|
PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI Yusuf Küpeli 5- Ekim Devrimi, III. Enternasyonal, Bolşevik Partisi, Spartaküs Birliği, Alman Komünist Partisi, Berlin Ayaklanması, kısa ömürlü Macar devrimi ve Bela Kun ve diğer gelişmeler üzerine çok kısa notlar
Özellikle Leninin önderliğindeki Bolşevik Partisi, savaşı engelleme, engellenemezse -kapitalistlerin kârları için çalışanların birdaha birbirlerine silah çekmeyecekleri- bir devrime dönüştürme amacıyla tüm olanaklarını seferber etmiştir... Sonuçta, israrla savaşa karşı çıkan ve savaşın sürmekte olduğu 1916 yılında kapitalizmin ulaşmış olduğu yeni aşamayı doğru biçimde analiz eden Kapitalismin En Yüksek Aşaması Emperyalizm adlı yapıtını yayınlayan Leninin önderliğindeki Bolşevik Partisi, 1917 yılında emperyalist savaşı Rusyada devrime dönüştürmeyi başarmıştır. (Bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devriminin 86. yıldönümünde Sovyetlerin doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devriminin Kafkaslarda yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliğinin yıkılışı üzerine kısa notlar)
Ekim Devriminin başarıya ulaşmasının ardından, devrimin emperyalist güçler tarafından çembere alındığı ve boğulmak istendiği içsavaş günlerinde, öncelikle proletaryanın bir kazanımı olan bu Sovyet devrimini koruyabilmek amacıyla Ocak 1919da Rus komünistlerinin insiyatifleri ile III. Enternasyonalin (Komintern) kuruluş adımı atılmıştır. Rus komünistlerinin insiyatifine Bernstain çizgisi dışında kalan Alman, Polonya, Macaristan, Avusturya, Letonya ve Finlandiye komünist partileri de katılmışlardır. Bu sayılanların ortak çağrıları ile III. Enternasyonalin ilk toplantısı Mart 1919da Moskovada gerçekleşmiştir. Aynı örgütün yine moskovada yapılan 1920 yılı toplantısına ise 37 ayrı ülkenin komünist partilerinin temsilcileri katılmışlardır... Rusyanın geniş toprak parçalarında iki yılı aşkın süre devameden kanlı içsavaş, Paris komününden sonra ve İspanya içsavaşından önce gerçek anlamda en büyük uluslararası dayanışmanın yaşandığı, dünyanın gerici ve ilerici tüm güçlerinin karşı karşıya geldikleri bir boğuşma arenası olmuştur. (Bak: Yusuf Küpeli, Ekim Devriminin 86. yıldönümünde Sovyetlerin doğuşu, 24 Ekim (6 Kasım) 1917 Ekim Devrimi, Sovyet Devriminin Kafkaslarda yayılması, V. I. Lenin- Mustafa Kemal Atatürk ilişkileri ve Sovyetler Birliğinin yıkılışı üzerine kısa notlar)
Alman Sosyal Demokratları içinde Leninin çizgisini destekleyenlerin başında Franz Mehring (1846- 1919), Clara Zetkin (1857- 1933) gibi önderler gelmektedir ve bunlar Alman Sosyal Demokrat Partisi içinde Spartakus Birliğini oluşturmuşlardır. Marksist prensiplerle 1875de kurulmuş olan Alman Sosyal Demokrat Partisi Bernstain ile birlikte emperyalist savaşı onaylayınca, aynı yıl, 1914de parti içinde savaşa karşı olan Spartaküs Birliği doğmuştur. Ve bu birliğin önderleri, Nisan 1917de kurulmuş olan Bağımsız Alman Sosyal Demokrat Partisine aynı yıl katılmışlardır. Son anılan parti Kasım- Aralık 1918de geçici hükümete yeralmıştır ve Spartaküs Birliği Aralık 1918de bu partiden de koparak Alman Komünist Partisini (KPD) kurmuştur. (Bak: Yusuf Küpeli, büyük köle ayaklanmasının önderi Spartaküs üzerine notlar)
Berlin ayaklanması sırasında, Ocak 1919da öldürülen Karl Liebknecht Spartaküs Birliğini oluşturanların arasındadır. Bir Polonya Yahudisi olmasına karşın aynızamanda Alman proletarya hareketinin önderlerinden kabuledilen, Polonya Sosyalist Partisinden koparak Alman ihtilalcileri arasında yeralan Rosa Luxenburgda Spartakus Birliğinin önemli karakterlerindendir. Leninin demokratik merkeziyetçilik görüşüne itiraz eden Rosa Luxenburg, aynen Karl Liebknecht gibi Ocak 1919da, Berlin ayaklanması sırasında öldürülmüştür.
Eylül 1918de Alman genelkurmayı, Ludendorf ve Hindenburg savaşın yitirildiğini İmparator II. Wilhelme bildirmişlerdir. Savaşın derinleştirmiş olduğu ekonomik kriz ve Sovyet devriminin etkileri ile 1918 Ekim başında Spartakus Birliğinin politik insiyatifinde başlayan genel grev girişimi yarım kalmıştır ama, aynı ayın son günlerinde sayıları 100 bine ulaşan denizciler ayaklanmışlar ve subaylarını tutuklamışlardır. Kasım ihtilali ile II. Wilhelm tahttan indirilmiş ve Friedrich Ebert liderliğinde kurulmuş olan Sosyal Demokrat hükümet 9 Kasım 1918de Weimar Cumhuriyetini ilanetmiştir.
Spartakus Birliğinin etkisindeki denizci ayaklanması endüstri işçileri arasında da yayılmıştır. Sovyetler Birliğinde olduğu gibi işçilerin ve askerlerin meclisleri oluşmuştur. Bunlar, Sosyal Demokrat Partinin değişik hiziplerine bağlı komiserler tarafından yönlendirilmişlerdir. Bir yanda kurulmuş olan işçi ve asker meclislerinin, diğer yanda ise resmi hükümetin ikili iktidarı 1918- 19 kışı boyunca grevler, gösteriler ve politik şiddetle birlikte sürmüştür. Son bir çaba olarak Ocak 1919da Berlinde, Karl Liebknecht, Clara Zetkin, Leo Jogiches, Rosa Luxenburg önderliğinde bir ayaklanma başlatılmıştır. Ayaklanmayı başlatanlar, Romayı sarsan ünlü köle ayaklanmasının önderi Spartaküsden adını almış olan Spartaküs Birliğinin yöneticileridirler ve bu ayaklanma da Spartaküs Ayaklanması olarak anılmıştır (3). Aynı ayın 13üncü günü ayaklanma düzenli ordu birlikleri tarafından kanlı biçimde bastırılmıştır ve Rosa Luxenburg ile Karl Liebknecht yargılanmadan kurşuna dizilmişlerdir. Mart ayı içinde bastırma eylemi kent kent sürmüş, Spartaküs Birliği ve İşçi Meclislerinin önderleri yargısız infazlarla yokedilmişlerdir...
Aynı yıl, 1919da, Almanyanın elini kolunu bağlayacak olan Versay Anlaşması imzalanmıştır... Ardından, bu anlaşmanın yarattığı ulusal ezikliğin, derin ekonomik krizin ve ülkede en büyük oy potansiyeline sahip olmalarına karşın sosyal demokrat ve komünist partilerin bölünmüşlüklerinin bir sonucu olarak ve mali- sermayenin büyük desteği ile Adolf Hitler önderliğindeki Milliyetçi Sosyalist Alman İşçi Partisinin (NSDAP) veya popüler adı ile NAZİ Partisinin yükselişi başlamıştır. Derin bir ikiyüzlülükle sosyalist retoriği/ söylemi ustaca kullanan Hitler, ezik Alman toplumunu etkileyebilmiştir. Franz Von Papenin önderliğindeki Katolik Merkez Partisinin ve özellikle ulusal kahraman Hindenburgu da etkileyen Franz Von Papenin büyük kişisel desteği ile 1933de iktidar koltuğuna oturan Hitler, III. Devleti ilanetmiştir.
Rusyadaki Sovyet devriminin hemen ardından kurulan Bela Kun (1886- 1939) önderliğindeki Macar Sovyet Cumhuriyetide proletaryanın günümüzde pek anımsanmayan iktidar deneyimlerinden biridir. Derin bir ekonomik kriz içinde olan ve tüm ekonomisi -çoğunluğu Avusturya ortaklığı olan- 82 büyük kartel tarafından kontrol edilen Macaristanda Sovyet iktidarı 21 Mart 1919da yığınsal destekle kansız biçimde başlamıştır. Başta Wilson Amerikası olmak üzere kapitalist dünyanın ilanedilmemiş ambargosu ile savaş sonrasının sosyalist Macaristanı açlıktan kırılırken, yine aynı dünyanın desteğini almış olan Romanyanın beyaz orduları tam 133 gün sonra, 1 Ağustos 1919 günü Budapeşteye girmişler ve Sovyet yönetimini yıkmışlardır... Bela Kunun beklediği Sovyet yardımı, -Sovyetler Birliğinin yaşamakta olduğu ağır sorunlar, sürmekte olan içsavaş nedeniyle- hiçbirzaman gelmemiştir.
Bela Kun, 16 yaşında Macar Sosyal Demokrat örgütlenmesine katılmış bir komünisttir. Savaş esiri olarak Rusyada iken Bolşevik Partisinin saflarında çalışmıştır. Dış müdahale ile Macar Devriminin yıkılışının ardından Bela Kun, Sovyetler Birliğine iltica etmiştir ve III. Enternasyonalin (Komintern) organlarında görev almıştır... Devrime çok büyük hizmetleri dokunmuş olmakla birlikte Sovyetler Birliği Komünist Partisi içinde şu veya bu ölçüde Staline muhalefet etmiş partili yöneticilere ve aydınların yönelik ağır cezalandırma kararları içeren Moskova Duruşmaları sırasında Bela Kunda yokedilenlerin arasında katılmıştır. Stalin yararına büyük bir gösteriye dönüşen ve Stalin idealizasyonuna hizmet eden bu duruşmaların ilki Ağustos 1936da, ikincisi ise Ocak 1937de başlamıştır. Aynı duruşmaların kurbanları arasında Ekim Devriminin ve Bolşevik Partisinin öndegelen isimlerinden olan Kamanev, Zinovyev, Lev Borisovich, Ivan Simirnov gibi daha birçok tanınmış şahsiyet vardır.
Leninin önderliğinde kurulan III. Enternasyonal (Komintern), Lenin ile ve Lenin sonrası olarak genellikle iki farklı aşamada değerlendirilmektedir. İşçilerin ve üniforma giymiş köylüler olan askerlerin Sovyetleri ile tamamen demokratik tarzda başlamış olan devrim, nasıl süreç içinde Sovyet adlı bu halk meclislerinin iktidarlarını yitirmeleri ile anti- demokratik baskıcı bir yönetime teslim olmuşsa, Kominternde Stalin döneminde benzer biçimde başlangıçtaki demokratik insiyatifini, ortak eylem ruhunu yitirmiştir. Örgüt giderek Stalinin basit bir manipülasyon aygıtına dönüşmüş, ölüme sürüklenmiş ve 1943 yılında lavedilmiştir.
Şüphesiz zaten bilinen bu sonuçlardan ziyade, sözkonusu sonuçları yaratan süreçlerin nedensellikleri çok daha önemlidir. Çalışanların iktidar deneyimleri olan bu süreçlerin ciddi biçimde ayrıntılı olarak incelenmeleri geleceğin sosyalist iktidarları için yaşamsal önem taşımaktadırlar... Yüzeysel olmasına karşın dikkatli bir bakışla, Stalinin veya benzer karakterlerin demokrasi deneyimi hiç olmamış veya çok sınırlı olmuş toplumların, pederşahi kültürün güçlü biçimde yaşamını sürdürmekte olduğu toplumların türevleri olduğunu anlamak zor değildir. Tarihi zorunluluklar ve aynızamanda uluslararası birikimin bir türevi olan Lenin çapında bir öndere sahipolması sonucu devrimin Rusya gibi köylülüğün çok güçlü olduğu pederşahi bir toplumda gerçekleşmiş olması gerçeği alabildiğine ağır emperyalist baskı ve kuşatma ile birleşince, başlangıçta doğmuş olan demokratik insiyatifler hızla geri plana itilebilmişlerdir. Çarlık totaliterizmi bir başka düzeyde ve adla hortlatılmıştır. Bireylerin devrimci ruhlarını öldüren, ikiyüzlülüğü besleyen güçlü totaliterizm olgusu devrimin ölümünün başlıca nedeni olmuştur. Yukarıda ifade edilen gerçeğe II. Dünya Savaşının en ağır yükünü Sovyetler Birliğinin taşımış olmasını ve bundan sonra ABD tarafından başlatılan soğuk savaşı ve kışkırtılan silah harcamalarını eklemek gerekmektedir. Sözkonusu gerilim ortamlarının tümü de demokratik süreçlerin düşmanlarıdırlar. Ve yine şüphesiz tüm buolaylar, diğer yandan, sosyalizmin çok daha geniş demokratik enternasyonal birliklerle, gönüllü dayanışma ile yaşayıp gelişebileceğini kanıtlamaktadırlar...
Komintern savaş sonrası 1947de Cominform (Komünist Haber Bürosu) adıyla diriltilmişse de hiçbirzaman Kominternin ilk yıllarındaki ruha sahibolamamıştır ve 1956da kaldırılmıştır... Proletaryanın, emekçi kitlelerin savaşsız, sömürüsüz ve sınırsız (enternasyonalist) bir dünya yaratma düşü ile başlatmış oldukları Ekim Devrimi, süreç içinde iktidarın adım adım çalışanların meclislerinin, Sovyetlerin ellerinden uzaklaşması ile 74 yıl sonra tarih olmuştur. Uluslararası yasalar karşısında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin varlığı 31 Aralık 1991 günü sonbulmuştur. (Süreç hakkında biraz daha geniş bilgi için bak: )
Geriye bazı sonderece olumlu ve yine bazı olumsuz izler bırakarak yokolan bu kısa tarihi dönem (Sovyet deneyimi), her türden baskı, haksızlıklar, aşağılama, sömürü varolduğu sürece bitmeyecek olan özgürlük, eşitlik, savaşsız enternasyonalist bir dünya özlemi ve mücadelesi sürecinde kullanılacak bir deney olarak belleklerde sürekli yaşayacaktır...
Diğer yandan, savaş kredilerine oy vermiş, tekellerin kârları uğruna I. Dünya Savaşının kurbanı olacak 10 milyonu aşkın insanın ölüm fermanlarını onaylamış olan II. Enternasyonalin sosyal demokrat sıfatlı partiler, savaşın ardından, 1919 yılında, II. Enternasyonali canlandırmışlardır. Hem II. Enternasyonal partilerinin ve hem de Sovyet Devrimine destek olmaya çalışan devrimci III. Enternasyonal partilerinin dışında kalmış olan bazı sol guruplar ise, Şubat 1921de kendi aralarında Viyana Enternasyonali veya İki- Buçukuncu Enternasyonal olarak anılan bir başka birlik oluşturmuşlardır. Aslında bu sonuncular II. Enternasyonalden kopan ve diğerleri kadar şövenist milliyetçi olan merkez partileridirler... Mayıs 1923de Viyana Enternasyonali ile II. Enternasyonal partileri İşçi ve Sosyalist Enternasyonal adı altında birleşmişlerdir. Bu son anılan reformist birlik II. Dünya Savaşına dek sürmüştür ve yine aynı partiler İspanyada, Hitler ve Mussolini destekli general Frankonun seçilmiş cumhuriyetçi yönetimi kanla boğmasını sadece seyretmişlerdir... Nazi ordularının 1940 yılında Brüksele girmesi ile, İşçi ve Sosyalist Enternasyonalin merkezi de işgaledilmiştir. İngiltereye iltica edebilmiş ulusal sosyalist gruplar savaş sonrası kurulacak olan birliğin temellerini Londrada atmışlardır.
Yukarıda özetlenmiş olduğu gibi dağılmış olan II. Enternasyonalin savaş kredilerini onaylamış partilerinin ve yine bunun mirascısı İşçi ve Sosyalist Enternasyonalin bir devamı olarak Sosyalist Enternasyonal, savaş yıllarında Londrada biraraya gelmiş göçmen sosyal demokrat gurupların çabalarıyla, savaşın ardından, 1951 yılında Frankfurtta kurulmuştur. Uluslararası sekreterliği Londrada bulunan örgütlenmenin içinde İşçi Partisi (Birleşik Kırallık, İngiltere), SPD (Almanya), Amerika Demokratik Sosyalistleri (ABD), Avustralya İşçi Partisi, Yeni Demokratik Parti (Kanada) gibi daha onlarca ve onlarca politik parti vardır. Birliğin üyeleri olan İngiliz, Alman, İspanya, Fransa, Hollanda ve İsveç partileri halen kendi ülkelerinde iktidardadırlar ve Avrupa Parlementosu içinde ciddi hakim bir güç oluşturmaktadırlar. Asil üyeleri, gözlemci örgütleri, kardeş örgütleri vs. ile üye sayısı 166ya ulaşan Sosyalist Enternasyonalin, günümüzde asil üyelerinin sayısı 106yı bulmaktadır. Sözkonusu birliğin öncelikle Avrupada ve ardından uluslararası arenada bir güç haline gelebilmesi, asıl olarak 1976 yılından itibaren SPDden Willy Brandtın çabaları, önderliği sayesinde olmuştur...
Bu satırları yazana göre, görünüşün büyüklüğüne karşın sözkonusu birliğin dünya politikalarını etkileyebilecek gerçek bir güç olabildiğini ve üye örgütlerin araların içten yoldaşlık bağlarının bulunduğunu iddia etmek zordur... Sosyalist Enternasyonal adlı birliğin başını çeken zengin emperyalist Batının iktidardaki veya iktidar adayı partileri ile, aynı Batının mali kuruluşları tarafından borç batağına sürüklenmiş, doğal kaynakları ağır biçimde sömürülen ve gerektiğinde askeri operasyonların hedefi olan ülkelerin sosyal demokrat örgütleri arasında gerçek yarar bağları olduğu ve yürekten kalıcı bir yoldaşlığın gelişebileceğini düşünmek zordur. Zenginlerin ve baskı altındaki yoksulların aynı çatı altında birarada gözüken partileri arasında ideolojik ve politik olarak gerçek bir birliğin olabileceğini düşünmek olanaksızdır. Halkının yığınsal muhalefetine karşın Irakın işgaline ve yıkımına ABDnin safında aktif olarak katılan ve işçi aristokrasisine dayanan sendikaların desteğiyle halen iktidarda kalabilen Tony Blair önderliğindeki İşçi Partisi ile hergün kafasına ırkçı İsrail rejiminin bombaları yağan Filistin halkının temsilcisi Fatah ve yine ağır emperyalist baskı altındaki Nikaraguanın Sandinist Ulusal Kurtuluş Cephesi arasında gerçek bir birlik düşünülemez. Buna karşın, yoksul ülkelerin direniş hareketlerinin içinde bulundukları ağır koşullar ve güçlü bir sosyalist bloğun olmayışı, bu partileri, mali- sermayeye teslim olmuş güçlü Batılı sosyal demokrat partilerle iyi geçinmeye zorlamaktadır.
Sonuçta, içinde olduğumuz üçüncü endüstri devrimi olgunlaşırken, proletaryanın bileşiminde önemli değişiklikler olmaktadır. Buna karşın, sömürünün bitmediği de bir gerçektir. Tam tersine, emeğin verimliliği artarken yükselen artıdeğer oranları ile sömürü daha da yoğunlaşmaktadır. Uluslar üstü tekellerin dünya egemenliklerinin genişleyip ağırlaştığı ve dünyanın tüm çalışanlarının, özellikle ezilen ulusların çalışanlarının herzamankinden daha fazla enternasyonalist birliklere, dayanışmaya gereksinim duydukları bir gerçektir. Bu koşullarda ufukta gözüken, ya Hitlerin mirası üzerine oturmuş ve -dünyamıza sürekli büyük yıkımlar getirecek olan- ABD merkezli postmodern bir faşizmdir, ya da geçmişin deneylerinden ders almasını bilen ve olabildiğince demokratik temeller üzerinde yükselen yeni uluslararası bir sosyalizmdir... Birinci alternatif zaten en az bir yirmi yıldır adım adım yaşama geçmeye, ağırlığını iğmesi artan bir hızla hissettirmeye başlamıştır.
İkinci yolun veya yeni demokratik bir sosyalizm yolunun seçilmesi ise, zaten bilinen, yaşanmış olan gerçekleri veya bu gerçeklerden sınırlı bölümleri papağan gibi tekrarlayarak yaşam bulamaz. Bu yolun seçilmesi, dürüstce çok daha ağır bir emeği, anlamak ve değişimin yollarını bulmak için zorunlu ağır bir emeği gerekli kılmaktadır... Emperyalizmin giderek ağırlaşan saldırıları karşısında milliyetçiliğin kumdan kalelerine sığınmaya çalışmak ise, sepete atılacak salyangozun kabuğuna sığınmaya çalışması kadar derin bir çaresizliğin ifadesinden başka birşey değildir. Emperyalist baskı, yeni demokratik özgür yaşam alternatifleri yaratabilecek çok daha geniş bir enternasyonal birliğin yolunu bulmakla aşılabilir. |