|
not: Dede Korkut öyküleri ile ilgili aşağudaki metin, aslında, yakında sinbad.nu'ye yüklenecek olan "TÜRK DİLLERİ VE BU DİLLERİ KONUŞAN HALKLAR ÜZERİNE NOTLAR" başlıklı kitabın bölümlerinden birisidir. Sözkonusu metin bağımsız olarak ta okunabileceği için, önceden sayfaya yüklemeyi uygun buldum. Sanırım ilginizi çeker. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli
Yusuf Küpeli, TÜRK HALK EDEBİYATININ EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN DEDE KORKUT ÖYKÜLERİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR (...) Sonuçta, bir yedi (başlangıç bölümü ve altı öykü) ve bir de oniki öyküden oluşan iki ayrı nüshası bulunabilen, ve birçok araştırmacıya göre muhtemelen 1300lü yıllarda, Akkoyunlu devletinin egemenliğinin başlamakta olduğu dönemde -mükemmel bir Oğuz türkçesi ile- kaleme alınmiş olan Dede Korkut Öyküleri, Anadolunun kuzeydoğusunda, Güney Kafkasyada yaşayan ve Sufi inançlara sahiboldukları anlaşılan Türk aşiretlerinin serüvenlerini anlatmaktadır. Yalnız, bunların arasına daha önceki dönemlerde ve biraz farklı coğrafyalarda yaşamış olan Türkmenlerin serüvenleri de karışmış olabilir... (...) Diğer yandan, Dede Korkut öykülerinin kaleme alınışları ile ilgili tarihleri biraz daha önceye, veya sonraya taşıyan arştırmacılar da bulunmaktadır. Ayrıca, Dede korkut öykülerine konu olan serüvenlerin birkaç yüzyıl daha erken dönemlere ait oldukları ama, 1300lü yıllarda kaleme alındıkları hakkında iddialar da bulunmaktadır. Akla pek ters gelmeyen tüm bu iddialar aslında tartışılabilirler ama, bu metnin amacı, tarihleri tartışmak değil, Dede Korkut öyküleri ile Homerosun Odysseia (Odysséen) destanı arasındaki ortaklıklar hakkında bilgi vermektir. Birde, neden 12 öykü olduğu üzerine gerçeği açıklamaktır...
|
|
TÜRK HALK EDEBİYATININ EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN DEDE KORKUT ÖYKÜLERİ ÜZERİNE ÇOK KISA NOTLAR
Hazar Denizinin batı kıyılarından tüm Güney Kafkasyaya, Irakın kuzeyine, Musul ve çevresine, ve Anadolunun en doğu bölgelerine egemen olan, en güçlü dönemlerinde Basra Körfezine dek yayılan, Şia İslam inancına bağlı olan Karakoyunlu (1375- 1468) Türkmen aşiretleri, Oğuz Türkçesi konuşmaktaydılar. Kurmuş oldukları devlet, bir aşiretler konfederasyonu idi. Aslında, sözkonusu konfederasyona, kürtçe konuşan aşiretler de dahildi...
Karakoyunlunun egemenlik alanına doğru genişleyecek, 1468den itibaren Tebrizi başkent haline getirecek, ve İran Safavi Hanedanının (1501/1502- 1736) kurucusu Şah İsmaile (1487- 1524) yenilerek egemenlik alanlarını yaklaşık bütünüyle yitirecek olan Akkoyunlu Devleti (1378- 1508), -aynen Karakoyunlular gibi- Oğuz türkçesi konuşan Türk aşiretleri tarafından kurulmuştu. Timurlenk İmparatorluğunun kalıntısı olan ve çoğunluğu Sünni İslam inancına bağlı bir Türkmen aşiretler konfederasyonu olan Akkoyunlu devleti, Karakoyunluya göre çok daha geniş bir alana hükmedecek, ve daha güçlü bir devlet yapısına sahibolacaktı.
Başlangıçta Diyarbakır (Amid) merkezli olan Akkoyunlu aşiretler konfederasyonu, Uzun Hasan (1452- 78) önderliğinde, 1468 yılında, Bağdadı, Basra Körfezine dek tüm Irakı, ve bütünüyle Batı İranı elegeçirecekti. O yıldan itibaren Akkoyunlu aşiretler konfederasyonu, tüm Güney Kafkasyadan Anadolunun doğusuna, Basra Körfezine dek tüm Iraka, ve bütünüyle İranın Batısına egemen bir devlet haline gelecekti... Osmanlı imparatorluğu tarafından zayıflatılmış olan sözkonusu devlet, 1501 yılında başkenti Tebrizi, Safavi Hanedanının kurucusu Şah İsmaile kaybederek tüm gücünü yitirecekti...
Kısacası, çoğunlukla Şia inancına bağlı Karakoyunlu Türkmen aşiretleri konfederasyonu olsun, Çoğunlukla Sünni inanca bağlı Akkoyunlu Türkmen aşiretleri konfederasyonu olsun, bunların hepsi de 1300lü yılların ikinci yarısından itibaren Güney Kafkasyada, Anadolunun kuzeydoğusunda kendilerini göstermişlerdir... Dede Korkut halk öykülerine konu olan Türkmen aşiretlerinden kahramanlar, işte bu coğrafyanın, Kuzeydoğu Anadolu topraklarının, ya da Güney Kafkasyanın insanları olmaktadırlar... Sonuçta, bir yedi (başlangıç bölümü ve altı öykü) ve bir de oniki öyküden oluşan iki ayrı nüshası bulunabilen, ve birçok araştırmacıya göre muhtemelen 1300lü yıllarda, Akkoyunlu devletinin egemenliğinin başlamakta olduğu dönemde -mükemmel bir Oğuz türkçesi ile- kaleme alınmiş olan Dede Korkut Öyküleri, Anadolunun kuzeydoğusunda, Güney Kafkasyada yaşayan ve Sufi inançlara sahiboldukları anlaşılan Türk aşiretlerinin serüvenlerini anlatmaktadır. Yalnız, bunların arasına daha önceki dönemlerde ve biraz farklı coğrafyalarda yaşamış olan Türkmenlerin serüvenleri de karışmış olabilir...
Diğer yandan, Dede Korkut öykülerinin kaleme alınışları ile ilgili tarihleri biraz daha önceye, veya sonraya taşıyan arştırmacılar da bulunmaktadır. Ayrıca, Dede korkut öykülerine konu olan serüvenlerin birkaç yüzyıl daha erken dönemlere ait oldukları ama, 1300lü yıllarda kaleme alındıkları hakkında iddialar da bulunmaktadır. Akla pek ters gelmeyen tüm bu iddialar aslında tartışılabilirler ama, bu metnin amacı, tarihleri tartışmak değil, Dede Korkut öyküleri ile Homerosun Odysseia (Odysséen) destanı arasındaki ortaklıklar hakkında bilgi vermektir. Birde, neden 12 öykü olduğu üzerine gerçeği açıklamaktır...
Bazı bilgilere göre Dede Korkut öyküleri, 1700lü yıllarda fransızca, ingilizce, ve rusca dillerine çevrilmiştir. Dede Korkutun almanca çevirisi ise, H. F. Von Diez tarafından Dresden Kraliyet Kütüphanesinde bulunan orjinal metinden 1815 yılında yapılmıştır. İşte asıl bu çeviriden sonra Dede Korkut öyküleri Batı dünyasının aydınları arasında tanınır hale gelmiştir. Dresden Kraliyet Kütüphanesinde bulunan nüsha, oniki (12) öyküden ve bir de giriş bölümünden oluşmaktadır... Sonradan, 1950 yılında İtalyan türkolog Ettoro Rossi, Vatikan Kütüphanesinde bir Dede Korkut kitabı daha keşfetmiştir. Bu son bulunan nüsha ise, altı öykü ve bir giriş kısmı ile birlikte yedi bölümden oluşmaktadır...
Sözkonusu iki orjinal nüshanın Dresden Kraliyet Kütüphanesine ve Vatikan Kütüphanesine nasıl ulaşmış oldukları hakkında bir bilgi elime geçmedi ama, önemli olan -değişik Türk yönetimlerinin vaktiyle değer verip saklayamadıkları kültür hazinelerinden bazılarının- Batılılar tarafından saklanıp gün yüzüne çıkartılmış olması...
Önceki bölümlerde belirtmiş olduğum gibi Vatikan, 1240lı, 1250li yıllardan itibaren Moğollar ile dostca ilişkiler aramıştı. Vatikan, -Güney Kafkasyayı ve Doğu Anadolunun büyük bölümünü içine alan- Il Kağanlığı (İlhanlı, 1256- 1353) İranına elçiler yollamıştı. Çinde Kubilay Kağan ile dostluk kuran Venedikli büyük gezgin Marko Polo (1254- 1329) yaklaşık aynı dönemde uzun gezisini yapmıştı. Yine aynı dönemde, daha birçok batılı gezgin ve misyoner Kafkaslar üzerinden Doğuya doğru yola çıkmışlardı... Daha yaşadığı dönemde Büyük İskenderin (Alexander the Great, İ. Ö. 356- 323) egemen olduğu alanın dört katı büyüklükte bir imparatorluk kurmuş olan Cengiz Kağan (Temuçin, 1155?- 1227), savaşlardaki tüm acımasızlığına karşın, ticaret yollarını güvenlik altına alarak Doğu- Batı ilişkilerinin tarihte ilk kez en üst noktasına ulaşmasına, yoğunlaşmasına yardımcı olmuş bir karakterdir. O, aynızamanda mükemmel ve hızlı işleyen bir posta ağı kurmuştu... Sonuçta, 1200lü yılların ortalarında, ve 1300lü yıllarda, Doğu- Batı ilişkilerinin yoğunlaşmış olduğu bu dönemde, kimliklerini bilemediğim bazı Batılı gezginler, Çine dek ulaşmış Hiristiyan misyonerler, veya elçiler, sözkonusu Dede Korkut nüshalarını alıp Vatikana, Alman Kralına veya prenslerden birine armağan etmiş olabilirler...
Daha önce, 2006 yılında, Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam adlı kitapta da kısaca yazmış olduğum gibi, oniki (12) öykülük bir nüshanın, ve yine giriş bölümü ile birlikte yedi anlatıdan oluşan bir başka nüshanın bulunmuş olması sonderece ilginçtir. Ya da özel olarak benim ilgimi çekmektedir... Türkiyede tanınmış bazı yazarların bu oniki öykü için, bir destanın parçaları olabilecekleri konusundaki yorumları, tamamen hatalıdır, mesnetsiz bir uydurmadır... Daha başka kişilerin de dikkatini çekmiş olduğu gibi bu anlatılar, farklı karakterlere ait serüvenler, birbirlerinden tamamen bağımsız öykülerdir. Öykülerin sayısı ise, kişisel kanımca, yaklaşık tüm mitolojilerde ve ayrıca özellikle kökleri değişik ölçülerde Hint-İrani mitolojilere, Veda dinine, Zoroastrianisme, Mithraisme ve bunlarla bağlantılı diğer mitolojilere, Zoroastrianism inancı ile bağlantılı Platon (Eflatun) felsefesine, Hiristiyanlığa, ve Şamanizme uzanan Sufi inançlarda bütünselliği, bir çemberi, marokosmosu (evreni) simgeleyen oniki (12) sayısı ile bütünsellik arzetmektedir. Sonuçta, 12 Dede Korkut öyküsü, bir bütünselliği, makrokosmosu (tam bir evreni) ifade etmektedir, ve bu evren içindeki mikrokosmoslar ise öykülerin kahramanlarından başkaları değildir. Kısacası, Dede Korkut öyküleri, diğer halklara özgü birçok bezerinde olduğu gibi tamamen inanca, dünya görüşüne, evren anlayışına uygun olarak formüle edilmişler, farklı 12 serüven ile bir çemberi, bütünselliliği, makrokosmosu oluşturmuşlardır.
Kökleri -sonderece insancıl- Mesopotamya destanı Gılgamışa, İsadan Önce üç binlerde yaşamış ve can yoldaşı doğa insanı Enkidunun ölümünü görerek kendi ölümünü düşünmüş ve ölümsüzlüğün çaresini aramak için yollara düşmüş Ur kralı Gılgamışın arslanları elleri ile parçalayan yoldaşı Enkiduya uzanan Dor (Dorian) Greklerine ait Herakles (Heracles, Hercules, Herkül) efsanesi de 12 parçadan oluşur. Heraklesin tamamlaması gereken 12 görevi vardır. Anlaşılmış olacağı gibi bu 12 görev, bir çemberin, bir bütünselliğin oluşturulmasından, makrokosmosun (evrenin) ifadesinden başka birşey değildir. Yine, Medler ve -Asurlular tarafından yıkılmış- ilk Babilin mirascısı intilkamcı Kaldeliler tarafından birlikte yapılan bir saldırı sonucu İ. Ö. 612 yılında yerle bir edilip yakılan tüccar-militarist Asur İmparatorluğunun başkenti Ninevenin 20 bin tabletlik büyük devlet kütüphanesinin külleri arasında yaklaşık zamanda bulunmuş olan -Akad dilinde yazılmış- Gılgamış (Gilgamesh) destanı da 12 tabletten oluşmaktadır. Bu bir bütünselliği, makrokosmosu (evreni) ifade eden 12 sayısı ile bağlantılı olarak kurgulanmış bütünsellik arayışları Yahudilikte 12 aşiret, İsanın 12 havarisi, İran Şia inancının 12 imamı (12 tamamen saf, temiz azizi) gibi daha başka -Atlantikten Çine dek uzanan- birsürü örnekle uzar gider...
İran Şia inancının kültürel kökleri, İslamiyet öncesi İran inancı Mazdaism ile bağları üzerine mükemmel bir araştırması olan konunun uzmanı değerli araştırmacı Henry Corbinin açıklamaları ile sözkonusu 12 imamın her biri, -aslında kutsallaştırılan ve bir bütünselliğin simgesi haline gelen- 12 sayısının herbir sayısı, Zodiacın 12 işaretini burcunu simgelemektedir. Daha önce Hedefteki Müslüman Halklar ve İslam adlı kitapta da yazmış olduğum gibi, kökeni, Mezopotamya medeniyetlerinin gökle ilgili gözlemlerine, İ. Ö. 4500- 4000 yıllarında başlayan Sümer medeniyetine uzan ve grekçe de hayvan çemberi anlamına gelen Zodiak, astronominin ilkel biçimi astrolojiye göre, Güneşin arkasında olduğu düşünülen, dünyanın yörüngesi boyunca ve güneşin görülebilen kısmı boyunca gökte 9 derecelik bir elips çizerek uzanan düşünsel kuşak olmaktadır. Pluto dışındaki planetlerin, güneşin ve ayın görülebilen kısımlarını kapsayan ve aynı planetlerin yörüngeleri ile bağlantılı olan ve Güneş ve Ay tutulmaları ile de ilişkisi kurulan bir kuşaktır Zodiak. Boylamlara 30 derece yatıklıkta açı yapan ve 12 eşit parçaya ayrılan (360: 12= 30derece), ya da değişik dünyevi hayvan sembolleri ile ifade edilmiş 12 burca bölünen düşünsel bir band olmaktadır Zodiak. İnanca göre, bu düşünsel/ kurgu 12 burç, doğum tarihlerine bağlı olarak insanların kaderlerini etkilemektedir...
İslam ve önceki mitolojilerin kozmolojilerine (evren anlayışlarına) göre, merkezinde dünya olduğu düşünülen bu elips biçimindeki band, göksel çizgi veya asıl adıyla Zodiak (hayvan çemberi) boyunca güneşin dünyanın etrafında döndüğü farzedilmiştir. Sözkonusu düşünsel band, Zodiak, güneş, ay ve ayrıca görülebilen beş planeti, Saturn, Jupiter, Mars, Venus, Mercury ile birlikte toplam yedi gök cismini içine almaktadır... İ. Ö. 539da, Pers İmparatorluğunun Babili (ikinci Babil, Kalde Hanedanı, İ. Ö. 625- 539) yıkmasının ardından, Babilden alınıp İranlılaştırılan ve yılı 365 gün olarak hesaplayan takvim de aynı nedenle, astronominin ilkel biçimi olan astrolojinin hesaplanmış 12 burcuna dayanılarak, sözkonusu kurgu göksel çemberin 12 eşit parçasına dayanılarak 12 aya (oniki burca, Zodiak) ayrılmıştır. Yine sözkonusu takvimin haftaları içinde de yedişer gün bulunmaktadır...
Kısacası, 12 sayısı ve yine bunun gibi bir bütünselliği, makrokosmosu simgeleyen 7 sayısı (güneş, ay ve ayrıca görülebilen beş planeti, Saturn, Jupiter, Mars, Venus, Mercury ile birlikte toplam yedi gök cismini ifade eden sayı), yaklaşık tüm mitolojilerde kutsanmıştır. Destanlar, efsaneler, efsaneleştirilmiş kahramanlık anlatıları, köken arayışları, inançlar bu sayılarla özdeşleştirilerek güçlendirilmeye, bir tamlığın, bütünselliğin, makrokosmosun (evrenin) ifadesi olarak yansıtılmaya çalışılmıştır. Eski Babilde Mardukun yere, insanların arasına inmesine yardımcı olan yedi katlı Babil Kulesi gibi; Zoroastrianismin yaratıcı gücü Ahura Mazdanın (Akıllı Efendi) önce yedi varlık yaratmış olması gibi; Mazdaizmin çember biçiminde resmedilen evreninin ahmak yıkıcı şeytan Ahriman tarafından yedi parçaya bölünmüş olması gibi; Harranın Sabian (Yediciler) kültüründe tek bir Yaratıcının yedi farklı görünümü olan aynı gök cisimleri gibi; Eski Ahitte (Tevrat), Musanın Birinci Kitabında (Tekvin/ Yaratma), Bab 1de, yaradılış öküsünde, ve Bab 2de dünyanın ve insanın yedi günde yaradılmış olduğunun anlatılması gibi; İslam inancının en önemli kültürel kaynağı olan Yahudi inancında yedi önemli gün ve yedi kollu şamdan bulunması gibi; Hac ziyaretinde Kabein etrafında yedi kez dönülerek Allahın varlığının yedi işaretini tanıma çabası gibi; değişik mitolojilerde yeralan yedi akıllı adam, yedi uyuyan, yedi peygamber, yedi iklim, yedi deniz, Sinbadın yedi serüveni, gök kuşağının yedi rengi, haftanın yedi günü olması gib yedi ile ilgili sıralama uzayıp gitmektedir...
Birbirleri ile derin alışveriş içinde oldukları anlaşılan tüm bu kültürlerin açıkça göstermiş oldukları gibi, Dede Korkut öykülerinin 12 öykü olarak bulunmuş olması, ne bir tesadüftür, ve ne de bu farklı 12 öykü, tamamı kayıp bir destanın parçalarıdır. Nasıl Heraklesin 12 adet görevi ile bir çemberi, evreni tamamlamış ise, nasıl bir yıl 12 ay ile tamamlanıp bir bütünselliği oluşturuyorsa, Dede Korkut öyküleri de bir bütünselliği, makrokosmosu (evreni) ifade etmeleri macıyla -Aynen Heraklesin 12 serüveni gibi- 12 öyküden oluşturulmuştur... Diğer yandan, başlangıç, giriş bölümü ile birlikte yedi parçalı bir nüshanın daha bulunmuş olması, muhtemelen, yukarıda özetlenmiş olan yedi sayısının sembolik anlamı, bir bütünselliği ifade ediyor olması ile bağlantılıdır...
Dede Korkut Öyküleri ile Homerosun Odysseia (Odysséen) destanı arasında, veya Odysseusun serüvenleri ile Dede Korkut Öykülerinin kahramanlarının serüvenleri arasında birçok ortaklıklar vardır... İonia Greklerinden olduğu söylenen Homeros, şimdiki güzel Batı Anadolu kenti İzmirde (Smyrna) İ.Ö. 800lü veya 700lü yıllarda yaşamış bir halk ozanıdır. O, Truva (Troja) Savaşını anlatan Ilyada Destanını ve aynı savaşın sonunda -Truvanın düşmesini sağlayan tahta at hilensinin bulucusu- Odysseusun serüvenlerini anlatan Odysseia Destanını kaleme alan kişidir. Ya da, anılan iki destanın Homeros tarafından kaleme alındığı sanılmaktadır... Homerosun kimliği açık olarak bilinmemekle birlikte, şiir diliyle yazılmış sözkonusu iki destandaki öykülerin, İonia Greklerinin yüksek bir medeniyet seviyesine ulaştıkları yıllarda derlenip yazı diline geçirildikleri düşünülmektedir...
Pelepones (Mora) Yarımadasına kuzeyden ilk yığınsal Grek göçü, İ.Ö. yaklaşık 2000li yıllarda olmuştur. Yaklaşık İ.Ö. 1250 yılında Truvayı (Troja) yıkanlar, bu ilk gelmiş olan Akha grekleridirler. İ.Ö. 1100- 1000 yıllarında, henüz yazı dilleri olmayan ve herşeyi tahribeden çok daha barbar Dor (Dorian) Grekleri -yine kuzeyden- Pelepones Yarımadasına inmişlerdir. Bu ikinci Grek göçünün karakterleri, yeni gelenler, kendilerinden önce gelmiş olan Akha Greklerinin önemli kısmını Batı Anadoluya doğru göçe zorlamışlardır... Giriti de işgaledecek olan Dor (Dorian) Greklerinin gelmiş oldukları sözkonusu dönem, yazılı belge yokluğu nedeniyle, karanlık çağ olarak anılmaktadır. Dor baskısı altında İ. Ö. 1000li, 900lü yıllarda Batı Anadoluya yerleşen bu en erken Grekler, İonia medeniyetini yeşertmişler, ve Doğu Karadeniz kıyılarını kolonileştirmişlerdir... İşte Homeros, Batı Anadoluya göçedip orada İonia medeniyetini yeşertmiş olan Akha Greklerindendir. Zaten Truva (Troja) savaşı ve Odysseusun serüvenleri ile ilgili anılar, sözkonusu olaylarla ilgili sözlü edebiyat, doğal olarak bu Greklerin, Akha Greklerinin hafızalarında yaşamıştır, ve muhtemelen zaman içinde idealizasyonlara, mitolojik figürlerle karışarak birtakım değişikliklere uğramıştır...
Odysseusun serüvenleri ile Dede Korkut Öykülerinin kahramanlarının serüvenleri arasındaki derin ortaklıkların en önemli iki tanesi söyle özetlenebilir...
Sicilya kıyılarında oniki denizci arkadaşı ile birlikte -sadece tepesinde tek bir gözü olan insan görünümlü dev- Cyclop Polyphemusun eline düşen, sözkonusu insan yiyen devin mağarasına hapsedilen, Polyphemusu sarhoş edip uyuttuktan sonra gözünü kör ederek sağ kalan altı yoldaşı ile koyun postları içinde kaçmayı başaran Odysseusun bu serüveni, Dede Korkutun kahramanlarından Basatın - Polyphemus benzeri- bir dev olan Tepegözü yenerek obasına dönmesi serüveni ile hemen hemen aynıdır. Daha doğrusu, Basatın serüveni, Odysseusun sözkonusu serüveninin Türkleşmiş bir biçimi gibidir... Grek mitolojisinde insan yiyen tek gözlü devler olan Cyclopların en ünlüleri, Deniz tanrısı Poseidon ile nymph Thoösadan olma Polyphemusdur...
Uzun değişik serüvenlerin ardından -Yunanistanın batısındaki İonia Denizinde, Kefallinia Adasının doğusundaki- İthaki (Ithaka) adasına, yurduna, eşi Penelopeye dönen Odysseus, hiç ummadığı bir durumla karşılaşacaktır. Uzun süren yokluğunun sonucu olarak O artık öldü sanılmaktadır. Odysseusun eşi, sadakatın sembolü güzel Penelope, artık taliplerini oyalayamaz durumdadır... Kılık değiştiren, gerçek kimliğini gizleyen Odysseus, Penelope ile evlenip evine ve topraklarına elkoymaya kalkışan rakipleri ile yarışacak, onları öldürüp eşi dahil herşeyine yeniden sahip olacaktır... Odysseusun bu son serüveni ile Dede Korkut kahramanlarından Bamsı Beyrekin serüveni hemen hemen birbirlerinin aynısıdır. Uzun yıllar obasından ayrı kalan, ve öldü sanılan Bamsı Beyrek, tam eşine yeni talipler çıkmışken, kılık değiştirerek obasına döner ve rakiplerini alt ederek kendisine ait olanları geri alır...
Sözkonusu benzerliklerin tek bir açıklama tarzı olabilir... Dede Korkut öykülerinin kaleme alındığı 1300lü yılların bazı Türk aydınları, Dede Korkut adını kullanan kişi, ve belki başkaları, Homerosu eski Grek dilinden okumuşlardır. Ya da Homerosun Ilyada ve Odysseia destanları çoktan Oğuz türkçesine çevrilmişlerdi... Diğer yandan, günümüzün en yetkin Osmanlı tarihçilerine göre, 1453 yılında, henüz 21 yaşında Konstantinoupolisi (İstanbul) alarak Bizans tarihini sonlandıran II. Mehmed (Fatih Sultan Mehmed, 1432- 1481; yönetimi, 1451- 81), çok iyi eski grekçe bilmekteydi. O, Homerosun Ilyada ve Odysseia destanlarını bizzat grekçeden okumuştur... Yine aynı tarihçilere göre II. Mehmed, İstanbulu aldıktan sonra, Bu, Truvanın rövanşıdır!, diyecek, veya aynı anlamı veren bir söz edecekti...
Sultan II. Mehmedin (1432- 1481) mükemmel eski grekçe bildiği tarihçiler tarafından belirtilmektedir. Diğer yandan, Dede Korkut halk öykülerinin kaleme alınmış olduğu dönemi 1300lü yıllar olarak kabuledecek olursak eğer, II. Mehmedden bir yüz yıl kadar önce, 1300lü yıllarda yaşamış olan bazı aydın Oğuz Türklerinin Grekçe bilmemeleri için bir neden yoktur. Zaten, serüvenleri Dede Korkut halk öykülerine konu olan Türk aşiretlerinin yaşadıkları coğrafya, hem Ermenilerle, hem Gürcülerle, hem Grek dilinin konuşulduğu Trabzon Rum İmparatorluğu ile, ve hem de resmi dili grekçe olan Bizans ile komşudur... Diğer yandan, modern romanın kaynağı olan ve ilk kez derlenerek yazı diline 700lü, 800lü yıllarda geçirilmeye başlanan Binbir Gece Masallarında anlatılan masalların farklı dönemlere ve komşu farklı kültürlere ait olması gibi, Dede Korkut öykülerindeki farklı öykülerin farklı zamanlara ve biraz farklı Türk aşiretlerine, topluluklarına ait olmaması için bir neden yoktur. Başlangışta sözlü edebiyatın konusu olan bu serüvenler, yazı diline geçirilirlerken zenginleştirilmiş, ve bazıları Odysseusun serüvenleri ile özdeşleştirilmiş olabilir. Anlaşılan, Dede Korkut öykülerini yazı diline geçiren dönemin Türk aydınları, aklın simgesi Odysseusu sevmişlerdir...
Varlık Yayınları tarafından düz yazı ile çevrilip basılmış İlyada ve Odysseia (Odysséen) destanlarını 1950li yıllarda, henüz 12- 13 yaşlarında ilk kez okuduğum zaman, nedenini açıklayamadığım bir şekilde kendimi Truvanın safında hissetmiştim. Bu duygum, saldırganlara, istilacılara karşı olmamdan kaynaklanmaktaydı ve kendimi Doğudan hissetmekteydim... Zaten, olayların politik içeriğinden tamamen habersiz olduğum çocukluk yıllarında, köleci Roma İmparatorluğuna da herhangi bir sempati duymamış, hatta onlardan nefret etmiştim... Düz yazı ile çevrilmiş İlyadayı okurken, Hektora derin bir sevgi besleyecek, Onun kazanmasını isteyecektim. Aşili (Akilles) ise düşman gibi görecek, hatta ondan nefret edecektim... Aslında, sözkonusu destanı üretenler, bilincinde olarak veya olmayarak, Hektoru çok daha insancıl sevimli bir kişilik olarak resmetmişlerdir... Diğer yandan, tahta at hilesini bulmuş olan Odysseusa çok içerleyecek, Truvanın (Troja, Troy) böyle bir hile sonucu düşmüş olmasına çok üzülecektim... İleride aynı destanların şiir diliyle yapılmış çok daha mükemmel çevirilerini okuduğum zaman ise, aklın simgesi Odysseusu sevecek, Ona hayranlık duyacaktım. Anlaşılan, Dede Korkut öykülerini yazı diline geçirmiş olan eski Oğuz Türkleri de Odysseusa hayranlık beslemiş olmalıdırlar ki, Onun bazı serüvenlerini Türkleştirmişlerdir... Ilyada ve Odysseia destanları, ilk kez 1970li yıllarda, Arza Erhat ve A. Kadir tarafından -aslına uygun- şiir dili ile türkçeye kazandırılmışlardır...
Yusuf Küpeli 14 Haziran 2011 |