Bir yazı, bir çeviri:

Yusuf Küpeli, Filistin’e bak, kendi geleceğini görmeye çalış (...) Anglo- Amerikan emperyalizminin dünya mali sistemleri üzerinde kurduğu egemenlik ve bunun karşısında diğer baskı altındaki halkların ve ulusların yeterli birleşik kurumlarının bulunmayışı, Filistin halkının ise bu tip kurumlardan tamamen yoksunluğu, mali bağımlılığı, diğer halkı Müslüman ülkelerden, Doğu toplumlarından bu halka yapılan mali yardımların dahi hedeflerine ulaşmasını engellemektedir. Bu acıklı ve acı veren gerçekten çıkartılacak büyük dersler vardır... (...) Irkçı militarist İsrail devletinin şiddet politikalarının ve mali baskılarının altında yokedilmeye, ya diz çökmeye ya da kaçarak topraklarının kalan kısımlarını da terketmeye zorlanan yoksul Filistin halkı, bu kez de zengin emperyalist Batı’nın ekonomik ağır baskıları ile bir iç çatışmaya sürüklenmek istenmektedir... (...) Batı emperyalizminin oyunları ile ilgili olarak Filistin’de yaşanan gerçeğin Batı dünyasından bir aydın tarafından söylenmesi, herhalde benim tarafımdan söylenmesinden daha inandırıcı ve etkili olur. Zaten yazıyı bu nedenle çevirdim.

 +

Olle Svenning, İçsavaşı Batı ısmarladı (...) Filistin toplumunun parçalanan bu birliği, Batı dünyası ve İsrail tarafından birlikte yazılmış bir senaryonun sahnelenmesidir. (...) İsrail’den kaynaklanan şiddet veya İsrail devletinin ambargoları ile birlikte sürüp giden cinayetleri karşısında, Batılı politikacıların hiçbiri en ufacık bir eleştiri kırıntısı dahi seslendirmemektedirler.  Batı’nın Ortadoğu politikası, bilinçli olarak Filistin’de içsavaşı körüklemektedir ve barış çalışmalarını sabote etmektedir. İsveç’te utanç verici biçimde tavrını bu politika ile uyumlu hale getirmektedir.

 

Filistin’e bak, kendi geleceğini görmeye çalış

 

“Batı ülkelerinde halkın sevgilisi olan Binbirgece Masalları’nın kahramanları ‘iyi Müslümanlar’, haydutları ise ‘kötü müslümanlar’ olmaktadır. Eğer bizler Müslüman Alaaddin’i sevebiliyorsak, neden taksi süren Ahmed’i sevemiyelim?” (İsveç İslam kültürünün dergisi Minare’nin şef redaktörü ve şair Mohamed Omar/ Muhammed Ömer- Aftonbladet, 14 Temmuz 2006)

 

Muhammed Ömer’in yukarıdaki cümlelerinin iyi niyeti açıkça ortada. İnsancıl aydınların bunlara bir itirazları olamaz. Buna karşın, malesef yukarıdaki ifade yaşanan gerçeklerden kopuk iyi niyetli bir el uzatma ve insaf dilenme çabasını geçememekte. Bu el açışa, merhamet dileğine, Batı’nın emperyalist merkezlerinden olumlu bir yanıt beklemek ise ham hayalden öteye geçemez...

 

Batı’da Müslüman halklara yönelik olarak gelişmekte olan düşmanlığın kökleri derinlerdedir. Bunun ötesinde sözkonusu düşmanlık, günümüzün emperyalist hedefleri ile bağlantılı olarak bilinçli ve planlı biçimde beslenip kışkırtılmaktadır. Bu ırkçı- faşist saldırıyı geriletebilmek veya yıkabilmek, yukarıdakine benzer yakarışlarla gerçekleşebilecek bir iş değildir. Bu, çokyönlü, çoksesli ve çokdilli karmaşık zor bir mücadeleyi gerekli kılmaktadır. Mücadele, yukarıdakine benzer yakarışların, insaf dileklerinin, iyi niyetli çabaların ötesinde çok daha köklü, aydınlatıcı bir kültürel ve politik savaşımı ve tüm bunların ötesinde pratikte herbakımdan güçlü uluslararası anti- emperyalist bir cephe oluşturabilmeyi gerekli kılmaktadır...

 

Sözkonusu İslam düşmanlığının sacayaklarından biri, yine emperyalist Batı tarafından onyıllardır beslenen köktendinci fanatik “İslami” örgütlenmelerin yarattıkları ürkütücü resim ise, diğeri, kökleri Haçlı seferlerine dek uzanan Batı’nın yaygın talancı kültürü ve bilinçaltı korkularıdır. Alabildiğine saldırgan bir talancılıkla ve suçluluk duygularıyla birlikte gelişen Batılı bilinçaltı korkuları, hem çalmayı ve hem de çalınan malı sahiplenmeyi, kendine maletmeyi, bu malediş sürecinde köklerinden kopartmayı ve asıl sahibini aşağılayan bir ırkçılık geliştirmeyi gerekli kılmaktadır- aslında benzer eğilimler diğer toplumların üst sınıflarında da mevcuttur. Batı’nın egemen güçlerinin üretikleri kültür de bundan başka birşey değildir. Sonuçta Batı’da sevilen “Alaaddin”, Arap- Müslüman dünyasının kahramanı olmaktan çıkartılmış, bir Batılı, Amerikalı hırsız- serüvenci haline getirilmiş olan düzmece bir “Alaaddin”dir.

 

Batılı halkların günümüzün hızlandırılmış yaşam tarzları içinde Binbirgece Masalları’nın orjinallerini düşünerek okuma olanakları ve zamanları yoktur. Batı’nın sinema endüstrisi tarafından Batılı toplumlara “Binbirgece Masalları” olarak sunulan, özlerinden tamamen kopartılmış, ve Batı’nın saldırgan soyguncu eylem kültürüyle harmanlanarak yeniden üretilmiş Hollywood yapımı filmler veya çizgi filmlerdir. Walt Disney yapımı çizgi film Alaaddin’in ve aynı masalın diğer kahramanlarının, hatta şişeden çıkan Cin’in, artık Doğu kültürüyle, Arap ve İslam kültürüyle -bir ölçüde giysileri dışında- en ufacık bir yakınlığı bile yoktur. Burada Batılı insanlara sevdirilen, köklerinden kopartılarak en kötü biçimiyle Batılılaştırılmış tiplerdir. Sözkonusu yapımlarda yeniden sunulan, Batı’nın insancıllıktan uzak en alt kültürleriyle uyumlanmış, ırkçı içerikli Hollywood yapımlarının duyarsız şımarık hırsız aksiyon kahramanlarına benzetilmiş uydurma züppe bir “Alaaddin”den başka birşey değildir. Kısacası, Binbirgece Masalları’nı gerçekten tanıyıp seven sınırlı sayıda Batılı aydını ve yine Batı’nın -artık birkenera itilip yeni nesillere unutturulmuş olan- zengin insancıl edebiyatını biryana koyacak olursak, günümüzde Batı’da sevdirilmeye çalışılan “Alaaddin”, emperyalist Batı’nın en güçlü mali- sermaye çevrelerin yaymaya çalıştıkları yozlaştırıcı kültürün kahramanından biri haline getirilmiş olan özünden kopuk çizgi film tipidir. Sevilen o “Alaaddin”, talancı emperyalist Batı’nın kendisinden başka birşey değildir. O nedenle zaten, “Eğer bizler Müslüman Alaaddin’i sevebiliyorsak, neden taksi süren Ahmed’i sevemiyelim?”, gibisinden iyi niyetli yumuşak yakarmalar, Batılı insanların çoğunluğu için bir anlam ifade etmemektedir.         

 

 

İslam düşmanlığının en güçlü üçüncü sacayağı ise, Batı’nın mali- sermaye çevrelerinin güncel emperyalist yararlarının gereklilikleridir... Kökleri İncil’e uzanan ve Batı’da yaklaşık iki bin yıllık bir geçmişi olan antisemitizm hastalığından daha tehlikeli bir Müslüman ve özellikle Arap düşmanlığının günümüzde başını alıp gitmiş olmasının başlıca nedeni, Müslüman halkların talan edilecek zengin fosil enerji yatakları üzerinde yaşıyor olmaları ile bağlantılıdır. Müslüman halkların -talan edilmesi düşünülen- en değerli zenginlikler üzerinde yaşıyor olmaları ve diğer yandan vahşi emperyalist talan nedeniyle artan ölçülerde yoksullaşan ülkelerden gelen göçün durdurulabilmesi amaçlarıyla emperyalist Batı’da ırkçı ve faşist örgütlenmeler kışkırtılıp beslenmektedir. Bu tip ırkçı- faşist örgütlenmeler, mali- sermaye güçlerinin görünmez destekleri ile ve devletlerin hayırhah gözyummaları ile Batılı gençler arasında geçmişe göre güç kazanarak yayılıp güçlenmektedirler. Bu iki gerçek, talanı sürdürme ve talan edilen coğrafyalardan gelen göçü durdurma çabaları birbirlerinden soyutlanamayacakları gibi, yine aynı iki gerçek Batı’nın mali- sermaye güçlerinin ve onların politikacılarının Müslüman halklara yönelik olarak ürettikleri düşmanlık olgusundan da soyutlanamaz. Yani açıkçası, Batı toplumlarında gelişmekte olan İslam düşmanlığının üçüncü güçlü sacayağı, Müslüman toplulukların talan edilmesi gereken zenginliklerine yönelik açgözlü emperyalist hesaplardır, ve soyuldukça yoksullaşan bu insanların Batı’ya göçlerini engelleyebilme çabasıdır...

 

Bir başka ifadeyle tekrarlamak gerekirse, Batı’da varolan ırkçı faşist örgütlenmelerin Müslüman azınlıklara yönelik saldırganlıkları, bazı büyük uluslarüstü tekellerin, askeri endüstri komplekslerin, petrole dayalı alabildiğine yaygın endüstrileri denetleyen mali- sermaye güçlerinin kazanç hırslarından soyutlanamaz. Batıda büyüyen İslam düşmanlığı, enerji tekellerinin kullandıkları “liberal” maskeli politik iktidar merkezlerinin hesaplarından soyutlanarak ele alınamaz. Tek kelimeyle, Batı’da gelişen İslam düşmanlığı, rasgele bir olay olmanın çok ötesindedir. Bu düşmanlığın tarihi kültürel kökleri olduğu kadar, aynızamanda sözkonusu düşmanlık emperyalist merkezler tarafından da bilinçli olarak kışkırtılmaktadır. Tüm bu nedenlerle, “Eğer bizler Müslüman Alaaddin’i sevebiliyorsak, neden taksi süren Ahmed’i sevemiyelim?”, gibisinden iyi niyetli yumuşak yakarmalarla sözkonusu düşmanlığı geriletmeye, yoketmeye olanak yoktur. Bu zor ve karmaşık sorunu çözebilmek için çok güçlü bir politik- kültürel mücadele ve pratikte güçlü bir uluslararası anti- emperyalist dayanışma gerekmektedir.

 

Alaaddin’in Batı’da sevilip sevilmemesinin ötesinde, herkesin bildiği gibi modern Batı edebiyatının, çağdaş romanın temellerinde Bimbirgece Masalları ve diğer bazı ölmez Doğu ve İslam klasikleri durmaktadır. Ne bu gerçek ve ne de matamatikten astronomiye, kimyadan tıp bilimine dek Batı aydınlanmasında Doğu’nun ve özellikle Ortadoğu’nun İslam dünyasının ürünlerinin durduğu gerçeği, Filistin halkının ve Irak halkının yaşamakta oldukları trajedileri engellemeye yetmemektedir... Acımasız açgözlü emperyalist sömürü mekanizmalarının dişlileri arasında öğütülen, yokedilen, derin acılara mahkum edilen Müslüman halkların çığlıklarını Batılı halklara duyurabilmek için bilinçli, güçlü, aydınlatıcı, birleşik çokyönlü bir kampanya gerekmektedir. Öncelikle Batılı halkların ve diğer dünya halklarının kulaklarına dökülmüş emperyalist kurşunu eritip atacak, renkli düşler yayan gözbağlarını parçalayacak yeni güçlü sesler ve gerçek resimler gerekmektedir. Tüm halkların gerçek yararlarının ortak olduğunu, ortak düşmanın ise emperyalist güçler olduğunu haykırabilecek çok sesli ve çok dilli güçlü orkestralar gerekmektedir. İnsanlık düşmanı saldırıya karşı, insan soyunun en ileri ve ezilen unsurlarının ortak insancıl karşı saldırısını harekete geçirmek gerekmektedir.

 

Emperyalizmin kısgacında olan, halkları sömürülen ülkelerden herhangi birisinin, NATO, AB ve benzeri emperyalist askeri ve ekonomik birliklerine üye olmaya çalışarak içine düştükleri bataktan kurtulamıyacakları bellidir. Günümüze dek yaşanmış olanlar bu gerçeği açıkça göstermiştir. Çünkü, kapitalizmin son aşaması olan emperyalizm, azami kâra göre işleyen bir sistemdir; iane ve yardım mekanizması değildir. Emperyalist sistem, azami kâra dayanan motivasyonu ve dengesiz gelişme doğasıyla uyumlu olarak sadece sömürür ve bu sömürüyü garanti altına alacak şiddet mekanizmaları üretir. Sistem kendi içinde sürekli artan ölçülerde bir yoksullaşma ve dar bir çevre de de artan ölçülerde zenginleşme yaratır. Bu dengesiz gelişme, ekonomi ile ilgili güvenilir istatistiklerinde açıkça gösterdikleri gibi, hem uluslararası planda ve hem de yerel- ulusal ekonomilerde açıkça yansır. Hem uluslararası arenalar da ve hem de ulusal aranelarda sürekli artan gelir uçurumları, sonyıllarda azgelişmiş ülke katagorisine sürüklenen devletlerin sayılarındaki artış, sözkonusu emperyalist gerçeğin en somut kanıtlarından birisidir. Yaşanan süreçler, bu metni rakamlarla boğmaya gerek olmayacak ölçüde bilinmektedir...

 

Dünya ticaretinin sadece yüzde beş ile on kadarının gerçek mallar üzerine, gerisinin ise paranın ve değerli kağıtların cep veya kasa değiştirmeleri olduğu bir sistemde, sömürünün en yaygın yöntemi ülkeleri ve kişileri borçlandırmaktır; tefeciliktir. Dünya mali sistemini ve tek tek milletlerin mali sistemlerini denetleyebilenler, mali sistemleri üzerinde denetim kurdukları milletlerin, toplumların, halkların kaderleri ile rahatça oynayabilmektedirler. Herhangi bir üretim artışı olmadan, özellikle yaşamın sürdürülmesi için gerekli mallar üzerine bir üretim artışı olmadan mevcut zenginlikler artan ölçülerde belirli ellerde toplanmaktadır. Borçlandırılan ülkeler soyulurlar, halklarının çoğunluğu artan ölçülerde yoksullaştırılırken, bu ülkeler içindeki küçük yönetici bir azınlık emperyalist merkezlerdeki egemenlerle birlikte sürekli semirmektedir. Dünya egemenliği peşinde Hitler’in izinde yürüyen Anglo- Amerikan emperyalizmi, savaş sonrası IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşları boşyere şekillendirmemiştir. Bunlar emperyalist sistemin en önemli egemenlik araçlarıdırlar ve birtakım şartlarla borçlandırdıkları ülkeleri biryandan ekonomik olarak istedikleri alanlara yönlendirirlerken, diğer yandan da bu ülkelerin ulusal ekonomilerini, üretici güçlerini çökerterek ülke halklarını kölelik zincirleriyle bağlamaktadırlar...

 

Küçük acılı Filistin halkının günümüzde yaşamakta olduğu yeni acılar ve bunun ürünü iççatışmalar, aynı emperyalist mali denetim mekanizmalarının sonuçlarından birisidir ve olay egemenliği altında güçlü bir mali sisteme ve ekonomiye sahibolmayan halkların ne hallere düşürülebileceğinin en somut canlı örneklerinden birisidir. Filistin halkının yaşamakta olduğu kriz, Batı’nın emperyalist merkezlerti tarafından ısmarlanmıştır. Batı tarafından ısmarlanmış Filistin krizinin yine Batı açısından sözde “meşru” gerekçeleri ise baştan sona yalandır...

 

Batı’da Hamas’tan çok daha köktendinci Hıristiyan partiler vardır ve bunlar seçimlere girmektedirler, hatta iktidar olmaktadırlar. Ve yıllardır Batı’nın emperyalist merkezleri, İslam dünyası içinde gelişen ulusal anti- emperyalist uyanışa ve sosyalist örgütlere karşı en köktendinci akımları beslemişler, geliştirmişlerdir. Orta Asya’da, Afganistan’da ve Ortadoğu’da en köktendinci tüm örgütlenmeler Batı’nın mali ve askeri yardımları ile boyatmışlardır. Diğer yandan Suudi Arabistan gibi köktendinciliğin ve gericiliğin merkezleri Batı’nın İslam “dünyası” içindeki en yakın müttefikleridirler. Batı’nın 1991 yılında sözde “savunduğu”, uğruna yasadışı uranyumlu mermiler kullandığı Kuveyt, ulus bile olamamış bir aşiretin, 1800’lü yılların ilk günlerinden beri İngiliz emperyalizmi tarafından satınalınmış bir emirin çiftliği gibidir. Sabah ailesinin zengin hareminin modern bir tavuk çiftliğinden tek farkı, içindeki güzel köle kadınların henüz yumurtlamayı öğrenememiş olmalarıdır. Ve yine Afganistan’da köktendinci Mücahidin’e ve ardından daha da köktendinci Taleban’a milyarlarca Dolar’ı yatırmış olan da aynı Batı’dan başka bir güç değildir. Sonuçta, seçilmiş Hamas iktidarını bahane yaparak -zaten yıllardır ağır bir askeri ve ekonomik bir kısgaca alınmış- Filistin halkının tüm mali musluklarını kapatmak, kasıtlı ve hainane bir planın ürünündür...

 

Diğer yandan eğer ortada bir terörist varsa, bu da her yıl ABD’den 3.5- 4 milyar Dolar iane alarak yaşayan, bölgenin en militalist gücü olarak Filistin halkının yoksul mahallerine her gün roketlerle, tanklarla saldırıp çoğu çocuk ve kadın masum insanları katleden, Varşova Gettosu’nda Nazilerin yapmış olduğundan bin misli büyük ve güçlü bir duvarla bu yoksul halkı hapsetmeye çalışan İsrail devletinden başkası değildir... Yoksul Filistin halkına yönelik emperyalist mali baskılar, bu halkı emperyalist politikalar yönünde dize getirme çabasının ötesinde, tüm ezilen halklara yönelik emperyalist bir uyarıdan, gözdağından başka birşey değildir özünde. Bunun yanında sözkonusu mali baskı, bu biçimde kısgaca alınmış toplumlarda gelişebilecek sosyal süreçleri izlemeye yönelik bir deneydir aynızamanda. Bu emperyalist baskı ve dize getirme politikasından ve ayrıca mali baskıları kullanarak iççatışmalar üretme deneylerinden, emperyalist mali ve askeri kıskaç içindeki tüm halkların alacakları önemli dersler vardır. Türkiye toplumu da sözkonusu uygulamadan ders alması gerekenlerin en başında gelmektedir.        

 

Emperyalist politikalara karşı çığlıklar atmak, bunlardan şikayetçi olmak, veya başının üzerinde halelerle dolaşan bir aziz üslubuyla “Eğer bizler Müslüman Alaaddin’i sevebiliyorsak, neden taksi süren Ahmed’i sevemiyelim?” gibisinden ifadelerle merhamet dilenmek, belki bazı insanların gerçekleri sınırlı olarak görebilmelerine bir ölçüde yardım edebilir. Buna karşın bu tip çabaların hiçbiri ne Batı toplumlarının ve ne de Doğu halklarının uyanışlarına ve anti- emperyalist eylem için örgütlenmelerine yardımcı olabilir... En sivri uçlarından biri Filistin halkına yönelik emperyalist politikaları geriletebilmenin, emperyalist mali baskıları ve askeri yıkımları yokedebilmenin tek yolu, ezilen milletlerin ve halkların öncelikle kendi aralarında birleşmelerini zorunlu kılmaktadır. Aynı emperyalist baskıları ve askeri yıkımları yokedebilmenin tek yolu, Anglo- Amerikan emperyalizmi tarafından yönlendirilen Batı emperyalizminin karşısında bir denge oluşturmaya çalışan bilim ve teknikte göreceli ileri yerel güç merkezleriyle sağlam ittifaklar aramalarını zorunlu kılmaktadır. Direnmek isteyenlerin, Batı’nın emperyalist sisteminden bağımsız olarak kendi birleşik kurumlarını ve savunma mekanizmalarını oluşturabilmeleri gereklidir... Demokratik birleşik bir dünya, emperyalizme teslim olmakla veya aynı anlama gelen “tam bağımsızlık” gibisinden aşırı milliyetçi ve emperyalist yutma politikalarına hizmet edebilecek izolasyoncu olmaz çabalarla değil, uluslararası araenada güçlü bir direniş cephesi oluşturabilerek, dirence yardımcı olabilecek güçlere ve kendine benzeyenlere bağımlı olarak gerçekleşebilecektir. Tek kutuplu bir dünya postmodern faşizmin yolunu açarken, emperyalist güçleri geriletebilecek cephelerin oluşabilmesi ise demokratik değerler etrafında birleşebilen bir dünyayı getirebilecektir.

 

Tekrarlamak gerekirse, emperyalist baskılardan kurtularak özgürleşmenin ve onurlu insanlar olarak ilerleyebilmenin tek yolu, yaşanan gerçekleri nedensellikleri ile sistematik olarak doğru açıklayabilmekten, ezilen halklar, uluslar olarak birleşmekten, aynı halklar olarak bilim ve teknikte ileri diğer güç merkezleri ile ittifaklar aramaktan ve emperyalizmden bağımsız kendi birleşik kurumlarını oluşturmaktan geçmektedir. Bu “tam bağımsızlık” değil, emperyalizmden bağımsızlıktır; aşırı milliyetçi bir tuzak olan “tam bağımsızlık” illizyonu sonuçta emperyalizme bağımlılığı getirir... Ezilen ulusların ve halkların kaderleri birbirlerine bağımlıdır, bağlıdır...  

 

Anglo- Amerikan emperyalizminin dünya mali sistemleri üzerinde kurduğu egemenlik ve bunun karşısında diğer baskı altındaki halkların ve ulusların yeterli birleşik kurumlarının bulunmayışı, Filistin halkının ise bu tip kurumlardan tamamen yoksunluğu, mali bağımlılığı, diğer halkı Müslüman ülkelerden, Doğu toplumlarından bu halka yapılan mali yardımların dahi hedeflerine ulaşmasını engellemektedir. Bu acıklı ve acı veren gerçekten çıkartılacak büyük dersler vardır... Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti Filistin toplumu ile kıyaslanamayacak ölçüde büyük ve örgütlü bir gücü temsiletmektedir ama, tarih bu ölçüde güçlü toplumların da mali kıskaçlar altında kolayca iççatışmalara sürüklenerek dize getirilip dağıtıldıklarının örnekleri ile doludur. Şüphesiz herkesin bildiği gibi bunun en tipik örneklerinden biri de koskoca çok uluslu Osmanlı İmparatorluğu’dur...

 

İktidardaki politik partinin gözboyayıcı pembe reklamlarını biryana koyacak olursak, ATO’nun verilerine göre son yirmi yıl içinde (1983- 2003) Türkiye toplumu 1 trililyon 55 milyar Dolar borç yükü altına girmiştir. Aynı dönemde 316 milyar Dolar borç faizi ödenmiştir... Halen ödenmesi gereken 147 milyar Dolar dış ve ayrıca 123 milyar Dolar iç borç vardır. Aynı araştırmaya göre, son on yılda nüfus yüzde 16 oranında artarken, iç borçlar yüzde 396 oranında, dış borçlar yüzde 98 oranında, toplam borçlar ise yüzde 178 oranında artış göstermişlerdir. Yani, kişi başına düşen borç oranı da sürekli yükselmiştir... Türkiye, içinde olduğumuz 2006 yılının ortalarından 210 yılına dek 270 milyar dolar borç ödeyecektir ve bu sayı mevcut devlet bütçesinin iki katından fazladır...

 

Aynı rapora göre, sadece devlet değil tek tek bireyler de sürekli artan ölçülerde borçlanmaktadırlar. Bu kişisel borçlanmanın en büyük nedeni, denetimsiz biçimde dağıtılan ve borçlanmayı kışkırtan kredi kartlarıdır. Sonuçta, 2002 yılından günümüze dek bireylerin borç yükleri dokuz kat artmıştır... Kısacası, hem bütünüyle Türkiye toplumu ve Türkiye Cumhuriyeti olarak ve hem de bireyler olarak tefecilerin eline düşülmüştür. Bu ölçüde borç batağına sürüklemiş ve günü kurtarmak için en kazançlı iktisadi devlet kuruluşlarını, ekonomik anlamda stratejik önem taşıyan üretici kuruluşlarını haraç mezat satışa çıkartan toplumların onurlarını ve birliklerini koruyabilmeleri zordur. Ağır mali baskılar altındaki karamsar bir toplumun çözülerek hızlı bir yozlaşmaya sürüklenmesi, asabileşerek sorunlarını yasadışı şiddet yollarıyla çözmeye çalışması ve derin bir güvensizlik içinde kaosa sürüklenmesi sonderece anlaşılabilir bir gerçektir. Bu boğucu gerçek, emperyalist yayılmanın ve tek tek ülkeler üzerindeki emperyalist egemenliğin en önemli dayanaklarından birini oluşturur. (ATO raporuyla ilgili daha geniş bilgiler ve ayrica borç ve bütçe rakamları için bak: http://www.atonet.org.tr/turkce/bulten/bulten.php3?sira=129 ; http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/4602865.asp?m=1&gid=69&srid=3041&oid=3 ; http://www.cumok.org/html/postadan/yazi/rakamlarlaborc.html ; http://www.hazine.gov.tr/Takvim/UlkeDisBorcu-Takvim.htm ; http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=153649  ; http://www.alomaliye.com/ekim_05/2006_mali_yili_butcesi.htm ; http://www.tv8.com.tr/scripts/news/detail.asp?NewsID=55324&page=detail&type=cuff  +  Güngör URAS Paralar yer ve ülke değiştiriyor http://www.milliyet.com.tr/2006/06/17/yazar/uras.html )

 

Irkçı militarist İsrail devletinin şiddet politikalarının ve mali baskılarının altında yokedilmeye, ya diz çökmeye ya da kaçarak topraklarının kalan kısımlarını da terketmeye zorlanan yoksul Filistin halkı, bu kez de zengin emperyalist Batı’nın ekonomik ağır baskıları ile bir iç çatışmaya sürüklenmek istenmektedir. Sözkonusu emperyalist plan şimdiye dek kısmi başarı sağlamıştır... Parasızlık ve ekmeksizlik sorunları karşısında asabileşen çaresiz toplumun değişik örgütlenmeleri, özellikle Hamas’ın ve El- Fetih’in militan kadroları, kızgınlıklarını birbirlerine kusmaya başlamışlardır. Emperyalist Batı’nın istediği de zaten budur. Empeyalist güçlerin mali ambargoları sonucu Filistin’de yaratılan karanlık tablodan çıkan sonuçların, aynızamanda ortadoğu’nun geleceğiyle ilgili olan bir labaratuar araştırması olduğundan da şüphe edilmemelidir. Sırası gelince benzer baskıların Türkiye gibi borç batağına sürüklenmiş ülkelere de uygulanacağından emin olabilirsiniz...

 

“Büyük Ortadoğu” adlı emperyalist “hazmetme” politikalarının bir sonucu olarak bu geniş coğrafyanın önce parçalanıp ufalanması gerekmektedir. Ortadoğu coğrafyasını hücrelerine ayırmanın en uygun yolu ise, askeri güç kullanmaktan değil, mali baskılardan geçmektedir. Yugoslavya’da iç çatışmalara sürüklenmeden önce derin bir ekonomik krize sürüklenmiştir. Krizle birlikte önce en zengin bölgeler kendi başlarının çaresine bakma eğilimleri göstermişlerdir... Yugoslavya da olanın başka yerlerde de olmaması için bir neden yoktur. Örneğin, merkezi otoritenin en ufak bir zaafı ve bu boşluğun sosyalist devrimci güçler tarafından doldurulamaması durumunda (kaldıki halihazır da böyle bir güç zaten yoktur), ülkenin Batısında ve özellikle İstanbul’da yoğunlaşmış bazı mali- sermaye güçlerinin kendi etkilerindeki bölgelerle birlikte ve halkın gerçek kimliğini unutarak emperyalist Batı’ya dahil olmak isteyeceklerinden şüphe etmemek gerekir... Yalnız, birlikten kopanların çok daha büyük bir başka güç tarafından yutulmakta olduklarını ve emperyalist güç tarafından yutulan parçanın iç ekonomik dengelerinin daha da artan bir hızla bozulduğunu, insanlar zengin bir yaşama özenirlerken yoksulların ve açların arttığını anımsamakta yarar vardır. Şüphesiz bu çöküntü emperyalist birliğe dahil olan toplumların halkları içindir ve bu gerçek halklara anlatılabilmelidir...

 

Bilinen ilginç bir deney vardır. Söylendiğine göre, faraleri de bir kafese kapatıp aç bıraktıktan sonra davranışlarını izlemişlerdir... Açlıkları arttıkça asabileşen hayvanlar önce bir çember oluşturup artan hızla koşmaya ve ardından sırasıyla aralarındaki en zayıfları yemeye başlamışlardır. Bu birbirini yeme süreci en güçlü olan sağ kalıncaya dek sürmüştür... Yalnız bu deney fareler içindir şüphesiz ve insanlar olaylardan ders çıkartmasını bilen, analizler yapabilen, davranışlarını bilinçleri ile planlayabilen yaratıklardır... Yugoslavya’da olanlar veya günümüzde Filistin halkına yönelik uygulamalar, sadece enperyalist merkezler için değil, aynızamanda gerçeklere bakmasını bilen ezilen halklar ve onların aydınları içinde zengin birer labaratuardır. Ve sonuçta mali baskılar altındaki ezilen halklar birbirlerini yemek için değil, emperyalist boyunduruğu kırmak için sıraya, saflara dizilmek gerektiğini mutlaka anlayacaklardır. Çünkü ezilen halklar, kaçanın değil, emperyalist güçlerin safına atlamaya çalışanın değil, kendileri gibi olanlarla birleşenlerin, bilimi ve tekniği alarak güçlü ortak kurumlar oluşturabilenlerin yaşayabileceklerini, emperyalist saldırıyı alt edebileceklerini anlayacak akla sahiptirler. Şüphesiz bu gerçek en uygun yöntemlerle sürekli anlatılabilmeli ve bu hedefler yönünde insanlar örgütlenebilmelidirler...  

 

İsveç’in en büyük günlük akşam gazetesi Aftonbladet’in 14 Temmuz 2006 tarihli sayısında, Olle Svenning (OS) imzasıyla yayınlanan “Väst beställde inbördeskriget” (“İçsavaşı Batı ısmarladı”) başlıklı cesur başyazı da, Filistin’de tırmanmakta olan iççatışmaların Batı dünyası tarafından nasıl ısmarlandığı, kışkırtıldığı anlatmaktadır. Sosyal demokrat eğilimli bu gazetenin sabit yazarlarından olan Olle Svenning’in isveççe metninden çevirip aşağıya yerleştirdiğim başyazıda, gerçekleri bulacaksınız... Batı emperyalizminin oyunları ile ilgili olarak Filistin’de yaşanan gerçeğin Batı dünyasından bir aydın tarafından söylenmesi, herhalde benim tarafımdan söylenmesinden daha inandırıcı ve etkili olur. Zaten yazıyı bu nedenle çevirdim.

 

Diğer yandan, Filistin halkının sözkonusu iççatışmaları daha ileri boyutlara vardırmadan bitireceğine inanıyorum... Ayrıca tüm bu olanların sadece emperyalist merkezler için değil, bizim gibi halklar için de değerli deneyler olduğunu düşünüyorum ve görebildiğim bu gerçeği diğer insanlarla paylaşmak istiyorum. Halktan yana Türkiye aydınlarının ve kaldı ise namuslu yöneticilerin, tüm namuslu insanların Filistin’e bakıp, borç batağına sokulmuş Türkiye toplumunun geleceğini görmeye çalışmasını ve alınan bu dersle birlikte tuzaklardan çıkış yolları aramasını diliyorum.

 

Yusuf Küpeli

yusuf@comhem.se

19 Temmuz 2006  

 

 

İçsavaşı Batı Ismarladı

 

“İsrail’den kaynaklanan şiddet veya İsrail devletinin ambargoları ile birlikte sürüp giden cinayetleri karşısında, Batılı politikacıların hiçbiri en ufacık bir eleştiri kırıntısı dahi seslendirmemektedirler.”

 

Gaza’da yaşamakta olan on yaşındaki Honda Ghalia o gün ailesiyle birlikte geziye çıkmıştı. İsrailden gelen bir terör saldırısı, kız çocuğunun aile üyelerinin altısının ölümüne neden oldu. İsrailli barış savaşçısı ve dünyaca ünlü yazar David Grosman, Maariv adlı gazatede basılan alabildiğine sert yazısıyla bu canice saldırıyı mahkum etti. Ve dün (13 Temmuz 2006) İsrail terör bombardımanlarını tekrarlamıştır.

 

Ailesini, anne ve babasını yitirmiş olan kızçocuğu, Filistin cumhurbaşkanı Mahmud Abbas tarafından evlat edinilmiştir. Bu dayanışma jesti, trajik biçimde başlayan ve zaten ağır sorunlarla sakatlanmış olan Filistin bölgesini daha da yıpratıp parçalayabilecek bir iççatışmayla gölgelenmiştir.

 

Yitirilen kontrol

 

Abbas’ın örgütü Fatah’ın eylemcileri, Pazartesi günü, parlemento binasını ve başbakan İsmail Haniye’nin bürosunu ateşe vermişlerdir. Hamas örgütünden bir parlementer ve hekim, kaçırılıp alıkonulmuştur. Hamas buna, Fatah’ın güvenlik güçlerine saldırarak yanıt vermiştir. Filistinli arabulucu Saeb Erekat, “gelişmeler üzerinde denetimi yitirdik”, demektedir.

 

Filistin toplumunun parçalanan bu birliği, Batı dünyası ve İsrail tarafından birlikte yazılmış bir senaryonun sahnelenmesidir. Demokratik seçimle iktidara gelmiş olan Hamas yönetimine karşı uygulanan sistematik boykot, ekonominin ve zaten kırılgan olan zayıf sistemin çökertilmesini sağlamıştır. Hamas iktidarına karşı o neredeyse cehennemi ekonomik savaş, Amerikan bankaları ve Filistinlilerin ekonomik birikimleri ile birlikte ödenmesi gereken maaşlarını donduran İsrail yönetimi tarafından yürütülmüştür.

 

Batı ve İsrail dikte ediyor

 

Anlaşmazlıkların çözümü, tüm tarafların katılımlarını ve temel bir plan üzerinde karşılıklı görüşmeleri, tartışmaları gerekli kılar. Buna karşın Batı ve İsrail, yukarından, Hamas’ın teslim olması gerektiğini dikte etmektedirler.

 

Filistin toplumunun iççatışması, Mahmud Abbas’ın iki devletli çözüm önerisini halk oylamasına sunma çabası üzerinde kristalize olmaktadır. Önerinin kabulü, İsrail’in resmen tanınması anlamına gelmektedir.

 

Abbas’ın düşüncesi riskler içeren bir oyundur. Abbas’ın çizgisinin Hamas karşısındaki zaferi, cumhurbaşkanına parlementoyu feshedip yeni seçimlere gitme olanağı sağlayacaktır. Bu tavrın Hamas tarafından, cumhurbaşkanının eksiksiz bir devlet darbesi planı olarak kabuledilmesi, hiç te anlaşılmaz bir görüş değildir.

 

Olmert Avrupa’da

 

Filistin bölgesi yıpratılıp çözülürken, İsrail başbakanı Ehud Olmert Avrupa’da gezidedir. O’nun Lonra’da yapmış olduğu konuşma, İsrail devletinin karşılıklı anlaşma yapmadan tektaraflı olarak haritayı çizme ve üstüne üstelik Batı Yakası’na yeni göçmenler yerleştirme planına açıklık getirmiştir. Batı dünyası sorumluluklarını hasıraltına gizleyerek ve seçilmiş Filistin yönetimini izole ederek İsrail’in işini kolaylaştırdı.

 

İsrail hükümet çevrelerinin konuşmaları, Filistin başbakanının idam kararı gibidir. Eğer İsrail’e yönelik roket atışları sonbulmazsa, Filistin başbakanını yokedeceklerdir.

 

İsrail’den kaynaklanan şiddet veya İsrail devletinin ambargoları ile birlikte sürüp giden cinayetleri karşısında, Batılı politikacıların hiçbiri en ufacık bir eleştiri kırıntısı dahi seslendirmemektedirler. İsrail başbakanı Olmert, iyi gözle görülen bir misafir konumundadır.

 

Batı’nın Ortadoğu politikası, bilinçli olarak Filistin’de içsavaşı körüklemektedir ve barış çalışmalarını sabote etmektedir. İsveç’te utanç verici biçimde tavrını bu politika ile uyumlu hale getirmektedir.

 

Yazar: OS (Olle Svenning)

Aftonbladet, 14 Temmuz 2006

 

Türkçesi: Yusuf Küpeli

 

http://www.sinbad.nu/