Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

5) Çin devrimi, ve silahlı kuvvetler

 

Dünyamızın bilinen en eski medeniyetinden biri olan ve aynızamanda mevcut en zengin kültürlerden birisine sahibolan Çin, değişik hanedanlarla geçen uzun renkli tarihinin  ardından, Batı sömürgeciliği ile -son hanedan olan- Manchu Hanedanı (1644- 1911) döneminde tanışacaktı. Adındanda anlaşılacağı gibi Manchu Hanedanı, Mançurya kökenli Tungus halkından gelmekteydi. Türkçe ile yakın akraba bir dil konuşan Tungus halkının yarı-göçebe Ju- chen (juchen, Jurchen) aşireti, Çin’in Ming Hanedanı’na (1368- 1644) önce askeri hizmet verecek, sonra kendi hanedanını kuracak ve -dışarıdan gelmiş olan diğer başka bazı hanedanlar gibi- hızla asimile olup çinlileşecekti... Aynı hanedandan “Dördüncü İmparator” ünvanıyla ülkeyi 60 yıl yönetecek ve en geniş sınırlarına ulaştıracak olan Hung- li, ya da Ch’ien Lung (1735- 95), saf, kusursuz, halis, katıksız, temiz, lekesiz, dürüst anlamına Ch’ing adını alacaktı, veya bu ad O’na verilecekti. Bundan sonra aynı hanedan, Manchu Hanedanı, Ch’ing Hanedanı olarak ta anılmaya başlanacaktı...

 

Kayıtlara göre en az beş bin yıllık bir devlet ögütlenmesine sahibolan Çin, İ. Ö. 230’lu yıllarda, birbirleri ile sürekli çarpışan yedi ayrı kırallıktan oluşmakta idi, ve anlaşılmış olacağı gibi ülkenin bütünü o yıllarda henüz “Çin” olarak anılmıyordu. Kuzeybatı Çin’de zengin tarım arazileri üzerine kurulu Ch’in (türkçe ifadesi ile, Çin), sözkonusu krallıkların en güçlülerinden biri idi... Ch’in hükümdarı Chuang Hsiang’ın “oğlu” olarak doğan, ama asıl babasının kralın mali danışmanı ve tüccar Lü Pu-Wei olduğu söylenen Chao Cheng (kraliyet adı, Shih huang-ti, İ. Ö. 259- 210 veya 209), henüz 13 yaşında iken, İ. Ö. 246 yılında Ch’in krallığının başına oturacaktı. Çılgınca sayılabilecek hareketli ve trajik olaylar dolu bir yaşamı olan, defalarca süikastlerden kurtulan Shih huang-ti, İ. Ö. 221 yılında, hileler ve kanlı yöntemlerle diğer altı krallığı yokedip kendisini “Ch’in”in veya türkçe söylenişi ile “Çin”in mutlak imparatoru olarak ilanedecekti...

 

Çin’in karmaşık zengin bürokratik yapısını, ve kuzeyden gelen “barbar” göçebe akınlarına karşı İ. Ö. 214 yılında -Kore’nin kuzeybatı sınırlarından itibaren- Çin seddini başalatacak olan, ve anlaşılmış olduğu gibi Çin’e (Ch’in) bildiğimiz Çin adını kazandıran Chao Cheng (Shih huang-ti), kurduğu imparatorluğun, hanedanının, on bin yıl süreceğini ilanedecekti. Buna karşın, kullandığı devlet şiddetinin dozu kaçmış olmalıydıki, Chao Cheng’in (Shih huang-ti) ölümünün hemen ardından, insanların beyinlerinde derin bir korku yaratmış olan Chao Cheng efsanesinin ortadan kayboluşundan hemen sonra, İ. Ö. 206 yılında patlayan müthiş kanlı bir ayaklanma, Ch’in hanedanının sonunu getirecekti, ama Çin adı ve Chao Cheng’in kurduğu örgütlenme kalacaktı...

 

Şüphesiz bu ölçüde güçlü bir imparatorluk, bu derece karmaşık ve zengin bir bürokratik yapı, tek kişinin eseri olamazdı. Çılgın sayılabilecek Chao Cheng (Shih huang-ti), varolan herşeyi kendi başına üretmiş olamazdı... Böyle bir yapılanma için düşünsel ve maddi temeller çok önceden atılmışlardı... Gerçi Chao Cheng (Shih huang-ti), Konfüçyus (Confucius, İ. Ö. 551- 479) öğretisine karşı savaş açacaktı ama, Konfüçyus olmadan bir Çin imparatorluğu düşünülemezdi. İnsan olabilmeyi öğrenme, birey olarak insanın kendisini geliştirmesi, iyi ve yapıcı vatandaşlık öğretisi olarak ifade edilebilecek ve1905 yılına dek devlete memur alımları sınavlarında kullanılacak olan Konfüçyus  öğretisi, felsefesi, Çin’in birleştirilerek imparatorluk haline getirilmesinden 200 yıl kadar önce üretilmişti...

 

Çin’in Shih huang-ti eliyle birleştirilmesinden bir yüzyıl önce, bir devlet teorisyeni ve düşünür olan Shang Yeng (Kung-Sun Yang, ölümü, İ. Ö. 338), Ch’in (Çin) devletini yeniden organize etmiş ve diğer devletlerin Ch’in (Çin) ile birleştirilerek bir imparatorluk kurulması gerektiğini söylemişti... O’na göre devletin sürekliliği, “dolu tahıl ambarları ile güçlü bir ordunun uyumluluğuna bağlı” idi. Kısacası, daha İsadan Önce 300’lü yılların başında Çinliler, güçlü bir ekonomi ile güçlü bir ordunun, güçlü bir silahlı kuvvetlerin, politikanın temelini oluşturduğunu gayet iyi biliyorlardı... Onlar, “Asker politikanın tamamen dışında kalmalıdır” gibisinden peri masalları ile, yalanlara kafa yormuyorlardı...

 

Çin’in birleştirilmesinden önce, “Savaşan Devletler Dönemi”nde (İ. Ö. 475- 221) tarih sahnesinde gözükmüş ve Wu devletine hizmet vermiş olan ünlü askeri stratejist ve general Sun Tzu, “Savaş Sanatı” adlı yapıtında, “Düşmanını ve kendini tanırsan, yenilgi tehlikesi yaşamadan yüz kez savaşabilirsin.”, diye yazacak ve değişik savaş tarzları üzerine ayrıntılı bilgiler verecekti. Kendisinden yaklaşık 2100 yıl sonra tarih sahnesinde gözükecek olan Clausewitz gibi açıkça ifade etmiş olmasa da, yazdıklarından, Sun Tzu’nun savaşı politik bir eylem olarak gördüğü anlaşılmaktaydı... Mao Zedong (Mao Tse Tung, 26 Aralık 1893- 9 Eylül 1976) devrimci savaşı sırasında, Sun Tzu’ya ait birçok stratejiyi ve taktiği defalarca kullanacaktı...

 

Önce tüccarlar ve Hiristiyan misyonerler, ardından toplarını Çin limanlarına çevirmiş savaş gemileri gelecekti... Manchu (Ch’ing) Hanedanı’nın üçüncü imparatoru Yung-cheng (Yongzheng, 1678- 1735), tüm misyonerleri Çin’den sürecekti. Ülkeyi 60 yıl yönetecek olan dördüncü imparator Hung-li (Ch’ien Lung, 1735- 95), Hiristiyanlığın Çin’de yayılmasını asgari düzeye indirecek, ve Batı’nın tüccarları ile ilişkileri sınırlayacaktı. O, Batı ile tek ticaret limanı olarak güneydeki Kanton’u (Canton, Kuang-chou, Guangzhou) kullanacaktı. Ve yine O, Batılı tüccarların karaya ayak basmalarına izin vermeyecekti. Yabancı gemiler, Çin karasularında kısa süre kalıp, gözetim altında ticaretlerini yaptıktan sonra gitmeliydiler...

 

Çin, Başta Büyük Britanya (İngiltere) olmak üzere Batı’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinin gözdiktikleri büyük bir pazardı ve onların bu pazardan kolayca vazgeçmeleri sözkonusu değildi. İngiliz tüccarlar, 1800’lü yılların başında, Hindistan’da elde ettikleri Afyon’u (Opium), Çin’de gizlice satmaya başlayacaklardı. Alışkanlık yaratan Afyon, toplumsal çöküntüye neden olacaktı. Çin yönetimi, 1839 yılında Kanton’da, İngiliz tüccarlara ait tüm Afyon depolarına elkoyacaktı. Bunun üzerine, İngiliz savaş gemilerinin topları Kanton’u bombalayacak, ve İngiltere ile Çin arasında Birinci Afyon Savaşı (1839- 42) başlayacaktı... Bunu, yine Çin ile İngiliz-Fransız ittifakı arasındaki İkinci Afyon Savaşı (1856- 60) izleyecekti... Sonuçta, hem Batılı misyoneler ve hem de Batılı tüccarlar Çin’de özgürlük kazanacaklardı... Barutu Çinliler icad etmişlerdi ama, İngiliz toplarının menzilleri Çin toplarınınkinden daha uzundu. İngiliz gemileri, Çin toplarının menzili içine girmeden Çin limanlarını dövebiliyorlardı...

 

Doğal olarak Çin’de halk arasında, bir Batılı ve Hiristiyan düşmanlığı başlayacaktı. Çinliler Hiristiyanlığı Batı sömürgeciliğinin ideolojik bir aygıtı olarak görmekteydiler ve bunda da haksız sayılmazlardı... Batılılar onları “Boxers” (“Boksörler”) olarak adlandıracaktı ama, bu gizli örgütlenmenin asıl adı “Doğruluğun ve Uyumun Yumrukları” idi. Bunlar, vahşi hayvan döğüşlerini izleyerek binlerce yılda geliştirilmiş olan Kung fu (Gongfu) döğüş sanatının ustaları idiler, Kung fu kulüplerinde örgütlenmekteydiler. Batılıların ifadesi ile “Boksörler”, 1900- 1901 yıllarında Hiristiyanlara, Kiliselere, Batılılara yönelen bir ayaklanma, saldırı eylemleri içinde olacaklardı ama, başkaldırıları yenilgi ile sonuçlanacaktı... Manchu Hanedanı’nın bazı üyelerinin de içinde olduğu Başarısız “Boksör” ayaklanmasını, tüm ülkeyi kucaklayabilecek çok daha güçlü ve -çağına göre- modern milliyetçi akım izleyecekti...

 

Batı teknolojisini alarak hızla kapitalistleşmiş, çağ atlamış Japonya’nın 1905 Rus-Japon savaşında Mançurya’da ve Japon Denizi’nde kazanmış olduğu zafer, tüm Doğulu halklarla birlikte Çinlileri de olağanüstü heyecanlandırmış ve umutlandırmıştı. Hatta Osmanlı İmparatorluğu içindeki asker-sivil aydınlar arasında da aynı zafer yeni umutlar yeşertecek, Japonya’ya yönelik hayranlıklar uyandıracaktı. Osmanlı’da yaşanacak olan 1908 devriminin tetikleyicileri arasında 1905 Rus devrimi olduğu kadar, Japonya gibi sıçrama yapma umutları da vardı... Doğulu bir ulus (Japonya) ilk kez Batılı bir ulus (Rusya) karşısında zafer kazanmaktaydı- gerçi Rusya Batı için Doğu olsa da, Çin ve Japonya için, ve diğer Doğulu milletler için Batı idi. Japonya’nın bu zaferi, Batı sömürgeciliği karşısında ezik durumda olan Çin’in aydınları için, halkı için büyük birşeydi. Artık önlerindeki asıl resim, asıl ilham kaynakları Japonya idi... Savaşta kazanılan zaferler veya başa gelen yenilgiler, orduların politikayı zora dayanarak sürdürmeleri, sadece iç değil, tüm dış politik ilişkileri de, başka ülkelerin iç politikalarını da derece derece etkilemekteydi...

 

Çin’in güneyindeki Kwangtung (Guangdong) bölgesinin başkenti Kanton’un yakınlarında bir köyde 12 Kasım 1886 günü yoksul bir çiftçinin çocuğu olarak doğan ve 12 Mart 1925 günü Pekin’de kanser nedeniyle ölecek olan Dr. Sun Yat-sen, milliyetçi akımın önderi, Kuomintang’ın (Kuo-min tang, Ulusal Halk Partisi, 1912) lideri, ve 1911 yılında devrilen Manchu (Ch’ing) Hanedanı’nın yerine 1912 yılında ilanedilen Cumhuriyet’in ilk cumhurbaşkanı olacaktı...

 

Bir tıp doktoru olan Sun Yat-sen’in Avrupa, Amerika ve Japonya’da geçen yıllarını, örgütlenme çabalarını, Kuomintang’ın kuruluşunu ve mücadelelerini atlayacak olursak, Asıl olarak güney Çin’de egemen olan Sun Yat-sen iktidarı’nın Batı’dan destek arama çabalarının yanıtsız kaldığını ifade edebiliriz. Sun Yat-sen’in destek için uzanan elini bir tek genç Sovyet Cumhuriyeti tutacaktı. Sun Yat-sen, 1921 yılında, Batılı emperyalist güçlerin kışkırttığı içsavaştan yeni çıkmakta olan Sovyet Cumhuriyeti ile ilişki kuracaktı- aynı yıl Moskova’nın bir kurtuluş savaşı vermekte olan Ankara hükümetine, Mustafa kemal’e de yardımları başlayacaktı... Yine 1921yılında, Komintern (Üçüncü Enternasyonal, 1919- 1943; ve Kominform, 1947- 56) temsilcisinin gözetiminde çok az sayıda üye ile Çin Komünist Partisi kurulacaktı. Partinin hazırlıkları, gençlik örgütlenmesi ile 1919 yılında başlatılmıştı...

 

Sovyetler Birliği yönetimi ve Komintern, halkının ezici çoğunluğu kırsal kesimde yaşamakta olan Çin’de bir komünist partisinin iktidar umudunun pek olmadığını bilmekle birlikte, kuruluşuna yardımcı oldukları bu partiyi destekleyeceklerdi. Aldığı Sovyet yardımı nedeniyle olmalı, Sun Yat-sen önderliğindeki Kuomintang, henüz kayda değer bir gücü olmayan Çin Komünist Partisi ile ittifak yapacaktı. Çin Komünist Partisi, Sun Yat-sen’in kanatları altında, legal ortamın rahatlığı içinde, özellikle Shanghai gibi endüstri merkezlerinde hızla örgütlenip büyüyecekti. Parti’nin başlangıçtaki stratejisi, işçi sınıfının yoğun olduğu merkezlere ağırlık vermekti...

 

Sun Yat-sen’in 1925 yılında ölümünün ardından Kuomintang’ın başına geçmeyi başaran, ve başta ABD olmak üzere emperyalist merkezlerle çoktan gizli ilişkiler geliştirmiş olduğu anlaşılan Chiang Kai-Shek’in (1887- 1975), 1927 yılında aniden Çin Komünist Partisi’nin üzerine saldıracaktı. O, özellikle Shanghai’de onbinlerce parti üyesini katledecekti. Sözkonusu katliama dek Çin Komünist Partisi, işçilerin yoğun olduğu endüstri merkezlerinde örgütlenmeyi esas alan çizgisini sürdürecekti...

 

Sanırım o yıllarda komünistler ve hatta Kuomintang’ın lideri Sun Yat-sen, Chiang Kai-Shek’in gizli karanlık dünyasından habersizdiler... Chiang Kai-Shek, 1916- 18 yıllarında Shanghai’de, mali manipülasyonlar yapan “Yeşil Çete” (“Green Gang”, “Ch’ing-pang”) adlı bir suç örgütünde çalışmıştı. O, Kuomintang üyesi olarak dört ay kadar eğitim gördüğü Sovyetler Birliği dahil, tüm devrimci yapıları dolandırmayı başarmıştı... Chiang Kai-Shek, Sovyet Kurumlarını, özellikle Kızıl Ordu’yu tanıyabilmesi, ve temel bir askeri eğitim alabilmesi amacıyla 1923 yılında dört ay için Sovyetler Birliği’ne gönderilmişti... Çin’de kanlı bir içsavaşı başlatmış olan, Japon istilası yıllarında (1937- 45) dahi komünistlere saldırmayı sürdüren Chiang Kai-Shek’in, Mussolini İtalyası, Nazi dönemi dahil Almanya, ve ayrıca ABD ile olan ve süreklilik kazanan ilişkileri içsavaş sırasında tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacaktı. Sun Yat-sen’in Kuomintang’ını desteklememiş olan Batı, Chiang Kai-Shek’in Kuomintang’ını tüm gücüyle destekleyecekti. Emperyalist merkezler, kullanabilecekleri kriminal karakterleri tanımakta usta idiler...

 

Sovyetler Birliği temsilcisi Mikhail Borodin’in yardımları ile Sun Yat-sen, 1924 yılında, Kuomintang’ı, Bolşevik Partisi benzeri katı merkezi bir disiplinle yeniden organize edecekti. Kurulan yeni hükümete, Sun Yat-sen’in emri ile, Çin Komünist Partisi’nden üç üye alınacaktı. Aynızamanda, yine Sun Yat-sen’in direktifi ile, Kanton yakınlarında, Sovyet modeline uygun Whampoa Askeri Akademisi kurulacaktı. Çin’in daha varlıklı Güney bölgelerine egemen bu cumhuriyetin güvenliği ve ülkenin tümüne egemen olabilmesi için, güçlü bir orduya ve modern askeri bilgilerle donatılmış yetişkin bir subay kadrosuna gereksinimi vardı. Güzel, doğru, ve haklı fikirler, toplumu ilerletecek düşünceler ve planlar, mevcut sınıflı toplum yapılanmalarında askeri bir güç olmadan kolayca yaşam bulamıyorlardı. Politika, askeri bir güçle desteklenmek, gerekirse sürdürülmek zorunda idi. Ve askerlerin bu konumları onları ister-istemez politikanın merkezine çekmekte idi ve çekmektedir...

 

Komünistlerle kurulmuş ortak hükümete alınacak olan Chiang Kai-Shek, Whampoa Askeri Akademisi’nin kumandanlığına da atanacaktı. Whampoa Askeri Akademisi kumandanlığı O’nun parti içinde hızla tepeye doğru yükselmesine yardımcı olduğu kadar, silahlı kuvvetlere egemen olmasına da yardımcı olacaktı. Gücü elegeçirdikten sonra, katı merkezi bir disipline göre yeniden örgütlenmiş mekanizmayı kullanması okadar zor olmayacaktı anlaşılan... İleride Kızılordu’nun (Halk Kurtuluş Ordusu, başlangıcı, 1 Ağustos 1927) başına geçecek olan Lin Biao’da (1907- 1971), 1925 yılında Whampoa Askeri Akademisi’nde eğitim görenlerdendi... Chiang Kai-Shek, 1928 yılında Pekin’i elegeçirip -biçimsel olarak- Çin’in tek hakimi konumuna yükselecekti. Buna karşın O, varlığını barış içinde sürdürebilen gerçek bir egemen olamayacaktı. O, 1927 yılında -özellikle Shanghai’de- komünistlere karşı gerçekleştirmiş olduğu katliamla başlayan, ve Tayvan adasına kaçmak zorunda kalacağı 1949 yılına dek sürecek olan sonderece kanlı bir içsavaşı da başlatmıştı, ve bu savaş onun egemenliğini sürekli kemirecek, ve Çin’de sonunu getirecekti (Tayvan, ya da Taiwan, Çin’in güneydoğu kıyısına 161 km mesafede, 36 bin kilometre kare büyüklükte bir ada)...

 

Aslında, Chiang Kai-Shek’in emrindeki milliyetçi ordu ile Komünist partisine yönelik baskını ve katliamı (1927), silahlı gücün politikadaki belirleyici rolünün en somut örneklerinden biri idi. Varlıklarının veya yokluklarının Kuomintang’ın insafına kalmış olduğunun bilincinde olmayan Çin Komünist Partisi önderleri, kendilerine ait silahlı bir güç oluşturmayı ve aynızamanda mevcut silahlı güç içinde örgütlenmeyi düşünemeden, kendi saflarında bir güvenlik aygıtı oluşturamadan, işçi semtlerinde örgütlenmeyi rahat rahat sürdürmüşlerdi. Sözkonusu karakterler, aniden gelen darbe ile uyanacaklardı ama, artık zaman geçmişti, kayıpları da çok büyüktü...

 

Eğer tarih doğru yazılmışsa, Mao Zedong (Mao Tse Tung), parti üyesi işçileri ve köylüleri silahlandırmayı önermişti. Buna karşın O, henüz parti içinde sözünü dinletebilecek güce sahip değildi. Ayrıca, Komünist Parti içindeki katı merkeziyetçilik te bu konuların tartışılmasını engellemişti. Anlaşılan Çinli kömünist önderler ve Parti’nin Komintern’den gelen yol göstericileri, bir saldırı beklemiyorlardı. Diğer yandan, emperyalist merkezlerle gizli ilişkiler içinde olduğu anlaşılan ve Çin Komünist Partisi’nin hızla büyüyor olmasından ürken Chiang Kai-Shek, “kendisine süikast hazırlığı olduğu” bahanesi ile, Kuomintang içindeki Sovyet danışmanlarını 1926 yılında kovmuştu. Yine O, aynı yıl, hükümetteki Komünist Parti üyelerini yerlerinden etmişti. Tüm bu olanlara karşın, Çin Komünist Partisi önderleri uyanmamışlar, gerekli önlemleri almamışlardı. Onlar, bir darbeye karşı hazırlanmayı akıl edememişlerdi... Diğer yandan, aldığı Sovyet yardımı nedeniyle Kuomintang’ın henüz emekleme aşamasındaki Kominist Partisi ile ittifak yaptığını, ve komünistlerin Sun Yat-sen önderliğindeki Kuomintang’ın himayesi altında rahatca örgütlenip güç kazandığını hesaba katacak olursak, bu silahlı örgütlenme işinin okadar kolay olmadığını, ve aynızamanda Kuomintang ile tüm ilişkileri riske sokmak anlamına geldiğini de düşünebiliriz...

 

İleride Edgar Snow’a konuşacak olan Mao Zedong’a göre, yaşanan sözkonusu felaketin asıl sorumluları, Çin’i yeterince tanımayan ve birinci derecede Sovyetler Birliği Komünist Partisi Politbürosu’na karşı sorumlu olan baş danışman Mikhail Markovitj Borodin (1884- 1951) ile Hindistanlı Komintern temsilcisi Manabendra Nath Roy (1887- 1954) idi... Aslında 1927 yılı, Rusya’da kurulma aşamasında olan sosyalist sistem ile emperyalist dünya arasında her alandaki hesaplaşmaların yeniden şekillendiği, kaba ifade ile “kartların yeniden dağıtıldığı”, politikada yeni adımların atıldığı bir yıldı... Çin’de komünistlere yönelik katliam gerçekleşir, Kuomintang Sovyetler Birliği’nden uzaklaşarak emperyalist dünya içindeki yeni yerini alırken, Sovyetler Birliği’nde de Stalin, Komünist Partisi içinde egemen oluyordu. Leon Troçki (Trotsky) tasviye ediliyor, Lenin tarafından başlatılmış olan ve sınırlı bir pazar ekonomisine olanak sağlayan “Yeni Ekonomi Politikası” (NEP) Stalin’in eli ile sonlandırılıp katı bir kollektivizme geçiliyordu. Sert yöntemlerle köklü bir toprak reformu, tarım da kollektivizm başlatılıyordu... Yine aynı yıl, Çin Komünist Partisi baş danışmanı Mikhail Markovitj Borodin, “Çin’de de kapsamlı bir toprak reformuna gerek olduğu” fikrini savunmaya başlamıştı... Tüm bu gelişmeler, emperyalist merkezlerin, ve onlarla gizli bağlar içinde olduğu anlaşılan Chiang Kai-Shek’in karşı saldırıya geçmesi için yeterli nedenlerdi herhalde...

 

Diğer yandan, Mao Zedong’un Edgar Snow’a anlattıklarından, Mao ve benzerleri ile Komintern temsilcileri ve bunların parti içindeki yandaşları arasında sürekli bir çekişme, rekabet yaşandığı anlaşılmaktaydı. Sözkonusu rekabet, “Uzun Yürüyüş” (1934- 35, 10 bin km) sırasında Mao Zedong yanlılarının galibiyetleri, Komünist Parti ve Kızılordu üzerinde tam bir egemenlik kurmaları ile sonuçlanacaktı. Mao Zedong ve yandaşlarının sözkonusu zaferleri, Marks- Engels’i ve Lenin’i daha iyi bilip anladıklarından değil, Çin toplumunu, özellikle Çin köylülüğünü çok daha iyi tanıdıklarından, onların düşünsel ve ruhsal yapılanmalarına çok daha yakın olmalarından kaynaklanmaktaydı...

 

Rus aydınları Batı’nın aydınlanmacı düşünceleri ile 1800’lü yılların ilk yarısında güçlü biçimde temasa gelmişlerdi, ve 1870’li yıllarda kültürel alanda, sanat ve edebiyatta çok güçlü bir Rus aydınlanması yaşanmıştı. Daha 1800’lü yılların başlangıcında Rus ulusal edebiyatını dünya edebiyatının en üst düzeylerinde başlatan Aleksandr Pushkin’i (1799- 1837) biryana koyacak olursak, 1800’lü yılların ikinci yarısında eleştirmen V. G. Belinsky (1811- 1865), eleştirmen N. A. Dobrolyubov (1836- 1865), düşünür A. Herzen (1812- 1870), düşünür N. G. Chernyshevsky (1818- 1889) gibi karakterlerle Rus düşünce yaşamı ve edebiyatı dünya düzeyinde çiçek açıyor, büyük bir aydınlanma yaşıyordu. Aynı dönemin çinli aydınları ise, hala Konfüçyusçuluk ve Taoism ile beslenmek zorunda idiler... Bu son cümle ile -o dönemin- Çinli aydınlarını küçümsemeye kalkmak gibi bir kastım yoktur ve olamaz da zaten. İfade etmeye çalıştığım, o dönemin Çinli aydınlarının Batı kaynaklı çağdaş kültürden, edebiyattan,

Felsefeden, ve özellikle Marksist kültürden oldukça uzak olduklarıdır. Yoksa, sınırlı bilgilerimle, biri esas olarak toplumsal yararı, diğeri bireyi koruyan Konfüçyus ve Tao düşüncelerinin insanın entellektüel gelişimi için çok önemli olduklarını söyleyebilirim...

 

Lenin ve çevresindekiler tarih sahnesine çıkmadan epey önce, Marks-Engels Rusça’ya çevrilmiş, başta Plekhanov (1856- 1918) gibi güçlü bir karakter olmak üzere Marksist aydınlar eserler vermişler, eyleme geçmişlerdi... Çin’de bunlara benzer herhangi bir gelişme olmamıştı, Çin Komünist Partisi’ni kuran aydınların, en iyi bildikleri eserler, Konfüçyuscu “Beş Klasik” ve “Dört Kitap” gibi yapıtlardı... Başta Mao olmak üzere Çinli aydınlar, kökleri derinlerde olan Çin milliyetçiliğinin etkisinden çıkmış değillerdi, ve ilerideki tüm mücadelelerine ve yaşamlarına aynı etki güçlü biçimde yansıyacaktı...

 

Marksizm, gelişen bilime ve son teknolojik buluşlara dayalı gelişmiş bir endüstrinin ve modern güçlü bir işçi sınıfının varolduğu, ve Doğu’dan tamamen farklı kültürel geçmişe sahip Batı’nın ileri kapitalist ülkelerinde doğmuştu. Aslında her düşünce sisteminin başına gelmiş olduğu gibi Marksizm’de, farklı ekonomik yapılara ve kültürel geçmişlere sahip ülkelerde yeniden üretilirken, aslından değişik ölçülerde aslından koparak farklı biçimler alacaktı. Doğu’nun ve güneyin daha farklı tarihi ve kültürel geçmişe sahip ve güçlü ataerkil kültürün varlığını sürdürdüğü toplumsal yapılarına, ve yeterince endüstrileşememiş ülkelerine girerken Marksizm, girdiği ülkenin mevcut ekonomik ve kültürel yapısının, egemen düşünce yapısının etkileri ile yeniden ve yeniden üretilerek tamamen farklı biçimlere bürünmekteydi. O nedenle sıfatlar, “komünist” olsa da, kişiler “maksist-leninist” vs. olduklarını iddia etseler ve bu düşünce sistemine ait terminolojiyi kullanıyor olsalar da, gerçekte olan farklı birşey olmaktaydı ve olmaktadır. Çin’de olan da Marks-Engels’in ve hatta Lenin’in düşünce sistemlerinden ve eylemlerinden farklı birşeydi ama, yine de -dünyayı derinden etkileyecek- bir devrim gerşekleşecekti. Yalnız bu gerçekleşen, -adı ne olursa olsun- ulusal ve devletçi yanı ağır basan bir devrim olacaktı... Devrim zafere ulaştığında, Çin Komünist Partisi içinde modern işçi sınıfından gelenlerin oranı yüzde 4’ten fazla değildi...

 

Mao, 1926 yılında yapmış oladuğu “Hunan köylü hareketi üzerine rapor” başlıklı araştırmasında, “yoksul köylülerin devrimin temel gücü oldukları” ifadesini kullanmıştı ama, Komintern’e üye olan ve işçi sınıfının öncü ve temel güç olduğunu kabuleden Çin Komünist Partisi, Mao’nun bu tezini kabuledemezdi. Fakat, Chiang Kai-Shek’in 1927 yılı başında gerçekleştirdiği baskın ile üyelerinin beşte dördünü yitiren ve illegal çalışmak zorunda kalan Çin Komünist Partisi’nin üye ve yöneticilerinin çoğunlukla kırsal kesime sığınmasından sonra, Mao’nun sözkonusu tezi adım adım önplana çıkacak ve yaşam bulmaya başlayacaktı... Artık daha çok yoksul köylüler ve kanun kaçakları arasında örgütlenmek zorunda kalmışlardı... Parti yönetiminde de değişiklikler olacak, ve 1 Ağustos 1927 yılında Kiangsi bölgesinin başkenti Nan-ch’ang’da yaşanan ayaklanma, Kızıl Ordu’nun, ya da gerçek adı ile Halk Kurtuluş Ordusu’nun kuruluş günü olarak kabuledilecekti... Değişen koşullarda asıl olarak yoksul köylülüğe dayanan “Çin Komünist Partisi”nin politikasını zor kullanarak sürdüren, Çin devriminin zafere ulaşmasında tayinedici güç rolünü oynayan Halk Kurtuluş Ordusu’nun kuruluşu, günümüzde, her yıl 1 Ağustos tarihinde kutlanmaktadır, ve bu ordunun personel sayısı üç milyon civarındadır...

 

Çinli komünistler, sığındıkları kırsal kesimde, yeniden yeterli örgütlenmeye ve askeri güce kavuştuklarına inandıkları zaman, Çin Sovyet Cumhuriyeti’ni kuracaklardı... Çin’in güney ve güneydoğusunda, Hunan eyaletinin bazı bölümlerini, Hunan’ın doğu komşusu Kiangsi eyaletinin birkısım kırsal bölgelerini, ve diğer komşu eyaletlerin birkısım topraklarını 1929 yılından itibaren elegeçirecek olan Çinli komünistler, 1931 yılının sonunda, elegeçirmiş oldukları bu topraklarda, Çin Sovyet Cumhuriyeti’ni ilanedeceklerdi. Diğer yandan Chiang Kai-Shek, 1930 yılı sonbaharında 100 bin kişilik bir ordu ile, Hunan’da ve Kiangsi’de komünistlere karşı büyük bir temizlik operasyonu başlatacaktı. Komünistle bu saldırıya, ellerindeki 40 bin kişilik Kızılordu ile ve gerilla taktikleri kullanarak yanıt vereceklerdi... Politika, belli sınıf yararları temelinde zor kullanılarak askeri güçlerle sürdürülmekteydi. Asker, politikanın en önemli aygıtıydı, ve politikanın merkezindeydi. Askeri önderlerin çoğunluğu, aynızamanda en önemli politik önderlerdi...

 

Kuomintang’ın ikinci saldırısı, 200 bini aşkın askerle başlayacaktı. Bunu, 1931 yılı sonbaharında, bizzat Chiang Kai-Shek komutasındaki 300 bin kişilik bir ordu ile başlatılan üçüncü Kuomintang saldırısı izleyecekti. Daha bu saldırı sürerken, kuzeyde Japonlar, 18 Eylül 1931 günü Mançurya’yı istilaya başlayacaklardı, ve Fransa’nın iki misli büyüklükteki bu topraklar üzerindeki kontrollarını birkaç hafta içinde gerçekleştireceklerdi. Mançurya’dan Pekin’e fazla bir mesafe yoktu, Çin’in tehdit altında olduğu açıktı ama, Chiang Kai-Shek komünistleri daha fazla önemsemekteydi. Saldırılarını sürdürecekti... Diğer yandan, egemen oldukları alanda komünistlerin asker sayıları, 1931 yılında, 200 bine dek yükselecekti. Ve 11 Aralık 1931 günü yapılan seçimlerin sonucu olarak Wang Ming (Che’en Shao-yu) Çin Komünist Partisi’nin genel sekreterliğine seçilirken, Mao Zedong (Mao Tse Tung) partinin ve kurulmuş olan Çin Sovyet Cumhuriyeti’nin başkanlığına seçilecekti. Chu Teh ise, Kızılordu’nun başkomutanı olacaktı... Komünistler, 1932 yılında saldırıya geçerek egemenlik alanlarını genişleteceklerdir. Aynı yıl Japonlar Shanghai limanına saldıracaklardı. Chiang Kai-Shek, Japonlarla ateşkes ilanedip komünistlerle olan savaşını sürdürecekti...

 

Kuomintang, Chiang Kai-Shek, savaş masraflarını, halktan alınan ağır vergilerle, Çin’in güneydoğusundaki Tayvan (Taiwan veya Formosa) adasındaki pirinç ve şeker kamışı plantasyonlarının gelirleri ile, ve ABD’den alınan yardımlarla karşılarken, komünistler, kızıl iktidar alanlarındaki büyük toprakları kamulaştırıp yoksul köylülere dağıtmakta, ve bu insanların vergilerini hafifletmekte idiler. Komünistler, 1933 yılında, iktidar alanlarında bin adet kollektif çiftlik ve tarım üretim kooperatifi kurmuşlardı. Yine komünistler, yığınsal okuma-yazma kampanyaları başlatırlarken, afyon ticaretine, fuhuşa, çocuk köleliğine, zora dayalı evliliklere karşı savaş açacaklardı. Bu politikaları ile komünistler yığınsal tabanlarını genişletirlerken, Kızılordu’nun destekçileri, Halk Kurtuluş Ordusu’nun mali ve asker kaynağı, yine aynı halk yığınları olacaktı...

 

Kuomintang’ın o zamana dek olan en büyük saldırısı, dördüncü Kuomintang saldırısı, 250 bin askerle 4 Nisan 1933 günü başlayacak ve aralıksız Ekim 1933’e dek sürecekti. Ve bunun hemen ardından, Ekim 1933’de, 400 bin asker ile beşinci Kuomintang saldırısı başlatılacaktı. Bu sonuncu büyük saldırı bir yıl, Ekim 1934’e dek sürecekti. Mao’nun anlatımı ile, sözkonusu 400 bin asker, ya da 360 alay, komünistlere karşı cepheye sürülen askerlerdi. Aslında, bu büyük saldırı için Chiang Kai-Shek, 900 bin kişiyi mobilize etmişti. Buna, dönemin gelişmiş motorize birliklerinin yanında, 1932’de kurulmuş olan ve -çoğu Mussolini İtalyası’ndan satınalınma- 400 uçaktan oluşan bir hava filosu da dahildi. Kuomintang’a bağlı ordu, Alman subaylarından, ve baş danışman Alman generali Von Falkenhausen’den öğrenilen yeni savaş taktikleri ile saldırmaktaydı. Başdanımanın önerilerine uygun olarak, kızıl alanın etrafı yollarla ve bu yollar boyunca güçlü mevziler, makinelitüfek ve top koruganları ile çevrilmişti. Kısacası komünistler tam anlamıyla çembere alınmışlardı, ve askeri saldırı ile birlikte bir ekonomik ambargo, izalasyon eylemi de başlatılmıştı...

 

Chiang Kai-Shek’e bağlı birlikler, sözkonusu mevzilerden fazla uzaklaşmadan savaşıyorlar ve komünistleri cephe savaşına zorluyorlardı. Hava gücü ise stratejik hedefleri sürekli bombalıyordu... Komünistlerin ancak 180 bin kişilik bir orduları vardı. Kızılordu’nun sayısı, Kızıl Muhafızlar, ve partizan birlikleri ile birlikte ancak 200 bin savaşçıya ulaşabilmekteydi. Ellerinde ise sadece 100 bin tüfek bulunmaktaydı... İleride Çin Halk Cumhuriyeti’nin ünlü dışişleri bakanı olacak olan Chou En-lai, sözkonusu kuşatma sırasında 60 bin kadar Kızılordu askerinin öldüğünü söyleyecekti. Beşinci saldırı birinci yılını doldururken, komünistler, kontrolları altındaki alanların yarısını yitirmişlerdi. Sonunda, Kızılordu’nun merkezi karargahı konumundki Juhi-chin’de toplanan askeri konferansta, Kızılordu’nun kalan birlikleri için yeni bir yerleşim alanı bulması kararı alınacaktı... Yaklaşık 10 bin kilometre, Edgar Snow’a göre tam olarak 9.650 km sürecek olan “Uzun Yürüryüş” kararı aynı konferansta alınacaktı. Devrimi kurtaracak, ve parti içindeki temel sorunlara, iktidar kavgalarına büyük ölçüde sonverecek olan “Uzun Yürüryüş”, 16 Ekim 1934 günü düşmandan gizli olarak iki koldan başlatılacaktı... En yetenekli bazı subaylarla birlikte 6 bin kadar asker, gerilla savaşını sürdürmeleri amacıyla geride bırakıllırken, yürüyemiyecek durumdaki 20 bin kadar yaralı da köylülerin evlerinde gizlenecekti...

 

Edgar Snow’un anlatımı ile 368 gün sürecek olan “Uzun Yürüryüş”, yaklaşık 90 bin kişi ile başlayacaktı. Önce, batı istikametine gidilecek, Vietnam-Laos-Burma (Myanmar) sınır üçgenindeki Yunan eyaletinden itibaren kuzeye dönülecekti. Hem ağır doğa koşullarına karşı, ve hem de -hava gücüne de sahibolan- Kuomintang birliklerine karşı savaşa savaşa ilerleyeceklerdi. Bu süre boyunca, beş tanesi karlı olan 18 dağlık araziden, 24 nehirden, toplam 12 değişik eyaletten geçmişlerdi. İrili ufaklı 62 kenti zaptetmişler, Kuomintang güçlerinin dışında, ayrıca, on savaş lordunun orduları ile çarpışmak zorunda kalmışlardı... Çin ordularının onlarca yıldır giremedikleri altı değişik etnik bölgenin içinden geçmişlerdi... Güvenliklerini sağlayabildikleri Kuzeybatı Çin’de, “Çin Seddi”nin eteklerinde kurulu Shensi (Shen-hsi, Shaanxi) eyaletinde yürüyüşleri sonbulacaktı. Burada, Shensi eyaletinde, kendilerinden önce kurtarılmış bir alan yaratılmış, küçük bir Sovyet Cumhuriyeti kurulmuştu. Yürüyüşçüler, 20 Ekim, ya da başka bazı kaynaklara göre 25 Ekim 1935 günü, bu güvenlikli alana, Shensi Sovyeti’ne yerleşeceklerdi... Farklı kaynaklarda biraz değişik sayılar veriliyor olmakla birlikte, Edgar Snow’a göre, hedefe ancak yedi bin kişi ulaşabilmişti. Buna karşın, yeniden çoğalacaklardı... Geçtikleri yollar boyunca kendilerini halka tanıtabilmişler, halkın beyninde önemli izler bırakmışlardı...

 

Olay zengini “Uzun Yürüyüş”ün ayrıntılarına girmeden, dağlık arazide derin dik vadilerin içinde akan Dadu He’yi (Tatu Ho) geçiş eyleminden, burada verilen savaştan kısaca sözedeceğim sadece... Çin tarihinde aynı nehri geçmeye çalışan birçok ordu yokolmuştu. Kızılordu’nun sözkonusu eyleminden yaklaşık 70 yıl önce, Shih Ta-k’ai komutasındaki 100 bin kişilik Taiping İhtilali (Büyük Barış Devrimi) ordusu aynı nehri geçmeye çalışırken yokedilmişti... Tatu He’ye (Dadu He, Tatu Ho), ya da Tatu Nehri’ne ilk olarak Lin Biao’nun komutasındaki I. Kolordu’ya bağlı öncü birlikler ulaşacaklardı. Gelişleri farkedilmemişti, ve feribotlar ile geçişleri denetleyen düşman birliği hazırlıksızdı. Nehir kasabası An Jen Ch’ang’ın bulunduğu yerde, Tatu Nehri’nin karşı tarafını, kuzey yakasını, Szechwan (Sichuan) bölgesinin iki diktatöründen biri olan General Liu Wen-hui’ye bağlı bir alay korumaktaydı. Tüm feribotların nehrin kuzey yakasında demirlemiş olmaları gerekirken, Kızılordu birliklerinin geldikleri istikamette, nehrin güney kıyısında, -yakınları ile buluşması için alay komutanın eşini getirmiş olan- bir feribot bulunmaktaydı... Geçit yerine ilk gelen beş birlikten gönüllüler, nehrin güney kıyısında duran feribotu elegeçirecekler, ve karşı kıyıdaki birliği de teslim alıp tüm feribotları nehri geçişte kullanmaya başlayacaklardı. Fakat feribotlarla geçiş sonderece yavaş ilerleyecekti... Onlar karşı kıyıya geçmeden Kuomintang güçleri yetişecek olurlarsa, bu sonları olurdu. Tüm Çin tarihinin akışı kökten değişebilirdi...

 

Elegeçirmiş oldukları nehir kasabası An Jen Ch’ang’ın 200 km batısında, nehrin daralıp çok derin bir yarıktan tüm yıkıcı güçüyle köpürerek aktığı yerde, Lui Ting Chiao (Liu’nun Kurduğu Köprü) adlı bir asma köprü bulunmaktaydı. Burası, Tibet’in kuzeydoğusundan akan Tatu Nehri’ni (Tadu He, Tatu Ho) geçebilmeleri için son şanslarıydı. Yitirecek zamanları yoktu, tüm hızlarıyla -iki yakadan da- nehrin batısına doğru yürümek zorundaydılar. Karşı yakaya geçebilmiş birlikler nehrin kuzeyinden, Kızılordu’nun asıl gövdesine bağlı öncü birlikleri ise nehrin güneyinden birbirlerine paralele olarak mola vermeden tüm gece boyunca yürüyeceklerdi- ana gövde de güneyden nehir boyunca yürümekteydi ama, öncü birliklerinin hızı ile değil... El fenerleri ile işaretleşiyorlardı... Yürüyüş sırasında politik komserler sürekli konuşuyorlar, ders veriyorlardı. Bu, ayakta kalmalarını sağlayan bir moral takviyesi, inancın gücü gibi birşey olmalıydı. Sonuçta, iki gün içinde, 29 Mayıs 1935 günü “Liu’nun Kurduğu Köprü”ye ulaşacaklardı. İki gün içinde yürüyerek 200 km yol almışlardı ve bu gerçekten inanılmaz birşeydi. Bu satırları yazan için de inanılmaz birşeydi...

 

Yeni herhangi bir değişiklik olup olmadığından haberim yok şüphesiz ama, 1960’yılların -ABD kaynaklı- askeri talimatnamelerine göre, askeri bir birlik saatte ortalama beş kilometre kadar ilerler ve normal yürüyüşlerde her saat başı on dakika mola verir. Eğer yapılan “cebri yürüyüş” ise, sadece bu on dakika molalar verilmez ama, hız aynıdır. Bu bilgilerin ışığında, Kızılordu birliklerinin iki günde 200 km yol almalarının ne anlama geldiği herhalde daha iyi anlaşılabilir... Amacım kendimi anlatmak olmasa da, yaşamımdan bir örnek vermeye kalkacak olursam... Bir Filistin grubu ile, silah, mermiler, battaniye vs. dahil yaklaşık 30 kiloluk yükle, gece vakti, 8.5 (sekizbuçuk) saatte hiç durmadan tam 60 kilometre yol alacaktik ama, grubun yaklaşık üçte biri dökülecekti. Grup, birkaç kişi dışında, gündüz dinlendikten sonra gece vakti aynı yolu yürüyerek geriye gidecek durumda değildi... Bu nedenle, iki gecede 200 kilometre yol gitmenin inanılması imkansız korkunç bir iş olduğunu inanarak rahatça söyleyebilirim. Bu yol gidildikten sonra, bir de beklenmeden savaşa, hem de çılgınca bir savaşa girilecekti şüphesiz... Böyle bir iş, ancak katıksız bir düşünsel-politik inançla yapılabilirdi herhalde...

 

Olayı kısaltarak anlatmaya devamedecek olursak... Nehrin karşı yakasına geçmiş olan, kuzeyden yürüyen Kızılordu birlikleri, yürüyüşün ikinci günü, Kuomintang güçleri tarafından durdurulacaktı. Geriden takviye Kuomintang birlikleri de gelmekteydi... Nehrin kuzeyinden batıya, köprüye doğru ilerleyen Kuomintang birlikleri ile, güneyden ilerleyen Kızılordu birlikleri arasında bir yarış başlamıştı. Kızılordu birlikleri her ne pahasına olursa olsun, Kuomintang birliklerinden önce “Liu’nun Kurduğu Köprü”ye ulaşmak, ve hızla karşı yakaya geçerek ana gövdenin geçişinin güvenliğini sağlamak zorunda idiler... Kızılordu’nun öncü elit birlikleri neredeyse koşarak ilerlerken, nehrin kuzey yakasından ilerleyen Kuomintang birlikleri gerilerde kalacak, ve giderek gözden kaybolacaktı. Çünkü onlarda benzer bir ideal, ve inanç yoktu...

 

Yüz metre kadar uzunluğunda, 2,8 metre genişliğindeki tarihi asma köprü 1701 yılında yapılmıştı. Komünistler gelmeden önce beyazlar, tedbir olarak, köprünün zeminindeki kalasları yarısını orta kısımda kaldırmışlardı. Köprünün ortasında, birbirine paralel iki kalın zincir uzanmaktaydı sadece... Köprünün kuzey yakasında Kuomintang’a bağlı bir askeri birlik vardı, ve bu yakaya, köprünün ayaklarından birinin yanına, bir ağır makineli tüfek yuvası kurulmuştu. Namlular köprünün güney yakasına, Kızılordu birliğinin geldiği istikamete dönüktü... Yenisinin yapılması zor olduğu ve yapılsa da pahalıya malolacağı için, köprüyü bütünüyle yıkmamışlardı. Bu haliyle köprünün geçilemeyeceği kanısındaydılar...

 

Ağır makineli tüfek ateşi altında Kızılordu askerlerinin zincirlerin üzerinden emekleyerek, zincirlere asılarak, karşı yakaya geçebileceklerini düşünemezlerdi ama, olan bu olacaktı. Bellerinde el bombaları, sırtlarında asılı Mauser piyade tüfekleri ile gönüllüler, vakit yitirmeden, birbirlerinin ardı sıra zincirlerin üzerinde emekleyerek karşı yakaya doğru ilerlemeye başlayacaklardı. Düşenler, diğerlerinin duraksamasına neden olmuyordu... Köprüyü savunan -Szechwan (Sichuan) bölgesinden- Kuomintang askerleri şaşkına dönmüşlerdi. Döşemenin kalan kısmının parafin ile ateşe verilmesi de, Kızılordu gönüllülerini durduramıyacaktı. Sonunda, makineli tüfek yuvasının üzerine el bombaları düşmeye başlayacaktı... Dökülen parafinle alev almış döşemenin üzerinde, alevlerin içinde koşan Kızılordu gönüllüleri, sonunda, Makineli tüfeğin namlusunu köprüyü korumaya çalışan Szechwan (Sichuan) askerlerinin üzerlerine döndürmeyi başaracaklardı. Köprüyü korumakla görevli Kuomintang’a bağlı Szechwan askerinden yüz kadarı, Kızılordu saflarına katılırken, diğerleri kaçacaklardı... Kızılordu’nun ana gövdesi, birkaç saat içinde köprüyü geçmeyi başaracaktı...

 

Yukarıda özetleyerek anlatmaya çalıştığım olay kadar mükemmel biçimde savaşın insani yanını, geleceğe yönelik düşleri, inançları, cesaretleri, korkuları, zaman içinde değişebilen duyguları, politik görüşleri ile insanlara ait bir iş olduğunu anlatabilecek az sayıda örnek bulunabilir herhalde. Çünkü, geleceğe yönelik düşleri, sağlam inançları, güçle bağlı oldukları politik görüşleri, toplumsal adalete duydukları susuzlukları olmayan insanlar, istedikleri kadar askeri bilgiye sahibolsunlar, 200 kilometrelik yolu yürüyerek iki günde alamazlar. Ve bu eylemlerinin hemen ardından, makineli tüfek ateşi altında zincirlerin üzerinde sürünerek hedefe yürüyemezler...

 

Eğer Kızılordu, ya da Halk Kurtuluş Ordusu, “Liu’nun Kurduğu Köprü”yü geçemeden hemen orada imha edilmiş olsa idi, komünistlerin siyasi iktidara yönelik politikaları iflas edecek, muhtemelen sürekli birtakım eleştiriler ile ve büyük ölçüde illegal olarak varlıklarını sürdürmeye çalışan marjinal bir grup halinde kalacaklardı. Çin, uluslararası ilişkilerde tamamen ABD’nin safında farklı bir ulusal tarihi gelişim çizgisi izleyecekti. Çin’in bu konumu, tüm Uzak Asya ülkelerini, Hindiçini’yi, özellikle Vietnam’ı, Kore’yi, Sovyetler Birliği’ni derinden etkileyecekti. Zaten bu nedenle ABD, son saniyeye dek Kuomintang’ı, Chiang Kai-Shek’i tüm gücüyle destekleyecekti. Buna karşın, Mançurya’da, Japonya’nın çok güçlü Kwantung Ordusu’nu 20 Ağustos 1945’de çembere alıp yenmeyi başaran Sovyetler Birliği Kızılordusu’nun yardımları, Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na, karşı saldırıya geçme gücünü sağlayacaktı. Kwantung Ordusu’ndan elegeçirilen tüm ağır ve hafif silahlar, tanklar, toplar, uçaklar, Sovyetler Birliği tarafından Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na devredilecekti...

 

Sonuçta Çinde de, askerin, silahlı kuvvetlerin gücü, siyasi iktidarın rengini belirleyecekti. Bunun diğer örnekleri, başta Vietnam olmak üzere dünyanın birçok köşesinde tekrar tekrar yaşanacaktı. Asker heryerde politikanın merkezinde idi. “Asker tamamen politikanın dışında kalmalıdır”, gevezeliği, sınıflı toplumlardaki yaşamın gerçekleri ile uyuşmayan bir yalandan başka birşey değildi, ve değildir...

Yusuf Küpeli

10 Ağustos 2011

yusufk@telia.com

 Başa dön                                                       sonraki bölüm

 

 

Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

1) Genel bir bakış ve Clausewitz

 

2) Fransız devrimi, Paris Komünü, ve ordu

 

3) Amerikan kurtuluş savaşı, içsavaş, ve ordu

 

4) Sovyet devrimi ve ordu

 

5) Çin devrimi, ve silahlı kuvvetler

 

6) Askeri müdahaleler üzerine kısa notlar

 

6- a) İran, Musaddık, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- b) Guatemala, United Fruit Company, ve halkcı Cuhurbaşkanı Arbenz’e karşı CIA dabesi

 

6- c) Endonezya, Sukarno, Suharto, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- d) Kongo (Zaire), Lumumba, Mobutu, CIA darbesi ve Lumumba’nın vahşice öldürülüşü

 

6- e) Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş,NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi

 

6- f) Latin Amerika, Şili, Allende, CIA ve Pinochet darbesi üzerine notlar

 

6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar  

 

6- h) Sözü bağlarken ahmakça ve denetim altında bazı terör eylemlerinden ve provokatörlerden örneklerle 12 mart ve 12 Eylül müdahaleleri üzerine kısa notlar  (Bu son bölüm ve beraberinde kaynaklar bir ay içinde yüklenecektir.)

 

http://www.sinbad.nu/