|
Çalıntı metin:
Osmanlı'nın PKK'sı Vehhabiliğin iç yüzü
Faruk Arslan
30.Haziran.2006 http://www.sonsaniye.net/yazar3326.htm
Bugün tüm dünyada müslümanların imajını 'terörist'e çeviren
Osmanlı'nın PKK'sı Vehhabizm'i Türk insanının tanıdığını
sanmıyorum. Ladinleri yetiştiren bu radikal ideoloji,
İngilizlerin İslam dünyasına hediyesidir. Hadislerin çoğunluğunu
reddeden, İslam alimi tanımayan, mezarları, türbeleri
yıkanVehhabilerin İslam'ın başına büyük bir bela olacağı
başından belliydi. Okuyucularımın isteği üzerine konuyu
derinlemesine ele alıyorum.
Hürriyet gazetesi için ortaya attığım 'Vehhabileşme eğilimi'
teşbihini bazı okuyucularım sert buldu. İslam'da kafasına göre
reform talep eden ve Kuran mealciliğine soyunan herkesten kuşku
duyuyorum. Ülkemize siyasi İslam, Erbakan'dan önce 1960'larda
Mevdudi ve Seyyid Kutup'un tercüme kitaplarıyla girdi.
Malatya'da merhum Mehmet Said Çekmeğil gibi küçük grupları
etkisine aldı, fazla büyüyemedi. Babam Çekmeğil'in etkisiyle
dine dönüş yapmıştı; çocukluğum onların kitaplarını okumakla
geçti. Muhammed Abduğ ve Ali Şeriatı bazılarını etkiledi. İrili
ufaklı İslami cemaatler sünnet kaynağından beslendiği için
yanlış yola sapmadılar. Çünkü yerli manevi dinamikleri vardı. Bu
nedenle ılımlı İslam, radikal İslam diye bir tanımlama yanlıştır
ülkemizde. Dini hassasiyeti olan veya olmayan vardır. İslami
diye geçinen, teröre karışan İBDA-C, Hizbullah, İslam-ı Cihad
gibilerini, isthbaratlar amaçları doğrultusunda kurdu ve yönetti.
Afganistan, Çeçenistan ve Bosna savaşlarında MGK raporuna göre
1500 radikal gencimiz Vehhabilerle tanıştı ve etkisinde kaldı. 'Kuran
dan başka kaynak tanımam' diyenlere dikkat edin, bunlar Vehhabi
anlayışını ülkemizde yaşatanlardır. Hürriyet, reform adı altında
mealciliğe soyundukça Vehhabiliğe yaklaştığının belki de
farkında değil. El Kaida'nın Türkçe oldukça eğlenceli bir web
sayfası bile var. Hangi aklı başında Türk vatandaşı, bu
zavallılara katılır; anladıysam Arap olayım.
2003'de HSBC'nin patlatılmasından sonra medya, saldırganların
arasında Taymiyye'nin olduğunu yazdığında çok gülmüştüm. 800
sene önce yaşamış birini tanımayacak kadar cahildi
gazetecilerimiz. Vehhabiliğin kurulmasına teolojik katkı
sağlayan Taymiyye, İngiliz istihbaratı tarafından Vehhabilik
kurulurken, 17., 18. ve 19. yüzyılda Arap isyanları
hazırlanırken ustaca kullanılmış bir teolojik figürdü.
Müslümanları Hadisten soğutmak amacıyla sinsi politikalar
izlendi. Aşırı dinci diye lanse edilen fundamentalistleri
kendileri yetiştirdiler. Elbette müslümanlar içindeki aptalları
yok sayamayız. Kökü dışarıda Vehhabilik ülkemizde tutunamaz.
İlk önce dini gelişim tarihi açısından bu akımın nereden
koştuğunu izah edelim. Hariciliğe şiddetle karşı çıkan hadis
alimi Ahmad ibn Hanbal, öğretisinin merkezine Hadis’i,
Peygamber’in sözlerini ve davranışlarını oturtmasına rağmen
Hanbeli'den ürediği varsayılan Vehhabilik tam tersini yapmıştır.
(1)
“Muhammed’in mezarının ziyaret edilmesini” öğütleyen bir
Hadis’in dahi bulunmasına karşın, Hanbeli mezhebinin üyeleri
kabir ziyaretlerini haram sayıp mezar taşlarını parçaladılar.
Türbeleri yıktılar... Aynı taraftarlar evleri bastı, buldukları
içkileri döktü, şarkıcıları döğdü, müzik enstrumanlarını
kırdılar. Erkeklerin küçük kızları ile dahi sokağa çıkmaları
yasaklandı... Her çeşit yeniliğe, “Peygamber zamanında
bulunmayan; sonradan olma” kulpunu taktılar ve böylece tüm
yenilikleri engellemeye çalıştılar... Ahmad ibn Hanbal’ın en
büyük izleyicisi olan ve Hanbali inancını çok daha tutucu bir
anlayışla yeniden üreten Ibn Taymiyya’nın (1263- 1328) sözleri,
sözkonusu inancın izleyicileri arasında “kutsal” sayıldı.
(2)
Tanınmış İslam teologlarından olan Ibn Taymiyya, doğudan gelen
Moğol istilası ile merkezi halifelik kurumunun otoritesini
tamamen yitirmiş olduğu, Abbasi İmparatorluğu’nun dağıldığı bir
dönemde, Damaskus’da (Şam) eğitim görüp yaşamıştı. Şia ve Sufi
okullarla polemik geliştiren Ibn Taymiyya, Hanbeli akımını çok
daha tutucu biçimde yeniden üretmişti... Ağır baskı, istila,
toplumsal kargaşa dönemlerinde bu tip sekter akımların önplana
çıkmaları anlaşılabilir bir olaydır. Günümüzde Irak’ta,
Afganistan’da, emperyalist baskı ve şiddetin hedefi konumunda
olan toplumlarda farklı bir düzeyde benzer süreçlerin yaşanmakta
oldukları görülüyor.
(3)
Ve Ibn Taymi’ya’nın izinde, Suudi Arabistan’da, puritan/ safcı
ve alabildiğine reaksiyoner Vehhabi, diğer asıl adıyla
Muvahhidun okulu ve Mısır’da ise Salafiyah öğretisi İngiliz
sömürgeciliği çatısı altında doğdu... Adından da anlaşılmış
olacağı gibi Salaf veya Türkçe söylenişiyle Selef, öncekiler,
atalar, cedler anlamına geliyor. Aslında Vehhabi okulunun farklı
bir adla tekrarından başka birşey olmayan Salafiyah öğretisi,
Atacılar veya Cedciler olarak Türkçeleştirilebilir...
İnançlarını geleneğe, Muhammed’in sözlerine ve eylemlerine,
Hadis’e dayandırmaya, ve Muhammed’den sonra gelen iki neslin
dışında kalan İslamla ilgili herşeyi inkar etmeye, dinden
ayıklamaya yönelik safcı/ puritan bir öğretidir Salafiyah.
Şüphesiz bu ifade edilen reaksiyoner yanıyla Salafiyah,
özellikle Şia ve tüm Sufi inançlara kesinlikle karşıdır.
(4)
Suudi ailesi Hicaz’a (Suudi Arabistan’ın batısı) egemen olunca,
Hanbeli akımı, Vehhabilik olarak güç kazandı. Vehhabi inancına
sahip reaksiyoner güçlerin asıl düşmanlıkları Şia ve türevlerine
yönelik olmakla birlikte bunlar, Sünni İslamın diğer üç ana
koluna (Maliki, Hanefi, Şafi) karşı da düşmanca bir tavır
sergilemişlerdi. Puritan/ safcı Vehhabilik akımı, onbinlerce
Müslümanın öldürülmesinden sorumluydu... Ayrıca Hanbeli mezhebi,
ve özellikle Hanbeli okulunu daha da tutucu biçimde yeniden
üretmiş olan Ibn Taymi’ya’nın öğretisi, Vehhabi okulunu derinden
etkiledi. Vehhabi okulunun veya diğer asıl adıyla Muvahhidun
okulunun ikizi olarak Mısır’da doğan ve asıl etkisini Cezayir’de
gösteren Salafiya inancı da tamamen aynı kaynaklardan
etkilenmişti. Deoband öğretisi ise, Vehhabi doktrininin 1800’lü
yılların ikinci yarısında Hindistan’ın kuzeyinde şekillenen
biraz farklı bir biçimi olmuştu.
(5)
İbn Taymiyya’yı temel alan ve öğretisini “birlikçi” veya “tekçi”
anlamında Muvahhidun olarak adlandıran puritan- safcı Vehhabi
doktrininin görünürdeki kurucusu Muhammed ibn- Abdulvehhab
(1703/ 4- 1787) idi.
Hadislerin tamamının inkar edilmesine, ' Kuran Bize Yeter'
sloganının doğmasına yol açan süreç, Arap milliyetçiliğinin
kışkırtılmasıyla başlatılır. Bu slogana ilk yapışan Osmanlı'daki
terör çıkartan ve İngilizlerle anlaşarak bizi arkadan
hançerleyen ve kutsal toprakları bizden koparan Vehhabilerdi.
Vehhabi tarikatını kurduran; müslüman gözükerek Ahmed ismini
alan İngiliz ajan Hempred'in etkisine aldığı işte bu Abdulvehhab
isimli Necefli'ydi. Hempred, küçük yaşta Süleymaniye Vaizine
evlatlık verilmiş, özel seçilmiş bir İngiliz ajanıydı.
Hatırasında Vehhabiliği nasıl kurdurduğunu en ince noktasına
kadar anlatır. Süleymaniye vaizinin kızıyla evlenir ve Osmanlı
vatandaşı olarak 1700'lü yılların ortalarında Irak'a imam
vazifesiyle atanır. İngiliz istihbaratı tarafından hazırlanmış
projeyi uygulatmak için zevk ve sefa düşkünü Abdulvehhab'ı bulur.
Ancak Iraklılar Osmanlı'ya ihanet etmez ve ilk denemesinde
başarısız olur. Bu nedenle Riyad'a kaçan Abdulvehhab, bugünkü
Suud hanedanının büyük dedesi Ebu Suud'u etkisine alır. O
tarihlerde Osmanlı'ya ihanet edecek akılsız bulmak zordur.
Etraflarına adam toplamakta zorlanırlar. 'Osmanlı Arapları
sömürüyor' diye diye bir eşkiya grubu toplarlar. Hempred, 60
yaşlarında ülkesine döner ve İngiltere Kraliçesinin özel ödülüne
mazhar olur, asilzadeler arasına girer. Bu arada Arap
isyanlarının altyapısını oluşturan, ' Kuran Bize Yeter' diyen
hadisleri inkar eden bu akım, kısa sürede sapık bir mezhebe
dönüşür. Meşhur ajan Lawrence ise askeri ve siyasi örgütlenmeyi
sağlar. Çil çil İngiliz altınları akıtılır.
(6)
Hanbeli mezhebinden
türeme Vehhabi tarikatının en ataerkil çöl aşiretleri arasında
filiz vermesi; kadınların kimlik kartına bile sahip olamadıkları
Suudi Kırallığı’nın resmi ideolojisi haline gelmesi; ve aynı
ideolojiye bağlı gurupların bugün ABD yönetimi tarafından,
emperyalist güçler tarafından destekleniyor olmaları hiç te
tesadüf değildir...
(7)
Tarihin de tanıklık ettiği gibi Vehhabilik, Sünni İslam’ın
Maliki, Hanefi ve Şafi kollarının tümünü de -değişik ölçülerde
hasım inançlar olarak- düşmanca karşısına almıştır. Hanbeli
mezhebinin bir türevi olan Muvahhidun veya Vehhabi okulunun/
tarikatının bu dizginsiz saldırganlığının asıl hedefi ise Şia
inancı ve türevleri olmuştur. Vaktiyle İngiliz sömürgeciliği
tarafından kullanılmış olan sözkonusu çelişkiler, günümüzde de
ABD emperyalizmi tarafından kullanılmaktadır.
(8)
Vehhabi inancına bağlı Suudi emirleri, Muhammed ibn Suud (ölümü,
1765) ve oğlu Abdul Aziz (yönetimi, 1765- 1803), Arap
yarımadasını kana boğmuşlar, tüm anıtları, mezar taşlarını dahi
tahrip ederek tarihleri boyunca büyük bir yıkıma neden
olmuşlardı... Kerbela kentini de 1801’de işgal edip kana boğan
bu Vehhabi inancına bağlı aile, başta Şia olmak üzere ilk üç
büyük Sünni okulu dahi düşmanca karşılarına almışlardır. Söz
konusu gerici Vehhabi önderleri, Arnavut asıllı yarı bağımsız
Mısır Valisi (Ayan) Mehmet Ali Paşa (1769-1849; yönetimi, 1805-
49) tarafından 1812’de yenilgiye uğratılmışlardı... Aynı dönemde
Mehmet Ali Paşa’nın güçleri ile Vehhabi güçlerin savaşları
sırasında İngiliz donanması, gerici Vehhabi birliklerine ateş
desteği sağlamışlar, savaşa doğrudan taraf olmuşlardı. Kendisini
diğer Müslümanlardan çok daha “Müslüman” ilan eden Vehhabi
yandaşları, Mehmet Ali Paşa’ya karşı Protestan İngilizlerden
rahatça askeri yardım almışlardı. Aslında söz konusu inancın
önderlerinin günümüzdeki durumları da bundan farklı değildir.
Vehhabi inançlı Suudi ailesi ile İngiliz emperyalizmi arasındaki
ittifak 1809 yılında kurulmuştu...
Kuveyt'teki Sabah ailesi ile irtibatda aynı tarihlere rastlar.
(9)
Muhammed ibn Suud’un ölümü ile yerini alan oğlu Abdul Aziz,
Mısır Ayanı Muhammed Ali Paşa güçleri tarafından 1814 yılında
yakalanıp barışa mecbur edilmişti. Fakat savaş 1816 yılında
yeniden başlamıştı... Sonunda, 1818 yılında Vehhabi güçleri
kurtulamıyacakları bir askeri çemberin içine alınmışlar ve
liderleri yakalanıp İstanbul'da idam edilmişlerdi. Bunların en
önde gelenleri ise İstanbul’a, refomcu Osmanlı Sultanı II.
Mahmud’a (yönetimi, 1808- 1839) yollanmışlar ve O’nun tarafından
cezalandırılmışlardı...
Osmanlı'nın PKK'sı Vehhabilerin elebaşlarının yok edilmesiyle
sorun bitmedi, tam tersine daha da azdı. Osmanlı, Riyad
Krallığının özerkliğini aradan geçen 50 sene içinde 1800'lerin
sonunda tanımak zorunda kalacak ve 1916'da Suudi Arabistan
İngiliz güvencesinde kurulacaktı. Petrol zengini olduğu
anlaşıldıktan sonra, ABD bu krallığı korumasına aldı.
Petrollerini çıkartmak ve pazarlamak için kurulan ARAMCO,
1948'den itibaren ülkenin istihbarat, eğitim dahil her alanını
yeniden yapılandırdı. 1980'li yıllardan beri 5 askeri üs kuruldu
ve 30 bin ABD askeri bu ülkeye sessizce yerleşti; aslında işgal
etti. Ladin ve taraftarları, esasen bu duruma tepki olarak ABD
ve İsrail'e savaş açtı. ABD'yi yalancı bularak ömrünün sonunda
bayrak açan Ladin ve adamlarını, oysa ki Afganistan da eğiten
CIA idi. El Kaida, Ladin'in adamlarını takip etmek için
kullandığı bir bilgisayar programının adıdır; örgüt adı değildir
ve CIA tarafından kimlerin burada kayıtlı olduğı isim isim
bilinir.. Neticede ABD, Vehhabizm'i İngilizlerden teslim alarak
kullanmaya devam etti. Bugün Suudi halkı tarafından dahi
sevilmeyen Vehhabilik, bir nevi diktatör devlet izmi, sıkı bir
rejimdir. Yıkılmasına ABD karşı çıkmasa, ayakta kalamaz.
Vehhabiler Güney Asya'da da boy atarak radikal grupların
bocaladığı bataklığı besledi. Çünkü
(10-
burada zahmet edip orjinal cümleyi bölmüş)
Vehhabi okulunun biraz farklı bir biçimi olan Deoband
okullarında
eğitim aldılar.
(11)
Bu okulun diğer arapça adıyla Dar al-Ulum veya Darul Uloom (Eğitimin/
ilmin evi), 1867 yılında Muhammed Abid Hüseyin önderliğinde
Hindistan’da kurulmuştu. Bu okula takılan Deoband adı ise,
Hindistan’ın kuzeyindeki büyük Delhi kentinin yaklaşık 150
kilometre kadar kuzeydoğusunda, dağlık Nepal sınırındaki Uttar
Pradesh’e konumlanmış küçük Deoband kentinden gelmekteydi.
Burası, küçüklüğüne karşın dini açıdan önem taşıyan bir yerleşim
merkeziydi ve değişik kaynaklara göre o yıllarda Hindistan’da bu
tip okulların sayısı bir elin parmaklarından daha fazla değildi.
Söz konusu okulun mezunları, ileride Hindistan ve Pakistan’da
açılacak onlarca ve onlarca yeni dini okulun kurucuları
olacaklardı...
(12)
Muhammed Abid Hüseyin, 1700’lü yılların İslam teoloğu Şah Veli
Allah’dan ve Hindistan’da bulunan Vehhabi yandaşlarından
etkilenmişti. Bu kişinin yaratmış olduğu akım, 1700- 1800’lü
yıllarda Arap Yarımadasında, Kuzey Afrika’da ve Hindistan’da
gözüken Cihad Hareketi, Vehhabi veya Muvahhidun akımı tarafından
da resmen tanınmıştı... Muhammed Abid Hüseyin’i etkilemiş olan
Şah Veli Allah (1702/ 03- 1762), modern İslam teoloğu sayılan
kişilerden biriydi. Aynı kişi, Delhi doğumlu ve ölümlü bir
Hintlidir. Babası da Müslüman olan Şah Veli Allah, kendi
anlatımıyla daha 7 yaşında Kuran’ı baştan sona okuyup
ezberlemiştir ve 1732 yılında Mekke’ye yaptığı Hac ziyaretinin
ardında, batı Suudi Arabistan’da, Hicaz’da din eğitimi görmüştür.
(13-
Burada, orjnal metinde olan ”Moğol otoritesi” sözünü ”Türk
otoritesi” olarak değiştirmiş sadece. Ve tabii bu tarihi bir
yanlış oluyor aynızamanda.)
Vehhabi veya gerçek adıyla Muvahhidun okulunun kurucusu olan
Muhammed ibn- Abdulvahab ile yaklaşık aynı yılda (1702/ 03)
doğmuş olan Şah Veli Allah, Suudi Arabistan’da süren eğitimi
sırasında Vehhabi okulunun kaynağında duran muhafazakar
kültürden etkilenmişti... Diğer yandan, bu kişiyi etkileyen
önemli olaylardan biri de, Hindistan’a egemen Moğol-Türk
Hanedanı’nın (1526- 1761) son İmparatoru II. Bahadır Şah’ın (yönetimi,
1837- 58), 1858 yılında tüm otoritesini yitirip Burma’ya (Myanmar)
iltica etmesiyle, Hintli Müslümanların yoğun olarak yaşamakta
oldukları Hindistan’ın merkezi ve kuzey bölgelerinin, Deccan ve
Pencab’ın Hindu ve Sikh inanışlarına sahip olanların
egemenlikleri altına girmesiydi.
Aslında, Hindistan’da bulunan İslam topluluğunun güvenliği için
önem taşıyan Türk otoritesi, çok önceden pratikte yitirilmişti.
Timurlenk’in mirası üzerine oturan söz konusu imparatorluk en
parlak dönemini 1556- 1707 yıllarında yaşamıştı. Şah Veli
Allah’ın yetişme yılları Türk otoritesinin pratikte yok olduğu
zaman dilimine rastlamıştı... İslam düşüncesini değişen
koşullara uydurmaya ve bu yönde dinde reform yapmaya çalışan Şah
Veli Allah, temel dört Sünni okulun hepsini birden kabul eden
eklektik/ yamama bir düşünce sistemi üretmişti... Konuyla ilgili
kaynaklara göre, sözkonusu kişinin Asrar ad-din (dinin/ inancın
gizemleri) adlı bir de kitabı var.
(14)
Her zaman kesinlikle geçerli bir kural olmasa da, kendine özgü
bir inanışa sahip olan gurupların daha farklı inanışların
egemenlik alanları içinde, kendilerini baskı altında
hissettikleri durumlarda, genellikle reaksiyoner puritan/ safcı
sekter düşüncelere sürüklenmeleri anlaşılabilir bir durumdur.
Bir yandan İngiliz, diğer yandan Hindu ve Sikh baskısı altındaki
başkaldırıcı Müslüman gurupların, Vehhabi inancı gibi puritan/
safcı Deoband okulunu neden seçtiklerini biraz anlayabilmek
olasıdır. Yaşamı değişkenliği ve tüm zenginlikleri ile görerek
analitik yöntemlerle ileriye yönelik çözümler üretemeyen
beyinler, geçmişin “güzel günlerine” dönüş özlemini önplana
çıkartırlar. Bu reaksiyondan yararı olan farklı egemen güçler
de, sözkonusu reaksiyoner akımı veya akımları uygun zamanlarda
rahatlıkla destekleyip manupule edebilirler...
Hindistan’da Müslümanların önemli bir bölümü İngiliz
sömürgeciliğine başkaldırırken, aynı sömürgecilikle anlaşan Ağa
Han ailesinin temsilettiği bir diğer sekter akım olan Nizari
İsmailiyesi’nin uzantısı inanç da yine Hindistan’da yeşerme
olanağı bulacaktır... Reaksiyoner Vehhabi veya Muvahhidun
okulunun, ya da diğer benzer şekillenmeleriyle Salafi ve
Deobandi okullarının yaptıkları da, Peygamber Muhammed döneminin
ve bunu izleyen iki neslin yaşam tarzı ile uyumlu bir İslam
inancını değişen dünya da aynen onlar gibi uygulama çabası
olmuştur.
(15)
Kuzey Hindistan’da Deoband kentinde bulunan sözkonusu okula
İslam dünyasının her köşesinden halen 1500 civarında öğrenci
kayıtlıdır. Aslında, aynı okula 3 300 öğrencinin kayıtlı
olduğunu yazan kaynaklar da var ve bu ikinci bilgi gerçeğe daha
yakın gözükmektedir. Okulun kitaplığında arapça, farsça ve Urdu
dilinde 67 bin basılı ve elyazması kitap bulunduğu aynı
kaynaklarda yazılmaktadır. Okulun camisi ve konferans salonları
vardır...
(16)
Diğer bazı kaynaklara göre, sözkonusu Dar al-Ulum veya Darul
Uloom (Eğitimin/ ilmin evi) adlı Deoband okulu, Kahire’de
bulunan al- Azhar Üniversitesi’nden sonra dünyadaki ikinci büyük
İslami eğitim merkezidir. Aynı kaynağa göre, 2001 yılına dek
buradan 65 bin öğrenci diploma almıştır. Ve bunlar, Pakistan ve
Afganistan’da kurulan binlerce medrese de eğitim vermektedirler.
Bir başka kaynağa göre, Taleban denen örgütlenme’nin
Afganistan’da iktidarı yitirmesinden sonra dahi, halen,
Hindistan’ın kuzeyindeki Deoband adlı küçük kentte varlığını
sürdüren Darul Uloom adlı merkeze bağlı 30 bin Kuran okulu
Hindistan’da eğitim vermektedirler... Darul Uloom, 40 hektarlık
bir arazinin üzerine kurulmuştur ve sürekli yeni öğrenci evleri
inşa edilmektedir. Bu kaynağa göre, sözkonusu okulda 3 300
öğrenci yatılı eğitim görmektedir. Bitmek üzere olan okula bağlı
yeni cami ise, içine 30 bini aşkın kişiyi alacak büyüklüktedir.
Öğrenciler ünüforma gibi geleneksel beyaz elbiseler
giymektedirler ve bunların önemli kısmı daha beş yaşında iken
okula başlamakta ve ancak en erken yirmi yıl sonra okulu
terketmektedir. Böyle birisinin nasıl bir kafayapısına sahip
olabileceğini düşünmek bile sanırım birçok kişi için ürkütücüdür.
(17-
burada kaynağı atlamış sadece.)
Başlangıçta, Sovyet yanlısı yönetim yıllarında Afganistan’da
aralarında Şia inancından olanlarında bulunduğu değişik
örgütlenmelere, şavaş lordlarına yardım etmiş olan CIA,
Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesi ile birlikte üç
milyar Dolar yatırarak Taleban’ı örgütlemişti. CIA’nın Taleban’ı
örgütleyip savaş alanına sürme işine Ziya- ül Hak (1924- 1988;
yönetimi, 1978- 88) yönetimi sonrası Pakistan servisi de
yardımcı olmuştu. Ziya- ül Hak sonrası; çünkü, Ziya- ül Hak’ın
İran İslam rejimi ile iyi ilişkileri vardı. O, Sovyetler
Birliği’nin yıkılmasının ardından İran ile de ortaklık kurarak
Orta Asya’da bir İslam birliği oluşturmayı düşlemekteydi.
Gelecekle ilgili planlarını Amerikalı bazı dostalarına açtığı
için, tüm kurmaylarıyla birlikte binmiş olduğu uçak çakılıcak ve
böylece Ziya- ül Hak düşlerini de beraberinde götürecekti.
Uçağın düşmesine neden olan bomba, son anda ABD elçiliğinden
gelen bir sepet mango meyvasının arasına yerleştirilmişti.
Uçakta bulunan ABD elçisi de büyük hedefler uğruna kurban
edilmişti ve FBI olayla ilgili bulgularını kamuoyuna
açıklamayacaktı...
(18)
Afganistan nüfusunun yüzde on kadarı İran’a bağlı Şia inancından
olduğu ve ülke nüfusunun üçte biri farscanın bir biçimi olan
Dari dilini konuştukları için, Taleban öncesi Afganistan’ında
İran’ın büyük etkisi vardır. Puritan/ safcı bir İslami
ideolojiye sahip Taleban, asıl olarak bu ülkedeki İran etkisine
karşı örgütlenmişti. Daha önce de ifade edildiği gibi, Vehhabi
ve Deobandi gibi inançlar asıl olarak Şia’nın ve türevlerinin
düşmanı olmaktadırlar... Şah Rıza Pehlevi döneminde de İran’ın
Afganistan üzerinde etkisi vardı ama, bu etki ABD
politikalarından yana kullanılmıştı. Aynı nedenle Sovyetler
Birliği ile İran arasında problemler doğmuştu ve mevcut Afgan
yönetimini destekleyen Sovyet yönetimi de, ABD yanlısı İran
monarşisine ve Pakistan yönetimine karşı, her iki ülkenin de
güneyinde yaşamakta olan ayrılıkçı ve Sünni inanca sahip Beluci
azınlığına destek vermişti... Değişen koşullar içinde ABD
yönetimi, Afganistan üzerindeki İran İslami rejiminin etkisinden
son derece rahatsızdı ve bu nedenle kökten- dinci Taleban büyük
bir yatırımla örgütlenip savaş alanına sürülecekti...
(19)
Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından
iktidardaki diğer İslamcı güçlere karşı savaş alanına sürülen
Taleban, Vehhabi tarikatının Hindistan doğumlu türevi Deonband
okuluna bağlı militanlardan oluşmaktaydı... Ve bunlar sadece CIA
paraları ile değil, aynı zamanda Vehhabi Suudi Arabistan’ın
petro-dolarları ile de beslenmişlerdi. Taleban’ın öndegelen
ortakları arasında bulunan Üsame bin-Laden, bilindiği gibi
Vehhabi inancındandır. Kısacası, Vehhabi gurublar da Taleban’ın
safında Afganistan’da savaşa girmişlerdir. Ayrıca, Kafkasya’da
kışkırtılan benzer savaş ortamında da Vehhabi örgütlenmesi
önemli rol oynamıştır. Birçoğu dışarıdan gelme önderleri ve
militanlarıyla Kafkasya’da da sahneye sürülen Vehhabi güçleri,
Afganistan’da bulunan Taleban ile sıkı işbirliği içinde
eylemlerini yürüteceklerdir.
(20)
CIA tüm bu güçlere, Taleban ve ortaklarına parayı, Orta Asya ve
özellikle Afganistan üzerindeki Şia İran’ın etkisini kırabilmek
amacıyla yatırmıştır. Kafkasya’ya yapılan CIA yatırımının ise
daha çok Rusya Federasyonu’nu zor durumda bırakmaya yönelik
olduğu bellidir... Aynı köktendinci gurupların beslenebilmeleri
amacıyla Afganistan, daha Taleban öncesinde bir eroin üretimi
cennetine dönüştürülmüştür. CIA’nın himayesi altında yapılan
eroin üretimi, yine aynı servisin yardımları ile Avrupa ve ABD
pazarlarına nakledilebilmiştir. Batı’nın eroin tüketiminin yüzde
70- 80 kadarını karşılayan Afganistan kaynaklı üretimin kazancı,
köktendinci silahlı gurupların önderleri olan savaş lordları ile
CIA görevlileri arasında paylaşılmıştır. Aslında benzer işler
Vietnam, Laos, Kamboçya ve Burma adlı ülkeleri içine alan
coğrafyada da gerçekleştirilmiştir.
Taliban, eroin tarlalarını yakınca ve UNOCAL'ın yürüttüğü gaz
boru hattını iptal edince CIA ile ipler kopmuştur.
(21)
Kafkasya’da kışkırtılıp beslenerek savaş alanına sürülen Vehhabi
güçler, Anglo- Amerikan petrol tekellerinin bölge petrollerine
ve enerji yollarına rakipsiz egemen olma hedefleriyle
bağlantılıdır. Kafkaslar’da CIA faliyetleri de bir yanıyla
İran’a karşı olmakla birlikte, asıl olarak Rusya Federasyonu’nun
egemen olduğu Birleşik Devletler Topluluğu’na karşıdır. Şüphesiz
bu durum, İran ile Birleşik Devletler Topluluğu’nu yaklaştıran
en önemli etkenlerden biri olmuştur... Afganistan’da savaş
alanına sürülen Taleban güçleri ve ardından başlayan ABD işgali
ise, Orta Asya doğal gazının ve petrolünün Hint Okyanusu’nun bir
uzantısı olan Arap Denizi’ne ABD kontrolunda akıtılabilmesi
çabasıyla bağlantılıdır. Başlangıçta ABD yönetimi ve bölgedeki
işbirlikçisi Pakistan yönetimi tarafından desteklenmiş olan
Taleban ve Deoband güçleri, Afganistan’da sadece Şia inancına
bağlı örgütlerle karşı değil, aynı zamanda Sünni inançlardaki
diğer örgütlere karşı da savaşmışlardır...
(22)
Şüphesiz aynı olay, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan
çekilmesinin ardından Taleban’ın sahneye sürülmesi operasyonu,
sadece İran ile ilgili değildir. Afganistan egemenliği ile
ilgili ABD planları, sıradan bir enerji yolu denetimini çok aşan
global/ bütünsel bir egemenlik stratejisinin parçasıdır.
Afganistan egemenliği, Orta Asya ve dolayısıyla Avrasya
egemenliğine yönelik ABD stratejisinin en önemli parçasıdır. Ve
zaten bu nedenle Pentagon, doğu, batı, kuzey, güney tüm
geçitleri denetleyen Afganistan’a, başta Çin’i ve Rusya’yı olmak
üzere tüm bölge ülkelerini tehdit eden önemli askeri üsler
kurmaktadır. Kısacası, Vehhabi ve Deobandi gibi inançların
yandaşları bu büyük egemenlik mücadelesinde ABD emperyalizmi
tarafından birer piyon olarak kullanılmışlardır ve halen
kullanılmaya çalışılmaktadırlar.
(23)
Söz konusu ABD egemenlik stratejisi, tüm bölgeye yönelik ABD
tehdidi, başını Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve Rusya
Federasyonu’nun çektiği, aynı zamanda halkının önemli kısmı
Müslüman ve -Tacikistan dışında- Türk olan Kazakistan,
Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi Orta Asya ülkelerinden
oluşan Shanghai/ Şanghay İşbirliği Örgütü’nün doğmasına yol
açmıştır. Orta Asya halklarının ve aralarında Çin, Rusya, İran,
Pakistan, Hindistan gibi ülkelerinde bulunduğu bölge
devletlerinin ekonomik yararlarına ve güvenliklerine yönelik
emperyalist müdahaleyi durdurmak ve bölge ülkeleri arasında
hertürlü işbirliğini geliştirmek amacıyla 15 Haziran 2001 günü
Çin’de, Shanghai (Şanghay) kentinde atılan adım, günümüzde
temposunu hızlandıran bir yürüyüşe dönüşmüştür. Hindistan gibi
dev bir güç, 2005 yılı ortasında, aynı örgütlenmenin güvenlikle
ilgili bölümüne Pakistan ve İran ile birlikte üye olmuştur. Çin
ve Hindistan arasındaki sorunların geçmişte kalmaları ve hatta
2005 yılı başında iki ülkenin donanmalarının ilk kez
gerçekleştirdikleri ortak tatbikat; ve yine Çin ile çok köklü
ilişkilere sahip olan Pakistan ile Hindistan arasında başlamış
olan yakınlaşma; on yıllar sonra Rusya Federasyonu ile Çin Halk
Cumhuriyeti’nin 2005 yazı içinde gerçekleştirdikleri ilk büyük
ortak askeri tatbikat, ABD emperyalizminin Avrasya egemenliğine
ve dolayısıyla dünya egemenliğine karşı birlik oluşturma
çabalarını göstermektedir. Shanghai/ Şanghay İşbirliği
Örgütü’nün şekillenip genişlemeye başlaması, köktendinci
örgütlenmelerin de alet edilmeleriyle yürürlüğe sokulmaya
çalışılan ABD’nin Orta Asya ve Avrasya egemenliği planlarınının
karşısında ciddi bir gücün doğmakta olduğunu göstermektedir...
(24)
Aslında, Kafkaslar’da ve Kafkaslar’ın savaş alanı olan
Çeçenistan’da, başlangıçta, Nakşibendilik ve Kadirilik gibi
ılımlı ve çok daha rasyonalist Sufi inançlara egemendi. Anglo-
Amerikan petrol tekellerinin yararları doğrultusunda Vehhabi
güçler, bu barışcı ve göreceli akılcı Sufi inançlara karşı
desteklenip büyütülmüşlerdir... Vehhabi inançlı güçlerin ünlü
önderlerinde Ömer Hattap, Suudi Arabistan doğumludur ve
emrindekilerin çoğunluğu’da Suudi Arabistanlı veya Kuzey
Afrikalı kökten- dincilerdir. Yine aynı güçler arasında en önde
gelen önder olan ve aynı zamanda teolog konumunda bulunan Şamil
Basayev ise, Ürdün doğumlu bir Çeçen’dir. Suudi parası ve CIA
silahları ile beslenen bu gurupların asıl sorunları ise, Baku-
Grozni- Novorosisk petrol boru hattı üzerinde denetim kurmaktır.
Eğer Vehhabi güçler amaçlarına ulaşabilirlerse, bu kârlı işin
kaymağını, Hazar petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan
Anglo- Amerikan petrol şirketleri, ‘Yedi Kızkardeşler Kulübü’
yiyecektir. Suudi Arabistan petrollerini çıkartıp pazarlayan
ARAMCO içinde Exxon-Mobil ortaklığı ile egemen olan, 200’ü aşkın
ülkede yatırımları bulunan Rockefeller gurubu, Hazar
petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan diğer Amerikan
şirketleri, ‘Yedi Kızkardeşler Kulübü’, Rusya Federasyonu’nun
Hazar petrollerinin denetimi ve pazara ulaştırılmaları
üzerindeki tüm etkilerini sıfırlayabilmek için bölgedeki
köktendinci şiddeti dolaylı yöntemlerle desteklemektedirler.
(25-
burada, gösterilen kaynağı almamış sadece)
Kuzey Kafkasya’da süren gerilim ve çatışma, boru hattını Rus
hükümetine pahalıya malederek Rusya’nın Hazar enerji kaynakları
üzerindeki ve Kafkasya’daki etkisinin ABD yararına zayıflamasına
yardımcı olmaktadır. Şüphesiz kentleri yerlebir eden Rus
ordularının da halka insancıl davrandıkları söylenemez ama,
sonuçta olayın özü petrol kavgasıdır ve silahlı Vehhabi güçler
bu bölgede çok daha gerici emperyalist bir gücü temsil
etmektedirler. Sovyet otoritesinin yıkılması ile birlikte
bölgede doğan kargaşa ve Rusya Federasyonu yönetiminin hataları,
Vehhabi güçlerin Kafkaslar’da gelişmelerini kolaylaştırmıştır...
Yine Sufi inançların egemen olduğu Bosna- Hersek’te, aynı petro-
dolarlar yardımıyla Vehhabilik beslenmiştir. Müslüman halka
karşı kanlı etnik arındırma ve soykırım süreci sırasında
yaşanmış olanlar ve Batı’nın güçlü devletlerinin uzun süre bu
soykırıma seyirci kalması, bölgede Vehhabi örgütlerin
gelişmelerine yardımcı olmuştur.
Vehhabilik ile ilgili daha çok söz söylenebilir. Osmanlı'nın
PKK'sı Vehhabiler, bugün kangren haline geldi ve İslam'a büyük
zarar veriyor. Müslüman olan yabancıların çoğu, Kuran'ın dili
Arapça diye maalesef dini Arapça eserlerden öğrenme hevesiyle
ilk önce bunların eline düşüyor ve İslam'ı yanlış öğreniyorlar.
Müslüman olan yabancılara Türkçe öğretilir ve Türkiye
gezdirilirse İslam'a bakışları berraklaşıyor. Türkçe İslami eser
yazısı artık eskisi gibi kısıtlı değil. Geçenlerde Toronto'da
terör eylemi yapacakları gerekçesiyle ele geçirilen 17 Vehhabi
Arapla arkadaşlık yapan Kanadalı iken müslüman olmuş bir İngiliz,
yaşadıklarını CBC'de anlattı. Yanlış ele geçen insanların ne
kadar kör olabileceğini tekrar anladım. İstihbaratların oyununa
düşmek istemiyorsanız dünyaya atgözlüğü ile bakan Vehhabilerin
yaydığı aykırı görüşlere dikkat edelim.
NOT. Makalede üç eserden yararlandım. Biri sayın Yusuf
Küpeli'nin yazılarıdır. Diğeri İhlas yayınlarından çıkan İngiliz
Ajan Sir Hempred'ın Hatıratı, diğeri Karakutu yayınlarınca
basılan Net Kırılma adlı kitabımın Matrix'in tarikatı Vehhabilik
başlıklı bölümüdür.
Sinbad'dan yapılmış olup
ta keşfedebildiğim diğer hırsızlık metinlerle ilgili yazılara
ulaşmak için başlıklara tıkla:
“Ekim
Devrimi’ne dek Gürcü halkının tarihi üzerine kısa notlar;
‘altın
post’,
Ksenefon, Gürcüler, Lazlar, Osetler, diğer halklar ve büyük
güçler”
başlıklı göreceli uzun yazımı, Ağustos 2003’de Sinbat’a yerleştirmiştim.
Gördüğüm bazı imla hatalarını ise 5 Aralık 2003 günü düzeltmiştim...
Bu gün
(18-11-2008) tesadüfen, aşağıda adlarını ve adreslerini vereceğim ve...

|
Yusuf
Küpeli’nin metni, veya çalıntının yapıldığı orjinal metin:
Yusuf Küpeli,
Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam
;
EMPERYALİST BASKILAR ALTINDA MÜSLÜMAN HALKLAR, İSLAM İNANCININ
KÜLTÜREL KÖKLERİ VE ANA KOLLARI ÜZERİNE KISA NOTLAR
(...)
6-
İslam’ın üç temel akımından en büyüğü olan Sünni İslam’ın
kültürel kökleri, Sünni İslam’ın dördüncü ve son ana kolu Hanbeli
mezhebi,
Ahmad ibn Hanbal, Ibn Taymiyya,
Muhammed ibn-
Abdulvahab
ve
Muvahhidun
veya Vahabi öğretisi üzerine kısa notlar
http://www.sinbad.nu/islam%206.htm
Peygamber’in neleri söyleyip söylemediği, sözleri, İslam
teologları arasında tartışmalıdır ama, “Ehl- Sünnet’ten,
Kuran’ın ve Peygamber’in sözlerini tıpatıp izleyenlerden”
anlamında Sünni olarak adlandırılan İslami ana yol, veya
“zor yol” anlamında “keçi yolu/ patika”, -aynen
Şia anayolu gibi- süreç içinde bölünmelere uğrayacaktır.
Sünni İslam, Maliki, Hanefi, Şafii,
Hanbeli diye adlandırılan dört temel mezhebe veya okula,
dört ana kuruma ayrılacaktır. Bunlar da sürec içinde kendi
içlerinde tekrar ve tekrar onlarca ve onlarca farklı görüşe
yervereceklerdir... Adlarını liderlerinden, kurucularından alan
sözkonusu Sünni okular, İslam inancının temel
ilkelerinde birleşmekle birlikte Kuran’a ve Hadis’e
(Peygamber’in sözlerine) değişik yorumlar getirecekler ve farklı
hukuki sistemler üreteceklerdir. Ve değişen zamanın etkileri ile
üreme halen sürmektedir.
İslam’da temel ayrılık, eski Sami mitolojilerine,
Kenan (Suriye ve Filistin) mitolojisine, İbrani
mitolojisine (Eski Ahit/ Tevrat) ve Mezopotamya
mitolojilerine uygun Sünni İslam ile, kökleri asıl olarak
eski Hint- İrani mitolojiye uzanan Sufi İslam,
Şia ve türevleri arasında oluşmuştur... Bunlardan
birinciler, eski Sami mitolojileri, iyiliği ve
kötülüğü, birbiri ile zıt etkileri aynı güçün eline verirlerken,
diğerleri, Hint- İrani mitolojiler, sözkonusu zıt
etkileri, iyiliği ve kötülüğü, tamamen farklı merkezlere
bağlamaktadırlar. Sonuçta Sünni İslam’ın asıl kültürel kaynağı,
doğu ve batı Sami mitolojileri olurlarken; iyiliğin ve kötülüğün
kaynaklarını ayıran düalist evren anlayışına sahip ikinciler,
veya Hint- İrani mitolojiler, Şia ve türevlerinin,
Sufi inançların ağırlıklı olarak beslendikleri kaynaklar
olmuşlardır. Tekrarlamak gerekirse eğer, aradaki temel felsefi
farklılaşma, değişik kültürlerin bu inanç biçimleri üzerinde
yaratmış oldukları etkilerin farklı ağırlıklarından
kaynaklanmaktadır. (Not
5:
Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri
ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar.)
Birtakım katı Sünni inançlar insana, “kaderi belli”,
yaptığı ve yapacağı herşey “önceden belirlenmiş” bir varlık
olarak sonderece edilgen bir rol biçebilmekte, birçeşit köle
ruhu aşılayabilmektedirler. Aynı katı inançlar, insanı, Allah’ın,
ve dolayısıyla Allah’ı ve peygamberini yeryüzünde
temsiletme iddiasında olan politik güç merkezinin, başında
Halife ünvatı taşıyan birinin olduğu mutlak monarşilerin
veya farklı diktatörlük biçimlerinin buyruklarına itaat etmekle
yükümlü basit bir köle durumuna indirgemektedirler. Daha
doğrusu, bu tip baskıcı merkezi yönetimlerin bireye yaklaşımları
ile bazı katı Sünni inançların bireye biçmiş oldukları
rol birbirlerine cuk oturmaktadır. Bu tip toplumsal yapılarda ve
inançlarda birey, asıl olarak görevleri ve sorumlulukları olan
ürkek bir varlık haline getirilmektedir... Hint-İrani
düalizminde ve bundan esinlenen gizemci, gerçeği görülebilenin
gerisinde, Kuran’ın satır aralarında ve anlatığı şeylerin
dışında, varolan tüm varlıklarda arayan Sufi İslam’da,
tasavvuf felsefesinde, aklı önplana çıkartan, insanı yücelten,
tanrı katına çıkartan, kaderinin kendi elinde olduğunu
vurgulayan bir düşünce yapısı daha ağırlıklı olarak
yansımaktadır. Bu ikincilerde “Yaratıcı” güç ile insan ve diğer
varlıklar birbirlerinden uzak farklı yerlere konmamakta, bir
bütünselliğin farklı yansımaları olarak görülmektedirler...
Şüphesiz bu ikincilerin gizemciliğinde ve bir bölümünde gözüken
bireye yönelik çok daha özgürlükçü yaklaşımlarda, sadece
Hint- İrani mitolojilerin değil, aynızamanda Orta Asya
göçebe kültürünün ve Şamanizm’in de derin etkileri vardır.
Göçebe topluluklarda birey, sınıflı toplumun ilerlemiş
biçimlerine özgü kentli bireye göre toplumsal anlamda çok daha
özgür bir varlıktır; ilkel komünizmin bir biçimi olan göçebe
yaşamında katı toplumsal hiyerarşiler yoktur.
Bu
İkincisi, Tasavvuf felsefesini etkilemiş olan Hint- İrani
mitolojiler ve yine onlar gibi düalist olan Şamanizm,
Sufi İslam’da, Şia ve türevleri olan Suriye Alavi
ve Anadolu Alevi inançları içinde değişik biçimlerde
yansımaktadır. Şüphesiz bu iki farklı temel gurubun hepsi özünde
değişik ölçülerde ataerkil olmakla birlikte, genellikle
ataerkillikten daha uzak toplumlara özgü olanı Sufi
İslam’ın bazı kolları olmaktadır. Kadın egemen toplumun
kültürünü içinde ağırlıklı biçimde taşıyan Altaylar ve Sibirya
Şamanizmi etkili Anadolu Alevi inancının bu açıdan önde
geldiğini söylemek yanlış olmaz... Yine İran’a egemen 12 İmam
Şiası ve bunun bir türevi olan Anadolu Alevi inancı,
Kuran’da yazılı olanlardan değişik ölçülerde ayrılarak
şekillenmeleri nedeniyle, yani devlet kurumu ile birlikte
oluşmuş Sünni İslam’dan ve mevcut devletin yasallığından
farklılaşarak biçimlendikleri için, aynen Hıristiyanlık’ta
olduğu gibi devletten kopuk ayrı bir cami veya “cem evi”, imam
örgütlenmesine sahip olmuşlardır... Şüphesiz, değişik Sufi
inançlara sahibolanlar birşekilde devlet otoritesinin başına
oturdukları, devlet oldukları zaman, ideolojilerini uygun
biçimde yenileyip, baskıcı bir güç olabilmektedirler. İran
tarihi bu değişimin tipik örneğini sergilemektedir. Onlar da
Sünni inançlı merkezi otoritelere benzer konumlara
sürüklenebilmektedirler...
Şia’ya
yakın Hariciliği resmi devlet doktrini haline getiren,
Mezepotamya’nın eski medeniyetlerinin astronomiden matamatiğe
dek zengin bilgilerini İslam içinde yeniden dirilten ve diğer
kültürlerin çeviriler yoluyla İslam medeniyeti içine
taşınmasının kapıları açan ve böylece Sufi inançların ve
Şia’nın yolunu temizleyen yedinci Abbasi Halifesi
Al-Mamun’un aydınlanmacılığına, rasyonalizmine daha önce
kısaca değinmiştim. İslam içinde yükselen bu kültürel
zenginliğe, çok kültürlülüğe, değişik kültürlerin İslami
renklerle yeni sentezlere ulaşmasına ve akılcılığa karşı gerici
tepkinin, reaksiyonun gecikmeyeceğini de yine daha önce
belirtmiştim... İslam’ın henüz dünyaya yeterince açılmadığı
başlangıç günlerine, Muhammed dönemine ait Mekke- Medine
kökenli Arap kültürünün sözcülerinin ve ağırlıklı olarak daha da
sığ göçebe bedevi kültürünün temsilcilerinin, veya İslam içinde
iktidarın avuçları içinden kaçtığını gören geleneksel Arap
önderlerinin reaksiyonunun avukatlığını Ahmad (Ahmed) ibn
Hanbal (780- 855) üstlenecektir... En tanınmış İslam
teologları arasında olan Ahmad ibn Hanbal, Peygamber
Muhammed dönemi geleneklerini derleyip yeniden formüle ederek
Sünni İslam içindeki dördüncü ve sonununcu ana kol olan
Hanbeli mezhebini yaratacaktır. İslam hukukunun öndegelen
isimleri arasında yerini alacaktır...
Daha önce, 827’de Halife al-Mamun’un, “Kuran’ın bir
devlet dogması olduğunu” ilanettiğini yazmıştım...
Anlaşılmış olacağı gibi bu tavır, “Kuran’ın Allah tarafından
yollandığı” iddiasını açıkça reddetmek demektir. Kısacası
Al-Mamun, Kuran’ın Muhammed ve çevresi
tarafından üretildiğini söylemekteydi... Aynı dönemde, Kuran’ın
“mahluk” (sonradan üretilmiş, yaratılmış) olup olmadığı
üzerine hararetli bir tartışma sürüp gitmekteydi. Başka bir
ifadeyle Halife al-Mamun, Kuran’ın “mahluk”
olduğu inancına bağlı olanlardandı. Yine başka bir ifadeyle
al-Mamun, kurulu dinin dışında anlamında heteredox
bir inancın yandaşıydı...
Aslında İncil’de (Yeni Ahit) İsa’dan sonra
dört farklı kişi (Matta, Luka, Yuhanna,
Pavlus) tarafından -21 tanesi “mektup” diye
adlandırılan 27 kitapçık olarak- kaleme alınmıştı ama, onlar
anlatımlarını İsa’nın sözleri olarak yansıtmaktaydılar.
İsa ise, “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesi ile “Yaratıcı”
mertebesindeydi ve dolayısıyla incil sonuçta “Yaratıcı”nın
sözleri olarak algılanmaktaydı. Ve Pavlus’un mektupları
İsa’nın çarmıha gerilmesinden 20- 30 yıl kadar sonra
kaleme alınmış olsalarda, Pavlus tarafından üretilmiş
veya “mahluk” olarak kabuledilmemekteydiler...
Hıristiyanlık içindeki tartışma, İsa’nın doğası, kimliği
üzerine gelişmekteydi asıl olarak. İslam’da Kuran’ın “mahluk”
olduğunu sçyleyenler ise, bu kitabın içeriğinin “Yaratıcı”
ile bir bağının olmadığını, sadece Muhammed’in ve
çevresinin görüşlerini yansıttığını iddia etmekteydiler.
Birçok İslam teoloğu ile birlikte Bağdat kadısı Ahmad
Abu-Davud’da Kuran’ın “mahluk” olduğu inancını
benimsemişti... Hanbal, bu iddiaya şiddetle karşı çıktığı
için, Al-Mamun’un öldüğü 833 yılında, hapsedilecektir ve
842 yılına dek hapishane de kalacaktır. Bu mahkumiyeti O’nu,
daha çok İslamiyetin ilk doğduğu coğrafya da bulunan yandaşları
arasında “inancın fedakar kahramanı” konumuna
yükseltecektir. Sonuçta, Ahmad ibn Hanbal 855 yılında
Bağdat’ta öldüğü zaman, yine aynı yandaşları tarafından dinin “şehitleri”
arasında sayılacaktı...
Adının tamamı Ahmad bin Muhammed ibn Hanbal olan bu ünlü
teoloğun doğum tarihin 780 yılıdır. Değişik kaynakların
anlatımıyla katıksız bir Arap olan Hanbal’ın Annesi de
babası da Şayban aşiretindendir. Babası 30 yaşında öldüğü
zaman, O henüz 15 yaşındadır. Aynı yıl, Hadis, Peygamber
Muhammed’in yaşamı ve sözleri üzerine eğitime
başlayacaktır. Büyük bir öğrenme hırsı ile eğitimine Irak’ta
bulunan Kufe ve Basra kentlerinde devamedecektir. Suudi
Arabistan’da Mekke, Medine ve Hicaz’a ve ayrıca Yemen’e ve
Suriye’ye yolculuklar yapacaktır. Üç kezi yürüyerek olmak üzere
beş kez Mekke’de Hac ziyaretine gidecektir. Suudi Arabistan’da
da dini eğitim alan bu kişi, daha başlangıçtan itibaren tutucu
bir çizgide olacaktır.
Muhammed’in
sözlerini ve davranışlarını, yani Hadis’i
çalışmasının merkezine oturtan Ahmad ibn Hanbal’ın
yazdığı kitapların en ünlüsü, “Müsned” (mesned, isnat
edilmiş, dayanak) adını taşımaktadır... Halife al-Mamun
dönemindeki özgür tartışma ortamına ve özellikle “insanın
kaderini özgür iradesi ile kendisinin belirlediği”
düşüncesine şiddetle karşı olan Ahmad ibn Hanbal, özet
olarak, “kadere inanmak, bu konuda tartışmamak”
gerektiğini buyurmuştur. “Allah’ın sıfatları hakkında
tartışmak caiz değildir. İster suç işlesin, ister kötü işlerden
kaçınsın, her insanın ardından namaz kılınabilir.
Müslümanların başına geçmiş kişi kim olursa olsun, tahtı ister
rıza ile ister zor ile elegeçirmiş bulunsun, isterse halkı baskı
altına alarak yönetiyor olsun, o kişiye itaat gereklidir. İsyan
suçtur. Kişi isyan halinde ölürse kafirdir...”,
demiştir Ahmad ibn Hanbal.
Hertürlü otoriteye itaat fikri; insanın tüm haksızlıklar
karşısındaki direncini yokeden kadercilik anlayışı; “kaderin”
olumlu yönde belirlemesi uğruna harcanacak enerjinin
sıfırlanması; ve özgür düşünceyi, bilimsel sorgulamayı kökten
reddetme anlayışı; derin tutuculuk, Ahmad ibn Hanbal’ın
yukarıdaki sözleri ile özetlenen felsefesinde açıkça
yansımaktadır. Şüphesiz bu düşünce biçimi en katı monarşik
yönetimlerle, Suudi Arabistan’ın koyu pederşahi/ ataerkil aşiret
hukukuyla ve yine şüphesiz General Evren’in ve benzerlerinin
getirmiş oldukları rejimlerle de uyumlu olmaktadır...
Ahmad ibn Hanbal’ın
ürettiği ideolojinin daha da tutucu bir türevi olan
(6)
Vahabi
tarikatının en ataerkil çöl aşiretleri arasında filiz vermesi;
kadınların kimlik kartına bile sahibolamadıkları Suudi
Kırallığı’nın resmi ideolojisi haline gelmesi; ve aynı
ideolojiye bağlı gurupların ABD yönetimi tarafından, empeyalist
güçler tarafından destekleniyor olmaları hiç te bir tesadüf
değildir...
Çünkü, sözkonusu doktrinde sorgulama değil, iteat anlayışı
egemendir. “Baba” doğru da yapsa, eğri de yapsa, zorunlu olan
ona iteattir, sorgulamak ve başkaldırmak “Allah’ın nezdinde
de suç” olmaktadır...
Yazılanlara göre, Ahmad ibn Hanbal’ın Manâkıb (menakıb,
menkibeler) adını taşıyan ve din büyüklerinin, İslamiyet
içindeki önemli tarihi kişilerin serüvenlerinin anlatıldığı
kitabında Ali hakkında bilgiler olmakla birlikte, asıl
olarak baskıcı zengin Umayya (Emevi) ailesine
övgüler bulunmaktadır. Ahmad ibn Hanbal’ın üretmiş olduğu
Hanbeli mezhebinin bu baş yapıtı, Sünni İslam’ın
diğer kolları tarafından dahi “büyük fitne” olarak
kabuledilen Emevi yönetiminin baskıcı tüccar önderlerine,
Peygamber soyunu neredeyse bütünüyle yokeden Muaviye ve
Yezid’e övgülerle doludur. Yazılanlara göre Hanbal,
Müslüman halkın çoğunluğunun nefret ettiği bu baskıcı ve
entrikacı zengin Emevi ailesinin öndegelenlerini
yüceltmektedir... Aslında Ahmad ibn Hanbal Orta Asya’da
Arap ana ve babadan doğmuştur ama, babasının ölümünün ardından
Bağdat’a gelip din eğitimi görmüştür. Daha sonra Suriye’ye ve
oradan da şimdiki Suudi Arabistan’a geçmiş ve bu son durağında
da yine din eğitimi almıştır. Hissedilen, 15 yaşına dek bir Arap
olarak Sufi inançların yaygın olduğu Orta Asya’da
bulunmak, onda bu inançlara karşı derin bir tepki, reaksiyon
duygusu yaratmıştır. Onun yetiştiği dönemde Araplar iktidarın
merkezinden itilmişlerdir. Nasıl günümüzde Batı ülkelerinde
yaşıyan, aşağılandığını hisseden ve sorunlarının gerçek
nedenselliklerini doğru göremeyen birçok Müslüman göçmen sekter
tutucu çizgilere itiliyorlarsa, geçmişin referansları ile
kimliklerini savunmaya çalışıyorlarsa, belki Hanbal’da
buna benzer bir ruh haline sürüklenmiştir.
Halife Al-Mamun’un Hariciliği (Mutazilah)
devlet dogması haline getirmesine şiddetle karşı çıkan Ahmad
ibn Hanbal, öğretisinin merkezine Hadis’i,
Peygamber’in sözlerini ve davranışlarını oturtacaktır. Buna
karşın,
(1)
“Muhammed’in
mezarının ziyaret edilmesini” öğütleyen bir Hadis’in
dahi bulunmasına karşın, Hanbeli mezhebinin üyeleri kabir
ziyaretlerini haram sayıp mezar taşlarını parçalayacaklardır.
Türbeleri yıkacaklardır... Aynı taraftarlar evleri basacaklar,
buldukları içkileri dökecekler, şarkıcıları döğecekler, müzik
enstrumanlarını kıracaklardır. Erkeklerin küçük kızları ile dahi
sokağa çıkmalarını yasaklayacaklardır... Her çeşit yeniliğe, “Peygamber
zamanında bulunmayan; sonradan olma” kulpunu takacaklar ve
böylece tüm yenilikleri engellemeye çalışacaklardır... Ahmad
ibn Hanbal’ın en büyük izleyicisi olan ve Hanbali
inancını çok daha tutucu bir anlayışla yeniden üreten Ibn
Taymiyya’nın (1263- 1328) sözleri, sözkonusu inancın
izleyicileri arasında “kutsal” sayılacaktır.
(2)
Tanınmış
İslam teologlarından olan Ibn Taymiyya (1263- 1328),
doğudan gelen Moğol istilası ile merkezi halifelik kurumunun
otoritesini tamamen yitirmiş olduğu, Abbasi İmparatorluğu’nun
dağıldığı bir dönemde, Damaskus’da (Şam) egitim görüp
yaşamıştır. Şia ve Sufi okullarla polemik
geliştiren Ibn Taymiyya, Hanbeli akımını çok daha
tutucu biçimde yeniden üretmiştir... Ağır baskı, istila,
toplumsal kargaşa dönemlerinde bu tip sekter akımların önplana
çıkmaları anlaşılabilir bir olaydır. Günümüzde Irak’ta,
Afganistan’da, emperyalist baskı ve şiddetin hedefi konumunda
olan toplumlarda farklı bir düzeyde benzer süreçlerin yaşanmakta
oldukları gözlemlenmektedir...
(3)
Ve Ibn
Taymi’ya’nın izinde, Suudi Arabistan’da, puritan/ safcı ve
alabildiğine reaksiyoner Vahabi, diğer asıl adıyla
Muvahhidun okulu ve Mısır’da ise Salafiyah öğretisi
doğacaktır... Adından da anlaşılmış olacağı gibi Salaf
veya türkçe söylenişiyle Selef, öncekiler, atalar, cedler
anlamına gelmektedir. Aslında Vahabi okulunun farklı bir
adla tekrarından başka birşey olmayan Salafiyah öğretisi,
Atacılar veya Cedciler olarak
türkçeleştirilebilir... İnançlarını geleneğe, Muhammed’in
sözlerine ve eylemlerine, Hadis’e dayandırmaya, ve
Muhammed’den sonra gelen iki neslin dışında kalan İslamla
ilgili herşeyi inkaretmeye, dinden ayıklamaya yönelik safcı/
puritan bir öğreti olmaktadır Salafiyah. Şüphesiz bu
ifade edilen reaksiyoner yanıyla Salafiyah, özellikle
Şia ve tüm Sufi inançlara kesinlikle karşıdır.
(4)
Suudi
ailesi Hicaz’a (Suudi Arabistan’ın batısı) egemen olunca,
Hanbeli akımı, Vahabilik olarak güç kazanacaktır.
Vahabi inancına sahip reaksiyoner güçlerin asıl
düşmanlıkları Şia ve türevlerine yönelik olmakla birlikte
bunlar, Sünni İslamın diğer üç ana koluna (Maliki, Hanefi, Şafi)
karşı da düşmanca bir tavır sergilemişlerdir. Puritan/ safcı
Vahabilik akımı, onbinlerce Müslümanın öldürülmesinden
sorumlu olmuştur... Ayrıca Hanbeli mezhebi, ve
özellikle Hanbeli okulunu daha da tutucu biçimde yeniden
üretmiş olan Ibn Taymi’ya’nın öğretisi, Vahabi
okulunu derinden etkilemiştir. Vahabi okulunun veya diğer
asıl adıyla Muvahhidun okulunun ikizi olarak Mısır’da
doğan ve asıl etkisini Cezayir’de gösteren Salafiya
inancı da tamamen aynı kaynaklardan etkilenmiştir. Deoband
öğretisi ise, Vahabi doktrininin 1800’lü yılların ikinci
yarısında Hindistan’ın kuzeyinde şekillenen biraz farklı bir
biçimi olmuştur.
(5)
Ibn
Taymiyya’yı
temel alan ve öğretisini “birlikçi” veya “tekçi”
anlamında Muvahhidun olarak adlandıran puritan/
safcı Vahabi doktrininin kurucusu Muhammed ibn-
Abdulvahab (1703/ 4- 1787)
ve O’nu izleyen tarikat teologları, İslam inancını diğer
tüm dış etkilerden arındırma, özellikle Zoroastrianizm,
Hıristiyanlık,
Manicheismi, Şia,
Sufi inançlar gibi düalist ideolojilerden/ düşünce
sistemlerinden arındırma iddiasında olmuşlardır. Kısacası, daha
önce de belirtildiği gibi, Muhammed’in sözleri ve davranışları
dışında ve en çok O’nu izleyen iki neslin mirası dışında İslam
inancının diğer kültürlerle olan tüm alışverişlerini,
zenginliğini inkara yönelmişlerdir... Aslında şüphesiz,
Muhammed’in Kuran’ın sûreleri ve ayetleri
aracılığıyla yaydığı dogmalar ve yine Muhammed’in diğer
sözleri ve davranışları da yine eski mitolojiler, önceki diğer
monoteist dinler ve mevcut Arap gelenkleri üzerinde
yükselmekteydi. Sonuçta, Kuran’da bulunanlar, Muhammed’in
diğer sözleri ve davranışları da yüzde yüz saf, katıksız ve
orjinal olan şeyler değillerdi...
İslamiyet doğuşundan itibaren kendisinden önceki paganist ve
moneteist kültürlerin üzerinde yükseldiği için, böyle bir
arındırma çabası özünde olanaksız ve saçmadır şüphesiz. Değişik
kültürler, dinler, düşünce akımları geçmişin birikimlerine
yaslanmadan, birbirlerinden alış veriş yapmadan gelişemezler.
İdeolojiler/ düşünce sistemleri, yeni buluşlar gökten zembille
veya tek bir ilhamla gelmezler... Bir başka ifadeyle, yeryüzünde
saf olan ne bir soy, ne bir kültür, ne de bir düşünce akımı
bulabilmek olanaklıdır. Hem kültürler ve hem de soylar
alabildiğine karışmışlardır... Bu açıdan, “saflaştırma”,
“arındırma” gibi gerçekdışı söylemler, sonu yokolmak ile eş
anlamlı girişimlere kaynaklık edebilirler ancak... Sözkonusu
gerçeğe karşın, toplumun en geri kesimlerini peşinden sürüklemiş
olan Muvahhidun (veya Vahabi) akımı, Suudi
aşiretinin ve çevresindekilerin işlerine yaradığı, onların
ellerinde mükemmel bir politik güç manivelası haline geldiği
için, “arındırma” adına saldırgan bir baskıcılıkla varlığını
sürdürebilmiştir... Asıl adı Muvahhidun olmakla birlikte,
kurucusu olan Muhammed ibn- Abdulvahab’ın adına izafeten
sözkonusu okul Vahabilik olarak ünlenmiştir...
Bir ideolojiyi “arındırma” çabası, o ideolojinin/ düşünce
sisteminin özü ile, çekirdeğinde yeralan temel felsefesiyle
çelişen akımların bulunup teşhir edilmeleri olarak
algılanabilir... Marksizm gibi bilimlerin uzantısı olan
ideolojilerde/ düşünce sistemlerinde, aynı adla (“Marksizm”
adıyla) kendisini maskelemeye çalışan anarşist- liberal
ideolojilerin, ataerkil düşünce sistemlerinin veya bu bilimsel
ideolojiyi burjuvazinin emrine sokma çabalarının, bilimlere
aykırı hertürlü çarpıtmanın bulunup teşhir edilmeleri şüphesiz
daha kolaydır. Çünkü, elde belirli kıstaslar vardır... Buna
karşın, zaten dogmalardan oluşan, sadece “doğruları” ve
“yanlışları” olan dinlerde neyin kime ait olduğunu, neyin kime
ve neye göre “doğru” veya “yanlış” olduğunu bulup çıkartmak ve
ayıklamak olanak dışı bir iş gibi gözükmektedir. Ve zaten
dinlerin hemen hepsi değişik ölçülerde farklı düşüncelerin,
diğer farklı dogmaların yamama bir birliktelikleri gibidirler.
Dogmalardan (karşı çıkılamaz, tartışılamaz “gerçekler”den)
oluşan dinlerin bütünüyle arındırılmaları olanaksız olsa da,
yine de bu iş için dahi sınırlı bazı kıstaslar bulunabilir.
Örneğin, Sünni İslam denince, düalist
ideolojilerin bu inancın özüne aykırı oldukları rahatça iddia
edilebilir. Düalist düşünce temelinde yükselen veya
iyilik ile kötülüğü farklı kaynaklara bağlayan
inançlar, Sünni İslam’ın felsefesine tamamen yabancı
olmaktadırlar. Ve bu bağlamda, aynı İslam üst kimliği ile
tanınmakla ve herikisi de Muhammed’i kendi peygamberi
olarak kabuletmekle birlikte, Sufi inançların önemli
kısmının ve yine Sufizm’in bir biçimi olan Şia’nın
ve türevlerinin felsefi olarak Sünni İslam’dan tamamen
farklı oldukları bellidir. Çünkü, Şia’nın ve türevlerinin
kozmolojisi/ evren bilgisi, düalist dünya görüşüne dayalıdır.
Muhammed’e yükledikleri anlam, O’nun doğasını yorumlayışları,
Hıristiyanların İsa yorumlarına benzemektedir. Ve zaten
bunlar Sünni İslam’a bağlı okullar tarafından din dışı
gizli işlerle uğraşma anlamında “batıni” kabuledilmekte,
Sünni anlamda İslam inancından
dışlanmaktadırlar...
Şüphesiz yukarıdaki gerçeğe karşın her iki gurubunda ortak
birsürü dogması bulunmaktadır. Bunların ideolojilerinin
çekirdeğinde duran temel felsefeleri ile iki farklı din
olduklarını söylemek kesinlikle yanlış olmasa bile, sonuçta
ortak dogmalarını ayıklayıp temizlemeye kalktığınız zaman ortaya
elle tutulabilir din denecek ciddi birşey kalmaz. Zaten Şia
ve türevlerini “batıni” ilanedenler, bunlarla olan ortak
yanlarını ayıklamaya kalkışamamaktadırlar. Bu bağlamda ayıklama
girişimi, her iki inancı da bitirmek ile eşanlamlı olabilir...
Tüm bu gerçeklere karşın, Sünni İslam’ın Hanbeli ana kolu
ile bağlantılı Vahabi doktrininde yeralan İslam
adına İslam’ı sözde “arındırma”, belli sınırlı iktidar
odaklarının kendi konumlarını koruyabilme hesabıyla
bağlantılıdır sonuçta. Bu gerçekdışı saflaştırma iddiası,
sözkonusu akıldışı savı ileri sürenlerin kendi politik
iktidarları için sorun doğuracak herşeyi -din adına- kaldırıp
atma kurnazlıkları ile bağlantılıdır... Sonuçta, Hanbeli
ideolojisi, Sünni İslam’ın Maliki, Hanefi ve
Şafi kollarına göre daha geri ve sığ bir dünyanın temsilcisi
olduğu kadar, Hanbeli okulunun bir türevi olan
Vahabilik çok daha sığ bir dünya görüşünü temsiletmektedir.
Aynı okullar, sözkonusu sığlığın ve geriliğin ayrılmaz parçaları
olan derin korkularıyla alabildiğine saldırgan ve yıkıcı
olabilmektedirler.
(7)
Tarihin
de tanıklık ettiği gibi Vahabilik, Sünni İslam’ın
Maliki, Hanefi ve Şafi kollarının tümünü de
-değişik ölçülerde hasım inançlar olarak- düşmanca karşısına
almıştır. Hanbeli mezhebinin bir türevi olan
Muvahhidun veya Vahabi okulunun/ tarikatının bu
dizginsiz saldırganlığının asıl hedefi ise Şia inancı ve
türevleri olmuştur. Vaktiyle İngiliz sömürgeciliği tarafından
kullanılmış olan sözkonusu çelişkiler, günümüzde de ABD
emperyalizmi tarafından kullanılmaktadır.
(8)
Vahabi
inancına bağlı Suudi emirleri, Muhammed ibn Suud
(ölümü, 1765) ve oğlu Abdul Aziz (yönetimi, 1765- 1803),
Arap yarımadasını kana boğmuşlar, tüm anıtları, mezar taşlarını
dahi tahrip ederek tarihleri boyunca büyük bir yıkıma neden
olmuşlardır... Kerbela kentini de 1801’de işgaledip kana boğan
bu Vahabi inancına bağlı aile, başta Şia olmak
üzere ilk üç büyük Sünni okulu dahi düşmanca karşılarına
almışlardır. Sözkonusu gerici Vahabi önderleri, Arnavut
asıllı yarı bağımsız Mısır Valisi (Ayan) Mehmet Ali
Paşa (1769-1849; yönetimi, 1805- 49) tarafından 1812’de
yenilgiye uğratılmışlardır... Aynı dönemde ve Mehmet Ali Paşa’nın
güçleri ile Vahabi güçlerin savaşları sırasında İngiliz
donanması, gerici Vahabi birliklerine ateş desteği
sağlamışlar, savaşa doğrudan taraf olmuşlardır. Kendisini diğer
Müslümanlardan çok daha “Müslüman” ilaneden Vahabi
yandaşları, Mehmet Ali Paşa’ya karşı Protestan
İngilizlerden rahatça askeri yardım almışlardır. Aslında
sözkonusu inancın önderlerinin günümüzdeki durumları da bundan
farklı değildir. Vahabi inançlı Suudi ailesi ile
İngiliz emperyalizmi arasındaki ittifak 1809 yılında
kurulmuştur...
Aynı yıllarda İngilizler, Hindistan’ın arka kapısı konumunda
olan Basra Körfezi’ne egemen Kuveyt’in emiri Sabah
ailesini de gizlice satınalmışlardır. Genç emperyalist bir ülke
olarak Almanya’nın Hint Okyanusu’nun zenginliklerine açılma,
Hindistan üzerindeki İngiliz egemenliği ile rekabet edebilme
planının en önemli parçası olan Berlin- Bağdat Demiryolu
projesinin son istasyonunun Basra Körfezi’ne açılan Kuveyt
limanı olması planlanmıştır. Osmanlı yönetimi ile Berlin
arasındaki bu işbirliğine karşılık, Büyük Biritanya, Kuveyt’in
Sabah ailesi ile bağlarını 1800’lü yılların son on yılı
içinde güçlendirmiştir. Ve zaten Irak, I. Dünya Savaşı’nın
ardından İngiliz emperyalizminin eline düşünce, sözkonusu gizli
“Müslüman”- Hıristiyan alışverişinin bir sonucu olarak Büyük
Biritanya yönetimi, Irak’ın doğal coğrafi bir uzantısı ve limanı
olan Kuveyt’i, vaktiyle satınalmış olduğu küçük Sabah ailesine
al-Uqayr anlaşması ile 1922 yılında teslim etmiştir.
İngiliz yönetiminin baskıları ile aynı anlaşma, 1923 yılında
kukla Irak yönetimine onaylattırılmıştır. Irak’ın ingiliz
mandası olma konumu sonbulunca, eski sömügeci biçimler tasviye
edilmeye başlanınca, Ortadoğu petrolleri üzerindeki egemenliğini
korumaya çalışan İngiliz emperyalizmi, 1961 yılında Kuveyt’i
“tamamen bağımsız” bir devlet olarak ilanedip tanımıştır. Bunun
üzerine Irak yönetimi Kuveyt’in kendi doğal parçası olduğunu
duyurmuş ve bu emrivakiye karşı çıkmıştır. Sabah ailesi, duruma
müdahale eden İngiliz ordusu tarafından korunmuştur. Bilindiği
gibi, aynı üç karış boyundaki ataerkil/ pederşahi Kuveyt,
Sabah’ın tavuk kümesini çağrıştıran haremi, “demokratik”
ABD- İngiliz emperyalizmi tarafından laik Irak’a karşı daha
sonra da korunacaktır... Büyük Biritanya, çizdiği yapay
sınırlarla bu millet olmayan aşireti, bağımsız bir millet gibi
ve en geniş yerinde uzunluğu 160 kilometreyi geçmeyen bu küçük
toprak parçasını da devlet olarak uluslararası kurumlara
kabulettirmiştir...
W. Bush-
Blair ikilisinin “İyi Müslümanlar” olarak
göstermeye çalıştıkları Müslümanlar, politik tavırları Suudi
ve Sabah ailelerine benzer Müslümanlardır. Bush- Blair
ikilisinin “dinler arası diyalog” veya “kültürler
arası yakınlaşma” dedikleri şeyden anladıkları da, Suudi
ve Sabah aileleri ile aralarında olan alışverişe,
satışa benzer bir ticarettir. Paragözlere özgü “paranın dini
imanı olmaz” vecizesine sadık arpa boyu bıyıklı bir
başbakan da aynı ticaretin esaslı aktörlerinden birisi
olarak Bush- Blair anlayışının “iyi Müslümanlar”
katagorisine dahildir. Aynı arpaboyu bıyıklı başbakanın
son zamanlarda geviş getirir gibi tekrarlamakta olduğu “kültürler
arası yakınlaşma” sözünden anlamakta olduğu, Bush- Blair
ikilisinin anladığından başka birşey değildir. Ve şühesiz bu
alışverişte malı ucuza kapatanlar Bush- Blair takımı
olurken, satıcı da “asıl görevi ülkesini pazarlamak olan”
arpaboyu bıyıklı başbakan olmaktadır. Arpaboyu bıyıklı
başbakanın önüne koyduğu resimler, örnek karakterleri ise
Sabah ve Suudi aileleridir...
(9)
Muhammed
ibn Suud’un
ölümü ile yerini alan oğlu Abdul Aziz, Mısır Ayanı
Muhammed Ali Paşa güçleri tarafından 1814 yılında yakalanıp
barışa mecbur edilmiştir. Fakat savaş 1816 yılında yeniden
başlamıştır... Sonunda, 1818 yılında Vahabi güçleri
kurtulamıyacakları bir askeri çemberin içine alınmışlar ve
liderleri yakalanıp idamedilmişlerdir. Bunların en öndegelenleri
ise İstanbul’a, refomcu Osmanlı Sultanı II. Mahmud’a
(yönetimi, 1808- 1839) yollanmışlar ve O’nun tarafından
cezalandırılmışlardır...
Eğer emperyalizm çağında tarih bir üst düzeyde tekrarlanacaksa,
emperyalist güçlerle ortaklaşa kendi halklarını soyup
emperyalist katliamlara alet olanları, yakın gelecekte benzer
sonların beklemekte olduğunu düşünmek hiçte hayalcilik olmaz.
Veya sözkonusu karakterlerin sonlarının 1800’lü yılların Suudi
önderlerin sonları ile benzeşeceğini düşünmek yanlış olmaz...
Çünkü, mevcut silahli güçler ülkelerde yaşayanların çoğunluğuna,
emekçi halklara güvenlik sağladıkları ölçüde sevilirler ve saygı
görürler. Tarihte ömrü uzun olan imparatorlukların temel
özelliği, güçlerini yıkım ve baskıdan ziyade istikrar unsuru
olarak kullanabilmiş olmalarıdır. Çağdaş emperyalist güçler ve
başta ABD ise, ırkçı dünya görüşlerine koşut olarak en modern
silahlarla girmiş oldukları coğrafyaları sadece talan etmeyi,
sınırlı sayıda bir topluluğun zenginleşmesine yönelik sömürüyü
mümkün olan hızla gerçekleştirmeyi hesaplamaktadırlar. Onların
gözünde buralarda yaşayan halkların herhangi bir değerleri
olmadığı için, kalıcı istikrar ve güvenlik gibi konular da
umurlarında değildir. Ya da sadece, yürütmekte oldukları talanın
ömrünü biraz uzatacak kadar girdikleri ülkenin iç çelişkileri
kullanmak ve zamanı gelince gerilerinde bir harabe bırakarak
çekip gitmekten başka düşünceleri yoktur. Başta Afrika kıtası ve
güney Asya ülkeleri olmak üzere eski sömürge alanlarının
günümüzde içinde oldukları durum bunun en somut göstergesidir.
Tüm bu gerçeklerin ışığında, eşi görülmemiş askeri makinesine
karşın ABD emperyalizminin Irak ve Ortadoğu coğrafyasında uzun
ömürlü olamıyacağını düşünmek tamamen gerçekçidir. Ve yine
bunların bölgedeki dargörüşlü yüreksiz işbirlikçilerinin,
arpaboyu bıyıklı komisyoncularının, liberal maskeli
faşist medya temsilcilerinin geleceklerine acı bir gülümseme ile
bakmak sanırım sonderece doğrudur.
Diğer yandan,
(10)
Vahabi
okulunun biraz farklı bir biçimi olan Deoband okulu
veya
diğer
arapça adıyla Dar al-Ulum veya Darul Uloom (Eğitimin/
ilmin evi), 1867 yılında Muhammed Abid Hüseyin
önderliğinde
Hindistan’da kurulmuştur. Aynı okulun kuruluş tarihini 1866
olarak veren kaynaklarda vardır...
(11)
Bu okula
takılan Deoband adı ise, Hindistan’ın kuzeyindeki büyük
Delhi kentinin yaklaşık 150 kilometre kadar
kuzeydoğusunda, dağlık Nepal sınırındaki Uttar Pradesh’e
konumlanmış küçük Deoband kentinden gelmektedir. Burası,
küçüklüğüne karşın dini açıdan önem taşıyan bir yerleşim
merkezidir ve değişik kaynaklara göre o yıllarda Hindistan’da bu
tip okulların sayısı bir elin parmaklarından daha fazla değildi.
Sözkonusu okulun mezunları, ileride Hindistan ve Pakistan’da
açılacak onlarca ve onlarca yeni dini okulun kurucuları
olacaklardı...
(12)
Muhammed
Abid Hüseyin,
1700’lü yılların İslam teoloğo Şah Veli Allah’dan ve
Hindistan’da bulunan Vahabi yandaşlarından etkilenmiştir.
Bu kişinin yaratmış olduğu akım, 1700- 1800’lü yıllarda Arap
Yarımadasında, Kuzey Afrika’da ve Hindistan’da gözüken Cihad
Hareketi, Vahabi veya Muvahhidun akımı
tarafından da resmen tanınmıştır... Muhammed Abid Hüseyin’i
etkilemiş olan Şah Veli Allah (1702/ 03- 1762), modern
İslam teoloğu sayılan kişilerden biridir. Aynı kişi, Delhi
doğumlu ve ölümlü bir Hintlidir. Babası da Müslüman olan Şah
Veli Allah, kendi anlatımıyla daha 7 yaşında Kuran’ı baştan
sona okuyup ezberlemiştir ve 1732 yılında Mekke’ye yaptığı Hac
ziyaretinin ardında, batı Suudi Arabistan’da, Hicaz’da din
eğitimi görmüştür.
(13)
Vahabi
veya gerçek adıyla Muvahhidun okulunun kurucusu olan
Muhammed ibn- Abdulvahab ile yaklaşık aynı yılda (1702/ 03)
doğmuş olan Şah Veli Allah, Suudi Arabistan’da süren
eğitimi sırasında Vahabi okulunun kaynağında duran
muhafazakar kültürden etkilenmiş olmalıdır... Diğer yandan, bu
kişiyi etkileyen önemli olaylardan biri de, Hindistan’a egemen
Moğol Hanedanı’nın (1526- 1761) son İmparatoru II.
Bahadır Şah’ın (yönetimi, 1837- 58), 1858 yılında tüm
otoritesini yitirip Burma’ya (Myanmar) iltica etmesiyle, Hintli
Müslümanların yoğun olarak yaşamakta oldukları Hindistan’ın
merkezi ve kuzey bölgelerinin, Deccan ve Pencab’ın
Hindu ve Sikh inanışlarına sahibolanların
egemenlikleri altına girmesi olmuştur. Aslında, Hindistan’da
bulunan İslam topluluğunun güvenliği için önem taşıyan Moğol
otoritesi, çok önceden pratikte yitirilmiştir. Timurlenk’in
mirası üzerine oturan sözkonusu imparatorluk en parlak dönemini
1556- 1707 yıllarında yaşamıştır. Şah Veli Allah’ın
yetişme yılları Moğol otoritesinin pratikte yokolduğu zaman
dilimine rastlamıştır... İslam düşüncesini değişen koşullara
uydurmaya ve bu yönde dinde reform yapmaya çalışan Şah Veli
Allah, temel dört Sünni okulun hepsini birden kabuleden
eklektik/ yamama bir düşünce sistemi üretmiştir... Konuyla
ilgili kaynaklara göre, sözkonusu kişinin Asrar ad-din (dinin/
inancın gizemleri) adlı bir de kitabı vardır.
(14)
Herzaman
kesinlikle geçerli bir kural olmasa da, kendine özgü bir inanışa
sahibolan gurupların daha farklı inanışların egemenlik alanları
içinde, kendilerini baskı altında hissettikleri durumlarda,
genellikle reaksiyoner puritan/ safcı sekter düşüncelere
sürüklenmeleri anlaşılabilir bir durumdur. Biryandan İngiliz,
diğer yandan Hindu ve Sikh baskısı altındaki
başkaldırıcı Müslüman gurupların, Vahabi inancı gibi
puritan/ safcı Deoband okulunu neden seçtiklerini biraz
anlayabilmek olasıdır. Yaşamı değişkenliği ve tüm zenginlikleri
ile görerek analitik yöntemlerle ileriye yönelik çözümler
üretemeyen beyinler, geçmişin “güzel günlerine” dönüş özlemini
önplana çıkartırlar. Bu reaksiyondan yararı olan farklı egemen
güçler de, sözkonusu reaksiyoner akımı veya akımları uygun
zamanlarda rahatlıkla destekleyip manupule edebilirler...
Hindistan’da Müslümanların önemli bir bölümü İngiliz
sömürgeciliğine başkaldırırken, aynı sömürgecilikle anlaşan
Ağa Han ailesinin temsilettiği bir diğer sekter akım olan
Nizari İsmailiyesi’nin uzantısı inanç da yine Hindistan’da
yeşerme olanağı bulacaktır... Reaksiyoner Vahabi veya
Muvahhidun okulunun, ya da diğer benzer şekillenmeleriyle
Salafi ve Deobandi okullarının yaptıkları da,
Peygamber Muhammed döneminin ve bunu izleyen iki neslin
yaşam tarzı ile uyumlu bir İslam inancını değişen dünya
da aynen onlar gibi uygulama çabası olmuştur.
Sözkonusu akımların üyelerinin göremedikleri, Muhammed ve
O’nu izleyen iki neslin kendi çağlarının toplumsal yaşamının ve
ilişkilerinin türevleri karakterler olduğu gerçeğidir. Eğer
doğru bilinebilirse, onların serüvenlerinden ileriye yönelik
önemli dersler çıkartılabilir şüphesiz ama, değişen koşullarda
aynen onlar gibi yaşamak ve düşünmek olanaksızdır. Değişen
dünyanın, yepyeni toplumsal üretim biçimlerinin ve ilişkilerinin
ortamında Muhammed dönemi yaşam tarzını uygulamaya koyma
çabasının yarattığı acıklı ve komik çelişkiler, bu akımların en
büyük açmazları olmuştur. Biryandan diğer Müslümanları doğru
Müslüman olmamakla suçlayarak onlara saldırırlarken, diğer
yandan Müslüman halkları sömüren Hıristiyan ideolojili güçlerle,
Müslüman toplulukların düşmanı emperyalist devletlerle zaman
zaman yakın işbirliği içine girebilmişlerdir. Sözkonusu Batılı
sömürgeci güçlere karşı da dövüştükleri de olmuştur ama,
zihinsel kaosları ile içine itildikleri toplumsal kaosu daha da
derinleştirmekten öte başarıları olamamıştır. Sonuçta
emperyalist güçler ve bu güçlerle rahatca anlaşabilen önderleri
tarafından kullanılmaktan kurtulamamışlardır. Taleban güçlerinin
Afganistanda oynamış olduğu rol, Suudi kırallığının vaktiyle
Arap Yarımadasında oynadığı rol ve günümüdeki işbirlikçi konumu,
Vahabi güçleri Sufi ağırlıklı Kafkaslar’da oynadıkları rol, tüm
bunlar sözkonusu gerçeğin en somut göstergeleridirler...
Kısacası, onların terminolojileri ile konuşacak olursak,
Allah’a ve elçisi Muhammed’e değil, tam tersine
Allah’ın ve Muhammed’in karşıtlarına, düşmanlarına
hizmet etmişlerdir. Ve bu işi Muhammed’e sadakat adına
yapmışlardır ve yapmaktadırlar...
Gerçekten bir eğitim merkezi olan Hındistan’ın kuzeyindeki
Deoband okulunun programında, İslam hukuku/ şeriat
bilgisi anlamında fıkh; Kuran’ın yorumu,
açıklaması anlamında tefsir (tafsir); din de
geleneğin öğrenilmesi, Muhammed’in sözlerinin ve eylemlerinin
öğrenilmesi anlamında hadis; skolastik teoloji
veya maddi verilerden değil de sadece eski metinlerden
kalkılarak ilahiyat, ya da Allah bilgisi, “Yaratıcı”
kuramı üzerine eğitim anlamında kelâm; ve
felsefe üzerine eğitim bulunmaktadır.
(15)
Kuzey
Hindistan’da Deoband kentinde bulunan sözkonusu okula
İslam dünyasının her köşesinden halen 1500 civarında öğrenci
kayıtlıdır. Aslında, aynı okula 3 300 öğrencinin kayıtlı
olduğunu yazan kaynaklar da var ve bu ikinci bilgi gerçeğe daha
yakın gözükmektedir. Okulun kitaplığında arapça, farsça ve Urdu
dilinde 67 bin basılı ve elyazması kitap bulunduğu aynı
kaynaklarda yazılmaktadır. Okulun camisi ve konferans salonları
vardır...
(16)
Diğer
bazı kaynaklara göre, sözkonusu Dar al-Ulum veya Darul
Uloom (Eğitimin/ ilmin evi) adlı Deoband
okulu, Kahire’de bulunan al- Azhar Üniversitesi’nden
sonra dünyadaki ikinci büyük İslami eğitim merkezidir. Aynı
kaynağa göre, 2001 yılına dek buradan 65 bin öğrenci diploma
almıştır. Ve bunlar, Pakistan ve Afganistan’da kurulan binlerce
medrese de eğitim vermektedirler. Bir başka kaynağa göre,
Taleban denen örgütlenme’nin Afganistan’da iktidarı
yitirmesinden sonra dahi, halen, Hindistan’ın kuzeyindeki
Deoband adlı küçük kentte varlığını sürdüren Darul Uloom
adlı merkeze bağlı 30 bin Kuran okulu Hindistan’da eğitim
vermektedirler... Darul Uloom, 40 hektarlık bir arazinin
üzerine kurulmuştur ve sürekli yeni öğrenci evleri
inşaedilmektedir. Bu kaynağa göre, sözkonusu okulda 3 300
öğrenci yatılı eğitim görmektedir. Bitmek üzere olan okula bağlı
yeni cami ise, içine 30 bini aşkın kişiyi alacak büyüklüktedir.
Öğrenciler ünüforma gibi geleneksel beyaz elbiseler
giymektedirler ve bunların önemli kısmı daha beş yaşında iken
okula başlamakta ve ancak en erken yirmi yıl sonra okulu
terketmektedir. Böyle birisinin nasıl bir kafayapısına sahip
olabileceğini düşünmek bile sanırım birçok kişi için
ürkütücüdür.
(17)
Başlangıçta, Sovyet yanlısı yönetim yıllarında Afganistan’da
aralarında Şia inancından olanlarında bulunduğu değişik
örgütlenmelere, şavaş lordlarına yardım etmiş olan CIA,
Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesi ile birlikte üç
milyar Dolar yatırarak Taleban’ı örgütlemiştir
(bak:
Yusuf Küpeli,
“Şer
üçgeni”, İran, Irak, “Kuzey Kore”
, http://www.sinbad.nu/not1.htm
).
CIA’nın Taleban’ı
örgütleyip savaş alanına sürme işine Zia- ül Hak (1924-
1988; yönetimi, 1978- 88) yönetimi sonrası Pakistan servisi de
yardımcı olmuştur. Zia- ül Hak sonrası; çünkü, Zia- ül
Hak’ın İran İslam rejimi ile iyi ilişkileri vardı. O,
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından İran ile de ortaklık
kurarak Orta Asya’da bir İslam birliği oluşturmayı
düşlemekteydi. Gelecekle ilgili planlarını Amerikalı bazı
dostalarına açtığı için, tüm kurmaylarıyla birlikte binmiş
olduğu uçak çakılıcak ve böylece Zia- ül Hak düşlerini de
beraberinde götürecekti. Uçağın düşmesine neden olan bomba, son
anda ABD elçiliğinden gelen bir sepet mango meyvasının arasına
yerleştirilmişti. Uçakta bulunan ABD elçisi de büyük hedefler
uğruna kurban edilmişti ve FBI olayla ilgili bulgularını
kamuoyuna açıklamayacaktı...
(18)
Afganistan nüfusunun yüzde on kadarı İran’a bağlı Şia
inancından olduğu ve ülke nüfusunun üçte biri farscanın bir
biçimi olan Dari dilini konuştukları için, Taleban
öncesi Afganistan’ında İran’ın büyük etkisi vardır. Puritan/
safcı bir İslami ideolojiye sahip Taleban, asıl olarak bu
ülkedeki İran etkisine karşı örgütlenmişti. Daha önce de
ifade edildiği gibi, Vahabi ve Deobandi gibi
inançlar asıl olarak Şia’nın ve türevlerinin düşmanı
olmaktadırlar... Şah Rıza pehlevi döneminde de İran’ın
Afganistan üzerinde etkisi vardı ama, bu etki ABD
politikalarından yana kullanılmıştı. Aynı nedenle Sovyetler
Birliği ile İran arasında problemler doğmuştu ve mevcut Afgan
yönetimini destekleyen Sovyet yönetimi de, ABD yanlısı İran
monarşisine ve Pakistan yönetimine karşı, her iki ülkenin de
güneyinde yaşamakta olan ayrılıkçı ve Sünni inanca sahip
Beluci azınlığına destek vermişti... Değişen koşullar
içinde ABD yönetimi, Afganistan üzerindeki İran İslami rejiminin
etkisinden sonderece rahatsızdı ve bu nedenle kökten- dinci
Taleban büyük bir yatırımla örgütlenip savaş alanına
sürülecekti...
(19)
Sovyetler
Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından iktidardaki
diğer İslamcı güçlere karşı savaş alanına sürülen Taleban,
Vahabi tarikatının Hindistan doğumlu türevi Deonband
okuluna bağlı militanlardan oluşmaktaydı... Ve bunlar sadece CIA
paraları ile değil, aynızamanda Vahabi Suudi (Saudi)
Arabistan’ın petro- Dolarları ile de beslenmişlerdir. Taleban’ın
öndegelen ortakları arasında bulunan Usame bin-Laden,
bilindiği gibi Vahabi inancındandır. Kısacası, Vahabi
gurublar da Taleban’ın safında Afganistan’da savaşa
girmişlerdir. Ayrıca, Kafkasya’da kışkırtılan benzer savaş
ortamında da Vahabi örgütlenmesi önemli rol oynamıştır.
Birçoğu dışarıdan gelme önderleri ve militanlarıyla Kafkasya’da
da sahneye sürülen Vahabi güçleri, Afganistan’da bulunan
Taleban ile sıkı işbirliği içinde eylemlerini
yürüteceklerdir.
(20)
CIA tüm
bu güçlere, Taleban ve ortaklarına parayı, Orta Asya ve
özellikle Afganistan üzerindeki Şia İran’ın etkisini
kırabilmek amacıyla yatırmıştır. Kafkasya’ya yapılan CIA
yatırımının ise daha çok Rusya Federasyonu’nu zor durumda
bırakmaya yönelik olduğu bellidir... Aynı köktendinci gurupların
beslenebilmeleri amacıyla Afganistan, daha Taleban
öncesinde bir eroin üretimi cennetine dönüştürülmüştür. CIA’nın
himayesi altında yapılan eroin üretimi, yine aynı servisin
yardımları ile Avrupa ve ABD pazarlarına nakledilebilmiştir.
Batı’nın eroin tüketiminin yüzde 70- 80 kadarını karşılayan
Afganistan kaynaklı üretimin kazancı, köktendinci silahlı
gurupların önderleri olan savaş lordları ile CIA görevlileri
arasında paylaşılmıştır. Aslında benzer işler Vietnam, Laos,
Kamboçya ve Burma adlı ülkeleri içine alan coğrafyada da
gerçekleştirilmiştir.
(21)
Kafkasya’da kışkırtılıp beslenerek savaş alanına sürülen
Vahabi güçler, Anglo- Amerikan petrol tekellerinin bölge
petrollerine ve enerji yollarına rakipsiz egemen olma
hedefleriyle bağlantılıdır. Kafkaslar’da CIA faliyetleri de
biryanıyla İran’a karşı olmakla birlikte, asıl olarak Rusya
Federasyonu’nun egemen olduğu Birleşik Devletler Topluluğu’na
karşıdır. Şüphesiz bu durum, İran ile Birleşik Devletler
Topluluğu’nu yaklaştıran en önemli etkenlerden biri
olmuştur... Afganistan’da savaş alanına sürülen Taleban güçleri
ve ardından başlayan ABD işgali ise, Orta Asya doğal gazının ve
petrolünün Hint Okyanusu’nun bir uzantısı olan Arap Denizi’ne
ABD kontrolunda akıtılabilmesi çabasıyla bağlantılıdır.
Başlangıçta ABD yönetimi ve bölgedeki işbirlikçisi Pakistan
yönetimi tarafından desteklenmiş olan Taleban ve
Deoband güçleri, Afganistan’da sadece Şia inancına
bağlı örgütlerle karşı değil, aynızamanda Sünni
inançlardaki diğer örgütlere karşı da savaşmışlardır...
(22)
Şüphesiz
aynı olay, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesinin
ardından Taleban’ın sahneye sürülmesi operasyonu, sadece
İran ile ilgili değildir. Afganistan egemenliği ile ilgili ABD
planları, sıradan bir enerji yolu denetimini çok aşan global/
bütünsel bir egemenlik stratejisinin parçasıdır. Afganistan
egemenliği, Orta Asya ve dolayısıyla Avrasya egemenliğine
yönelik ABD stratejisinin en önemli parçasıdır. Ve zaten bu
nedenle Pentagon, doğu, batı, kuzey, güney tüm geçitleri
denetleyen Afganistan’a, başta Çin’i ve Rusya’yı olmak üzere tüm
bölge ülkelerini tehdit eden önemli askeri üsler kurmaktadır.
Kısacası, Vahabi ve Deobandi gibi inançların
yandaşları bu büyük egemenlik mücadelesinde ABD emperyalizmi
tarafından birer piyon olarak kullanılmışlardır ve halen
kullanılmaya çalışılmaktadırlar.
(23)
Sözkonusu ABD egemenlik stratejisi, tüm bölgeye yönelik ABD
tehdidi, başını Çin Halk Cumhuriyeti’nin ve Rusya
Federasyonu’nun çektiği, aynızamanda halkının önemli kısmı
Müslüman ve -Tacikistan dışında- Türk olan
Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan,
Özbekistan gibi Orta Asya ülkelerinden oluşan Shanghai/
Şanghay İşbirliği Örgütü’nün doğmasına yolaçmıştır.
Orta Asya halklarının ve aralarında Çin, Rusya,
İran, Pakistan, Hindistan gibi ülkelerinde
bulunduğu bölge devletlerinin ekonomik yararlarına ve
güvenliklerine yönelik emperyalist müdahaleyi durdurmak ve bölge
ülkeleri arasında hertürlü işbirliğini geliştirmek amacıyla 15
Haziran 2001 günü Çin’de, Shanghai (Şanghay)
kentinde atılan adım, günümüzde temposunu hızlandıran bir
yürüyüşe dönüşmüştür. Hindistan gibi dev bir güç, 2005
yılı ortasında, aynı örgütlenmenin güvenlikle ilgili bölümüne
Pakistan ve İran ile birlikte üye olmuştur. Çin ve
Hindistan arasındaki sorunların geçmişte kalmaları ve hatta 2005
yılı başında iki ülkenin donanmalarının ilk kez
gerçekleştirdikleri ortak tatbikat; ve yine Çin ile çok köklü
ilişkilere sahibolan Pakistan ile Hindistan arasında başlamış
olan yakınlaşma; on yıllar sonra Rusya Federasyonu ile Çin Halk
Cumhuriyeti’nin 2005 yazı içinde gerçekleştirdikleri ilk büyük
ortak askeri tatbikat, ABD emperyalizminin Avrasya egemenliğine
ve dolayısıyla dünya egemenliğine karşı birlik oluşturma
çabalarını göstermektedir. Shanghai/ Şanghay İşbirliği
Örgütü’nün şekillenip genişlemeye başlaması, köktendinci
örgütlenmelerin de alet edilmeleriyle yürürlüğe sokulmaya
çalışılan ABD’nin Orta Asya ve Avrasya egemenliği planlarınının
karşısında ciddi bir gücün doğmakta olduğunu göstermektedir...
(24)
Aslında,
Kafkaslar’da ve Kafkaslar’ın savaş alanı olan
Çeçenistan’da, başlangıçta, Nakşibendilik ve
Kadirilik gibi ılımlı ve çok daha rasyonalist Sufi
inançlara egemendi. Anglo- Amerikan petrol tekellerinin
yararları doğrultusunda Vahabi güçler, bu barışcı ve
göreceli akılcı Sufi inançlara karşı desteklenip
büyütülmüşlerdir... “Vahabi inançlı güçlerin ünlü önderlerinde
Hattap, Suudi Arabistan doğumludur ve emrindekilerin
çoğunluğu’da Suudi Arabistanlı veya Kuzey Afrikalı kökten-
dincilerdir. Yine aynı güçler arasında en öndegelen önder olan
ve aynızamanda teolog konumunda bulunan Şamil Basayev
ise, Ürdün doğumlu bir Çecen’dir. Suudi parası ve CIA silahları
ile beslenen bu gurupların asıl sorunları ise, Baku- Grozny-
Novorosisk petrol boru hattı üzerinde denetim kurmaktır.
Eğer Vahabi güçler amaçlarına ulaşabilirlerse, bu kârlı
işin kaymağını, Hazar petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan
Anglo- Amerikan petrol şirketleri, ‘Yedi Kızkardeşler Kulübü’
yiyecektir. Suudi Arabistan petrollerini çıkartıp pazarlayan
ARAMCO içinde Exxon-Mobil ortaklığı ile egemen olan,
200’ü aşkın ülkede yatırımları bulunan Rockefeller
gurubu, Hazar petrollerine büyük yatırımlar yapmış olan diğer
Amerikan şirketleri, ‘Yedi Kızkardeşler Kulübü’, Rusya
Federasyonu’nun Hazar petrollerinin denetimi ve pazara
ulaştırılmaları üzerindeki tüm etkilerini sıfırlayabilmek için
bölgedeki köktendinci şiddeti dolaylı yöntemlerle
desteklemektedirler.
(25)
Kuzey
Kafkasya’da süren gerilim ve çatışma, boru hattını Rus
hükümetine pahalıya malederek Rusya’nın Hazar enerji kaynakları
üzerindeki ve Kafkasya’daki etkisinin ABD yararına zayıflamasına
yardımcı olmaktadır. Şüphesiz kentleri yerlebir eden Rus
ordularının da halka insancıl davrandıkları söylenemez ama,
sonuçta olayın özü petrol kavgasıdır ve silahlı Vahabi
güçler bu bölgede çok daha gerici emperyalist bir gücü temsil
etmektedirler.”
(bak:
Yusuf
Küpeli,
ABD’nin toprakları dışındaki askeri üsleri:
Kafkaslar
http://www.sinbad.nu/kafkasl.htm
http://www.sinbad.nu/kafkas.htm
)
(25)
Sovyet
otoritesinin yıkılması ile birlikte bölgede doğan kargaşa ve
Rusya Federasyonu yönetiminin hataları, Vahabi güçlerin
Kafkaslar’da gelişmelerini kolaylaştırmıştır... Yine Sufi
inançların egemen olduğu Bosna- Hersek’te, aynı petro- Dolarlar
yardımıyla Vahabilik beslenmiştir. Müslüman halka karşı
kanlı etnik arındırma ve soykırım süreci sırasında yaşanmış
olanlar ve Batı’nın güçlü devletlerinin uzun süre bu soykırıma
seyirci kalması, bölgede Vahabi örgütlerin gelişmelerine
yardımcı olmuştur.
Not 5:
Hint- İrani topluluklar, Hint- İrani mitolojilerin özellikleri
ve farklılaşmaları üzerine kısa notlar.
Hint-İran
mitolojisi diyoruz, çünkü Hint ve İran toplumları, tarih ve
inançlar olarak ortak köklere sahiptirler... Yves Bonnefoy’a
göre, İ. Ö. 3000 yıllarında -bilinebilen en eski yurtları- Doğu
Avrupa’dan Asya içlerine doğru göçe başlayan birkısım
Hint-Avrupai aşiretler, İ. Ö. 2000’in başlarında, Asya
içlerinden güneye doğru dönmüşlerdir. Bazı aşiretler Keşmir
ve Pencap’dan başlayarak tüm Hindistan’ı işgal
ederlerken, diğerleri Afganistan dağlarına ve İran platosuna
girmişlerdir. İ. Ö. 1800’lü yıllarda tüm İran’ı Kafkaslar’a ve
Mezopotamya’ya dek elegeçirmişlerdir. Med aşiretleri
kuzeye, şimdiki Urmiye gölü civarına ve bu gölün
kuzeyine, Azerbeycan’a yerleşirlerken, Pers aşiretleri
ise güneye, Zagros silsilesinin doğusuna
yerleşmişlerdir... İran dini Zoroastrianizm’de,
Hindistan’da egemen olan Hinduizm’de, aynı kökten,
Hint-Avrupai Vada dininden türetilmişlerdir...
Her
iki akraba toplumun dinleri de aynı kökten türetilmiş olmakla
birlikte, Hinduizm inancının üstün “Yaratıcı” güçleri,
olumlu karakterleri, Zoroastrianizm inancında yıkıcı
Şeytanlar (Demon) rolünde gözükmektedirler. Hintliler
için de bu olayın tam tersi geçerlidir. Kısacası İran dini
Zoroastrianizm için olumlu olan Hinduizm için
olumsuzdur ve tam tersine Hinduizm için olumlu olan da
Zoroastrianizm için olumsuzdur... Hinduizm’in ilk
aşaması olan Veda dininin kozmolojisinde sonradan ortaya
çıkan “kaos”, Devas ve Asuras adı verilen
güçlerin çatışması sonucudur ve bu çatışma felsefi anlamda
birçeşit dualizm, zıt güçlerin karşıtlıkları olmaktadır. Sadece
“kutsal” metinlerin kaleme alındıkları bir yazı dili olan
Sanskirit dilinde Devas, “Tanrısal” anlamına
gelmektedir ve aynı güce iranlılar Daeva demektedirler.
Süreç içinde evrimleşecek, değişik aşamalardan geçecek olan
Hindu mitolojisinde bir gurup egemen “Yaratıcı” gücü, gök, hava
ve yer ile ilgili Tanrıları (Varuna, Indra Soma)
temsileden Devas, İran’da, Zoroastrianizm
inancında demon (yıkıcı şeytan) anlamını
yüklenecektir... Hinduizm’de daha alt güçte birgurup
Tanrıyı, daha doğrusu titan (otoriteye başkaldıran
tanrısal güçler) ve demonları (yıkıcı şeytanları)
sembolize eden Asuras, İran dini Zorostrianizm’de
tam tersine Asura ve ardından Ahura (akıllı,
bilge) adıyla en üstün Yaratıcı güç, sadece iyilik yapan tek
“Yaratıcı” güç Ahura Mazda (“Akıllı Lord” veya “Akıllı
Yaratıcı”) olacaktır.
Doğa üstü oluşum, ruh anlamına gelen demon sözcüğü,
grekçe daimon sözcüğünden türemiştir ve bu üstün “ruh”
değişik mitolojilerde farklı anlamlar taşımaktadır... Eski Grek
düşüncesinde daimon tamamen olumlu bir anlam
içermektedir. Yine Hinduizm inancında aldığı Devas
adıyla, Veda aşamasında ve ileri aşamalarında tamamen
olumlu, yaratıcı büyük bir gücü ifade etmektedir. Buna karşın
İran inancı Zoroastrianizm için Daeva yıkıcı,
kinci bir şeytan olmaktadır... Yahudilik (Tevrat) Hıristiyanlık
(İncil) ve İslamiyet (Kuran) için demon, aynışekilde
şeytan anlamına kullanılmaktadır. Demon,
İslamiyet’te, Allah’ın düşmanı, karşıtı anlamında
İblis veya Şeytan olarak anılmaktadır...
İran inancı Zoroastrianizm’in kozmolojisindeki (evren,
varlık açıklaması) düalizm, iyi ile kötünün sürekli kavgası,
Hint felsefesinde, İ. Ö. 1500 yıllarında başlayan ve yedi
aşamadan geçen Hinduizm’de de vardır... Bu düalizm,
mevcut masalların kaynağı sayılan ve belli başlı tüm batı ve
doğu dillerine çevrilmiş olan Hint kökenli “Kelile ve Dimne”de
kendisini en açık ve popülarize edilmiş biçimiyle gösterir.
Beydeba (Bidbay, Bidba) adlı Hintli bir
düşünüre maledilen yapıt, daha sonra İran’da Pahlavi
dilinde (orta İran dili) geliştirilmiş ve ileride (651 yılından
sonra) İslam kültürüne de uyarlanmıştır... Binbirgece masalları
gibi ve ondan çok önce masal içinde masal üslubuyla yazılmış bu
derin politik içerikli ve etik (ahlaki) yapıtın asıl amacı, biri
iyiliği, diğeri ise kötülüğü simgeleyen Kelile
ve Dimne adlı iki çakal aracılığıyla hükümdarlara
ülkelerini adaletli biçimde yönetmeyi öğretmektir.
|