Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

1) Genel bir bakış ve Clausewitz

 

Artık ürün elde edilip zenginliğin belirli ellerde toplanmaya başlamasından, ve sonuçta toplumun değişik sosyal sınıflara bölünmesinden, zenginliği ellerinde biriktirrenlerin -bir baskı aracı olarak- devlet kurumunu şekillendirmelerinden, ve egemenliklerini korumak amacıyla halkı silahsızlandırırken orduları, kolluk güçlerini oluşturmalarından önce, ne politika, ne de günümüzde yaşanan tamamen politik içerikli savaşlar vardı. Henüz sosyal sınıfların doğmamış olduğu ilkel topluluklardaki çatışmalar, politik içerikten tamamen yoksun, sadece belli bir yaşam alanını elde etmek için yapılan gelip-geçici kavgalardı...

 

Ayrı ayrı felsefe, tarih ve askerlik bilimi konularında doktora yapmış, akademik kariyer sahibi olan ve aynızamanda çoğunluğu albay, bazıları general rütbesine sahip 14 asker tarafından hazırlanmış ve “Marksist-Leninist Askerlik Bilimi” adıyla türkçeye çevrilmiş olan “Marksism-Leninism on War and Army” (“Savaş ve Ordular üzerine Marsizm-Leninizm”) adlı iki ciltlik kitaptan bazı aktarmalar yapacak olursak... “Karl Marks, eski kabileler arasındaki silahlı çatışmaları, nesnel varolma olanaklarının ele geçirilmesi görevinin yerine getirilmesine, bunların korunmasına ve sürdürülmesine yönelik büyük bir kamusal çaba olarak karakterize eder. Kabilenin tüm erkek üyeleri, bazı durumlarda kadınlar, bu “savaş”a katılmak zorundaydılar... (...) Savaş tutsakları köleleştirilmezdi. Bunlar ya yokedilirler, ya da kazanan kabilenin eşit koşullu üyesi haline getirilirlerdi. Onların belirli ekonomik ve siyasi hedefleri gerçekleştirmek üzere savaş örgütleyecek ve yürütecek sosyal güçleri yoktu...” Anlamış olacağınız ve sözkonusu kitapta da belirtilmiş olduğu gibi, henüz sınıflara ayrılmış toplumsal yapıların doğmadığı dönemlerde, eşit bireylerden oluşan ilkel komünal kabile düzenlerinde varolan, ve sadece yaşamı sürdürmek için gerekli alanları elde tutmaya yarıyan çatışmalara, günümüzde anladığımız anlamda politik içerikli “savaş” demek olanaksızdır...

 

“(...) belirli toplumsal sınıfların siyasal amaçlarına hizmet eden sosyal-tarihsel bir olgu olarak savaş, ilk kez, sınıflara bölünmüş sömürücü toplumlarda ortaya çıkmıştır; sosyal sınıflar arasndaki zıtlıklara (uzlaşmazlıklara) dayanan toplumsal yapının ürünü ve sürekli bir parçası haline gelmiştir...” Belirli bir sınıfın  yararları temelinde hem iç güçlere ve hem de dış güçlere yönelik iktidar kavgaları, egemenlik mücadeleleri, zor kullanılarak silahlı güçlerle yürütüldüğü zaman, bunun adı savaş olur. Kısacası savaş, belli bir toplumsal sınıfın, ya da ittifak halindeki sınıfların yararları uğruna politikanın zor ile sürdürülen en kanlı biçimidir. Bunu, savaşı gerçekleştirmek için kurulmuş olan, ve gerçekleştiren ordular da, politikanın en ölümcül tehlikeli aygıtlarıdırlar. Sonuçta ordular, göreceli ilerici veya gerici ideolojileri (düşünce sistemleri) ve bağlı oldukları toplumsal güç, veya asıl olarak yararını korudukları toplumsal sınıf ile birlikte politikanın tam merkezindedirler...

 

Ayrıca savaş, sınıflı toplumlarda savaş, sadece dış güçlere karşı değil, toplumun sınıfsal yapısı nedeniyle içteki farklı toplumsal güçlere karşı da verilir. Politikanın barışçı yöntemlerle sürdürülemediği bazı tarihsel dönemlerde, dış güçlerin de dahil olabildikleri içsavaşlar, askeri müdahaleler yaşanabilir. Bunların her ikisi de, hem dışta, hem içte verilen savaşlar, sınıfsal karakter taşırlar...

 

Büyük insancıl yazar Leo Tolstoy (1828- 1910), bir anlama 1800’lü yılların başlangıcının Rusya tarihi gibi olan destansı romanı “Savaş ve Barış”ta (1869), Napolyon (1769- 1821) istilasını (1812), aristokrasisi ve halen köle konumundaki köylülüğü ile toplumun değişik katmanlarının bu istila karşısında takındıkları tavırları, istilacılar tarafından yakılan Moskova’nın yakınlarındaki Borodino’da Napolyon’a karşı kazanılan zaferi (7 Eylül 1812), zaferin baş kahramanı -Tatar asıllı- yurtsever ve halka bağlı inançlı general Kutuzovun (1745- 1813) akılcı tutumunu, ileride köylülüğe haklarını vermeyi ve ülkeyi demokratikleştirmeyi planlayan, amaçlayan Dekabrist (Aralıkçı) harekete (1825) katılacak olan Piyer Bezuhov gibi aristokratların aynı süreç içinde yaşadıkları değişimi, Bezuhov gibilerin halka yakınlaşmalarını anlatır... Kısacası savaş, aynızamanda, süreç içinde değişebilen duyguları ve düşünceleri ile insanların en zor işlerinden birisidir, hatta birincisidir. Savaşta esas olan insan unsurudur, insanların duyguları ve düşünceleridir, yaptıkları işin haklılığına veya haksızlığına duydukları inançlarıdır...

 

Hernekadar Tolstoy’un önemli kahramanları arasına girmemiş olsa da, Prusyalı general Carl von Clausewitz (1780- 1831), General Kutuzovun’un kumandasında Napolyon ordusuna karşı savaşmış değerli bir asker, büyük bir savaş teorisyenidir.  Savaşın toplumsal anlamını ilk kez en doğru açıklayan kişi Carl von Clausewitz’den başkası değildir.

 

Kısaca O, Carl von Clausewitz, “Savaş Üzerine” (On War, 1832- 37) adlı büyük eserinde, “Savaş politikanın başka bir araçla, zor (şiddet) kullanılarak sürdürülmesidir!”, diye yazmıştır. Yine O, “Her çatışma pazarlıkta fiyatın düşürülmesidir!”, ifadesini kullanmıştır... Clausewitz’in bu bilimsel açıklamasına Marksistlerin yapmış oldukları tek ekleme, savaşın hangi toplumsal sınıf yararına yapıldığının, savaşın toplumsal-sınıfsal temelinin belirtilmesi olmuştur sadece. Şüphesiz bu gerçeğin vurgulaması, işçiler ve köylüler, kol ve kafa emekçileri, çalışıp üreten geniş halk yığınları açısından savaşın haklı veya haksız savaş olup olmadığını anlayabilmek için temel ölçüt olmaktadır. Bu kıstası temel alarak, savaşın asıl aygıtı orduların politik saflarını, üreten halk açısından ne ölçüde haklı veya haksız tarafta olduklarını, bu orduların ideolojilerinin ne ölçüde ilerici veya gerici olduğunu anlayabiliriz...

 

Fakat kalkıpta “ordu politikanın dışında olsun” demeye kalkışırsak, tamamen gerçek dışı ahmakça ve komik bir söz etmiş oluruz. Ya da, “ordu politikanın tamamen dışında olsun,” derken, “Ordu, egemen güce karşı eyleme girmesin, üst sınıflara başkaldırmasın, kayıtsız şartsız egemen gücün, ulusal ve uluslararası alanda yönetici üst sınıfın problemsiz bir aygıtı olsun” demek istemişizdir. Bu son ifade edilen ordu tipine, geçtiğimiz ve içinde olduğumuz yüzyılda hernekdar “operet orduları” denilse de, subay kadroları çok büyük ölçüde yönetici üst sınıflardan gelen sözkonusu “politika dışı” ordular, egemen güçlerden yana politikanın lağam çukurunun merkezinde dururlar...  

 

Sonuç olarak, halk silahsızlandırılırken silahlandırılan ordular, silahlı güçler, politikanın bir ürünü olarak ortaya çıkmışlardır, ve biz istesek te istemesek te politikanın dışında kalamazlar. Yalnız, orduların “günlük politikanın dışında kalmaları”nı istemek, silahlı kuvvetlerin kendi iç disiplinleri ve toplumdaki politik istikrar, ve kitlelerin politikaya katılmalarını kolaylaştırmak açısından önem taşır. Fakat nihai tahlilde, toplumsal çelişkilerin içte ve dışta derinleşmeleri, ve toplumsal sınıfsal çatışmaların başlaması durumunda, silahlı kuvvetleri politikanın dışında tutmak, içte veya dışta savaşa girmelerini engellemek olanaksızdır. Onlar zaten bu amaçla kurulmuşlardır...

 

Asıl önemli olan, silahlı kuvvetlerin, orduların, örgütlü güçlerini, silahlarını, kimden yana, sömürücü üst sınıflardan yana mı, yoksa ezilen geniş emekçi yığınlardan yana mı kullanacaklarıdır. Bunu belirleyecek olan da, silahlı kuvvetleri yönlendiren subay ve astsubay kadroları ile, er ve erbaşların ideolojik (düşünce sistemi olarak) şekillenmeleridir. Tarafı belirleyecek olan, onların, askerlerin ağırlıklı olarak hangi toplumsal sınıfların ideolojisinin etkisinde kalmış oldukları gerçeğidir. Bu nedenle emekçi sınıflar, onların partileri olduğunu iddia edenler, sosyalistler, orduları dışlamamak, onları küçümsemek gibi ahmakça düşlere kapılmamak zorundadırlar...

 

İletişim araçlarının yaygınlaştığı ve toplumları yönlendirme etkilerinin giderek arttığı dönemimizde, ideolojilerin (düşünce sistemlerinin) yığınlar, ve belirli sınıfsal yararlar yönünde savaşa giren ordular üzerindeki etkileri de yoğunlaşmaktadır. Yığınları pasifize etmeye, haksızlıkları “haklı” gibi göstermeye yarayan yalanlarla yüklü yamama (eklektik) ideolojilerin etkisi altında belirli mali-sermaye gruplarının yararları yönünde -vaktiyle Vietnam’da, günümüzde Afganistan’da, Irak’ta, ve dünyanın başka köşelerinde olduğu gibi- tamamen haksız savaşlara, ölüme sürülen ordular olabileceği gibi, haksızlıklara, toplumsal eşitsizliklere, sömürüye, baskı ve zulme yönelik başkaldırı ile yüklü doğru insancıl ideolojilerle savaşlara sürülen ordular da olmuştur, olacaktır. Bu son ifade edilen bilimsel dayanaklı insancıl ideolojiler, elbette askerlerin motivasyonlarını, savaş kapasitelerini yükseltecektir...

 

Çağımızda tam bir çürüyüp yozlaşma sürecine girmiş olan emperyalist merkezlerin, sadece azami kâr motivasyonuna göre davranan mali-sermaye gruplarının -beyinleri körelten, analitik doğru düşünceyi engelleyen- hertürlü dini dogmayı, tutuculuğu, geçmişin ataerkil kültürünü, bilimdışı tutucu dini ideolojileri yaygınlaştırma çabaları boşuna değildir. Bunların, biryandan sahte bir “demokrasi” savunuculuğu yaparken, diğer yandan demokrasilerin en büyük düşmanı olan çağdışı ataerkil kültürleri ve dini ideolojileri tüm iletişim araçları ile yayma çabaları, kitleleri dizginleyerek hertürlü kötülüğe razı edebilmenin, ve en modern silahlarla donattıkları ordularını oluşturan askerleri aldatarak ölüme sürebilmenin yolunu bulma eylemidir sadece...

 

İdeolojilerin (düşünce sistemlerinin) yönetici egemen güçlerin bu egemenliklerini kalıcılaştırmaları ve politikanın zor kullanılarak sürdürülmesinin aracı olan silahlı kuvvetleri yönlendirilmeleri açısından önemini anladıktan sonra, köleliğinin sembolü “sıkmabaş”ın neden bukadar ısrarla ve “özgürlükler” adına savunulduğunu anlayabilmek; özellikle büyük doğal zenginlikler üzerinde yaşamakta olan halkı Müslüman topluluklar arasında -kitlelerin haklı demokratik mücadelelerinin yolunu kesmeye ve sadece kaos yaratmaya yarayan- şiddet yanlısı kökten dinci akımların neden sürekli pompalandığını anlayabilmek; benzer süreçlerin farklı ırkçı ve dini ideolojilerle Hiristiyan halkların dünyasında da neden yaratılmak istendiğini kavrayabilmek kolaylaşır... Geleceği olmayanların, toplumsal çözümsüzlükleri pompalamaları, çözümsüz savaşları kışkırtmaları, kazançlarını ve iktidarlarını korumanın en kolay yoludur. Onların bundan başka çareleri yoktur, ve burada en önemli rolü, bilimdışı ideolojiler oynamaktadır...

 

Diğer yandan, bütün askeri müdahaleler toptan kötü olamazlar. Kısa süre önce geçtiğimiz yüzyılda ve içinde olduğumuz yüzyılda sayıları çok fazla olmasa da, tarihte, emekçi halk yığınlarından yana olan, ve göreceli insancıl ideolojilerle yönlendirilen haklı ve zorunlu askeri müdahaleler olmuştur ve bunlar ileride de olabilir... Sonuçta, “demokrasi” havarisi rolünde ve sözde tüm askeri müdahalelere saldırıyor havası içinde göreceli halktan yana müdahalelere de saldıranlar, ve “orduların tümüyle politikanın dışında olması gerektiği”, mavalını okuyanlar, ya ahmak ve ikiyüzlü liberallerdir, ya da sinsi halk düşmanlarıdırlar...

 

Şüphesiz orduların -yapıları icabı olması gereken katı disiplinleri gereği- günlük siyasetin dışında olmaları istenebilir ama, “politikanın bir başka biçimde, zor kullanılarak sürdürülmesi”nin aracı olan orduların politikanın dışında olmaları ve ideolojisiz olmaları asla istenemez, ve zaten bu mümkün değildir... Ordular, askerler, ezilen toplumsal sınıflar, emekçi sınıflar, işçiler, geniş halk yığınları ve bunların siyasi örgütlenmeleri açısından da yaşamsal önem taşımaktadırlar. Geniş halk yığınlarının da katılmış olduğu birçok haklı toplumsal mücadele, güçlü bir silahlı güce sahibolamadığı için, ya da mevcut silahlı kuvvetleri kendi safına çekemediği için yenilgiye uğramıştır...

Yusuf Küpeli

1 Ağustos 2011

yusufk@telia.com

 Başa dön                                            sonraki bölüm

 

 

Yusuf Küpeli, Bazı silahlı kuvvetlerden ve askeri darbelerden örneklerle ordu-siyaset bağı ve “Ordu siyasetin dışında kalmalıdır!” yalanı üzerine notlar

 

1) Genel bir bakış ve Clausewitz

 

2) Fransız devrimi, Paris Komünü, ve ordu

 

3) Amerikan kurtuluş savaşı, içsavaş, ve ordu

 

4) Sovyet devrimi ve ordu

 

5) Çin devrimi, ve silahlı kuvvetler

 

6) Askeri müdahaleler üzerine kısa notlar

 

6- a) İran, Musaddık, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- b) Guatemala, United Fruit Company, ve halkcı Cuhurbaşkanı Arbenz’e karşı CIA dabesi

 

6- c) Endonezya, Sukarno, Suharto, CIA ve MI-6 darbesi

 

6- d) Kongo (Zaire), Lumumba, Mobutu, CIA darbesi ve Lumumba’nın vahşice öldürülüşü

 

6- e) Yunanistan, anti-Nazist mücadele, İngiliz tuzağı ve içsavaş,NATO ve yasadışı Kontragerilla, Lambrakis cinayeti, CIA-Papadapoulos darbesi

 

6- f) Latin Amerika, Şili, Allende, CIA ve Pinochet darbesi üzerine notlar

 

6- g) Pakistan, Zülfikar Ali Butto, Zia-ul-Hak darbesi, CIA ve ISI’nin Afganistan işleri üzerine kısa notlar  

 

6- h) Sözü bağlarken ahmakça ve denetim altında bazı terör eylemlerinden ve provokatörlerden örneklerle 12 mart ve 12 Eylül müdahaleleri üzerine kısa notlar  (Bu son bölüm ve beraberinde kaynaklar bir ay içinde yüklenecektir.)

 

http://www.sinbad.nu/