Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

6- e) Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş,NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi

 

Bu satırları yazana göre, Yunanistan’da haksızlıklara başkaldırı geleneginin, öbür yandan da Yunan üst sınıfları arasında acımasız bir baskıcı gelenegin, mali-sermaye güçlerinin diktatörlüğü olan faşizmin baskı ve şiddetine kaynaklık eden geçmişin üst sınıf terörünün kökleri derinlerdedir... Akdeniz’e inme peşinde Balkan politikasında aktif rol oynayan Rus Çarlığı ve diğer yandan Doğu Akdeniz’in zenginliklerine elkoyma, Akdeniz’den Hindistan’a ulaşan coğrafyayı kontrol altına alma peşinde olan Britanya, bu ülkelerin her ikisi de, 1821 yılında başlayan Grek isyanına, Grek toplumunun Osmanlı İmparatorluğu’dan bağımsız olma mücadelesine aktif destek vereceklerdi. Daha isyan sürerken Yunanlılar, 1823’de, acımasız bir içsavaş yaşıyacaklardı...

 

Yunan isyanının yarattığı sonuçlardan biri de, isyanı bastırmakta başarısızlığa uğrayan ve yaklaşık 500 yıllık tarihi olan Yeniçeri ordusunun, “Vaka-i Hayriye” adını alan kanlı bir baskınla 17 Haziran 1826’da yokedilmesi olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nda modern bir ordunun kuruluşu başlatılacaktı... Sonuçta, Temmuz 1832’de imzalanan İstanbul Anlaşması ile Yunanistan, uluslararası arena da tanınan bağımsız bir devlet olarak doğacaktı. Fakat bu, toplumsal trajedilerin sonu anlamına gelmiyordu...

 

Kısa tarihi boyunca Yunanistan, birçok iç çatışma yaşıyacaktı. Bağımsızlığın ertesi yılı, 1833’de ülkenin başına dışarıdan bir kral oturtulacaktı, ve bu kişi 1862’de kaçmak zorunda kalınca, 1863’te yine dışarıdan yeni bir kral getirtilip Yunan tahtına oturtulacaktı. Yine I. Dünya Savaşı öncesi, savaş yılları, ve sonrası Yunanistan’ı, Girit asıllı başbakan Eleuthérios Venizélos (1864- 1936; başbakanlığı, 1910- 15, 17, 24, 28- 30) ile Alman yanlısı Kral Alexander arasındaki iktidar kavgalarını, ve İngiz desteğindeki Yunan ordularının başarısız Anadolu serüvenlerini (1919- 22), bunun Yunan toplumu açısından dramatik sonuçlarını yaşıyacaktı. Yunanistan’a 1923’de cumhuriyet rejimi gelecekti ama, 1935’de monarşi yeniden restore edilecekti. Kral II. George, Nisan 1936’da, baskıcı General Ioannis Metaxas’ı (1871- 1941; iktidarı, 1936- 41) başbakanlığa atayacaktı. Yunan halkı beş yıl Metaxas diktatörlüğünü, ve ardından Mussolini ve Hitler ordularının işgallerini yaşamak zorunda kalacaktı...

 

II. Dünya Savaşı’nın başlangıcında, 1940 yılı sonbaharında, 28 Ekim 1940 günü Yunanistan, kuzeyden, Arnavutluk üzerinden Mussolini (1883- 1945; yönetimi, 1922- 43) İtalyası’nın saldırısına uğrayacaktı. Çok güçlü bir direnişle karşılaşacak olan faşist İtalyan ordusu, altı ay sonra Arnavutluk’a geri çekilmek zorunda kalacaktı. Sonuçta, 1941 baharında, Nazi birlikleri devreye girecek, ve Alman orduları ülkeyi kısa sürede işgal edecekti. Nazi Almanyası’nın güçleri 6 Nisan 1941 günü Yunanistan’a saldıracaklar, ve 27 Nisan 1941 günü Atina’ya gireceklerdi. Nazi güçleri, Yunanistan ile Kuzey Afrika’nın tam ortasında duran ve kaderi büyük ölçüde Balkan yarımadası ile bağlı olan Girit’e 1 Mayıs 1941 günü havadan indirme yapacaklardı...

 

Tüm Balkanlar’ın Nazi Almanyası tarafından işgali, 22 Haziran 1941 günü tamamlanacaktı. Fakat Almanlar, Balkanlar’da çok güçlü bir gerilla mücadelesi, partizan savaşı ile boğuşmak zorunda kalacaklardı. Üç yılı aşkın sürecek olan anti-Nazist partizan savaşı ve ardından başlayan içsavaş sırasında küçük Yunanistan, -çoğu sivil olan- 600 bini aşkın kayıp verecekti. Grek halkı, kayıplarına karşın Naziler’e, ve ardından İngilizlerin desteğindeki yerli faşistlere boyun eğmeyecekti...  İşgalden kısa süre sonra, 30 Mayıs 1941 gecesi, ikisi de 18 yaşında olan Manolis Glazos ve Apostalis Santas, Atina’ya egemen bir tepede kurulu tarihi Akropolis’in üzerinde dalgalanan Nazi bayrağını indireceklerdi. Sözkonusu gençler bu kahramanca sembolik direniş eylemini gerçekleştirirlerken, Kral II. George, Nisan 1941’de, çoktan, önce Grit’e, oradan da Londra’ya tüymüştü. Savaşın ardından O, 1946 yılında, İngilizler tarafından Yunanistan’a geri getirtilip tahtına oturtulacak, ve içsavaş sürecinde aynı Kral, ellerini Grek halkının en yurtsever unsurlarının kanları ile yıkayacaktı... Grek halkının anti-Nazist, veya anti-faşist direnişini, asıl olarak Grek Komünist Partisi (KKE) yönlendirecekti. Grek Komünist Partisi (KKE), Ekim 1918’de Grek Sosyalist İşçi Partisi (SEKE) adıyla kurulmuştu. Aynı parti, Ekim 1924’de Grek Komünist Partisi (KKE) adını almıştı...

 

Yunanistandaki anti-faşist direniş, komünistlerin, KKE’nin komutasında Eylül 1941’de örgütlenen EAM (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ve yine Aralık 1941’de kurulan ELAS (Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu) tarafından yürütülecekti. ELAS, EAM’a bağlı idi ve bunların her ikisinin gerisinde de KKE durmaktaydı. Bunların, EAM’ın ve ELAS’ın dışında, İngilizler tarafından kurdurulan EDES (Helen Milli Demokratik Ordusu) adlı bir örgüt daha vardı. İngilizler tarafından kurulup desteklenen EDES, İngilizlerin kışkırtıp yönlendirmeleri ile, Ekim 1943’de ELAS’a saldıracaktı. İngilizlerin desteği ile varolabilen EDES’in saldırısı, Şubat 1944’de tekrarlanacaktı. Anlaşılan İngilizler, savaşın sonuna doğru, Ulusal Kurtuluş Cephesi’ni ve buna bağlı Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu’nu tasviye etmek istemişlerdi. Çünkü, Sovyet kızılordusu 2 Şubat 1943’te Stalingrat’ta Nazi birliklerini çembere almıştı. Yine Kızılordu, 23 Ağustos 1943’te, tarihe dünyanın en büyük tank savaşı olarak geçecek olan Kursk muharebelerinde kesin bir zafer kazanmıştı. Sovyet birlikleri artık Batı’ya doğru ilerlemeye başlamışlardı. İngilizleri korkutan, ileride, yakın gelecekte, ELAS partizanları ile Kızılordu birliklerinin birleşme ihtimali idi. Fakat Yalta Konferansı (4-11 şubat 1945), sözkonusu olasılığı ortadan kaldıracaktı... Kısacası, henüz Nazi güçlerine karşı direniş sürerken, İngiliz makamlarının kışkırtmaları ile Yunanlılar arasında içsavaş yaşanmıştı... Türkiye’den 1941 sonunda Yunan halkına gıda yardımı yapılacak, “SS Kurtuluş” adlı bir gemiyle Atina’ya beş kez gıda maddesi taşınacaktı. Fakat aynı gemi, 1942’de batacaktı...

 

KKE tarafından yönlendirilen EAM ve ELAS, İngiliz destekli EDES’i dört günde ezip dağıtacaktı. Halkın destegi EAM’ın ve ELAS'ın arkasında idi. Ülkenin tüm iyi yürekli gençleri, işçiler, köylüler, ve aydınlar, bu saflarda, EAM ve ELAS saflarında  yeralmışlardı... Savaşın sonbulmasına yakın, Nazi Almanyası 7 mayıs 1945’de teslim teslim olmadan kısa süre önce, şubat 1945’de, EAM ve ELAS, Yunanistandaki 31 idari bölgenin 27’sini, kısacası ülkenin beşte dördünü kontrol ediyordu. Bir başka ifade ile, Atina yakınlarındaki Faleron Körfezi ve Selanik yakınlarındaki Patras dışında ülkenin yüzde doksanbeşi EAM-ELAS'ın kontrolu altındaydı... Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu, ELAS, Ares Veloukhiotis tarafından yönetilmekteydi...

 

Yunanistan’da acılarla dolu üç yıllı aşkın sert anti-faşist direnişin galibi komünistler, EAM ve ELAS idi. Fakat Yalta Konferansı (4-11 şubat 1945) sırasında Avrupa, Churchill, Roosevelt, ve Stalin arasında paylaşılırken, Romanya ve Bulgaristan Sovyet nüfus bölgesi, Yunanistan ise İngiliz etki alanı olarak belirlenmişti. Yugoslavya ise yarı yarıya her iki etki alanının da içinde idi. Böylece, savaşın bitimi ile Yunanistan’a İngiliz birlikleri gireceklerdi. Sömürgecilik, hileli yöntemlerle sömürgeleri yönetme konusunda 400 yılı biraz aşkın sürelik deneyimi olan İngiliz ordusu, hile ile ELAS’ı silahsızlandırırken, gerici faşist güçleri yeniden organize etmeye başlayacaktı. Komünistler, KKE, İngiliz yönetiminin, “Silahlar bırakılırsa, Yunanistan’da kurulacak yeni yönetimin tamamen demokratik bir seçimle belirlenecegi..”, yalanına kanmıştı. Sonuçta, KKE’nin emri ile ELAS savaşçıları silahlarını İngiliz makamlarına teslim edecekler, veya gömeceklerdi. Onlar, halkın ezici coğunluğunun kendilerinden yana olduğunu bildikleri için, demokratik bir seçimi kazanacaklarına kesinlikle inanmaktaydılar...

 

“Demokrasi” havarisi rolü oynayan, ve hile ile yönetme yöntemlerini çok iyi bilen İngiliz makamları, Yunanistan’ı öyle kolayca komünist bir iktidara bırakmak niyetinde değildi. Komünistlerin ülkedeki büyük gücünü bilen ingilizler, birtakım sözler verirlerken, sadece zaman kazanmaya çalışmaktaydılar. Komünistler oyalanır, ELAS’a silah bıraktırılırken, İngiliz makamları, yandaşları olan eski Nazi işbirlikçilerini, faşist ve kralcı aşırı sağcı güçleri örgütlemeyi sürdürmekteydiler. İngilizler, komünistleri ve onların askeri gücü ELAS’ı halktan kopartarak eritip yoketmeyi planlamaktaydılar...

 

İngiliz makamları, Kuzey Afrika’dan Yunanistan’a yeni tümenler, tanklar ve uçaklar nakletmeye başlamışlardı. Uygun ortamlarda yakaladıkları sosyalistleri, komünistleri, grublar halinde tutuklayıp kuzey Afrika’ya naklediyorlardı. Yine İngiliz makamları, işgalci Nazi güçleri ile işbirliği yapmış olanları kurtarmak için yeni yasal düzenlemelere gideceklerdi... İngiliz makamları, yeniden organize etmeye başladıkları Grek Ordusu’na, kralcı, intikamcı güçleri yerleştirmekteydiler. İngilizler, Naziler’in emrinde çalışmış 1319 subayı bu yeni kurulan orduda göreve alırlarken, ELAS subaylarını pasifize etmeye, sürmeye başladılar... İngilizler tarafından yeniden örgütlenen sözkonusu Nazi işbirlikçisi subaylardan biri de, ileride, 1955 yılında, EOKA adını alan ve Kıbrıs’ı Yunanistan ile birleştirmeyi hedef olarak önüne koyan faşist örgütlenmeyi kuracak olan kişiden, Georgias Grivas’dan (1898- 1974) başkası değildi. EOKA, birçok masum sivil Kıbrıslının ölümüne imza atacaktı...

 

İngilizlerin yardımları ile örgütlenen faşist ölüm mangaları, sistematik biçimde ELAS partizanlarını öldürmeye, kurbanların kimliklerini gizlemek ve toplumda dehşet duygusu yaratmak için kafaları gövdelerden ayırmaya başlamışlardı. Sonunda, 18 Haziran 1945’te, ELAS’ın efsanevi lideri Aris’in kesik başını Trikkala meydanında bir platforma çivilerle çakacaklardı. Grek Komünist Partisi (KKE), Thessalia düzlüklerinin kuzey batı da dağlarla birleşen bu köşesinde, Trikkala’da, 16 şubat 1945 günü silahları bırakma emrini vermişti. Sözkonusu büyük kışkırtma olayının, Aris’in kesik başının Trikkala meydanında bir platforma çivilenmesinin ardından, 6 ocak 1946’da, sendikaların insiyatifi ile Atina’da, 350 bin kişinin katılımı ile bir protesto gösterisi örgütlenecekti. Geniş halk yığınları, İngilizler ile işbirlikçilerinin saldırılarını protesto etmekteydi ve gösterinin ardından genel greve gidilecekti... İngiliz kuklası hükümet direnişi kıramayınca, faşist ölüm mangaları yeniden eylemlerini yoğunlaştıracaklardı. Bunun üzerine partizanlar, ELAS üyeleri, gömdükleri silahlarını alarak dağlara çıkmaya başlayacaklardı.

 

Aradan epey zaman geçmiş olduğu için partizanlar artık eskisi kadar kalabalık ve güçlü degillerdi. Halk yorgundu ve partizanlar herhangi bir yerden silah yardımı alamıyorlardı... Zaten, halkın, geniş yığınların psikolojileri zaman içinde hızla değişebilirdi, ve İngilizler bu gerçeği çok iyi bilmekteydiler... ELAS’ın ülkenin yüzde 95 kadarını kontrol edebilmesi gerçeği, Nazi güçlerine, işbirlikçilerine, ve kendilerini arkadan vurmaya çalışan İngiliz yanlısı sağcı ve liberal unsurlara karşı kazandığı zaferlerle, elindeki silahlarla ilgili idi. İngiliz makamları KKE’yi ikna edip ELAS’a silah bıraktırırlarken, ELAS’ın ardındaki halk desteğinin önemli birkısmının kısa sürede yokolacağını çok iyi bilmekteydiler. Çünkü artık ELAS, güvenilir ve korkutucu olmaktan çıkmaktaydı. Ve gerçekte de süreç bu yönde gelişecekti...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Yalta Konferansı (4-11 şubat 1945) sırasında Balkanlar, Chuchill ile Stalin arasında paylaşılmıştı. Romanya ve Bulgaristan Sovyet nüfus bölgesi olarak belirlenirken, Yunanistan İngiltere’ye bırakılmıştı. Yugoslavya ise yarı yarıya iki gücün de etki alanları içinde idi... Dağa çıkan partizanlar henüz bu gerçegi bilmiyorlardı... Çatışmaların yeniden başladığı günleri hileli bir seçim için uygun bulan İngilizler, 31 mart 1946’da hemen bir genel seçim örgütleyeceklerdi. Sözkonusu hileli seçimde İngilizler, oyların yüzde 48’ini geçersiz sayacaklar, ve seçimi KKE’ye, EAM’a ve ELAS’a kaybettireceklerdi. İngilizler, işlerini “yasalara uygun” yürütüyor, “minareyi çalarken, kılıfını hazır ediyorlardı”... Mevcut uluslararası politik durum nedeniyle Bulgar komünistleri, ELAS savaşçılarına yeterli yardımı yapamıyorlardı. Tito’nun 1947’de Stalin tarafından aforoz edilmesi de ELAS partizanlarının aleyhine olacaktı. Çünkü Tito, İngiltere’ye daha fazla yaklaşmak zorunda kalmıştı...

 

İngiliz- ABD destekli faşist kralcı kuvvetler 1949 yazında son saldırılarına hazırlanırlarken, ellerinde ABD’den aldıkları yeni üretilmiş napalm bombaları bile vardı. Yakıcı napalm bombaları ilk kez Grek halkına karşı kullanılacaktı... O yıllarda nüfusu yaklaşık yedi milyon olan Grek halkı, 1942- 49 anti-Nazist direnişi ve faşizme karşı iç savaş sürecinde, 600 bini aşkın kayıp verecekti. Soğuk savaş sürecinin balkanlardaki ilk kurbanı Grek halkı olacaktı...

 

Nazi Almanyası 7 mayıs 1945’de teslim olduktan sonra, 8 mayıs 1945’de ABD yönetimi, Sovyetler Birliği’ne yapmakta olduğu tüm ödünç verme ve kiralama yardımlarını durduracaktı. Soğuk Savaş süreci, ABD yönetimi tarafından bu şekilde başlatılacaktı...

 

Aslında Japonya, uygun koşullarda savaşı bitirip teslim olmaya hazırdı, ve Japonya’nın Moskova elçisi Sato, 13 Temmuz 1945 günü Sovyet yetkililerine başvurarak bu dileklerini bildirmiş, ve Sovyetler’den arabulucu olmasını istemişti. Stalin, Japonya’nın talebini, Postam Konferansı (17 Temmuz- 2 Ağustos 1945) sırasında ABD Başkanı Truman’a bildirmişti. Diğer yandan, daha önce, Yalta Konferansı sırasında, (4-11 şubat 1945), üç ay içinde Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesi kararı alınmıştı. Sovyetler, Japonya ile savaşın sonlandırılması konusunda arabulucu rolü oynarlar, ya da Yalta kararlarına uygun olarak Mançurya’da Japonya’ya karşı savaşa girerlerse, Uzakdoğu politikasında, Çin ve Kore üzerindeki politikalarda söz sahibi olurlardı. Halbuki ABD, şok bir darbe ile Japonya’yı teslim alıp savaşı sadece kendi insiyatifi ile bitirirse, Uzakdoğu politikasının tek belirleyicisi olacağı kanısındaydı. ABD, Çin’e, Kore’ye ve diğer ülkelere istediği gibi tek başına biçim vermek hevesindeydi. Bu nedenle ABD, Yalta Konferansı’nın Uzakdoğu ile ilgili kararlarını geçersiz kılmak amacıyla, 6 Ağustos 1945 günü, hiç te gerekli olmadığı halde, Japonya’nın Hiroşima (Hiroshima) kentine ilk Atom bombasını atacaktı. Entrikayı anlayan Stalin, ABD planını geçersiz kılmak amacıyla, 8 Ağustos 1945 günü, Mançurya’da bulunan güçlü Japon Kvantung Ordusu’na karşı savaşa girecekti. ABD, 9 Ağustos 1945 günü, Nagasaki’ye ikinci Atom bombasını atacaktı. Japonya kayıtsız-şartsız teslim olmak zorunda kalacaktı ama, artık Sovyetler Birliği Uzakdoğu politikasının dışında bırakılamazdı. Fakat henüz, ABD’nin elinde olan Atom bombası Sovyetler Birliği’nde yoktu... Atom bombaları atıldığında, London Daily Exprss, “Bu dünyaya bir uyarıdır”, manşetini atmıştı, ve gerçek te böyle idi. Şüphesiz asıl uyarı Sovyetler Birliği’ne idi. Artık Sovyetler, Yalta’da alınmış olan kararların azıcık ta olsa dışına çıkamazlardı. Yunan halkının, Yunan partizanlarının büyük talihsizliklerinden biri de, işte bu gerçekte gizli idi... 

 

ABD yönetimi, bir yandan Nazi bilim adamlarını ülkesine taşırken, öbür yandan önde gelen Nazi liderleri ve istihbarat elemanları ile hemen anlaşacaktı. Hatta Nazi savaş suçluları ile anlaşmalar, henüz savaş bitmeden başlamıştı. ABD yönetimi, Nazi bilim adamlarının, Nazi istihbaratçılarının, ve Nazi savaş suçlularının deneyimlerinden, Sovyetler Birliği’ne ve Avrupa’da çok güçlü olan sosyalist ve komünist örgütlenmelere karşı yararlanma yoluna gidecekti... Eylül 1947’de kurulan CIA’nın, bir grup Nazi istihbarat subayı ve Alman askeri istihbaratının Sovyetler Birligi ile ilgili bölümünün şefi General Reinhard Gehlen’in yardımları ile kurulduğu artık bir sır degildir. CIA’nın en önemli kurucularından General Reinhard Gehlen, ileride, 1956 yılında, eski Nazi servislerinin elemanları, Gestapo (Gizli Devlet Polisi) kalıntıları ile Alman Federal İstihbarat Servisi BND’yi kuracak ve bu servisi 1968 yılına dek yönetecekti. BND, 1980’li yıllarda Yugoslavya’nın destabilizasyonunda, parçalanmasında, en önemli rollerden birisini oynayacaktı... Truman, Hitler'in “bin yıllık imparatorluk” düşünü devralmıştı ve bunun Avrupa’da ilk büyük kurbanı Grek halkı olacaktı...

 

İngilizlerin igvasına (baştan çıkartmasına) uyup ELAS’a silah bıraktırmak, ülkenin yaklaşık yüzde 95 kadarını kontrol eden askeri bir güçten yoksun kalmak anlamına gelmekteydi. Grek toplumunun faşist güçler tarafından yenilgiye uğratılmasında, Yunanistan’ın İgiliz- ABD emperyalizminin avucuna kolayca düşmesinde, yukarıda özetlenmiş olan uluslararası koşullar birinci derecede rol oynamış olmakla birlikte, ELAS’ın silahsızlandırılmış olması da önemli rol oynayacaktı...

 

Zamanın koşulları, dönemin egemen psikolojisi, Nazizme karşı savaşın asıl galibi olan Sovyetler Birliği kadar olmasa da Nazizme karşı savaşmış İngiltere’nin verdiği “demokrasi” sözü, KKE’nin İngiliz makamlarına inanarak EDES’e silah bıraktırmasında rol oynamış olabilirdi ama, zaten ülkenin yüzde 90’ından fazlası üzerinde egemen bir silahlı gücün, EDES’in, Yunanistan’ın resmi düzenli ordusu olmasını istememek, bu konuda ısrarcı olmamak, biraz zor anlaşılabilir bir gerçektir... EDES’in silahsızlandırılmasının ardından Yunanistan’a gelen, İngiliz makamlarının söz vermiş oldukları gibi demokrasi olmayacaktı şüphesiz... ABD yapımı Napalm bombalarının ateşinde canveren özgürlük savaşçılarından başka, binlerce, onbinlerce yurtsever Grek, hapishanelerde, tecrit kamplarında, sürgünlerde yıllarca çile dolduracaklar, sağlıklarından ve canlarından olacaklardı. Bir milyona yakın Grek ülkesini terketmek zorunda kalacaktı. Yunan toplumu, -İngiltere ve ABD destekli- yeni faşist bir baskı dönemi, darbe dönemi yaşayacaktı... İdeolojik olarak halktan yana bir ordu ile desteklenmeden demokrasi gerçekleşemezdi, halkçı bir demokrasi mümkün olamazdı, ve olamaz. Ve Grek halkının daha başına gelecekler vardı...

 

Birleşmiş Milletler şekillenirken, nası haksızlıklarla, emperyalist saldırganlıklarla, ve ABD hegomonyasında yeni bir dünyanın şekillenmekte olduğu gerçeğinin ipuçları ortaya çıkacaktı... Almanya’ya, İtalya’ya ve Japonya’ya karşı savaşan 26 ülke, 1 ocak 1942 günü, henüz savaş sürerken, savaş sonrası dünyanın biçimlenişi ile ilgili istemlerini açıklayan bir deklerasyonu imzalayacaklardı. Sözkonusu 26 ülke, ilk kez Birleşmiş Milletler adını kullanacaktı... Sanfransisko’da toplanan Uluslararası Kuruluşların Birleşmiş Milletler Konferansı (UNCIO) adını alan girişimle örgüt, 25 nisan 1945’de son biçimini alacaktı. Ertesi gün, 26 Nisan günü sonuçlanan konferansa, çoğunluğu Amerika kıtasından 50 ülke davet edilmişti. Örgütün 111 maddeden oluşan yönetmeliği, katılan devletlerin temsilcileri tarafından 26 haziran’da imzalanacaktı ve 24 ekim 1945’te yürürlüge girecekti. Yönetmeliğin ikinci maddesi, devletler arası ilişkilerde şavaş tehdidinin veya savaşın bir yöntem olarak kullanılamıyacağını, yazıyordu. Fakat bu karar hiçbir zaman uygulanamayacaktı, daha doğrusu örgütü manupule eden ABD ve onun Britanya gibi büyük ortaklar tarafından uygulanmayacaktı...

 

Ulusal arenalardaki sosyal eşitsizlikler gibi uluslararası arenada da derin eşitsizliklerin, antagonizmaların olduğu bir dünyada, devletler arasında bir güç dengesinin olmadığı ve sadece azami kâr motivasyonu ile hareket eden mali-sermaye grublarının emperyalist merkezleri yönlendirdiği bir dünyada, Birleşmiş Milletler, kuruluş çalışmalarından itibaren anti-demokratik biçimde işleyecekti. En güçlü devlet olan ABD, örgütü yalnız başına veya az sayıdaki ortagı ile manupule edecek, ve bu tutumunu sürekli hale getirecekti. ABD, kendi kararlarını, Birleşmiş Milletler’in kararları gibi dünya kamuoyuna sunacak ve sunmayı sürdürecekti. Mevcut ekonomik ve askeri güç karşısında sizin buna inanıp inanmamanız bir anlam ifade etmiyordu... Örneğin, savaş boyunca Nazi Almanyası ile yakın işbirliği yapmış olan, ve savaş sonrası önde gelen Nazilere yataklık eden Arjantin, Truman’ın insiyatifi ile, daha başlangıçta, Sanfransisko’daki toplantıya kurucu üye olarak çağrılırken, savaşta altı milyondan fazla evladını yitirmiş ve büyük bir direnç göstermiş olan Polonya, Birleşmiş Milletler’in kuruluş aşamasından dışlanacaktı. Sadece bu örnek bile, nasıl yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunun ipuçlarını vermekteydi...

 

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 aralık 1948’deki tarihi toplantısında, 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi kabuledilecekti. Bildirge, bireylere, güvenlikli, eşit, özgür, saglıklı iyi bir yaşam vadediyordu. Aynı bildirge, insanlara, beslenme, tedavi, egitim, kişiliği geliştirme, yasalar karşısında eşit olma haklarını vadetmekteydi. Bildirge, yaşam haklarını garanti altına alıyor, işkenceyi, hertürlü aşağılamayı ve baskıyı yasaklıyordu. Bildirgenin son maddesi, sözkonusu hakların hiçbir devlet tarafından çiğnenemeyecegi garantisini veriyordu... Tüm bunlar çok güzel kararlardı ama, insanlığın ezici çoğunluğu için yaşamının bir parçası olamayacaklardı... İnsan Hakları Bildirgesi’nin kararları, öncelikle, ileri teknolojiye sahip, en gelişmiş silahları üreten zengin ülkelerin yöneticileri tarafından çiğnenecekler, ve bu haksızlık süreklilik kazanacaktı. Gezegenimizin zenginliklerini büyük bir açgözlülükle ve dengesiz biçimde talan eden sözkonusu zengin ülkeler, bir yandan doğanın dengesini bozarak tüm canlıların ve insan soyunun geleceğini tehdit ederlerken, öbür yandan kazanç için savaşlar kışkırtarak, askeri darbeleri ve diktatörlükleri destekleyerek, büyük insani trajedilerin temel yaratıcısı olacaklardı ve olmaktadırlar. II. Dünya Savaşı’nın bitiminden, 1945’den bu yana bilimin, tekniğin sürekli gelişmesine, kişi başına düşen üretimin artmasına karşın, insanlığın çoğunluğunu oluşturan ve “üçüncü dünya” adını alan ülkelerde yoksullaşma, hastalıklar ve açlık sürekli bir artış gösterecekti, ve az-gelişmiş katagorisine sürüklenen ülkelerin sayıları süreç içinde artmaya başlayacaktı... Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum artan bir hızla büyüyecekti, ve büyümektedir. Mevcut verilerin ışıgında, günümüzün insanlığı geleceğe umutla bakamamaktadır, bakamıyor.

 

Birleşmiş Milletler’de yönlendirici rol oynayan ABD, İngiltere, Fransa gibi büyük güçlerin de içinde oldugu 12 ülke, 4 nisan 1949'da Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü’nü (NATO) kurarak, dört ay önce imzalamış oldukları İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne inançsızlıklarını, verdikleri sözlerin boşluğunu kanıtlayacaklardı. Bir yandan insanların yaşam haklarına saygıdan sözediyorlar, savaşsız bir dünya vadediyorlar, öbür yandan çok güçlü bir savaş makinesi oluşturuyorlardı. Kurdukları savaş makinesinin amacını da, paradoksal olarak, barışı, uygarlıgı ve refahı korumak (!), olarak açıklanacaktı. Bir savaş makinesinin ve savaşın kendisinin, barışın, uygarlığın ve refahın en büyük düşmanı olduğunu insanlık çok kısa bir süre önce yaşayarak ögrenmişti ve yaşanan felaketin izleri halen canlı idi... NATO’nun iki temel ilkesinden birincisine göre, savunma amacı ile kuvvete başvurulacaktı. İkincisine göre ise, kuvvete ancak NATO ülkeleri sınırları içinde başvurulacaktı. Yazılı hale getirilen bu sözde ilkeler, yığınların gözünü boyamaya yönelikti sadece ve askerler için bir anlam taşımıyordu. Savaşın temel prensiplerinden biri, en iyi savunmanın saldırı olduğu prensibi idi. Ayrıca, başlayan uluslararası bir çatışma, hiçbir zaman önceden belirlenen sınırlar içinde süremezdi…

 

NATO’nun kuruluşu ve amaçları ile ilgili olarak yazılı hale getirilen yaldızlı yalanlara karşın, tüm “Soğuk Savaş” yılları boyunca dünyanın her köşesine kurulan erken uyarı sistemleri ile NATO üyeleri ve Sovyetler Birliği yetkilileri tetikte bekleyeceklerdi. Öldürücü ilk darbeyi kimin en etkili biçimde vuracağı hesapları yapılacaktı. Nükleer başlıklı kıtalararası füzeler taşıyan denizaltılar buzulların altında dolaşırlarken, tüm kıtayı yokedebilecek güçte atom ve hidrojen bombaları ile yüklü ABD’ye ve NATO’ya ait B-52  stratejik bombardıman uçakları, Avrupa semalarında devriye uçuşları yapacaklardı... Örneğin, 1966 yılında, dört hidrojen bombası taşıyan sözkonusu uçaklardan biri, İspanya kıyılarında düşecekti. Karaya düşen üç bomba şans eseri patlamayacaktı. Denize düşen ise, ancak 80 gün sonra bulunabilecekti. Sözkonusu bombanın denizin dibinde ne ölçüde radyasyon yaydığı hiçbir zaman açıklanmayacaktı... Benzer veya benzemez sayısız tehlike yaşanacaktı. Yanlışlıkla bir üçüncü dünya savaşının patlaması birkaç kez engellenecekti- günümüzde de aynı tehlike sürmektedir... Sonunda NATO, temel prensiplerinin değiştiğini iddia ederek, sınırları dışında bir saldırı operasyonu başlatacak ve Yugoslavya’yı vuracaktı. Aslında değişen, NATO’nun prensipleri değil, Sovyetler Birliği’nin dağılması ile dünya da ABD’ye “dur” diyebilecek bir gücün kalmamış olması idi…

 

NATO’dan altı yıl sonra, 14 mayıs 1955’de yedi sosyalist ülke tarafından Warşova’da imzalanan bir savunma anlaşması ile kurulan ve kısaca “Warşova Paktı” olarak anılan “Warşova Dostluk, İşbirliği, ve Karşılıklı Dayanışma Anlaşması”nın 1 Temmuz 1991’de dağılmasının ve Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmenin ardından NATO, varlığının tartışılmaya başladığı bir dönemde, gerçek saldırgan yüzünü ortaya çıkartarak, kendisine yeni bir doktrin, yeni saldırgan bir görev anlayışı belirleyecek, emperyalist merkezlerin, başta ABD ve İngilterenin yararları doğrultusunda dünyanın heryerinde müdahaleci bir güç olarak kullanılmaya başlanacaktı. NATO, yeni üyelerle genişlemesini sürdürerek emperyalist merkezlerin, öncelikle Washington’un ve Londra’nın askeri egemenlik alanlarını genişletirken, Rusya Federasyonu’nu ve Birleşik Devletler Topluluğu’nu askeri bir çember içine alma işlevini sürdürecekti. Yine NATO, Washington ve Londra merkezli tekellerin, özellikle fosil enerji tekellerinin Orta Asya ve Hazar havzası kaynaklarına elkoyabilmesi için kullanılacaktı ve kullanılmaktadır...

 

Eski NATO Genel Sekreteri Manfred Wörner, “NATO ya kendi görev alanı dışına çıkacak, ya da dagılacak!”, demişti. NATO’nun kendi görev alanı dışında ilk aktif kullanılışı, Mart 1999’da Yugoslavya’ya yönelik olarak başlayan ve 78 günde ülkeyi II. Dünya Savaşı sonundaki kadar zarara uğratan saldırı olacaktı. Nükleer ve kimyasal silah katagorisi içindeki seyreltilmiş uranyumlu (DU) mermilerinde kullanılmış olduğu bu büyük hava saldırısı, yarattığı olağanüstü yıkım ile -vaktiyle ulusal geliri Avrupa ülkeleri düzeyinde olan Yugoslavya’yı- bir anda olağanüstü yoksullaştıracaktı... Washington gerçek sayıyı açıklamamakla birlikte, bombardımanın NATO’ya -o günün değeri ile- 60 milyar dolar civarında bir harcamaya malolduğu sanılmaktadır. Diğer yandan, yakılıp yıkılanların değeri ölçülemeyecek kadar büyüktür... NATO Avrupa Kuvvetleri Başkomutanı Wesley Clark, The New York Times’e verdiği demeçte, böbürlenerek, “Yaptıgımız savaş degil, çek kesiyoruz!”, diyecekti...

 

Şüphesiz NATO, Yugoslavya örneğinden çok önce de, kendi belirlenmiş görev alanı dışına illegal biçimde çıkmıştı. Örneğin, 1967 yılında Yunanistan’da gerçekleşen askeri darbe, önceden hazırlanmış bir NATO planına göre yapılmış tam bir NATO müdahalesi idi. Fakat NATO bunu açıkça sahiplenemezdi; çünkü, “demokratik bir kuruluş” olan örgüt, Kuzey Atlantik Ülkeleri’nin, ABD’nin ve Avrupa’nın “demokratik değerlerini” korumak amacıyla kurulmuştu(!..) Militarist bir örgüt nasıl “demokratik” olur demeyin, onlar derse, olur(!) Zaten Batı’nın “demokratik değerleri”ni korumak için sadece NATO adlı savaş makinesi oluşturulmakla kalınmamış, aynızamanda eski Nazi savaş suçlularını, SS ve Gestapo üyeleri yeninen gizlice (illegal biçimde) örgütlenmişlerdi. Değişik Avrupa ülkelerinde değişik kod adları ile NATO şemsiyesi altında yasadışı “kontragerilla” örgütlenmesini şekillendirmişti. Bu tamamen yasadışı kriminal örgütlenme, 1952 yılında, Yunanistan’ın ve Türkiye’nin NATO’ya dahil oldukları yılda, NATO şemsiyesi altında başlatılmıştı... Yunanistan’da 1967’de gerçekleşecek askeri darbenin içinde yeralacak olan sözkonusu yasadışı örgütlenme, Türkiye’de de birçok kanlı provokasyona, ve askeri müdahaleye karışacaktı...

 

Kore Savaşı’nın en şiddetli oldugu yıllarda, 25 Eylül 1950’de “demokrasi havarisi” Menderes başkanlığındaki Türkiye hükümeti, Meclis’e ve halka sormadan, Batı Pasifik’te ABD’nin yararlarını koruması için, ABD işgali altındaki “Güney Kore”ye bir tugay asker yollayacaktı. Bu anti-demokratik ve halk düşmanı karara karşı çıkan barış yanlısı aydınlar hapsedileceklerdi... Kore’de dökülen Türk ve Kürt insanlarının kanlarına karşılık, 18 şubat 1952’de Türkiye NATO’ya üye olarak alınacaktı. Aynı gün Yunanistan’da NATO üyeliğine kabuledilecekti. Üst sınıfları birbirlerini yiyen bu iki ülkenin asıl talihsizlikleri, bundan sonra, NATO üyesi olmalarından sonra başlıyacaktı. NATO ve ABD askeri güçleri, Akdenizdeki Amerikan 6. Filosu, her iki ülkenin de limanlarından ve hava üslerinden yararlanmaya başlayacaklardı. Bu ülkelere yeni askeri üsler inşa edilecek, ve her iki ülkenin içpolitikaları ABD vesayeti altına girecekti...

 

Aslında her iki ülkeye yönelik şiddetli ABD müdahalesi, 12 mart 1947 “Truman Doktrini” ve Batı Avrupa’da ABD etkisini yayarken “komünizm hayaleti”ni kovmak amacıyla yürürlüğe konmuş “Marshall yardımı” ile başlatılmıştı... Yaklaşık beşte dördü Yunanistan ve Türkiye ile ilgili olan “Truman Doktrini”ne göre, “Yunanistan’ın kaybedilmesi Türkiye’yi de ciddi biçimde etkileyecek, kargaşa ve başkaldırı tüm Ortadoğu boyunca yayılacak”, idi. “Yunanistan’ın kaybedilmesi” derken, ABD tarafından kaybedilmesi, ve “başkaldırı” derken de, ABD’ye başkaldırı kastedilmekte idi şüphesiz. Bu korku yüklü, paranoya yüklü ifadeler, Yunanistan’ın ve Türkiye’nin ABD boyunduruğu altına alınmış olduğu gerçeğinin itirafı olmaktaydı aynızamanda. ABD, Doğu Akdeniz’de ve Ortadoğu’da kurduğu egemenliği yitirmemek için hertürlü kötülüğü yapmaya, hertürlü anti-demokratik yönteme başvurmaya hazırdı...

 

Nazi Almanyası’nda SS grup liderliği yapmış olan Neo Nazi Hans Otto, 9 eylül 1952 günü Frankfurt Cinayet Masası’na gelecek ve herşeyi itiraf edecekti... O, planlanmış sabotaj eylemlerini, uçurulacak köprüleri, öldürülecek politik kişilikleri bir bir anlatacaktı. Yine O, üyesi olduğu gizli örgütlenmenin mali kaynaklarını açıklayacaktı... O’nun bu itiraflarının ardından, polis baskınları başlayacak ve birsürü eski Nazi subayı tutuklanacaktı. Otomatik silahlar, cephane, palayıcı maddeler, Komünist Partisi (KPD) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) üyesi politikacıların adlarının sıralandığı ölüm listeleri ele geçirileckti...

 

“Alman Gençlik Birligi” (BJD) adı ile çalışan gizli örgütün yöneticileri, 22 ocak 1951’de ABD Başkanı Truman’a bir mektup yollamışlardı. Sözkonusu örgütün “Teknik Hizmetler” adlı üst düzeyde gizli bölümü, Nürnberg yakınlarındaki Grafen Wöhr ABD askeri üssünde silahlı egitim veriyordu. Egitime, cinayet ve işkence yöntemleri dahildi. Egitimi, Albay ünüforması taşıyan Sterling Garwood adlı bir Amerikalı veriyordu ve bu kişinin beş ayrı adı daha vardı. Egitim gören eski Nazi subaylarının aylıkları 500 ile 1000 Mark arasında idi. Sözkonusu miktar, 1950’li yıllar için yüksek bir ücretti. Paraları Sterling Garwood elden getirip veriyordu. Yani ortada kayıt-kuyut yoktu... Coca Cola, Bosch, Salamander, Reemtsma, Mercedes’i üreten Daimler Benz firması ve daha birçok büyük şirket, bu yasadışı gizli örgüte ekonomik yardım yapıyordu. Gizli örgütlenmenin para sorunları yoktu...

 

Adı geçen ABD askeri üssünde gizlice egitim görenlerin arasında, Fransa’da, Oradour’da bir kilise de, aralarında kadın ve çocukların da oldugu 548 sivili öldürmekten aranan ve yine Tulle’de 120 sivili öldüren SS celladı Heinz Lammerding’de vardı. Örgütün içinde, savaş suçlarından sorumlu konumlarda olan benzer kişiliklerin adları uzun bir liste oluşturuyordu. Mevcut yüzlerce somut kanıta karşın, tutuklular iki hafta sonra serbest bırakılacaklardı. Olayla ilgili dava, sessizce kapatılacaktı. Çünkü, ABD Dışişleri Bakanlığı Federal Almanya’nın yargısına müdahale etmişti. ABD makamları, yakalananların Amerika’nın gizli haberalma eylemleri çerçevesinde çalıştıklarını bildirmişti...

 

Federal Almanya henüz NATO üyesi değildi, topluluga 6 mayıs 1954’te katılacaktı ama, pratikte resmen işin içinde idi. Bir ucundan yakalanmış olan sözkonusu gizli örgütlenme, NATO çerçevesinde oluşturulmuş yasadışı “kontragerilla” yapılanmasından başka birşey değildi... Davayı ustaca kapatan başsavcı Hubert Schrobber, Ağustos 1955’de, Federal Alman iç istihbarat örgütü “Anayasa’yı Korumak için Devlet Ofisi”nin (LfV; Bundesamt für Verfassungsschutz) başına getirilerek ödüllendirilecekti. Hubert Schrobber, kısaca “Anayasayı Koruma Örgütü” olarak bilinen LfV’nin başında 18 yıl kalacaktı... Yunanistan’da 1967 yılında gerçekleşecek olan askeri darbenin başındaki Papadapoulos, Federal Almanya’da yakalanıp üstü örtülen yasadışı NATO teşkilatının Yunanistan’da karşılığı olan “Kızıl Teke Postu” adlı örgütlenmenin bir üyesi idi, ve şüphesiz hepsi bukadar da değildi...

 

NATO’ya üye olmayan Avusturya, İsveç ve İsviçre gibi ülkelerde dahi paralel yasadışı örgütler kurulacaktı. İleride CIA’nın başına geçecek olan William Colby, 1951-1953 yıllarında Stockholm’de askeri ateşe olarak çalışmıştı. Honourable Man (Saygıdeger veya Onurlu Adam) adlı anılarında O, tüm İskandinavya’da sözkonusu örgütü kurmakla görevli olduğunu anlatacaktı... Tüm Avrupa’da örgütlenen, mafya grubları, faşist çeteler ve aşırı “sol” örgütlerle iç içe çalışan, cinayetlerinin, suçlarının az birkısmı açığa çıkartılabilen kural dışı savaş uygulayıcısı bu örgütün Türkiye’de kullandıgı kod adı “Kontragerilla” olurken, Yunanistan’da “Kızıl Teke Postu”, Almanya’da “Gençlik Birligi” (BJD), İtalya’da ise “Gladio” olacaktı...

 

Aslında, Yunanistan’da gerçekleşen askeri darbenin ayak sesleri çok önceden duyulmuştu. Olay, Yunanistan’ın içpolitikası ile ilgili olduğu kadar, uluslararası ilişkilerle de bağlantılıydı... Kuba’ya yerleştirilmiş olan ve nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip Sovyet yapımı orta menzilli SS-4 ve SS-5 füzeleri, 1962 yılında dünyayı bir nükleer felaketin eşiğine getirmişti. Önce tırmanan gerilim, sonunda, ABD başkanı John F. Kennedy (başkanlığı, 1961- 63) ile Sovyetler Birliği’nin bir numaralı yöneticisi (1958- 64) ve Komünist Parti’nin Sekreteri (1953- 64) konumundaki Nikita Khrushchev (1894- 1971) arasında anlaşmanın sağlanması ile barışcı biçimde sonbulacaktı. Küba’dan kaldırılan Sovyet füzelerine karşılık, Türkiye’de konumlanmış olan ABD’nin Jupiter füzelerinin sökülmeleri, yeni bir yumuşama süreci başlatacaktı. Nikita Khrushchev’in dışpolitikası, “kapitalist dünya ile barış içinde birarada varolma” prensibi üzerine oturtulmuştu...

 

“Küba krizi”nin ardından, Agustos 1963’de, Sovyetler Birligi, ABD ve İngiltere, uzayda, havada ve suda nükleer denemeleri yasaklayan bir anlaşma imzalayacaklardı. Çin ve Fransa dışında 90 devlet bu anlaşmayı onaylayacaktı. Bazı politik analizler, soguk savaş sürecini iki döneme ayırmakta ve birinci perdenin 1963’de imzalanan nükleer denemeleri durdurma anlaşması ile kapandıgını söylemektedirler. Bu yıllarda Sovyetler Birligi’nin uzayda sağladığı üstünlük, ilk perdenin sözkonusu gücün, Sovyetler’in zaferi ile kapanmasını sağlamıştır...

 

Yukarıda anılmış olan nükleer denemeleri durdurma anlaşmanın ardından, “Soğuk savaşın sonbulduğu” inancı yaygınlaşacaktı. Fakat tam bu sırada, Başkan Kennedy, 22 Ekim 1963 günü Dallas’da vurulup öldürülecekti... ABD’de varolan Militarist güçler, hem başarısız “Domuzalar Körfezi çıkartması” (17 Nisan 1961) nedeniyle ve hem de “Küba krizi” sırasında yeterince saldırgan davranmadığı için Kennedy’e öfkeliydiler. Cinayetin başka nedenleri de vardı şüphesiz... Sovyetler Birliği içinde de, sözkonusu füze krizi sırasında geri adım atmış olan Nikita Khrushchev’e yönelik tepkiler vardı... Khrushchev’de, Kennedy cinayetinden tam bir yıl sonra, 14 Ekim 1964 günü iktidardan indirilecekti... Böylece yeniden gerilim politikalarına dönülecek, “Soğuk Savaş” tüm gücüyle hız alacaktı... Bu durum, Doğu Akdeniz’de sosyalizm, komünizm karşıtı dalganın yükselmesi demekti... Kabak öncelikle Yunanistan’ın başına patlayacaktı. Sıra, Türkiye’ye de gelecekti...

 

Kennedy’nin öldürüldüğü yıl, Güney Vietnam’da darbe olacak, diktatör Diem öldürülecek ve savaş yeniden tırmanmaya başlayacaktı. Bu gelişme de, yeniden soğuk savaşı kışkırtacak olaylardan biri idi... Küba politikasındaki başarısızlığı, 1960’lı yılların ortasından itibaren ABD’nin Vietnam’da savaşı tırmandırtmasına yolaçmıştı. ABD’li politik elit, “Vietnam düşecek olursa, ABD’nin tüm Hindiçini’yi ve güney Asya’yı yitireceğini” iddia ediyordu. Aslında, Vietnam’da savaşın alevlenmesinin önde gelen nedeni, ABD ekonomisinin İkinci Dünya Savaşı yıllarında militarize olması, ve silah üretiminin tekellere sağladığı yüksek kârlardı...

 

Sovyetler Birliği’nın 4 Ekim 1957 günü, ABD’den çok önce, Sputnik 1 adlı uzay aracını fırlatarak uzay yarışında ABD’nin önüne geçmiş olması, yine Sovyetler Birliği’nin 3 Kasım 1957 günü dünyada ilk kez uzaya bir canlı yollaması, içinde Lajka adlı bir köpek taşıyan  Sputnik 2 adlı uzay aracını fırlatması, ABD yönetimini şaşırtıp telaşlandırmıştı. NASA, ancak bu gelişmelerden sonra, 29 Temmuz 1958’de kurulabilecekti, ve Sovyetler uzay yarışında halen öndeydiler... Sovyetler Birliği -yine dünyada ilk kez- insanlı bir aracı, içinde Jury Gagarin (1934- 1968) olan bir uzay aracını, 12 Nisan 1961 günü uzaya yollayacaktı... Tüm bu gelişmeler, Sovyetler Birliği’nin uzayda kazanmış olduğu başarılar, bir yandan dünyadaki Sovyet etkisini arttırırken, diğer yandan anti-komünist paranoyayı yükseltmişti...

 

“Truman Doktrini”nde özel olarak vurgulanmış olduğu gibi, Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Türkiye ABD’nin tüm Ortadoğu egemenliği açısından çok büyük önem taşımaktaydı... Yunanistan’da, -ABD’yi sinirlendiren- barış hareketi güç kazanırken, sol tandanslı partiler de hızla gelişmekteydiler... Diğer yandan, 1961 Anayasası’nın getirmiş olduğu göreceli özgürlük ortamı içinde Türkiye tarihinde de ilk kez sosyalist akımlarda -daha önce görülmemiş- bir canlanma yaşanmaktaydı. Arab dünyasında ise, anti-emperyalist milliyetçi akımlar iktidara gelmekteydiler... Yunanistan’da yaşanacak bir kopuş, sosyalist bir koalisyonun iktidarı, başta Türkiye olmak üzere tüm Ortadoğu ülkelerini ABD yararları açısından olumsuz biçimde etkileyebilirdi. İşte bu korku, “Pandora’nın Kutusu”nun kapağının yeniden açılmasına, hertürlü lanetin, kirli karanlık planın, sinsi cinayetlerin ve provokasyonların politik arena da gizlice yayılmaya başlamasına yolaçacaktı. İlk hedef Yunanistan idi. Sonra sıra, -bilinçli olarak azdırılacak kitlelerden kopuk ahmakça terör ile- Türkiye’ye gelecekti...

 

Yunanistan’da gerçekleşecek askeri darbenin ilk işaretlerinden biri, ünlü barış savaşçısı Grigoris Lambrakis’in (1912- 1963) öldürülmesi, Lambrakis cinayeti olacaktı... Modern Grek edebiyatının tanınmış yazarlarından biri olan 1934 doğumlu Vassili Vassilikos tarafından “ (grekçe de “ölümsüz”, ya da “o yaşıyor” anlamına) adıyla -türkçe çevirisi de bulunan- biyografik romanı yazılan, ve bu roman esas alınarak, Rus bir baba ve Grek bir anneden Yunanistan doğumlu (1933) Fransız film yapımcısı Costa-Gavras (Konstantin Gavras) tarafından yine “Z” adıyla yaşamı film olarak beyaz perdeye yansıtılan Grigoris Lambrakis, dünyaca tanınan önemli politik bir figür, ve aynızamanda şampiyon bir sporcu idi... Tıp doktoru olan Lambrakis’in uzun atlama dalında yirmi yılı aşkın süre kırılamıyan (1936- 59) Yunanistan rekor bulunmaktaydı. Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, ve Türkiye’de yapılan Balkan oyunlarında şampiyonlukları olan Grigoris Lambrakis, anti-Nazist direnişin (1941- 44) içinde aktif olarak yeralmıştı. Vietnam Savaşı’na karşı gelişen muhalefetin içinde de yeralan Lambrakis, legal bir örgütlenme olan “Birleşik Demokratik Sol” (EDA) adlı partinin üyesi idi. Ve O, 1961 yılında yapılan seçimlerde, Yunanistan Parlementosu’na milletvekili olarak girecekti...

 

O’nun, Grigoris Lambrakis’in insiyatifi ile, 1961 yılında, Yunanistan’da, “Uluslararası Détente ve Barış İçin Komisyon” (EDYE) kurulacaktı (Détente, uluslararası ilişkilerde yumuşama, birarada varolarak sorunları savaşsız çözme, anlamına gelmektedir). Lambrakis, kesinlikle Komünist Partisi üyesi değildi. O’nun başında olduğu EDYE adlı barış örgütü, pasifist bir kuruluştu. Lambrakis’in politik çizgisi de pasifizm idi. Fakat O’nun tarafından kurulmuş olan “Uluslararası Détente ve Barış İçin Komisyon” adlı örgütlenme, Sovyetler Birliği’nin o yıllardaki dışpolitikası ile, Détente politikası ile uyumlu bir ad taşımaktaydı. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, Sovyetler Birliği, uluslararası ilişkilerde Détente’yi, yumuşamayı, birarada varolarak sorunları barışçı yöntemlerle çözmeyi, önermekteydi... Grigoris Lambrakis’in pasifist olması, ABD’nin askeri-endüstri komplekslerinin, ve bu tekellerle bütünleşmiş Savunma Bakanlığı’nın, Pentagon’un, Lambrakis’ten nefret etmesine engel değildi. Çünkü onlar, tüm barış yanlılarını, ve barış eylemlerini, düşman cephenin içinde görmekteydiler...

 

İleride, 1980 yılında yapılan ABD başkanlık seçimlerini kazanacak olan askeri-endüstri komplekslerin adamı Ronald Reagan (başkanlığı, 1981- 89), makamına oturur oturmaz, 29 ocak 1981 tarihli basın konferansında, ABC News’den Q. Sam Donald’ın sorusuna, şu yanıtı verecekti:  “Détente Sovyetler Birliği’nin işine yaramıştır. Onların amaçları, dünya devrimidir. Onlar moralsizdirler, vs.”... Reagan’ın ABD Başkanı olarak en önemli işlerinden biri, Mart 1983’de, o zamana dek ABD tarihinde rastlanan en büyük askeri yatırımı yapmak olacaktı. Muhtemel nükleer saldırılara karşı staratejik savunma sistemi (SDI) projesi Reagan tarafından kabul edilecekti. Aynı zamanda “Yıldız Savaşları” olarak ta anılan bu projeye, ozamanki değeri ile ABD bütçesinden önce 112 milyar dolar ayrılacaktı. Bu miktar, giderek yükseltilecekti. Projenin pratikte somut bir yararı görülmeyecekti ama, askeri-endüstri komplekslerin kasaları dolacak, uluslararası gerilim olabildiğince artacak, silahlanma yarışı hızlanacak, Détente bütünüyle çöpe atılacak, ve Sovyetler Birliği silahlanmaya dafa fazla kaynak ayırmak zorunda kalacaktı...

 

Anlaşılmış olacağı gibi Reagan’ın bu yanıtı, “Détente Sovyetler Birliği’nin işine yaramıştır. Onların amaçları dünya devrimidir. Onlar moralsizdirler, vs.”, biçimindeki sözleri, ABD politikalarında özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından egemen olan askeri-endüstri kompleksler’in görüşlerini açıkça yansıtmaktan başka birşey değildi. Barışı, politik egemenliklerinin ve tatlı kazançlarının bir düşmanı gibi gören, sürekli gerilim politikalarını öne çıkartma çabası içinde olan askeri-endüstri kompleksler, Pentagon (Beş Köşe, ABD Savun ma Bakanlığı) ile bütünleşmiş olan bu tekeller, 1960’lı yıllarda da aynı görüşte idiler, ve Lambrakis gibilerden nefret etmekteydiler... Sözkonusu pasifis barış örgütlenmesi, 21 Nisan 1963 günü, Yunanistan’da ilk büyük gösterisini yapacak, Marathon’dan Atina’ya büyük bir yürüyüş gerçekleştirilecekti. Polis, yürüyüşçülere saldıracak, aralarında ünlü besteci Mikis Theodorakis’in de bulunduğu birçok göstericiyi gözaltına alacaktı. Parlementer dokunulmazlığı olan Lambrakis, elinde barış sembolü ve Atom Bombası Araştırmaları’nı (AWRE) protesto eden yazılarla hedefe, Atina’ya ulaşacaktı. Fakat sonunda O’da polis tarafından gözaltına alınacaktı. Herhalde emir “büyük yer”den gelmişti, ve anlaşılan aynı yer Lambrakis hakkında hükmünü vermişti...

 

Selanik’te örgütlenen savaş karşıtı büyük mitingten, ve Lambrakis’in etkileyici konuşmasının hemen ardından, 22 Mayıs 1963 günü, -üç tekerlekli bir araçla suç mahallile gelecek olan- Emannouel Emannouilides ve Spyro Gotzamanis adlarındaki iki faşist tip, kalabalık bir halk topluluğunun ve polislerin gözleri önünde, sopalarla Lambrakis’in kafasına güçlü darbeler indireceklerdi. Beyni sakatlanan Lambrakis, hemen hastahaneye kaldırılacaktı ama, kurtarılamayacak, beş gün sonra, 27 Mayıs 1963 günü yaşama veda edecekti. Cinayetin ısmarlama olduğu belli idi, ve iktidarda sağcı bir hükümet vardı... Lambrakis’in yaşama veda edişinin ertesi günü, 28 Mayıs’ta, Atina’da, 500 bin kişiyi aşkın bir kalabalık, sağcı hükümeti ve Kraliyet Mahkemesi’ni protesto edecekti.

 

Lambrakis cinayeti, Yunanistan’da devasa bir halk tepkisine yolaçmıştı... Kısa süre sonra, olayı araştıran dedektif Christos Sartzetakis ve Başsavcı P. Delaportas, cinayeti işlemiş olan faşist katiller ile polis şeflerinin ve bazı generallerin bağını tesbit edeceklerdi. Bu kişiler, Lambrakis cinayetindeki polis ve ordu parmağını ortaya çıkartan dedektif ve savcı, 1967 askeri darbesinin ardından işlerini kaybedeceklerdi...

 

Dr. John M. Nomikos’un kaleme aldığı “Greek Intelligence Service (NIS-EYP): Past, Present and Future” başlıklı göreceli uzun araştırma ve analiz metninin bir bölümünden olduğunca kısa bir özetleme yapacak olursa... Günümüzde bağımsız bir devlet kurumu olarak Kamu Bakanlığı’na (Minister of Public Order) bağlı olan “Ulusal İstihbarat Servisi” (National Intelligence Service, NIS veya EYP), yazarın ifadesi ile, 9 Mayıs 2003’te elli yaşına basmıştı (Anlaşılmış olacağı gibi sözedilen 50 yıllık geçmiş, Yunanistan’ın NATO’ya girişinin ardından istihbaratın CIA modeline göre yeniden örgütlendiği 1952- 53 yılına uzanmaktadır- Y. Küpeli)...

 

Aynı yazara göre, Yunanistan’da ilk modern istihbarat servisi kurma deneyimi, “State Security Branch” (“Devlet Güvenlik Şubesi”, “Geniki Asphalia”) adıyla Ocak 1926’da olmuştu. Sözkonusu örgütlenme, 1936 yılında yeniden organize edilip “Defense Intelligence Branch” (“Savunma İstihbarat Şubesi”) adını almıştı. Savaş yıllarında, 1946’da bu örgüt, “Military Protection Department” (“Askeri Savunma Şubesi”) adıyla yeniden şekillendirilmişti. Savaş ve içsavaş sonrası 1949 yılında yeniden biçimlendirilen örgütlenmenin adı, “Bilgi Toplama Genel Direktörlüğü” (“General Directorate of Information”) olmuştu. Parasını İngilizlerden ve Amerikalılardan alan Sözkonus “Bilgi Toplama Genel Direktörlüğü”nün asıl işi, komünistleri, tüm sosyalistleri, sol eğilimlileri, Kral karşıtlarını, monarşi karşıtlarını izlemek, ve fişlemek idi...

 

Türkiye’nin ve Yunanistan’ın 18 şubat 1952’de NATO'ya üye olarak alınmalarının ardından, her iki ülkenin istihbarat servisleri de değişikliklere uğratılarak yeniden organize edilecekler, ve CIA’nın satalitleri haline getirileceklerdi. Hatta bu servislerin personelinin maaşları CIA tarafından ödenmeye başlanacaktı...

 

Adı 1965 yılında MİT’e dönüştürülecek olan 1927 doğumlu MAH’ın sadece İstanbul teşkilatının CIA’dan maaş aldığı söylenirken, Yunanistan servisi KYP’nin tüm pesoneli, 11 yıl boyunca, 1953- 64 yıllarında maaşlarını CIA’dan alacaktı... Seçimleri “Merkez Birliği”nden kazanarak 1964 yılında Yunanistan’ın Başbakanı olan Georgios Papandreou (1888- 1968) bu duruma, maaşların CIA’dan ödenmesi işine sonverecekti ama, kısa süre sonra, 1967’de darbe gelecekti. Yunanistan gizli servisi KYP, darbecilerin en büyük destekçisi olacaktı. Zaten, “Albaylar Cuntası” olarak adlandırılan darbecilerin başındaki Albay Georgios Papadopoulos, Avrupa’da CIA ajanı olan ilk yabancı idi. Aynızamanda O, 1959- 64 yıllarında, Grek gizli servisi KYP’nin bir görevlisi idi. Yine Georgios Papadopoulos, Tüm NATO ülkelerinde 1952 yılında gizlice ve tamamen yasadışı olarak ve NATO şemsiyesi altında kurulmuş olan “kontragerilla” adlı sabotaj ve cinayet şebekesinin Yunanistan şubesi olan “Kızıl Teke Postu” adlı örgütlenmenin bir subayı idi...

 

CIA’nın sataliti KYP, ve Kral, hem Georgios Papandreou’dan, ve hem de asıl olarak O’nun oğlundan, ABD’de Harvard’da eğitim gördükten sonra Yunanistan’a dönüp babasının “Merkez Birliği”nden meclise giren, oradan da babasının kabinesinde yeralan sol eğilimli, ve sosyalist çevrelerle iyi ilişkiler içindeki Andreas Papandreou’dan (1919- 96) sonderece rahatsızdı... Georgios Papandreou, çatışma içinde olduğu Kral II. Constantine (Krallığı, 1964- 74) tarafından Temmuz 1965’de başbakanlık görevinden alınacaktı... Kral II. Constantine, ordu içindeki sağcı subaylar üzerinde etkisi ve kontrolu olan birisiydi. Artık darbenin ayak sesleri duyulmaya başlamıştı...

 

Ülkede politik destabilizasyon kendisini gösterecek, ve 1967 yılında yapılacak olan seçimleri yeniden Georgios Papandreou’nun “Merkez Birliği” ile sosyalist partilerin kazanacağı anlaşılacaktı. Papandreou sosyalist değildi ama, Yunanistan’ın ulusal yararları açısından Sovyetler Birliği ile dostca ilişkiler geliştirmekten, yine Sovyetler ile ekonomik ilişkiler gelistirmekten, ve ülkedeki ABD hegemonyasını sınırlamaktan yana idi. “Soğuk Savaş” koşullarında komünizm paranoyası içinde olan ve “Truman Doktrini” çerçevesinde Yunanistan’a olağanüstü bir önem atfeden Washington için bukadarı bile fazlaydı. Darbenin düğmesine basılacaktı... 

 

Yeniden kısaca Grek gizli servisi ile devamedecek olursak... NATO’ya girilmesinin ardından reorganizasyonu başlayan Grek gizli servisinin adı, 1952 yılında, “Merkezi İstihbarat Servisi ve Araştırma” (“Central Intelligence Service and Research”; ya da yunancası ile “Kentriki Ypiresia Pliroforion and Erevnas, KYPE) olacaktı. Kısa süre sonra adı sadece “Merkezi İstihbarat Servisi”ne, grekçe sembolü ile KYP’ye dönüşecek olan bu örgütlenme, doğrudan doğruya Başbakan’a rapor veren bir yapıya kavuşturulacaktı...

 

Yalnız, bu satırları yazana göre, istihbarat servisleri ile ilgili olarak yasada yazılanlar ile pratikte olanlar birbirlerini tutmazlardı. Kökleri I. Elizabet (iktidarı, 1558- 1603) İngilteresi’ne ve ayrıca “her dönemin adamı” olarak tanınan Fransız istihbaratının babası Duke Joseph Fouché’ye (1758?- 1720) uzanan ve kendi başına bir şirket gibi örgütlenen modern istihbarat kuruluşları, parlementoların, ve hükümetlerin kontrolları altına kolay kolay girmezlerdi. Kriminalite ile iç içe şekillenen bu tip yapıları tam olarak denetleyebilmek olanaksızdı, ve olanaksızdır... Ve yine şüphesiz, yasal olarak Başbakan’a raporlar, bilgiler vermesi gereken Grek istihbarat servisi KYP’nin -sorumlı olduğu- Başbakan’a ne ölçüde yeterli ve doğru bilgiler vermiş olduğu su götürür bir gerçektir. Adı kısa sürede CIA’dan esinlenme “National Inteligence Service”ye, NIS’e, veya grekçe sembolü ile KYP’ye (Kentriki Ypiresia Pliroforion)dönüşen KYPE’nin, hukuken sorumlu olduğu başbakan Georgios Papandreou’ya nekadar doğru bilgiler vermiş olduğu şüphelidir ama, aynı örgütün, KYP’nin, Papandreou’nun altını oymakta, ve gelecek olan askeri darbe için ortam hazırlamakta önemli roller almış olduğuna hiç şüphe yoktur. Zaten, askeri diktatörlük döneminde (1967- 74) KYP, tüm gücüyle “Albaylar Cuntası”na destek verecekti...

 

Darbeyi gerçekleştirdiği sırada bir topçu albayı olan Georgios Papadapoulos (1919- 1999), II. Dünya Savaşı boyunca işgalci Nazi güçleri ile işbirliği yapan ve ardından İngilizlerin safına geçen faşist subaylardan biri idi. Yine O, Avrupa ülkelerinde CIA ajanı olan ilk yabancı kişi olarak bilinmektedir... İşgalci Nazi güçlerinin kurmuş oldukları “Güvenlik Taburları”nda görev yapan Papadapoulos’un işi, direnişçileri avlamaktı. Nazi işgalcilerine yardımcı olan “Güvenlik Taburları”, 1943 yılında, Nazi kuklası Ioannis Rallis hükümeti tarafından kurulmuşlardı. Papadapoulos’un katılmış olduğu Patras bölgesindeki taburun başında, Albay Kourkoulakos bulunmaktaydı... Papadapoulos, savaşın sonlarına doğru, 1944 yılında, İngiliz gizli servis ajanlarının yardımları ile, Yunanistan’ı terkedecek ve Mısır’da İngilizlerin himayesinde kurulmuş olan “Sürgün de Grek Hükümeti”nin emrine girecekti. O, Yunanistan’ın Nazi işgalinden kurtulmasının hemen ardından, diğer aşırı sağcı subaylarla birlikte, gizli IDEA örgütünü kuracaktı. Sözkonusu örgütün hedefi, Nazi işgaline karşı direnişi yürütmüş yurtsever Yunanlılardı şüphesiz... Papadapoulos, 1953 yılında ABD’de CIA’da eğitilecek, ve Binbaşı rütbesi ile Yunanistan’a döndükten sonra, asıl bağlantısı, ülkedeki CIA temsilcisi (sorumlusu) John Fatseas olacaktı... Papadapoulos, Kral Paul’e (krallığı, 1947- 64) karşı 1956 yılında düzenlenen başarısız darbeye karışacaktı...

 

Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi, 1967 yılında Yunanistan’da yapılacak seçimleri Papandreou’nun “Merkez Birliği” ile sosyalist partilerin kazanacağının anlaşılması, darbenin işareti olacaktı. Sözkonusu partilerin iktidara gelmeleri, Washinton’un ve Yunanistan’da Kralcı güçlerin bakış açıları ile, Balkanlar ve Kıbrıs’da ABD etkisinin azalması, Sovyet etkisinin artması demekti... Sonuçta, Papadapoulos’un önderliğinde bir grup Albay, seçimlerden tam bir ay önce, 21 nisan 1967’de askeri darbeyi gerçekleştirecekti... Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi Papadapoulos, bir CIA ajanı olmasının ötesinde, CIA modeline göre yeniden örgütlenmiş olan Grek gizli servisi KYP’nin adamı idi. Yine O, tüm NATO ülkelerinde örgütlenmiş olan tamamen yasadışı “Kontragerilla” örgütlenmesinin Yunanistandaki kolu olan “Kızıl Teke Postu” adlı örgütlenmenin üyesiydi. “Kızıl Teke Postu”, KYP’nin şemsiyesi altında çalışıyordu...

 

Albaylar darbeyi, 1952’de Yunanistan NATO’ya üye olduktan sonra NATO çerçevesinde yapılmış olan ve NATO ile birlikte uygulanması kararlaştırılan bir plana göre gerçekleştirmişlerdi. Darbeciler, Atina’nın tüm stratejik noktalarını 20 dakika içinde kontrol altına almışlardı. Bunlar, yukarıda adı belirtilmiş olan aşırı sağcı gizli IDEA örgütlenmesinin subayları idiler. Uygulamış oldukları NATO planının adı, ironik biçimde, “Prometheus” idi... NATO sözde “demokratik” bir örgüttü, Batı’nın değerlerini ve “demokrasi” yi korumak amacıyla, sadece “savunma” amacıyla kurulmuştu göya... Yunanistan’da yaşanan “Albaylar Darbesi”, “demokrasi” üzerine söylenenlerin yalan olduklarını, dara girdiğinde emperyalist sistemin gerçek faşist yüzünü sergilemekten çekinmeyeceğini, burjuva demokrasilerinin içlerinde nasıl bir diktatörlüğü gizlemekte olduklarını, tüm ikiyüzlülükleri, bir kez daha açık edecekti... 

 

Bilindiği gibi Grek mitolojisinin öndegelen kahramanlarından olan Prometheus, bir Titan olmasına karşın, ölümlü insanlara en büyük iyiliği yapacak, “tanrı”ların, Zeus’un ve diğer ölümsüzlerin yaşamakta oldukları Olympus’tan ateşi çalıp dünyaya getirecek, ve insanlara verecekti. “Tanrılar”ın başı Zeus, O’nu cezalandırmak amacıyla, ilk kadın olan Pandora’yı yaratacak, ve hertürlü kötülüğü beraberinde getirecek olan bu kadınla, Pandora ile Prometheus’un evlenmesini sağlayacaktı... Bilindiği gibi, Pandora’nın kutusundan hertürlü kötülük yeryüzüne yayılacak, ve geride, kutunun dibinde bir tek umut kalacaktı... Pandora’nın kişiliğinde “tüm kötülüklerin kaynağı” olarak kadınları gösteren bu efsane, anlaşılan, erkek egemen bir toplumsal yapı içinde üretilmişti. Yunanistan’ı bir felakete, ağır baskılara sürükleyecek olan askeri darbe planının adını, insan soyuna ateşi vererek onlara en büyük iyiliği yapmış olan “Prometheus” tan alması, sonderece ironik bir durumdu. Pandora ile ilgili efsane’nin kadın düşmanı biçimine karşı olsak bile, sözkonusu askeri darbe planının adının, gerçekte, “Pandora Opeasyonu” olması gerekirdi...

 

Gerçekleşen darbe ile birlikte, Papandreou’nun “Merkez Birliği Partisi” ve ayrıca tüm sosyalist partiler, dernekler yasaklanacaklardı. Baba-oğul Papandreou’lar ve daha binlerce kişi, ilk ağızda sekiz bin kişi, hapse atılacaktı. Baba Papandreou, yani Georgios Papandreou, hapisten çıkartıldıktan kısa süre sonra, 1968 yılında yaşamını yitirecekti... Politik içerikli eserler, sosyalizm ve Marksizm ile ilgili kitaplar dışında, birsürü insancıl edebi eser, hatta sosyalizm ile bağı olmayan, derin psikolojik analizler içeren romanlarında genellikle insanların zayıf ve karanlık yüzlerini yansıtan büyük Rus yazarı Fyodor Dostoyevsky (1821- 1881), ve 1964 yılında almış olduğu Nobel edebiyat ödülünü kabuletmeyen varoluşcu büyük Fransız yazarı Jean-Paul Sartre (1905- 1980) gibi kişiliklerin eserleri dahi yasaklanacaktı. Besteci Mikis Theodorakis’in yapmış olduğu müzikleri çalmak yasaklanacaktı...

 

Yunanistandaki CIA darbesinden kısa birsüre sonra, aynı yaz İsrail, “Altı-Gün Savaşı”nı (5 Haziran- 10 Haziran 1967) başlatacaktı. Akdenizdeki Amerikan 6. Filosu’nun yardımları ile Mısır Hava Kuvvetleri’ne daha yerde iken öldürücü ilk darbeyi vuran İsrail, kolay bir zafer kazanacaktı. Askeri terminolojiye göre iç-hat durumunda bulunan, yani düşman güçler tarafından çevrilmiş olan İsrail, yine askeri stratejinin evrensel kurallarına uygun olarak ilk öldürücü darbeyi en güçlü düşmanı Mısır’a vuracak, Mısır’ın elindeki Gaza Şeridi’ni ve Sina Yarımadası’nı elegeçirecekti. Mısır’ın devre dışı bırakılmasının ardından Suriye’ye ve Ürdün’e dönecek olan İsrail’in bu ülkelerin silahlı güçlerini altetmesi zor olmayacaktı. Ürdün Kraliyet Ordusu gerektiği gibi direnmeyecek, Batı Yakası ve Doğu Kudüs, İsrail’in eline geçecekti. İsrail ile Ürdün arasındaki yeni sınır, Şeria (Ürdün Nehri) olacaktı. İç sorunları olan Suriye, cepheye yeterli güç yığamayacak, su kaynakları ve askeri stratejik açıdan önem taşıyan Golan Tepeleri kolayca İsrail’in eline düşecekti... Sözkonusu ülkeler dışında İsrail ile sınırı olan bir tek küçük Lübnan vardı ama, bu ülke savaşın dışında kalacaktı. Diğer yandan, Irak, Suudi Arabistan, Fas, Cezayir, Libya, Kuveyt Tunus, Sudan gibi Arab ülkeleri, ve PLO (Filistin direniş örgütü), savaşan Arab ülkelerine ciddi bir destek sunamayacaklardı... Washington, Ortadoğu’da ileri karakolu olan İsrail’in eliyle Arab milliyetçiliğini cezalandırmaktaydı...

 

Alexandros Panagoulis’in 13 Ağustos 1968 günü Papadapoulos’u öldürme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlanacaktı. Bu olay, uluslararası kamuoyunun dikkatinin Yunanistan üzerinde yoğunlaşmasını sağlıyacaktı... Sonuçta, değişen uluslararası koşullarda, 1973 yılında Papadapoulos, demokrasiye dönüş istikametinde birtakım manevralar yapmaya başlayacaktı. O, ülkede monarşiyi kaldıracaktı...

 

Hernekadar “Türkiye’nin 1974 Kıbrıs operasyonunun etkisi ile Yunanistan’da askeri rejimin sonbulduğu” bazı çevreler tarafından söylense de, bu ifade gerçeği yansıtmamaktadır... Türkiye’nin Kıbrıs harekatının başarısının Yunanistan’da askeri rejimin devrilmesinde belki bir ölçüde etkisi olmuş olabilir ama, Yunanistan’da askeri rejimin gerilemesi daha önce, 1973 yılında başlamıştı. Cunta’nın daha fazla iktidarda kalamamasının temel nedeni, 1972 yılında başlayan uluslararası yumuşama süreci idi...

 

ABD Başkanı Richard Nixon (başkanlığı, 1969- 74) ile Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Leonid Brezhnev (iktidarı, 1964- 82), 26 Mayıs 1972 günü, Moskova’da, Stratejik Saldırı Silahlarını En Aza İndirme Anlaşması’nı imzalayacaklardı. Anti-Balistik Füze Sistemleri üzerine olan ve SALT I (Strategic Arms Limitation Talks) olarak anılan bu çok önemli anlaşma, 3 Ağustos 1972 günü ABD Kongresi’nde onaylanıp yürürlüğe girecekti (Federal bir Cumhuriyet olan ABD’de, bir ulusal hükümet ve bir de 50 adet federe hükümet bulunmaktadır. Ülkede, 435 üyeden oluşan bir Temsilciler Meclisi, ve 100 üyeden oluşan bir Senato vardır. Sözkonusu 50 federe devletten herbiri, altı-yıllık dönemler için iki senatör seçmektedirler, ve bunlar 100 kişilik senatoyu oluşturmaktadırlar. Meclislerin ikisi birden Kongre adını almaktadır, ve yasalar, uluslararası anlaşmalar buralarda onaylanmaktadır. Cumhurbaşkanı, devletin başı, başkumandan, ve anlaşmaları yapan kişidir…). SALT I anlaşmasının yürürlüğe girmesi ile dünyada, barışcı, ferahlatıcı rüzgarlar esmeye başlayacaktı. İşte, ABD ile Sovyetler Birliği arasında 1972 yılından itibaren egemen olan yumuşama, barış içinde birlikte varolma, silahsızlanma, Détente süreci, Yunanistandaki askeri rejimin sonunu getiren temel neden olacaktı...

 

Türkiye’de 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından -denetim altında ve kitlelerden kopuk olarak süren güdümlü ahmakça bireysel terörün etkileri- ile, kamuoyuna “büyük bir tehlike” gibi yansıtılan kontrol altındaki bu ahmakça terörün yardımları ile tırmanmakta olan faşizm de, yine aynı uluslararası yumuşama sürecinin etkileri ile 1974 yılında yerini, göreceli demokratik bir ortama bırakacaktı...  İleride, Başkan Jimmy Carter (başkanlığı, 1977- 81) ile Brezhnev arasında 18 Haziran 1979 günü Viyana’da, SALT II anlaşması da imzalanacaktı ama, bu anlaşma Senato’da onaylanmadan, askeri-endüstri komplekslerin adamı Ronald Reagan’ın (başkanlığı, 1981- 89) iktidarı ile yeniden savaş rüzgarları esmeye, gerilim yükselmeye, askeri darbeler olmaya başlayacaktı...

 

Askeri-endüstri komplesler (Pentagon ile silah üreten tekellerin bütünsellikleri), ve CIA, ABD’de barış isteyen güçlerin yollarını kesiyorlardı. Viyana’da, 18 haziran 1979’da, J. Carter ve L. Brejnev çok daha kapsamlı bir silah indirimini öngören SALT II anlaşmasını imzalamışlardı ama, askeri-endüstri komplekslerin etkisinde olan ABD senatosu, bu anlaşmayı onaylamayacaktı... Yaşanmış olan İslami ideolojili devrimin ardından başlangıçta ABD ile arası iyi giden İran’da, 4 Kasım 1979 günü, ABD’nin Tahran Büyükelçiliği basılacak ve 53 ABD vatandaşı rehin alınacaktı. Bu son olay, zaten Senato’da güçlü olan Détente karşıtı güçlere yardımcı olacaktı. NATO ülkeleri Dışişleri ve Savunma Bakanları, 12 kasım 1979’da Bürüksel’de toplanacaklar, ve karadan karaya orta menzilli ABD füzelerinin, 15 kilotonluk nükleer başlık taşıyabilen ve 1100 mil menzili olan Pershing II balistik (ballistic) füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmesi kararını alacaklardı. Böylece “Soğuk Savaş” yeniden tüm hızı ile başlayacaktı...

 

Sözkonusu nükleer başlıklı füzelerin Avrupa’ya yerleştirilmesinden onbeş gün sonra, Afganistan hükümetinin çağrısı ile Sovyet askeri birlikleri, Afganistan’a girmeye başlayacaklardı. Aslında, Afganistan Cumhurbaşkanı Nur Muhammed Taraki, 1979 Mart ayında, Sovyet askeri birliklerini davet etmişti ama, bu davet, “uluslararası ilişkileri gerer” gerekçesiyle, Sovyetler Birliği’nin deneyimli Dışişleri Bakanı Aleksey Kosygin (1904- 1980) tarafından kesinlikle reddedilmişti. Fakat Pershing II sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmiş olmaları, artık ortada daha fazla gerilecek bir ilişkinin kalmadığını göstermekteydi... Mart 1979’da yapılan davetin tarihi bile, Afganistan’da varolan karşı-devrimci terörün, Sovyet müdahalesinden en az bir yıl önce, hatta daha önce başlamış olduğunun göstergesiydi ve zaten öyle olmuştu... Pentagon’un ve CIA’nın Sovyetler Birliği’nin etrafında “yeşil kuşak” oluşturma, kökten dinci islamcı güçleri örgütleyip destekleme provokasyonu, Kızılordu’nun Afganistan’a girişi ile ilk önemli meyvasını verecekti.

 

SALT II Anlaşması’nın Senato’da onaylanmasını geciktiren nedenlerden biri de, Jimmy Carter’ı çembere almış olan askeri-endüstri komplekslerin adamlarının işleri, ABD dışpolitikasında gözüken derin ikiyüzlü tavır idi... Jimmy Carter sözkonusu anlaşmayı imzalamış olsa da, O’nun -Polonya Asıllı- Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniev Brzezinski, -Sovyetler Birliği’ni İslami rejimlerle çembere alma ve yoketme politikasının adı olan- “Yeşil Kuşak” politikasını 1977 yılında ilanetmişti. Sözkonusu politikanın ürünü olarak demokrasi karşıtı, Sovyetler Birliği karşıtı provokasyonlar başlatılmıştı… Kısacası ABD yönetimi, tam anlamıyla ikiyüzlü ve imzalamış olduğu SALT I ve SALT II anlaşmalarının altını oyan bir politika izlenmekteydi…

 

Aynı dönemde Türkiye’de kendilerine “Bozkurtlar” adını veren faşist çeteler ile, kullanılmış ve yığınların haklı demokratik mücadelelerine ve sosyalizm mücadelesine büyük zararlar vermiş birtakım bireysel terör figürlerini, Amerikancı gizli servisler ve güdümlü burjuva basını tarafından bilinçli olarak şişirilmiş hastalıklı bireysel terör figürlerini kendilerine bayrak edinen sözde “sol” çevreler arasında tırmanan ve yaklaşık beş bin kişinin ölümüne neden olan olayların yardımıyla, Türkiye’de Amerikancı-İslamcılığı yükseltecek olan 12 Eylül 1980 askeri darbesi için “meşru” mazeret oluşturuluyordu… Diğer yandan, yine aynı politikanın, “Yeşil Kuşak” politikasının bir ürünü olarak, Afganistan’daki ortaçağ kalıntısı büyük toprak sahiplerine, savaş lordlarına, gizlice para ve silah yardımını başlatılıyordu...

 

Toprak reformu yapan, 200 bin aileye toprak dağıtan ve onları kooperatifler de birleştirmeye çalışan, ülkeyi endüstrileştirerek modernleştirme çabası içinde olan ilerici Afgan yönetimine karşı Washington, “yeşil kuşak politikası” çerçevesinde ayaklanma kışkırtıyordu. Başlayan karşı-devrimci ayaklanma, Washington tarafından destekleniyordu. Bu kirli iş için CIA, “Mücahidin” adı verilen karşı-devrimci çetelere en az 3,5 milyar dolar yatıracaktı... Zbigniev Brzezinski, Afganistan’daki ortaçağ kalıntılarına yapılacak gizli yardımların emrini -3 Temmuz 1979 günü- Başkan Jimmy Carter’a imzalatırken yolladığı notta, “Bu yardım, Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapılmaktadır!”, diye yazarak duruma açıklık getirecekti… Bu ölçüde ikiyüzlü bir politika ile SALT II’nin yaşama geçmesi olanaksızdı. Kısa süre sonra, 1981’de başkanlık koltuğuna oturacak olan Ronald Reagan, açıkça SALT II’nin sonunu getirecek, savaş rüzgarları yeniden tüm hızıyla esmeye başlayacaktı. Daha önce de ifade edilmiş olduğu gibi O, Reagan, “Détente Sovyetler Birliği’nin işine yaramıştır. Onların amaçları, dünya devrimidir. Onlar moralsizdirler...”, diyecekti...

 

Yunanistan’da yaşanan sözkonusu askeri darbenin asıl sorumlusu ABD’yi yargılamaya kimsenin gücü yetmezdi şüphesiz. Fakat kuklalar, Papadapoulos ve çevresindekiler, -Türkiye’de olanların tersine- yargıç karşısına çıkartılacaklar ve en ağır cezalara çarptırılacaklardı... “Türkiye’de olanların tersine”, çünkü, Türkiye’de -egemen güçler tarafından- ciddiye alınacak yığınsal demokratik bir hareket, ve yığınlarla bağı olan güçlü sosyalist bir hareket yoktu ve yoktur. Varolan daha çok, egemen servislerin denetiminde kitlelerden kopuk terör eylemleri ile askeri darbeye “meşru” mazeret üretmiş, ve bu nedenle yaşanan darbeden kendisi de sorumlu olan, ve kendisini “devrimci”, “sosyalist” vs. gibi etiketlerle sunmaya çalışan birtakım sahte kimlikli kişilerin yönlendirdiği guruplaşmalardır... 

 

Yunanistanda yaşanmış olanlar, darbecilerin en ağır cezaları almış olmaları, ne Yunanistan’da ve ne de dünyanın bir başka köşesindeki ülkede, askeri müdahalelerin sonu anlamına gelmemektedir. Çünkü, süreklilik kazanmış olan ekonomik-politik krizleri ile emperyalist sistem, faşist rejimlerin temelinde duran ve azami kâr motivasyonuna göre yönünü belirleyen mali-sermaye grubları, uluslarüstü tekeller, bunların güdümündeki istihbarat servisleri ve askeri güçler, yerli yerinde durmaktadırlar. Zamanı geldiğinde “Pandora’nın Kutusu”nun yeniden açılmaması için bir neden yoktur...

 

Üst sınıflar, politikada zora girdiklerinde, işleri silahla çözmeye alışıktırlar. Ordular, sonucun zor kullanılarak tayinedilmesinde politikanın en güçlü aygıtları olarak, herzaman politikanın içindedirler... Önemli olan onları, ya da daha doğrusu orduların içlerindeki en namuslu, halkçı ve yurtsever unsurları, çalışan insanların, emekçi halkın safına katabilmektir...

Yusuf Küpeli

26 Ağustos 2011

yusufk@telia.com

 Başa dön                                                                     sonraki bölüm

 

 

Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

1) Genel bir bakış ve Clausewitz

 

2) Fransız devrimi, Paris Komünü, ve ordu

 

3) Amerikan kurtuluş savaşı, içsavaş, ve ordu

 

4) Sovyet devrimi ve ordu

 

5) Çin devrimi, ve silahlı kuvvetler

 

6) Askeri müdahaleler üzerine kısa notlar

 

6- a) İran, Musaddık, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- b) Guatemala, United Fruit Company, ve halkcı Cuhurbaşkanı Arbenz’e karşı CIA dabesi

 

6- c) Endonezya, Sukarno, Suharto, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- d) Kongo (Zaire), Lumumba, Mobutu, CIA darbesi ve Lumumba’nın vahşice öldürülüşü

 

6- e) Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş,NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi

 

6- f) Latin Amerika, Şili, Allende, CIA ve Pinochet darbesi üzerine notlar

 

6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar  

 

6- h) Sözü bağlarken ahmakça ve denetim altında bazı terör eylemlerinden ve provokatörlerden örneklerle 12 mart ve 12 Eylül müdahaleleri üzerine kısa notlar  (Bu son bölüm ve beraberinde kaynaklar bir ay içinde yüklenecektir.)

 

http://www.sinbad.nu/