeri demokrasi aşamasında olan bu orta barbar savaşçılar yeni Kağan seçimi için Balkanlar üzerinden ve Karadenizin kuzeyinden kendiliklerinden geri dönmüşlerdir...
Şüphesiz geçmişle ilgili olarak asıl gurur duyulması gereken olaylar, yapıcı olanlar, insanlığa yararlı hizmetler olmalıdır. Bilimde, edebiyatta, sanatta gösterilen başarılar asıl övünç kaynakları olmalıdırlar ama, Hitler ve çevresindeki kriminal katil sürüsünün, ölüm kamplarında acımasız kitle kıyımları yapan SSlerin başı Himmlerin ve Reinhard Heydrich bu ölçüde gurur duyduğu Töton Şovalyelerinin, sayıları kendilerinden az Asyalı süvariler tarafından parça parça edilmiş olmalarını okuyupta rahatlamamak olanaksızdır- zaten aksi taktirde, beyin ve fiziki güçleri yetse, Tötonlar diğerlerini yokedeceklerdi... Şüphesiz Töton Şovalyelerine özenenler, kendilerini onların yerine koyanlar, SSler ve diğer Nazi güçleri, başlatmış oldukları II. Dünya Savaşında da yine Asyalılar tarafından parça parça edilmişlerdir. Buna karşın, ABD servislerince korunup yeniden diriltilmişlerdir...
ABD yönetiminin ve servislerinin Nazi savaş suçlularını, binlerce masum insanın katili SS ve Gestapo şeflerini kullanmaları ile ilgili örnekler alabildiğine çoktur. Nazi Ölüm Kamplarında Alman mali- sermayesi ile ortaklaşa köle işçi çalıştırmış olanlardan başka türlüsünü ummakta zaten boştur... Fazla derinlere inmeden sadece Encyclopaedia Britannicayı açar ve ünlü Gestapo şeflerinden Lyon Canvarı Klaus Barbie ile ilgili metni bulursanız, özet olarak şunları okuyabilirsiniz... Amerikalı otoriteler tarafından 1947- 51 yıllarında karşı- istihbarat (counterintelligence) elemanı olarak kullanılmıştır. Ardından ailesi ile birlikte gizlice Bolivyaya yollanmıştır (CIA görevlisi). Şüphesiz bu işler olurken ABDnin müttefiki Fransanın polisi, Lyonda 4000 kişinin katli ve daha başka cinayetler ve suçlar nedeniyle aynı kişiyi harıl harıl aramaktadır. Ve ileride ABD yönetimi Fransadan resmen özür dileyip defteri kapatacaktır... İleride CIAnın kurucularından ve 1953- 61 yıllarında başkanı olacak olan OSS görevlisi Allen Dulles, sözkonusu katil ve benzerleri ile daha savaşın en kanlı günlerinde, 1943de Bernde temasa geçmiştir. Dullesin ilişki kurdukları arasında Nazi askeri istihbaratının Doğu Cephesi komutanı, Gurbette Doğu Ordusu adlı örgütlenmenin şefi General Reinhard Gehlende vardır. Gehlen 1947de CIAnın kuruluşuna büyük emek verecektir ve 1956 yılından eski SS ve Gestapo görevlilerini, savaş suçlularını çevresinde toparlayarak Alman dış istihbarat örgütü BNDyi kuracak ve 1968 yılına dek yönetecektir- kısacası, Naziler halen iktidardadırlar... Örneğin, Almanyada 9 Eylül 1952 günü patlayan skandalın özeti olarak şünlar anlatılabilir... Aralarında şiddetle aranan SS celladı Heinz Lamerding gibi ünlü katillerinde bulunduğu birsürü eski nazi subayı Amerikalılar tarafından -o güne göre yüksek olan- 500 ile 1000 Mark aylıklarla gizlice örgütlenmişlerdi. Bunlar, Nürnberg yakınlarındaki Grafen Wöhr ABD Askeri Üssünde Sterling Garwood adını kullanan ve ayrıca beş sahte adı daha olan bir amerikalı uzman tarafından özel kontra eğitiminden geçirilerek sabotajlar ve siyasi cinayetler için hazırlanmaktaydılar. Tüm bu işlerin masraflarını ise Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedesi de üreten Daimler Benz vs. gibi tekeller karşılamaktaydılar... Davayı ustaca kapatan başsavcı Hurbert Schrobber, Almanyanın iç istihbarat örgütü olan Anayasayı Koruma Federal Dairesinin (Bundesamt für Verfassungsshutz, BfV) başına Ağustos 1955de oturtularak ödüllendirilecek ve bu görevini 18 yıl sürdürecektir... Örnekler uzar gider.
Töton Şovalyelerinin Doğuda kalan son parçaları Osmanlı Türkleri tarafından Yunanistandan, Pelopones (Mora) yarımadasından sökülüp atılmıştır. Morayı 1499- 1500 yıllarında fetheden Türkler, buradaki Töton Şovalyelerini kovmuşlardır ve Morada (Pelopennesus) Osmanlı donanmasının en önemli üslerini kurmuşlardır. Burası, Osmanlının bir yüzyılı çok aşan Doğu Akdeniz hakimiyetinin merkezi olmuştur... İşgalci Haçlı güçlerinin Ortadoğudaki son kalıntıları ise, içlerinde Türklerin ağırlıklı ve yönetici konumda olduğu Memluklu (Kölemen) devleti tarafından yokedilmişlerdir. Mısırda paralı asker iken 1250 yılında Eyyubi Devletininin elinden iktidarı alarak kendi devletlerini kuran Memluklu (Kölemen) hükümdarlarından Baybars, Haçlı istilacıların bölgedeki son kalesi Antakyayı 1268 yılında kanlı bir operasyonla fethetmiş ve bu saldırgan yağmacı gücün bölgede sonunu getirmiştir... Küçülmüş bir kurum olarak Töton Şovalyeleri halen yaşamaktadırlar ve merkezleri Avusturyadadır. Bunlar, 1929 yılında doğrudan Vatikana, Papaya bağlanmışlardır.
SSlere özendirilerek ve SSler model alınarak örgütlemiş olanlar, Nazi yardakçısı Türkeşin tosuncukları, aldatılmış olan tüm tosuncuklar bu gerçekleri bilmelidirler- şüphesiz sözüm ekonomik menfeat bağı ile bağlanmış kriminal unsurlara, mafya örgütlenmeleri içinde olanlara değildir ve zaten onların küçük yararları dışında herhangi ahlaki bir tavrı ve düşünceyi dikkate almayacakları baştan bellidir. Ve yine aynı kişiler bilmelidirlerki, İngiliz atı, Arap Atı, Kurt Köpeği vs. vardır ama, sonuçta tüm köpeklerin kurtan geldiği ve yine tüm atlarında akraba oldukları bellidir. İnsanlarda ise bu tip ayırımlar yapmak bile olanaksızdır; tüm insan soyu arasındaki genetik farklılıklar aynı millet içinde şekillenen fiziki farklılıklardan bile azdır ve en çok binde sekiz civarındadır. Karışmamış bir millet yoktur ve kısacası insanlar arasında ırk, özellikle üstün ırk diye birşey yoktur.
Cengizin Moğolları veya aynı dönemin Türkleri, Moğol veya Türk oldukları için değil, yaşamakta oldukları toplumsal gelişme basamağı nedeniyle bu ölçüde cesur savaşcılar ve birbirlerine eşit düzeyde bağlı kişiler idiler. Toplumsal gelişmenin aynı basamağında olan diğer halklarda aynen onlar gibiydiler ve sonuçta, günümüzde tüm gelişmiş kapitalist ülkelerin insanları -en genel anlamıyla- temel davranışları açısından nasıl birbirlerine benziyorlarsa, onlarda aynışekilde birbirlerine benziyorlardı. Yalnız şüphesiz günümüzün ahmak ırkçılarına, faşistlerine hiç benzemiyorlardı ve bu tiplerle karşılaşacak olsalar, kesinlikle kafalarını kopartırlardı...
İnsanlara değer kazandıran olgu hangi aileden veya milletten geldikleri değil, yapıcılıkları, üreticilikleri, diğer insanlara, topluma sağlayabildikleri yararlardır. Ve yine şüphesiz tüm toplumsal haksızlıklara doğru biçimde karşı çıkabilmek, bu yapıcılığın ayrılmaz parçasıdır... Yusuf Küpeli, Ağustos 2004
|
|
(4) Nazi Almanyasını yaratan bazı gelişmeler -uzaktan- Türkiyede olanları da çağrıştırmaktadır. Ve sonuçta, yaşanmış olanlardan ders alınamadığı, geçmiş üzerine yalanlar söylendiği sürece dünyamızı çok daha tehlikeli toplumsal serüvenler beklemektedir... Türkiyede yaşanmış olan son 12 Eylül darbesi öncesi estirilen terör, Bozkurtlar denen örgütlenmenin ve infilitre edilmiş ekstrem sol gurupçukların kitlelerden kopuk şiddet eylemleri -Nazi mirası üzerinde yükselen CIA bağlantılı- mükemmel bir manüpülasyonun ürünleri olmuştur. En genel çerçevede güdülen veya -çok daha çekingen bir ifade ile- en azından durdurulabilecekken körüklenerek serbest bırakılan -SA ve SS karikatürü- faşist örgütlenmelerin terör olayları toplumda derin bir umutsuzluk duygusu yaratmıştır. Yaratılan umutsuzluk ile bir yandan geniş halk yığınları gelmekte olan darbeye psikolojik olarak hazırlarken, diğer yandan 12 Eylül 1980 darbesini yöneten çok sınırlı sayıda kişi, NATOcu elit, ordunun diğer kademelerini aldatarak peşinden sürükleyebilecek demagojik propoganda malzemesine sahip olmuştur... Sağ ve sol terör söndürülmesi olanaksız bir yangını başlatmaktadır yalanı, NATOcu elitin orduyu arkalarında birleştirebilmesine yardımcı olmuştur... Hitlerde özellikle SA Hücum Birlikleri ile sokakta estirmeye başladığı terörün ardından, Bolşevik devrimi oluyor gürültüsü ile büyük sermaye çevrelerinin tam desteğini alaral 1933 başında Başbakanlık koltuğuna oturabilmişti...
Şüphesiz -zaten denetimleri altında olan- terörü durdurabilmeleri için darbeye gereksinim yoktu ama, içine sürüklenilmiş olan ekonomik krizi büyük sermaye çevrelerinin hesabına çözebilmek, işçilerin ve diğer tüm çalışanların sendikal ve politik mücadelelerini durdurabilmek ve İran devrimi ile başlayan süreçte gerilmekte olan Ortadoğuda ve detand sürecine sonveren uluslararası ilişkilerde ABDnin yararlarını kollayabilmek için darbeye gerek vardı... Demirel zaten 24 Ocak kararları ile ekonomiye büyük sermaye çevreleri hesabına müdahale etmişti ama, politik arenada da insanları sindirebilmek için bıçağı eline almaktan çekiniyordu; oy mekanizmalarına bağlı bir politikacı olarak geleceğini hesaplıyordu... Darbeci elit ve Pentagondan yakınları, bıçağı kullandıktan sonra ürünü tekrar Demirele ve diğer sivil politikacılara sunarak okka altına gitmeyecek kadar deneyimli ve uyanıktılar. Çünkü böyle durumlarda yarın bir de kendilerinden hesap sorulmaya kalkılabilirdi. O nedenle tüm sorumluluğu sivillere yükleyerek politik partilerin hepsine birden vurdular ve yöneticilerini relatif uzun süreler için, yerlerine rakipleri palazlanıncaya dek politikadan uzaklaştırdılar... Hitler bu durumla kıyaslanamayacak ölçüde daha ağır bir operasyon yapmıştır şüphesiz ama, içinde olduğu koşullarda daha zordu; karşısında 12 milyon oy almış güçlü ve örgütlü bir işçi hareketi vardı. Oda iktidar koltuğuna oturduktan hemen sonra tüm politik partileri yasaklayacaktı...
İçinde farklı politik görüşlere sahip kişiler ve azımsanamayacak sayıda anti- emperyalist düşüncelere sahip eleman olduğu bilinen ordu, sağ ve sol terör bahanesi ile rahatca -darbeci elitin denetiminde- birleştirilebilmiş ve sözde tarafsızlık hilesi ile tüm politik partiler kapatılarak -silahlı kuvetler içindeki-sağdan veya soldan gelecek tüm tepkiler kontrol altına alınmıştır... Özünde ve gerçekte ise darbecilerin söylemlerinde yeralan tarafsızlık, demokrasiyi sağlam temellerine yeniden oturtma ve Atatürkçü düşünceleri canlandırma işi hiçbirzaman yaşama geçmemiş, sadece faşist demagojinin, yalanın tipik örnekleri olarak lafta kalmıştır. Söylenenlerin tam tersine, kitlelerin tüm demokratik ve ekonomik hakları büyük sermaye çevrelerinin ve NATOcu güçlerin bölgedeki hesapları yararına yokedilmiştir. Terör ile uzaktan yakından bağı olmayan işçi sendikaları ve yığınsal desteği olan sol eğilimli partiler ve aydınlar tasviye edilmişlerdir. Atatürkçü geçinen darbecilerin Atatürkün kurduğu CHPyi kapatırken, zaten hesaba katılacak bir kitle desteği olmayan ve darbe için katalizatör rolü oynayan faşist MHPyi kapatmaları, kitleleri ve ordunun demokratik düşünceli elemanlarını aldatmaya yönelik bir hile olarak kalmıştır. Ve zaten eski Nazi yardakçısı ve MHP başı faşist Türkeş, duruşmaları sırasında, Bizler içerideyiz ama, düşüncelerimiz iktidarda!, diğerek gerçeği veciz biçimde ifade etmiştir.
Darbenin sağcı veya faşist örgütlenmelere de vuruyor gözükmesi -darbe ile birlikte popülariteleri artan islamcıların ünlü deyimleri ile- tam bir takiye, hile, sahtekarlık olmuştur. Aslıda sağcılara, faşist güçlere vurulmamış, tam tersine demokrasilerin temel prensibi olan ve 27 Mayıs Anayasında büyük ölçüde ifadesini bulan yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsızlıkları veya kuvvetler ayrılığı prensibi çöpe atılmıştır. Yerine getirilen 1982 anayasası ile faşist rejimlerde görülebilecek korporatif bir temel hukuki yapı oluşturulmuştur. Anayasa ve diğer yasalarla büyük sermaye çevrelerinin ve sağcı faşist güçlerin egemenlikleri hukuki olarak teminat altına alınırken, CIAnin sosyalist ve ulusal güçleri yoketmek için kotarmış olduğu dinsel ağırlıklı faşist Yeşil Kuşak politikası General Evren önderliğinde pratikte yaşama geçirilmiştir. MHP ile bağlantılı Fethullah Gülen adlı küçük vaiz hukuken arandığı bu yıllarda özgürce eylemlerini yürüterek Nurcu hareketi parçalayabilmiştir. Aynı kişi sözkonusu anayasaya evet oyu verilmesi için rahatça çalışmıştır ve sermayesi on milyarlarca Dolar ile ifade edilen büyük bir ekonomik ve politik örgütlenme ağının önde gözüken lideri konumuna yükseltilmiştir.
Eski aşırı sağcı ve faşist örgütlenmelerden gelip günümüzde İslamcı rolünde iktidar koltuğuna oturmuş olanlar ve özgürlük adına türban veya kara çarşaf özgürlüğünü, ya da sözün gerçek anlamı ile kadınların ve sonuçta tüm toplumun esaretini savunanlar gökten zembille inmemişlerdir. Daha önce de politikacılar sürekli din ticareti yapmışlardır ama, bu nihai çözüme ulaşma peşindeki Pentagon İslamcıları asıl olarak 12 Eylül darbesinin karanlık yıkıcı ürünleri olarak öne çıkmışlardır... İslamcı maskesi takmış tüm bu faşist güçler 12 Eylül politikalarının ürünü olarak palazlanmışlardır. Ayrıca göstermelik olarak cezalandırılan MHPde, aynı darbenin yaratmış olduğu baskıcı ve rüşvetci toplumsal iklim içinde yeniden ve eskisinden çok daha güçlü olarak büyüyebilmiştir. Tüm söylemlerine karşın devrim ve sosyalizm karşıtı bir şiddet hareketi olarak başlayan, ulusal bir programdan tamamen yoksun olarak bazı bölgesel güçlerin şantaj politikalarına göre yönlenen, sonuçta Kürt ve Türk halklarının demokratik haklarına zarar vererek gelişen bir örgütlenmenin derinleştirdiği toplumsal bataklık, MHPnin yığınsallaşmasını sağlamıştır. Aynı eylemin varlığı biryandan bölgedeki demografik yapıyı bozmaya yönelik göçü ve göçettirmeyi kolaylaştırırken, diğer yandan uyuşturucu ve silah ticareti ağırlıklı mafya örgütlenmelerinin devletin güvenlik birimleri ile de bağlı olarak toplumun tüm hücrelerine yayılmasına hizmet etmiştir... Fiili ve hukuki baskılarla, eğitim politikaları ile ve güçlü propoganda aygıtlarıyla toplumun demokrasi kaynakları kurutulurken, gericiliğin, satılmışlığın, kriminalitenin, kara ekonominin, mafyanın kökleri CIA ve yerli servisler tarafından beslenmiştir...
Devletin güvenlik servislerine bağlı faşist unsurlarla yepyeni bir mafya örgütlenmesi ve ölüm mangaları yaratılmıştır. Kara ekonominin boyutları yasal olanı aşmıştır ve bu durumun yarattığı derin ahlaki çöküntü -kısır bir döngü gibi- faşist güçlerin değirmenlerine sürekli su akıtmıştır... Sonunda lağamın patlayarak taşmaya başlamıştır... Toplumsal pislik en yüksek yargı organlarının, güvenlik servislerinin, üst düzeyde politikacıların adlarınıda beraberinde sürükleyerek gazete sayfalarına, televizyon ekranlarına dökülmeye başlamıştır... Sonuçta, en az 25 yıldır uygulanmakta olan tüm politik konspirasyonlar Hitlerin taktiklerinin Türkiye koşullarında CIA patentli birer değişik kopyaları olurlarken, yine kapalı rejimlerde ve Hitler rejiminde de olan toplumsal çürümüşlük yaşamın ayrılmaz parçası haline gelmiştir...
Cuntacı elitin tüm politik partiler kapatarak biryandan orduda gelişebilecek muhalefeti nötralize ederken, diğer yandan kurulacak yeni partilerle eskiler arasına çelişki veya rekabet sokup aradan sıyrılmış olması, politik arenada toplumun gerçek sorunlarından kopuk bir rekabeti körüklemiştir. Toplumun asıl sorunlarına eğilme ve -sınırlı dahi olsa- sorumluların üzerine gitme çabalarının yerini, durumdan yararlanara kısa vadede kariyer ve kazanç sağlama hırsı almıştır. Bu toplumsal suç işleme, suça ortak olma anlayışı kademe kademe yayılmıştır... Darbenin ürünlerinden ve asıl olarak Washingtona bağlı politikacı T. Özalın ağzında benim memurum işini bilir deyişi ile sşzkonusu gerçek en mükemmel biçimde itiraf edilmiştir. Tüm suçluların ve dolayısıyla canavarın başı konumundaki darbeci elitin asıl koruyucu kalkanları, devlet bürokrasisini ve toplumun geniş kesimlerini bulaşıcı bir hastalık gibi saran bu suç işleme ahlakı olmuştur. Herkesin derece derece suça bulaştığı bir ortamda, en büyük suçlular elbette en onurlu ve değerli kişiler olarak, hatta bazı devlet torpilli naylon mafya babaları gibi kahraman olarak görüleceklerdir... Darbenin en önde gözüken kişisi general Evrende halen popülaritesini koruyan bir kahraman rolünde sık sık her konuda görüşlerini bildirmektedir. Hatta Türk askerlerinin kafalarına çuval geşirilmesinin ardından, Büyük devletler özür dilemez!, diyerek Pentagondaki patronlarını veciz ifadelerle savunmuştur. Çünkü, Iraktaki işgalci ABD askerlerinden çok önce, yalanların ipliğinden örülme çuvalları Türk subaylarının ve astsubaylarının kafalarına kendisi geçirmiştir ve gerçekleri o an için görmelerini engellemiştir. Ve hesap sorulmadığı için olmalı, halen bir kahraman olarak rahatca konuşmaktadır.
Şüphesiz dünyanın hiçbir ülkesinde, ister kapitalist olsun ister sosyalist, mevcut yasalar çerçevesinde ülkenin güvenliğinden sorumlu olması gereken silahlı kuvvetler bir tartışma kulübü değillerdir; değişik politik fikirlerin ve ideolojilerin (düşünce sistemlerinin) boyölçüştükleri alanlar değillerdir ama, bu askerler ideolojisidir, politik görüşleri yoktur ve sonuçta beyinsizdirler anlamına asla gelmemelidir ve gelmezde... Savaş, -belli toplumsal sınıfların yararları çerçevesinde- politikanın zorla sürdürülmesi olduğuna göre, askerler politikanın tam merkezindedirler ve şüphesiz -politikanın dışında tutulmaları ile ilgili tüm gevezeliklere karşın- hepsinin politik görüşleri ve bir düşünce sistemleri (ideolojileri) olacaktır. Sınıflı toplumlarda sorun, bunun nasıl olacağında, askerlerin nasıl doktrine edilerek birleştirilebileceklerinde, düşünsel/ ideolojik birliğin, bu anlamda çelikten bir disiplinin nasıl sağlanacağında düğümlenmektedir- zaten sınıfsız bir toplumda yaşıyor olsak, günümüzdeki anlamları ile ordularada gerek kalmayacaktır. Askerleri birleştirecek ideoloji üst sınıflarımı, çalışanları ezen ve onların ürettikleri artıdeğer ile zenginleşen sınıflarımı, yoksa üreten geniş halk yığınlarınımı savunan bir ideoloji olacaktır? ABDninki gibi paralı profösyonel orduları, istilacı orduları birleştiren ideolojiler, elbette açıkça gözüktükleri gibi, üst sınıfları savunan ve içinde derin ırkçı düşünceler taşıyan faşizmden ödünç alınma yamama düşünce sistemleridir...
Kurulması gereken ideolojik birliğin yanında silahlı kuvvetlerde asıl olan emir- komuta zinciri içinde şekillenmiş çelikten bir disiplindir. Bu disiplin tüm ordularda olduğu gibi sadece -sivile göre- ağırlaştırılmış yasal cezalarla, sertlikle sağlanamaz ve sorun yeniden disiplinin çekirdeğini oluşturan asıl yapıştırıcıda, düşünsel/ ideolojik birlik sorununda düğümlenmektedir. Yasal fiili disiplin ne ölçüde güçlü olursa olsun, inançlarını yitiren orduların bölünecekleri ve birbirlerine girecekleri açıktır ama, bu daha çok haksızlıkları savunan ideolojilerle, üst sınıfların ideolojileri ile doktrine edilmiş güçlere özgü bir gerçektir... Ayrıca, birbirleri ile kopmaz bir bütün oluşturan bilim ve sanatla ilgili tüm disiplinlerde olduğu gibi analitik düşünmesini öğrenmek, sadece politik perspektif kazanma amacıyla değil, savaş arenasında -emir komuta zinciri koptuğu zaman- doğru davranabilmek içinde askerlere gereklidir... Kısacası, silahlı güçler için gerekli ideolojik ve fiili tüm askeri disipline karşın, birey olarak askerler düşünen, değişik ölçülerde analiz yapabilen canlı varlıklardır ve Türk ordusunun bireyleri de bu gerçeğin dışında değillerdir. Zaman zaman göreceli bir sosyal denge sürecinden geçen sınıflı toplumlardaki ulusal ve uluslararası planda seyreden sınıf kavgaları öyle dönüm noktalarına, patlama anlarına gelirlerki, herkese olduğu gibi askerlerede seçim yapma zorunluluğunu dayatırlar. Artık böyle anlarda Emir komuta zincirine uyuyorum, üslerim ne emretti ise onları yaptım!, demek kişileri sorumluluktan ve çalışan üretici halk yığınlarına ihanetten kurtaramaz.
Örneğin, Mustafa Kemal daha Atatürk olmadan önce İşgalci güçlerin kuklası konumuna sürüklenmiş İstanbuldaki Osmanlı Sarayının ünüformalarından soyunmasa ve emir komuta zincirine tam bir itaat götererek Sultanının, Halifesinin emirlerine uysa, halkın sevdiği bir kahraman olamaz, lanetlenen hain Anzavurun konumuna sürüklenirdi. Diğerleri de öyle davransalar, günümüzde belki Türkiye Cumhuriyeti olamazdı... Hitlere uyanların hepsi, işkenceci katil SS görevlileri ve yöneticileri Nurnbergde, biz sadece emirlere uyduk deselerde, kişisel sorumluluklarından hem hukuki olarak ve hem de asıl insanların vicdanlarında kurtulamadılar. Abu- Garip toplama kampında fotoğraflarla kanıtlı korkunç işkenceleri yapanlarda -doğru ifadeleriyle- emirlere uyduklarını söylüyorlar ama, 72 yaşındaki savunma bakanı Rumsfeld tanık olarak bile mahkemeye çağrılmıyor. Görevliler göstermelikte olsa ceza almaktan kurtulamıyorlar. Yapılmakta olan duruşmaların tüm düzmeceliğine karşın insan olarak kişisel sorumlulukları var. Irak halkını felakete sürüklemekten çekinmeyen üstlerinin ve politik yönetimin, Abu- Garip görevlilerine veya diğerlerine, kullandığı insanlara da ihanet etmemesi, sırası gelince kendi yararları için onları da ateşe atmaması için hiçbir neden yok... Halkın düşmanları emirlerindeki kişilerin de dostu olamazlar ve o nedenler askeri disiplin ve emir komuta zinciri herzaman herşey demek değildir; sırası gelince reddedilemez mutlak ilahi bir olgu değildir. Askerler robot değil, sonuçta beyinleri ve duyguları ile davranan gerçek insanlardır.
Tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi toplumsal ayrışmaların, sınıf kavgalarının keskinleştiği durumlarda, mali- sermaye çevrelerinin, uluslarüstü tekellerin politikalarını yürüten faşistler, ölüm mangaları çinayetler işler, üretici halktan insanları, ülkenin aydınlarını, gençliğini öldürürlerken, -elinde silah tutan- insanlar, askerler, toplumun tüm fertlerinden çok daha ağırlıklı bir biçimde kendilerini yol ayırımında hissetmektedirler. Bunların ruhsal ve entellektüel anlamda en gelişmiş olanları, kendilerini çalışan ve üreten insanlara yakın hissetmekte, mazlumdan yana saf tutmaya çalışmaktadırlar. Diğerleri, üst sınıflara özgü faşist ideolojilerin etkisinde kalmış olan en kariyeristleri ve kişisel iktidar peşinde koşanları, -bu kirli yanlarını değişik hamasi söylemlerle kamufle ederek- zalimin safında yerlerini almaktadırlar. Sonuçta, halktan yana davranmaya çalışanlarla toplumsal yozlaşmadan nasibini almış olanları arasında ister istemez bir ayrışma yaşanmaktadır...
İsteyen istediği kadar görmezlikten gelmeye çalışsın, 12 Eylül öncesinde ülkede politik cinayetler işlenirken, silahlı güçlerde bir ayrışma şekillenmeye başlamıştı ve General Evreni ön plana çıkartan Pentagon ekibi, halktan yana subayları mükemmel entrikalarla aldatıp denetimi altına almasını becerdi... Evren ekibinin bu entrikasına en büyük hizmeti, malzemeyi, yığınlardan kopuk bireysel terörü öne çıkartan ekstrem sol guruplar ve MHPnin faşist çeteleri sağladılar... Daha darbelerde olduğu gibi, Anayasayı yürürlükten kaldırmaya yönelik girişimleri kapsamı içine alan Türk Ceza Yasasının 146/ 1 maddesinden birtakım insanların yargılanmış olmaları da aynı entrikanın bir uzantısı idi. Halkın ekonomik ve demokratik taleolerini yokedebilmek için başta Anayasa olmak üzere tüm yasaları ayaklar altına almış olan darbenin haklılığını kanıtlama oyunuydu sadece bu yargılamalar. Ve sırf bu oyun uğruna insanlar asıldılar...
Aslında aynı maddeden yargılananların hiçbiri Anayasayı ihlaledecek güce sahip değillerdi ama, Anayasayı yok sayarak, tamamen çiğneyerek darbeyi gerçekleştirmiş olanlar kendi suçlarını örtbas edebilmek, sahte suçlular, günah keçileri bularak haklılıklarını öncelikle kendi astlarına, kullandıkları kişilere kanıtlayabilmek için bu oyunu oynamak zorundaydılar. Şimdi aynı oyunu çok daha üst planda, uluslararası arenada, Guantanamo Toplama Kampında ABD yönetimi oynamaya çalışmaktadır. Öncelikle işgallerde kullanılan ABD askerlerini aldatmaya ve vicdandalını tatmine yönelik bir tiyatro Guantanamo duruşmalarında sergilenmektedir... Nurnber duruşmalarıda özünde asıl suçluların üzerlerine varmamış ve savaşın kurbanlarını birazcık rahatlatarak olayı kapatmaya yönelmişti ama, Nurnberg mahkemesini Hitlerin kurmuş olması kadar derin bir sahtekarlık ve büyük bir aldatmaca olmaktadır... Ve şüphesiz toplumun tüm kurumları gibi silahlı kuvvetlerde politik entrikaların hedefleri dışında değillerdir; aksini iddiaya kalkışanlar ya tam anlamıyla ahmaktırlar, ya da silahlı gücü sorgusuz denetim altında tutmaya çalışan üst sınıflardan entrikacıların kurnaz savunucularıdırlar, sözcüleridirler.
Yukarıda alabildiğine kalın çizgileri ile özetlenmeye çalışılmış olan Türkiye düzlemindeki kötü karanlık amaçlı politik tuzakların daha geniş çaplısı ve karmaşığı, teröre karşı savaş bahanesi ile ABD yönetimi tarafından halen dünya düzeyinde sürdürülmektedir. Sınırlı sayıdaki enerji ağırlıklı uluslarüstü tekelin önlerini açma çabasındaki politikacılar, servisler, vaktiyle milyarlarca Dolar yatırarak örgütlemiş olduklarıEl- Kaide efsanesini öne çıkartarak ve yine son tahlilde kendi ürünleri terörü bahane ederek dünyanın enerji zengini bölgelerine saldırmaktadırlar. Asıl gövdelerinin olduğu coğrafyalarda, ABD ve Batı Avrupada iktidarlarını -Hitler gibi- rakipsiz kılmaya çalışırlarken, diğer yandan da dünyaya egemen olabilmek için tüm olanaklarını seferber etmektedirler. Özellikle Ortadoğuda kan gövdeyi götürürken hızla daha büyük savaşlara hazırlanmaktadırlar... Kısacası, Hitlerin deneyiminden, provokasyonlarından aldıkları derslerle postmodern bir faşizmi adım adım tırmandırtmaktadırlar... Şüphesiz tüm karanlık planların bir limiti vardır ve yine unutmamak gerekirki, vermiş olduğu olağanüstü zararlara karşın Hitler yönetimi yokolmaktan kurtulamamıştır.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004
|
|
(5) Derin şüphecilik içindeki Stalin tarafından Troçkist oldukları düşüncesiyle 30 bin subayın 1937de öldürülmüş olmaları, Kızıl Ordu için çok büyük bir kayıp olmuştur. Katledilenlerin arasında içsavaş yıllarında komuta ettiği önemli Kızılordu birliklerine büyük zaferler kazandırmış ve Kronstat ayaklanmasını bastırarak devrimi kurtarmış olan Kızılordunun komutanı Mareşal Mikhail Tukhachevsky ve daha başka maraşal, general ve amiraller de yeralmışlardır.
Konumu nedeniyle zaten alabildiğine şüpheci olan Staline bu subayların darbe hazırlamakta olduklarına dair düzmece bilgileri ulaştıran servis elemanlarının heryerde bulunan kolay başarı peşindeki işgüzar kariyeristler veya kötü niyetli politik provokatörler oldukları düşünülebilirse de, bazı kaynaklar, bu kışkırtıcı manupule edilmiş bilgilerin gerisinde SSin kendi özel istihbarat servisi olarak kurulmuş olan Güvenlik Servisi (Sicherheitsdienst veya kısaca SD) örgütlenmesinin başı konumundaki Reinhard Heydrichin (1904- 42) olduğunu belirtmektedirler. Kara Gömlekliler, SS (Schutzstaffeln veya Koruma Birlikleri) içinde Himlerden sonra ikinci kişi olmakla birlikte bu kişi, pratikte asıl işleri götüren sonderece tehlikeli ve soğukkanlı bir katildi...
Kızılordunun darbeye hazırlandığı yönündeki manupule edilmiş bilgileri Reinhard Heydrichin ürettiği ve bir şekilde bunları Stalinin adamlarına ulaştırdığı yazılıyor olsa da, ben bunun gerçekliği konusunda karar verebilecek bilgilere sahip değilim. Konu, ulaşamadığım kaynaklarda açığa çıkartılmış olabileceği gibi, ileride açığa çıkartılacakta olabilir... Şüphesiz bu iş gerçek bile olsa, Stalinin ve yakın çevresinin katliamdaki sorumlulukları azalmaz. Ve zaten gelen -doğru veya yanlış- bilgiler Stalin ve çevresinin korkuları ve ileriye yönelik dikensiz gül bahçesi yaratma arzuları ile çakışmasa idi, biraz daha düşünürler ve bu katliamı gerçekleştirmezlerdi.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004
|
|
(6) Sovyetler Birliğine yönelik büyük saldırıya, Nazi operasyonuna adını veren Frederik Barbarossa, kendisini aynızamanda Kutsal Roma İmparatoru ilanetmiş olan Alman İmparatoru idi. Papa VIII. Gregorynin çağrısı ile başlayan III. Haçlı Seferinin örgütleyicileri arasında olan bu kişi, hedefine varamadan toroslarda ancak beline ulaşan bir suda -muhtemelen Seyhan Nehrinde- boğulup ölmüştür. Bu kızıl saçlı çam yarmasının asıl ölüm nedeni bilinmemekle birlikte, kalp krizi geçirmiş olduğu sanılmaktadır. Ölümü ile birlikte ordusu dağılmıştır... Hitlerde eski Roma İmparatorluğunu dirilteceğini, ari ve yönetici üstün ırk ile birlikte 1000 yıllık bir dünya imparatorluğu kuracağını düşlemekteydi ve Oda bir Haçlı Seferi başlatmıştı ama, sadece 12 yıl iktidarda kalabildi. Hitlerde döktüğü kanların içinde boğuldu; sığınağında beynine bir kurşun sıkarak öldü.
Barbarossa Operasyonu, Sovyetler Birliğine saldırı için seçilen 22 Haziran günü sonderece ilginçtir... Çünkü, 1812 yılında aynı gün Napolyonun büyük ordusu Çarlık Rusyasına saldırmıştır... Hitler, Napolyonun bitiremediği işi tamamlamayı düşlemiş olabilir ama, Moskovayı da zaptedecek olan Napolyon güçlerinin biraz daha gerideki Borodinoda Tatar asıllı inançlı General Kutuzovun önünde tattıkları yenilgiyi ve bunun Napolyonun sonunun başlangıcı olduğunu anlaşılan düşünememiştir. Ve yine şüphesiz Napolyon hernekedar Rusyaya ölüm ve yıkım getirmiş olsada, Avrupada ki çok daha ileri bir sosyal düzeni temsilediyordu ve Napolyon ile birlikte Batının ilerici aydınlanmacı düşünceleri Rusyaya tüm güçleriyle girecekler, ülkenin ileriye doğru değişiminde çok önemli roller oynayacaklardı. Buna karşın Hitler o güne dek yeryüzünün tanımış olduğu en vahşi gericiliği, sadece ölümü ve yıkımı simgeliyordu ve Rusyaya ve dünyaya bunlardan başka birşeyde getirmeyecekti... Savaş boyunca Kutuzovun portresi Stalinin çalışma masasının arkasında asılı duracaktı.- Yusuf Küpeli, Ağustos 2004
|
|
a. Avrupalılar, Polonyalılar ve Türkiyeliler üzerine kısa notlar
b. Hitleri iktidara taşıyan Alman ve ABD tekelleri, pusuda bekleyen İngiltere ve Fransa, Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası, Polonyaya saldırı ve II. Dünya Savaşı
d. Varşova Ayaklanması, Büyük Biritanya ve Sovyetler Birliği
e. Kısa bir gerçek öykü; Polonya, Papa, Reagan, Roberto Calvi ve tarih halen yazılmaktadır
|
Başa dönmek için tıkla: Nazi Almanyası ve Polonya, Büyük Biritanya, ABD, Sovyetler Birliği, Varşova ayaklanması ve yalanlar üzerine kısa notlar