|
not: Babai ayaklanması üzerine olan aşağıdaki metin, yakında tamamlanıp Sinbad'a yüklenecek olan bir kitabın, Türk dilleri ve bunları konuşan halklar üzerine bilgiler veren kitabın bölümlerindendir. Sözkonusu ayaklanma ile ilgili bölümün ayrıca okunabileceğini düşündüğüm için, yazılanları, kitabın tümünü yüklemeden önce buraya, Sinbad'a yüklüyorum. İyi okumalar dileğiyle.- Yusuf Küpeli
(...) Anadolu Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır ama, kargaşa durmamıştır. Başkaldırmış Harizimli güçlerinin, Harizimlilere karşı birleşmiş Selçuklu ve Eyyubi ordularının Doğu illerindeki manevralarından halk yorgundur, yoksullaşmaktadır... Selçuklu aristokrasisinin, Sultan Gıyasettin Keyhüsrevin ve çevresinin yaşam tarzları, şarabın su gibi aktığı sefahat alemleri, ve Gürcü prensesi ile Keyhüsrevin yaşadıkları hakkında çıkan söylentiler, halkı, özellikle tamamen farklı bir dünya görüşüne ve zor kanaatkar bir yaşama sahibolan göçebe Türkmenleri rahatsız etmektedir... İranı elegeçiren, Selçuklu ve Irak sınırına dek ulaşmış olan Moğol güçlerinin saldırıları, Anadoluya doğru Türkmen göçünü yoğunlaştırmıştır... Artık, Moğol atlarının rüzgarı Anadoluda da esmek üzeredir... İşte tam bu sırada, 1240 yılında, Baba İshak Ayaklanması patlayacaktır...
Yusuf Küpeli, Baba İshak, ya da Babai ayaklanması üzerine kısa notlar
Moğolların önünden Anadoluya akan Türkmenler, biçimsel olarak Müslüman olmakla birlikte, özünde eski inançlarından, Şamanizme bağlılıktan kopmamışlardır. Eski İran dini Zoroastrianismde olduğu gibi iyilik ile kötülüğün kaynaklarını kesin çizgilerle birbirinden ayıran Şamanizmin etkisindeki Türkmenler, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Sünni İslam tarafından -Kuranın metninin dışında işlerle uğraşan anlamına- batıni katagorisi içindeki tarikatları (yolları), özellikle Zoroastrianismden etkilenmiş Sufi İslamın değişik biçimlerini seçmişlerdir. Bunlara manevi anlamda önderik edenler de, eski Şaman giysilerini atıp kolayca basit, ucuz, yün Sufi deviş hırkalarına bürünen ve sonderece basit bir yaşam süren Sofular olmuşlardır...
|
|
(...) Anadolu Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır ama, kargaşa durmamıştır. Başkaldırmış Harizimli güçlerinin, Harizimlilere karşı birleşmiş Selçuklu ve Eyyubi ordularının Doğu illerindeki manevralarından halk yorgundur, yoksullaşmaktadır... Selçuklu aristokrasisinin, Sultan Gıyasettin Keyhüsrevin ve çevresinin yaşam tarzları, şarabın su gibi aktığı sefahat alemleri, ve Gürcü prensesi ile Keyhüsrevin yaşadıkları hakkında çıkan söylentiler, halkı, özellikle tamamen farklı bir dünya görüşüne ve zor kanaatkar bir yaşama sahibolan göçebe Türkmenleri rahatsız etmektedir... İranı elegeçiren, Selçuklu ve Irak sınırına dek ulaşmış olan Moğol güçlerinin saldırıları, Anadoluya doğru Türkmen göçünü yoğunlaştırmıştır... Artık, Moğol atlarının rüzgarı Anadoluda da esmek üzeredir... İşte tam bu sırada, 1240 yılında, Baba İshak Ayaklanması patlayacaktır...
Baba İshak, ya da Babai ayaklanması üzerine kısa notlar
Moğolların önünden Anadoluya akan Türkmenler, biçimsel olarak Müslüman olmakla birlikte, özünde eski inançlarından, Şamanizme bağlılıktan kopmamışlardır. Eski İran dini Zoroastrianismde olduğu gibi iyilik ile kötülüğün kaynaklarını kesin çizgilerle birbirinden ayıran Şamanizmin etkisindeki Türkmenler, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Sünni İslam tarafından -Kuranın metninin dışında işlerle uğraşan anlamına- batıni katagorisi içindeki tarikatları (yolları), özellikle Zoroastrianismden etkilenmiş Sufi İslamın değişik biçimlerini seçmişlerdir. Bunlara manevi anlamda önderik edenler de, eski Şaman giysilerini atıp kolayca basit, ucuz, yün Sufi deviş hırkalarına bürünen ve sonderece basit bir yaşam süren Sofular olmuşlardır...
Sınırlı bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla, efsanevi bir karakter haline getirilen Baba İshak, anlaşılan, Sufi deviş hırkası giymiş eski bir Şamandır, veya Şaman inançlarından kopmamış bir Sofudur. Sofu sözcüğü, daha önce ifade etmiş olduğum gibi, grekçe bilgelik anlamına gelen Sofia sözcüğünden üretilmedir. Kısaca Sofu, akla, bilgiye sahip kişi, bilge kişi, anlamına kullanılmaktadır...
Anlaşılan O, Baba İshak, Anadoluya göçe zorlanmış olan Türkmenlerin ve savaşlardan yorulmuş yerli halkın acılarını yüreğinde duymuştur... Yazın otlak, kışın yerleşecek kışlak bulmakta zorlanan, yerel egemenlere ağır vergiler ödemek zorunda bırakılan bu göçerler, içinden geldikleri daha eşitlikçi ve daha özgür göçebe yaşam tarzı ile maddiyatın egemen olduğu bu yeni dünyayı karşılaştırmakta, ve eski dünyalarını özlemektedirler...
Yine onlar, sözkonusu yeni gelmiş göçerler, Selçuklu aristokrasisinin lüks yaşamına tepki duymaktadırlar. Anlaşılan Baba İshakta tüm bu duygu ve düşünceleri paylaşmakta, ve mevcut adaletsiz düzenin yıkılarak yerine daha adaletli ve göçebe anlayışına uygun daha paylaşımcı kardeşce bir düzenin kurulmasını özlemektedir. O, bu yönde telkinlerde bulunmuş birisidir anlaşıldığı kadarıyla... Yoksul bir yaşam süren göçerlerin ve halkın o dönemdeki yönetime duymakta oldukları tepkiyi daha iyi kavrayabilmek için, Doğan Avcıoğlunun Ebul-Ferec Tarihi II. S. 537den aktardığı şu satırlara bir göztalım: Gıyasettin Keyhüsrev, Gürcü Kraliçesinin kızını alır, çok sever. O, şarapçı sarhoş kuşlarla eğleniyor, işleri kölelerine bırakmış. Herbiri istediği gibi hareket ediyor. Kraliçe memleketinden Hiristiyan elbiseleri giyerek gelmişti. Katolikos ile kutsal adamlar ve Kilise papazları kendisine refakat ediyorlardı....
Yine Orta Asya Türkmen Sufi kültürünün en önemli karakteri Ahmet Yesevinin (1103- 1166/ 67), Sufi öğretinin temellerini yorumlayan, günlük yaşamla ilgili öğütler veren Divan-ı Hikmet adlı yapıtındaki Benim garip halkım, korkunç talihsizlikler çağındayız!/ Vaktiyle usta olan okumuş kişiler,/ şimdi saldırgan, teşhirci ve ahmak oldular./ Gerçeği seven dervişler şimdi düşman kesildiler./ Benim garip halkım, gör bak: Bu dünya yokolmaktadır!/ Dünyanın sonu çok uzaktamıdır?, dizeleri ile geçmişin çok daha eşitlikçi ve yoldaşca göçebe yaşamına özlem duyduğunu görmekteyiz. Ahmet Yesevinin ölümü ile, Orta Asyadan gelen Türkmenlerle birlikte tarih sahnesine çıkan Baba İshakın, ve Babai ayaklanmasının arasında yaklaşık yarım asırlık bir zaman dilimi vardır...
Okuduğum herhangi bir metinde Ahmet Yesevi ile Baba İshak arasında bağlantı kurulduğuna rastlamadım ama, bana göre, ya da bu satırları yazana göre, Baba İshakın Ahmet Yesevinin eşitlikçi ve geçmişin göçebe yoldaşlığına özlem duyan düşüncelerinden etkilenmemiş olması olanaksızdır. Yine Ahmet Yesevide -Baba İshakın düşünce yapısında rastlandığı gibi- Şamanist inançtan kopmamış bir karakterdir. Yesevi, Şamanizmi İslam içine taşıyan Sufi bir düşünürdür. Bunların her ikisi de, hem Yesevi ve hem de Baba İshak, çok daha eşitlikçi göçebe dünyasını dağıtan, yoldaşlık anlayışını yıkan sınıflı toplum düzenine, gelişmekte olan sınıflı topluma karşı tepkilidirler. Elde Baba İshakın ideolojisi hakkında yazılı bir belge, ayrıntılı bilgi bulunamamış olsa bile, gerçeğin bu yönde olduğunu anlamak okadar zor değildir. Sadece o dönemin dünyasını, göçebe Türkmen dünyasını ve düşünce tarzını biraz daha iyi tanımak, anlamaya çalışmak gerekmektedir...
Yine aynı düalist dünya görüşüne sahip Sufi inançlara bağlı Türkmenlerde, daha önce de ifade etmiş olduğum gibi, Hiristiyanlıkta olan bu teslis inancına, baba-oğul-kutsal ruh üçlemesine benzer biçimde yaratıcı gücü (İslamiyette Allah) kişiselleştirme anlayışı bulunmaktadır. Ve ayrıca onlar, yaratıcı gücü, başta insan olmak üzere herşeyin içinde görmekte, -düalist dünya görüşüne bağlı olarak- kolayca idealize edip yücelttikleri ruhani önederlerini, Kul Himmetin Bir ismi Alidir, bir ismi Allah, veya Pir Sultanın Dağda, derya da, ovada/ Allah bir Muhammed, Ali , demesi gibi yaratıcı güçle aynılaştırmaktadırlar...
İşte bu inanç çerçevesinde, anlaşılan Baba İshak, memnuniyetsiz Türkmenlerin kafalarında yaratıcı güce eş koşulmuştur. Onun ölmezliğine inanılmıştır, ve Türkmenler ondan kendilerini kurtarması beklenmişlerdir. Bazı anlatımlara göre müridi olan Türkmenler Onu, La İlahe İllallah, Baba Veli Allah olarak ta ifade etmişlerdir... Tüm bu yaşanmış olanlar aslında, hem Türkmenlerin ve hem de Baba İshakın ortak trajedileridir...
Açık, net bir anlatım olmamakla birlikte, Baba İshak hakkında okumuş olduğum metinlerden çıkarttığım sonuca göre, Baba İshak, mevcut düzene karşı etkileyici vaazlar vermiş olmakla birlikte, bir ayaklanmanın o koşullarda başarıya ulaşabileceğini düşünmemiştir, ve adıyla anılan ayaklanmanın başına geçmemiştir. Onun önderliği, daha çok düşünsel anlamdadır... Zaten, bulunduğu Güneydoğu Toroslar yöresinden, müritlerinin çoğalmış olduğu Kefersud havalisinden tek başına Kuzeybatıya, Amasyanın bir köyüne doğru göçetmiş olması, sözkonusu tavrının kanıtlarından birisidir. Kefersud, Güneydoğu Torosların başlangıcındaki Nemrut Dağının güneybatısında yeralan Adıyaman ilinin bir ilçesi olan Sumeysat (Simsat, Samsat) yakınlarında bir köydür... Fakat yine de ayaklanma, kurtarıcı, belki de beklenen Mehdi olduğu sanılan ve ölmezliğine inanılan Baba İshak adına buralardan başlatılmıştır...
Avcıoğlunun anlatımına göre Baba İshak, kendisini peygamber ilanettiğinde, ya da bu satırları yazana göre buna zorlandığında, Baba Resul (resul= elçi, peygamber, haberci), veya Baba Resulullah olarak anılır. Hatta yukarıda ifade etmiş olduğum gibi, yaratıcı gücü kişiselleştiren, başta insan olmak üzere herşeyin içinde yaratıcıyı arayan birkısım Sufi düşünce yapısına uygun olarak O, yaratıcı güç ile, İslamın Allahı ile dahi aynılaştırılır... Avcıoğluna göre, Haçlı kaynaklarında aynı kişiden, Paparoissole olarak sözedilir- bildiğiniz gibi papa, baba anlamınadır...
Sadece Türkmenlere değil, Kürtlere ve Hiristiyanlarada vaaz veren, onları da safına çağıran Baba İshak, Prof. Osman Turana göre, zahidane (zahid= dinin emirlerine katı biçimde bağlı, sofu) bir yaşam sürmektedir. O, sürekli oruç halindedir, kimseden birşey kabuletmemektedir, sonderece kanaatkar ve yoksul bir yaşam sürmektedir... Bu satırları yazana göre, Baba Resulun aynızamanda Kürtler ve Hiristiyanlar üzerinde etkili olabilmesi gerçeği, muhtemelen, Onun Hiristiyanlıkta da varolan olan düalist düşünce yapısı ve teslis anlaşyışı nedeniyle olmalıdır. Zaten bölge halkı üzerinde, geçmişin -iyilik ile kötülüğün kaynaklarının ayrılması ve bunların sürekli karşı karşıya gelmeleri anlamına- düalist İran dini Zoroastrianismin; yine düalist bir evren anlayışına sahip olan ve İsayı sadece saf bir iyilik kaynağı olarak gören Hiristiyanlığın; hem asıl olarak Zoroastrianismden, Hiristiyanlıktan, Budismden, ve bazı Mezopotamya mitolojilerinden esinlenmiş eklektik ve düalist bir inanç biçimi olan Manicheismin derin etkileri vardır. Türkmenlerin Sufi inançları da, Şamanismin izlerini taşıdığı kadar, Zoroastrianismden, Hiristiyan kozmolojisinden, ve Manicheismden derin biçimde etkilenmiştir. Bu nedenle, bölgedeki Kürt ve ayrıca Hiristiyan halkın, Baba İshak ile düşünsel anlamda rezonansa gelebilmesi zor değildir... Şüphesiz, mevcut toplumsal haksızlıklardan Hiristiyan ve Kürt halkın bezmiş olması olgusunu da buna eklemek gerekir...
Hem Doğan Avcıoğluna ve hem de Prof. Osman Turana göre Baba İshak, bir ara, ilk gözükmüş olduğu Malatyanın güneyinden, Fırattan Güneydoğu Toroslara, Besniye, Adıyamana, ve Maraşa uzanan bölgeden, mürütlerinin çoğaldığı Kefersud çevresinden kaybolur. Ve ardından O, Anadolunun kuzeybatısında, Amasyanın bir köyünde ortaya çıkar... Okuduğum metinlerde dikkat çekilmemekle birlikte, bu yöre, Amasya, Tokat, Niksar yöreleri, daha önce yazılmış olduğu gibi, I. Kılıç Arslan ile birlikte 1000li yılların sonuna doğru Birinci Haçlı Seferine karşı savaşmış ve Türkmen halkın gözünde ermiş mertebesine yükseltilmiş Dânişmendi Gümüş-tekin soyundan gelenlerin, Danişmendilerin egemen oldukları bir bölgedir. Yine önceden yazılmış olduğu gibi, daha sonra, ileride, Antakya Prensi Bohemondun fidyesinden Kılıç Arslana pay verilmemesi nedeniyle Dânişmendi Gümüş-tekin ile Kılıç Arslanın arası açılacaktır, ve savaşacaklardır... Bundan sonra da Danişmendiler ile Anadolu Selçuklu Hanedanı arasında bir rekabet sürüp gidecektir...
Şüphesiz kesin birşey söylemek olanaksızdır ama, Baba İshakın gelip Amasya yöresine, Selçuklu Hanedanından hoşlanmayan Danişmendilerin yoğun olduğu bir bölgeye yerleşmiş olması, acaba tesadüfmüdür, yoksa bilinçli ve planlı bir seçimmidir? Bence, bu satırları yazana göre, Baba İshakın yeni yerleşimi bilinçli bir seçimdir. Fakat yine de olayla ilgili anlatımlarda çok büyük boşluklar olduğu için, kesin birşey söylemek zordur... Bu satırları yazanın duygularına göre, sadece Güneydoğu Toroslar yöresindeki yeni gelmiş göçebe Türkmenlerle başlatılacak bir isyanın başarısına inanmayan Baba İshak, propogandasını Danişmendilerin yoğun olduğu bölgede de sürdürerek, Anadoluda varolan tüm memnuniyetsiz Türkmen unsurları birleştirmek, ve bundan sonra harekete geçmek istemiş olabilir...
Baba İshak, Amasya civarında bir köyde, boğaz tokluğuna koyun çobanlığı yapmaya başlar. Herhangi bir ücret istemeden hayvanlara sevgi yüklü bakımı, şefkati, alabildiğine kanaatkar yoksul yaşamı ile O, halkın sevgisini kazanır. Baba İshak, hastalıklardan eşler arasındaki geçimsizliklere dek yöre halkının tüm sorunları ile ilgilenir. Halk, Onun kerametler gösterdiğine inanmaya başlar. Ünü yayılınca, bulunduğu köyün yakınındaki bir tepe üzerine küçük bir tekke inşaedip çile doldurmaya, birçeşit keşiş yaşamı sürmeye başlar. Burası, Onun propoganda merkezidir... Baba İshakın görüşlerini çevrede yayan müritleri, Amasya, Tokat, Çorum, Sıvas, Doğukarahisar bölgelerinde Onun etkinliğini arttırırlar...
Baba İshak yanlıları, Maraş ve Urfa çevrelerinde de çoğalıp yayılmaya başlamışlardır. Avcıoğluna göre Baba İshakın müridleri (tüm varlıkları ile Ona teslim olmuş izleyicileri), Urfa ve Harran çevresini kasıp kavuran Harizimşahlıları da kazanmaya çalışmışlar, onları Selçuklu yönetimine karşı savaşa davet etmişlerdir. Selçuklu yönetiminden kopmuş Harizimşahlıları safına çağırmış olması, Prof. Osman Turana göre, Baba İshakın zamanının politik koşullarını ne ölçüde iyi tanıdığının bir göstergesidir... Biraz farklı cümlelerle de olsa, hem Avcıoğlunun ve hem de Prof. Osman Turanın anlatımlarına göre, müridlerinin gözünde bir velî (ermiş) mertebesine yükseltilmiş olan Baba İshak, 1240 yılına gelindiğinde, Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsreve karşı açıkça cihad ilanetmiştir... Mevcut bilgiler, Avcıoğlunun ve Prof. O. Turanın ifade ettikleri yönde olsa da, bu satırları yazana göre, iletişim olanaklarının sonderece sınırlı olduğu o günün dünyasında, Baba İshakın haberi olmadan, veya Onun bazı sözlerini yanlış yorumlayarak, bazı mürüdlerin Onun adına cihad ilanedip savaşı başlatmış olmaları da mümkündür. Çünkü, cihadın başlatıldığı Adıyaman ve Maraş çivarı ile Baba İshakın yaşamakta olduğu Amasya yöresi arasında çok uzun bir mesafe, kuş uçuşu en az 400 km, normal yol ile ise çok çok daha uzun bir mesafe vardır...
Doğan Avcıoğlunun aktarması ile, Resmi Selçuklu tarihçisi İbn Bibiye göre, Baba İshakın Kefersud ve Maraş bölgesine giden müridleri, Türkmenlere, at ve silahlarını hazırlamalarını söylemişlerdir. Onları, ilanedilecek tarihte, kötülerin kökünü kazımak, dünyayı düzeltme eylemini başlatmak, ve memleketler fethetmek için hazır olmaya davet etmişlerdir. Eyleme katılanlar ganimetten pay alacaklar, karşı çıkanlar ise acımasızca öldürüleceklerdir... Avcıoğlunun ve Prof. O. Turanın anlatımlarına göre Türkmenler, merkep, koyun, sığır gibi mallarını satarak at ve silah almaya davet edilmişlerdir...
Prof. O. Turanın ifadesi ile, mallarını satıp silahlanan Türkmenler, Türk kabileleri ve obaları, her köşeden çekirgeler ve karıncalar gibi kaynaştılar ve savaşa başladılar. Yine Avcıoğlunun ve Prof. O. Turanın anlatımları ile, harekete geçmiş olan Türkmenler, Sumeysat, Kahta, Adıyaman bölgelerini işgaledip, kendilerine uymayan Müslüman ve Hiristiyan halkın mallarını yağmaladılar, canlarını aldılar. Malatya Subaşısı (şimdiki emniyet müdürü gibi biri) Muzaferiddin Alişir, isyanı bastırmak üzere güçleri ile Babailerin üzerlerine yürüdü ise de, savaşı kaybetti, bozguna uğradı. Malatyaya dönen Muzaferiddin Alişir, yeniden asker topladı, Germiyanlıları (ileride, 1302- 1429 yıllarında Kütahya yöresinde bir beylik oluşturacak olanlar) ve Kürtleri de safına katarak yeniden Babailerin üzerine yürüdü. Alişir, yeniden mağlup oldu... Üst üste kazanılan iki zaferin ardından moralleri ve inançlarına bağlılıkları yükselen Baba İshak yanlısı Türkmenler, Sıvas üzerine yürüdüler...
Direnen Sivas halkı ve Sivas garnizonu, Babailer karşısında başarısız kalınca, çevredeki Türkmeler de onların, Babailerin saflarına katılmaya başlarlar. Direnen Sivas ilerigelenlerini öldüren Babailerin ellerine çok sayıda ganimet geçmiştir... Kafalarında ölümsüzleştirip yaratıcı güç mertebesine çıkarttıkları ve bu nedenle Baba Resul olarak adlandırdıkları ruhani önderleri Baba İshaka bir an önce kavuşabilmek için, onlar, Babailer, Tokat ve Amasya yönüne doğru harekete geçerler...
Bu satırları yazana göre, Babailerin, Baba İshakın yaşamakta olduğu Tokat ve Amasya yönüne doğru yürümeleri, bir an önce Ona kavuşmak istemeleri, cihad çağrısının doğrudan Baba İshak tarafından yapılmadığının, onun adına bazı kolay kazanç peşindeki sabırsız ve işgüzar müritleri tarafından yapılmış olabileceğinin göstergelerinden birisidir. O dönemde Baba İshakın Amasyanın bir köyünden tüm gelişmeleri denetleyebilmesi olanak dışıdır... Diğer yandan, yine bu satırları yazana göre, isyancıların Selçuklu Hanedanının merkezi, iktidarın kalbi Konya yerine, kuzeydeki alakasız Amasyaya doğru yürümeleri, sonderece büyük bir taktik hatadır. Anlaşılan bu tavırları ile onlar, başlangıçta çok korkmuş, hatta paniğe kapılarak Beyşehir Gölünde bir adaya sığınmış olan Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsreve, kendisini toparlaması için zaman kazandırtmışlardır...
Sultan Gıyasettin Keyhüsrev, kumandanlarından Hacı Armağanşahı (Mubarizeddin Armağan-şah) Amasya Subaşısı (emniyet müdürü) atar ve Babai isyanının bastırmakla görevlendirir. İsyancılardan önce Amasyaya yetişen Hacı Armağanşah, Baba İshakı yakalatıp kale burcuna astırır. Prof. O. Turanın aktarması ile, daha önce adı anılmış olan Ebul-Ferec Tarihine göre, pusuya düşürülen Baba İshak, boğulduktan sonra kale burcuna asılmıştır... Anlaşılmış olduğu gibi bu kale burcuna asma işinden amaç, Baba İshakın ölümlü sıradan bir insan olduğunu göstererek Babailerin morallerini yıkabilmektir... Fakat Türkmenler, hala, Onun ölmediğine, sadece göğe uçup melekleri yardım için getireceğine, inanmaktadırlar... Hiristiyanların İsa-Mesihin ölmediğine, göğe uçtuğuna, birgün dönüp onları kurtaracağına, inanması gibi Türkmenlerinde Baba İshakın ölmediğine, sadece göğe uçup melekleri yardım için getireceğine inanmaları, düşünce yapılarındaki paralelliği göstermesi açısından ilginçtir. Birgün geleceğine inanılan kurtarıcı Mesih, veya Mehdi inancı, Ari kahraman Saoshyant olarak Zoroastrianism inancında, Eski Ahitte, hem Yedi İmam ve hem de 12 İmam Şia inançlarında ve bunların türevlerinde bulunmaktadır...
Baba İshakın ölümsüz olduğuna, ölmediğine inanan Babailer, Baba resul Allah naraları ile Amasya Kalesine doğru saldırıya geçerler. Yaşanan şiddetli çatışmalarda, Mubarizeddin Hacı Armağanşah yaşamını yitirir. Amasya, Babailerin ellerine geçer... Baba İshakın ölmediğine, onları zafere taşıyacağına inanan Türkmenler, bu kez Konya üzerine doğru harekete geçerler ama, bu satırları yazana göre, artık oldukça geçikmişlerdir. Selçuklu sultanına düşünmek ve gerekli tedbirleri almak için yeterince zaman kazandırmışlardır...
Avcıoğlunun ve Prof. O. Turanın anlatımlarına göre, Selçuklu Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev, Erzurum Ucuna, Moğollara karşı yerleştirmiş olduğu orduyu, Babailerin üzerine sürer. Kayseriye gelen bu orduya, Sultanın paralı Frank (Fransız) ve Gürcü askerleri de katılır. Böylece, sayısı 60 bin süvariye ulaşan Selçuklu ordusunun başına, kumandan olarak, Necmeddin Behramşah tayinedilir... Bu sırada Konstantinapolis (İstanbul) merkezli Latin İmparatorluğu (1204- 61) olduğunu anımsamakta yarar vardır sanırım. Sözkonusu imparatorlukta Venedik yönlendirici güç olmakla birlikte, Fransızlar çoğunluğu ve askeri gücü oluşturmaktadırlar. Selçuklu ordusundaki paralı Frank askerleri, muhtemelen, sözkonus Latin İmparatorluğundan gelen birtakım maceracı unsurlardan oluşmuştur...
Amasyadan güneybatıya, Konyaya doğru yönelmiş olan Babailer, yollarının yarısında, Ekim veya Kasım 1240da, Kırşehir vilayetinin Malya ovasında, Selçuklu ordusu ile karşılaşırlar. Mükemmel silahlanmış 60 bin suvariden oluşan Selçuklu ordusu, Avcıoğluna göre 6 bin Türkmenden oluşan Babai gücüne karşı savaşmaktan kaçınır. Babai gücünden en az on kat fazla olmalarına ve çok daha mükemmel silahlanmış olmalarına karşın, Baba İshakın efsanevi gücünden çekinen Selçuklu ordusunun Müslüman askerleri, savaşmak istemezler. Bu nedenle, Babailerin üzerlerine önce Hiristiyan askerler sürülürler... Prof. O. Turanın ifadesi ile, resmi Selçuklu tarihçisi İbn Bibiye, Süryani asıllı bir tarihçi olan Ebul-Ferece, ve Beauvaise göre, Hiristiyan askerlerin başlarından bir Frank (Fransız) kumandan ile Gürcü Şalvanın oğlu Phardavla bulunmaktaydı... (Vincent of Beauvais, 1190- 1264, Papa IV. Innocent tarafından 1247de İranda bulunan Moğollara ve ayrıca Ermenistana yollanan elçi, ortaçağın ünlü Fransız ansiklopedisti, teolog ve papaz...)
Prof. O. Turanın aktarması ile, Süryani Ebul-Ferece göre, Fransız askerleri hiddetten dişlerini gıcırdatmaktadırlar ama, yine onlar, alınları üzerinde haç işareti yapmadan savaşa girmemektedirler. Sözkonusu haç işareti, Fransız askerlerin dahi Baba İshakın manevi gücünden korktukları, bu şekilde korunmak istedikleri anlamına geliyordu... Hiristiyan askerler Babailerin ilk saldırılarını tesirsiz bırakıp püskürtünce, Selçuklu ordusundaki Müslüman askerler de cesaretlenip savaşa gireceklerdi. Artık, Baba İshakın herhangi gizemli bir gücü olmadığını kavramışlardı. Sonuçta, Babailerin gücüne göre devasa Selçuklu ordusu, ilk ağızda dört bin kadar Türkmeni, erkeklerle birlikte gelmiş olan kadın, çoluk-çocuk herkesi kılıçtan geçirecektir. İki-üç yaş civarında olan çocuklar dışında kimse sağ bırakılmayacaktır. Türkmenlerin tüm malları yağma edilecektir...
Selçuklu aristokrasisi sevinç içinde idi. Sefahat alemlerinin Sultanı Gıyasettin Keyhüsrev, yüreği ferahlamış olarak her tarafa fetih-nameler yollayacaktı. Kumandanlara hediyeler ve hilatler ihsan edilecekti (hilat= Sultan tarafından verilen ağır değerli kaftan). Askerlere evlerine dönmeleri emredilecekti... Bu ölçüde gürültülü bir kutlama, yenilen bir avuç isyancı için, savaşcı sayısı 6 bin kişiyi zor bulan Türkmen için yapılmaktaydı... Diğer yandan, Moğol saldırısı kapıyı çalmaktaydı. Anadolu Selçuklu Devletinin sonu yakındı ama, Saray çevresi, önce İlhanlı (Il Kağanlığı) Moğolları karşısında vasallığı (köleliği) kabulederek varlıklı konumunu bir süre daha koruyabilecekti...
Geçmişin özgür göçebe yaşamına yönelik umutlarla başlamış olan kalkışma, trajik hüzünlü bir son ile noktalanmıştı. Değişip gelişen sınıflı toplum süreçleri içinde geçmişe dönüş, özgürlüğü geçmişte yakalayabilmek olanaksızdı ama, başkaldıranların daha farklı bir özgürlük anlayışlarının olabilmesi de olanaksızdı. İnsan soyu muhtemelen en geniş anlamda toplumsal özgürlüğü, en ileri teknolojilerin üzerinde yükselebilecek sınıfsız bir toplum yapısı içinde yakalayabilecektir...
Yusuf Küpeli
12 Nisan 2011 (2011.04.12)
|