Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

2) Fransız devrimi, Paris Komünü, ve ordu

 

Bilindiği gibi -Başta Paris ve çelişkilerin çok güçlü olduğu Lyo olmak üzere- kentlerde orta sınıfların, burjuvazinin, ücretli çalışanların, ve toprağa aç köylülüğün katılımı ile başlayıp süren, Kral XVI. Louis’i (1754- 1793; yönetimi, 1774- 92) tahtından eden büyük Fransız devrimi (1789), sadece ülke içindeki Bourbon monarşisi yanlılarının değil, aynızamanda Avrupa’nın güçlü monarşilerinin de tepkisi, saldırısı ile karşılaşacaktı. Aristokrasiden gelme iki bini aşkın kraliyet ordusu subayı kaçarak devrim karşıtı güçlere katılırlarken, “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganı etrafında birleşen geniş halk yığınlarının başkaldırısı, ve bizzat bu sloganın kendisi, başta Avusturya Habsburg Hanedanı (1504- 06 ve 1516- 1700 İspanya; 1526, Macaristan ve Bohemıa; 1740- 1918 Austria), Prusya Hohenzollern Hanedanı (1871- 1918), ve Rusya Romanov Hanedanı (1613- 1917) olmak üzere Avrupa’nın mutlak monarşilerini de korkutacaktı. Avusturya ve Prusya monarşileri, Pillnitz Deklerasyonu (1791) ile Fransa’da cumhuriyeti yıkıp monarşiyi diriltme hedefini önlerine koyacaklardı. Avrupa gericiliğinin merkezi Avusturya’ya ve müttefiki Prusya’ya karşı 1792 baharında savaş ilaneden Fransa, devrimin savunucusu “Fransız Devrimci Ordusu” ile işgalci güçleri kovacak ve Belçika’ya girecekti...

 

Evet, bir yanda kralcı, monarşi yanlısı gerici Avusturya-Prusya ordusu, diğer yanda geleceği, halkın gücünü temsileden ilerici “Fransız Devrimci Ordusu” karşı karşıya idi... Geçmişi geriye getirmek isteyen politika ile geleceği kurmak ve tüm Avrupa’ya yaymak, Avrupa’da monarşilerin sonunu getirmek isteyen politika, kendi orduları ile savaş alanlarında karşı karşıya gelmişlerdi... Bu koşullarda, ve farklı düzeyde benzer koşulların sürdüğü zamanımızda, gericiliğin zirvesini tutan emperyalist tekellerin tüm ulusal pazarları kontrolları altına alıp talanlarını güçlendirmek istedikleri günümüzde, NATO aygıtını kullanan emperyalist merkezlerin Ortadoğu’nun çağdışı en gerici monarşilerini de saflarına katarak ultra modern silahlarla ve zor yoluyla ulusal zenginlikleri ve pazarları elde etmeye çalıştıkları günümüz koşullarında, hangi düşüncesiz, ya da hangi yalancı çıkıpta “ordu politikanın dışında kalsın” diyebilir?..

 

Fransız devrimi karşıtı ilk büyük koalisyon, 1793 yılı başında, Avusturya, Prusya, İspanya, Birleşik Bölgeler, ve Büyük Biritanya (İngiltere) arasında kurulacaktı. İkinci karşı-devrimci koalisyon, 1799 yılında Austria, Rusya, Osmanlı İmparatorluğu ve Büyük Britanya arasında kurulacaktı. Bu karşı-devrimci iki koalisyon, yirmi yılı aşkın süre Fransız devrimini yıkmak için uğraşacaktı... Fransa halkının ezici çoğunluğu tarafından desteklenen Fransız İhtilalci Ordusu sayesinde Fransız devrimi direnebilecek, ve yine aynı ordunun gücü ile devrim Avrupa’da yayılabilecekti...

 

Fransa’nın Akdeniz’de stratejik öneme sahip Toulon limanına, donanma üssüne yönelik İngiliz- İspanyol ortak istilasına (28 Ağustos- 19 Aralık 1793) karşı savaşanlar arasında, henüz genç bir topçu yüzbaşısı olan Napolyon’da (1769- 1821) vardı. Fransız İntilalci Ordusu’nun burada, Toulon’da kazandığı zaferin asıl mimarı da O, Napolyon olacaktı. Sözkonusu liman, önce, 27- 28 Ağustos tarihlerinde karşı-devrimci, kralcı Fransız güçleri tarafından istila edilecekti. Fransız İhtilalci Ordusu’nu, hem karşı-devrimci Fransız güçlerine ve hem de İngiliz- İspanyol donanmasına karşı zafere, henüz hiç tanınmayan bir topçu subayı olan Napolyon taşıyacaktı. Fransız İntilalci Ordusu tarafından Toulon’un geri alınması, hem devrimci güçlerin prestijleri, ve hem de devrimin geleceği açısından hayati önem taşımaktaydı. Bu zaferin ardından Napolyon, Tuğgeneralliğe terfi ettirilecekti... İleride, Rusya’nın, ve hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun dahil oldukları başka gerici, monarşi yanlısı koalisyonlar bu ilkini izleyeceklerdi...

 

İleride Sovyet devrimi sırasında da olacağı gibi, Fransız ihtilaline karşı hem içerideki ve hem de dışarıdaki karşı-devrimci güçler birleşmişlerdi; ve malesef tarih kanla yazılmak zorundaydı... Tüm sözkonusu devrimci süreç boyunca, her iki tarafın oruları da kendi düşünce sistemleri ile doktrine edilmişlerdi. Devrim ve karşı-devrim güçlerinin politik mücadelelerinin sonucu belirleyici aygıtları olarak ordular, silahlı kuvvetler, politikanın tam merkezinde durmaktaydılar... Ordular, askerler, ya ilerinin, eşitlik ve adalet isteyen emekci halkın, ya da sömürücü gerinin, haksızın, baskıcı adaletsiz monarşilerin safında politikanın merkezinde en önemli rolleri oynayacaklardı. Günümüzde de olduğu gibi o dönemde de ordular, -eksik, doğru veya yanlış- politik bir ideolojiye (düşünce sistemine) sahibolmadan savaşamazlardı, ve savaşamazlar. Geniş halk yığınlarının, üreten insanların yararları açısından doğru veya hatalı bir ideolojiye (düşünce sistemine), bir inanca, politik bir hedefe sahip olmadan insanlar savaşamazlardı, ve şavaşamazlar... Ne için savaştığını doğru bilen, haklılığına inanan, zaferi baştan büyük ölçüde kazanmış demektir... Kısacası, “Ordu politikanın dışında” olamazdı, ve olamaz.

 

Avrupa’nın içinde oduğu sözkonusu tarihi süreçte, İmparator Napolyon’un orduları,  devrimci ordulardı... Leo Tostoy’un anlatımı ile savaşı bir santranç oyunu gibi gören Napolyon’un bu bakış açısına zıt olarak, savaşı çok daha doğru ve insancıl bir bakış açısıyla değerlendiren General Kutuzov’un anlayışına göre savaş, duyguları ve akılları ile insanların yaptıkları bir eylemden başka birşey değildi. Tatar asıllı inanmış Hiristiyan General Kutuzov için asıl olan insan unsuru idi. Orduları oluşturan insanların duyguları, düşünceleri, karşılaştıkları yeni olaylar, farklı trajediler karşısında hızla değişebilirdi. İnsanların yapmakta oldukları işle ilgili olarak ruhlarında şekillenen haklılık veya haksızlık duygusu, sonucu belirleme açısından çok önemli idi. Bu gerçeği gözardı etmiş olan Napolyon, Borodino’da yenilgiye uğrayacaktı. Fakat yine de Napolyon’un Rusya seferi ile birlikte Fransız devriminin düşünceleri Çarlık Rusyası’na hızla gireceklerdi. Savaş alanında yenilen fiziki bir güçtü ama, daha ileriyi, geleceği temsileden düşünceler süreç içinde kazanacaklar, adım adım egemen olacaklardı...

 

Savaş eğer gerçekten zaman içinde değişebilen duyguları, düşünceleri, politik görüşleri olan insanlar tarafından yapılmasa idi, savaş alanlarının mükemmel bir “satranç” oyuncusu olan Napolyon’un hiç yenilmemesi gerekirdi... Napolyon savaşları ile birlikte Rusya’ya girişleri hız kazanan Fransız devriminin düşünceleri, Avrupa’nın bu en katı monarşisinin temellerini sarsmaya başlayacaktı... Zaten, öncelikle Avusturya-Almanya-Rusya monarşilerinin Fransız devrimi karşısında birleşmelerinin, ve bu devrimi hızla ezmek istemelerinin temel nedeni de buydu... Sadece halk yığınları değil, slahlı kuvvetler de, bu kuvvetlerin aydın unsurları da, ilerici devrimci düşüncelerin etkileri altında kalmaktaydılar...

 

Fransız devriminin düşüncelerinden, ve toprakta köle olmasına karşın yurdunu savunmak için en büyük direnişi göstermiş olan köylülüğün tavrından etkilenmiş olan -ezici çoğunluğu- asker ve bazı sivil Rus aydınları, birkısım yurtsever namuslu aristokratlar, toprakta köleliğe sonvermek, köylülüğü özgürleştirmek, ülkeyi modernleştirmek amacıyla 1821 yılında “Kuzey Topluluğu” ve “Güney Topluluğu” olarak gizli bir örgütlenmeye gideceklerdi- bu tarihten (1821) önce de “Kurtuluş Birliği” (1816) ve “Bolluk Birliği” (1818) adlarında iki devrimci örgüt kurulmuştu. “Kuzey Topluluğu” ve “Güney Topluluğu” olarak örgütlenen subaylar, Napolyon savaşları sırasında Avrupa’da görev yapmışlar, ve Rusya ile gelişmiş Batı arasındaki farkı görmüşlerdi...

 

Güney ve kuzey iki örgütlenmesi olan, ve bir ihbar sonucu 14 Aralık 1825’de (günümüzün yeni takvimi ile 26 Aralık) erken bir ayaklanma başlatmak zorunda kalan, ve ayaklanmanın tarihi nedeniyle  “Dekabrist” (Aralıkçı) olarak anılan sözkonusu devrimci aristokratlar, subaylar, yenileceklerdi ama, düşünceleri güçlenerek sürecekti (Bu satırları yazan kişi, “Dekabrist” subayların, “Dekabrist” aristokratların önde gelenlerinin ilk atılmış oldukları hücreleri gezmiştir.)... Rus aydınlanması (1870) ile birlikte gelişen 1870 “Narodnoya Volya” (halkın özgürlüğü veya arzusu anlamına geliyor) başkaldırısı, yine köylülüğü kölelikten kurtarmayı ilk hedef olarak önüne koyacaktı... Vlademir İlyiç Ulyanov (Lenin), 1870 yılında Volga kıyısındaki Simbirsk (şimdiki, Ulyanovsk) doğacaktı ve O sadece Marksizm’den değil, bu son ifade edilmiş olan iki devrimci hareketten de, hem “Dekabrist” ve hem de 1870 “Narodnoya Volya” hareketinden etkilenecekti...

 

Fransız devriminden sözederken, 1871 Paris Komünü’nü (18 Mart 1871- 28 Mayıs 1871) kısaca anımsamakta yarar vardır... Tarih dümdüz bir çizgi izlemiyordu, ve 1815 yılına gelindiğinde, Napolyon’un Waterloo yenilgisi, Napolyon Savaşları’nın (1792- 1815) sonunu getirecek, ve Fransa’da Bourbon Hanedanı’nın yükselişinin yolunu yeniden açacaktı. Artık bir anayasal monarşi, bir gericilik, bir restorasyon (geçmişi kurma) dönemi (1814- 1848) başlamıştı. Avrupa’yı sarsan 1848 devrimi, Fransa’da Bourbon Hanedanı’nın sonunu yeniden getirecekti. Bu arada endüstri devrimi gelişmekte, yeni ihtilalci bir sınıf, işçi sınıfı doğmaktaydı. Marks-Engels, Avrupa’yı sarsan 1848 devrimlerinin yaşanmakta olduğu yıl, “Komünist Partisi Manifestosu”nu, ya da kısaca “Komünist Manifesto”yu yayınlayacaklardı...

 

I. Napolyon’un yeğeni III. Napolyon (Louis Napoléon, 1808-1873), 1848 yılında Paris’e gelecek, ve 1850 yılında Fransa’nın İkinci Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığına seçilecekti. Sonunda O, Louis Napoléon, geçen iki yılın ardından Fransız parlemontosunu feshedecek, düşmanlarını tutuklatacak, ve Kasım 1852’de kendisini Fransa imparatoru (1852- 70) olarak seçtirtecekti. Fransa’nın ikinci imparatorluk dönemi başlamıştı...  Fransız-Alman (Prusya) Savaşı’nın (1870- 71) derinleştirdiği ekonomik ve politik kriz, Paris Komünü’nü kaçınılmaz hale getirecekti. Paris Komünü, tarih sahnesinde rolünü oynamaya başlamış olan yeni devrimci sosyal sınıfın, işçi sınıfı ilk iktidar deneyimi olacaktı.  Ve malesef Paris Komünü, işçi sınıfı için önemli politik dersler taşıyarak yenilgi ile sonuçlanacaktı.

 

Komünist Manifesto veya türkçesi ile Komünist Bildiri, şu cümlelerle başlamaktaydı: “Avrupa’da bir hayalet avı, komünism hayaletinin avı sürmektedir. Bu hayaleti efsunlayıp (üfrükleyip) yokedebilmek amacıyla yaşlı Avrupa’nın tüm güçleri kutsal ittifak yapmışlardır: Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız radikalleri, ve alman polis ispiyonları”... Sözkonusu ittifak en elle tutulur biçimiyle kendisini Paris komünü karşısında açığa çıkartacaktı. Aslında her devrimci atılım, karşısında güçlü bir gerici ittifak bulmaktaydı, ve 1789 Fransız devriminin başına da benzer belalar gelmişti. Fakat bu kez Avrupa, hem burjuva ve hem de feodal güçleri ile çok daha güçlü bir gerici ittifak oluşturmuştu. İleride Sovyet devriminin ve başka devrimlerin de başına benzer bela musallat olacaktı... Devrimler, doğru sınıf temelleri olan ve bu temeller doğrultusunda emekçi halk yığınları için demokratik, adaletli, akılcı ve doğru yönetimlerin varlığında, doğru analitik politikaların eşliğinde, ancak iyi örgütlenmiş silahlı güçlerle, disiplinli halk orduları ile korunabileceklerdi, ve korunabilirler...

 

Demokrasiler herzaman kendi içlerinde, toplumsal sınıfların güç dengelerine bağlı olarak, değişik ölçülerde bir diktatörlüğü barındırırlar. Sınıflı toplumlarda saf bir demokrasi olamaz, ve şimdiye dek olmamıştır. “Burjuva demokrasileri” veya gözboyamak için sadece “demokrasi” olarak adlandırılan siyasi düzenler, mevcut toplumsal sınıfların politik arenada varolan örgütlü güçlerine bağlı olarak, üst sınıfların ağır veya daha hafif diktatörlüklerini hep içermişlerdir, içermektedirler. Derinleşen ekonomik ve politik krizlerde bu demokrasiler, değişik ağırlıklarda diktatörlüklere, faşist diktatörlüklere hızla evrimleşebilirler, ve tarih bunun örnekleri ile doludur. Araştırın bakın, Mussolini İtalyası’ndan Nazi Almanyası’na ve daha sonrakilere dek tüm faşist rejimler, kapitalist-empeyalist sistemin ürettiği ekonomik ve politik kriz durumlarında, “demokratik” rejimler içinde, bu rejimlerde varolan üst sınıflara ve onlarla bağlantılı örgütlü güçlere dayanarak iktidara gelmişlerdir. Tekrarlamak gerekirse, tüm “demokrasilerin” içinde bir diktatörlük gizlidir, ve demokrasilerin herhangi bir kriz anında diktatörlüğe dönüşmemeleri için bir neden yoktur. İşte bu kaçınılmaz durum, silahlı kuvvetlerin, orduların, bunları oluşturan insan unsurunun ideolojik yapısının, hangi toplumsal sınıfın ideolojisinin etkisi altında olduğu gerçeğinin önemini arttırmaktadır... Diğer yandan, yukarıdaki paragrafta “(...)emekçi halk yığınları için demokratik,” ifadesini kullanmış olmam da boş yere değildir. Halktan yana devrimler, emekçi halk yığınları için demokrasi getirirlerken, egemen üst sınıfları bastırmak, onların örgütlenmelerini dağıtmak, onların güçlerini kırmak, kısacası onlara yönelik bir diktatörlük uygulamak zorundadırlar. Aksi taktirde devrimin yenilgisi, örgütlenme ve yönetme konusunda deneyimli üst sınıfların iktidarı tekrar elegeçirmeleri kaçınılmaz hale gelir. Tarih bunun örnekleri ile doludur...

 

Örneğin, özünde bir burjuva devrimi olmakla birlikte -özellikle laik yanı ile geçmişe göre- göreceli halktan yana olan, fakat feodalizm ile anlaşmak zorunda kalarak en büyük zayıf noktasını üreten “Kemalist” devrimin, ve içinde homojen bir yapı taşımamakla birlikte, hatta faşist ideolojiye sahip bazı unsurlar bulundurmakla birlikte, genellikle “Kemalist” olduğu iddiasındaki subayların -önemli bir halk kitlesine dayanarak- gerçekleştirmiş oldukları yine göreceli halktan yana ilerici 27 Mayıs askeri müdahalesinin tarihte çok kısa sayılabilecek süreçler içinde yenilgiye uğramasının temel nedeni, ne olduklarını ve tam olarak neye karşı olduklarını bilememelerinden, bir başka ifadeyle ideolojik yetersizliklerinden kaynaklanmaktadır. Sürece yeni gelişen mali-sermaye güçlerinin de katılımları ile geçmişin daha etkin biçimde ve üst düzeyde hızla restore edilmesinin temel nedenlerinden biri, “Kemalist”lerin ve “Kemalist” olma iddiasındakilerin, ne olduklarını ve neye karşı olduklarını tam bilememeleridir...

 

Ne olduklarını, ideolojik, politik çizgilerini, ve bunlarla uyumlu toplumsal tabanlarını ve ekonomi politikalarını bilemeyenlerin, gerçekte neye karşı olduklarını, neleri yoketmeleri gerektiğini, kimlere diktatörlük uygulamaları gerektiğini, kimler için demokrat olmaları gerektiğini tesbit etmeleri de olanaksız olduğu için, kısa sürede yenilgiye uğramaları kaçınılmazdır. Kısacası Türkiye’de, laikliği ve kamu sektörünü savunan yanları ile halkçı olan “Kemalizm”in ve yine halkçı yanı ağır basan 27 Mayıs askeri müdahalesinin kısa sürede yenilmesinin, gelişme sürecine girmiş ve dış bağlantılarını kurmuş mali-sermaye güçlerinin müdahaleleri ile geçmişin bir üst düzeyde ve daha güçlü olarak restore edilmesinin temel nedeni, “Kemalistler”in bilinçsizlikleri ve bununla uyumlu örgütsüzlükleri olmuştur. Sözkonusu yenilginin nedenlerine, uluslararası mali-sermaye güçlerinin, tekellerin baskılarını, ve Türk Silahlı kuvvetleri’nin bir NATO gücü haline getirilmiş olmasının etkilerini de eklemek gerekir...

 

Tüm ileriye yönelik büyük ideallerine karşın Sovyet Devrimi’nin yıkılmış olması ise biraz daha farklı nedenlere bağlıdır... Öncelikli neden, 1905 devrimi sırasında tamamen demokratik biçimde halkın kendiliğinden insiyatifi ile kurulan, ve Ekim 1917 devrimini zafere taşıyan Sovyet meclislerinin süreç içinde etkinliklerini yitirmeleri, kısacası, halk için demokrasinin başarılamamış olmasıdır. Bunun yanında, devasa bir ekonominin tek merkezden doğru yönetilememesini, uluslararası mali-sermaye güçlerinin bitmeyen ağır baskılarını, ve Pentagon tarafından sürekli kışkırtılan silahlanma yarışını, yıkılmanın nedenlerine eklemek gerekir. Şüphesiz, tüm bunlarla bağlantılı olarak, ve yine tüm bunların ötesinde olarak, kullanılan “komünist” retoriğe (söyleme) karşın, insan unsurunun henüz buna hazır olmaması, ezici çoğunluğun düşünce yapısında geçmişin kalıplarının ağır basması ve insanların önemli kısmının moral olarak sınıflı toplumun deformasyonundan kurtulamamış olması, yenilginin başlıca nedenlerinden olmuştur...

 

Herşeye karşın Rusya’nın büyük bir güç olabilmesinin temelinde, -Türkiye’de yaşananların çok ötesinde- bilinçli ve köklü reformlar yatmaktadır... Büyük Petro’dan (I. Peter, 1672- 1725; çarlığı, 1682- 1721; imparatorluğu, 1721- 1725), ya da 1700’lü yılların başından itibaren yaşama geçirilmeye başlanan köklü reformlar, ve ardından 1800’lü yıllarda gelen aydınlanma ve devrim çabaları, 1917 Ekim Devrimi’nin eğitime, bilime, ve endüstrileşmeye katkıları, Rusya’nın gelişmesinde, uluslararası büyük bir güç olmasında başlıca rolü oynamıştır...

 

Diğer yandan, emperyalizmden gerçek bir kopuşu sağlamamış olmakla birlikte anti-emperyalist yanları olan “Kemalist” devrimin yenilgisi, ve emperyalizme karşı gerçekten mücadele etmiş olmakla birlikte Sovyet Devrimi’nin yenilgisi, emperyalizm aşamasını yaşamakta olan kapitalizmin “haklı”, “doğru”, ve toplumsal sorunları “çözme” kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Emperyalizm aşamasındaki kapitalizmin herhangi toplumsal bir soruna çözüm getirmekten aciz olduğu, sonu gelmeyen sürekli krizleri ile yeni toplumsal sorunlar ürettiği; yeni yeni toplumsal trajedilere neden olduğu; açlık, yoksulluk, doğal yıkımlar getirdiği; toptan yokoluşa neden olabilecek bir nükleer savaş tehdidi yarattığı, ve sürekli bölgesel yıkıcı savaşlar üretmekte olduğu, her geçen gün biraz daha iyi anlaşılmaktadır. Kısacası dünya, ya büyük çözümsüzlükler içinde yokolacaktır, ya da insan soyu yeni devrimlerle sorunlarını çözecektir...

 

Halktan yana olanlar, egemen sömürücü güçlere açıkça karşı olanlar, onların politik güçlerini, yönetim mekanizmalarını yoketmek zorundadırlar... Tekrar Türkiye örneğine dönecek olursak, “Kemalist”lerin ve “Kemalist” olma iddiasındakilerin yenilgilerine yolaçan kararsızlıklarının nedeni, onların düşünce yapılarındaki kargaşadan, ve sınıfsal dayanaklarındaki belirsizliklerden kaynaklanmaktadır. Kafalardaki bu kargaşanın ve belirsizliklerin en önemli nedenlerinden biri de, “Kemalist” partinin süreç içinde, daha başlangıçta, mali-sermaye güçleri ile tam bir kopuş yaşamaması ve büyük toprak sahibi feodal güçlerle uzlaşmasıdır. Bu bağlarının sonucu büyük burjuva çevreleri, ve bunların bağlaşığı olan büyük toprak sahipleri, sözkonusu partinin yönetimini kolayca infilitre etmişler, partinin dümenini ellerine geçirmişlerdir. “Kemalist” partinin sözkonusu güçlerin, burjuva-feodal ortaklığının eline geçmesi, dünyanın emperyalist merkezleri ile de bağlanan aynı yerli sermaye-feodal ortaklığının Mustafa Kemal’i bir efsane “yaratığı” haline getirerek kullanmaları, bu egemen ekonomik güçlerin Kemalizm’in tüm ilerici- halkçı yanlarını kısa sürede yoketmelerine olanak sağlamıştır...

 

Kemalizmi kendi hesaplarını kullanıyor olmalarına karşın politik güçlerine güvensiz aynı çevrelerin, derin bir paranoya içinde, değişik düşünce akımlarına yasaklar koymaları, bilgisiz cahil nesillerin yetiştirilmesine, ve tamamen yanlış bilgilerle yürütülen ahmakça bir anti-komünist propoganda kampanyasının politik yaşamda egemen olmasına, sağcısı ve “solcusu” ile bilgisiz nesillerin yetişmesine yolaçmıştır... Bunun ötesinde dünyada, benzer gerçekle ilgili başka örnekler de bulunmaktadır. Egemen güçlerin yönetim mekanizmalarını bütünüyle yıkmakta ikircimli davrandığı için yenilgiye uğramış devrimlerle ilgili anlaşılır mükemmel birçok örnek daha bulunmaktadır...

 

Komünist Manifesto’nun doğumunu hazırlayan 1848 devriminin yenilgisi, işçi sınıfı için uluslararası alanda da birliğin oluşmasının önemini ortaya çıkartmıştı. Sonuçta, 28 Eylül 1864 günü Londra’da, “Çalışanların Enternasyonal Birliği” adıyla kurulan veya daha sonra kısaca “I. Enternasyonal” olarak anılacak olan örgütlenme gerçekleşecekti. Açılış çağrısını Karl Marks’ın yaptığı “I. Enternasyonal”in ilk kongresi, 1866 yılında Cenevre’de toplayacaktı. Bu kongrede, 10 maddelik bir tüzük hazırlayacaktı. Kongre sırasında Marks-Engels, ekonomik taleplerin ötesinde politik iktidara yürümenin asıl hedef olarak öne konması gereğini savunmaktaydılar... Başlangıçta, liberal burjuva karakterli Bakuninci anarşistler, radikal Blankistler (Blanquist), “I. Enternasyonal” örgütlenmesinin içinde yeralmışlardı... (Genel olarak zamanında Anarşist düşüncenin ve eylemin en önemli önderi olan Rus anarşisti Mikhail Aleksandrovich Bakunin, 1814- 1876 yıllarında yaşamıştır. Louis Auguste Blanki veya Blanqui ise, ömrünün 33 yılını hapishanelerde geçirmiş bir Fransız radikalidir. O, 1805- 1881 yıllarında yaşamıştır. Değişik eklektik biçimlenmeleri olan, ve toplumsal yapıda köklü değişiklikleri savunuyor olamakla birlikte düşünce sistemi olarak Marksizm ile tamamen uyumsuz olan radikalizm, politik olarak kitlelerden kopuk aşırı eylemlere gidebilecek ve sonuçta toplumsal gelişmeye zararlar vererek yenilgiye uğrayacak bir yapıdadır...)

 

Kasım 1852’de kendisini Fransa imparatoru olarak seçtiren III. Napolyon’un (Louis Napoléon) gerçekleştirmiş olduğu darbe, ülkede ekonomik ve politik bir kriz başlatmıştı. Aynı kişinin 19 Temmuz 1870’de Prusya’ya (Almanya) karşı başlatmış olduğu savaşın yenilgi ile sonuçlanması, ve 2 Eylül 1870 günü III. Napolyon’un orduları ile birlikte esir düşmesi, politik krizi en tepe noktaya çıkartmıştı. Sonuçta, 4 Eylül 1870 günü II. İmparatorluk yıkılmış, yerine III. Cumhuriyet ilanedilmişti. Ordunun önemli kısmı dağıtılmış, ve Fransa Bismark Almanyası’na çok ağır bir savaş tazminatı ödemeyi kabuletmişti. Artık banka-ticaret-endüstri sermayelerinin birleşmeleri ile mali-sermayeye dönüşmeye ve emperyalistleşmeye başlayan Fransız büyük burjuvazisi, büyük toprak sahipleri ile de ittifak halinde, savaş tazminatını ve ekonomik krizin maliyetini işçi sınıfının, emekçi halkın sırtına yüklemeye karar vermişti... (Otto von Bismarck, 1815- 1898 yıllarında yaşamış çok önemli bir Alman politikacıdır. Bismarck, 1871’de Alman İmparatorluğu’nu kuran ve hükümetin başı olarak 19 yıl demir yumrukla ülkeyi yöneten Prusyalı önemli bir devlet adamıdır.)             

 

Dört aylık bir direnişin ardından Paris, 28 Ocak 1871 günü Prusya ordularına teslim edilmişti. Düzenli ordunun dışında olan ve emekci halka yakın duran “Ulusal Muhafız Birlikleri” silahsızlandırılmak istenmelerine karşın, silahsızlandırılamamışlardı ... Şubat başında yapılan hileli seçimleri, büyük çoğunlukla muhafazakarlar kazanmışlardı, ve  16 Şubat 1871 günü sağcı Adolphe Thiers hükümeti kurulmuştu. Mart ayının ilk günü halk, Alman birliklerinin Paris’in varoşlarına girişlerine tepki göstermişti, ve “Ulusal Muhafız Birlikleri” savaşa hazırlanmaya başlamışlardı. Bismark’ın önünde dizçökmüş olan Thiers hükümeti, halkı silahsızlandırmak amacıyla düzenli ordu birliklerini halkın üzerine yollayınca, çatışmalar başlayacaktı. Thiers hükümetine bağlı düzenli ordu birliklerinin iki generali, Claude Martin Lecomte ve Jaques Leonard öldürülecekler, ve kumanda ettikleri düzenli ordu birlikleri, halk ve “Ulusal Muhafız Birlikleri” tarafından kentin dışına sürüleceklerdi...

 

Aslında Marks, silahlı bir kalkışmanın yenilgi ile sonuçlanabileceği uyarısını yapmıştı ama, Paris halkı -daha gerçek anlamıyla hazır olmadan- adeta savaşa zorla itilmişti... Bu olan, devletin denetimi altındaki 3- 5 kişilik bireysel terör gruplarının, adları şişirilmiş kendileri ise beşpara etmez -çoğu ikili- sözde “devrimci” ve yaygaracı sahtekar adi tiplerin, karşı-devrimci gerici güçlerin politik manipülasyonlarına hizmet eden karanlık psikopat karakterlerin “başka çaremiz yoktu”, ya da “tek yol” mavalını okumalarından tamamen farklı, yığınları zorlayan bir mecburiyetti... Ayaklanan, o yıllarda nüfusu iki milyona yaklaşmış olan ve 450 bin ücretli işçisi bulunan Paris kenti idi. Sözkonusu işçilerin 300 bin kadarı I. Enternasyonal’e (1864- 76) üye idiler. Aynı yıllarda tüm Fransa’nın nüfusu yaklaşık 37 milyon idi, ve ülkede 5 milyona yakın ücretli işçi vardı... Artık ok yaydan çıkmıştı ve Marks- Engels, tüm güçleri ile Paris Komünü’nün safında yerlerini alacaklardı...

 

Paris Komünü’nü yönetecek meclisin seçimi, 26 Mart 1871 günü yapılacaktı. Yönetime, Karl Marks yanlıları ile birlikte Proudhon (1809- 1865) yanlısı anarşistler ve Blanqui (1805- 1881) yanlısı radikaller seçilmişlerdi... Komün, düzenli orduyu kaldırıp tek silahlı güç olarak, -tüm sağlıklı yurttaşların katılacakları- Ulusal Muhafız Gücü’nü kabuledecekti. Eski bürokrasiyi dağıtıp, tüm görevlilerin seçimle gelmelerini sağlayacak, ve maaş tavanını 6 bin frank olarak tesbit edecekti. Kilise ile devlet işlerini kesinlikle ayıracak, papazlara verilen maaşları kesecekti. Paris okullarındaki tüm dini sembolleri söktürecek, dinle ilgili herşeyi kaldırıp atacak, okullardaki Kilise temsilcilerini Paris’in dışına sürecekti. Komün, tüm borç senetlerinin ve yükümlülüklerinin üç yıl ertelendiğini ilanedecekti. Ulusal Muhafız Birliği’ne bağlı 137. Tabur, halkın sevinç gösterileri içinde giyotini yakacaktı. Sahiplerinin üretimi durdurduğu fabrikaların ve kooperatiflerin, birleşen ve merkezi bir federasyona bağlanan işçiler tarafından yeniden işletilmeleri kararlaştırılacaktı. Fırıncıların gece işlerine ve II. İmparatorluk döneminde polis tarafından seçilmiş olan rüşvetçi işçi bulma bürolarının çalışmalarına sonverilecekti. Komün, işçileri sömüren emniyet sandıklarını yokedecekti. Ve 1789 devrimi sırasında giyotine yollanmış olan Kral XVI. Louis anısına yapılmış Kilise yıkılacaktı. Kira ödemeleri sürekli olarak ertelenecekti...

 

Avrupa’nın en muhafazakar ve baskıcı yöneticilerinden olan Bismark’ın yardımları ile, gerici Adolphe Thiers hükümeti, 72 gün sonra Paris Komünü’nü yıkmayı başaracaktı. İç ve dış gericilik Komün karşısında birleşmişti. Almanya karşısında yenilgiye uğrayıp teslim olmuş Fransa’nın sağcı Adolphe Thiers hükümeti, sözde düşmanı Almanya’nın hükümet başkanı Bismark’ın yardımları ile Paris Komünü’nü yıkıp, kanlı bir katliamı gerçekleştirecekti... Bir ihanetin de yardımı ile Thiers’e bağlı düzenli ordu birlikleri 21- 28 Mayıs günleri Paris’e girmeyi başaracaklardı. Engels’in anlatımı ile, sekiz gün süren bir çatışmanın ardından, savunmasız insanlara, kadınlara, ve çocuklara yönelik bir katliam başlatılmıştı. Askerler, kent halkından 30 bin kişiyi kurşuna dizmişler, 38 bin işçiyi tutuklamışlardı. Bismark’a bağlı Prusya birlikleri, kentin kuzeyini çembere almışlar, Komünarların buradan çekilmelerini, geçişlerini engellemişlerdi... Versailles Askeri Mahkemesi’nin Başkanı General Appert, 17 bin kişinin idam edildiğini kabulederken, tarihçi Zevaès 35 bin kişinin öldürüldüğünü yazacaktı...

 

Lenin’in anlatımı ile Paris Komünü deneyimi, Marks-Engels’in Komünist Manifesto’sunda tek bir düzeltme yapmalarına neden olacaktı. Marks-Engels, Komünist Manifesto’ya yazdıkları 24 Haziran 1872 tarihli son önsözde, “yapıttaki programın bazı bazı noktalarının artık eskimiş olduğunu”, bildireceklerdi. Komün deneyinden kalkarak, “Proleteryanın, devlet aygıtını olduğu gibi alarak kendi hesabına işletmekle yetinemeyeceğini, bürokratik ve askeri mekanizmayı parçalamak gerektiğinin anlaşıldığını”, belirteceklerdi... Anlaşılmış olduğu gibi, bu yepyeni bir bürokratik ve askeri mekanizmanın oluşturulması gerektiği, anlamına gelmekteydi. Komün deneyimi, yeni ideolojiye, yeni politikaya bağlı bir bürokrasi, özellikle bir güvenlik gücü, silahlı kuvvetler, ordu olmadan devrimin başarıya ulaşamayacağını somut biçimde göstermişti. Özellikle -yeni düşünce sistemi (ideoloji) ve politika ile donatılmış- ordu, bu politik mücadelede tayinedici güç rolündeydi. Komün, sağcı ideolojinin emrindeki silahlı kuvvetler tarafından yıkılmıştı...

 

Egemen güçler iktidarlarını zor kullanmadan terketmezlerdi, ve etmezler. Halkın, tüm çalışanların, işçilerin yığınsal mücadelesi, gerçek anlamıyla politik iktidara sahibolmak, ve bu iktidarı korumak istiyorsa, son tahlilde kendi güvenlik güçünü oluşturmak zorunda idi ve zorundadır. Bu güvenlik gücü -bir ölçüde- yepyeni unsurlardan oluşabileceği gibi, yüreği ve beyni ile halkın safında yeralacak mevcut güvenlik gücünün elemanları ile, halkın safına geçecek askerler ile de oluşturulabilirdi ve oluşturulabilir. Askerlerin, subayların, astsubayların, erbaşların, erlerin, ve hatta polislerin halkın safına geçmeleri, bir devrim için yaşamsal önem taşımaktaydı ve taşımaktadır. Şüphesiz herşeyden önce, askerlere bu saf değiştirme güvenini verecek, kitleler üzerinde derin etkiler bırakmış yığınsal bir politik örgütlenmenin varolması gerekmekteydi, ve gerekmektedir. Yoksa, “demokrasi”nin aksesuarı olmaları ve rahatça güdülmeleri hesapları ile egemen güçler, bizzat devlet tarafından ruhları çoktan satınalınmış karanlık tiplere kurdurulan “sol” etiketli örgütlenmeler, ya da kitlelerden kopuk bireysel terörün batağında çırpınan güdümlü terör örgütleri gibi değil...

 

“Ordu politikanın dışındadır, ve dışında kalmalıdır” gibisinden peri masallarına karşın, hem Fransız devrimi, hem ardından yaşanan Napolyon savaşları, hem Avrupa’da yaşanan 1848 devrimleri, ve hem de Paris Komünü deneyimi, silahlı kuvvetlerin nasıl politikanın merkezinde tayinedici rol oynadıklarını bir kez daha kanıtlamışlardır. Politikanın belirli sınıf temelleri üzerinde zorla sürdürülmesinin bir aygıtı olan ordular, askerler, politikanın dışında kalamazlar, ve halen durumları böyledir...

 

Yusuf Küpeli

2 Ağustos 2011

yusufk@telia.com

 Başa dön                                                   sonraki bölüm

 

 

Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

1) Genel bir bakış ve Clausewitz

 

2) Fransız devrimi, Paris Komünü, ve ordu

 

3) Amerikan kurtuluş savaşı, içsavaş, ve ordu

 

4) Sovyet devrimi ve ordu

 

5) Çin devrimi, ve silahlı kuvvetler

 

6) Askeri müdahaleler üzerine kısa notlar

 

6- a) İran, Musaddık, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- b) Guatemala, United Fruit Company, ve halkcı Cuhurbaşkanı Arbenz’e karşı CIA dabesi

 

6- c) Endonezya, Sukarno, Suharto, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- d) Kongo (Zaire), Lumumba, Mobutu, CIA darbesi ve Lumumba’nın vahşice öldürülüşü

 

6- e) Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş,NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi

 

6- f) Latin Amerika, Şili, Allende, CIA ve Pinochet darbesi üzerine notlar

 

6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar  

 

6- h) Sözü bağlarken ahmakça ve denetim altında bazı terör eylemlerinden ve provokatörlerden örneklerle 12 mart ve 12 Eylül müdahaleleri üzerine kısa notlar  (Bu son bölüm ve beraberinde kaynaklar bir ay içinde yüklenecektir.)

 

http://www.sinbad.nu/