Not: Aşağıdaki metnin dili 5 Aralık 2003 günü gözden geçirilmiş, paragraflar yeniden düzenlenmiş ve anlatım çok daha rahat anlaşılır hale getirilmiştir.
Çok daha kapsamlı bir bütünün ufak bir parçası olarak yazılmış olan aşağıdaki metin Ağustos 2003de tamamlanmıştır.
Şimdilik sadece metin içindeki kaynaklarla yetinilmiştir. Asıl uzun kaynak listesi bütünle birlikte basılacaktır.
Okunması dileğiyle. Y. Küpeli
|
Ekim Devrimine dek Gürcü halkının tarihi üzerine kısa notlar; altın post, Ksenefon, Gürcüler, Lazlar, Osetler, diğer halklar ve büyük güçler Yusuf Küpeli
Doğu Karadeniz kıyılarına ve Gürcistana Grek toplumunun ilgisi eski çağlarda başlamıştır. Grek mitolojisindeki altın post (tüyleri altından koyun postu) ile ilgili öykü Homerosun Odiseusu (İ. Ö. 800- 750 yılları) kadar eskidir ve aynı öykünün Odiseus ile serüven bağları vardır. Öyküye göre, Jason önderliğindeki 50 kahraman Argo gemisi ile doğu Karedenize, Şimdiki Gürcistan kıyılarına doğru maceralı zor bir keşif gezisine çıkarlar. Asıl amaçları, Ares korusunda uykusuz bir ejderha tarafından korunan Altın Postu elegeçirmektir...
Aynı yıllarda (İsadan Önce 800lü yıllarda), zengin Doğu Karadeniz kıyıları Grekler tarafından kolonileştirilmiş ve ticarete açılmıştır. Altın Postun peşindeki Argonaut, modern Gürcistanın güneybatısındaki ve Türkiye Cumhuriyetinin kuzeydoğu sınırındaki Colhise, Lazica kıyılarına veya Mingreliyaya gelmiştir. Buranın halkı, Gürcülerle yakın akraba olan ve İ. Ö. 500- 300lü yıllarda güneybatı Gürcistanda, Lazica veya Mingreliya kıyılarında Colchis (Kolkhida) Kırallığını kuran şimdiki Lazların dedeleridirler. Daha öncede belirtilmiş olduğu gibi Lazlar, Gürcü halkı gibi güney Kafkasya dili olan Kartveli dilinin bir türevini kullanmaktadırlar.
Aslında, Grek mitolojisi içindeki Altın Post öyküsünün gerçekle yakın bağı vardır. Çeşitli zenginliklere ve zengin topraklara sahip güney Kafkasya veya doğu Karadeniz kıyıları, koloniyalist Milet Greklerinin altın, köle, keten elbise, tarım ürünleri ve gemi inşaatında kullanılan kereste, yelken için keten, zift, balmumu vs. elde etme kaynağı ve saklanma yeri olmuştur. Bölgede (Karadenizin doğu ucunda) yeni bulunan ve bazılarının Asya kültürünün etkisi ile şekillenmiş oldukları iddia edilen İ. Ö. 2.000- 1.000li yıllara ait tümsek mezarlarda altın ve gümüş kaplar elegeçmiştir...
Batı Anadoludaki Milet veya onun içinde bir bölgenin (Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes vadileri) adı ile anılan Ionia Grekleri, Yunanistana İ. Ö. 3.000- 2.000 yıllarında kuzeyden göçedip Pelopones yarımadasının kuzeyine yerleşmiş olan ilk nesil Miken (Mycenae) greklerinden başkası değildir. Miken Grekleri, İ. Ö. 1250 yıllarında Akha Kıralı Agamemnonun önderliğinde 100 gemi ile gelerek Troyayı yakıp yıkmışlardır. Homerosun Illiadasında anlatılan bu savaştır. O yıllarda Akdeniz ve Egeye egemen Giritin müttefiği Truva (Troy, Troia), İ. Ö. 1300 yıllarında da büyük bir zelzele tarafından yıkılmıştır.
Birde, İ. Ö. 1.100- 900 yıllarında yine kuzeyden Pelopones yarımadasına göçeden ve aynı yıllarda halen yazı dilleri olmayan ikinci nesil barbar Dor Grekleri vardır. Bu Dor Greklerinin istilaları sonucu, Akha kırallığı yıkılmış ve ilk nesil Miken Grekleri İ. Ö. 1.000- 900lü yıllarda yoğunluklu olarak Egeyi geçip batı Anadoluya, Büyük ve Küçük Menderes Nehirleri civarlarına yerleşmişlerdir. Ionia adı ilk kez Batı Anadolu ile bağlantılı olarak kullanılmıştır. Yunanistandan, Pelopones yarımadasından göçeden bu Grekler, İ. Ö. 800- 700lü yıllarda Anadolunun tüm Karadeniz kıyılarını kolonileştirmişlerdir. Barbar anlamına aşağılama amacıyla kullanılan Yunan sözcüğü Greklere düşmanları Persler tarafından takılmış bir addır ve aşağılama içermesi nedeniyle ben aynı sözcüğü kullanmamaya çalışıyorum. Başka milletleri aşağılamıyan biri, kendi milletinin aşağılanmasına da gerçek anlamıyla direnebilir.
Tarihin babası Halikarnaslı Herodotusa (İ. Ö. 484- 430) özenen Ksenefon (İ. Ö. 431- 350den kısa süre önce), Anabasis Kyrou (Yukarı Ülke Yürüyüşü) adlı yaşam deneyiminin en zengin yıllarını yansıtan kitabında, Karduklardan, Ermenilerden ve şimdiki Giresun, Trabzon vs. gibi Türkiye Cumhuriyeti illerini içine alan doğu Karadeniz kıyılarından sözetmektedir. Ksenefon (Xenophon) ve beraberindeki 10 bin paralı Grek askeri, İ. Ö. 401 yılında Pers Prensi Kiruş (Cyrus) tarafından taht kavgasında kullanılmak amacıyla kiralanmışlardır ama, Kiruş İ. Ö. 400 yılında Babil yakınlarındaki Cunaxa savaşında ölmüştür. Paralı Grek askerleri işlerini yapamadan geri dönmek zorunda kalmışlardır...
Askerler, Anadolunun (Anatolia; grekçe, güneşin doğduğu ülke anlamına) güneyinden geçen geldikleri yoldan değil, kuzeye doğru yürüyerek Karadeniz kıyılarından anayurtlarına, Yunanistana dönmeyi planlamışlardır. Bu amaçla Ksenefon ve beraberindeki 10 bin paralı asker, Mezopotamyadan (nehirler arası, Dicle ve Frat arası) kuzeye yönelmişler, şimdi Kürt toplumunun yaşadığı dağlık coğrafyadan, ardından Ermenilerin yaşadıkları bölgeden geçerek Karadeniz kıyılarına ulaşmışlardır. Böylece yaklaşık 1.500 kilometre yolalmışlardır.
On Binlerin Dönüşünde Ksenefon, yol boyunca yaşadıkları tüm serüvenleri ve karşılaştıkları değişik halkları anlatır... Karadeniz kıyıları çoktan Ionia Grekleri tarafından kolonileştirilmiştir ama, buralarda çok farklı değişik halk gurupları yaşamaktadır aynızamanda. Sözkonusu halklardan birinin Ksenefon tarafından tarifedilen dansları günümüzün doğu Karadeniz horonunu yakından çağrıştırmaktadır. Ksenefonun anlattıkları arasında konumuz açısından burada önemli olanı, şimdi Kürt toplumunun yaşadığı bölgeden geçerlerken, Karduk olarak adlandırılan ve kendilerine uzaktan boyları büyüklüğünde yaylarla ok atıp kaçan bir halktan sözetmesidir...
Bazı kişiler, sadece adın benzerliğine dayanarak ve başka herhangi somut bir veri ortaya koyamadan bu Kardukların Kürtlerin ataları oldukları spekülasyonunu yapmaktadırlar. Buna karşın, Kürt adının Kyrti ve Mard adlı iki Med aşiretinin adlarının birlikte söylenmelerinden türediği bellidir. Bu bağlamda, Rus dil bilimcisi Profösör Nikolay J. Mar (1865- 1934), Ksenefonun sözettiği Kardukların şimdiki Gürcülerin veya eski bir aşiret adları ile Kartveli toplumunun ataları olduklarını ve Gürcülerin o yıllarda daha güneyde yaşarlarken sonradan şimdiki topraklarına göçettiklerini iddia etmektedir (bak: Y. Küpeli, Zaman Tünelinde Kürtlerle Bir Yolculuk, www.sinbad.nu/ ; http://www.sinbad.nu/kurt.htm ; http://www.sinbad.nu/Kurt 6.htm ; http://www.immi.se/alfa/k.htm ). Profösör Mar, bu iddiasını dil araştırmalarına dayandırmaktadır ve ayrıca Encyclopedia Britanicanın açıklamasına göre, günümüzde Gürcü toplumunun üçte ikisi kendilerini Kartveli olarak adlandırmaktadır. Gürcistan Cumhuriyetinin kendi dillerindeki resmi adı ise, Sakartvelo veya Sakartvelos Respublikadır. Görüldüğü gibi, Ksenefonun anlatımında geçen Karduk sözcüğü ile Kartveli sözcüğü arasında da bir yakınlık vardır.
Gürcistanın tarihi 2.500 yıl geriye uzanmaktadır ve Gürcüce halen yaşayan en eski diller arasındadır. Kartpostal güzelliğinde renkli bir vadiye yerleşmiş ve Mtkvari nehri tarafından bölünen ülkenin başkenti Tiflis ise, aynı kaynağa göre, 1.500 yaşındadır. İ. Ö. İlk bin yıla ait Asuri anallerinde (Kronika, günce) ilk Gürcü aşiretleri ile ilgili bilgilere rastlandığı iddia edilmektedir. Aynı yıllarda iki temel Gürcü aşiretler birliği şekillenmiştir. Güneybatı Gürcistanda Diakhi (Taokhi, Diauhi, Diaeni, Tao) ve Karadenizin doğu ucunda (şimdiki Türkiye- Gürcistan sınırının olduğu kıyılar) Kulkha (Qolha, Colchis) birliği çok daha geniş bir araziye yayılmıştır. Bu sonuncular yukarıda özetlenen Grek mitolojisinin Altın Post öyküsü ile bağlantılı olanlardır. Bölge, İ. Ö. 700lü yıllarda kuzeyden gelen Hint- Avrupai savaşçı Kimmerler tarafından istila edilmiştir. Aynı yüzyıllarda yukarıda anılan aşiretler birliği parçalanıp dağılmıştır.
Yukarıda anılan dönemlerdeki başlıca Gürcü aşiretleri, Kartlar, Megreller, Chanlar ve Svanlar olarak bilinmektedir (http://members.tripod.com/ggdavid/georgia/history.htm). Sözkonusu dönemle ilgili ayrıntılı bilgi veren bir araştırma okumamış veya henüz böyle birşeye rastlamamış olmakla birlikte, kişisel spekülasyonuma göre, Kimmerlerin baskıları ile bazı Gürcü aşiretleri, Kartlar vs. daha güneye, şimdi Kürtlerin yaşamakta oldukları coğrafyaya inmiş ve sözkonus baskı kalkınca tekrar geri dönmüş olabilirler. Belkide Ksenefon, İ. Ö. 400de bu güneye inmiş Gürcü aşireti Kartlar ile karşılaşmıştır ve dil bilimcisi Profösör Marın iddiası da muhtemelen gerçeğe uygundur.
Aynı coğrafyada, artık Kimmer baskısının kalkmış olduğu dönemde ve vaktiyle bölgeyi kolonileştirmiş olan güneydeki güçlü militarist Asuri İmparatorluğunun çoktan yıkılmış olduğu (İ. Ö. 612) yıllarda veya İ. Ö. 500- 300lü yüzyıllarda devlet örgütlenmesi düzeyinde iki ayrı Gürcü aşiretler konfederasyonu şekillenmiştir. Bu iki Gürcü aşiretler konfederasyonunun şekillenmiş olduğu yüzyıllar, bölgede kurulmuş olan konfederatif Med devletinin (İ. Ö. 614- 550) tarihten yeni silinmiş olduğu bir döneme ve yerine Pers Akhemenid (Achaemenid) sülalesinin (İ. Ö. 529- 332) iktidarının başladığı, olgunlaştığı ve Makedonyalı Büyük İskender tarafından yıkıldığı sürece tesadüf etmektedir. Diğer yandan, yukarıda da sözedilmiş olan ve kendi gümüş paraları ile de tanınan Lazica kıyılarında (coğrafi adıyla İberya) Batum civarındaki Kulkha (Colchian) Kırallığı veya Egrisi Kırallığı kurulmuştur. Sözkonusu kırallık, Gürcilerin yakın akrabaları olan Lazlara aittir.
Kuzey Anadoluda 300lü yılların sonunda kurulan ve başkenti Amasya olan Pontus Kırallığı, Büyük Mithradatesin (VI. Mithridates, İ. Ö. 120- 63) yönetimi yıllarında tüm yönlere doğru büyümüştür ve Kulkha (Colchian) Kırallığıda aynı dönemde Pontus eğemenliği altına girmiştir... Mithridates adı, Mithra dininden, güneşi sembolize eden yaratıcı Mithradan gelmektedir. Mithra, süt beyazı bir kısrağın üzerinde güneş ışınlarıyla yeryüzüne iniyor biçiminde tasvir edilmektedir.
Sonuçta, uzun bir direnişin ardından Mithridatesin Roma İmparatorluğu karşısında yenik düşüp intehar etmesi ve güçlü Pontus devletinin yıkılması ile, tüm Karadeniz kıyıları ve dolayısıyla Kulkha Kırallığı bir Roma bölgesi haline gelmiştir. Roma İmparatorluğunun güney Kafkaslarda, Kartli (şimdiki Ermenistanın hemen kuzeyi) içinde ard arda askeri kampanyaları uzun süre devametmiştir. İsadan Sonra 100lü yılların ilk yarısında yeniden güçlü bir Kartli devleti şekillenmiştir.
Roma İmparatorluğu, Gürcülerin dedelerinin şekillendirdiği Kartli devletinin sınırlarını resmen tanımak zorunda kalmıştır... Büyük İskenderin generallerinden Seleucus tarafından kurulmuş olan Seleucid İmparatorluğunun İran üzerindeki egemenliğini yıkarak tekrar İrani bir devleti dirilten -Kuzeydoğu İrandan gelme- savaşçı süvari Partlar (İ. Ö. 247- İ. S. 224), bölgede Roma İmparatorluğu ile sürekli savaşmışlar ve bu gücün egemenliğini dengelemişlerdir. Sözkonusu iki büyük gücün arasında kalmış olan -şimdiki Gürcülerin dedeleri- muhtemelen bu uzun süreli çatışmadan yararlanarak Roma İmparatorluğudan relatif bağımsız olabilmişlerdir. Kartli devleti, sözkonusu Part- Roma savaşlarına Roma İmparatorluğunun safında katılmıştır.
Şimdiki Gürcistanın güneydoğusundaki Kartli ve aynızamanda Batı Gürcistan 330 yılında Hıristiyanlığı resmi din olarak kabuletmiştir... Aslında Hıristiyanlığı resmi din olarak dünyada ilk kez 301 yılında Ermeni Kırallığı kabulenmiştir ve ardından 313de Roma İmparatorluğu bu dine özgürlük tanımıştır. Sözkonusu İmparatorluk 324de resmen Doğu ve Batı Roma olarak bölünmüştür. Daha sonra ardından, toplumsal ilişki biçimleri ve düşünce yapıları uzun süreçler içinde farklı şekillenmiş bu iki farklı dünyanın, Doğu ve Batının temel felsefeleri ile bağlantılı olarak Hıristiyan dinide bölünmüştür...
İrani Part İmparatorluğu ile Roma İmparatorluğu arasındaki sürekli savaşlar, Partları devirerek Pers Achaemenid Sülalesinin mirascısı konumunda iktidara oturan Sasani Hanedanı arasında da sürmüştür. Bölgede heriki büyük gücüde yıpratan savaş, Sasani İmparatorluğu (224- 651) ile Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans, 324- 1453) arasında da kesintisiz olarak iki yüzyılı aşkın süre sürmüştür... Sasani adı, Sasani İmparatorluğunun kurucus I. Ardashirin dedesi olduğu kabuledilen ve Part İmparatorluğu içindeki Pers bölgesinde vasal/ köle bir Prens iken ayaklanan Sasandan gelmektedir.
Zoroastrianismi resmi din haline getiren Sasani İmparatorluğu, 400lü yılların sonuda coğrafi olarak Iberiya adıyla da anılan Lazica veya Mingrelya kıyılarını ve Kartli Kırallığını elegeçirmiştir. Sasani İmparatorluğunu 531- 579 yıllarında yönetmiş olan Khosrov Nushirvan (Ölümsüz Ruh Khosrov), önemli reformlar yapmış ve Asyada yeni bir güç olarak doğmaya başlayan Türkler ile de birleşerek Kaskaslarda, Hazarın batısında ve doğusunda hakimiyet kurmuştur. Khusrov tüm Gürcü monarşilerini, prensliklerini yoketmiştir... Bölgeyi 600lü yılların ortasında Müslüman Araplar istila edinceye dek Gürcüler, asıl olarak İrandaki Sasani İmparatorluğunun ve daha az bir bölümüde Doğu Roma İmparatorluğunun vasalı/ bağımlısı olarak yaşamışlardır.
Arap orduları 654 yılında Tiflisi elegeçirmişler ve burada bir Arap emirliği oluşturmuşlardır. Buna karşın Araplar, batı Gürcistanı, günümüzde Abaza toplumunun yaşadığı bölgeyi ve buna yakın coğrafyayı zaptedememişlerdir. Batı Gürcistandaki Megrel ve Svan aşiretlerine ve Abazalara dayanarak Bizansa başkaldıran Leonun önderliğinde 700lü yıllarda merkezi Kutaisi olan birleşik Lazica (Egrisi)- Abaza Kırallığı kurulmuştur. Arap egemenliğine karşı başkaldırı sürmüş ve 900lü yılların ikinci yarısında Arapların düşmanı olan Bizansında yardımı ile III. David, Gürcü topraklarının önemli kısmını kurtarmıştır. Yerine geçen evlatlığı III. Bagrat (975- 1014), tüm doğu ve batı prensliklerini birleştirmiştir. Tiflisi de elegeçiren III. Bagrat, Abazaların, Kartvelilerin (Kartli, doğu Gürcistan ve şimdiki Gürcülerin asıl dedelerinin yurdu), Herslerin ve Kaksların (Kakheti, Kartlinin daha doğusu, Gürcistanın en doğusunda Azerbeycanın içine bir koy gibi giren bölgenin adı) Kıralı ünvanıyla tarihte ilk kez birleşik bir Gürcü devleti şekillendirmiştir. Selçuklu İmparatorluğunun (Türklerin) 1072de bölgeye girmelerine dek, Gürcistan Kafkasların en büyük gücü konumunda olmuştur.
Türkler, batıdaki küçük bir bölüm dışında 1080 yılında tüm Gürcistanı elegeçirmişlerdir. David (Kurucu David, 1089- 1125), Selçuklu egemenliğine karşı direniş başlatmıştır. Bu kişinin Türk yöneyimine karşı sürdürdüğü savaş Haçlı Seferlerinin (1095- 1291) başlamış olduğu döneme rastlamış olması nedeniyle büyükölçüde başarılı olmuştur- aynı kişi Haçlı seferlerine de katılmak istemiştir. Davidin saldırıları başarılı olmuştur; çünkü, Haçlı orduları ile savaşmak zorunda kalan Türkler güney Kafkasyadaki asıl güçlerini geri çekmişlerdir.
Kraliçe Tamara (1184- 1213) yönetimi döneminde Gürcistan, şimdiki Soçhi dolaylarından Hazar kıyılarına, Azerbeycana, Çeçenistana, Ermenistana, Erzuruma dek uzanan bir Trans- Kafkasya (Kafkasya boyu) İmparatorluk haline gelmiştir ve Trabzon bile bu devlete bağlanmıştır... (1) Kraliçe Tamaranın Gürcistanı bir Kafkasya boyu devlet haline getirdiği yıllarda Türkler ve Araplar Haçlı orduları ile savaşmaktaydılar.
Tüm Kafkaslar ve dolayısıyla Gürcistan 1220de Moğol istilasına uğramıştır. Timurlenk 1386- 1403 yıllarında üst üste Kafkaslara cezalandırma seferleri düzenlemiş ve ticaret yollarını güvenlik altına almıştır. Timur güçleri Gürcistanı 1386- 94 yıllarında bütünüyle zaptetmiş ve bu ülkeye çok ağır bir darbe vurmuştur. Birleşik Gürcistanın son kıralı I. Aleksandır (1412- 43) olmuştur ve bu kişinin oğulları döneminde ülke birbirleri ile savaşan prensliklere bölünmüştür.
Değişik kaynaklardaki ortak bilgiye göre, İstanbulun 1453 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından zaptedilmesi, Gürcistanı Batının Hıristiyan dünyasından tamamen kopartmıştır. Sünni inanaçlara (Hanefi) sahip Osmanlı yönetimi, 1510 yılında Gürcistanın bir bölümününü, güneybatı Gürcistanda Batumun daha kuzeyinde bulunan toprakları, Imereti (şimdiki Gürcistanın tam ortası) ve başkent Kutaisiyi elegeçirmiştir. Ülkenin diğer bölümlerini, güneydoğu Gürcistandaki Kartliyi ise kısa bir süre sonra İrandaki Türk yönetimi, Şia inancındaki Şah İsmailin Safavi devleti zaptetmiştir. Aynı yüzyılın ortasında, 1555de, batı Gürcistana Osmanlı İmparatorluğu, ülkenin doğu parçasına ise İran Safavi Devleti yerleşmiştir. Tüm 1500lü ve 1600lü yıllar boyunca Kafkaslar ve Gürcistan Osmanlı ile İran Safavi devleti arasında savaş alanı olmuştur. Rus birliğini kuran Korkunç İvan (Ivan Grozny, 1530- 1584), Hıristiyan Gürcistana ilgi göstermiştir ama, gücü Osmanlı ve Safavi hanedanlarını durdurmaya yetmemiştir.
Osmanlı güçleri 1578 yılında Tiflis ve Tüm Kafkaslarda boy göstermiştir. Reformcu İran Safavi Şahı I. Abbasın (Büyük Abbas, iktidar yılları 1587- 1609) güçleri, kısa süre içinde Osmanlıyı bu yeni zaptetmiş olduğu bölgelerden çıkartmıştır. Gürcistan, 1658 yılından 1723e dek Tifliste oturan ve Safavi Şahına bağımlı olan birçeşit vasal/ köle Kırallar tarafından yönetilmiştir. Bazı ayaklanmaların gerçekleştiği bu dönem içinde Gürcistan, Şah Büyük Abbas tarafından korunmuş ve asker kaynağı olarak kullanılmıştır. Şah İsmail ile birlikte Safavi İmparatorluğunun temelini atmış olan ve uzun yüzyıllar devletin temel askeri gücü olan 7 Türkmen aşiretinin gücünü kırma ve yönetimi merkezileştirme amacıyla Şah Büyük Abbas, Yeniçeri benzeri bir İran saray ordusu oluşturmuştur. Doğrudan doğruya Şaha bağlı bu gücün asker kaynağı Gürcistan ve Ermenistan olmuştur. Bunun yanında aynı yıllarda Gürcistanda, Kartlide sınırlı bir İslamlaşma gerçekleşmiştir...
Osmanlı İmparatorluğu, 1700lü yılların başında Gürcistanın tümünde hakimiyet kurmuştur. Safavi Hanedanının 1722de İranda yıkılması ile birlikte, Osmanlı güçleri Gürcistanı yeniden işgal etmişler ve 1723 yılında güneydoğu Gürcistandaki Kartliye girmişlerdir. Gürcü Kıralı VI. Vakhtangın (1703- 24) Ruslarla, Çar Büyük Petro (I. Peter, yönetimi 1682- 1721) ile birleşme çabası sonuç vermemiştir... İranda iktidarda olan Nadir Şah, aynı yüzyılın ortasında Osmanlıyı Gürcistanın orta batısından çıkartmış ve Kartlide yeniden İrana bağımlı bir yönetim oluşturmuştur.
Purutta imhadan kurtulan Büyük Petro, dokuz yıl sonra Kafkaslara girmiş ve 1722de Dağistanda geçitleri tutan stratejik konumdaki Derbenti ve 1723de daha güneydeki Bakuyu elegeçirmiştir... Kafkasların kapısı konumundaki Derbette (dar kapı, demir kapı), dağlar denize yaklaşmaktadırlar ve buraya hakim olunduktan sonra güneye ve batıya doğru ilerlemek kolaylaşmaktadır. Ve Büyük Petronun bu başarısı ile birlikte ileride Gürcistanı da içine alacak Rus Çarlığı hakimiyetinin ilk adımları atılmıştır. (2)
Daha öncede belirtilmiş olduğu gibi 1770li yıllarda Rus orduları Kafkaslarda aktifleşmişlerdir... Artık 1762 yılından beri Rusya tahtında Alman (Purusya) asıllı Kraliçe Büyük Katarina (II. Katerina, 1762- 96) oturmaktaydı. Katerina, küçük bir saray darbesi ile akli dengesi pek yerinde olmayan kocası III. Peterin tahtına oturtulmuştu ve Rusya Büyük Petrodan beri ilk kez değişik enerjik bir politika izlemeye başlamıştı. (3) Rus Donanması, 1770 yılında Çeşmede Osmanlı donanması karşısında büyük başarı kazanmıştı ama, Rusya Osmanlıyı Kafkaslardan atamamıştı...
Büyük Katerina ile Gürcü yönetimi arasında 1783 yılında bir anlaşma imzalanmıştı. Buna göre Rusya, Gürcistanın koruyucusu olmuştu. Katerinanın iktidar yıllarında orta Kafkasyadaki Osetyayı da içine alan Gürcistanın ortasında ve batısındaki Imereti devletinin Kıralı I. Solomon (1752- 84), Osmanlı yönetimini kendi sınırları dışına çıkartmayı başarabilmişti. Kısacası artık, Gürcistan ve tüm Kafkaslar sadece Osmanlı ve İran arasında bir rekabet alanı olmaktan çıkmış, aynı rekabete önemli bir üçüncü büyük güç olarak Çarlık Rusyasıda katılmıştı.
İrandan çekinen Gürcü Kıralı XII. Giorgi, Büyük Katerina ile yapılan koruyuculuk anlaşması gereği Rus Çarı I. Paule doğudaki Kartli ve Kakhetiyi vermeyi, Rus yönetimi altına girmeyi teklif etmiştir. Fakat her iki hükümdarında ölümleri bu teklifin yaşama geçmesini engellemiştir. Buna karşın, Rus Çarı I. Alexander sözkonusu öneriye uygun olarak 1801 yılında doğu Gürcistandaki Kartli ve Kakhetiyi Rusyaya katmıştır. Bölgeye tayinedilen Rus askeri valisi, tüm Gürcü kıraliyet ailesi mensuplarını ülkeden sürmüştür. Böylece Gürcü monarşisi birdaha dirilmemek üzere yokolmuştur.
Rus ordularının Gürcistanın Kartli ve Kakheti bölgelerine yerleşmelerinin ardından, Osmanlının denetimindeki orta ve batı Gürcistan Kırallığı İmereti, 1810 yılında Rusyanın eline geçmiştir. Rusya, 1829- 64 arasında sırasıyla Gurilya (Şimdiki Acara Otonom Cumhuriyetinin, Batumun kuzeyi), Migrelya (doğu Karadeniz kıyıları, Lazların ülkesi), Svanet (kuzeybatı Gürcistan, Abazaistanın doğu sınırında) ve Abazaistanı (Gürcistanın en batısı) Osmanlıdan kopartmıştır. Rusyaya karşı 1877- 78 savaşını yitiren ve Balkanların çok büyük kısmından çekilmek zorunda kalan Osmanlı İmparatorluğu, Kafkaslarda da Kars, Batum ve Ardahanı, şimdiki Gürcistana bağlı Acara (Ajaria) Otonom Cumhuriyetinin olduğu toprakları Çarlık Rusyasına bırakmıştır. Uzun bir sürecin ardından Batum ile birlikte güneybatı Gürcistan bu şekilde Osmanlı yönetiminin elinden çıkmıştır.
Orta Kafkaslarda -bir bölümü şimdiki Gürcistanın içinde- yaşamakta olan iki büyük aşiretler topluluğu, Osetler ve Lezginler sırası ile 1802 ve 1803 yıllarında Rus çarlığına bağlanma istemlerini bildirmişlerdir. Toplam nüfusları günümüzde ancak 700 bine ulaşan Osetlerin yaklaşık yarısı şimdiki Gürcistanın kuzey sınırlarının içinde, tam ortada yeralan Güney Osetyada yaşamaktadırlar ve halen asıl olarak Rusya Federasyonu ile ortak davranmakta, merkezi Gürcü yönetimine başkaldırmaktadırlar. Güney Osetyanın tam kuzeyinde yeralan ve aynızamanda Vladikafkaz Cumhuriyeti olarakta anılan Kuzey Osetya ise Rusya Federasyonuna bağlı bir cumhuriyettir. (4)
Büyük güç merkezlerinin otasında kalmış ve sürekli değik büyük devletlerin veya imparatorlukların istilalarına uğramış istikrarsız küçük Gürcistanda, 1800lü yıllar biterken, Prens İlya Şvardnadzenin önderliğinde milliyetçi bir hareket ve diğer yandan Giorgi Tseretelinin önderliğinde liberal eğilimli bir örgütlenme doğmuştur. Bir yeraltı partisi olarak komünistler 1890lı yılların ortasından itibaren, hatta 1893te tüm Kafkasya boyunca örgütlenmeye başlamışlardır. Kafkaslarda ve asıl olarak Gürcistanda, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisinin Menşevik (azınlık) kanadının hakimiyeti gözükmüştür. Ve Tüm Rusyayı kaplayan 1903 grevleri, Baku, Tiflis ve Batumu derinden sarstığı kadar, Ukrayna kentleri olan Odessa, Kievi ve Yaketerinoslavı da aynı ölçüde etkilemiştir.
(1) Şimdi Rusya Federasyonu sınırları içinde olan Karadeniz kıyısındaki subtropikal iklime sahip Soçhi, Stalin döneminde kanallar açılıp kurutularak sıtmalı bir bataklıktan çay, muz ve turunçgillerin yetiştiği bir tatil cennetine dönüştürülmüştür. Büyük Sovyet yazarı Konstantin Paustovsky, bu süreci, doğa ile birlikte değişen toplumsal yapıyı orjinal adı Kolkhida (1934) olan ve türkçeye de çevrilen romanında şiirsel bir üslupla anlatır...
Kraliçe Tamaranın dışında Kafkaslarda bir başka ünlü ve güçlü kraliçe daha vardır. İ. Ö. 500lü yıllarda Pers Akhaemenid sülalesine karşı savaşmış olan göçebe Massagetai (Massagets, Mazkits) Kraliçesi Tomris, toplumsal köken olarak Tamaradan çok farklı ve daha güçlüdür. Tarihin babası Heredotosun anlattımıyla Tomris, İ. Ö. 530 yılında güney Kafkaslarda, Urmiye Gölünün kuzeyinde, şimdiki Azerbeycanda, Akhaemenid İmparatorluğunun (Pers İmparatorluğu) kurucusu mağrur II. Kiruşu (Cyrus II) yenmiş ve öldürmüştür.
Kuzey Kafkasya ve Hazarın doğusunda yaşayan göçebe Massageatiler, kendileri gibi olan ve İ. Ö. ilk bin yıl içinde batıdan doğuya doğru tüm Karadenizin kuzeyine, Kafkaslara, Hazarın kuzeyine ve doğu yakasına ve Altaylara yayılmış değişik milletlerden göçebe İskit (Saka) aşiretlerinin, bunlarla yakın akraba Kimmer aşiretlerinin ve toplumsal gelişmişlik düzeyi ve buna bağlı kültürleri ile birbirlerine benzeyen farklı kökenli diğer göçebe halkların oluşturdukları konfederasyonunun bir uzantısıdırlar- aynı konfederasyonun içinde Türk aşiretlerininde olduğu anlaşılmaktadır. Büyük Sovyet Ansiklopedisinin ve Akademisyen Z. I. Iampolskiinin açıklamalarına dayanarak yazılmış olduğu iddia edilen Caucasian Albania: the history of North Azerbaijan from 400 B. C. And the role of Artsakh (Karabağ) başlıklı makaleye göre, Tomris ve milleti Massageatiler Türktürler ama, içindeki bilgiler diğer birçok kaynakla ortak olan imzasız bu makale iddiasına herhangi bir kanıt göstermemektedir... Kişi olarak Tomrisin Türk olmasına bir itirazım yok ve şüphesiz herzaman göçebeleri medenilerden, kentlilerden çok daha fazla sevdim. Buna karşın, birilerine Türk, Slav, Germen vs. diyebilmek için inandırıcı kanıtlar göstermek gerektiğini sanıyorum. Ayrıca, tüm ırkçı ve hatta milliyetçi görüşlerin iddialarının tersine, Hint- Avrupai bir dil veya Türkçenin de içinde olduğu Altay dillerinden birini veya buna Akraba Ural dillerinden birini, hangisini konuşursa konuşsunlar, insan soyunun çocukluğu olan göçebeler, kültürleriyle, davranışlarıyla, dürüstlük ve cesaretleriyle birbirlerine benzemektedirler ve kendilerine sahip çıkarak üstünlük taslamaya çalışan çağdaş ırkçılara zerre kadar yakınlıkları yoktur. Kısacası, ne Hint- Avrupai bir İskitle çağdaş kentli bir İranlı birbirine benzer ve ne de bir Hun atlısı ile günümüzün kentli bir Türkü arasında herhangi bir yakınlık bulunabilir. Kısacası, Massageatilerin Türk olduklarını kabuletsek bile, onlar tamamen farklı toplumsal bir katagoride olan, günümüzün Türklerine hiç benzemeyen insanlardır.
Politik bir deha olduğu kabuledilen ve İ. Ö. 522de entrika ve Sekizler Darbesi ile Akhaemenid (Pers) İmparatorluğunun tahtına oturmuş olan I. Darius (Büyük Darius), Heredetosa göre akıllı amcası Artabanosun öğüdünü dinlemeyerek İ. Ö. 519 yılında aynı halka, İskitlere bir ders verme seferine kalkışmıştır ama, geride ağırlıklarını, hasta zayıf askerlerini ve anırtıları ile İskit atlarını ürküten eşeklerini bırakarak ancak kaçabilmiştir. Dariusun dev ve ağır hareket eden ordusunu, askerleri yorulup aç kalıncaya dek peşlerinde dört döndürmüş olan, bir gözüküp bir kaybolan gölge süvariler, İskitler, Iyonya Greklerinin (Batı Anadolu Grekleri) yalanları nedeniyle son anda Dariusu ordusu ile birlikte toptan yoketme fırsatını kaçırmışlardır. Heredotosun tanıklığına göre, batı Anadoluda Dariusun iktidar şemsiyesinin altında yaşıyan küçük vasal (köle) Iyonyalı Grek hükümdarları, konumlarını koruyabilme kaygusuyla İskitleri aldatarak Pers ordusunun Istros (Tuna) Nehri üzerinden kaçışına yardımcı olmuşlardır. Akıllı Amcası Artabanosun öğüdünü dinlememiş olan mağrur Darius ancak böyle kurtulabilmiştir. - Y. Küpeli
(2) Rusyayı modernleştiren, Kilisenin ve büyük toprak sahiplerinin gücünü kırarak ülkesinin atılım yapmasını sağlayan Büyük Petro veya Türklerin Deli Petrosu, 1700lü yılların başında Baltıkta Batıya açılan bir kapı/ Liman elde etme peşine düşmüştür. Batının Rusyadan ileri olduğunu görmüş olan Petro, Batının bilim ve teknolojisini Rusyaya taşımak ve ticareti geliştirmek amacıyla bunu istemiştir.
Baltık kıyıları ve şu sırada Rusyanın parçası olan daha içerideki birçok toprak o yıllarda İsveç devletinin sınırlarına dahildiler. Yine o yıllarda İsveç toprağı olan Fin Körfezinde Neva nehrinin döküldüğü yere Petro, 1703 yılında ilk küçük evi/ kulübeyi yerleştirerek ileride St. Petersburg adını alacak olan kentin temelini atmıştır... Böylece Petro, İsveç Kıralı XII. Karlı savaşa kışkırtmıştır. Moskovaya dek yürüme düşleriyle saldırıya geçen XII. Karl, 1708 yılında Moldova yakınlarındaki Poltovada Rus ordusuna yenilmiş ve Osmanlı İmparatorluğuna sığınmak zorunda kalmıştır. Şimdi Moldovya sınırları içinde olan Benderde dört yıl kadar kalan ve bu nedenle Türkler tarafından devletin kayıtlı malzemesi anlamına demirbaş olarak adlandırılan XII. Karl, bu süre içinde Türkleri ve Kazakları Ruslara karşı sürekli kışkırtmıştır.
Türkleri bölgeden sürme amacıyla ordusu ile 1711 yazında Beserabya üzerine yürüyen Büyük Petro, Kuzeyden gelerek Karadenize yakın bir yerde Tuna Nehri ile birleşen Moldova- Romanya sınırındaki Prut Nehri kıyısında Baltacı Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından çembere alınmıştır. Baltacı Mehmmet Paşa, kellesine malolacak bir kararla anlaşılmaz biçimde Rus ordusunu serbest bıraktığı zaman, bazı tarihçilere göre, Osmanlı ordusu ile savaş alanında olan XII. Karl çılgına dönmüştür. - Y. Küpeli
(3) Büyük Katerinaının iktidarı yıllarında ve şüphesiz Kafkasya coğrafyasının tamamen dışında, uzun süren savaşlardan, yükselen vergilerden ve iç işlerinde bağımsızlıklarını yitirmekten şikayetçi Kazaklar (Kuzey Don Kazakları), kendilerine ve bozkırın komşu diğer süvari halklara bozkırda bir çakal gibi özgürlük vadeden -devrik III. Peter rolündeki- Pugaçovun önderliğinde 1773- 75 yıllarında ayaklanmışlardır. Sadece bazı stratejik hataları, doğrudan Moskova üzerine yürümemeleri ve iktidara toparlanabilme zamanı sağlamaları nedeniyle yenilmişlerdir...
Ulusal Rus edebiyatının kurucusu büyük şair ve düz yazı ustası Puşkin (1779- 1837), Yüzbaşının Kızı adlı kısa romanında ve yarım kalmış olan Dubrovsky adlı bir diğer daha kapsamlı romanında sözkonusu ayaklanmadan derin sempati ile sözeder. Dubrovsky, aynen Türkiyede olanı çağrıştıran kokuşmuş Rus bürokrasisine tepkisi, rüşvetle ve torpille işleyen devlet çarkına karşı tiksintisi ve tüm haksızlıklara karşı ruhundaki derin isyan duygusu ile Pugaçovun saflarına katılan bir Rus aristokratıdır...
Güney Don ve Volga yöresi Kazaklarıda 1630- 1671 yıllarında, Pugaçovdan tam bir yüzyıl önce Stepan (Stenka) Razin önderliğinde ayaklanmışlardır... Ve sadece Osmanlının değil, yeni büyük rakibi Rusyanın iç işleride kısa aralıklarla sürekli bozuk olmuştur; ülke, arada geriye gidişlerle ve daha sonra ileriye sıçramalarla, büyük gelgitlerle yolunu bulmaya çalışmıştır.
Tüm benzerliklere karşın Osmanlının, -toplumun ilerletici dinamiklerini alabildiğine frenleyen- çok daha merkezi, güçlü ve köklü feodal bir yapıya sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ve zaten aynı nedenle Rus aydınlanması Osmanlıda olandan yaklaşık bir yüz yıl önce, Napolyon istilasının hemen ardından ve daha ileri düzeyde başlamıştır. Rus ulusal edebiyatı bile yine Türkiyedeki Türk ulusal edebiyatından bir yüzyıl önce ve çok daha ileri bir düzeyde doğmuştur. Rusyanın halen Türkiyeye göre çok ileri düzeyde olan bilimsel- teknolojik gelişmişlik düzeyi bunun en somut kanıtlarından biridir.- Y. Küpeli
(4) II. Dünya Savaşının başlangıcında -güneyi ve kuzeyi ile- toplam nüfusu 340 bin olan Ossetya halkı, savaşa 89 900 asker ve subayla katılmıştı. Bunlardan 46 bini savaş sırasında canlarını yitirecekti. Savaşa katılanların 34 bin tanesi, yani savaşta sağ kalanların dörtte üçünden biraz fazlası, en yüksek derecede Sovyet onuru anlamına gelen Sovyetler Birliği Kahramanı madalyası ve ünvanıyla onurlandırılacaktı. Yine kendi verdikleri bilgilere göre, 50yi aşkın Ossetyalı, General ve Amiral rütbesine yükseltilecekti... Alanlar olarak tanınan ve Hint- Avrupai diller içinde İrani bir dil konuştuğu kaydedilen bu halk hakkında nüfuslarına oranla çok fazla araştırma olduğu yazılmaktadır. Hayranlık uyandırıcı Alan halkın kökü, İsadan Önceki ve sonraki bin yıl içinde Karadenizin kuzeyinde ve kuzey Kafkasyada yaşamış olan İskitlerle bağlı Samartlara uzanmaktadır.
Alanlar, İsadan Sonra 400- 500lü yıllarda Pasifikten Adriyatike dek yeryüzünün bilinen eski en büyük üç imparatorluğundan birincisini kuran (diğer ikiside yine aynı halklara aittir) ve -Avrupada tanınan ilk Türk aşiretler birliği olan- Hunlarla (Sen veya Hen) birlikte 400lü yıllarda batıya doğru akın etmişler, Almanların ataları olan doğu ve batı Gotlarını iktidar alanlarından sürmüşler, Macaristana ve hatta Kuzey Fransaya yerleşmişler, Kapadokyaya, Suriyeye dek inmişlerdir. Halen Macaristanda varlığını sürdüren Alan topluluğu, yine konuyla ilgili bazı bilim adamlarının iddialarına göre, Macaristan 1526 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Osmanlı sınırları içine katılıncaya dek, bu ülkede eski İskit dillerini konuşmuşlardır. (bak: http://southosetia.chat.ru/en_whoos.html ve Soslan Tabuev, http://southosetia.chat.ru/en_about.html)
Profösör Dr. Mirfatykh Z. Zakieve göre, Kafkaslardaki Alan ülkesi, 700- 800lü yıllarda Türkçe konuşan Khazar (Hazar) Kağanlığının bir parçası olmuştur. Alanlar, 800- 900lü yıllarda feodal bir devlet örgütlenmesi düzeyine ulaşmışlardır. Yine Alanlar, 900lü yıllarda Hazarların Bizans/ Doğu Roma ile olan dış ilişkilerinde önemli özel bir rol oynamışlardır.
Aynı süreç içinde Hıristiyanlık Alan toplumu içine girmiştir (Halen Alan toplumunun çoğunluğu Ortodoks Hıristiyandır ama, isimlerinden az sayıda Müslüman Alanın olduğu da anlaşılmaktadır.). Yine Profösör Z. Zakievin ayrıntılı tarihi verilere ve kelimelerin kökeni (etimoloji) ile ilgili araştırmalara dayanarak yaptığı uzun açıklamalarının basitleştirilmiş özetine göre, İskitler, Samartlar, Alanlar (Asses) üzerine bilim adamları iki ayrı guruba ayrılmışlardır. İrancı sayılabilecek bir gurup, bunların tümünü İrani halklar katagorisi içine sokmaktadırlar ama, ortada bilimsel olarak yanıtlanamayan birsürü sual kalmaktadır. Profösör Zakievin de içinde olduğu diğer gurup ise, sözkonusu toplulukların (aşiret birliklerinin) sadece Hint- Avrupai, İrani halklardan oluşmadığını, büyük ölçüde Altay dilleri konuşan Türkler ve Ural dilleri konuşan Fino-Ugrian (Fin-Macar veya Magyar) ve hatta Slav aşiretleri ile birlikte içiçe ortak bir yaşam sürdürdüklerini iddia etmektedirler. Kısacası İskitler, kültürel olarak birbirlerine benzeyen farklı kökenli aşiretlerin birliğidir ve bilim dünyasında asıl ağırlığı olan da bu tezdir (İskitler'in birden tarihten silinmelerinin nedeni de herhalde, göçebelikten medeniyete geçerlerken aralarındaki dil-köken farklılıklarının ön plana çıkması ile ilgilidir- Y. Küpeli).
Profösör Zakiev, İskitlerin tümünü İrani halk olarak gösterenlere karşı, Peki Türkler bu coğrafyaya göktenmi indiler?, diye sormaktadır. Çünkü aynı çoğrafyada başta Hun İmparatorluğu olmak üzere büyük Türk İmparatorlukları kurulmuştur. Bölgede aralarında Hazarların, Volga Bulgarlarının vs. olduğu birsürü Türk devleti, Kağanlığı yaşamıştır. Türklerle yakın akraba Tatarlar ve Moğollar, diğer Türk aşiretleri ile birlikte bölgeye uzun yıllar hükmetmişlerdir. Sonuçta Profösör Zakiev, İskit dillerindeki anahtar kelimelerin etimolojisinin Türkçe yardımıyla daha rahat çözülebildiğini örneklerle anlatmakta, Alan dili içindeki Türkçe kökenli sözcükleri göstermekte ve ayrıca bu toplumun tarihi süreç içinde Türklerle olan bağlarını sıralayarak, Alanların çok büyük ölçüde Türk karışımı olduklarını, asıl köklerinin Türkler olduğunu iddia etmektedir. (Bak: WHO ARE ALANS?, Prof. Dr. Mirfatykh Z. Zakiev, Tatars: Problems of the History and Language, Colection of aticles on problems of lingohistory; revival and development of the Tatar nation, Kaza, 1995. Pp.38- 57 http://www.geocities.com/turklukbilgisi/WHOAREALANS.htm)
Diğer yandan asıl olarak Gürcistanda yaşıyor olmamakla birlikte adı geçmiş olan Lezgin halkının dili, iki ana guruba ayrılan Kuzey Kafkas dilleri içinde Nakh- Dağıstan veya Kuzeydoğu Kafkasya dilleri olarak adlandırılan guruba dahildir (Daha önce belirtilmiş olduğu gibi Kafkasya dilleri üç ana guruba ayrılmaktadırlar.) Lezgin dili Dağistanda yaklaşık 240 bin ve Azerbeycanda 170 bin kişi tarafından konuşulmaktadır. Aynı dil ayrıca -adları relatif uzun bir liste oluşturan- dokuz ayrı yerde toplam 142 bini aşkın insan tarafından kullanılmaktadır. Lezginler çoğunluklu olarak Dağistanda ve ayrıca ikincil olarak Azerbeycanın kuzeyinde, ülkenin Rusya sınırlarına yakın bölgelerinde yaşamaktadırlar. Görüşleri Türkiyedeki MHPye yakın Elçibey yönetimi yıllarında, çoğunlukla Sünni İslama bağlı bu Kuzey Kafkasya halkının özellikle dil ve eğitim konularında Azerbeycan Cumhurbaşkanı ile problemleri olmuştur. Lezginler halen 1800 yıllarının başında olduğu gibi Rusya Federasyonu yönetimine yakındırlar. - Y. Küpeli
Ağustos 2003 |