|
not: Aşağıdaki metinin görülebilen imla hataları, anlaşılması zor düşük cümleleri, 4 Eylül 2008 günü öğleden sonra düzeltilmiş ve metne bir-iki cümle daha eklenmiştir. Okuyuculara duyurulu! Yusuf Küpeli, Kafkaslarda körüklenen ateş ve sonuçları üzerine
(...) Gürcistanda sağlanacak tam bir ABD-NATO egemenliği, tüm Kafkasların gerçek anlamıyla ABDnin eline geçmesinin başlangıcı olacaktır...
b- geçmişten miras gerilim ve emperyalist hesaplar (...) Rusyaya saldırıyı kolaylaştıracak biçimde NATOnun Doğu Avrupa ülkelerine, Baltık ülkelerine, yine bazı yeni Balkan ülkelerine dek genişletilmesi, ve hatta başta Gürcistan olmak üzere bazı Kafkas ülkelerinin NATOya üye yapılmalarının hesaplanması, Gürcistanın NATO ile geliştirmiş olduğu ilişkiler, Rusya Federasyonunu çembere alma işini Kafkaslara ve Karadenize dek uzatmak, uluslararası gerilimi Soğuk Savaş yıllarında olanı aşacak biçimde yükseltmek anlamına gelmektedir. Anlaşılmış olacağı gibi bu tavır, -kendi yararları ve hatta gelecekteki varlığı açısından- Rusya Federasyonunun kolay kabuledebileceği bir durum değildir...
c- olayın Türkiye açısından önemi üzerine (...) Montrönün geçerliliğini yitirmesi, sadece Rusya Federasyonuna değil, ondan çok daha fazla Türkiyeye zarar verir, Türkiyenin elindeki en önemli egemenlik alanlarından ve pazarlık kozlarından biri yokolur...
d- karşılıklı hamleler, tırmanan gerilim ve nereye dek (...) Kısacası, eğer ABD, Pentagon merkezli bir nükleer savaş çılgınlığı yaşanmazsa, toplu bir intihar olayı olmaz ise, yaşanan gelişmeler karşısında ve süreç içinde NATO dağılacaktır. Avrupa Doğuya daha çok yaklaşırken, kendi kabuğuna çekilmeye zorlanan ABD, önemli iç çatışmalara sürüklenecektir. Şüphesiz tüm bu gelişmeler, Avrupa ve Asya kıtalarında da yeni iktidar değişiklikleri getirecektir... Yani, doğa yıkımı dahil sayısız tehlikeye karşın gelecek, okadar umutsuz değildir... Bağlantılı metinler: Yusuf Küpeli, Ekim Devrimine dek Gürcü halkının tarihi üzerine kısa notlar; altın post, Ksenefon, Gürcüler, Lazlar, Ossetler, diğer halklar ve büyük güçler Yusuf Küpeli, Sovyetler Birliği yılları ve sonrası Gürcistan tarihi üzerine kısa notlar; yıldızı parlayan Şevardnadze; Körfez Saldırısı, Darbe ve Şevardnadze; Sakartvelo Cumhuriyeti; Gamsakhurdiya, içsavaş, Mkhedrioni, Şevardnadze, Washington/ Soros darbesi ve yeniden istikrarsızlık Yusuf Küpeli, ABDnin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar
|
|
Kafkaslarda körüklenen ateş ve sonuçları üzerine
a- iyi aile çocuğu ve ölçülen refleksler
Gürcistanda olanları ve Saakaşviliyi anlayabilmek için yeniden geçmişe, Sovyetler Birliğinin dağılmasının ardından yaşanmış olayların bir bölümüne geri dönmek gerekiyor. Bundan tam beş yıl önce, Ağustos 2003de Sinbada yüklemiş olduğum Sovyetler Birliği yılları ve sonrası Gürcistan tarihi üzerine kısa notlar; yıldızı parlayan Şevardnadze; Körfez Saldırısı, Darbe ve Şevardnadze; Sakartvelo Cumhuriyeti; Gamsakhurdiya, içsavaş, Mkhedrioni, Şevardnadze, Washington/ Soros darbesi ve yeniden istikrarsızlık başlıklı metinden bazı bölümlere yeniden gözatalım...
(...) Gürcistana politik istikrarın geri gelmesinde başrolü oynayan ve ülkenin Uluslararası arenada tanınmasını sağlayan Edvard Şevardnadze, ekonomik sorunları, rüşveti, zimmeti, hırsızlığı engelleyemediği ve halkın çoğunluğunun yaşam düzeylerini yükseltemediği için, kitlelerden sağlamış olduğu desteği süreç içinde önemli ölçüde yitirmiştir. Yine Şevardnadze, ülkesini Birleşik Devletler Topluluğuna (CIS) sokmuş olmakla birlikte, giderek artan ölçüde ABD/ NATO yanlısı bir dışpolitika izlemeye başlamış, öncelikle ABD ve daha sonra Türkiye ile askeri işbirliği geliştirmiştir (Gürcistanın ABD ve Türkiye ile geliştirmiş olduğu askeri işbirliği ve toprakları içinde ABDye vermiş olduğu askeri üsler hakkındaki Bilgiler için Simbaddaki ABDnin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar başlıklı yazıya bak).
ABD/ Pentagonun -başta Irak politikası olmak üzere- neredeyse tüm istemlerine boyun eğmesine karşın, Şevardnadzenin iktidardaki ayağını kaydıracak muz kabuğu yine de Washington tarafından atılmıştır. Bir anlama Şevardnadze, asılacağı darağacını kendi elleriyle hazırlamış, gündelik denge politikaları izlerken cellatlarını en önemli konumlara yükseltmiştir. Şevardnadzenin açıp temizlediği yoldan ABDnin has adamları iktidara yürümüşlerdir.
Şevardnadze için sonun başlangıcı, 2 Kasım 2003 seçimleri olmuştur... Oy kaybına uğramış olmakla birlikte Şevardnadzenin partisinin önde olduğu iddia edilen seçimlerin henüz resmi sonuçları açıklanmadan, 4 Kasım günü, Şevardnadze karşıtı gösteriler örgütlenmeye başlanmıştır. İki gün sonra, kesin sonuçların açıklanmasının iki hafta alacağı bildirilmiştir. Aynı ayın 18inde başkent Tifliste Şevardnadze yanlısı gösteriler olmuştur. Merkezi Seçim Komisyonu, 20 Kasım 2003 günü seçimleri Şevardnadzenin partisinin kazandığını ilanetmiştir.
Aynı gün, seçim sonuçlarının ilanının hemen ardından Washington, seçimlerde yoğun hile, oy hırsızlığı yapıldığını açıklayarak Şevardnadze karşıtı yangını ateşlemiştir. Ertesi gün ülkenin heryanından gelen/ getirilen muhalefet yanlıları Tifliste toplanmaya başlamışlardır. Şevardnadze tarafından Batıdan ithal edilerek 2000 yılında Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtulmuş olan ve 2001de hükümeti terkederek Ulusal Demokratik Birlik/ Hareket adlı bloğu kuran ABD eğitimli 35 yaşındaki avukat Mikhail Saakaşvilinin önderliğinde bir gurup, 22 Kasım günü Parlementoyu basarak ABD yanlısı kansız darbeyi gerçekleştirmiştir (http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/3229266.stm). Meclis baskınının kansız gelişmesi, yeni bir içsavaştan kaçınan polisin ve askerin olaya müdahale etmemesi ile ilgilidir.
Gelişmeler karşısında önce olağanüstü hal ilaneden Şevardnadze, Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı İgor İvanovun arabuluculuğu sonucu geri adım atmış ve 23 Kasım 2003 akşamı görevini bıraktığını açıklamıştır. Böylece yeni kavganın ilk raundu kansız biçimde kapanmıştır...
İngilizce Pravdanın Tüm yollar Washintona veya Sorosa veya herikisine birden çıkıyor başlıklı ve 28 Kasım 2003 tarihli haberine göre, Gürcistanda kendiliğinden bir halk ayaklanması olmamıştır. Olaylar Batı/ NATO yanlısı bir parazit/ tüfeyli tarafından idare edilmiştir. İktidarını yitirmiş olan Cumhurbaşkanı Edvard Şevardnadze, olaylardan önce Sorosun kendisine karşı çalıştığından şüphelenmiştir. Artık Şevardnadze, kendisini düşüren eylemin ABD tarafından yönetildiğini söylemekte ve Washingtonu suçlamaktadır.
Kasım ayının son haftasının başında başkent Tifliste düzenlediği basın toplantısında Şevardnadze şunları söylemiştir: Ben ABD politikalarının en büyük destekçilerinden biriydim. Irak konusunda desteğime gerek duydukları zaman, onu da verdim. Şimdi burada ne oldu, bunu açıklayamıyorum. (3) Şevardnazeye göre, kendisini iktidardan indiren eylemlerin finansmanını George Soros yapmıştır. (bak, http://english.pravda.ru/mailbox/22/98/387/11389_Georgia.html)
Yine aynı haberde, gazetenin (Pravda Runun) kendi yorumuna göre, araştırmalar, Şevardnadzenin teşhisinde yanlış olmadığını göstermekte imiş... Yugoslavyada Milosoviçi iktidardan indiren gösterilerin Soros tarafından bu ülkeye (Yugoslavyaya) yollanmış olan Georgian Gia Bokeria ve ekibi tarafından örgütlendikleri biliniyormuş ve aynı kişiler Gürcistandaki eylemlerin örgütlenmesinde de başrolü oynamışlar. Gürcistanda olan gelişmenin Sırbistan bağlantısı, Soros Open Societynin (Soros Açık/ Legal Topluluğu) baş politik danışmanı Laura Sibler tarafından, Gürcistan ve Sırbistan deneyimleri birbirlerine çevrilebilir/ biri diğerine denk düşmektedir denerek açık edilmiş. Gürcistandaki Kmara (Yeter) eylemi, Soros topluluğu tarafından finanse edilmiş ve sadece son haftaki kalkışmaların masrafları olarak 500 bin Dolar verilmiş. Bu paralarla Şevardnadzeye açıkça karşı olan Rustavi- 2 TV istasyonu ve 24 Saat gazetesi beslenmiş. Soros ve Washington, Gürcistanı Batıya daha fazla yaklaştıracağını ve ülkeyi NATOya sokacağını ilaneden -New York eğitimli- 35 yaşındaki Avukat Mikhail Saakaşviliyi desteklemişler.
Saakaşvilinin önderlik ettiği darbeyi motive eden gelişme, Şevardnadzenin Hazar petrollerini Karadenize taşıyacak ve 2005 yılında tamamlanacak olan boru hatları ile ilgili yetkileri Rus petrol kumpanyalarına vermesi, ABD şirketlerinin bu işten pay alamamış olması imiş. Washingtona ait son beş yılın Jeopolitik haritası incelendiği zaman, ABDnin asıl büyük planı anlaşılmaktaymış... (Yusuf Küpeli, Ağustos 2003)
Kısacası, Sovyetler Birliği yılları ve sonrası Gürcistan tarihi üzerine kısa notlar; yıldızı parlayan Şevardnadze; Körfez Saldırısı, Darbe ve Şevardnadze; Sakartvelo Cumhuriyeti; Gamsakhurdiya, içsavaş, Mkhedrioni, Şevardnadze, Washington/ Soros darbesi ve yeniden istikrarsızlık başlıklı metinde çok daha ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi, 1978 yılında Sovyetler Birliğinde yapılan anayasa değişikliğinin ardından yükselen Gürcü milliyetçiliği, Sovyetler Birliğinin yıkılması ile birlikte doruğa tırmanmıştı. Batının desteği ile iktidar koltuğuna oturan aşırı milliyetçi Zviad Gamsakhurdiya politikaları ile ülke derin bir istikrarsızlığa ve iç çatışmalara sürüklenmişti...
Adı geçen metinde şunları yazmıştım... (...) Dönemin ABD Başkanı George Bush, değişik kanallarla onore etmelerine ve kışkırtmalarına karşın diplomatik arenada resmen tanımaktan kaçındıkları Gamsakhurdiya için, Akıntıya/ Zamana karşı giden adam!, demiştir ve bu ifade Bushun ağzından ender olarak çıkan doğru sözlerden biri olarak kabuledilebilir...
Sonu trajik biçimde noktalanan dar görüşlü Gamsakhurdiyanın geriye bıraktığı kanlı kargaşa mirası, deneyimli politikacı Şevardnadze tarafından sonlandırılır, ülke politik istikrara kavuşturulur ve Gürcistan uluslararası arena da tanınırken, -aynen Hamid Karzai gibi kendi ülkesinin insanı olmaktan ziyade bir Batılı olan- iyi aile çocuğu Mikhail Saakaşvili politik arenaya sürülerek -Soros Fonunun eşsiz yardımları ile- yükseltilecekti. ABD ve Türkiye gibi bazı NATO üyeleri tarafından silahlandırılan Saakaşvili iktidarı ile Kafkaslarda zaten varolan ateşin büyütülüp yayılması eylemi sürdürülecekti...
Soğuk Savaş sonrası yaşanmakta olan -kökleri geçmişteki- yeni paylaşım kavgasının, veya daha doğru ifadesiyle ABDnin tek başına dünya egemenliği hırsının kışkırtıp büyüttüğü kavganın Kafkaslarda yaşanmakta olan boyutunun en önemli halkalarının başında gelen Gürcistan mücadelesinde -NATO ve AB yedekli- ABD, Saakaşvili adlı iyi yetişmiş demagog aygıtı ile egemen duruma geçecekti. Fakat yine 3 Temmuz 2003 tarihinde Sinbadda yazmış olduğum gibi, Rusyada tüm Kafkasları karıştırabilecek farklı kozlara sahipti. Bu kozların başında, ekonomik çöküntüyü, ekonomik-politik istikrarsızlığı, hertürlü yasadışılığı perdelemeye yarayan kışkırtılmış Gürcü milliyetçiliğinin baskı altına almaya çalıştığı Güney Ossetya ve Abaza Özerk Cumhuriyeti halklarının konumları gelmekteydi. Saldırgan Gürcü milliyetçiliği, bu halkları Rusya Federasyonunun kanatları altına sığınmaya zorlarken, Rusya Federasyonuda bölgeye rahatça müdahale etme, yeni manevralar yapma olanağı elde ediyordu...
Zengin fosil enerji kaynaklarına sahibolması ve en önemli enerji yolları üzerinde bulunuyor olması kadar, ABDnin egemenlik hedeflerinin merkezinde duran Orta Asya ve Ortadoğu üzerinde kurulacak kontrol açısından da büyük önem taşıyan, her yöne açılan ticari ve askeri geçitleriyle önemi tarihin derinliklerine uzanan Kafkaslar, aynızamanda Rusya Federasyonunun güvenliği açısından da olağanüstü önem taşımaktadırlar. Türkiye, Ermenistan, Azerbeycan ve Rusya Federasyonu ile karadan sınırları olan ve Azerbeycan üzerinden Türkiyeye uzanan ve oradan da Batı pazarlarına açılan petrol-boru ve gaz-boru hatlarına geçit veren Gürcistan, sözkonusu önem içinde özel bir yer tutmaktadır. Çünkü, Gürcistanda sağlanacak tam bir ABD-NATO egemenliği, tüm Kafkasların gerçek anlamıyla ABDnin eline geçmesinin başlangıcı olacaktır...
Sonuçta, Sovyetler Birliğinin yıkılması ile birlikte -dünyanın tek egemeni olma düşlerini yaşama geçirmeye başlayan- ABD ile Rusya Federasyonu arasında bir savaş alanı haline dönüşmüş olan Kafkaslarda harlanan ateş, bir süre için durulmuş gibi gözükse de, hiç sönmemişti ve yeniden alevleneceği zamanı beklemekteydi...
ABDnin Afganistana ve Iraka müdahaleleri ile yükselen petrol fiatlarının, zengin doğal kaynaklarının ve yetişmiş insan potansiyelinin yardımıyla yeniden hızla toparlanan Rusya federasyonu, yeni büyük bir güç olarak şekillenen Çin ile yakınlaşırken, -kısa süren- tek kutuplu dünya düzeni de sonbulmaktaydı ve bulmuştu bile... Şekillenmekte olan bu yeni uluslararası kamplaşma, görüldüğü kadarıyla, Washingtonu telaşlı bir aceleciliğe itmişti. Bu aceleciliğin bir ürünü olarak saldırganlık dozunu arttıran, -silahlanma harcamalarını yeniden alabildiğine yükseltecek- Füze Savunma Sistemi girişimi ile tehdidini 2007 yılı başında yükseltmeye, birçeşit yeni Soğuk Savaşın fitilini ateşlemeye başlayan ABD, küçük bir kıvılcımla rahatça alevlenebilecek durumda olan Kafkkaslardada oyununu oynayacaktı.
Washington patentli etkisi büyük kendisi küçük provokasyon, Dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan da olan sözcüğü ile tarif edilebilecek ahmak bir küçük iyi aile çocuğu aracılığıyla yaşama geçirilecekti... Kafkaslarda zaten için için yanmakta olan ateşin körüklenmesi işi, aslında bu ateşi denetleme, olaylara yön verme gücünden tamamen yoksun olan bir iyi aile çocuğuna ihale edilmişti. İhaleyi verenler, anlaşılan, iktidarın içinden olmakla birlikte Washingtonun tümünü temsil etmiyorlardı. Tezgahlanan provokasyon, sadece Kafkaslarda ve diğer uluslararası ilişkilerde değil, aynızamanda Washingtonun kendi içindeki iktidar mücadelesinde de kullanılacaktı...
Halkına ve diğer bölge halklarına yönelik duyarlılıklarından uzaklaştırılmış, Batının üst sınıflarının düşünce biçimleri içinde asimile edilmiş bu iyi aile çocuğu, tam 8 Ağustos günü, Pekin Olimpiyat Oyunları olağanüstü gösterişli açılışını yaptığı sırada, -sorunlu olduğu- Güney Ossetya halkının üzerine Batı malı bombalarını yağdırmaya başlarken, anlaşılan, tüm insan hakları ve demokrasi söylemlerini gardrobundaki elbiselerinin cebinde unutmuştu. Yine anlaşılan O, Gürcü halkına olan sorumluluklarını da aynı yerde unutmuştu ama, ihanetini örtebilmek, iktidarını koruyabilmek için, Gürcülük söylemini, milliyetçi kışkırtmaları ön plana çıkartmaktan çekinmeyecekti...
Sovyetler Birliğinin yıkılışının ardından gelişen milliyetçilikle birlikte -özellikle Gürcistan sınırları içinde- yaşanmış olan bazı olayları ve Ermenistan-Azerbeycan savaşını bir yana koyacak olursak, yakın tarih içinde Kafkas halkları birbirlerini pek boğazlamamışlardı. Güney Ossetyaya yönelik ani kanlı saldırı ile bir yandan Kafkaslarda boğazlaşmanın kapıları aralanırken, diğer yandan Rusya Federasyonunun refleksleri ve askeri gücü test edilmekteydi... Ve tabii aynızamanda insiyatif hiç umulmayan biçimde Moskovaya verilmekte, Rusya Federasyonuna Kafkaslarda kendi yararına manevra yapma olanağı sağlanmaktaydı... Diğer yandan aynı olay, Beyaz Saraya, NATO, AB ve özellikle Doğu Avrupa üzerinde yeni etki olanakları sağlıyordu. Beyaz Saray, yaratılmış olan gerilimi, AB ve NATO üzerinde istediği yönde daha da etkili olma, saldırgan Füze Kalkanı projesini yaşama geçirme ve donanması ile Karadenize girme olanaklarını arttırmak için kullanıyordu. Gürcü ve Osset halkları ise sadece kaybetmekteydiler...
Halkların yakınlaşmalarının, barışın, barışcı mücadelenin en büyük arenası Olimpiyat Oyunlarında, -uluslararası gerilimi de yükseltecek- böyle kanlı bir boğuşmanın, kanlı bir yarışın yeri yoktu şüphesiz...
Basındaki haberlere göre, Gürcistan cumhurbaşkanı Mikhail Saakaşvilinin emri ile başlatılmış olan bombardıman sonucu, nüfusu 70-80 bin civarında olan küçük Güney Ossetyada, bombardımanın daha ilk gününde, kadın-çoluk-çocuk iki bini aşkın sivil yaşamını yitirecekti. Ardından, Rusya Federasyonunun yanıtı ile birlikte, Gürcü halkının trajedisi başlayacaktı...
Elindekilerden çok büyük oynayan ruhsal anlamda hastalıklı bir kumarbaz, Batılı dostlarını kendi safında savaşa sürüklemeye çalışarak -sorunları artan- iktidarını kurtarabilmek için tüm dünyayı ateşe vermeye hazır bir psikopat olmadığı düşünülecek olursa eğer, Saakaşvilinin yapmış olduğu iş için geriye tek bir yorum biçimi kalmaktaydı. Gerçi, telefon ahizesinin diğer ucundaki Batılı bir liderle konuşurken -anasının memesini veya emziğini emen bir bebek görünümüyle gözleri yumulu- kravatının ucunu emen birisinin gerçeklerle ciddi bağının olduğu pek düşünülemezdi ama, yine de Onun Batılı dostlarını bir savaş emrivakisi ile karşı karşıya bırakma kurnazlığını göstermediğini düşünecek olursak, geriye tek alternatif kalmaktaydı...
Saldırı görünüşte tek başına Mikhail Saakaşvilinin insiyatifi ile başlamıştı ama, ortada, Bayram değil-seyran değil, eniştem beni neden öptü?, dedirtecek bir durum vardı. Elde somut bir bilgi olmasa da, bu ani durumun tek akla uygun yorumu, Rusya Federasyonunun reflekslerinin ölçülmesi amacıyla Sakaşvili adlı piyona hamle yaptırıldığı yönünde idi... Anlaşılan, ABD ve -aralarında Türkiyenin de olduğu- bazı NATO ülkeleri tarafından silahlandırılan ve ordusu eğitilen Sakaşviliye, Washingtonda iktidar koltuğunda oturan bazı çevreler, kapalı kapılar ardından bazı sözler vermişlerdi. Ve yine ondan birtakım hamleler yapmasını istenmişlerdi... İyi aile çocukları söz dinlerlerdi ve onlar böyle günler içindi...
NATOya ve ABye tam üye olabilmesi içinde Batılı dostları ondan, Sakaşviliden, Güney Ossetya ve Abhazya sorunlarını çözmesini istemişlerdi ama, tüm bu sorunlar bir gece aniden halkın üzerine bombalar yağdırmaya başlanarak çözülemezdi şüphesiz. Sorun, sorun çözmek olmadığına göre, ortada basbayağı bir provakasyon vardı. Eğer gerçekten ahmakça bir delilik sözkonusu değilse, ortada bilinçli bir provokasyon olduğu belliydi...
Hafif yaralı ve gözleri yaşlı Ossetyalı bir genç, Batının TV kameraları karşısında, tüm içtenliği ile, Yaklaşık her aileden bir veya bikaç kişi yaşamını yitirdi. Otuz bini aşkın insan göçe zorlandı. Tüm bu olanların sorumlusu sadece bir ahmaktır!, diyerek, Mikhail Saakaşviliye duyduğu öfke ve tiksintiyi ifade etmeye çalışmaktaydı. Gövdesi ve yüreği yaralı genç, duyguları ifade de sonderece hafif kalan ahmak sözcüğü ile öfkesini yansıtmaktaydı... Bölgeyi tanıyan Türkiyeli yorumcular da, olanlardan, asıl olarak Saakaşviliyi sorumlu tutmakta ve -görevden ayrıması gerektiğini düşündükleri- bu kişinin, hem Osset halkına ve hem de kendi halkına çok büyük zararlar verdiğini ifade etmekteydiler.
Kısacası, sözkonusu iyi aile çocuğunun tehlikeli bir ahmak olduğu konuşunda görüş birliği vardı. Geleneksel Rus düşmanı İsveç üst sınıflarının düşünce ve duygularını ifade eden basında bile, artık, kanlı serüvenin altıncı gününde, Ökad misstro mot Georgiens president (Gürcistan cumhurbaşkanına artan güvensizlik) başlıklı yazılar yayınlanmaya başlamıştı...
Yazıda Mikhail Sakaşviliyi tarif eden ahmak sözcüğü nasıl bana ait değilse, yine aynı kişiyi tarif etmek için kullanılmış olan iyi aile çocuğu sözcüğü de bana ait değildir... Türkiyede bolca bulunan TV kanallarından birinde konuşan Türk-Gürcü ticaret veya iş konseyi başkanı yaşlıca bir bey, diğer konuşmacı tarafından suçlanan Saakaşviliyi azıcık ta olsa korumak amacıyla, Onu tanıdığını, Saakaşvilinin iyi aile çocuğu olduğunu söyleyecekti. Yani O, Saakaşvili, Gürcü halkının çoğunluğu gibi, Kafkas halklarından diğer kişiler gibi, bizler gibi, bu satırları yazan gibi biri değildi. O, benzeri az bulunan iyi aile çocuğu katagorisine dahildi. Zaten yaptıkları da bu gerçeği kanıtlamaktaydı. İnsan, kendisi gibi olanların, kendi halkından olduğunu düşündüklerinin kafasına bombaları bir gece aniden yağdırmazdı. İnsan, -geleceklerini düşünmeden- kendisi gibi olanları ateşe atmazdı. Hatta, gerçek anlamda insan olmanın bilincine ve gelişmiş insani toplumsal duyarlılıklara sahip biri, yeryüzündeki hiçbir halkı ateşe atmayı düşünmezdi...
Sözkonusu yaşlı iş konseyi başkanının anlattığına göre, bu iyi aile çocuğunun annesi profösör (üniversite de ders veren eğitmen) idi. O, en iyi yabancı okullarda, ABDde okumuştu ve ABDde çalışmıştı. Anlaşılan sonunda, içinden geldiği halktan ve Kafkas halklarından tamamen farklı bir iyi aile çocuğu şekillenmişti... İyi aile çocuğu olmak kolay değildi, bu mertebe herkese nasip olmazdı. İyi aile çocuğu olduğu için O, -işgal altındaki Afganistanın başına oturtulmuş olan Hamid Karzai gibi- Amerikadan getirtilmişti. Ve zaten varolan ve Soros Fonunun paraları ile manupule edilen memnuniyetsizlik dalgasının yardımıyla O, Gürcistanın tepesine dek taşınmıştı...
Hernekadar tüm demagoglar gibi vatan-millet-sakarya söylemini ustaca kullanıyor olsa da, İyi aile çocuğu olması nedeniyle O, omuzlarına basmakta olduğu sıradan insanların ve diğer kendisi gibi olmayanların gelecekleri konusunda en ufak bir sorumluluk duygusu taşımadığını bu son eylemiyle açıkça belli edecekti. Güney Ossetyaya yönelik saldırısı ile halkını sonu belirsiz acılı bir serüvene sürükleyen bu kişi, asıl yaranmaya çalıştığı merkezlerin Batıda olduğunu tüm konuşmaları ve davranışları ile yansıtacaktı. Bir iyi aile çocuğu olarak saldırıyı başlatmış olduğu gerçeğini yok sayıp Batıdan yardım ister ve Batı bizim safımızda olmayacaksa, nerede olacak?, derken O, sadece kendi halkını değil, aynızamanda çok daha geniş bir coğrafyayı ateşe atmaya hazır olduğunu belli edecekti. Sanki Batı tüm yararlarını bir yana koyup Onun safında hemen savaşa katılacaktı ve sonuçta nükleler silahların dahi kullanılabileceği bir büyük yangın başlatılacaktı...
Turuncu devrim, demokrasi ve insan hakları söylemlerinin bu yapılanlarla, Kafkaslarda tutuşturulan ateşle ne gibi bir bağını olabileceği ise gözler önündeydi. Demokrasi ve İnsan Hakları yalanları ve Soros Fonu paraları ile iktidarı gaspedenlerin, işgal altındaki acılı Iraka, talancı emperytalist işgal güçlerinin safında asker yollamış olmalarından, ve yine Afganistanda savaşan militarist saldırgan NATOya tam üye olabilmek için çırpınmalarından, gerçek yüzleri zaten anlaşılmakta idi ama, bu son saldırganlıkları ile asıl kimliklerini bir kez daha sergileyeceklerdi. Soros paraları ile iktidara taşınmış olanların Kafkaslarda yakmış oldukları ateş, onların gizlemeye çalıştıkları saldırgan talancı yüzlerini gözlere bir kez daha sokacaktı. İki bini aşkın insanın bir kalemde ölüşünün, 30 bini aşkın kişinin yerinden-yurdundan oluşunun, ve sonuçta Gürcü halkını acılı bir serüvene sürüklemiş olmalarının ve bölgede barışı dinamitlemelerinin ne önemi vardı onlar için. İnsan hakları ve demokrasi savunucusu bir iyi aile çocuğu olarak O, çok daha büyük hesapların adamı idi. Gürcistanın çapı ile uyuşmayan bu büyük hesaplar, anlaşılan, Washingtonun hesaplarından başka birşey değildi...
Bir hekim babanın ve Tiflis Üniversitesinde tarih dersleri veren bir annenin oğlu olarak 21 Aralık 1967 günü Tifliste doğmuş olan Saakaşvili, Ukraynanın Kiev Devlet Üniversitesine bağlı Uluslararası Hukuk Okulunu 1992 yılında bitirecekti. BBCnin cizdiği portreye göre O, ABDye götürülmeden önce, Fransada, Strasburgda kısa bir eğitim göreceti. Ardından Saakaşvili, 1994 yılında Colombia Hukuk Okuluda ve 1995 yılında ise George Washington Üniversitesi Hukuk Okulunda dersler alacaktı. Daha sonra New York merkezli bir hukuk firmasında çalışmaya başlayacak olan Saakaşvili, Sandra adlı Hollandalı bir kadınla evlenecekti... O, ABD Dışişleri Bakanlığı gürcistan görevlisi ve Özgürlük Destek Eylemi yöneticisi Edmund S. Muskie tarafından daha ülkesinde iken keşfedilmişti...
Yazının başlangıcında da kısaca ifade edilmiş olduğu gibi, ülkesinde iştikrarı sağlayabilmek, zengin doğal kaynakları olmayan Gürcistanın ekonomik durumunu düzeltebilmek için zengin Batının merkezlerine, Wahingtona hoş gözükmeye çalışan cumhurbaşkanı Edvard Şevardnadze, ABDde eğitim görmüş, çalışmış ve Batılı liderler tarafından tanınan bu genç hukukçuyu, Saakaşviliyi, 12 Ekim 2000 günü Adalet Bakanı olarak kabinesine alacaktı. Bir denge politikası izlemeye ve Batı ile arasında insani köprüler kurmaya çalıştığı anlaşılan Şevardnadze, yükselttiği bu kişilerce sırtından hançerlenecekti. İnsan hakları demagojileri ile Tifliste iktidar, yeryüzünde insan haklarını en çok ihlal eden merkeze, değişik coğrafyalarda ülkeleri kana boğan Washingtona altın bir tepsi içinde teslim edilecekti...
O, Şevardnadze tarafından Batıdan getirtilmiş olan Saakaşvili, Eylül 2001de suçlamalarla Şevardnadze hükümetini terkedecekti. Aynı kişi, Ekim 2001de Birleşik Ulusal Hareket adlı bir örgütlenme kurarak iktidara doğru serüvenini başlatacaktı... Daha önce de belirtilmiş olduğu gibi yine O, 2 Kasım 2003 seçimlerinin sonuçlarına itiraz ederek -Washingtonun propogandaları paralelinde ve Soros Fonunun oluşturduğu kurumların desteğinde- gösteriler başlatacaktı. Günümüzde de bazı örgütlerce halen eylemlerde sözcük olarak kullanılan Kmara (Yeter!) örgütünün de yardımlarıyla büyüyen ve Soros Fonu tarafından desteklenen bu propoganda ve gösteri kampanyalarının sonucu olarak, cumhurbaşkanı Şevardnadze, 23 Kasım 2003 günü istifa edecekti. Ardından, Birleşik Ulusal Hareket ve Birleşik Demokratlar adlı örgütlenmeler Ulusal Hareket-Demokratlar adı ile biraraya gelerek Saakaşviliyi ülkenin cumhurbaşkanı ilanedeceklerdi... Halen esmekte olan Batı kaynaklı tatlı düşlerin rüzgarı ile Saakaşvili, 4 Ocak 2004 seçimlerini ezici bir oy çokluğu ile kazanacaktı...
Düşler hiç te beklendikleri gibi çabucak gerçek olmayınca, kışkırtılan tüm milliyetçi ve dinci akım ve düşüncelere karşın, yeniden memnuniyetsizlik sesleri yükselmeye başlayacaktı. Ve iktidarını kurtarma hesapları içindeki Saakaşvili, halkını bilinen serüvene itecekti...
Başlatılan bu yeni tehlikeli serüvende Saakaşvilinin kendisi ve halkı birşeyler kazanmış olmasalar da, -Kafkaslarda yaratılmış gerilim ortamı içinde- 18 aydır görüşmeleri sürmekte olan Füze Savunma Sistemi ile ilgili anlaşma, 20 Ağustos 2008 günü Washington tarafından Polonyaya imzalattırılabilecekti. Sonuçta Washington, bu işten kendisine göre bazı kazançlar sağlamış olacaktı ama...
Gürcü halkının, bölge halklarının ve iyi aile çocuğunun serüvenleri devametmektedir. Halen O bir ahmak ve bir iyi aile çocuğu olarak damgalanmış olsa da, ölünceye dek kaderini yeniden oluşturma şansına sahiptir. Bu nedenle onu kesin ve kalıcı sıfatlarla damgalamak için zaman henüz erkendir...
b- geçmişten miras gerilim ve emperyalist hesaplar
Bundan beş yılı aşkın bir süre önce, 3 Temmuz 2003 günü Sinbada yerleştirmiş olduğum ABDnin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar başlıklı uzun yazımda şu cümlelere yer vermiştim...
(...) 10 haziran 2003 tarihinde Igor Torbakov imzası ile yayınlanan makaleye göre, Moskovadaki Politik ve Askeri Analizler Enstütüsünün öndegelen analizcisi Aleksander Kharamchikhin, Rusyanın Kafkaslardaki jeopolitik konumunu koruyabilmek için, Cumhurbaşkanı Vlademir Putin yönetimi, elindeki tüm politik ve ekonomik manivelaları kullanmalıdır., demiştir. Çünkü artık, -daha önce de belirtilmiş olduğu gibi- Rusyada politika üretenler Gürcistan ve Azerbeycanın kaybedilmesi olasılığı üzerine düşünmeye başlamışlardır. Oleg Artyukov imzası ile 24 ocak 2002 tarihli ingilizce Pravdada yayımlanan haber yorum da, Azerbeycanın NATOya katılması durumunda Rusyanın NATO ittifakı tarafından tam bir çember içine alınacağı söylenmektedir.
Rus basınında, Kafkaslarda eylemliliği giderek artan ve Gürcistan ile Azerbeycana büyük miktarda askeri birlikler yerleştirmeyi planlayan ABDye karşı bölgenin sorumluluğunu da üzerine yüklenmek zorunda kalacağı ve gelişecek olayları hesaba katması gerektiği konusunda gayrıresmi tehdit içerikli uyarılar yayınlanmaktadır. Türkiye ve Pakistanın da hükümetler dışı katkıları ile ABD-Suudi işbirliği nasıl Çeçenistandaki kıvılcımı yangına dönüştürebilmişse, Rusyada tüm Kafkasları karıştırabilecek farklı kozlara sahiptir. Sözkonusu gelişmeler, bölgede giderek artan ABD askeri varlığı ile Kafkaslara gelmekte olanın güvenlik değil, daha büyük yeni istikrarsızlıklar ve gerilimler olduğunu göstermektedir. (Y. Küpeli, 3 Temmuz 2003)
Evet, -Sovyetler Birliğinin yıkılmasının ardından- Moskovanın Kafkaslarda şekillenen yeni cumhuriyetler ve Ukrayna içinde hem politik süreçleri değişik ölçülerde belirleyebilecek ekonomik etkileri olduğu kadar, politik anlamda da değişik kolları, bu cumhuriyetlerin içpolitikalarını etkileyebilecek yandaşları mevcuttur...
Sözkonusu cumhuriyetlerin Ermenistan-Azerbeycan örneğinde olduğu gibi hem kendi aralarında ve hem de Gürcistanda olduğu gibi içlerinde doğan anlaşmazlıklar, bölge dışı güçlere müdahale olanağı sağladığı kadar, bizzat Moskovanın da bölge de manevra yapmasına olanak sağlamaktadır. Bunun en tipik örneklerinin başında, Gürcistana yönelik müdahaleler de Güney Ossetya ve Abhazya sorunlarının Moskovaya sağlamış olduğu olanaklar gelmektedir. Yükselen Gürcü milliyetçiliğinin çözümsüz hale getirmiş olduğu sözkonusu sorunlar, bu iki küçük halkın Moskovayı bir sığınak gibi görmelerine yolaçarken, Rusyanın eline de Kafkaslara müdahale için kozlar vermektedir.
Bölge de egemenlik kurmaya çalışan ve bu amaca hizmet edebilecek hertürlü kargaşayı acımasızca kışkırtan ABD/ AB/ NATO politikaları karşısında, yukarıdaki 2003 yılına ait paragrafta belirtilmiş olduğu gibi, Rusyanında -Abhazya ve Güney Oseya gibi- Kafkasları karıştırabilecek farklı kozları vardır. Fakat bu kez kargaşanın fitilini Moskova değil, -yaratılacak kargaşayı gütmekten aciz- küçük Gürcistan ateşleyecekti. Fakat yine de bu ateşleme işinde Saakaşvilinin Washingtonda bulunan bazı odaklar adına hareket ettiği anlaşılmaktaydı...
ABD ve -aralarında Türkiyenin de bulunduğu- bazı NATO ülkeleri tarafından silahlandırılan ve ordusu eğitilen Sakaşviliye, Washingtonda iktidar koltuğunda oturan bazı çevreler, kapalı kapılar ardından bazı sözler vermişlerdi herhalde. Ve yine ondan birtakım hamleler yapmasını istenmişlerdi...
Tam seçim arifesindeki ABDnin iç politikasında da kullanılabilecek bir gerilimin Kafkaslarda yaratılması, Afganistan ve Irak alanlarında prestiji sarsılan ve gelmekte olan mali krizle puan yitiren Bush çetesinin içpolitikadaki konumunu korunmasına ve belki Cumhuriyetçi tarafın seçimleri yeniden kazanmasına yardımcı olabilirdi. Kafkaslarda gerilimin yükselmesi, ABDnin hem Kafkaslar coğrafyasında ve hem de Kafkaslar ile yakın bağ içinde olan Ortadoğu ve Orta Asya Coğrafyaları üzerinde -içinde problemler yaşayan ve Afganistana yeni askeri birlikler yollamaktan çekinen- NATO ülkelerini daha aktif hale getirmesine yardımcı olabilirdi...
Washingtonda iktidarın çekirdeğinde duran bazı çevreler, -genişlemesine karşın- peşlerinden sürüklemekte ve istedikleri gibi kullanmakta zorlandıkları NATOyu daha aktif hale getirebilmek için böyle bir provokasyondan medet ummuş olabilirlerdi... Bu provokasyonla, aynızamanda ve asıl olarak Rusyanın gücü de test edilmiş olacaktı... ABD içindeki birtakım çevreler, W. Bush takımı içinden birileri, sözkonusu saldırıyı başlatması amacıyla Sakaşviliye resmi olmayan bazı sözler vermiş olabilirlerdi... Satranç tahtasındaki piyonlar önemli olmasalar da, onlara önemli sonuçlara yolaçabilecek roller oynatılabilirdi...
Sürekli genişletilen NATO aracılığıyla ve yine İrana karşı füze savunma sistemi bahnesi ile -Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi- çembere alınarak tehdit altında olduğu hissettirilen ve yüksek silahlanma masraflarına zorlanan Rusya Federasyonunun sabrının ve gücünün sınırları, ABDnin eşsiz yardımları ile iktidar koltuğuna taşınmış olan Sakaşvili adlı piyonun hamlesi ile yoklanmak istenmişti anlaşılan. Bu güç yoklamasının temelinde, Kuzey Kutbu coğrafyasında bulunduğu söylenen yeni zengin enerji yataklarının paylaşılmasına yönelik hesaplar da vardı şüphesiz...
Fosil enerjilere dayalı endüstrilerin ve gelişmiş endüstri ülkelerinin yüksek katkıları sonucu gezegenimizde artan ortalama ısının, bozulan ekolojik dengenin bir sonucu olarak Kuzey Kutbunun buzulları yokolurken, anlaşılan, bu coğrafya da varlıkları keşfedilen zengin enerji yataklarının kullanılmaları işi de kolaylaşacaktı... Sözkonusu yeni bulunan fosil enerji kaynaklarına -yaşam tarzı sonucu- en bağımlı ülke ABD idi. ABDnin bunlara rahatça elkoyabilmesi, Rusya Federasyonunun sindirilmesine, geriletilmesine bağlı idi.
İngiliz politik coğrafyacısı Sir Halford John Mackindere (1861-1947) ait tezler temel alınarak geliştirilmiş olan Hitler Almanyasının jeopolitiğinden ödünç alınma ABD merkezli Washington jeopolitiğine göre, -aynen Nazi elitinin düşünmüş olduğu gibi- dünyanın egemenliği, Rusyanın izole edilip yıkılmasından ve bu ülkenin zengin doğal kaynakları ile birlikte Orta Asyaya rakipsiz elkonulmasından geçmektedir...
Mackindere göre, Nüfus bakımından yoğun olan Eurasiaya (Avrasyaya, 30ncu paralelin kuzeyinden itibaren Pasifikten Atlantike dek tüm Asya ve Avrupa kıtalarının bütünü) ve Afrikaya egemen olan, tüm dünyaya hakim olur idi. Yine Ona göre, Sözkonusu bölgelere, Avrasyaya hakim olabilmek için, merkez ülke (heartland) veya eksen ülke (pivot area) durumunda olan Rusyaya hakim olmak gerekir idi. İlave olarak Mackinder şunları söylemektedir: Sibirya ve Orta Asyayı da içine alan Rusya veya merkez ülke, müthiş koruyucu doğal engellerle çevrilidir; buraya denizlerden ulaşma ve saldırı olanakları yoktur. Sözkonusu ülke kendi kendisini besleyebilir. Merkez ülke, sadece Doğu Avrupa üzerinden yapılacak hava saldırıları ile yaralanabilir. Doğu Avrupa üzerindeki kontrol, merkez ülke veya eksen ülke üzerindeki kontrolu tamamlar, dünya hakimiyetinin yolunu açar.
Nükleer başlıklı kıtalar arası güdümlü füzelerin askeri-stratejik hesaplar içine girmiş olduğu ve stratejik bombardıman uçaklarının havadan da yakıt ikmali yapabilelerek dünyanın bir ucundan diğer ucuna uçabildikleri günümüz koşullarında, Mackinderin yukarıda özetlenmiş olan görüşleri askeri egemenlik hesapları açısından önemli eksiklikler içeriyor olsalar da, Sibirya ve Orta Asya coğrafyaları ile birlikte eşsiz zenginlikler taşıyan, dünyanın bilinen zenginliklerinin yüzde 60ndan fazlasına sahibolan Rusya coğrafyası üzerinde egemenlik kurma olayının Avrasya ve dolayısıyla dünya egemenliği açısından halen önem taşıdığı ortadadır. Ve zaten aynı nedenle olmalı, ABD yönetimleri, biryandan Kızıldeniz kıyılarından Batı Afrika kıyılarına dek yeni askeri üsler oluştururlarken, tüm Kuzey Afrikayı da içine alan Büyük Ortadoğu projesi ile, Afrika, Arap Yarımadası ve Kafkaslar üzerinde egemen olmayı hesaplamaktadırlar. Afrika ve hesapları açısından özellikle daha büyük önem taşıyan Kuzey Afrika egemenliğinin yaşama geçirilebilmesi için onlar, Akdenizde bulunan 6ncı Filoya Kuzey Afrika kıyılarında yeni üsler oluşturmayı planlamaktadırlar. Diğer yandan yine onlar, Mackinderin sadece Doğu Avrupa üzerinden yapılacak hava saldırıları ile yaralanabilir olarak tarif Ettiği Rusyayı, sınırlarını genişlettikleri NATO ile, Doğu Avrupa ülkeleri ve Karadeniz üzerinden çembere almaya çalışmaktadırlar. Ve Rusya Federasyonunu sonderece rahatsız edecek biçimde, İrana karşı Füze Savunma Sistemi yalanının gerisine gizlenerek, Çekoslavakya gibi Doğu Avrupa ülkelerine füzelerle ilgili radarlar, Polonya gibi ülkelere de yeni füze rampaları yerleştirmektedirler...
Hernekadar gelişen askeri teknolojiler, etkileri katlanarak artan hava güçleri, ve nükleer başlıklı güdümlü füzeler, kısacası orduların artan hızları ve vurucu güçleri, artık eskisi kadar asker kalabalığına gereksinimi ortadan kaldırmış olsa da, anlaşılan, Pentagonun ve NATOnun askeri stratejileri, halen, Mackinderin düşünceleri esas alınarak belirlenmektedir. Ve sonuçta onların Hitlerin izinde yürümekte oldukları gözükmektedir. Ve yine Soğuk Savaş yıllarındaki hesapların ve düşmanlıkların özlerinden birşey yitirmedikleri, geçmişin, şekillenmiş olan yeni uluslararası sahne de -değişen sahneye uyumlu- yeni maskelerle ve yeni ortaklarla sürdürülmekte olduğu anlaşılmaktadır...
Sovyetler Birliğinin tarih sahnesinden çekilmiş olmasına, Soğuk Savaş denen gerilim sürecinin noktalanmasına ve Warşova Paktı adı verilen Sovyetler Birliği öncülüğündeki politik-ekonomik-askeri işbirliğinin dağılmış olmasına karşın, Doğu-Batı çelişkisi özünde değişmediği gibi, ABDnin dünya egemenliğine yönelik hedeflerinde de bir değişiklik olmamıştır. ABD, süren dünya egemenliği amacına yönelik olarak ve yeni görev alanları yaratarak, NATOnun varlığı sürdürmüştür. Bunu başarabilmek için de, özellikle Ortadoğu ve Balkanlarda üretilen gerilimlerden, bölgesel savaşlardan yararlanmıştır... Şüphesiz tüm bunlar, büyük mali-sermaye guruplarının, uluslarüstü dev şirketlerin yararları esas alınarak devletler tarafından belirlenen politikalar, ve belirli sınıf yararları temelinde politikanın zor uygulamalı devamı olan askeri stratejiler olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
Sadece bu hemen görülebilen gerçeklere, Washington, Londra, Berlin, Paris vs. gibi merkezlerde çizilen politikalara takılıp kalmak, bu politikalar karşısında şaşkınca bir hayranlığa veya korkuya kapılmak, adaleleri ve akli yetenekleri mükemmel gelişmiş bir insanın veya bir başka canlı varlığın görülebilen gücü karşısında hayranlığa ve şaşkınlığa kapılarak sözkonusu varlığın ölümsüzlüğüne inanma yanılgısına düşmeye benzer. Halbuki, bu canlı varlığın içinde başka süreçler de işlemektedir, ve o hemen gözlenemeyen süreçler, sözkonusu güçlü varlığı, adım adım zafiyete, yaşlılığa, ve ölüme sürüklemektedirler...
İşte, sosyal bir varlık olarak kendisini bir üst düzeyde yeniden ve yeniden üretebilen ve tüm davranışlarını görebildiği yararları yönünde sürekli planlayarak yeniden ve yeniden düzenleyebilme yetilerine sahip olan insanı, doğadaki diğer edilgen varlıklarla aynı düzeyde gören, insanın değişmezliğini ve sosyal yaşamdaki çelişkilerin yokluğunu esas alarak egemenlik politikaları çizen Mackinder gibilerin, ve bu kişinin izinde yürüyen devletlerin sanal gerçeklerini çatlatılıp gerisine baktığımız zaman, NATO nekadar genişletiliyor olursa olsun, Pentagon nerelere nekadar füzeler yerleştirebiliyor olursa olsun, tüm bu coğrafyalarda sadece hükümetlerin varolmadığını, aynızamanda düşünceleri ve duyguları hızla değişebilecek olan insanların da aynı alanlarda yaşamakta olduklarını görürüz. Bu da, değişebilen düşünce ve duygularıyla, ve sosyal anlamda uzlaşmaz sınıf çelilkilerine bölünmüşlüğü ile insan unsurunu doğru biçimde hesaba katmayanların, bu unsurun en önemli özelliklerine gözlerini yumarak egemenlik stratejileri hazırlayanların, hazırladıkları stratejilerin geleceklerinin olmadığını gösterir. Bu gerçek, Mackinder gibilerin görüşlerine dayanarak egemenlik stratejileri hazırlayanların geleceklerinin olmadığını, ve onların, kendi toplumları dahil tüm halklara değişik ölçülerde zararlar vererek tarih sahnesinden silineceklerini bizlere gösterir. Ve yine zaten -görülebilen diğer tüm nedenlerinin ötesinde- asıl olarak bu nedenle, halkların süreç içinde değişebilen duygu ve düşünceleri, ve ayrıca uzlaşmaz toplumsal çelişkilerin uluslararası arenada da yansımalarının da bir sonucu olarak, tüm devletler ölümlüdürler. Bu ölümlülük, sözkonusu devletin bir başka düzeyde ve farklı biçimlerde yeni koşullara uyumlu olarak tekrar üretilmesi biçiminde olabileceği gibi, tarihten toptan silinme biçiminde de olabilir... Devletler de aynen diğer canlı organizmalar gibi ölümlüdürler ve günümüzdeki tüm gücüne karşın ABDde ölümlüdür...
Kısacası, şu veya bu olacak kehanetlerini biryana koyarak -büyük bir soğukkanlılıkla- mevcut durumu tesbit etmeye çalışırken, kimin, hangi gücün neye göre ve neden öyle davranmakta olduğunu tesbit ederken, yukarıda ifade edilen halklar gerçeğini, ve halklarını düşünce ve duygularının değişkenliği gerçeğini, ve halkların ruhları ve beyinleri üzerinde -karşılıklı demokratik alışverişlerle şekillenen- saygıya ve güvene dayalı kalıcı denetimler kuramayacak olanların ölümlü oldukları gerçeğini hiç unutmamak gerekir. Bu nedenle, herhangi bir güce tapınmaya, yaranmaya çalışmadan gerçeği anlamaya, akıllıca bir temkinlilikle korkusuz olmaya çalışmak gerekir...
Böyle bir soğukkanlılıkla yaşanmakta olan olaylara bakmaya çalıştığımız zaman... Hitlerde Sovyetler Birliğine saldırmadan önce, Batı Avrupa, Balkanlar ve İskandinavya üzerinde egemenlik kurmak istemişti... NATOyu sürdürmek ve Pentagonun bir aygıtı olan bu kurumu Doğu Avrupa ülkeleri ile birlikte Baltık ve Balkan ülkelerine doğru genişletmek, sadece Rusya Federasyonunun yollarını kesmeye, bu ülkeyi çembere almaya değil, aynızamanda -hesaplanan son öldürücü hamleden önce- ileri endüstri alanı Batı Avrupa üzerinde, veya Avrupa Birliği (AB) üzerinde tam bir egemenlik kurma amacını da gütmektedir. NATOnun Doğuya doğru genişletilmesi, Rusya Federasyonunun zengin doğal kaynakları ile -bu kaynaklara gereksinim duyan- Batı endüstrileri arasına bir demir perde ve kontrol mekanizması oluşturulması, Batı Avrupa ile Rusya Federasyonu arasında gelişebilecek bağımsız zengin ekonomik ilişkiler üzerinde ipotek oluşturma hesabına yöneliktir. Şüphesiz bu sadece Rusya Federasyonuna değil, aynızamanda Batı Avrupanın güçlü ekonomilerine yönelik bir tavırdır... NATOya yeni üye olan Doğu Avrupa, Baltık ve Balkan ülkeleri, ABnin politik etkisinden ziyade, Washingtonun etki alanı içine girmektedirler. Ve böylece genişlemekte olan NATO, sadece Rusya Federasyonu için değil, aynızamanda Batının güçlü ekonomileri için de göreceli tehdit oluşturmaktadır. Fakat sonunda dikişlerin biryerden patlayacağını görmek te mümkün olacaktır...
Rusyaya saldırıyı kolaylaştıracak biçimde NATOnun Doğu Avrupa ülkelerine, Baltık ülkelerine, yine bazı yeni Balkan ülkelerine dek genişletilmesi, ve hatta başta Gürcistan olmak üzere bazı Kafkas ülkelerinin NATOya üye yapılmalarının hesaplanması, Gürcistanın NATO ile geliştirmiş olduğu ilişkiler, Rusya Federasyonunu çembere alma işini Kafkaslara ve Karadenize dek uzatmak, uluslararası gerilimi Soğuk Savaş yıllarında olanı aşacak biçimde yükseltmek anlamına gelmektedir. Anlaşılmış olacağı gibi bu tavır, -kendi yararları ve hatta gelecekteki varlığı açısından- Rusya Federasyonunun kolay kabuledebileceği bir durum değildir...
Tam Pekin olimpiyat oyunlarının açılışı yapılırken Sakaşvilinin Güney Ossetyaya saldırması, birçok açıdan akıllıca bir iş sayılmasa da, bu olayı sadece Sakaşvilinin deliliği ile açıklamak pek doğru olmaz herhalde... Gürcü askeri güçlerinin -Rus Ordusunun müdahalesi ile- Güney Ossetya topraklarından sürülmelerinden sonra, Rusya Federasyonuna ait tankların Gürcistan sınırları içine girmesinin ve yine Abaza Özerk Cumhuriyetini Rusya Federasyonunun safında savaşa katılmasının, özellikle Polonya gibi Doğu Avrupa ülkelerinde ve Baltık ülkelerinde korkuyu ve gerilimi yükseltmiş olduğu açıktır. Şüphesiz bu korku, anılan ülkelerin Pentagon ile, NATO ile işbirliğinde geriye adımlar atmalarına yolaçabileceği kadar, Washingtonun güdümüne daha da fazla girmelerine de neden olabilir. Ve şimdilik sözkonusu gerilimin anılan ikinci sonuca yolaçmakta olduğu ve yapmakta olduğu hesaplar açısından Beyaz Sarayın bazı kazanımlar elde ettiği görülmektedir. Fakat aynı oyununda Beyaz Saray önemli kayıplara da uğramıştır ve güç denemesi sürmektedir...
Kafkaslarda yaratılan sözkonusu gerilim ile birlikte, taraflar arasındaki müzakereleri 18 aydır sürmekte olan ABDnin Füze Kalkanı projesinin Polonya ile ilgili bölümü, 15 Ağustos 2008 günü sonuca ulaştırılmış ve 20 Ağustos günü de anlaşma imzalanmıştır...
Anlaşılan, ABD ısmarlamalı Kafkasya gerilimden beklenen sonuçlardan biri, Washington tarafından elde edilmiştir. Ve Polonya ile ilgili Füze Kalkanı anlaşmasının karara bağlanmış olduğu 15 Ağustos günü, ABD dışişleri bakanı Rice, Tiflise uçup kullandığı aygıta desteğini ilanetmiştir. O, geriye adım atmadıklarını, -başta Rusya Federsayonu olmak üzere- tüm Kafkas ve Doğu Avrupa halklarına göstermek istemiştir. Çünkü, gelinen bu nokta da taraflar, Washington ve Moskova, gösterecekleri herhangi ikircimli bir tavrın, üzerine mücadele verdikleri coğrafyalarda varolan hükümetlerin ve halkların hızla saf değiştirebilmelerinde etkili olacağını düşünmektedirler...
Ricein bu desteği ve Rusya Federasyonuna yönelik tehditleri Moskovayı pratikte pek geriletmese de, halen dünyanın tek patronu rolünü oynamaya çalışan Washington, Gürcistan ile ilgili NATO ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantılarının arifesinde, bağlaşıklarına güven ve inanç aşılamaya çalıştığı anlaşılmaktadır. O, sözkosunusu tehditkar söylemleri ile, aralarında sorunlar olan ve Afganistana yeni askeri birlikler yollamaktan çekinen NATO üyelerine, Gürcistan yönetimine, ve benzeri küçük aygıtlarına güven ve cesaret aşılamaya çalışmıştır...
Daha Şevardnadze yönetimi yıllarında NATOnun Barış İçin İşbirliği programına katılmış olan ve Saakaşvili yönetimi ile NATOya tam üye olmaya hazırlanan Gürcistan, henüz tam üye olmadan bir NATO üyesi kadar destek görmekte, ve -Barış İçin İşbirliği Programı kılıfına uydurarak- NATOnun bazı operasyonlarına ve yine bunun ötesinde Irakta olduğu gibi ABDnin işgalci saldırgan eylemlerine ortak olmaktadır. Tam üyelik için, Gürcistanın Güney Ossetya ile ve Abhazya ile sorunlarını çözmesi beklenmekteydi. Daha doğrusu, anlaşılan, Rusya Federasyonu ile birlikte NATOnun diğer üyelerinin tepkileri hesaplanmakta ve Gürcistanın katılım için Washingtonda zamanlama hesabı yapılmaktaydı...
Çünkü, NATOnun da kendi içinde sorunları vardır ve aralarında Türkiyeninde bulunduğu Avrupalı birtakım NATO üyesi ülkeler, Rusya Federasyonunu cepheden karşıya alamayacak kadar bu ülke ile sıkı ekonomik bağlar ve birtakım politik bağımlılıklar içine girmişlerdir. Ve yine sözkonusu NATO üyeleri, -ABDye olan askeri teknolojik bağımlılıklarına karşın- Afganistanda olduğu gibi doğrudan kendi yararlarını ilgilendirmeyen Pentagon operasyonlarına katılma konusunda ikircimli davranmaktadırlar. Ayrıca, Gürcistanın NATOya tam üyeliğinin önünde duran tüm bu frenlerin ötesinde, NATOyu sürekli genişletmesine ve Rusya Federasyonunu politik-askeri-ekonomik bir çember içine alma eylemini sürdürmesine karşın, ABDnin de Rusya Federasyonu ile bilimsel-ekonomik alandan -NATO ilişkileri dahil- güvenlik işbirliğine dek birtakım önemli lişkileri mevcuttur... Kısacası, ortada, uluslararası arenada, bir bloklaşma, farklı cephelerde kristalize olma süreci yaşanmakla birlikte, -küçülen dünya ve bütünleşen pazarla birlikte- yine de çok karmaşık, iç içe geçmiş ilişkiler de yaşanmaktadır. Hiçbirşey gerçek anlamıyla siyah ve beyaz ayrışması gibi değildir ve zaten aslında tüm bu renk ayrışmaları bile görecelidir...
Taraflar, Rusya ve Amerika, zaman kazanma çabası içinde -herzamankinden daha fazla- ikiyüzlü bir ilişkiler ağı içine sürüklenmişlerdir. Washinton biryandan terörizme karşı güvenlik işbirliği söylemlerinin gerisine saklanarak sarsılmaz dünya egemenliği peşinde Rusya Federasyonunu çembere alma işini sürdürürken, Rusyada eski gücüne gelebilme yolunda zaman kazanmaya çalışmakta, birçok alanda ABD ile uyumlu davranmaktadır. Bu arada yeni palazlanan Rus sermayesinin ABDde olan yatırımları da yükselmektedir... Hatta, genişletilerek G-8 adını alan G-7 zenginler kulübüne Rusyada dahil edilmiştir. Burada Moskova, Washinton-Londra-Berlin-Paris gibi merkezlerle birlikte dünyanın kaderi üzerine kararlar almakta, biryandan bu merkezlere karşı güçlenme çabasını sürdürürken, diğer yandan da aynı merkezlerle ortak rolünü oynamaktadır... Sanki, büyük fırtına öncesi zaman kazanarak güç toplamaya çalışan Stalinin Nazi Almanyası ile imzalamış olduğu Saldırmazlık Paktı, Molotov-Ribbentrop Paktı (23 Ağustos 1939) çok farklı bir düzlemde ABD ile Rusya Federasyonu arasında yeniden düşük düzeyde sahnelenmektedir...
ABD, Afganistan ve Irak batağında güç yitirirken, yükselen petrol fiyatlarının da yardımı ile Rusya, yeterince kendisini toparlayabilecek zamanı kazanmıştır. Ayrıca, yakın zamanda ABD ekonomisini geride bırakacağı hesaplanan Çin, dev bir güç olarak tarih sahnesine çıkmaktadır. Sibiryanın zenginliklerine gözdikmiş olan Çin ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın boyunları, geçmişte aralarında varolan ve 1970li yılların başında alevlenmiş olan sorunlarının boyutlarını aşmaktadır. Aynızamanda ilerisi için çok güçlü bir gelişme potansiyeli taşıyan bu iki devin birbirlerine yaklaşmaları, hem zengin kaynaklara sahip Orta Asya Cumhuriyetlerini etkilemekte ve hem de yeni dev bir güç olarak tarih sahnesine çıkmakta olan alt-kıta Hindistan üzerinde etkili olmaktadır. Pakistanda da etkileri gözüken ve aynızamanda asıl olarak İranı da etki alanı içine alan bu güç, -Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi ülkelerle şekillenen- Şanghay İşbirliği Örgütü olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Aynızamanda ABD ile de karmaşık ilişkiler içinde olan sözkonus birlik üyeleri, Çin-Rusya ortaklığının güdümünde ABDnin Orta Asya cumhuriyetleri üzerindeki etkilerini dengeleyip geriletmektedir. Sözkonusu birlik, Rusya Federasyonunun, Putinin çabalarına karşın henüz, -Varşova Paktı benzeri- bir askeri pakt haline gelememiş olsa da, ABDnin Orta Asya ve dolayısıyla Avrasya egemenliği karşısında önemli bir güç olarak durmaktadır...
Ekonomik olarak büyüyen ve bilimsel-teknolojik alanda hızla ilerleyen Çine karşı bir denge unsuru olarak ABD tarafından tam bir işbirliği içine çekilmeye çalışılmasına, ve atom bombası üretimini gerçekleştirmesine -yine ABD destekli- İsrail aracılığıyla el altından yardımcı olunmasına karşın, Hindistanın, Çin ve Pakistan ile sorunlarını çözme yönünde adımlar atması, ABDnin Avrasya egemenliği hesaplarına yönelik yeni bir darbe olmuştur. Yine Hindistanın, Moğolistan, Pakistan ve İran ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütüne gözlemci olarak katılması, geleceğe yönelik olarak şekillenmekte olanın devasa birliğin gücünü anlayabilmek için yeterli işaretleri vermektedir herhalde. Sözkonusu birlik eğer gerçek anlaşıyla kristalize olabilirse, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliğini de, ASEAN ülkelerini de içine çekerek yeryüzündeki mevcut birliklerin en büyüğünü şekillendirecektir. Çin ve Rusya tarafından yönlendirilen sözkonusu birlik, ABnin ve ABD-Kanada-Meksika arasında oluşmuş olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Birliği NAFTAnın gücünü fersah fersah aşan bir konuma ulaşacaktır. Ve yine aynı birlik, AByi de ABDnin etki alanından kopartarak kendi çekim alanı içine sokacaktır. Tüm bunlar, Asyada doğmakta olan alabildiğine zengin dev bir pazarın, olağanüstü güçlü bir ekonominin, ve güçlü askeri işbirliğinin işaretlerini, bir başka ifadeyle dünyadaki asıl güç merkezinin Asyaya doğru kaymakta olduğunun işaretlerini vermektedir...
Anlaşılan, Washintonda iktidar koltuğunda oturan yeni tutucular adlı militarist kliğin dünyada gerilimi yükseltme konusundaki aceleci telaşı da, sözkonusu gerçeği görmesinden kaynaklanmaktadır. Bu klik, halen sürmekte olan askeri teknolojilerdeki üstünlüğünü kullanarak, uluslararası ilişkilerde gerilimi tırmandırtma yoluyla hem kendi safında gözükenleri kanatları altında tutmaya, ve hem de karşısında şekillenmekte olan gücü daha tam oluşmadan dağıtmaya çalışmaktadır...
Çinin ASEAN (Association of Southeast Asian Nations) ülkeleri, veya türkçesi ile Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği üzerindeki etkileri de hesaba katılırsa, ABDnin ve ortaklarının karşısına rakip olarak ne ölçüde büyük bir gücün çıkmakta olduğu şimdiden hissedilebilir. ABDnin, -ABnin motoru konumundaki- Batı Avrupa ülkeleri üzerinden ipoteğinin kalkması ve AB ile Asyada şekillenmekte olan bu yeni devasa gücün ilişkilerinin engelsiz gelişmesi, Pasifikten Atlantiğe dek -barışcı, göreceli demokratik ve sosyal devlet ilkelerini ön plana çıkartan ve güvenlik sorunlarını ortadan kaldırdığı ölçüde militarizmi geriletecek olan- devasa bir pazarın şekillenebilmesine yardımcı olabilir. Herhalde Washingtonun en başta gelen korkulu rüyaları arasında da böyle bir gelişme vardır...
Anlaşılan, tüm askeri-teknolojik ileriliğine rağmen Washington, veya daha doğrusu Washintonda bulunan yeni tutucular adlı güç odağı, ilerleyen zaman içinde kaybetmekte olduğu korkusuna kapılmıştır. Aslında, askeri-endüstri komplekslerine ve fosil enerjilere dayalı politik merkezlerin bu korkuları yeni de değildir... Soğuk Savaş adını alan süreç içinde gerilimi ve askeri harcamaları asgariye indirmiş olan, birlikte birararada varolma ve sorunları görüşmelerle barışçı biçimde çözme anlamına kullanılan Detant (Détente) sözcüğü ile ifade edilen süreci bitirmiş olan askeri-endüstri komplekslerin temsilcisi 40ncı ABD başkanı Ronald Reagan (1981- 89), 29 ocak 1981 tarihli basın konferansında, Detandın Sovyetler birliğinin işine yaradığını, onların moralsiz olduklarını vs., söylemişti. Bu sözler, askeri-endüstri komplekslerle bağlantılı ABD yönetiminin göreceli barışcı ve yine göreceli demokratik ortamlardan ne ölçüde korktuklarının ve uluslararası gerilimlerden nasıl yararlanmaya çalıştıklarının en somut ifadesi idi. Ve zaten Reagan yönetimi ile birlikte yeniden alevlendirilen gerilimin Sovyetler Birliğinin omuzlarına yüklemiş olduğu aşırı silahlanma harcamaları ve Afganistanda kışkırtılmış olan savaşın harcamaları, sözkonusu gücün yıkılmasında azımsanmayacak bir rol oynayacaktı...
Reagan yönetimini örnek alarak politikalar çizmeye ve yine Reagan yönetiminin Yıldız Savaşları projesinin bir devamı olarak 2007 yılı başında gündeme getirdiği Füze Kalkanı projesi ile -aynen Reagan yönetimi gibi- yeryüzünde gerilimi ve askeri harcamaları yükselterek karşısında şekillenmekte olan gücü aynen Sovyetler Birliği gibi yıkmaya çalışan W. Bush yönetimi, aslında, umutsuzca bir çabanın içine sürüklenmiştir... Askeri-endüstri komplekslerle ve fosil enerjiye dayalı endüstrilerle bağlantılı bu klik, yeni tutucular adını alan Reagan uzantısı W. Bush kliği, diğer ülkelerinkinden en az 15-20 yıl ileri olduğunu düşündüğü askeri teknolojik üstünlüğünü kullanarak, yaratacağı gerilim politikaları ile karşısında şekillenmekte olduğunu gördüğü yeni gücü bir an önce dağıtabileceğini düşlemektedir... Tekrarlamak gerekirse, Soğuk Savaş adını almış olan sürecinin yeniden alevlendiricisi olan Ronald Reagan tarafından 1983 yılında Stratejik Savunma İnsiyatifi (SDI) veya Yıldız Savaşları adıyla yaşama geçirilen ve silahlanma harcamalarının bir anda yükselmelerine yolaçan alabildiğine pahalı füze savunma sistemi, günümüzde, 2007 başlangıcında, bir başka kamuflaj ile ve İran bahane edilerek, ve tamamen Rusya Federasyonu hedef alınarak, W. Bush yönetimi tarafından diriltilmeye başlanmıştır...
Daha 2007 yılı başında Washington, -İranın muhtemel saldırılarına karşı- başta Çek Cumhuriyeti ve Polonya olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerine güdümlü füze ve radar sistemleri yerleştireceği, bir Füze Kalkanı oluşturacağı haberini duyuruken, aslında, Reagan politikalarının Sovyetler Birliği üzerinde yapmış olduğu etkileri Rusya Federasyonu ve bu gücün öncülüğünde şekillenmekte olan birlikler üzerinde tekrarlamayı planladığını açık etmişti... Bu kez, Sovyetler Birliğinin çökertilmesinde kullanılmış olan Afganistan gibi bir provokasyon alanı ellerinde bulunmasa da, Rusya Federasyonu açısından Afganistandan çok daha önemli Kafkasya coğrafyasında derinlemesine nüfuz edebildikleri -Washington bağlantılı Saakaşvili önderliğindeki- Gürcistan adlı küçük ülke mevcuttu...
Büyük balığı oltaya çekmek için küçük balık kullanılıp feda edilebilirdi ve Saakaşvili adlı kukla ahmaktan yararlanılarak -vaktiyle Afganistan olayında Sovyetler Birliğine yapılmış olduğu gibi- Rusya Federasyonu Kafkaslarda bir batağa çekilmek, ve bu gücün güdümündeki cephe iyice kristalize olmadan yükseltilen gerilim içinde tüm rakip oluşumlar parçalanmak istenmekteydi... Fakat, ne Gürcistan Afganistan kadar sorunlar yaratabilecek bir sosyal yapıya sahipti ve ne de artık dünya 1970li ve 1980li yılların dünyası idi... ABD askeri-teknolojik anlamda ilerlemişti ama, dünyada da daha farklı büyük güçler doğmuş, ve yeni ekonomik ilişkiler ağı şekillenmeye başlamıştı...
Rusya Federasyonunu yönetenler, Füze savunma sistemi İrana yönelik(!), palavrasını yutacak kadar ahmak değillerdi şüphesiz. Yine bu yalan, sadece Ruyaya yönelik bir tehdidin kamuflajı da değildi. Bir taşla iki kuş vurma hevesindeki Washington, sözkonusu yalanıyla sadece Rusya Federasyonunu avutma peşinde değil, aynızamanda -başta Türkiye olmak üzere- Batılı müttefiklerini İrana karşı ürküterek bu ülkeyi daha fazla izole edip dize getirme peşindeydi. Şüphesiz bu yalanları yutacak bir ülke bulunamazdı ama, yine de işine gelen, ABD politikalarının taşeronu olan, sözkonusu yalanı propogandasına malzeme yaparak ABD yönetimi ile ortak adımlar atabilirdi...
ABD yalanlarına inanmayan Rusya Federasyonu, Nisan 2007de, Washingtonun başlatmakta olduğu yeni gerilim süreci ile uyumlu biçimde konvansiyonel silahları sınırlandırma anlaşması AKKAnın yürütmesini durdurduğunu açıklayacak ve kıtalararası balistik füze denemelerine başlayacaktı. Daha ozaman, askeri-endüstri komplekslerin kasalarını dolduracak, yükselecek silahlanma harcamaları ile birlikte -zaten had safha da olan- yoksulluğu dünyamızda daha da arttıracak Soğuk Savaş benzeri yeni tehlikeli bir gerilimin rüzgarlarının esmeye başladığı hissedilecekti. Kısacası, mevcut Soğuk Savaş benzeri süreç, TV kameraları karşısında uzman olarak lak lak edenlerin söylemekte oldukları gibi yeni değil, daha bir seneyi aşkın süre önce başlatılmıştı ve köklerini yakın geçmişten almaktaydı, almaktadır...
Tüm halkcı protestolara karşın Füze Savunma Sistemi veya Füze Kalkanı adı verilen ABD kuşatması ile ilgili anlaşmanın 9 Temmuz 2008 günü Çek Cumhuriyeti ile imzalanmasının ve Çek Cumhuriyetine yeni ABD radarlarının yerleştirilmesinin karara bağlanmasının ardından, ABD dışişleri bakanı Rice, Gürcistana, Tiflis e uçacaktı. Daha ozaman bu ziyaret, başlayan kışkırtmanın boyutlarının Gürcistana dek uzayacağının ve ABDnin sözkonusu kuşatma planı içinde Gürcistanın önemli bir yer tutmakta olduğunun işaretlerini vermekteydi. Tiflis yönetimini cesaretlendirmeye, ve boyunu aşacak adımlar atmaya kışkırtacak olan bu Washinton politikası, Kafkasların karıştırılacağının ve bu karışıklığın meyvalarının W. Bush yönetimi tarafından toplanmak istendiğinin ilk işaretlerinden biri idi...
Washingtonun bu hamlesi karşısında Moskova, askeri-teknik anlamda yanıt vereceklerini duyurmakta gecikmeyecekti. Yeni orta menzilli füzeler geliştireceğini, kendi füzelerini durdurabilecek bir sistemin olmadığını, kimsenin bilmediği yeni türde bir atom bombası geliştirdiğini açıklayan Moskova, adım adım karşı-tehditlerinin tonunu yükseltmeye başlayacaktı. Yine Rusya Federasyonu, -ABD füzelerine üslerini açmaya hazırlanan- Polonyayı Aralık 2007de tehdit edecek ve aynızamanda AKKAdan çekildiğini açıklayacaktı... Kısacası, sorun yeni değildir. Saakaşvili piyonuna yaptırılan bu son ahmakça Güney Ossetya hamlesinden çok önce, Washington, adım adım gerilimi yükseltecek kışkırtmalarını başlatmıştır...
Yüzölçümü 39 bin kilometre kare olan Konya ilinin yüzölçümünden yaklaşık dört kat daha küçük olan, ve 10.887 kilometre kare büyüklüğündeki yüzülçümü içinde 460 bin metre karelik alanı ile Balkanların en büyük ABD üssünü barındıran Kosovanın, Washintonun kışkırtması ile ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyiin 1244 numaralı kararını çiğnenerek Şubat 2008de bağımsızlığını ilanetmesi, ve bu bağımsızlığın başta ABD olmak üzere birtakım ABD müttefikleri tarafından tanınması, Rusya Federasyonuna yönelik kışkırtmaları doruğa taşıyacaktı. Fakat yine de bazı yorumcuların alel acele ifade ettikleri gibi, -Saarkaşvilinin saldırısının ardından- Rus tanklarının Gürcistan içlerine girmesi, sadece Kosova olayına bir yanıt olamazdı. Sorun, Kosovanın çapını defalarca aşacak kadar büyüktü... (Kosovanın bağımsızlığı sözcüğünü tırnak içinde ifade etmemin nedeni, anlaşılmış olacağı gibi, Sırbistan ile olan beraberliğinden koparılan Kosova bağımsız değil, Balkanlarda ABDnin bir askeri üssü gibi olmaktadır ve zaten ABDnin Balkanlarda bulunan en büyük askeri üssü de Kosova sınırları içindedir...)
Değil alel acele, Kafkaslarda olaylar başladıktan iki hafta sonra, Güney Ossetya ve Abhazya bağımsız devlet olarak Moskova tarafından tanınma aşamasına gelmişken bile, hala kulaktan dolma birtakım çok bilmişler, TV kameraları karşısında, uzman rolünde lak lak ederlerken, Saakaşvilinin Güney Ossetyaya saldırısına Rusya tarafından verilen sert yanıtı, aslında, Kosovanın bağımsızlık ilanının rövanşı, olarak yorumlamayı sürdüreceklerdi... Rusya Federasyonu cumhurbaşkanı Medvedevde, Güney Ossetyayı ve Abhazyayı bağımsız devletler olarak tanımaları gerçeğini açıklayabilmek, olayın uluslararası hukuk kurallarına uygun olduğunu ifade edebilmek için, Batının Kosovayı bağımsız devlet olarak tanımış olması olgusunu emsal olarak gösterecekti. O, Uluslararası hukukta orada başka, burada başka kural olamaz! diyerek, karşı-saldırılarının haklılığını kanıtlamak amacıyla Batının çifte standartına dikkatleri çekecekti...
Şüphesiz Medvedevin bu açıklaması, olayın önemini anlamaya yetmeyecek diplomatik bir manevradan başka birşey değildir... İşin özü, Kosovanın Sırbistandan kopartılıp bağımsız devlet ilanedilmiş olması gerçeği yanında, Güney Ossetya ve Abhazya sorunları ile birlikte Gürcistanın politik önemi, ABD açısından karşılaştırma kabul etmeyecek kadar büyüktür. Bir yandan ABDnin dünya egemenlik planları içinde -Orta Asya ve Ortadoğu ile yakın bağlantıları açısından- Kafkaslar, Balkanlara göre çok daha büyük stratejik önem taşımaktadırlar. Zaten bu önemi nedeniyle Kafkaslar, ABDnin Büyük Ortadoğu veya Genişletilmiş Ortadoğu planı içine alınmıştır. Washingtonun düşleri çeçevesinde bu planın yaşama geçmesi demek, ABDnin Avrasya egemenliği yolunda en önemli mevzilerden birini kazanması anlamına gelmektedir...
Diğer yandan yine Kafkaslar ve -Balkanlar ile de bağlantılı- Karadeniz, Rusya Federasyonunun güvenliği açısından Balkanlara göre çok çok daha fazla önem taşımaktadırlar. Bölgenin, Kafkaslar denen coğrafyanın her iki taraf açısından da önemleri dikkate alındığında, hem Saakaşvili adlı Washington kuklasının oynadığı kumarın önemi, hem Rusyanın sert tepkisinin nedeni, ve hem de ABDnin ve Batılı ortaklarının yaşananlar karşısında koparttıkları ikiyüzlü gürültü, daha iyi anlaşılabilir... Kısacası, biçimsel benzerlikler olsa da, Gürcistanda yaşananların, Kosovada olanları fersah fersah aşan nedenleri vardır. Ve yine Gürcistan ile bağlantılı olayların sonuçları da Kosova olayı ile karşılaştırılamayacak kadar büyük olacaktır...
Dünya egemenliği peşindeki Washington ile Rusya Federasyonunun ve diğer Doğu toplumlarının yaşamakta oldukları mevcut sorunların yanında Kosovanın bağımsızlık ilanı, ve bu bağımsızlığın ABD tarafından tanınmış olması, Moskova açısından dikkate değer bir önem taşıyor olsa bile, Balkanlar ile sınırlı bu önem, diğer sorunların ve Kafkaslarda kaybetmenin yaratacağı sorunların yanında devede kulak gibi kalmaktadır. Çünkü, -Büyük Ortadoğu projesi ile bağlantılı- Kafkaslarda kaybetmek, Rusya Federasyonu açısından sonun başlangıcı olabilecek kadar önemli olduğu kadar, tersi durum da, ABDnin tüm coğrafi ve ekonomik bağlantıları ile bölge de başaşağı gitmeye başlamasının başlangıcı olabilecek kadar da önemlidir...
Gürcistanın NATOya tam üye olarak dahil olması, ve bağımsız davranma olanakları olmayan bu küçük ülkenin nükleer başlıklı füzelerle birlikte ABD askeri üslerine topraklarını açması, sadece Rusya Federasyonunun tüm Kafkaslarda ve Ukrayna üzerinde varolan etkilerini hızla yitirmesi anlamına gelmez. Böyle bir adım, aynızamanda öncelikle Birleşik Devletler Topluluğunun ve ardından Rusya Federasyonunun sonunun başlangıcı dahi olabilir...
Aslında, ABDnin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar başlıklı ve 3 Temmuz 2003 tarihli yazımda daha ayrıntılı olarak anlatmaya çalışmış olduğum gibi, ABD askeri personeli, teknolojisi ve eğitimi ve askeri örgütlenme sistemi 11 Eylül 2001 provokasyonundan hemen sonra, terörizme karşı savaş yalanı ile -Şevardnadzenin başkanlığı döneminde- Gürcistana girmeye başlamıştır. Aynı metinde belirtmiş olduğum gibi, (...)Tiflisteki ABD Elçiliğinin 15 mayıs 2003 tarihli açıklamasına göre (http://web.sanet.ge/usembassy/gtp.htm), ABD deniz piyadeleri tarafından yönlendirilen Gürcistan Egitim ve Techizatlanma Programının (GTEB), üçüncü aşaması, dağ birlikleri için olan B taktik eğitim süreci tamamlanmış ve 10 mayıs günü Tiflisin Cumhuriyet meydanında diploma töreni yapılmıştır... Yine aynı metinde belirtmiş olduğum gibi, (...)Gürcistan NATOya girmeye hazırlanmaktadır ve Gürcistan Ulusal Askeri Akademisi, Türk programı adını alan NATO standartlarına uygun bir eğitim için Gürcü ve Türk profösörler ve 210 askeri öğrencisi ile yeni eğitim yılına başlamıştır vs.. The Christian Science Monitorun 30 mayıs 2002 tarihli sayısında yazan John Diedriche göre, ilk 70 kişilik ABD birliği 19 mayıs 2002 günü Gürcistana ulaşmış ve Rus birliklerinin bir yıl önce terketmiş oldukları Tiflisin 20 mil kuzeydoğusundaki Vaziani üssüne yerleşmişlerdir...
Yani, daha 2002 yılında Pentagon Gürcistanda üs edinmiş ve -Türkiye Cumhuriyetinin de yardımlarıyla- Gürcü askeri birliklerini, ve Gürcü subaylarını eğitmeye, ve yine Gürcü ordusunu modern silahlarla donatmaya başlamıştır. Daha önce, 2003 yılında da yazmış olduğum gibi, ABD Senatosu, Gürcistana her yıl 100 bin dolar karşılıksız askeri yardım kararı almıştır vs... Gelişen olaylarla birlikte 2008 Ağustos ayının üçüncü haftasında gelen haberlere göre, sözkonusu eğitim ve techizatlandırma işinde, ırkçı siyonist İsrail ordusunun da görev almış olduğu anlaşılmıştır...
Gürcistanda adım adım gelişerek ilerleyen bu sürecin, kalıcı bir NATO üyeliği ile alacağı halin Rusya Federasyonu açısından doğuracağı tehdidi anlamak okadar zor değildir. Taktik hava kuvvetleri, füze sistemleri, radarları ve motorize çevik birlikleri ile ABDnin Gürcistanda kuracağı yeni üslere yerleşmesi demek, Rusyanın yumuşak karnında artan olağanüstü büyük bir askeri tehdidin oluşması anlamına gelmez sadece. Tüm bu büyük tehdidin ötesinde böylesi bir durum, 604 bin kilometre kareye yaklaşan yüzölçümü ile neredeyse Türkiye kadar büyük olan ve nüfusu 60 milyonu bulan koskoca Ukraynanın ve yine petrol zengini Azerbeycanın konumlarını hemen, Ermenistanı ise biraz daha uzun bir süreç içinde etkisi altına alır.
Ülkenin petrol ve doğal gaz endüstrisindeki Rus şirketlerinin egemenliğinin etkileriyle; dil konusundan diğer önemli birçok konuya dek Rus toplumu ile olan kültürel ortaklıklarının ve yine toplumun bir bölümü üzerinde etkisini sürdüren Sovyet kültürünün mirasının etkileriyle; ve ayrıca azımsanamayacak Rus nüfusu sayesinde -Batıya yönelik- politik tavrı bir ölçüde dengelenen Ukrayna, Gürcistanda gerçekleşecek köklü bir saf değişikliğinden öncelikle etkilenebilir. Diğer yandan, büyük bir Rus radar üssüne sahibolması ve petrol endüstrisinde Rus şirketleri ile ortaklıkları sonucu denge politikası izleyen Azerbeycan, kesinlikle saf değiştirmiş olan Gürcistandan güçlü biçimde etkilenir...
Rusya Federasyonunun zaafı anlamına gelen sözkonusu muhtemel saf değişikliği durumunda, Gürcistanın tamamen ABDnin eline düşmesi halinde, bu iki ülke, Ukrayna ve Azerbeycan, kapılarını hemen NATOya ve ABD füzelerine açabilirler. Zaten Ukraynanın mevcut yönetimi -aynızamanda kendi geleceğini de garanti altına alma kaygısıyla- NATOya bir an önce üye olmaya çalışmaktadır... ABDde bulunan güçlü Ermeni lobisine ve Ermenistanın Barış İçin Ortaklık Programı çerçevesinde NATO ile ilişkiler geliştirmiş olmasına karşın, bu ülke, Ermenistan, halen daha çok Rusya Federasyonunun etkisi altındadır. Bu durumdaki Ermenistan, Gürcistanın NATOya tam üye olması ile birlikte hızla saf değiştirme sürecine itilebilir. Gürcistanda yaşanacak köklü bir saf değişikliği, sadece -Ukrayna ile birlikte- tüm Kafkasyanın Rusya Federasyonu safından kopmasına değil, aynızamanda Birleşik Devletler Topluluğunun (CIS) dağılmasının başlamasına da yolaçar. Zaten, yaratılmış olan krizden amaçlanan hedeflerden birinin de bu olduğu, Güney Ossetya ve Abhazya parçalarının yitirerek bölünmüş ve politik geleceği bir belirsizliğe itilmiş olan Gürcistanın CISten ayrıldığını açıklaması ile açığa çıkmıştır...
Kafkaslarda tam bir ABD egemenliği, Birleşik Devletler Topluluğu (CIS) içinde başlayacak olan önemli kopmalar, Rusya Federasyonunun etkisinin artmaya başladığı Orta Asya cumhuriyetlerinin konumlarını da etkiler. Bu cumhuriyetler üzerinde yeniden ABD etkisi artarken, Şanghay İşbirliği Örgütünün de durumu tehlikeye girer... Kısacası, ABDnin Gürcistana istediği gibi ve tam anlamıyla yerleşmesi, yukarıda özetlenen zincirleme etkilere yolaçabileceği için, Rusya Federasyonu, Saakaşvilinin kışkırtıcı kanlı hamlesi karşısında bukadar büyük ve hızlı bir tepki göstermiştir...
c- olayın Türkiye açısından önemi üzerine
İngiltere, Amerika, Fransa, Türkiye vs., herhangi bir ülkeden sözederken, tüm bu ülkelerin içlerinde yararları farklı yönlerde olan sınıfsal ayrışmalar olduğunu, ve üst sınıfların milli menfaatler yalanının gerisine sığınarak diğerlerini, emekçi sınıfları kendi yararları yönünde manupule edebildiğini unutmamak gerekir. Aynı milli menfaatler yalanını alet ederek, üst sınıfların sadece kendi sınıf yararları yönünde tüm halkı ateşe sürebileceklerini hiç unutmamak gerekir. Bu gerçeğin ışığında, Türkiye açısından, Amerika açısından, veya İngiltere açısından demek gerçeği ifade etmiyor olsa da, veya sadece bu ülkelerdeki yönetici üst sınıfların açılarını ifade ediyor olsa da, yine de barışçı bir ortamın korunmasına hizmet edebilecek politikalar, savaşlardan kazanç sağlayan bazı silah endüstrileri ve tüccarları dışında farklı yönlerde yararları olan tüm toplumsal sınıfların, halkın tümünün belirli ölçülerde ortak yararlarına hizmet edebilir. Askeri harcamaların azalacağı, militarizmin ve şövenizmin gerileyeceği barışçı ortamlar, hem ekonomik ve hem de demokratik gelişmenin yardımcısı olabilirler. Böyle barışçı ortmlar, toplumda artacak olan zenginliğin daha adil paylaşılması ve toplumun kültürel olarak gelişmesi yönünde itici rol oynayabilirler. Ben de, yukarıdaki ara başlıkta, Türkiye açısından derken, sözcüğü tamamen bu açıklamaya çalıştığım anlamda kullanıyorum.
Uluslararası arenada -bir önceki bölümde özetlenmiş olanlardan- çok daha farklı gelişmelere de yolaçabilecek ve Rusya Federasyonunu büyük bir gerileme sürecine sokabilecek olan Gürcistanın NATO üyeliği, aslında, İranın ve Türkiyenin konumlarını da sonderece olumsuz etkileyebilir... Gürcistanın ve ardından Azerbeycanın ve Ermenistanın ABDnin kucağına düşmeleri, Tahrana yönelik Pentagon saldırısı için de kapıları aralayacağı kadar, ABD ile olan karşılıklı ilişkilerinde Türkiyenin pazarlık gücünü de sıfırlar...
Daha 3 Temmuz 2003 günü Sinbada yerleştirmiş olduğum ABDnin toprakları dışındaki askeri üsleri: Kafkaslar başılık yazımda anlatmış olduğum gibi, Kafkaslar üzerinden İran çembere alınmaktadır. Yine daha ozaman söylemiş olduğum gibi, Kafkaslarda yakılacak ateş, Ortadoğuya ve Orta Asyaya yayılma eğilimi taşımaktadır... İranın Kalbi Tahrana en kısa yol, Azerbeycan ve Ermenistan üzerinden geçmektedir ve buralardaki bir ABD egemenliği, İrana yönelik ABD tehdidinin ciddiyetini arttıracak, hatta -günümüz koşullarında kolay olmayan- bir ABD saldırısını gerçeğe dönüştürebilecektir...
Kısacası, Gürcistanda varolabilecek güçlü bir NATO ve ABD askeri varlığı, Kosovanın bağımsızlık emrivakisi ve bu küçük toprak parçasında bulunan ABD askeri varlığı ile kıyaslanamayacak ölçüde önemli sonuçlara yolaçar. Hatta Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, İncirlikte ve başka üslerde bulunan ABDye ait nükleer silahlar bile, Rusya Federasyonu açısından, Gürcistanda koşullanabilecek ABD askeri varlığı kadar önem taşımamaktadırlar.
Herkesin bildiği gibi Türkiyede de ABD üsleri ve ABDnin nükleer silahları bulunmaktadır. Yine herkesin bildiği gibi Türkiyede bulunan ABD üsleri ve nükleer silahları Rusya Federasyonu için bir tehdit oluşturmaktadır. Fakat yine de tüm bunlar, önemli ölçüde Türkiyenin denetimi altındadırlar. Diğer yandan Türkiye, halen göreceli bağımsız davranabilecek bir devlet konumundadır...
ABD ile olan derin ortaklıklarına, askeri-teknolojik bağımlılıklarına karşın Türkiye, enerji gereksinimleri açısından giderek Rusya Federasyonuna daha fazla bağlanmaktadır. Türkiye, aynı ülke ile yılda yaklaşık 30 milyar doları bulan ticaret hacmine ulaşmıştır. Doğu ile Batı arasında enerji köprüsü olma çabası içindeki Türkiyenin bu konudaki güvenlik garantisi de, Rusya Federasyonu ile olan iyi ilişkilerine bağlıdır...
Kısacası, göreceli bağımsız bir devlet olabilmesi ve yararları açısından Türkiye Cumhuriyetinin konumu, Gürcistanın konumu ile kıyaslanamaz. Göreceli bağımsız olduğu kadar göreceli güçlü bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti, -Batının Ortadoğudaki ileri karakolu konumunda olan İsrailin gelişmiş askeri teknolojisini saymazsak- Ortadoğuda en güçlü devlet görünümü vermektedir. Kısacası bu konumuyla Türkiye Cumhuriyeti, ABDnin emrivakilerine kolayca uymaz görünümü vermektedir. Yurtsever gerçek temsilcilerine, uşak ruhlu olmayan satınalınamamış bilgili yöneticilerine sahibolabilecek bir Türkiye, kendi gerçek yararları yönünde manevralar yapabilir, politikalar izleyebilir... Gürcistan gibi küçük ve tarihi boyunca -bazı kısa dönemler dışında- vasal/ köle devlet olmaktan kurtulamamış bir ülkenin Türkiye gibi davranamayacağı ve Kafkaslarda kolayca yeni bir ABD vilayeti haline gelebileceği ortadadır...
Gürcistana askeri destek veriyor olmakla birlikte Türkiye Cumhuriyeti, Kafkaslarda rakipsiz bir ABD egemenliğinin kurulması ve ardından İranın düşmesi sonucu, tam anlamıyla çember içinde kalacağını, ve tüm bağımsız manevra olanaklarını yitirerek ABDnin sataliti bir köle devlet haline dönüşeceğini, işte asıl ozaman gerçek bir muz cumhuriyeti konumuna sürükleneceğini görmek zorundadır... Mevcut dünya koşulları içinde ve yararlarının zorlaması yönünde Türkiye Cumhuriyeti, tarihi ve kültürel bağları olan Kafkasya ulusları ile, başta Azerbeycan olmak üzere diğer Kafkasya devletleri ile ekonomik-politik ilişkiler geliştirmek ve bu coğrafya üzerinde bir etki alanı yaratmak zorundadır şüphesiz ama, Türkiyenin bu ilişkilerini mümkün olduğu kadar ABDnin dünya egemenliği planlarından soyutlayarak geliştirmesi gerekmektedir. Soğuk Savaş yıllarında ABD ile derinleşmiş olan ekonomik, politik, teknolojik ve askeri bağları nedeniyle böyle göreceli bağımsız bir manevrayı başarabilmesi okadar kolay olmasa bile, Türkiye, Kafkaslar üzerinde olabildiğince ABD planlarından bağımsız bir politika izlemek zorundadır. Türkiyenin bölgede ABD egemenliğine hizmet etmesi, kendi darağacını kurması anlamına gelir...
ABDnin Kafkaslarda tek egemen olamaması, ve Montröyü delerek Karadenize yerleşememesi, -ABD ajanı olabilecek tipler dışında- Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkesin yararınadır. Türkiye halkı için -şimdilik- en iyisi, çok kutuplu bir dünyanın, birbirlerini denetleyebilen güçlerin varolduğu bir dünyanın şekillenebilmesidir. Türkiye Cumhuriyetini yönetenler, eğer ileriyi görebiliyorlarsa, böyle bir durumun oluşmasını beklemek yerine, böyle dengeli bir dünyanın varolmasına yardımcı olmak zorundadırlar... Zaten böyle dengeli bir dünya, tek egemensiz bir dünya, uluslararası ilişkileri daha demokratik hale getirebileceği gibi, ulusal ekonomilerin ve ulusal alanda göreceli demokratik işleyişlerin de daha fazla garantisi olabilir...
Hitler, kuzeyden Kafkasya ve güneyden Kuzey Afrika ve Ortadoğu üzerinden sürdürdüğü saldırılarını İran coğrafyasında birleştirmeyi hesaplamıştı. Eğer O galip gelse idi, savaşa girmemiş olan Türkiye Cumhuriyeti, tek mermi atılmadan Nazi Almanyasının kucağına olgun bir meyva gibi düşecekti. Zaten Hitlerin ileriye yönelik planları içinde Türkiye Cumhuriyetinin satalit bir devlet, köle devlet haline getirilmesi de vardı. Ukrayna ise, -en çok yirmi yıllık bir ehlileştirme sürecinin ardından- Alman ana vatanına katılacaktı...
Günümüzdeki Batının planlarının ve uygulamalarının, özleri itibariyle, Hitlerin planlarından pek farklı oldukları söylenemez. Hitlerin -döneminin koşulları ve üst sınıflara özgü egemen kültürü içinde şekillenmiş olan- ırkçı histerik saldırganlığını biryana koyacak olursak, görüldüğü gibi, ABnin büyüme politikaları, Hitlerin yayılma politikalarından pek farklı değildir... Türkiyeyi sürekli oyalayan AB, eğer Rusya Federasyonu engeli olmasa, -aynen Hitlerin hesaplamış olduğu gibi- Ukraynayı içine hemen almaya hazırdır. Yine NATO, Ukraynayı içine almaya dünden hazırdır... Onyıllardır NATO uğruna ülkesini bir nükleer hedef haline getirmiş olan Türkiye için Batıda biçilen rol ise, Akdeniz Birliği gibi AB sataliti birlikler içinde olmaktadır. Kısacası Batı, birtakım gümrük ve savunma anlaşmaları ile Türkiyeyi satalit devlet olarak kendi etki alanı içinde tutup kullanmayı hesaplamaktadır. Hitlerde Türkiyeyi satalit bir devlet olarak düşünmüştü... Onlar, Batı, Türkiyeyi eşit haklara sahip bir ortakları olarak görmemektedirler ve görmek istememektedirler. Sözkonusu tavrın, Türkiyeyi satalit bir devlet haline getirmeyi planlamış olan Hitlerin hesaplarından ne farkı vardır?
Şüphesiz AB içinde emekçi halklar, bunları baskıları sonucu şekillenmiş göreceli demokratik bir işleyiş, ileri teknolojiler, ve daha birçok olumluluk mevcuttur ama, diğer yandan AB, sonuçta ve asıl olarak, dev şirketlerin, mali-sermaye guruplarının yararları yönünde, tekelleşme sürecinin bir zorlaması olarak ortaya çıkmış emperyalist bir birliktir. Ayrıca alabildiğine sorunlu olan bu birliğin üzerinde, yeryüzünün en militarist emperyalist gücü ABDnin ipoteği bulunmaktadır... Böyle birlikler, kendi içlerinde bile güçlü iktidar kavgaları yaşarlarken, asıl ortakları olmayanları sömürüp talan etmek için vardırlar. Kaldıki onlar, kendi işçi sınıflarını da sömürmektedirler ama, yine de bu emperyalist merkezdeki işçi sınıfı, emperyalist sömürüden alınan paylarla önemli ölçüde sisteme entegre edilmiş ve göreceli varlıklı bir sınıf haline getirilmiştir...
Azami kâr motivasyonu ile işleyen tekellerin, mali-sermaye guruplarının yararlarının, sermayenin durdurulamaz tekelleşme sürecinin zorlaması ile şekillenmiş olan, ve asıl olarak bu sermaye çevrelerinin politikalarını yaşama geçiren birliklerin, AB gibi emperyalist birliklerin, iç ve dış politikaları, her alanda derin bir ikiyüzlülüklerle, çifte standartlarla, hatta daha fazla standartlarla yüklü olacaktır şüphesiz...
Kendi içinde demokrasiden, birey ve insan haklarından, ve yine ifade özgürlüğünden temel haklar olarak sözeden Batı hükümetleri, tüm bunları ayaklar altına almış olan 1967 Yunanistan askeri darbesinin, 1971 ve 1980 Türkiye askeri darbelerinin, daha birçok benzer darbenin, kanlı Afganistan ve Irak işgallerinin arkasında durmaktadırlar. Irakta ve Afganistanda, Pentagon güçlerinin yanında, AB üyesi devletlerin askeri güçleri de görev yapmaktadırlar... Filipinlerden, Endonezyadan Türkiyeye, Yunanistana, Afrika ve Latin Amerika ülkelerine dek yaşam bulmuş olan faşist ve faşist renkler taşıyan askeri darbelerin, Afganistan ve Irak işgalleri gibi insan haklarını ayaklar altına alan emperyalist saldırganlıkların gerisinde ABD ile birlikte ABnin motoru konumundaki devletlerin durmakta olduğu gün gibi açıktır...
Tüm bunları bir yana koyun, Konya ilinden yaklaşık dört kat daha küçük Kosovanın bağımsızlık ilanını kışkırtan ve bu ABD askeri üssünü bağımsız devlet olarak tanıyan Batının, Abhazya ve Güney Ostya bağımsızlığı karşısında koparttığı gürültüyü ve onyıllardır filen ayrı olan Kuzey Kıbrısı tanımamalarını nasıl açıklamak gerekir acaba? Böyle çifte standartlı emperyalist bir güç, Türkiye Cumhuriyeti gibi orta gelişmişlikteki tamamen farklı bir tarihe ve kültüre sahip bir ülkeyi eşit üye olarak içine alırmı? Bazı sermaye guruplarının yararları dışında Türkiye Cumhuriyeti toplumunun ezici çoğunluğunun yararları böyle emperyalist bir gücün yararları ile örtüşebilirmi? Ve Türkiye Kafkaslarda sözkonusu gücün izinde yürüyerek kendi halkının asıl çoğunluğunun yararlarını savunabilirmi?
Yine Hitlerin gerçekleşmeyen düşlerine ve bu düşleri miras alan Washingtonun dünya egemenliği planlarına kısaca gözatalım... Balkanlar ile birlikte Irakta zaten egemen olan ABD, eğer Kafkaslar ve Ukrayna üzerinde istediği egemenliği kurabilir ve İranı da düşürebilirse, -daha önce de belirtmiş olduğum gibi- Türkiye Cumhuriyeti, günümüzdeki pazarlık gücünü de yitirecek, gerçek bir köle devlet haline dönüşecektir. Bu gerçeklerin ışığında Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin, Kafkaslarda hesapsızca ABD yandaşı politikalar izlemeye çalışmalarını anlayabilmek kolay değildir... ABDye yönelik tüm askeri, teknolojik, ve ekonomik bağımlılıklarına karşın Türkiyeyi yönetenlerin bu politikalarını anlayabilmek kolay değildir. Çünkü, tüm bağımlılıklarına karşın yine de ve halen Türkiyenin bağımsız manevra yapabilme olanakları vardır. Fakat eğer ABD tek egemen haline gelirse, Türkiye sözkonusu manevra olanaklarından tamamen yoksun kalacaktır...
Kısacası ve görülebildiği kadarıyla, Türkiyeyi yönetenler, daha baştan, dünyadaki değişimi, ülkelerinin olanaklarını ve potansiyellerini doğru hesaplayarak yönlerini tesbit edememişlerdir. Esen rüzgara -ve satınalınmışlık ölçülerine- göre gündelik politikalarla durumu kurtarmaya çalışırlarken, tamamen edilgen bir duruma sürüklenmişlerdir. Onlar, günümüzde yaşanmakta olan kriz sürecinde olduğu gibi, hiçbirtarafa yaranamaz bir şaşkınlığın içinde zikzaklar çizmektedirler. Olayları gerisinden izlemeye çalışırlarken, ABDnin aldatmacalarına alet olmaktadırlar. Gerçekdışı ve pratikte yapmakta oldukları ile çelişen önerilerle, başında oldukları ülkenin değil ama, mevcut politik iktidarın durumunu kurtarmaya yönelik bir dostlar alışverişte görsün oyunu içine sürüklenmektedirler...
Türkiyeyi yönetenler, biryandan Montrö Anlaşmasını deldirtme ve dolayısıyla gerilimin katlanarak büyümesine neden olma yolunda adımlar atarlarken, diğer yandan bu yapmakta olduklarıyla tamamen çelişkili biçimde biraraya gelemeyecek güçleri (Rusya-Gürcistan, ve Azerbeycan-Ermenistan gibi devletleri) sözde biraraya getirmeye yönelik bir Kafkas Paktı veya Kafkasya İşbirliği ve İstikrar Platformu gibi önerilerle ortaya çıkmakta, olmayacak duaya amin demektedirler.. Tonajları anlaşma kurallarına şimdilik uyuyor olsa bile, Karadenizden Baltık kıyısındaki St. (Aziz) Petersburgu vurabilecek kadar, 2500 km menzilli ve nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip Tomahawk güdümlü füzeleri taşıyan ABD ve NATO savaş gemilerinin Karadenize geçişlerine kriz anında izin vererek Rusya Federasyonunu ürkütüp karşılarına alırlarken, diğer yandan olamayacak olan sözkonusu sanal pakta Rusya Federasyonunu da dahil ederek, sadece ABD kuklası Gürcistan yönetimini değil, aynızamanda Washingtonu da şaşırtmaktadırlar. Şüphesiz tüm bu yapılanları zamanı geçmiş bir 1 Nisan şakası olarak görebilmekte mümkündür ama, uluslararası ilişkilerde şakanın yerinin olmadığı bellidir. (Montrö Anlaşması ve Karadeniz'de yaşanan gerilim için bak: Günümüzün bilimsel-teknolojik gelişmelerinin ışığında Montrö anlaşması üzerine yeniden düşünmek)
Çok bilmiş sağcı veya solcu etiketli fırıldakçı politikacıların kürsülerde demagoji yaparlarken, birbirlerini aşağılama, kötüleme amacıyla, Makyevelist olarak suçluyor olmalarına karşın, sığlıkları ölçüsünde aynı tiplerin Makyevelizmi bir kötüleme aracı olarak kullanıyor olmalarına karşın, -daha İsadan çok öncelere giden Çin politik edebiyatını hesaba katılmazsa- Nikkolo Makyevelli (Niccolò Machiavelli, 1469- 1527), Batı kültürü içinde ve henüz sosyoloji bilimsel bir disiplin olarak doğmadan, politika ve politik süreçler üzerine ilk ciddi bilimsel çalışmayı yapan, ve birçok eksikliklerine karşın çok önemli politik önermeleri olan büyük bir beyindir. Prens (Il principe, 1513) adlı politika klasiğinde Makyevelli, özet olarak, önemli politik çatışmalar karşısında tarafsız kalmanın kaybettireceğini, doğru biçimde taraf tutmanın ise kazandıracağını birtakım örneklerle açıklar...
Bu satırları yazana göre de, tarafsızlık aslında insiyatifsiz olarak ve ahmakca bir taraf tutmaktır ve aynen Makyevellinin ifade etmiş olduğu gibi böyle bir ahmaklık sadece kaybettirir... Böylesi bir yanlış, sadece devletlere değil, sınıf mücadelesi arenasında toplumsal sınıflara da kaybettirir. Tüm ahmakça veya bilinçli yakıştırma çabalarına karşın ekstrem sol guruplarla, kitlelerden kopuk terör gurupçukları ile uzaktan yakından bağı olmayan ve bunlara şiddetle karşı olan Leninde, politik bir deha olarak, politize olabilmesi ve iktidara yürüyebilmesi için işçi sınıfının toplumdaki hertürlü haksızlığa karşı çıkması, yani kendisini doğrudan ilgilendirmez gözüken sorunlarda da taraf olması gerektiğini, söyler...
Biryandan NATO üyesi iken ve 2000 yılının başından beri Gürcistan ordusunu eğitip silahlandırırken, Ağustos 2008de başlayan Kafkasya- Gürcistan merkezli krizi karşısında Türkiye Cumhuriyetinin dışpolitikasının şaşkın zikzaklı tavrı, kolay anlaşılabilir bir durum değildir... Doğru, Türkiyenin yüzde yüz ABD politikalarına angeje oluyor gözükmesi bölgede Rusya Federasyonu ve İran ile gelişmekte olan karmaşık ve taraflar için yararlı ilişkilerini darbeler ama, diğer yandan Türkiye Cumhuriyeti açısından büyük bir kazanım olan Montröyü deldirme yolunda atılmış bazı adımlar, Tomahawk güdümlü füzeleri taşıyan ABD ve NATO savaş gemilerinin krizin en derinleştiği anda -insani yardım yalanının gerisine gizlenilerek- Karadenize bırakılmaları, Türkiyenin ilk ifade edilen tutumu ile çelişir. Eğer Gürcistana yollanmak istenen gerçekten insani yardım ise, bunları sivil gemilerle de yollamak mümkündür. Montrönün geçerliliğini yitirmesi, sadece Rusya Federasyonuna değil, ondan çok daha fazla Türkiyeye zarar verir, Türkiyenin elindeki en önemli egemenlik alanlarından ve pazarlık kozlarından biri yokolur...
Montröye taraf olmayan ve boğazlardan geçirmek istediği 70 bin tonluk iki askeri hastahane gemisi ile Montrö anlaşmasını delmek, geçersiz kılmak, ve donanması ile Karadenize yerleşmek istediğini açıkça belli eden ABDye bu konularda yardımcı olmak, sadece ve sadece Türkiye toplumunun yararlarına ihaneti anlamına gelir. Sonuçta, olumlu biçimde sözkonusu 70 bin tonluk gemilere izin verilmemiş olmasına karşın, Karadenizden Baltık kıyısındaki St. (Aziz) Petersburgu bile vurabilecek Tomahawk güdümlü füzeleri taşıyan daha düşük tonajlı savaş gemilerinin geçişlerine izin vermek, anlaşmanın kurallarına uygun tonajda olsalar bile bu savaş gemilerine izin vermek, Kafkas Paktı veya Kafkasya İşbirliği ve İstikrar Platformu adlı barışcı projeler ile yüzde yüz çelişir. Sözkonusu tavır, Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!, dedirtecek biçimde taraflar üzerinde güvensizliğe neden olur. Bu tavır, sözkonusu gerilimde akıllıca ve güven verici biçimde taraf tutmak değil, sadece ve sadece şaşkınlık, insiyatifi yitirmek, egemenlik haklarından adım adım vazgeçmek anlamına gelir...
Yok eğer Türkiye yönetimi bu tip izinleri ile ABDye ve NATOya yaranabileceğini sanıyorsa, yanlış yapmaktadır. Bunun yanlışlığının en büyük kanıtı, 1952 yılından beri NATOya üye olan, üye olabilmek için binlerce kilometre öte de, Korede ABD egemen sınıfları için Anadolu çocuklarının kanını akıtan, ve -sözde Batının güvenliği için- ülkesini onyıllardır nükleer bir hedef haline getirmiş olan Türkiyeye AB kapılarında yapılanlardır, kafalarına çuval geçirilen askerlerdir. ABD ve diğer Batı, zamanı gelince, eğer bombalanmasını yararları açısından gerekli bulurlarsa, -geçmişte nekadar yaranılmış olunursa olunsun- hiç gözünün yaşına bakmadan Türkiyeyide bombalarlar...
Montrö Anlaşmasının imzalanmış olduğu yıllardakine benzer biçimde günümüzde yükselen gerilime ve buna bağlı olarak Türkiyenin uluslararası ilişkiler çerçevesinde artan önemine bağlı olarak, ABD gibi büyük güçler, Türkiyeyi kolay kolay karşılarına alamazlar. Türkiyenin askeri-teknolojik ve mali açılardan Batıya tüm bağımlılıklarına karşın, onlar, mevcut koşullarda kendilerini Türkiyeye önemli ölçüde mecbur görmektedirler... Türkiye bu önemini yararına tahvil ederek boğazlar üzerindeki egemenliğini istediği biçimde kullanabilir, hatta biraz daha arttırabilir. Montrö Boğazlar sözleşmesinde yeralmayan güdümlü füzeleri ve nükleer başlıkları öne sürerek, anlaşma maddelerinde yazılı olan tonaj sınırının altında kalmasına karşın nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip füzelerle donatılmış tüm savaş gemilerinin boğazlardan geçişlerini durdurabilir. (ayrıntı için bak: Günümüzün bilimsel-teknolojik gelişmelerinin ışığında Montrö anlaşması üzerine yeniden düşünmek) Ve Türkiye yönetimi, alabileceği doğru tavırla ve tutacağı doğru tarafla, Karadeniz kaynaklı gerilimin düşürülmesine yardımcı olabilir ve bundan da kazançlı çıkar... Fakat Türkiye, Kafkas Paktı veya Kafkasya İşbirliği ve İstikrar Platformu adlı hayali projelerle, yüzüne karşı değil ama, kapalı kapılar arkasında mizah konusu olur ancak...
d- karşılıklı hamleler, tırmanan gerilim ve nereye dek
Zaten 2000 yılının başından itibaren Kafkaslarda tırmandırılan ve zaman zaman durgunlaşan gerilim, Saarkaşvili adlı piyona yaptırılan hamle ile doruğa taşınmış oldu. Şaakaşvilinin 7 Ağustosu 8 Ağustosa bağlayan gece, insanlar uykularındayken silahlarını ateşlemesi, Rusya Federasyonu için bıçağın kemiğe dayanmış olması anlamına gelmekteydi. Sonuçta, varlık yokluk sorunu ile karşı karşıya olduğu duygusuna kapıldığı anlaşılan Moskova, artık -kendi yararları açısından- bukadarına izin veremezdi. Moskovanın egemenleri, vermiş oldukları gibi bir yanıt vermek zorundaydılar. Sözkonusu yanıt, asıl olarak ABDye, NATOya verilmiş bir yanıttır ve süreç devametmektedir...
Kafkaslarda sürmekte olan kavganın ve Rusya Federasyonunun Gürcistana yönelik alabildiğine sert tepkisinin daha farklı nedenleri ve boyutları da vardır şüphesiz...
Buzullar erir ve dünyanın büyük kısmı doğal bir felakete sürüklenirken, kuzey yarımküresinin kuzeyinde kalan büyük güçler, önlerine açılan yeni zenginliklerin paylaşımı için bilek güreşine şimdiden başlamışlardır. Bilindiği gibi, Kuzey Kutbu coğrafyasında zengin petrol ve doğal gaz yatakları bulunduğu söylenmektedir...
Onlar, başta ABD ve Rusya Federasyonu yönetimleri, eriyen buzulların güneylerinde yaratacağı felaketlere gözlerini kapatırlarken, kuzey yarımküresindeki ticaret yollarının kısalacağı, taşıma masraflarının düşeceği, ve Kuzey Kutbunda bulunan zenginlikleri çıkartma işinin maliyetinin ucuzlayacağı hesabını yaparak sevinmektedirler. Kuzey Kutbunun zenginlikleri ve ayrıca buzların yokolmaları ile birlikte açılacak yeni ticaret yollar üzerinde şimdiden egemenlik kurma yarışına girişmişlerdir... Buzullar eriyince, Kuzey Kutbu yolu ticaret gemilerine açılacaktır. Kuzey Kutbu üzerinden İskandinavyaya ve Avrupa limanlarına ulaşım kolaylaşacağı gibi, Yaklaşık 30ncu paralelin kuzeyinden itibaren Asya-Avrupa kıtalarının bütünü olan Avrasyanın kuzey kıyılarından Kuzey Amerikanın doğu kıyılarına olan yol da kısalacaktır... Sonuçta, Gürcistan üzerinden başlayacak bir Rusya gerilemesi, tüm bu kullanıma açılma yolunda olan yeni doğal zenginliklerin Rusya Federasyonu için bir düş olması anlamına gelmektedir.
Rusyanın refleksleri ve gücü -Saakaşvili aygıtı aracılığıyla- yoklanır ve meyvalarını W. Bush yönetiminin toplaması hesaplanan uluslararası bir gerilim kışkırtılırken, başta Osset ve Gürcü halkları olmak üzere tüm Kafkas halkları basit birer kobay gibi kullanılmışlardır...
Nazi düşünce sistemine özgü olan insanların kobay olarak kullanılmaları işinin değişik yolları vardır şüphesiz ve bunu demokrat maskesi ile sahneye sürülmüş bir piyona yaptırmak ta mümkündür. Sözkonusu deney, bir anda kontrol dışına çıkabilecek ve ateşi sadece tüm Kafkasları değil, çok daha geniş bir alanı kapsayabilecek tehlikeler de içermektedir... Rusya Federasyonunun nükleer başlıklar taşıyabilen binlerce kıtalararası füzeye sahibolduğu gerçeği de hesaba katılırsa, bizzat ABDnin kendisini de yakabilecek bu yangından kimsenin korunamayacağı düşünülebilir. Ve zaten Moskova, bu gücünü Washingtona hatırlatmakta gecikmemiştir...
Washhingtonda egemen bazı çevrelerce yapılan hesapların ötesinde, denenen, sadece Rusya Federasyonu değil, aynızamanda bizzat ABD dışpolitikası, ABDnin yaptırım gücü olmuştur. Denenen, NATOnun bütünlüğü olmuştur ve bu konudaki deneme süreci devametmektedir... Denenen, AB üyelerinin ABDnin safında bir bütün olarak ortak tavır alıp alamayacakları sorunu olmuştur. Denenen, bölgenin ve dünyanın tüm önemli güç merkezleri, ve yine şüphesiz Birleşmiş Milletler olmuştur... Denenen, Birleşik Devletler Topluluğu (CIS) üyesi devletler ve Şanghay İşbirliği Örgütü olmuştur...
Karşılıklı güç gösterilileri ile deneme süreci tehlikleli biçimde tırmandırılmaktadır. Tehlikeli biçimde, çünkü, belirli hedeflere yönelik olarak insan iradesi ile planlı biçimde başlatılan bir süreç, başladıktan sonra, çok yönlü etkiler altında kendisini başlatmış olan iradenin gücünü ve denetimini aşar ve bu iradenin yeniden ve yeniden biçimlenmesi yönünde etkili olmaya başlar. Yani bir başka ifadeyle, insan oğlunun üretmiş olduğu herşeyin, ardından yine insan oğlunu kendisine bağımlı kılması, kendisine tutsak etmesi gibi, bu süreç te kendisini başlatanları tutsak alır ve aynı nedenle denetim dışına çıkarak tehlikeli olmaya başlar...
Tam ABD seçimleri öncesi -ve anlaşıldığı kadarıyla aynızamanda seçim sürecini de Cumhuriyetçi Parti yararına etkileme amacıyla- kışkırtılmış olan gerilim, Polonyanın Füze Savunma Sistemi anlaşmasını imzalatması ile doruğa tırmandırılmıştır. Şüphesiz tırmandırtılan gerilimin asıl nedeni, ABDde başlamış olan seçim sürecini etkilemek değildir ama, zamanlama olarak bunun da araya sokulmuş olduğu gözükmektedir. Asıl neden, seçimleri etkilemek gibi ufak işleri aşacak kadar büyüktür ve kökleri derinlerde olan süreç aslında bir yıl önce, W. Bush yönetiminin -sahte İran bahanesine sarılarak- Füze Kalkanı projesini sahneye sürmesi ile başlatılmıştır...
Rusya Federasyonunun buna, ABD füze sisteminin Polonyaya yerleştirilmesi işine yanıtı, Baltık Filosunu nükleer başlıklı füzelerle donatacağını duyurmak olmuştur. Yine Rusya Federasyonu, eski Sovyet Cumhuriyeti ve yeni Birleşik Devletler Topluluğu üyesi Beyaz Rusya (Belarus) ile ortak bir Füze Savunma sistemi oluşturmak için masa başına oturmuştur. Ayrıca Rusya federasyonu, NATO ile olan tüm işbirliğini dondurmuştur...
Saakaşvili kullanılarak alevlendirilen gerilim, zaten şekillenmekte olan yeni bloklaşmanın erken biçimde su yüzüne çıkmasına, veya kristalize olmaya başlamasına yolaçmıştır. Bu gelişme, görüldüğü kadarıyla, halen askeri teknolojik üstünlüğünü koruduğuna inanan, bu üstünlüğünü politik arenada yararına çevirmeyi hesaplayan, ve potansiyel rakiplerini aşırı askeri harcamalarla zayıflarmayı düşünen, NATO ve AB üzerindeki hegemonyasını güçlendirmeyi planlayan Washington tarafından istenerek başlatılmıştır.
Füze Savunma Sistemi veya Füze Kalkanı adlı Pentagon projesinin imza sürecini hızlandırması ve AB ile Rusya Federasyonu arasında gelişmekte olan ilişkileri ve ayrıca NATO üyesi Türkiye ile Rusya Federasyonu ilişkilerini frenlemesi açısından W. Bush yönetimine bazı avantajlar sağlamış olmakla birlikte, sürmekte olan bu gerilim, şimdilik, Gürcistanın filen bölünmesi ile, -zaten iflas sürecine girmiş olan- Büyük Ortadoğu Projesinin bir yara daha almasına ve ABDnin Birleşik Devletler Topluluğuna ve Rusya Federasyonuna yönelik olarak Kafkasyadan başlatmak istediği çözülme sürecinin başarısızlığına yolaçmıştır...
Yeniden yakın geçmişe dönecek olursak.... Almanyanın elini-kolunu bağlamış ve Alamanyada aşırı milliyetçi akımları kışkırtarak Nazi Partisinin iktidara yürümesinde ve yeni bir dünya savaşının tohumlarının atılmasında önemli rol oynamış olan Versay (Versailles) Barışı (28 Haziran 1919; yürürlüğe girmesi, 10 Ocak 1920), 1933 yılında iktidara gelmiş olan Nazi Partisi tarafından 1935 yılında tanınmayacaktı. Almanyayı hızla silahlanma sürecine sokan, yeni bir egemenlik mücadelesine hazırlanan, ve dünyanın gerçek efendisi olduğu yalanları ile Alman halkını doktrine eden Nazi Partisi, Versay Barışını tanımadığını ilanetmesinin ardından, 1936 yılında da, -Belçika ve Fransayı yeni bir Alman saldırısından korumak amacıyla Londranın insiyatifinde şekillendirilmiş olan- Lokarno (Locarno) Anlaşmasını (1 Aralık 1925) tanımadığını da ilanedecekti. Zaten Almanyanın doğu sınırları için, Polonyanın ve Çekoslavakyanın korunmaları için benzer bir anlaşma yoktu... Artık tüm muhalefeti yoketmiş, Yahudi asıllılarla birlikte komünistleri, sosyalistleri, ve demokratik düşünceli tüm aydınları toplama-izalasyon-yoketme kamplarına doldurmaya başlamış olan Nazi Almanyasının, yeni bir dünya savaşı için hızla silahlanmakta olduğu anlaşılmıştı...
Dünyada gerilimin hızla yükselmeye ve bloklaşmaların kesin biçimde kristalize olmaya başladığı bu süreç içinde, Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası önemini daha da artmıştı... Anlaşıldığı kadarıyla, o dönemin Türkiye Cumhuriyeti yönetimi ve ülkenin Dışişleri Bakanlığı, günümüzde olana göre çok daha aydın ve işinde uzman başlara sahipti. Gelişmekte olan yeni uluslararası koşulların doğru değerlendirilmesinin bir sonucu olarak, ve -güvenliği açısından boğazların önemini çok iyi bilen- Sovyetler Birliğinden de alınan destek sonucu, 20 Temmuz 1936da, İsviçrenin Montrö kentinde imzalan 29 maddelik yeni Boğazlar Sözleşmesi ile Türkiye, Çanakkale ve İstanbul Boğazları üzerinde gerçek anlamıyla egemen olacaktı.
Karadenize kıyısı olan Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Sovyetler Birliği gibi ülkelerin yanında Büyük Britanya (İngiltere), Avustralya, Fransa, Japonya, Yunanistan ve Yugoslavya tarafından imzalanmış olan Montrö Anlaşması veya Montrö Boğazlar Sözleşmesi, aslında, 24 Temmuz 1923 günü imzalanmış olan Lozan Barış Anlaşmasının 23ncü maddesinde yeralan ve Türkiye ile birlikte Karadenize kıyısı olan diğer ülkelerin güvenlikleri açısından büyük eksiklikler içeren Boğazlar Sözleşmesinin yerini almak üzere imzalanmıştı.
Türkiyeye boğazlar üzerinde egemenlik tanıyacak biçimde kaleme alınmış olan bu yeni sözleşme, karadenize kıyısı olan taraflara, her beş yılda bir, yapılmış olan sözleşmenin bazı maddelerinin değiştirilip yenilenmesi için öneriler getirme hakkını tanımaktadır. Hem ticaret gemileri, hem savaş gemileri, hem denizaltılar ve hem de gemilerle taşınan uçaklar konusunda birçok ayrıntı içeren anlaşma, -o tarihte henüz bilinmemesi nedeniyle- füzeler ve nükleer başlıklar hakkında herhangi bir madde içermemektedir şüphesiz... Anlaşma, boğazlardan geçiş yapacak yabancı savaş gemilerin tonajlarının 15 bin tonu aşamayacağını, toplam tonajın 30 bin tonu aşamıyacağını, ve bunun en çok 45 bin tona dek arttırılabileceğini belirtmektedir. Ve geçişine için verilen gemilerin sayıları, ve bunların Karadenizde kalış süreleri ile ilgili daha birçok ayrıntı anlaşmanın maddeleri içinde saklıdır... (ayrıntı için bak: Günümüzün bilimsel-teknolojik gelişmelerinin ışığında Montrö anlaşması üzerine yeniden düşünmek)
O yıllarda Sovyetler Birliğini oluşturan cumhuriyetlerden biri olması nedeniyle Gürcistan, sözkonusu anlaşmanın tarafı olmadığı gibi, ABDde bu anlaşmanın tarafı değildir... Günümüzde -1949 doğumlu- NATOya girebilmek için çaba sarfeden Washington kuklası Gürcistan yönetimi, Güney Ossetyaya yönelik saldırısı ile başlatmış olduğu uluslararası gerilimin bir sonucu olarak, Washingtonda kendisini kullanmakta olan klikle birlikte, ABD savaş gemilerini ve yine NATO deniz gücünü Karadenize davet etmeyi ve artık Montrö anlaşmasını geçersiz hale getirmeyi önceden planlamıştır. Böylesi bir komplo, ancak, -askeri teknolojileri de içeren birçok iplikle- ABDye, ve ayrıca ABD merkezli Dünya Bankası ve IMF gibi mali kuruluşlara bağlanmış olan, ve Gürcistanın silahlanmasına yardımcı olan Türkiye yönetiminin baskı altına alınması sonucu, Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu arasındaki ilişkilerin bozulması ile gerçekleşebilir. Krizden beklenen sonuçlardan biri de, Montrö sözleşmesini geçersiz hale getirecek biçimde Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyetinin arasını açmaktır.
Bazı Batı servislerinin yetiştirmesi ve ithal malı Saakaşvili, Batı, NATO, bize yardım etmeyecekte kime yardım edecek? gibisinden boyunu aşan kerametler yumurtlarken, sadece Türkiyenin değil, Tüm Batının Rusya Federasyonu ile uzlaşmaz biçimde karşı karşıya geldiği bir ahmaklığı, tehlikeli bir dünyayı düşlemektedir. Fakat böylesi bir durum okadar kolay değildir ve Batı Avrupanın büyük güçleri de -başta enerji gereksinimleri olmak üzere- birçok açıdan Rusya Federasyonunun ortaklığına muhtaçtırlar... Batının ekonomik ilerlemesi, Rusya Federasyonu ile, Doğu toplumları ile kurabileceği daha ileri işbirliğine bağlıdır...
Halen emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin temel motivasyonunun azami kâr yasası olmasına ve yine bu yasa ile birlikte eşitsiz sürmekte olan gelişmenin yeni büyük paylaşım savaşlarını kışkırtıyor olmasına, ve bir nükleer savaş tehdidinin halen varolmasına karşın, II. Dünya Savaşının olağanüstü yıkımını yaşamış olan ulusların, sonuçları bu yıkımı da fersah fersah aşabilecek olan yeni bir uluslararası çatışmayı, dünyayı hamam böcekleri cennetine çevirebilecek bir çatışmayı göze alabileceklerini düşünmek pek akıllıca değildir herhalde. Ayrıca Karl Marksın bir asrı aşkın süre önce öngörmüş olduğu gibi, -birtakım bölgesel savaşları saymazsak- hızla gelişen askeri teknolojiler, giderek, büyük uluslararası savaşların olabilirliklerini sıfırlamaktadırlar. Böyle birşeyi, ancak, Durdurun dünyayı inecek var! diyebilecek kadar umudunu yitirmiş, ve kendisi ile birlikte tüm canlıları yoketmeyi planlamış hastalıklı beyinler göze alabilirler. Tabii güçleri, ve olanakları varsa...
Karadenize girişlerine izin verilen -sayıları ve tonajları günlük basında ayrıntılı olarak yazılı- ABD ve NATO savaş gemileri, sadece Batı ile Rusya Federasyonu arasında olan gerilimi yükseltmekle kalmamış, aynızamanda Ankara ile Moskova arasında da daha sınırlı bir gerilime neden olmuştur. İngilizce yayınlanan Pravda.Runun 27 Ağustos 2008 tarihli sayısındaki NATOs navy delivers weapons to Georgia under the guise on humanitarian aid başlıklı habere göre, anlaşılmış olacağı gibi Rusya, -Rus askeri güçlerinin denetimindeki çok daha büyük ve elverişli Poti limanına yanaşamadıkları için- Batum limanına yanaşmış olan ABD askeri gemilerinin insani yardım adı altında Gürcistanı silahlandırdığını iddia etmektedir. Yine aynı habere göre, Batum limanına gelmiş olan ABD Donanması destroyeri USS McFaul, güvertesinde yaklaşık 50 Tomahawk güdümlü füzesi taşımaktadır. Kara hedeflerini vurmaya yönelik sözkonusu güdümlü füzeler, nükleer başlıklarla donatılmışlardır. Karadenize girmiş olan diğer NATO gemileri ise, yine gemilere yönelik 64 Harpoon füzesi ve yaklaşık sekiz helikopter taşımaktadırlar. (ayrıntı için bak: Günümüzün bilimsel-teknolojik gelişmelerinin ışığında Montrö anlaşması üzerine yeniden düşünmek)
Seçim arifesindeki W. Bush iktidarının geriye adım atmadığını göstermek, gerilimi seçim zaferine dönüştürebilmek, ve kanatları altında gözüken değişik boylardaki sözde ortak ve satalitlerine cesaret vererek öncülüğünü koruyabilmek için tırmandırttığı gerilime Rusya Federasyonunun yanıtı, ABDnin Füze Kalkanı denen sisteminin göremeyeceği yeni kıtalararası bir füze denemesini başarı ile gerçekleştirmek olmuştur. Yine Rusya Federasyonunun çağrısı ile, -Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan gibi ülkelerin asil, Moğolistan, Pakistan, Hindistan ve İran gibi ülkelerin ise gözlemci statüsünde oldukları- Şanghay İşbirliği Örgütü 28- 29 Ağustos 2008 günü Tacikistanın başkenti Duşanbede toplanmıştır. Toplantıdan Rusya Federasyonunun Kafkaslarda atmış olduğu adıma tam bir destek çıkmış olsa da, sözkonusu üye ve gözlemci ülkeler henüz -Rusya gibi- Güney Ossetyanın ve Abhazyanın bağımsızlıklarını tanımamışlardır. Çünkü, başta Çin Halk Cumhuriyeti olmak üzere bu devletlerin kendi etnik ve dini sorunları vardır...
Yakın zamana dek Rusya Federasyonunun devlet başkanı ve günümüzde de aynı ülkenin başbakanı olan Putin, Şanghay İşbirliği Örgütünü, daha baştan beri -Varşova Paktı benzeri- bir askeri pakta dönüştürme çabası içinde olsa da, şimdilik bu konuda da bir adım atılmadığı gibi, İranın asil üyeliği konusu da ertelenmiştir... Bu satırları yazanın düşüncesine göre tüm bunlar, Şanghay İşbirliği Örgütü üyelerinin yüzde yüz bir görüş birliği içinde olup olamamalarının ötesinde, Washingtona verilen yanıtın sınırlarının doğru tesbit edildiğinin göstergeleridir. Çünkü, gerilimi yükseltmek ve bu gerilimden yararlanarak çelişkilerle dolu Batı Avrupa ve NATO üzerindeki hegemonyasını güçlendirmek ve sorunların çözümünü güçlü olduğu askeri platformlara çekmek isteyen bizzat Washingtonun kendisidir. Tepkiler bir sınırda tutularak, ABDnin diğer Batı ve NATO üzerindeki etkileri zayıflatılmak istenmiştir. Ve aslında süreç içinde ABDnin denetimi yitireceği açıktır... Aynı toplantıya Afganistan Başkanı Karzainin davet edilmiş olması da, sözkonusu politikanı bir uzantısı olarak gözükmektedir...
Rusya Federasyonunu cezalandırmaktan sözeden AB dönem başkanı Fransanın dışişleri bakanının aldığı sert ve aşağılayıcı yanıt ve bu yanıt karşısında yaptığı patinaj, tüm bunların dost avutmaya yönelik gevezelikler olduğunu göstermiştir. Diğer yandan, Rusya Federasyonunu da aralarına alarak G-8 adını almış olan G-7 ülkelerinin, bu zenginler kulübünün Rusya Federasyonunu kınamaları da, herhangi yaptırım gücü olmayan bir gösteriden başka birşey değildir. Çünkü, günümüzde halen asıl olarak fosil enerjilere bağımlı olan gelişmiş endüstri ülkeleri, Rusyaya muhtaçtırlar. Bu ülkeleri petrol ve doğal gaz gereksinimlerinin çok önemli kısmı Rusya Federasyonu tarafından karşılanmakta olduğu gibi, yine Rusya ve İran birlikte Kafkaslarda, Orta Asyada ve Ortadoğuda bulunan enerji kaynaklarını bu gelişmiş ülkelere haram edecek kapasiteye sahiptirler...
ABD tarafından kışkırtılıp büyütülen gerilime Rusyanın vermiş olduğu sert yanıt, aslında, gerilimin ileride çok daha fazla büyütülmesinin önünü önceden kestiği gibi, Rusya Federasyonunun değişik ölçülerde etki alanı içinde olan bölgelerde gücünün artmasına da yolaçmıştır... Artık sadece Saakaşvilinin değil, NATOya hemen girebilmek için çırpınan Ukrayna devlet başkanının da politik geleceği büyük bir belirsizliğe sürüklenmektedir...
Pravda.Runun 28 Ağustos tarihli haberine göre, Gürcistan merkezli krizle ilgili olarak, Ukrayna halkının ezici çoğunlu Rusya Federasyonunun politikalarını desteklemektedir. Zaten, Saakaşvilinin yapmış olduğu çıkışa benzer biçimde Ukrayna yönetiminin de Birleşik Devletler Topluluğundan ayrıldığını açıklamaya kalkışmaması, Ukrayna devlet başkanının kan yitirmekte olduğu gerçeğinin göstergelerinden birisidir. Anlaşıldığı kadarıyla artık rüzgar Batıya ters yönden esmeye başlamıştır. Turuncu devrimler olarak adlandırılan Soros Fonu destekli Batı operasyonlarının halklara herhangi bir kazanım getirmediği, sadece sorunları arttırdığı gözüktükçe, yüzler yeniden güçlenip zenginleşmekte olan Doğuya dönmektedir... Zaten aynı nedenle ABD yönetimi bir an önce gerilimi yükselterek insiyatifi yitirmemeye çalışmaktadır ama, tüm bunlar nafile çabalardır...
Geçmişten izler taşımakla birlikte farklı bir dünya düzeninde ve farklı bir kulvar da gelişen bu yeni bloklaşma sürecinde henüz gelecekle ilgili birçok sual işaretleri vardır. Fakat yine de geçmişte ve günümüzde olanlara bakarak ileride olabilecek olanlar üzerine tahminler yürütmeye kalkarsak, yeni bloklaşmanın aynen Washingtonun arzuladığı ve kışkırtığı gibi olmayacağını söyleyebiliriz. Şekillenmekte olanın, geçmişe olana benzer biçimde katı çizgileri olan bir bloklaşma olmayacağını rahatça ifade edebiliriz...
NATOnun kuruluşundan altı yıl sonra, 1 Temmuz 1955 günü Varşova Dostluk, İşbirliği, ve Karşılıklı Yardımlaşma adı ile kurulan ve yine Batıda kısaca Varşova Paktı olarak anılan birliğin 31 Mart 1991 günü resmen dağılmasından sonra da -yeni görev alanları belirlenerek- NATOnun sürdürülmüş ve hatta Rusyayı çembere alacak biçimde sürekli genişletilmiş olması süreci, artık, sadece fiziki sınırlarına değil, aynızamanda düşünsel ve politik hedefleri açısından da sınırlarına dayanmıştır. Halen karşısında benzer bir askeri pakt olmayan bu kuruluşun, sadece ve sadece ABnin motor ülkelerini ABD hegemonyası altında tutma aracı olduğu ve yine aynı örgütün sadece ABDnin yayılmasına hizmet ettiği giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Diğer yandan, giderek karmaşıklaşan ekonomik ilişkileri ile küçülen dünyanın gerçekleri, geçmişte olduğu gibi katı bloklaşmaların olamayacağını, -insiyatifi kaybetmemeye çalışan ABDnin gerilim politikalarına rağmen- gelişen ekonomik süreçlerin Batı Avrupa ile Rusya ve diğer Doğu güçlerini birbirlerine daha çok yaklaştırdığını ve bu sürecin kolayca durdurulamayacağını göstermektedir.
Kısacası, eğer ABD, Pentagon merkezli bir nükleer savaş çılgınlığı yaşanmazsa, toplu bir intihar olayı olmaz ise, yaşanan gelişmeler karşısında ve süreç içinde NATO dağılacaktır. Avrupa Doğuya daha çok yaklaşırken, kendi kabuğuna çekilmeye zorlanan ABD, önemli iç çatışmalara sürüklenecektir. Şüphesiz tüm bu gelişmeler, Avrupa ve Asya kıtalarında da yeni iktidar değişiklikleri getirecektir... Yani, doğa yıkımı dahil sayısız tehlikeye karşın gelecek, okadar umutsuz değildir...
Yusuf Küpeli
30 Ağustos 2008
|