Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

4) Sovyet devrimi ve ordu

 

Karşı-devrimci “tarihçi”ler, emperyalist merkezlerin sözcüleri, Sovyet Devrimi’ni “küçük bir azınlığın darbesi” gibi yansıtmaya çalışsalar da, her yönden, doğudan, kuzeyden, batıdan, ve güneyden yabancı emperyalist güçlerin ve onlar tarafından desteklenen çarlık generallerinin iki yılı aşkın süren saldırılarına karşın bu “küçük darbeciler”in neden yıkılmamış olduklarına mantıklı bir yanıt veremezler şüphesiz. Kısacası Sovyet devrimi, isci-köylü-asker geniş halk yığınlarının tüm enerjileri ile katılmış oldukları gerçek bir halk devrimi idi. Bu büyük halk devriminde çok güçlü biçimde yeralan askerler, ihtilalcilerin ifadeleri ile, “asker kaputu giymiş işçiler ve köylüler” idi, ve bu tanım gerçeği sonderece doğru ifade etmekteydi. Diğer yandan, çarlık ordusundan devrimin safına katılanlar sadece “asker kaputu giymiş işçiler ve köylüler”, yani  sıradan erler değillerdi. Emperyalist merkezlerin kışkırtmış olduğu içsavaş süreci boyunca 50 bin kadar çarlık ordusu subayı, Kızılordu’nun saflarında döğüşeceklerdi...

 

Çarlık Rusyası’nın 1904- 1905 yıllarında Batı Pasifik’te, Kore ve Mançurya coğrafyasında Japonya’ya karşı savaşı yitirmiş olması, ülkeyi derin bir ekonomik ve politik krize sürükleyecekti. Tarihe “Kanlı Pazar” adıyla geçecek olan 9 (Batı takvimi ile 22) Ocak 1905 günü, Putilov fabrikası işçileri, bir Zubatov (ünlü polis şefi) sendikacısı olan Papaz Gapon’un öncülüğünde, “Çar babaları”ndan yardım istemek üzere St. Petersburg’daki Kışlık Saray’a -aileleri ile- barışçı biçimde yürüyeceklerdi ama, hiç ummadıkları biçimde makineli tüfeklerin ateşi ile karşılaşacaklardı. Ölen ve yaralanan yüzlerce işçinin kanları karların rengini kızıla döndürürken, “Çar Baba” düşüncesi de işçilerin kafalarında son nefesini verecekti. Artık 1905 ihtilali başlamıştı, ve ihtilalin ateşi başta St. Petersburg ve Moskova olmak üzere işçilerin yoğun olduğu tüm merkezleri bir anda saracaktı. Ağustos 1905’de, greve katılan işçilerin sayıları 70 bini bulacaktı ve bu sayı günün koşullarında sonderece yüksekti. Ayrıca, Karadeniz Filosu’na bağlı Potemkin Zırhlısı’nın bahriyelileri ihtilalin saflarına katılacaktı. Memurların, öğrencilerin, avukatların, mühendislerin, hekimlerin, diğer aydınların, demiryolu çalışanlarının katılımları ile grev, ülke çapında milyonların katılmış olduğu bir genel greve dönüşecekti... İşte tam bu ihtilalci sürecin başlangıcında, herhangi siyasi bir partinin müdahalesi olmadan, tamamen kendiliğinden, 13 Ekim (Batı takvimi ile 26 Ekim) 1905 günü St. Petersburg’un tüm fabrikalarında, atölyelerinde, ve tamirhanelerinde, Sovyet adını alacak olan halk meclisi için seçim yapılacaktı. Tamamen kendiliğinden doğmuş olan Sovyet Meclisi’nin rusçadaki anlamı, “salık verme meclisi”, veya “çağrı meclisi” olmaktadır...

 

Kısa sürede aynı şekilde Moskova Sovyeti doğacaktı ve “salık verme meclisi”, veya “çağrı meclisi” anlamına gelen Sovyetler kısa sürede tüm işçi merkezlerinde yayılacaklardı... Moskova Sovyeti’nde, -Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin 1903 kongresinde doğmuş olan ve çoğunluk anlamına gelen Lenin öndeliğindeki- Bolşevik hizbi iktidarı eline alacaktı... St. Petersburg Sovyeti’nde ise Martov önderliğindeki Menşevik (azınlık) hizbi önplanda idi... İhtilalin yönetim merkezi haline gelen Sovyetler’e kısa sürede “Asker Sovyetleri” ve “Bahriyeli Sovyetleri” de katılacaktı. Anlaşılmış olacağı gibi, bu sovyetler de kara ordusundan ve denizcilerden temsilciler bulunmaktaydı. Sonuçta, silahlı kuvvetlerden unsurlar da devrimin safında yerlerini almış oluyorlardı... Ordu politikanın dışında kalamazdı. Ordunun içindeki değişik unsurlar ya devrimden, ya da karşı-devrimden yana saf tutmak zorunda idiler... Devrimci koşulların yeterince olgunlaşmış olmaması, iletişim bozuklukları, ve uluslararası koşulların elverişsizliği sonucu 1905 devrimi, gerisinde önemli deneyimler, ve işçi-asker-bahriyeli sovyetlerini mirasını bırakarak yenilgi ile sonuçlanacaktı...  Ardından, başbakan Stolypin’in (Pyotr Arkadyevich Stolypin, 1862- 1911) adıyla anılan karanlık bir reaksiyon dönemi, gericilik dönemi başlayacaktı...

 

Zamanın komünist partileri olan Sosyal Demokrat İşçi Partileri’nin uluslararası birliği, en üst organı konumundaki II. Enternasyonal (1889- 1915), Kopenhag’da yapılan 1910 kongresinde, ulusal meclislerdeki parti üyelerinin savaş kredilerine karşı oy kullanmaları yönünde karar almıştı. Basel’de 1912 yılında toplanan kongre sırasında, “farklı ülkelerin işçilerinin birbirlerine karşı kurşun sıkmalarının kapitalistlerin kazançlarını arttıran bir suç olduğu” vurgulanarak yeniden savaşa karşı çıkılmıştı. Bu kararlara karşın, -vaktiyle yanında bulunmuş olduğu Marks ve Engels’in manevi mirası üzerine oturarak işçi hareketi içinde otorite sahibi olan- Bernstein (1850- 1932), “Marks’ın görüşleri gözden geçirilmelidir” diyerek pusulayı büyük sermaye güçlerinden yana çevirecekti. Eduard Bernstein önderliğindeki Alman sosyal demokrasisi, Alman Parlementosu’nun (Reichstag) 4 Ağustos 1914 günü gerçekleşen oturumunda, savaşa destek verecekti. Fransa, Belçika, Büyük Britanya (İngiltere) sosyalistlerinin çoğunluğu da aynı çizgiyi izleyince, emperyalist savaşın kurbanlarından biri olarak II. Enternasyonal ömrünü tamamlayacaktı...

 

Lenin’in (1870- 1925) önderliğindeki Bolşevik (çoğunluk) hizbi, baştan beri emperyalist savaş karşıtı politikasını tavizsiz olarak sürdürecekti. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içinde artık tamamen ayrı bir parti örgütlenmesine sahip Bolşevik hizbi, “savaşı engelleme, eğer engellenemezse savaş koşullarını kapitalistlerin kazançları için emekçilerin artık birbirlerine silah çekmeyecekleri bir devrime dönüştürme” amacıyla tüm gücünü seferber edecekti...

 

Romanov Hanedanı’nın (1613- 1917) sonuncusu Çar II. Nikola (Nicholas II, 1868- 1918; imparatorluğu, 1895- 1917), asıl olarak Büyük Britanya’ya (İngiltere’ye) olan mali bağımlılıklarının, ve diğer yandan -Avusturya’nın baskısı altında olan- Sırbistan’a yönelik Slav-Ortodoks kardeşliğinin, ve Balkanlar üzerinden Akdeniz’e inme düşünün bir sonucu olarak, alelel acele, hazırlıksız biçimde, silahlı gücünü 14 (27) Temmuz 1914’de “Merkez Güçleri”ne, Almanya’ya, ve Avusturya’ya karşı mobilize etmeye başlayacaktı. Rusya’nın kendisine karşı savaşa hazırlandığını anlayan Almanya, 19 Temmuz (1 Ağustos) 1914 günü Rusya’ya resmen savaş ilanedecekti. Ve savaşın asıl yükünü çekecek olan Rusya halkları, işçiler, köylüler, tüm emekçiler, kendilerini kanlı çatışmaların, kıtlığın ve hastalıkların ortasında bulacaklardı. Çünkü, sayısız insani trajedilerin davetçisi savaş, bunların hepsi, ve fazlası demekti... Bu süreç boyunca Bolşevik Patisi’nin temel sloganı, “barış, ekmek, ve özgürlük” olacaktı. Israrla savaşa karşı çıkan Lenin, 1916 yılında, “Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Emperyalizm” adlı kitabını yayınlayarak, cürüyen ve eşitsiz gelişmesinin bir ürünü olarak pazarları yeniden paylaşabilmek amacıyla savaşlar üreten sistemin karakterine açıklık getirecekti...

 

Savaş (1914- 18), yaklaşık 10 milyon insanın yaşamına, 21 milyon kişinin yaralanmasına neden olacaktı. Savaşın toplam askeri maliyeti, o zamanın (1914) değeri ile 200 milyar doları aşkındı. Savaşın yıkımının maliyeti ise, yine o zamanın değeri ile yaklaşık 37 milyar dolar kadardı. Şüphesiz ölenlerin ve yaralananların, varlıklarını yitirenlerin ezici çoğunluğu, cepheye sürülmüş olan sıradan işçiler, köylüler, emekçi insanlardı (Britannica’da verilen bu sayılar, özellikle yıkımın maliyeti ile ilgili sayı, düşünceme göre gerçeği tam ifade etmemektedir. Savaş harcamaları, ve özellikle yıkımın maliyeti, bu verilen sayılardan çok daha yüksek olmalıdır...)... Kendi Batı cephesinde, Almanya karşısında herhangi bir başarı gösterememiş olan Rus ordularının kayıpları çok büyüktü, ve1917 yılına gelindiğinde halkın ve askerlerin çoğunluğu artık savaşmak istemiyordu. İngiltere yönetimi, önemli bir Alman gücünü meşgulederek İngiliz ordusunun yükünü hafiflettiği için, kayıplarına karşın Rusya’nın savaşta kalmasını istemekteydi...

 

St. Petersburg (Aziz Petersburg, Aziz Peter’in Kenti), Petrograd, Leningrad, ve yeniden St. Petersburg... Değişik zamanlarda bu adlardan birisini kullanmam kafa karışıklığına neden olabileceği için, sözkonusu adlarla ilgili kısa bir açıklama yapmaya çalışacağım... Tutuculuğun kaynağı büyük toprak sahibi Boyarlar’ın ve Kilise’nin gücünü kırarak, Batı teknolojisini Rusya’ya taşıyarak, ve bir donanma kurarak, ilk kez Bilimler Akademisi oluşturarak, ülkesini modernleştiren ve günümüz Rusyası’nın yolunu açan Çar I. Petro (Peter I, Büyük Petro, Osmanlı’nın tanımı ile “Deli Petro”, 1762- 1725; çarlığı, 1682- 1721; imparatorluğu, 1721- 1725), Baltık kıyısından gelişmiş Batı’ya bir kapı açma düşüncesi ile, 1703 yılında, günümüz St. Petersburg’una ilk evi, daha doğrusu kulübeyi yapacaktı. O günlerde burası İsveç toprağı idi ve İsveç Kralı XII. Karl (1682- 1718; krallığı, 1697- 1718), 1707 yılında Rusya’ya karşı savaş açıp, Moskova’ya dek ilerleme düşüncesiyle Rusya içlerine girecek ve 8 Temmuz 1709’da Poltava’da ağır bir yenilgiye uğrayıp Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına sığınmak zorunda kalacaktı... Kısacası, adını Büyük Petro’dan (Peter I) alan bu güzel kent, geniş caddeleri, yapıları, sarayları, ve köprüleri ile tüm tarihi görünümüne ve dünyanın en zengin müzelerine sahibolmasına karşın, henüz ancak 300 yıllıktır. Sözkonusu kent, 1703- 1914 sürecinde, St. Petersburg olarak adlandırılacaktı. Aynı kent, 1914- 24 sürecinde Petrograd olacaktı. Ekim Devrimi’nin baş mimarı Lenin’in anısına kente, 1924 yılından itibaren aynı kente Leningrad adı verilecekti. Sonuçta bu kent, 1991 yılından itibaren yeniden St. Petersburg olarak anılmaya başlanacaktı...

 

Tesadüf, 1905 devriminin başlamış olduğu zaman dilimi içinde, 9 (22) Ocak 1917’de, Petrograd’da gösteriler ve grevler başlayacaktı. Benzer gösteriler kısa sürede Moskova, Bakü, ve diğer tüm büyük kentlere yayılacaktı. Halk savaşın getirmiş olduğu sıkıntılardan şikayetçi idi, askerler barışı özlemişlerdi, ve artık Ekim Devrimi’ne giden süreç başlamıştı... Devlet Duması’nın açılış günü olan 14 Şubat 1917’de Petrograd işçileri, Bolşeviklerle birlikte Duma’nın önüne yürüyeceklerdi. Başkaldıran Petrograd işçilerinin saflarına, kentin garnizonuna bağlı askerlerin de 23 Şubat (8 Mart) 1917 günü katılmaları ile, tarihe “Şubat Devrimi” olarak geçecek olaylar zinciri başlamış oluyordu. İşçilerin saflarına katılan askerlerin sayıları, 27 Şubat (12 Mart) 1917’de, 60 bine ulaşacaktı, ve sonuçta işçiler ve askerler tüm Petrograd’a egemen olacaklardı. Çarın bakanları tutuklanmaya, hapishanelerdeki devrimciler serbest bırakılmaya başlanacaktı...

 

Duma’nın, devletin başı olarak Çar II. Nikola’yı koruma çabaları boşa gidecek, ve aynı gün (yeni takvimle, 12 Mart 1917) Rusya’da despotik çarlık monarşisi resmen sonbulacaktı. Şüphesiz çarlık rejimini yeniden getirmek isteyen generaller vardı ama, Bolşeviklerin ifadeleri ile bu “burjuva demokratik devrimi”ni gerçekleştiren işçiler ve askerle, böyle bir çabaya, çarlığın restorasyonu çabasına izin vermeyecek kadar güçlü idiler... O yıllarda Rusya toplumunun yüzde 90 kadarı kırsal kesimde yaşamaktaydı, emekçilerin yüzde 40 kadarı silahlı kuvvetlerde idi. Kısacası, subayların dışında devrime katılan askerler, asker kaputu giymiş köylülerdi. Sonuçta, işçilerin bunlarla, askerlerle birleşmesi, pratikte bir işçi-köylü ittifakı olmaktaydı... (Gosudarstvennaya Duma= Devlet Meclisi, olmaktadır. Duma, düşünme, üzerine konuşma anlamına gelmektedir. Devlet Meclisi, hem konuların üzerine düşünüp tartışma, ve hem de tavsiye de bulunma göreviyle yüklü. Ayrıca, kanun yapma görevi de var... İmparatorluk Rusyası’nda yaşanan 1905 devriminin ardından Çar II. Nikola’nın aynı yıl gerçekleşen Ekim bildirisi ile Duma şekillenmiştir. Duma, anayasal bir kurum olarak 1906’da işine başlamıştır... Daha önce, 1600’lü yıllara dek Boyarlar’ın, yani büyük toprak sahibi soyluların Duması vardı...)

 

Her ne olursa olsun, askerler devrimin safında yeralmadan, ne Şubat Devrimi, ve ne de daha sonraki Ekim Devrimi gerçekleşebilirdi. Silahlı kuvvetler, askerler, bilincinde olsunlar olmasınlar, politikanın merkezinde ya ilerici, devrimci, çalışan halktan yana bir rol oynamak, ya da sömürücü üst sınıfların emrinde karşı-devrime hizmet etmek zorunda idiler ve halen de bu durumdadırlar... Batı’da Avusturya- Alman cephesinde, ve Doğu’da Osmanlı cephesinde savaşan Rus orduları, politikanın içinde, yarı-emperyalis gerici Rus Çarlığı’nın, ve İngiliz emeperyalizminin hizmetinde, ve kendi emekçi halklarının karşısında yeralmaktaydılar. Devrimin saflarına katılan Rus askerleri ve subayları da, yine politikanın içinde, ama bu sefer doğru safta, kendi halklarının, diğer emekci dünya halklarının saflarında idiler. Sonuçta, askerin politikanın dışında kalması olanaksızdı, ve olanaksızdır...

 

Ayrıntılara girmeden bir-iki cümle ile sürdürelim... Daha sonra, Batı takvimiyle 15 Mart 1917’de Prens Lvov başkanlığında Geçici Hükümet’e dönüşecek olan Geçici Komite’nin Duma’da kurulmuş olduğu 27 Şubat (12 Mart) 1917 günü, Duma’nın dışında, işçi ve askerlerden oluşan halk iktidarı, Petrograd Sovyeti’de çalışmalarına başlayacaktı. Petrograd Sovyeti tarafından, tüm tutuklulara af; ifade, gösteri, ve örgütlenme özgürlüğü; uluslar, dinler, ve toplumsal kökenler arasında eşitlik; polis örgütlenmesinin halk kökenli milis örgütüne dönüştürülmesi, ve subayların halk tarafından seçilmesi; Sovyetler için yeni seçimler; devrime katılmış askeri birliklerin cepheye yollanmamaları; uzakta görevli askerlerin terhis edilmeleri gibi sekiz tane istek ileri sürülecekti. Sonuçta ülkede ikili bir iktidar oluşmuştu. Devrimden çekinen Menşevik hizbi ile birlikte Sosyalist Devrimci Parti, büyük burjuvazinin temsilcilerinin yanında Duma’da Geçici Hükümet’in kuruluşuna katılacaklardı (Zengin ve yoksul köylülüğü temsileden iki kanada sahip Sosyalist Devrimci parti ileride parçalanacak, yoksul köylülüğü temsileden sol kanat Balşevik Partisi ile birlikte tavır alacaktır.). Ekim Devrimi’ne dek dört kez yeniden organize edilecek Geçici Hükümetin başkanlığına -son anda Sosyalist Devrimci Parti’ye katılmış olan- Kerensky (1881- 1970) getirilecekti. Kerensky başkanlığındaki Geçici Hükümet, ne yukarıda sıralanan taleplere yanıt verebilecek ve ne de halkın isteği yönünde savaştan çekilecekti. Tam aksine Kerensky, -Batı takvimi ile- Temmuz 1917’de Avusturya ve Alman güçlerine karşı başarısız büyük bir askeri saldırı başlatacaktı...

 

Rus-Japon savaşı (1904- 1905) sırasında İmparatorluk Ordusu’nda istihbarat subayı, daha sonra (1907- 11) Pekin’de askeri ateşe, I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya cephesinde tümen komutanı olan Kornilov (Larv Georgiyevich Kornilov, 1870- 1918) Şubat Devrimi’nin ardında, disiplini sağlaması amacıyla Geçici Hükümet tarafından Petrograt’ta bulunan askeri birliğin başına getirilecek ve kötü bir üne sahibolarak yeniden Alman cephesine dönecekti. Başbakan Aleksandr Kerensky, 1 Ağustos (eski Rus takvimi le 18 Temmuz) 1917 günü aynı generali, Kornilov’u, başkumandanlığına tayin edecekti. Böyle gerici bir generalin başkumandanlığa atanması, Bolşeviklere karşı bir komplo hazırlığı idi. Fakat Kornilov, İngilizlerin yardımları ile egemen olduğu Kuzey kafkasya’dan topladığı eğitimsiz savaşçı yerli halktan unsurlardan oluşan, ve “Vahşi Ordu” olarak anılan birliklerle Ağustos sonunda -sadece Bolşevikleri değil, Geçici Hükümeti’de yoketmek amacıyla- Petrograd üzerine yürüyünce, işin rengi değişecekti... Kerensky, 27 Ağustos günü Kornilov’a, Petrograd’a gelmesini emredecek, ve O’da bu emri geri çevirecekti... Emperyalist İngiltere, Rus ordularını Alman cephesinde tutabilmek, ve Rusya’yı rahatça kullanabilmek amacıyla, başından beri devrimi yıkma, çarlığı restore etme peşinde idi. Bu nedenle Kornilov’a destek vermişti, ve ileride de aynı çabasını israrla sürdürecekti...

 

Demiryolu işçileri Kornilov’un güçlerinin naklini engelleyeceklerdi. Bolşevik ajitatörler, “Vahşi Ordu”nun askerlerini ikna edecekler, ve bu orduyu 27 Ağustos’ta dağıtacaklardı. Çembere alınan Kornilov, 1 Eylül 1917 günü tutsak edilecekti. Fakat O hapisten kaçmayı başaracak, ve Don havzasında İngilizler tarafından desteklenen General Mikhail Vasilyevich Alekseyev komutasındaki Bolşevik karşıtı “Beyaz Ordu”ya katılacaktı. Kornilov, birkaç ay sonra, içsavaş süreci içinde, Kızıl Ordu askerleri tarafından 18 Nisan 1918 günü bir çatışmada öldürülecekti... Sözkonusu olay, “Vahşi Ordu”nun dağıtılması, ve Kornilov’un teslim alınması, Şubat Devrimi sürecinde bir dönüm noktası olacaktı. Devrimin kurtarılmasının zaferi Bolşevik Partisine ait idi, ve Bolşevikler’in Sovyetler içindeki ve halk arasındaki prestiji sonderece yükselmişti. Artık rüzgar Balşevik Partisi’nden yana esmekteydi...

 

Geçici Hükümet’in sorunlar karşısında ağır bir krize sürüklenmesinin ardından, eski Rus takvimine göre 24 Nisan, Batı takvimine göre 7 Mayıs 1917 günü, Bolşevik Partisi’nin 7nci Konferansı, örgütlenmiş 80 bin parti üyesini temsileden 133 delege ile başlayacaktı. Sosyalist devrime yönelik pusula oluşturulurken, Soyalist Parti’nin yoksul köylülüğü temsileden sol kanadını saflara katabilmek amacıyla, toprağın millileştirilmesi kararı alınacaktı. Ayrıca, “tüm ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” ve “gönüllü birlik” üzerine kararlar alınacaktı. “Tüm iktidar Sovyetler’e!” parolası karara bağlanacaktı. Bu son ifade edilen, tüm iktidar işçilere ve köylülere anlamına gelmekteydi. Çünkü, Sovyetler’in gücünü oluşturanlar, işçilerden, ve asker kaputu giymiş olan köylülerden başkası değildi...

 

Cephede ağırlaşan durum, ve savaşın getirdiği zorluklar, baştan beri istikrarlı olarak inatla barışı savunmuş olan Bolşevik Partisi’ne yönelik halk desteğini hızla yükseltmekteydi... Büyük Ekim Devrimi, eski Rus takvimine göre 24- 25 Ekim akşamı, Batı takvimine göre ise 6- 7 Kasım 1917 günü Bolşevik Partisi’nin önderliğinde başlayacaktı... Lenin, 24 Ekim (6 Kasım) günü Parti’nin merkez komitesine yolladığı notta şunları yazmıştı: “(...) Tarih ihtilalcilerin gecikmelerini affetmeyecektir. Ya bugün zafere ulaşılır (ve bugün kesinlikle muzaffer olunabilir), yarın ise çok şey risk altına girebilir, herşeyin yitirilmesi riski oluşur

 

Petrograd’da Donanma’nın Kronstadt limanına demirlemiş olan Baltık Filosu’ndan Aurora (karanlık gecede genellikle Kuzey Yarımküre’nin göğünde gözüken ışık bandı) Zırhlısı’nın Kışlık Saray’a dönmüş olan namluları, ateşe başlayarak devrimin işaretini vereceklerdi. Artık bir müze haline getirilmiş olan, ve ziyaretçilerinin namlularına kırmızı karanfiller bıraktıkları Aurora’nın kışlık sarayı hedef almasının nedeni, Geçici Hükümet’in kabine toplantılarının burada yapılıyor olması ile bağlantılı idi. Aurora’dan ateş açıldığı sırada, kabine toplantısı yapılmaktaydı... Kışlık Saray’da toplantı halinde olan tüm kabine üyeleri, bakanlar, işçiler, kızıl muhafızlar, ve askerler tarafından tutuklanacaklardı. Kerensky kaçmayı başaracaktı. Lenin, Petrograd’ın merkezinin doğusuna düşen Smolny Enstütüsü’ndeki karargahından devrimi yönetmekteydi...

 

Kaçmayı başaran Kerensky, bir Kazak generalinin oğlu olarak doğmuş olan ve I. Dünya Savaşı sırasında tümen komutanlığı yapan, Geçici Hükümet döneminde süvari kolordusu kumandanlığına atanmış olan imparatorluk ordusu subaylarından Pyotr Nikolayevich Krasnov’u (1869- 1947), Kazak birliklerinden oluşan “Beyaz Ordu”su ile Petrograd üzerine yollayacaktı. Krasnov, yenilip Bolşevikler’e esir düştükten sonra, “birdaha onlara karşı savaşmayacağına” söz verdiği için serbest bırakılacaktı... Fakat O, serbest kalır kalmaz, Don havzasındaki anti-Sovyet güçlere katılacak, ve alman yardımı silahlarla karşı-devrimci Kazak ordusunu organize edecekti. Ocak 1919’da Krasnov’un ordusu Kızılordu karşısında yenilgiye uğrayacaktı, ve O’da Rusya’yı terkedecekti... İleride, II. Dünya Savaşı sırasında Krasnov’u, Nazi Almanyası’nın emrinde Sovyetler Birliği’ne karşı anti-Sovyet Kazak birliklerini organize ederken, Naziler’in emrinde savaşırken görecektik. Yine Krasnov’u, Nazi Almanyası ile birlikte 1944 yılında Nazi kuklası Kazak devletini kurarken izleyecektik. Sözkonusu kukla devlet, Rusya’da değil, İtalyan Alpleri’nde şekillendirilecekti... Yakalanan Krasnov, Sovyetler Birliği Askeri Mahkemesi’nin kararı ile, 1947 yılında asılarak yaşama veda edecekti...

 

Devrimin ertesi günü, eski Rus takvimi ile 26 Ekim (8 Kasım) 1917 günü toplanan Petrograd Sovyeti’nde, -toprağı millileştirme ve yoksul köylülere dağıtma kararı almış olan- Bolşevik Partisi ve artık müttefiki haline gelmiş olan Sosyalist Devrimci Parti’nin yoksul köylülükle bağlantılı sol kanadı, birlikte çoğunluğu oluşturacaklardı.  Böylece, cephede ateşkes ve üç ay içinde barış görüşmelerini başlatma kararı alınacaktı. Hızla barışı sağlama amacıyla, İngiliz, Fransız, ve Alman işçilerinden yardım talep edilecekti... Bir seri gelişmenin, yapılan toprak reformunun, ve devrimin nefes alabilmesi amacıyla Rusya için çok ağır koşullar içeren Brest- Litovsk Barış Anlaşması’nın 22 Şubat (3 Mart) 1918 günü Almanya ile imzalanmasının ardından, devrim sonrası Bolşevik Partisi’nin ilk kongresi (7nci kongre), 6 (19) Mart 1918 günü toplanacaktı. Sözkonusu kongrenin ilk amacı, çok ağır şartlarla imzalanmış olan Brest- Litovsk Barış Anlaşması’nın nedenlerini öncelikle parti üyelerine, ve ardından halk yığınlarına açıklayabilmekti... Aynı kongrede Bolşevik Partisi, Tüm Rusya Komünist Partisi adını alacaktı... 

 

Bolşevik Partisi’nin sözkonusu kongresinin ardından, 4 (17) Temmuz 1918 günü, Tüm Rusya Sovyetleri’nin 5nci kongresi toplanacaktı. Brest- Litovsk Barışı nedeniyle Bolşevikler ile müttefiki Sosyalist Devrimci Parti arasında gerilim yaşanacaktı. Sosyalist Devrimci Parti, Brest- Litovsk Barışı’nı tanımayacak, ve diğer başka bazı unsurlarla birlikte ayaklanma başlatacaktı. Aslında, kışkırtmanın asıl kaynağı, Rusya’yı tekrar savaşa dahil etmeye çalışan İngiliz gizli servisi, İngiliz elçiliği idi...

 

O zamana dek Bolşevik Partisi, hükümet üyeliklerini Sosyalist Devrimci Parti ile paylaştığı gibi, devrimden sonraki ilk hükümet toplantısı ile birlikte Aralık 1917 de -Parti’nin merkez komite üyesi- Feliks Jerjinski (Feliks Dzerzhinsky, 1877- 1926) başkanlığında kurulmuş olan devrimin gizli servisi CHEKA’nın (VECHEKA) ikinci başkanı bile Sosyalist Devrimci Parti’den idi... Sonuçta isyan bastırılacak, failleri tutuklanacak, ve Sosyalist Devrimci Parti ile kurulmuş koalisyon dağılacaktı. Artık iktidar sadece Bolşevik Partisi’nin, ya da yeni adıyla Tüm Rusya Komünist Partisi’nin elinde olacaktı... Rusya’yı yeniden savaşa sürüklemeyi amaçlayan karşı-devrimci isyanın gerisindeki Fransız ve İngiliz konsoloslukları, CHEKA tarafından basılıp, 200 kadar Fransız ve İngiliz vatandaşı tutuklanacaktı... Mağrur İngiliz İmparatorluğu’nun hükümeti, çaresizlik içinde çılgına dönecekti...

 

Brest- Litovsk Barışı’nın ardından Ukrayna’da Alman yanlısı kukla bir hükümet kurulur, Rusya’nın Karadeniz Filosu batırılır, Kafkaslar bütünüyle Alman etkisi altına girerken, başta İngiltere olmak üzere, Fransa, ABD, ve İtalya yönetimleri de “Ekim Devrimi”ne karşı çok daha düşmanca saldırgan bir tavır belirleyeceklerdi... Başta Büyük Britanya olmak üzere Batı’nın emperyalist merkezleri, iç savaş için düğmeye basacaklar, karşı-devrimci “beyaz ordu”lara ve bu ordulara kumanda eden Çarlık generallerine tüm olanakları ile destek vermeye başlayacaklardı. Ayrıca, kendi güçleri de işin içine girecekti... Sorun sadece Almanya’nın ve Avusturya’nın doğu cephelerinin boşta kalması değildi şüphesiz. Yarı emperyalist Çarlık rejimini deviren Bolşevik ihtilali, Avrupa’nın işçi sınıfı için, emperyalist merkezler için sonderece kötü bir örnekti, ve “ateş yayılmadan söndürülmeli idi”... Fransız politikacılar, Bolşevik yayılmasına karşı Doğu Avrupa’da duvar örme girişimini başlatacaklardı...

 

Çanakkale’yi Zorla geçememiş olanlar (Şubat 1915- Ocak 1916), Almanya’nın 1918 yılı Kasımı’nın başlarında teslim olmasının, ve 8 Aralık 1918’de İstanbul’da müttefik güçlerinin askeri yönetiminin kurulmasının, Çanakkale Boğazı’nın ve İstanbul  Boğazı’nın müttefiklerin denetimine girmesinin ardından, Karadeniz’in kuzeyine ve Kafkaslar’a kolayca yerleşeceklerdi. Fransızlar Ukrayna’ya, İngilizler Kafkaslar’a, özellikle Gürcistan’a yerleşeceklerdi. Yine İngilizler, kuzeyde, Kola Yarımadası’nın Barent Denizi’ne açılan Murmansk limanını ve yine kuzeyde -bir boğazla Barent Denizi’ne bağlanan- Beyaz Deniz’e açılan Arkhangelsk (Archangelsk) limanını işgaledeceklerdi. İleride Sovyetler Birliği’nin en büyük nükleer deniz üssü olacak olan Murmansk limanına ABD birlikleri de çıkartma yapacaklardı. Devrimci Rusya’nın dış dünya ile bağlarını kopartma peşinde idiler... Japonlar, 1918’de, 72 bin kişilik bir ordu ile Rusya’nın en doğu ucundaki Vladivostok limanını işgaletmişler ve Rusya’nın Uzakdoğu topraklarına sistematik olarak yerleşmeye başlamışlardı. Avusturya- Macaristan ordularından kaçmış Çek ve Slovak lejyonları, müttefikler, özellikle Amerikalılar tarafından yeniden örgütlenip silahlandırılarak Trans-Sbirya demiryolu üzerinde denetim kurmuşlardı. Yani, devrimin doğuya açılan kapısı da tutulmuştu...

 

Yukarıda adı geçmiş olan General Kornilov’un Kafkaslar’dan gelen güçlerinin dağıtılmasından, ve ardından Kornilon’un öldürümesinden sonra, Güney Rusya’da, Azak Denizi’nin kuzeyinde, Kuban steplerinde, Çarlık Generali Anton Ivanovich Denikin’in (1872- 1942) komutasında “Beyaz Ordular” yeniden toparlanmışlardı. Kuzey Kafkasya’da bu güçlerin kontrolu altındaydı... İngiliz üst sınıflarının anlatımlarında övgü ile sözedilen ve İngilizlerin desteğini almış olan Denikin, Mayıs 1919’da, güçlü profesyonel bir ordu ile Ukrayna üzerinden kuzeye, Moskova’ya doğru saldırıya geçecekti. Ordusunun önemli birkısmı, savaşlarda pişmiş Kazak süvarilerinden oluşmuştu...

 

Karşı- devrimci generaller arasında en acımasız, en dikkat çekici tiplerden biri, 1916 yılında Rusya’nın Karadeniz Filosu’na kumanda etmiş olan Amiral Aleksandr Vasilyevich Kolchak (1874- 1920) idi. O, Kerensky tarafından ABD’ye yollanmış, orada ve yolunun üzerindeki İngiltere’de “iyi” ilişkiler geliştirmiş, devrimin hemen ardından Japonya üzerinden Rusya’ya girmişti... Kolchak, İngilizlerin ve Amerikalıların himayesinde Doğu Sibirya’da Omsk’da kurulmuş olan anti-Bolşevik “Tüm Rusya Geçici Hükümeti”ne Savaş Bakanı yapılmıştı. Omsk, Urallar’ın 800- 1000 km kadar doğusunda, Kazakhistan’ın kuzey sınırına yakın konumda, alabildiğine uzayan Sibirya’nın güneyinde ve ortalarda bir yerdedir...

 

Brest- Litovsk Barışı’nın ardından ihanet etmiş, darbe girişiminde bulunmuş ve dağılmış Sosyalist Devrimci Parti’nin üyelerinin birçoğu “Beyaz Ordular”ın, karşı-devrimin saflarına geçmişlerdi. Menşevilerin yaptıkları da bundan farklı değildi... Omsk’da Amerikalıların ve İngilizlerin desteği ile kurulmuş olan “Tüm Rusya Geçici Hükümeti”nin içinde, ve buradaki askeri güçte, çok sayıda eski Sosyalist Devrimci, ve Menşevik bulunmaktaydı... Omsk’da Savaş Bakanı olduktan kısa süre Kolchak, bir darbe yapıp Sosyalist Devrimciler ile Menşevikleri tutuklayacak, ve ardından, 18 Kasım 1918’de, Rusya’da bulunan tüm “Beyaz Ordu”ların yüksek komutanı olduğunu ilanedecekti. Ve O, doğudan Moskova’ya doğru saldırıya geçecekti. Ayrıntıya girmeden ifade edecek olursak Kolchak, 40 bin tanesi Batılı askerlerden oluşan güçlü bir “Beyaz Ordu”ya komuta etmekteydi, ve başlangıçta bazı başarılar da kazanacaktı...

 

İçsavaş süreci boyunca devrimi yoketmeye çalışan karşı-devrimci orduların içinde, 200 bini aşkın yabancı asker yeralmıştı. Bunlardan 45 bini ingiliz, 14 bin kadarı Fransız ve Amerikan, 80 bini Japon, 42 bini Çek, 3 bini İtalyan, 3 bini Grek (Yunanlı), ve 2.500 tanesi Sırp askeri idi. Ayrıca bunların yanında, Kanada, İngiliz Hindistanı,Australya, Romanya askerleri personeli de vardı... Asıl yoğun çatışmalar 1918- 20 yıllarında yaşanmış olmakla birlikte, içsavaşın, Kasım 1917’de başlayıp Haziran 1923’de kesinlikle sonbulduğu söylenebilir. Yine de 1918- 20 yılları içsavaş süreci olarak düşünülebilir... Ağır içsavaş koşulları içinde kollektivizme büyük ağırlık veren, pazar ekonomisini bütünüyle dışlayan, ve paranın kullanılmadığı bir savaş ekonomisi uygulanmıştır... Lenin’in isteği ile ve Mart 1921’de düzenlenen 10ncu Parti Kongresi’nin kararları doğrultusunda, özel küçük üretime, ve sınırlı bir pazar ekonomisine, ve paranın ekonomideki yerini alışına olanak sağlayan Yeni Ekonomi Politikası’na (NEP, New Economic Policy, 1921- 28) bundan sonra geçilecektir... Sırası gelmişken hemen belirteyim, Kızılordu’nun saflarında da Rusya dışındaki ülkelerden 250- 300 bin kadar komünist gönüllü olarak çarpışmıştır...

 

Güneybatı’dan, Fransızlar; Güney’den, önce Krasnov’un, ardından Denikin’in, daha sonra Wrangel’in komutasındaki “Beyaz Ordular”; Kuzey’den, Murmansk ve Arkhangelsk (Archangelsk) limanlarına girmiş olan İngilizler ve Amerikalılar; Doğu’dan, Kolchak komutasındaki “Beyaz Ordular” devrimi çembere alıp boğmak amacıyla saldırıya geçmişlerdir... Denikin’in emrindeki “Beyaz Ordu” Moskova’nın 402 km kadar güneyindeki Oryol’da Kızılordu tarafından yenilgiye uğratıldıktan sonra, Denikin kaçmıştır. Kaçarken O, yerini, Rusya İmparatorluk Muhafızları içinde görev yapmış olan -eski bir Alman Baron ailesinden gelme- Baron Pyotr Nikolayevich Wrangel’e (1878- 1928) bırakmıştır. Umutları yıkılmış Denikin Fransa’ya yerleşirken, İngilizlerin ve diğer Batılı müttefiklerin desteği ile Wrangel, Haziran 1920’de, Ukrayna üzerinden Moskova’ya doğru yeniden saldırıya geçmiştir. Ve O’da Kasım başında Kızılordu karşısında ağır bir yenilgiye uğrayıp önce Kırım’a, ardından İstanbul’a, oradan da Avrupa’ya kapağı atmıştır...

 

Ekim Devrimi gerçekleştiği zaman, önce silahlı güç olarak -gönüllülük esasına dayanan- “Kızıl Muhafızlar” vardı. Lenin, Eylül 1917’de, geçmişin restorasyonunu engellemek için halk milislerinin, ve bunu sigorta eden, destekleyen bir ordunun kurulmasını isteyecekti. Halk Komiserleri Meclisi’nin kararı ile, 28 Ocak 1918’de, içsavaşın başlangıcında, İşçilerin ve Köylülerin Kızılordusu’nun kurulmasına karar verilecekti. Başlangıçta bu ordu da gönüllülük esasına dayanmakta idi ama, 22 Nisan 1918 günü alınan bir kararla, gelir getiren işi olmayan tüm işçiler ve köylüler için zorunlu askerlik getirilecekti. Kızılordu’nun kurucusu, Mart 1918’den Kasım 1924’e dek savaştan sorumlu halk komiseri görevini yürüten Leon Troçki (Trotsky, Lev Davidovich Bronshtein, 1879- 1940) olacaktı...

 

İmparatorluk ordusundan 50 bin kadar subay Kızılorduya güç katacaklardı ama, çarlık ordusu subaylarından hoşlanmayan işçi ve köylü kökenli askerlere, devrimci saflara geçmiş bu subayları kabulettirmek okadar kolay olmayacaktı. Ayrıca ordu içinde bir politik komserlik kurumu oluşturularak, sözkonusu subayların değişik durumlardaki politik seçimleri kontrol altına alınacaktı. Diğer yandan, biraz eğitimli işçilerden ve köylülerden kısa dönemde subay yetiştirmek amacıyla kurslar başlatılacaktı, ve bu kurslar tüm içsavaş süreci boyunca devamedecekti...

 

Polonya- Sovyet savaşı (1919- 21) sırasında, savaşın sonuna doğru Kızılordu’nun asker sayısı 6.5 milyona ulaşacaktı (Değişik kaynaklarda bu sayı, 5- 5.5 milyon olarak ta verilmektedir.). Fakat savaş sonrası, 1924 yılında bu sayı, 530 bin asker civarına indirilecekti... İçsavaşın bir uzantısı olan Polonya-Sovyet savaşı, ilk Polonya devlet başkanı  olan Jósef Pilsudski (1867- 1935) ile müttefiki milliyetçi Ukraynalı lider Symon Petlyra’nın (1879- 1926) birlikte 21 Nisan 1920’de Ukrayna’yı, 7 Mayıs’da Kiev’i işgaletmeleri ile başlayacaktı. Sovyet Karşı saldırısı Haziran ayında gerçekleşecek, ve Kızılordu Ağustos başında Warşova’ya dek girecek ve Polonya’da bir Sovyet hükümeti kuracaktı. Fransız generali Maxime Weygand’ın komutası altında saldırıya geçen Polonya güçleri, Kızılordu’yu eski sınıra dek geriletecekti... Sonuçta, 18 Mart 1921’de imzalanan Riga Anlaşması ile Ukrayna, Sovyet Cumhuriyeti’ne katılacaktı...

 

St. Petersburg Politeknik Enstütüsü’nde eğitim görürken Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne katılan, 1903 konresi sırasında çıkan Bolşevik-Menşevik ayrılığında Bolşevik hizbi ile birlikte olan, “Bölünmez Askeri Doktrin” adlı bir kitap ta yazmış olan General Mikhail Vasileyevich Frunze (1885- 1925), Doğu cephesinde -yukarıda adı geçmiş olan- Amiral Kolchak’ın güçlerine, doğudaki “Beyaz Ordulara” karşı saldırıya geçen Kızılordu birliklerine kumanda edecekti. İngilizler’in ve Amerikalılar’ın himayesinde Omsk’da kurulmuş olan “Tüm Rusya Geçici Hükümeti” içinde darbe yaparak diktatörlüğünü ilanetmiş olan Kolchak’ın bu işinden tam bir yıl sonra, 14 Kasım 1919 günü, Frunze komutasındaki Kızılordu birlikleri Omsk’a gireceklerdi. Frunze karşısında yenilgiye uğramış olan Kolchak, 1920 yılının ilk günlerinde kendisi yerine Denikin’i tüm “Beyaz Ordular”ın başkumandanı ilanederek, Japon Denizi’ne, oradan da Pasifik’e açılan Vladivostok limanına doğru kaçmaya çalışırken yakalanıp, kurşuna dizilecekti.

 

Moldovyalı bir göçmenin oğlu olarak Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te doğmuş olan Frunze, 1920 yazında Türkistan’ı Beyazlar’dan temizlemiş, ve ardından Güney cephesine dönmüş ve Wrangel’i Kırım’a dek kovalayan ordulara kumanda etmiştir... Olağanüstü askeri yeteneğe sahip Frunze, 1924 yılında Troçki’nin yanında Savaş Bakanı yardımcısı (Savaş İçin Halk Komiseri) ve Politbüro aday üyesi olmuştur. Ertesi yıl (1925) Troçki’nin yerini O almış, ve Kızılorduyu yeniden organize etmiştir. Ve O, aynı yıl genç yaşta ölmüştür...

 

Emperyalist merkezlerin desteği ile devrimi bastırmaya, baskıcı Çarlık rejimini restore etmeye çalışan İmparatorluk ordusu generalleri, bunların emrindeki “Beyaz Ordular”, ve devrimi savunmaya çalışan, ve savunmayı başaran Kızılordu hakkındaki kısa anlatımlar, silahlı kuvvetlerin politikanın ne ölçüde merkezinde olduklarını anlayabilmek için en mükemmel örneklerdir sanırım. Ne ölçüde profesyonel olmuş olurlarsa olsunlar, ne ölçüde savaşlarda pişmiş olurlarsa olsunlar, geçmişin egemen güçlerinin yeniden başa geçmeleri için dövüşen karanlık ruhlu generallerin, ve bir gelecek umutları olmayan askerlerin motivasyonları, cesaretleri ile, kazanmış oldukları özgürlüğü kaybetmemek amacıyla, köleliği yenmek amacıyla, geleceğe derin bir inanç taşıyarak, umut dolu olarak savaşan Kızılordu kumandanlarının ve askerlerinin savaş motivasyonları, cesaretleri aynı olabilirmi? Emperyalist merkezlerin tüm desteğine karşın herhangi bir umudu olmayan “Beyaz Ordular” yenilirken, geleceğe umutla bakan “Kızılordular” zafere koşmuşlardır. Çünkü savaş, tüm strateji, ve taktik bilgilerinin, masa başında yapılan planların ötesin, duyguları, düşünceleri, politik inançları, umutları ile hareket eden gerçek insanların işidir. Ve askerler, politikanın tam merkezindedirler...

 

Yukarıda ifade edilen gerçeğin bir diğer önemli örneği de, aynı yıllarda İngiliz emperyalizminin desteğindeki Grek (Yunan) ordularına karşı Mustafa Kemal (1881- 1938) ve Ankara Meclisi önderliğinde ulusal kurtuluş savaşı ( Mayıs 1919-Eylül 1922) veren Türk ordusudur. Bu haklı savaşı sırasında en büyük yardımı Sovyetler’den almış olan ulusalcı Türk ordusu, haklı bir dava uğruna ve halkı için savaştığının bilincinde olmadan, özgürlüğü için savaştığının bilincinde olmadan, geleceğe inanmadan, en güçlü emperyalist merkezler tarafından desteklenen kendisinden çok daha iyi silahlanmış bir orduyu yenilgiye uğratabilirmiydi? Ağırlıklı olarak anti-emperyalist ulusalcı bir mücadele içinde şekillenmiş Türk ordusu, zaman içinde, ülkenin üst sınıfları, bunlarla bağlantılı yönetici güçleri emperyalist merkezlerle bütünleştikçe, özellikle NATO’ya üye olunduktan (1952) sonra, adım adım yurtsever halkçı ve ulusalcı ideolojisinden kopartılmaya, karşı-devrimci NATO’cu egemen güçlerin aygıtı haline getirilmeye çalışılacaktı, ve halen bu çalışma sürmektedir...

 

Sözkonusu süreçteki önemli yalanlardan biri de, “ordunun tamamen politika dışı olduğu” üzerine olanıdır. Bu yalan, subaylara, astsubaylara, erbaş ve erlere, “NATO’ya, emperyalist merkezlerle bağlantılı yöneticilere, mali-sermaye gruplarının politikacılarına düşünmeden uyun, halkın ve ülkenin sorunlarından uzak durun!”, demek anlamına gelmektedir. Sonuçta bu da politik bir tavırdır, ama halk düşmanı, karşı-devrimci politik bir tavırdır... İnsanlar, tetiğine basınca ateş eden bir tüfek, veya makineli tüfek değillerdir. Propoganda aygıtlarını elinde tutan iktidar odağı onları nekadar doktrine ederse etsin, yine de tetiğine basınca ateş eden bir tüfek haline gelmeleri olanaksızdır. Üzerlerinde üniforma da olsa, toplumsal gelişmeler karşısında insanların kafalarında mutlaka soru işaretleri doğacaktır, merak edeceklerdir, sevinecekler veya kızacaklardır, ve mutlaka doğru-yanlış düşüneceklerdir. Kısacası, iktidar odakları tarafından, mali-sermaye güçleri ile bağlantılı politikacılar tarafından, “asker politikanın tamamen dışında olmalıdır” yalanı ile beyinleri doldurularak, tetiğine basılınca ateş eden mekanik bir alet rahatlığı ile kullanılmak istenenler, sonunda kendi bilinçleri ile politik saflarını belirleyeceklerdir...

Yusuf Küpeli

7 Ağustos 2011

yusufk@telia.com

 Başa dön                                                 sonraki bölüm

 

 

Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

1) Genel bir bakış ve Clausewitz

 

2) Fransız devrimi, Paris Komünü, ve ordu

 

3) Amerikan kurtuluş savaşı, içsavaş, ve ordu

 

4) Sovyet devrimi ve ordu

 

5) Çin devrimi, ve silahlı kuvvetler

 

6) Askeri müdahaleler üzerine kısa notlar

 

6- a) İran, Musaddık, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- b) Guatemala, United Fruit Company, ve halkcı Cuhurbaşkanı Arbenz’e karşı CIA dabesi

 

6- c) Endonezya, Sukarno, Suharto, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- d) Kongo (Zaire), Lumumba, Mobutu, CIA darbesi ve Lumumba’nın vahşice öldürülüşü

 

6- e) Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş,NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi

 

6- f) Latin Amerika, Şili, Allende, CIA ve Pinochet darbesi üzerine notlar

 

6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar  

 

6- h) Sözü bağlarken ahmakça ve denetim altında bazı terör eylemlerinden ve provokatörlerden örneklerle 12 mart ve 12 Eylül müdahaleleri üzerine kısa notlar  (Bu son bölüm ve beraberinde kaynaklar bir ay içinde yüklenecektir.)

 

http://www.sinbad.nu/