Yusuf Küpeli, ATAERKİL BASKICI KÜLTÜRÜN EGEMEN KILINDIĞI KOŞULLARDA “KADIN HAKLARI” YALANI VE 8 MART ÜZERİNE

1) Kadın haklarının durumu üzerine bazı notlar

Sıkmabaşa özgürlük oyunuyla ataerkil baskıcı kültürün sürekli pompalandığı, toplumsal gelişmeyi durdurmak için ve oy kaygılarıyla en çağdışı tarikatların önlerinin açıldığı, gelir dağılımındaki adaletsizliklerin derinleşerek sürdüğü, bir başka ifadeyle “taşların bağlanıp, kudurmuş yaratıkların özgür bırakıldığı” koşullarda, “kadınlar için özgürlük ve eşitlik” söylemleri lafta kalmaya mahkumdur. Ayrıca, saldırgan emperyalist savaşların ve toplumsal ekonomik sömürünün kol gezdiği bir dünyada, “kadınlar için özgürlük ve eşitlik” söylemleri lafta kalmaya mahkumdur. Böyle bir ülkede ve böyle bir dünyada, kadınlara yönelik suçlar ve vahşice cinayetler artarak sürer. Türkiye’de yaşananlar da, sözkonusu gerçeğin elle tutulur örneklerinden başka birşey değildir...

2) Kadınların ve tüm toplumun “başına çorap örülme” işinde dönüm noktası

(...) Değişimin, toplumun giderek artan hızlarla anti-laik geri bir düzene sürüklenişinin dönüm noktası, 12 Eylül 1980 Washington darbesi olacaktı... Cehennemin kapıları açılıyor, evleri işgaleden hamam böcekleri gibi tüm kadın düşmanları, özgürlük düşmanları toplumsal yaşamın içine özgürce yayılıyorlardı... (...) “Yeşil kuşak”a uygun renge boyanan Türkiye...

3) “İleri demokrasi” yalanı, ve kadına yönelik cinayetler

Daha “ileri bir demokrasi”ye geçebilmek için herşeyden önce zihinlerde, dünyaya bakış açılarında devrimi gerçekleştirecek toplumsal-ekonomik değişikliklerin, dönüşümlerin olması gerekir. Devlet kurumları ile kişiler, ve kişilerle kişiler arasındaki ilişkilerin şiddetsiz ahenkli biçimde yürüyor olması gerekir. Erkeklerin çoğunluğunun karılarını-kızlarını öldürme hakkına sahip olduklarına inandıkları, onları “namusları” saydıkları, kadınların çoğunun koca dayağını normal karşıladığı, küçükten büyüğe tüm ilişkilerde şiddetin değişik biçimlerinin egemen olduğu bir toplumda, böyle bir kültürün egemen olduğu ve sürekli beslendiği bir sosyal yapıda, değil “ileri demokrasi”, demokrasinin “de”si bile olmaz, olamaz...

bağlantılı metinler

Basından:

 

ATAERKİL BASKICI KÜLTÜRÜN EGEMEN KILINDIĞI KOŞULLARDA “KADIN HAKLARI” YALANI VE 8 MART ÜZERİNE

 

1) Kadın haklarının durumu üzerine bazı notlar

 

Sıkmabaşa özgürlük oyunuyla ataerkil baskıcı kültürün sürekli pompalandığı, toplumsal gelişmeyi durdurmak için ve oy kaygılarıyla en çağdışı tarikatların önlerinin açıldığı, gelir dağılımındaki adaletsizliklerin derinleşerek sürdüğü, bir başka ifadeyle “taşların bağlanıp, kudurmuş yaratıkların özgür bırakıldığı” koşullarda, “kadınlar için özgürlük ve eşitlik” söylemleri lafta kalmaya mahkumdur. Ayrıca, saldırgan emperyalist savaşların ve toplumsal ekonomik sömürünün kol gezdiği bir dünyada, “kadınlar için özgürlük ve eşitlik” söylemleri lafta kalmaya mahkumdur. Böyle bir ülkede ve böyle bir dünyada, kadınlara yönelik suçlar ve vahşice cinayetler artarak sürer. Türkiye’de yaşananlar da, sözkonusu gerçeğin elle tutulur örneklerinden başka birşey değildir...

 

Baskıcı ataerkil kültüre özgü “Kızını döğmeyen, dizini döğer!”, özdeyişi, ve benzerleri, daha düne kadar Türkiye toplumunda sonderece doğal biçimde, anlayışla karşılanarak tekrarlanırdı. Kadını kişiliksiz bir varlık, bir mal gibi gören ataerkil dünya görüşünün ürünü bu deyiş, anlaşılan, halen geçerliliğini korumaktadır. Hem de, “döğme” fiilinin yerine “katletme”, “öldürme” fiili yerleştirilerek. Örneğin, “Zamanı gelince karısını-kızını öldürmeyen, ‘namusunu’ öldürür.” gibisinden bir deyiş üretmenin zamanı gelmiştir herhalde... Basına yansıyan haberler nedeniyle herkesin bildiği gibi kadınlar, genç kızlar, giderek artan sayılarla, en yakınları, eşleri, ağabeyleri, babaları tarafından sürekli öldürülmektedirler...

 

Dünyanın herhangi bir köşesinde olmayacak biçimde bir başbakanın günde üç-beş kez “ulusun babası” rölünde TV ekranlarında boygösterdiği ve konuşmalarının bazılarında “kadının erkekle eşit düzeyde olamayacağını” vurguladığı bir ülkede, kadınların aşağılanmaları sonderece normaldir. Kadın köleliğinin simgesi -Washington kaynaklı- sıkmabaş modasının başbakan ve bakanlar tarafından özgürlükler adına savunulduğu bir ülkede, kadınların aşağılanmaları sonderece normaldir. Aynı yöneticilerin, arkalarda biryere itilmiş görünümünü açıkça veren hertarafları sarılıp sarmalanmış eşleri ile sık sık görüntülendikleri bir ülkede, kadınların aşağılanmaları sonderece normaldir. Yasa ve çağdışı tarikatlara soruşturma başlatan cumhuriyet savcılarının görevden alınıp içeriye tıkıldıkları bir ülkede, kadınların aşağılanmaları sonderece normaldir. Küçük kız çocuklarına defalarca tecavüz etmiş kent kodamanlarının yetkililer tarafından yıllarca korundukları ve suçları açığa çıkartıldıktan sonra da sonderece ucuza kurtuldukları bir ülkede, kadınların aşağılanmaları, kadınlara yönelik suçların ve cinayetlerin artması, sonderece normaldir. Tüm bunların ve fazlasının olduğu bir ülkede, birileri de, keyiflerine göre, karılarını-kızlarını-kardeşlerini cezalandırma, katletme hakkını kendilerinde görürler. Çünkü o şiddete uğrayan, vahşice katledilen kadınlar, sözkonusu kirli eylemi gerçekleştirenlerin kafalarında, bağımsız bireyler değil, kendilerine ait birer nesnedirler sadece...

 

Daha bugün (07.03.2011) kadından “sorumlu” bakanın açıkça ifade etmiş olduğu gibi, kadınlara yönelik suçlar, vahşice cinayetler, ve mahkeme kayıtlarında yeralan bu olaylar, devlet istatistiklerine dahi girmemektedirler. Anlaşılmış olacağı gibi, kadınlara karşı işlenen suçlar, vahşice cinayetler, zavallı bir sokak köpeğine karşı işlenen suçlar kadar sıradan sayılmaktadırlar, ve sonuçta bunların kayıt altına alınmasına ve değişik kıstaslarla oranlarının ve artıp artmadıklarının belirlenmesine gerek duyulmamaktadır... Derin bir ikiyüzlülükle her sahtekarın kendi anasını -sadece kendisine ait olduğu için- kutsadığı, diğerlerini ise “et” gibi gördüğü bir ülkede, yaşamın her alanına yalanın egemen olduğu bir ülkede, kadınların bağımsız bireyler olabilmelerinden, ve haklarından sözedilemez. Böyle bir ülkede erkekler de aslında, bağımsız bireyler olmaktan çok uzak sıradan kölelerdir... Polisin, itfaiyecinin, kazık kadar heriflerin, halkın gözleri önünde birisi karısına, veya eski karısına, tekme-tokat saldırıp elli küsur kez bıçak darbesi vurabiliyorsa, ve bu aşağılık kudurmuşa kimse müdahale etmiyorsa, o ülkede ne kadın özgürlüğünden, ve ne de en genel anlamıyla özgürlükten sözedilebilir. Köle ruhlu insanların üretildiği bir ülkede, hangi yasalar mevcut olursa olsun, özgürlüklerden sözedilemez...

 

Her an herşeye ihanet edebilecek, üç kuruşa ruhunu şeytana satabilecek, güçlünün önünde el-etek öpecek ataerkil kafa yapısı için, “namus” demek, karısı, kızı, veya kızkardeşi demektir. Özünde ise bu, “namus”un değil, en özel bir malın savunmasıdır sadece... Çünkü, özgürlüğün, özgür bağımsız düşüncenin, karşılıklı sevgiye dayalı insancıl bağımlılığın ne anlama geldiğini bilmeyen ve bir seri korkularla yüklü olan bu kendine güvensiz kafa yapısı, panik halinde her an herkese, boyun eğdiği efendilerine, en yakınlarına, “namusu” saydığı kadınlarına, herşeye ihanete hazırdır. Babadan, ağabeyden, öğretmenden, çavuştan başlayarak, bir ucu polise, ağaya, beye, tarikat şeyhine, devlete, “öbür dünyaya” dek uzanan sayısız korkularla yüklü bu katı kalıplara bölünmüş kafa yapısı, en derin ikiyüzlülükleri ve yalanları besleyen bu kafa yapısı, kendisine benzeyenlerin oluşturduğu bir toplumda, kabul göreceğini, ve kazanç sağlayacağını farkettiği an, karısını da, kızını da, herşeyini de rahatça satabilir, onlara kolayca ihanet edebilir. “Namus” adına karısını-kızını öldürebilen aynı ikiyüzlü korkak tipler, birtakım maddi menfeatler karşılığında, kızlarını-kardeşlerini, onlardan onlarca yaş büyük birilerine pazarlayıp, sözkonusu yakınlarının tüm yaşamlarını karartabilirler. Ve herkesin bildiği, ve birçoğunun gayet normal karşıladığı bu ihanet örnekleri uzar gider... Başbakan’ın deyişi ile “kadınların erkeklerle aynı düzeyde olmadıkları” ve kadın köleliğinin sembolü sıkmabaşın “özgürlükler” adına savunulduğu bir ülkede, tüm bunlar gayet normaldir...

 

Böyle bir ülkede, belirli çevreler tarafından takdir edildiği anlaşılan ve bu nedenle çekincesiz konuşabilen ilahiyatcı bir profösörün ifadesi ile, “dekolte giyinen kadına tecavüz edilebilir”, demek suç olmaz. Buna karşın, iktidar sahiplerinin, tarikatların yararlarına dokunacak tarzda araştırmacı gazetecilik yapmak, “terör” suçu kapsamına girebilir... “Dekolte giyinen kadına tecavüz edilebilir” ise, baba-koca-ağabey baskısından kurtulmaya çalışan “sapık” kadınları ölümle cezalandırmak ta mubahtır...

 

Kadınlar cezalandırılmak istemiyorlarsa eğer, devletin en tepesindekilerin -pahalı marka meraklısı- eşleri gibi sıkma başlarla, ayak bileğine dek uzanan mantolarla “akıllı-uslu” boy göstermelidirler, ve gerekirse “saman altından su yürütmelidir”ler. Hatta onlar, -“helal plajlarda”- bu kılıkta denize bile girebilirler... Sözkonusu kılıkları ile onlar, tecavüzden ve cinayetlerden korunacakları gibi, rahatça “kadın hakları” üzerine de nutuklar atabilirler... Bu sayede paralar, sıkmabaş modasından kazanç sağlayan “helal” şirketlere akmış olur. Suudi petro-dolarları ve CIA paraları ile beslenen tarikatların, daha birçok ekonomik getiri yanı da vardır ve “şirkete” katılanlar zararlı çıkmazlar... Böylece, “akyolu” bulanlar, hem bu dünyayı, hem de “öbür dünya” garanti altına almış oldukları gibi, tecavüze uğrama ve cinayetlere kurban gitme olasılıklarını da savuşturmuş olurlar. “Akıllı-uslu” kölelikten kimseye zara gelmez...  

 

2) Kadınların ve tüm toplumun “başına çorap örülme” işinde dönüm noktası

 

Daha önce değişik metinlerde ifade etmiş olduğum bazı gerçekleri, özetleyerek tekrarlayayım... Gelişmiş ülkeler uzaya giderler, canlı organizmaların genetik şifrelerini çözerlerken, Washington merkezli Batı emperyalizmi, Ortadoğu’da ve halkı Müslüman ülkelerde, kendi emperyalist yararları aleyhinde gelişebilecek milliyetçi ulusal akımları, ve sosyalist akımları engelleyebilmek, bu ülkelerde Sovyetler Birliği’nin etkilerini kırabilmek amacıyla, hertürlü çağdışı islami akımı destekledi, besledi. ABD ile ortaklık içindeki çağdışı monarşiler, diktatörlükler, ve ayrıca bazı sahte “demokrasi”ler, aynı -halk düşmanı- karanlık eylemin içinde yeraldılar... “Soğuk Savaş” koşullarında, bloklar arası rekabetin hız kazanmış olduğu 1970’li yıllarda, uzay yarışında öne geçmiş gözüken Sovyetler Birliği’ni çökertebilmek amacıyla, ABD’nin 39. Başkanı (1977- 81) Jimmy Carter’in ulusal güvenlik danışmanı -Polonya asıllı- Zbigniew Brzezinski’nin mimarı olduğu “yeşil kuşak” politikası yaşama geçirildi. Sözkonusu politika, 1977 yılında, bizzat Brzezinski tarafından duyuruldu...

 

Sözkonusu politikaya göre, Sovyetler Birliği’nin çevresinde, İslami devletlerden oluşan bir çember oluşturulacaktı. Bu amaca yönelik olarak, öncelikle NATO üyesi Türkiye’de, ve Türkiye ile birlikte CENTO (Central Treaty Organization, 1955- 79) içinde olan Pakistan’da islami akımlar beslenmeye, petro-dolarlar bu iş için akmaya başladı... Demokrasilerin olmazsa olmazı laikliğin epeyce mesafe almış olduğu, böyle bir kültürle yetişmiş aydınların azımsanamayacak sayıda oldukları Türkiye’de, sözkonusu “yeşil kuşak” politikasının gereklerini hemen istenildiği gibi kolayca yaşama geçirmek okadar kolay olmasa da, Pakistan’ın toplumsal yapısı bu işe daha uygundu. Washington bağlantılı General Zia ul Hak’ın 5 Temmuz 1977 günü -Başbakan Zülfikar Ali Butto’ya karşı- gerçekleştirdiği kansız darbe ile İslami bir rejimi Pakistan’a yerleştirmek okadar güç olmadı... Benzer bir iş için Türkiye’nin daha üç yılı vardı, ve süreç aşamalı olarak gelişecekti... 

 

Önce, NATO ve uzantısı CENTO bağlantılarının dışında kalmış olan, kurulmak istenen çemberde bir boşuk oluşturan Afganistan’ı halletmek gerekiyordu... Afganistan’da, feodal güçlerin etkilerini kırarak ülkeyi modernleştirmeye ve endüstrileştirmeye çalışan bir yönetim vardı. Sözkonusu ulusal yönetim, toprak reformu ile feodalizmin gücünü kırarak köylülüğü özgürleştirip ülkeyi demokratikleştirmeye, kadınları göreceli özgürleştirmeye çalışmaktaydı. Afganistan yönetimi, 200 bin aileye toprak dağıtmış, ve bu aileleri kooperatifler de birleştirmişti. Tepkisiz kalmayacak olan sözkonusu gelişme, yüzyıllardır ülkeye egemen olan ağır feodal toplumsal ilişkilere, toprakta köleliğe vurulan ağır bir darbe idi...

 

Kültürel anlamda da Afganistan toplumu üzerinde egemen olan büyük toprak sahipleri, aşiret liderleri, köylüleri ekonomik olarak kendilerinden bağımsızlaştırıp özgürleştirecek ve süreç içinde feodal baskıcı kültürel egemenliklerini sonlandıracak böyle bir toprak reformunu kabuletmek istemeyeceklerdi. Sonuçta onlar, tüm güçleriyle karşı saldırıya geçeceklerdi…

 

Zbigniew Brzezinski’nin “yeşil kuşak” politikası çerçevesinde CIA, sözkonusu karşı-devrimci feodal güçlerle ilişkiye geçmekte gecikmeyecekti... Başbakan’ın bir gençlik fotoğrafı aracılığı ile Türk toplumunda da tanınan savaş lordu ve Afganistan-Pakistan sınırındaki eroin rafinerilerinin çoğunun sahibi “bukalemun” lakaplı Hikmetyar (Hekmetyar), yedi “mücahidin” örgütlenmesinin en tepesindeki karakterdi. Bu kadın düşmanı kişi, CIA’nın bir numaralı bağlantı halkası olacaktı... Sözkonusu ortaçağ kalıntısı “mücahidin” örgütlenmesi için CIA, 3.5 milyar dolar yatıracaktı... Daha sonra, Sovyetler Afganistan’dan çekildikten sonra, bölgedeki İran etkisini kırabilmek amacıyla CIA, -“mücahidin” örgütlenmesinden de gerici- Taleban için yine 3.5 milyar dolar daha yatıracaktı. Tüm Afganistan toplumu ile birlikte asıl olarak kadınlar, gerçek anlamı ile “cehennem”in en derin kuyusuna yollanmaktaydılar...

 

Afganistan’daki karşı-devrimci ve kadın düşmanı feodal unsurlara yapılacak gizli yardımla ilgili ilk emir, Sovyetler Afganistan’a girmek zorunda bırakılmadan aylar önce, 3 temmuz 1979 günü, Başkan Carter tarafından imzalanacaktı. Sözkonusu emri Başkan’a imzalatan Brzezinski, yolladığı notta, “Bu yardım, Sovyet askeri müdahalesine yolaçmak amacıyla yapılmaktadır!”, diyerek duruma açıklık getirmekteydi... Fransız “Le Nouvel Observateur” gazetesinin 15- 21 ocak 1998 tarihli sayısındaki röpörtajında Brzezinski, Afganistan’a girmesi için sovyetler birliğini kışkırttıklarını, bu amaçla İslamcı gurupları tüm güçleriyle desteklediklerini açıkca anlatacaktı. Ve Brzezinski, başrolde kendisinin olduğu bu kanlı terör ve yıkım sarmalı nedeniyle, Afganistan’da halen yaşanmakta olan korkunç trajedi nedeniyle herhangi bir vicdan azabı duymadığını da açıkça ifade edecekti...

 

Afganistan’daki çağdışı karşı-devrimci güçlere yapılacak yardım, silah, cephane, askeri eğitim, sabotaj eğitimi, ve hertürlü savaş malzemesi teminine yarayacak para gibi şeylerdi. Mücahidin yönetimi ile birlikte Batı’nın eroin tüketiminin yüzde 80’ni karşılayacak olan Afgan savaş lordlarının bu alandaki olağanüstü tatlı kazançları, karşı-devrimci savaşın bir başka finans kaynağı olacaktı. Silah endüstrisinden bile yüksek kârlar sağlayan bu uyuşturu gelirleri, uyuşturucunun piyasaya ulaşmasına yardımcı olan ABD servisleri ile, CIA ile paylaşılacaktı... Afganistan’ın toplumsal yaşamında giderek daha fazla yeralmaya başlamış olan kadınlar, artık yeniden çarşafların, burkaların gerisine gizlenmek, istatistiklere geçmeyen çinayetlerin kurbanları olmak durumuna itilmişlerdi ve daha da itileceklerdi...

 

Aynı günlerde, Pakistan’da İslamcı askeri darbe gerçekleşir, kadın düşmanı karşı-devrimci unsurlar Afganistan’da harekete geçirilirlerken, Türkiye’de, CIA bağlantılı yerli servislerin, kendisini “kontragerilla” olarak adlandıran hertürlü yasal denetimin dışındaki örgütlenmenin denetimi altında, bir yanda “bozkurt” sembollü faşist örgütlerin, ve diğer yanda -geçmişin kullanılıp yokedilmiş- sahte “sol” kahramanlarının uydurma öyküleri ile aldatılıp “kurtuluşa kadar savaş” yalanıyla uyutulmuş ekstrem “sol” terör guruplarının silahlı eylemleri yükselişe geçirtilmiştir. “Yeşil kuşak politikası” çerçevesinde askeri bir darbenin hazırlıkları Türkiye’de de başlatılmıştı. Kamuoyunda askeri bir müdahaleyi meşrulaştıracak iklim hazırlanmaktaydı. Darbe öncesi son üç yıl içinde beş bini aşkın cana malolacak olan bıktırıcı çatışma ortamı, kitlelerden kopuk terör, işlevini görecek, kitlelerde “bir kurtarıcı” bekleme psikolojisini olgunlaştıracaktı...

 

Vaktiyle herşeyleriyle bir hiç oldukları halde bu kirli oyunda “lider” rolü oynatılan birtakım zavallılar, aslında, yukarıda anılmış olan servislerin yönlendirdikleri akıntıda sürüklenen molozlardan başka birşey değillerdi. Bu molozlar, “kurtarıcılar” tarafından toplanacakları güne dek, sağa sola ve birbirlerine çarparak günlerini geçireceklerdi... Gençleri yalanların peşinden sürüklemiş, kendilerinin de inanmadığı “kurtuluşa kadar savaş” söylemi ile onları doldurarak darbenin hazırlanışına hizmet etmiş bu vicdansızlar, toplumsal anlamda sorumsuz döküntüler, zaman değişince, “demokrasi” savunucusu rolünde, herşeye bir mazeret bulmakta, sahte yaşam öyküleri uydurmakta hiç te zorlanmayacaklardı. Darbeye hizmet etmiş bu zavallılar, hala, Evren’i yargılatacak güce sahip olmadıklarının bile bilincinde değillerdi, ya da bu işe de bir “dostlar alışverişte görsün” sahteciliği ile yaklaşmakta idiler... “Yeşil kuşak” politikasına doğru gidiş, Türkiye’de de, planlandığı gibi tıkır tıkır işlemişti...

 

Dünyada Çok kapsamlı bir silah indirimi öngören Salt II anlaşmasının ABD Senatosu’nda onaylanmamasının, İslam devrimini gerçekleştirenler tarafından Tahran’daki ABD elçiliğinin 4 Kasım 1979 günü basılmasının, ve orta menzilli nükleer başlıklı Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya koşullandırılmalarının ardından, birlikte varolma ve sorunları görüşmelerle çözme anlamına gelen Detand (yumuşama) dönemi uluslararası ilişkilerde sonbulacaktı. Sovyetler Birliği topraklarındaki hedeflere yönelik Amerikan Persing II füze sistemlerinin Avrupa’ya yerleştirilmelerinden 15 gün sonra, Sovyet birlikleri, Afganistan’a girmeye başlayacaklardı...

 

Sözkonusu uluslararası koşullarda Türkiye’de de -yeni ekonomik politikalarla birlikte- köklü bir rejim değişikliğinin, Washington bağlantılı bir askeri darbenin vakti gelmişti. “Kurtuluşa dek savaş” işinin piyonları, yapılacak darbenin toplumda kabul görmesi için gerekli psikolojik ortamı hazırlamakla meşgullerdi... Yığınların bıkkınlıklarının zirveye ulaşmış olduğu en uygun anda, generaller harekete geçmekte gecikmeyeceklerdi... Darbe ile birlikte yaşananlar defalarca tekrarlanmış olduğu için, bunları yeniden tekrarlamaya gerek yok... “Kurtuluşa dek savaş” işinin piyonları, anlaşılan, “kutuluş”un gerçekleşmiş olduğuna inandıkları için, birden buharlaşmışlar, sahneden çekilmişlerdi. Aynı retorik, “Kurtuluşa dek savaş” söylemi bundan sonra birdaha duyulmayacaktı...

 

Bu satırları yazanın önceden tahmin etmiş ve bazılarına anlatmış olduğu, hatta olaydan iki yıl kadar önce Mumcu’ya -biraz düzensiz biçimde- yazılı olarak ta vermiş olduğu gibi, General Evren ve konseyinin sağdan ve “sol”dan herkesi topladığı, politik çizgilerine bakmadan kişileri işkenceden geçirip idam ettiği günler başlayacaktı. Evren ekibinin bu işleri, bazılarının günümüzde ahmakça uydurdukları gibi saçmalık, “akılsızca” denge politikası, veya kaba bir “acımasızlık” değildi... Şüphesiz Evren ve ekibi sonderece acımasız idiler ama, ne yaptıklarını da çok iyi biliyorlardı; ya da onlara yol gösterenler biliyordu... Eğer onlar tüm politik akımlara aynı mesafeyi koymasalar, sağ ve “sol” demeden kişileri cezalandırmaslar, kendi komutalarında ordunun (TSK’nın) birliğini sağlayamayacakları gibi, toplumu da kolayca peşlerinden sürükleyemezlerdi...

 

Değişimin, toplumun giderek artan hızlarla anti-laik geri bir düzene sürüklenişinin dönüm noktası, 12 Eylül 1980 Washington darbesi olacaktı... Cehennemin kapıları açılıyor, evleri işgaleden hamam böcekleri gibi tüm kadın düşmanları, özgürlük düşmanları toplumsal yaşamın içine özgürce yayılıyorlardı. Sıradan vaiz iken Nurcu hareketi bölmüş olan Fethullah Gülen’in yükselişi başlıyordu. Hertürlü ortaçağ temsilcisi tarikat, -cehennemin açılan kapısından fırlayarak- Türkiye’yi yeşillendiriyordu... Toplumsal gelişmenin, demokratik süreçlerin önüne geçmeleri için iplerinden salınan bu özgürlük düşmanları, eylemlerini, “bir araç olarak gördükleri demokrasi” adına gerşekleştirmeye başlıyorlardı. Örneğin, kendilerinden olmayanların “inanç” özgürlüğüne, demokrasinin olmazsa olmazı laik rejime, demokratik hakların başında gelen ifade özgürlüğüne, işçilerin ve köylülerin ekonomik ve demokratik haklarına saldırırlarken, “demokrasi” adına, kadınların köleliğinin sembolü sıkmabaşı hararetle, inatla savunmaya başlıyorlardı... “Yeşil kuşak”a uygun renge boyanan Türkiye, sadece bir tarikatlar “demokrasi”si olmuyordu. Aynızamanda Profösör Necmettin Erbakan’ın partisi, açık İslamcı kimliği ile politika sahnesine çıkmaya hazırlanıyordu, ve çıkıp iktidar dahi olacaktı...  

 

Askerler, yani onların en tepede olanları, ne Erbakan’ın ve ne de başkalarının İslamcılıklarından şikayetci değillerdi. Zaten bu yolu onlar açmışlardı ama, sözkonusu yolun aşılmaması gereken birtakım çizgileri, “sollama yapılamaz” gibisinden kalın çizgileri vardı. Örneğin, İslamcı olunacaksa, başta ABD olmak üzere Batı ve İsrail ile olan tüm ittifaklara, öncelikle NATO’ya bağlı kalınacaktı... Erbakan İslamcı olduğu için değil, Türkiye’nin dışpolitika rotasını değiştirme girişiminde bulunduğu, yeni dış bağlar, yeni ittifaklar aradığı için 28 Şubat müdahalesi ile devrilecekti... Bu operasyon yapılırken, Erbakan’ın partisi içinde, yeni parlak bir gelecek ve kariyer için şeytanla anlaşmaya razı birtakım becerikli gençler de bulunmuştu. Erbakan ile birlikte adsız-sansız olarak politik yaşamın çukuruna yuvarlanmaktansa, “İslamcı” söyleme sahip çıkarak ABD-NATO tranvayına binip sonu belirsiz “nurlu ufuklara” doğru yol almak daha akıllıca idi. Washington’un da istediği, böyle bir Müslümanlık, böyle bir teslimiyet idi zaten...

 

Başbakan’ın başbakan olmadan önce veciz biçimde ifade etmiş olduğu gibi “demokrasi bir araç idi” ve “zamanı gelince demokrasi tranvayından inilecekti” ama, önemli olan “ABD-NATO tranvayı”ndan inmemekti... “Özgürlük getirmek için” Irak’ta bir milyonu aşkın insanı öldüren, ülkeyi tüm ekonomik alt-yapısı ile birlikte çökerten “özgürlüklerin bekçisi” ABD kimlerle anlaşmamıştıki. Üç kıtadaki -bizzat kendi eseri- askeri düktatörlüklerden, kadınların ehliyet bile alamadıkları ve eşleri olmadan yurt dışına çıkamadıkları ortaçağ kalıntısı Suudi Arabistan rejimine dek birsürü çağ dışı yönetim, insanlık düşmanı rejimlerle yönetilen birsürü ülke, ABD’nin en yakın müttefiki idi. O nedenle, “hocaları” Erbakan’ı satarak iktidar koltuğuna oturanların “demokrasi tranvayı”ndan nezaman ve nasıl inecekleri, “sıkmabaşa özgürlük” korosu ile kadınlardan başlayarak toplumu nasıl köleleştirecekleri, Washington’un umrunda bile değildi. Onlar için önemli olan, ABD hesabına İslamcıların toplumu denetim altında tutma becerilerini yitirmemeleri, ve şaşırıp ta “ABD-NATO tranvayı”ndan inmemeleri idi...

 

Başlatılan bu yeni toplumsal sürecin öncelikli ve en büyük kurbanı, elbette kadınlar olacaktı... Çıkış yolu bulabilmek için süreci bütünsellik içinde görmeye çalışmak, acı çığlıklar atmaktan daha önemlidir herhalde. Kısacası, sistem aynı şekilde işlediği sürece, atılan çığlıkların, kadına yönelik şiddetin, ve kadın cinayetlerinin durdurulabilmesine bir yararı olmayacaktır...

 

3) “İleri demokrasi” yalanı, ve kadına yönelik cinayetler

 

Daha “ileri bir demokrasi”ye geçebilmek için herşeyden önce zihinlerde, dünyaya bakış açılarında devrimi gerçekleştirecek toplumsal-ekonomik değişikliklerin, dönüşümlerin olması gerekir. Devlet kurumları ile kişiler, ve kişilerle kişiler arasındaki ilişkilerin şiddetsiz ahenkli biçimde yürüyor olması gerekir. Erkeklerin çoğunluğunun karılarını-kızlarını öldürme hakkına sahip olduklarına inandıkları, onları “namusları” saydıkları, kadınların çoğunun koca dayağını normal karşıladığı, küçükten büyüğe tüm ilişkilerde şiddetin değişik biçimlerinin egemen olduğu bir toplumda, böyle bir kültürün egemen olduğu ve sürekli beslendiği bir sosyal yapıda, değil “ileri demokrasi”, demokrasinin “de”si bile olmaz, olamaz...

 

Türkiye’ye göre daha demokratik ülkelerin meclislerinde de tartışmalar olur ama, onlarda konuşanlar dinlenirler, vekiller ağır hakaretlerle sille-tokat birbirlerine girmezler. Vekiller, ne tartışıldığını bile bilmeden sürü hayvanı gibi oylarını kullanmazlar. Her doğan gün, bir telefon dinleme kaydının gizlice sızdırılması, evlerin basılıp saatlerce aranması, kişisel bilgisayarlara ve arşivlere elkonulması, düşündükleri ve yazdıkları ile ilgili olarak aydınların tutuklanması ile başlamaz. Daha ileri demokrasilerde kişiler, düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak korkusuzca ifade edebilirler...

 

İleri demokrasilerde, üniversitelerde polis karakolları olmaz, insanlar hastahanelerde dayak yiyerek yakınlarını yitirmezler... İleri demokrasilerde de hertürlü toplumsal kötülük olabilir ama, açlık sınırında yaşayan onmilyonlarca insandan, geceleri aç yatan milyonlardan, çalışabilir nüfusun yarısının işsizliğinden, ve çalışanların en az yarısının hertürlü güvenceden yoksun kara işlerde çalıştığından sözedilmez. Oralarda, çoğunu tutukluların oluşturduğu mahkumların doluluk nedeniyle hapishanelerde yatacak yer bulamamalarında, yargıda beklerken zaman aşımına uğramış onbinlerce dosyadan, yıllarca hiç bitmeyecekmiş gibi süren duruşmalardan sözedilmez. Daha ileri demokrasilerde başbakanlar ikide-birde bağıra çağıra yargı kurumlarını aşağılamaya, bunlar hakkında şüpheler yaratmaya çalışmazlar. İleri demokrasilerde iktidarlar, kendilerine bağımlı bir yargı erki yaratma girişimlerinde bulunmazlar, bulunamazlar. Yine ileri demokrasilerde temel yasalar, ikide-birde zırt-pırt değiştirilmeye, iktidarların hesaplarına göre yeniden şekillendirilmeye çalışılmazlar...

 

Daha ileri demokrasilerde kişiler, siyasi iktidardan gelecek kömür-seker-pirinç gibi ianelere muhtaç olmazlar, oylarını bu yardımlara göre belirlemezler. Ve o daha gelişmiş demokrasilerde birtakım amaçlarla belirli yerlere bazı ekonomik yardımlar yapılmışsa eğer, yardımı alanlar için, “besleme” tabiri, aşağılaması kullanılmaz, kullanılamaz... Daha gelişmiş demokrasilerde insanlar için eşit biçimde işleyen bir sosyal sigorta sistemi vardır, ve kimse birilerinin gizli veya açık “beslemesi” değildir. Daha ileri demokrasilerde, oyları tarikat şeyhleri, nüfuzlu din adamları belirlemezler, politik partiler oy alabilmek için dini kurumlara özel tavizler verip yaltaklanmazlar, ve her konuşmalarına kendilerine özgü “yaratıcı güçün” (Allah’ın veya İsa’nın vs.) adını anarak başlamazlar, bunları sürekli her fırsatta politikaya alet etmezler...

 

Türkiye’ye göre gelişmiş demokrasilerde de kadınlara yönelik suçlar bulunmaktadır ama, oralarda kadınlar hem yasalarla, ve hem de kolluk güçleri tarafında ciddi olarak korunabildikleri, sığınacak yerler bulabildikleri gibi, kadına yönelik suçlar -Türkiye’de olduğu gibi- toplum içinde normal karşılanmaz. Oralarda, Türkiye’de olanın tam aksine, bu tip suçlara yönelik bir toplumsal baskı mekanizması bulunmaktadır... Mevcut “sıkmabaş” siyasi iktidarın ve ona miğdeden bağlı goygoycuların “ileri demokrasiye geçiyoruz” gürültülerine karşın, demokrasinin baş düşmanı ataerkil kültürün bizzat siyasi iktidar tarafından sürekli pompalandığı mevcut koşullarda, kadınlara yönelik cinayetler geçmişe göre yüzde bindörtyüz (% 1.400) oranında artmış olduğu ifade edilmektedir. Ankara Tabib Odası Kadın Komisyonu üyesi Dr. Müge Yener’in 5 Mart 2011 tarihli gazetelere yansıyan ifadesine göre, Türkiye’de kadın cinayetleri yüzde 1.400 oranında artmıştır, ve günde ortalama beş kadın öldürülmektedir. Konu ile ilgili aynı hekime göre, kadınlara yönelik tecavüz olayları ve cinayetler sistematiktir, ve tehdit altındaki kadınlar için yeterli sığınma evi bulunmamaktadır. Aynı hekime göre, sözkonusu tecavüzlerin ve cinayetlerin nedeni, sapıklık veya eğitimsizlik değildir. Olay, erkek egemen kültürle, bir başka ifade ile ataerkil kültürle bağlantılıdır. Kısacası Dr. Müge Yener, benim baştan beri anlatmaya çalıştığım gerçeği ifade etmektedir... Böyle bir ülkede, erkek egemen kültürün bizzat siyasi iktidar tarafından topluma sürekli pompalandığı bir ülkede, “ileri demokrasi”ye geçildiğinden, en utanmaz sahtekarlar sözedebilirler ancak...

 

Basındaki diğer haberlerde Dr. Müge Yener’in sözlerini destekler içeriktedirler... Örneğin, 2 Mart 2011 tarihli bir habere göre, son yedi ay içinde 246 kadın, eşleri, eski eşleri, sevgilileri, ya da aile bireyleri tarafından öldürülmüştür. Yine 2 Aralık 2010 tarihli bir başka habere göre, kadınların üçte biri şiddete maruz kalmaktadır... Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Doç. Dr. Vardar’ın ifadesi ile, 1.520 kadın arasında yapılan bir araştırma, okur-yazar olmayan kadınların yüzde 43, üniversite mezunu kadınların ise yüzde 11 kadarının şiddet gördüğünü ortaya çıkartmıştır. Fakat daha geniş çaplı bir başka araştırmaya göre, Türkiye’de kadınların yaklaşık yüzde 42’si fiziksel ve cinsel şiddete, yaklaşık yüzde 44’ü ise ruhsal şiddete maruz kalmaktadır... Yine Trakya Üniversitesi ile ilgili metinde ifade edildiğine göre, 2010 yılında 400 kadar kadın “namus” cinayetlerinin kurbanı olmuşlardır... Bu satırları yazana göre ise, kadınlara yönelik şiddet eylemlerinin devlet istatistiklerine sokulmadığı böyle bir ülkede, “namus” cinayeti olarak adlandırılan pisliğin gerçek sayısının çok daha fazla olması gerekir...

 

Yine aynı metne göre en az her üç kadından birinin şiddete maruz kaldığı, ve 2010 yılı sonu verilerine göre nüfusu 73 milyonu aşmış olan Türkiye’de, Sosyal Hizmetler’e ait 19, valiliklere ait 12, ve belediyelere ait 4 olmak üzere sadece 35 kadın sığınma evi vardır. “Şiddet gören kadının kalabileceği sığınma evi yok” başlıklı, ve 3 Mart 2011 tarihli bir başka habere göre ise, sadece 46 ilde sığınma evi bulunmaktadır- evlerin sığınmacı alma kapasiteleri ise belirtilmemiştir. Kadınların yarıya yakınının şiddet gördüğü ve nüfusu 73 milyonu aşmış bir ülkedeki sığınma evlerinin sayıları ile ilgili acıklı gerçek, aynızamanda, Türkiye’de insana, kadına verilen değerin de ölçüsü olmaktadır. Daha doğrusu aynı gerçek, kadına verilmeyen değerin, derin bir ikiyüzlülükle ana olarak “kutsanan” kadına biçilen değersizliğin en açık göstergesiolmaktadır. Kadın-erkek yeni nesilleri yetiştirme işinde ana olarak birinci derecede rolü olan kadını bu ölçüde aşağılayan bir toplum, aslında kendi kendisini aşağılıyor, mahkum ediyor demektir...

 

Türkiye’de okur-yazar olmayan nüfusun yaklaşık yüzde 76’sını kadınlar oluşturmaktadır ve bu oran dört milyon kadar kadının okuma-yazma bilmediği anlamına gelmektedir. Sözkonusu okumamış, okutulmamış kadınlarından, kadınları aşağılayan ataerkil kültüründen, trafikte yılda on bin civarında canı acımasızca alabilen her cinsten anti-sosyal yaratığından, üç kuruş masraftan kaçınarak güvenliksiz kara işyerlerinde binlerce çalışanın yaşamını yitirmesine yolaçan patronlarından ve bunlara gözyuman devlet görevlilerine dek toplumu zehirli bir sarmaşık gibi sarmış sayısız kötülükten ciddi anlamda şikayetçi olmayan, ve tüm bunların üzerine örgütlü olarak yürümeyen bir toplumda demokrasiden sözedilemez. Yukarıda sıralanmış olanların ve olmayanların rahatça varolabildiği bir ülkede, toplumsal sorumsuzluğun ve denetimsizliğin varolduğu böyle bir ülkede, kısacası insanın yaşamının beş para etmediği böyle bir toplumda, değil “ileri demokrasi”den, demokrasinin “de”sinden bile sözetmek mümkün değildir. Böyle bir ülkenin “ileri demokrasi”ye sahip olduğundan, ancak en ahlasız politikacılar sözedebilirler...

 

Karar alma mekanizmalarındaki yeri yüzde 6, Meclis’te temsil oranı ise sadece yüzde 9 olan kadınların durumları, bölgeden bölgeye değişmektedir şüphesiz. Kadınların Türkiye içinde en kötü durumda oldukları coğrafya, ataerkil kültürün ve dini inançların en güçlü olduğu yer konumundaki Kürt bölgeleridir... Zaten hakkında devlet istatistikleri olmayan kadına yönelik şiddet olayı ile ilgili gerçekler, Kürt halkının yaşamakta olduğu yerlerde, örneğin Batman gibi illerde üst üste yaşanan ve basına yansıyan kadın intiharları ile kamuoyunun ilgi alanına girmeye başlamıştır. Örneğin, İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şubesi’nin “2010 yılı Kadınların Yaşam Haklarına Yönelik İhlaller Raporu”na göre, sözkonusu bölgede, 2010 yılı içinde 72 kadın “namus” cinayeti denen vahşetin kurbanı olurken, 113 kadın da intehar ederek yaşamını sonlandırmıştır. Anlaşılan, yaşam onlar için bir işkence haline gelmişti... Aynı raporda, kadınlara yönelik saldırılardaki artışa dikkat çekilmiştir. Bu satırları yazana göre, sözkonusu artış, mevcut siyasi iktidarın kadını aşağılayan, ataerkil kültürü sürekli ön plana çıkartan yaklaşımlarından ayrı düşünülemez... Yine aynı rapora göre, kadınlara yönelik şiddet eylemlerindeki artışa karşın, siyasi iktidar bu konuda herhangi hukuki bir düzenlemeye gitmemiştir. Bu da ayrıca kadına verilen “değerin” göstergelerinden birisidir...

 

“Bir şansım daha olsa kadın olmazdım!” başlıklı ve 3 Mart 2011 tarihli bir başka habere göre, eğitilmiş anketörler tarafından Diyarbakır’da, 16 yaş ve üzeri 802 kadına bazı sorular yöneltilmiştir. Yüz kadından 52’si, dünyaya yeniden gelme şansları olsa, kadın olmak istemediklerini ifade etmişlerdir. Birçok sonucu olan aynı ankete göre, evli her yüz kadından 51’i eşinden şiddet görmüştür, ve görmektedir. Bunların yüzde 10 kadarı sürekli şiddet altındadır. Küçük yaşta, 18 yaşın altında evlendirilmiş olan kadınların yaklaşık yüzde 59’u şiddete maruz kalmıştır. Görücü usulüyle evlenen kadınların yüzde 54’ü eşinden şiddet görmektedir. Resmi nikahı olmayan kadınların şiddet görme oranları daha yüksektir... Acıklı gerçekle ilgili oranlar uzayıp gitmektedir...

 

Türkiye’de herkes, karısını-kızını-kardeşini dövende, sövende, eline güç geçse en acımasız diktatör olabilecek kişi de, ağzını açtığı zaman, “demokrasi”den sözetmekte, “demokrasi” talebinde bulunmaktadır. Bu tip bireylerin oluşturdukları hot-zotcu, silahlı-külahlı örgütler de, tüm politik partiler de, herkes, sürekli “demokrasi”den dem vurmakta, herşeyi “demokrasi” için yapmakta olduklarını iddia etmektedir... Eskiden, “Ne hakla, otuzbeşe bakla” çağında, herşey “vatan için” yapılırdı; şimdi de “demokrasi için” yapılmaktadır... Yaşamın her alanında yalanın egemen olduğu, sağcı geçineninden “solcu” etiketlisine dek yalanın bataklığında kulaç atanların ön planda oldukları bir ülkede, “demokrasi”, ancak böyle olur, ya da daha doğrusu, olmaz, olamaz...

 

Bu yazı uzar gider... Öncelikle kadınların ve dolayısıyla tüm toplumun özgürlük mücadelesi, 8 Mart’tan 8 Mart’a yazılacak protesto metinleri ve yapılacak gösteriler ile yürüyebilecek kolay bir iş değildir. Binlerce yılda şekillenip beyin hücrelerine kazınmış ataerkil kültürü, özgürlüklerin düşmanı bu kültürü yıkabilmek, sözkonusu kölelik kültürünü besleyen emperyalist kapitalizm-feodal güçler- dini kurumlar işbirliğini ve militarizmi gerileterek yeni özgürlükçü insancıl bir kültürü dünyaya egemen kılabilmek, sağcı veya “solcu” rollerinde ruhlarını şeytana satmış sahtekarların, oynadıkları rollerden kolay yararlar umanların, yalanın ve ikiyüzlülüğün efendilerinin işleri değildir. Uzun erimli böyle bir mücadele, kâr ve kariyer tutkularından, hertürlü yalandan arınmış, herşeyi ile angaje olmuş, verlığını gerçekten adamış insanların kitlelerle kurabilecekleri bağlar ölçüsünde ilerleyebilecektir...

 

Diğer yandan, geleceği tüm netliği ile görebilmek pek olası gözükmese de, gelişen yeni teknolojiler, insan soyu için önemli birtakım tehlikeler içermekle, birtakım güçler tarafından insana karşı kullanılma tehlikeleri taşımakla birlikte, yine de hissedilen, sözkonusu ileri teknolojiler, kadınların özgürleşmeleri, dolayısıyla toplumun günümüze göre çok daha fazla özgürleşmesi için yepyeni önemli olanaklar taşıyacaklardır... Sorun, bu ileri teknolojilerin demokratik bir denetim altında olup olamayacaklarındadır...

 

Geleceğin hem kadınlar ve hem de erkekler için daha güzel olması dileğiyle

 

Yusuf Küpeli

 

7 Mart 2011

 

yusufk@telia.com

 

bağlantılı metinler

Yusuf Küpeli, Her türden sömürünün, baskının, iki-yüzlülüğün ve yalanın dünyasında uluslararası kadın günü üzerine kısa notlar

Yusuf  Küpeli, İlerlemekte olan postmodern faşizmin hedef tahtasında öncelikle kadınlar durmaktadır

Yusuf Küpeli, Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart’ı Selamlarken

Yusuf  Küpeli, Birilerinin "özgürlükler" adına savunmakta oldukları sıkmabaş modasının ve kara çarşafın tarihi kökleri ve toplumsal anlamı

Yusuf Küpeli, Türkiye’de demokrasinin kıstaslarından “sıkmabaş”a özgürlük gürültüsü ve TÜRKİYE'nin ORTADOĞU POLİTİKALARI ÜZERİNE NOTLAR

"Erkek Egemen Türkiye"

Kadınların 3'te 1'i şiddet görüyor

Yusuf Küpeli, Yalanın ve ikiyüzlülüğün kısgacında "insan hakları"

Basından:

Kadın cinayetleri ne kadar arttı?

Şiddet gören kadının kalabileceği sığınma evi yok

Kadınların 3'te 1'i şiddet görüyor

7 ayda 246 kadın cinayeti kadınları ayağa kaldırdı

DİYARBAKIR: 2010 yılında 72 kadın öldürüldü 113'ü intihar etti

Bir şansım daha olsa kadın olmazdım!

http://www.sinbad.nu/