Not:

Kürt toplumu ve tarihi hakkında özet olarak derlitoplu bilgiler veren aşağıdaki yazının biraz daha kısa isveççe biçimi, ilk olarak -İsveç Meclisi’nde üçüncü büyük parti konumundaki- VP’nin (Sol Parti) o yıllarda  teorik yayın organı olan Socialistik Debatt’ın (Sosyalist Tartışma) 3/1997 sayısında ve ardından Finlandiya’nın en eski bağımsız haftalık sosyalist yayın organı Ny Tid’in (Yeni Zaman) 25/1- 1998 tarihli sayısında basılmıştır. Şüphesiz Hint- İrani’lerle ve Kürtlerle ilgili gerçekler burada özetlenenlerden çok daha zengin ve renklidir. Eğer zaman bulursam, Hint- İrani’lerin tarihlerini ve mitolojilerini çok daha ayrıntılı olarak anlatmayı düşünüyorum- şüphesiz konuyla ilgili birçok bilgi boşluğu ve kaynak yetersizliği olmasına karşın, yine de yararlanılabilecek oldukca geniş edebiyat vardır. İsveççe metne göre genişletilip zenginleştirilerek türkçeleştirilen aşağıdaki biçime özellikle Haçlı seferleri ve Selehaddin Eyyubi ile ilgili olarak bilgiler ve yine diğer bazı yeni bilgiler eklenmiştir.

 

Aşağıdaki anlatımın ilk isvecce biçimi de gerçekçi politik analizler içerdiği, yazılıp basıldığı 1997’de Türkiyeli Kürtler konusunda geleceği doğru olarak gördüğü  ve ayrıca bilgileri dürüstce özetlemiş olduğu için, 1999 yılının son ayında Göçmen Enstütüsü’nün Araştırma ve Dökümantasyon Merkezi’ne (Imigrant- instututet Forsknings- och dokumentationscentrum om invandrare och flyktingar, www.immi.se/ ) bağlı Göçmenlerin Elektronik Ansiklopedisi’inde (şu adreslerde http://www.immi.se/encyklopedi/tiki-read_article.php?articleId=3 ; http://www.immi.se/encyklopedi/tiki-read_article.php?articleId=4) yeniden basılmıştır. Yazı, halen (2007) yerinde durmaktadır. Bunun yanında sözkonusu isveççe metin, içinde değişik politik partilerden saylavlarında içinde olduğu "Türkiye'de İnsan Hakları İçin İsveç Komitesi, SKT" örgütünün http://www.smkt.se/ adresli isveççe- türkçe- ingilizce web sayfasının isveççe ön sayfasında 2000 yılının ilk günlerinden itibaren -bu notla birlikte- bir yılı aşkın süre basılı durmuştur. Aynı yazı halen aynı web sayfasının Debatt (tartışma) bölümünde "Det kurdiska folket, En färd med kurdarna genom tidens tunnel" başlığıyla asılı durmaktadır (2007) (yeni not: Bu sayfa 2011 yılında kapandı ve yenisi açılamadı malesef).

 

İlk isveççe metinde ve şüphesiz bu yazı’da şu cümleler yeralmaktadır: “Eğer PKK trafik kazalarından daha fazla ölüme neden olabilseydi, ülkedeki insanların çoğu belki olayın üzerinde ciddiyetle düşünmeye başlayabilirlerdi. Mevcut durumda ise sadece Türk şövenizmi ve antidemokratik güçler yükselmektedir. Şüphesiz bu durum, Kürtler ve Türkiyeli demokratlar için bir kazanım değildir. Sözkonusu nedenle Kürtler, barışcı bir mücadeleyi nasıl başlatabileceklerini ciddiyetle düşünmelidirler.” (Aslında hemen hemen aynı ifadeleri, -trafik kazalarında, sıradan cinayetlerde ve iş kazalarında ölenler konusunda resmi sayıları vererek- 1994 ve 95 yıllarında yazdığım yazılarda da kullandım.)

 

Yine isveççe metinde ve onun genişletilmişi olan aşağıdaki yazıda şu cümleler de vardır: “Purusyalı savaş teorisyeni Carl von Clausewitz, ‘Savaş politikanın zorla sürdürülmesidir.’, der. Yine Clausewitz, ‘Savaştaki her muharebe (çatışma), ticaretteki pazarlık gibidir- çatışmanın başarısına bağlı olarak pazarlık gücü yükselir veya azalır.’, diye ifadesini tamamlar. Mevcut durumda, Türkiye’yi yönetenleri anlaşma masasına oturtabilecek ve onları barışa zorlayabilecek birleşik ve yeterli güçte bir Kürt silahlı kuvveti yoktur. Ayrıca görünürde, Kürt halkının gerçek gereksinimlerini yansıtan açık, anlaşılır ve uzun erimli bir mücadele programı ve güçlü bir politik cephe de yoktur”

 

Yukarıdaki ifadeler aşağıdaki yazıda yeraldığı günlerde, bazı “sol” guruplar, siyasi iktidarı PKK yönetimi ile anlaşma masasına oturmaya zorlamak amacıyla imza toplamaktaydılar. Şüphesiz bu iş umutsuz bir girişim olmanın ötesinde, ülkenin demokratikleştirilmesine de hizmet etmiyordu. Aynı iş, PKK’nın kontra- gerillacı güçlelerle omuz omuza tüm topluma, demokrasiye ve öncelikle Kürt halkına verdiği zararları gizlemeye yaradığı kadar, sıradan emekci insanların çoğunluğunu antidemokratik güçlerin kucağına iten kışkırtıcı bir eylemdi. Yine aşağıdaki yazının isveççesi basıldığı sırada, PKK yönetimi Türkiye’nin batısında yeni bir cephe açmaktan sözediyordu. Doğu’da ne istedikleri tam anlaşılamayan, tüm demokrasi güçlerine, ülke ekonomisine ve en çokta Kürt halkına zarar vererek başarısızlığa uğrayanların ülkenin batısında cephe açmaktan sözetmeleri gerçekçilik değildi. Böyle bir girişim, -sadece- Grek turizminin Türkiye’deki aynı sektöre karşı rekabet gücünü arttırmaya yarardı. Sonuçta, 1999 yılının sonunda PKK yönetimi de silahlı eylemlerini sürdüremiyeceğini kabuletmiş ve barışcı yöntemlerle mücadeleden sözetmeye başlamıştır.

 

PKK’nın eylemleri Türkiye’nin Neo- Nazist örgütü MHP’nin ikinci büyük parti konumunda Meclis’e girmesine ve koalisyon ortağı olarak iktidarı paylaşmasına yardımcı olmuştur- bu not isveççe olarak yazıldığı sırada MHP’nin başkanı Başbakan yardımcılığı koltuğunda oturmaktaydı. Mevcut durumda, sağcı- tutucu güçler iktidarlarını sağlamlaştırıp güçlenirlerken, demokrasi güçleri ve Kürtler dağınıklıklarını korumaktadırlar. Demokrasi güçleri katagorisi içine sokulanların ve ayrıca Kürtlerin gerçekçi bir politik çizgilerinin ve ileriye yönelik ciddi politik programlarının olduğunu söylemek olanaksızdır. Yine de sonuçta, tüm çılgınlıkları ile yaşam sürmektedir ve çok daha güzel bir geleceğe yönelik umut, Pandora’nın -çoktan- devrilmiş olan kutusunun dibinde insanlara gülümsemektedir.

 

Bu satırları yazanın dileği, sorunların barışçı yollarla çözülebilmesi, Kürtlerin, Türklerin, Arapların, İranlılar’ın ve diğer tüm halkların bölgede kardeşlik içinde yaşamalarıdır.

 

Yusuf Küpeli  

 

ŞUBAT 2003

 

yusufk@telia.com

 

http://www.sinbad.nu/ 

 

ZAMAN TÜNELİNDE KÜRTLERLE BİR YOLCULUK

Yusuf Küpeli

Ara Başlıklar:

1) Kökler

2) Helenism’in iktidar yılları ve Partlar

3) Sasani iktidarı yılları

4) İslam’ın hakimiyeti ve İslamiyet hakkında kısa notlar

5) Selçuklu yönetimi yılları ve Şia hakkında kısa notlar

6) Bazı bağımsız Kürt beylikleri ve Selehaddin Eyyubi

7) Türk-Osmanlı idari sistemi içinde kürtler

(Gerisi, zengin bir dipnot listesiyle birlikte yakında gelecek)

 

Kökler                                         

Değişik mitolojik anlatımların yanısıra Kürtlerin kökenleri hakkında birbirleri ile sınırlı ölçüde çelişen iki ayrı temel tez vardır. 1917 Ekim devriminden önce İran’da Rus diplomatı olarak görev yapan, İslam Ansiklopedisi’nin Kürtler bölümünü yazan, ardından profösör olan, İngiliz ve Fıransız bilim akademileri üyesi V. Minorski’ye (1877- 1966) ve daha başka bazı araştırmacılara göre, İ. Ö. (İsadan Önce) 1300 yıllarında Med ve Pers aşiretleri Asya’nın kuzeydoğusundan İran’a gelmeye başlamışlardır. Bunlardan Med aşiretleri İran’ın batısındaki Urmiye gölü çevresine yerleşmişlerdir. Persler daha güneye inmişler, İran körfezinin doğusuna, Zagros dağlarının doğu eteklerine yerleşmişlerdir. Yves Bonefoy’a göre ise, İ. Ö. 3000 yıllarında Hint- Avrupai aşiretler Doğu Avrupa’daki en erken yurtlarından Asya içlerine doğru göçe başlamışlardır. Uzun molaların ardından bunların birkısmı güneye yönelmiştir. Keşmir ve Pencap dolaylarında sözkonusu aşiretler iki farklı yöne doğru yürümeye başlamışlardır. Güneye doğru inenler Hindistan’ı fethetmişlerdir. Tekrar batıya yönelenler, İ. Ö. 2000’li yılların başında Afganistan dağlarına ve İran platosuna ulaşmışlardır. İ. Ö. 1800’lü yıllarda tüm batı iran alanı, Zagroslar’dan Hint Okyanusu’nun ucuna dek olan coğrafya bunlar tarafından elegeçirilmiştir. Med’ler kuzeybatıya yerleşirlerken, Persler güneybatıya inmişlerdir. Daha kuzeyde kalan İskitler’de Persler ve Medler ile akraba aşiretlerdir. Ve özetlenen bu anlatım da, -tarihlerdeki farklılıklar biryana konursa- Minorski’nin anlatımı ile uyumludur. Ve yine Minorski’ye göre, Med’ler Urmiye gölü çevresinden batıya, Botan bölgesine doğru yayılmışlardır. (Kısaca Botan, bir yandan Habur’u ve öbür yandan Siirt’i içine alan ve Dicle nehri boyunca uzanan coğrafyanın kürtçe adıdır. Dicle’nin ana kollarından olan Çatak çayının diğer adı da Botan çayıdır.) Sonuçta Med’ler bölgedeki diğer halklarla karışmışlardır. Medler’de akraba topluluk Persler gibi Hint- Avrupai dil gurubu içinde Hint- İrani bir dil konuşmaktaydılar. Ve Minorski’ye göre Kürtler’in ataları bu Medler’dir.

 

Dil araştırmacısı Rus Profösör Nikolay J. Mar’a (1865- 1934) göre Kürtler, Ermenilerle, Gürcülerle ve diğer yerli halklarla akrabadırlar. Minorski’nin ve diğer bazı araştırmacıların anlattıkları gibi başka bir coğrafyadan göçederek bölgeye gelmemişlerdir. Kürtler, Ön Asya’nın dağlık bölgelerinde yaşayan yerli halklardandırlar. Japhetic (Yafetik, Kafkaslar’a ait) bir dili konuşurlarken, gelen Hint- Avrupailer’in dillerini ödünç almışlardır. Şühesiz tarihte Mar’ın tezini destekleyebilecek benzer olaylar vardır. Örneğin, Batı Sibirya’dan Karadeniz’in kuzey kıyılarına, oradan’da şimdiki Bulgaristan’a inen Bulgarlar, türkçe konuşurlarken Slav dilini ödünç almışlar ve Güney Slavları ile karışıp asimile olmuşlardır. Hatta daha sonra doğudan batı İran’a ve Kürtlerin yaşadıkları diğer coğrafyalara girecek olan Türk aşiretleri arasında Kürtleşecek olanlar çıkacaktır vs. Yine Mar’a göre, Kürtlerin sonradan konuşmaya başladıkları bu Hint- Avrupai dili şekillendiren asıl kök Med dilidir. Sonuçta her iki karşıt tez de (Minorski’nin ve Mar’ın tezleri) kürtçenin Med dilinden kaynaklandığı görüşünde birleşmektedirler.

 

Alman dil araştırmacısı E. Rödiger ve yine Alman profösör Agust Friedrich Pott (1802- 1887), kürtçenin ve farsçanın (persçenin) aynı kökten, İslamiyet öncesi İran dini Zoroastrianism’in kusal kitabı Avesta’nın dilinden kaynaklandıklarını ve Hint- Avrupai diller gurubu içinde olduklarını inanılır biçimde kanıtlamışlardır. Sadece dinin rahipleri tarafından okunabilen, artık ölü bir dil konumunda olan ve kaleme alındığı dönemlere göre dili de farklılaşan Avesta’nın elde kalabilmiş en eski metinleri İ. Ö. 1500-1200 yıllarının İran diliyle yazılmıştır. Buna karşın, kesin tarih belli olmamakla birlikte dinin kurucusu Zerdüşt’ün (Zarathustra) İ. Ö. 600’lü yıllarda yaşadığı sanılmaktadır veya konuyla ilgili tanınmış uzmanların üzerinde en çok dırduğu yıllar bunlardır. Aynı yıllar veya İ.Ö. 600’lü tarih Med iktidarının varolduğu zamandır ve Zoroastrianism asıl olarak bu yıllarda yayılmış, bölgede güç kazanmıştır. İ. Ö. 1500- 1200’lü yıllar ise hem Zoroastrianisme ve hem de Hinduisme kaynaklık eden Veda dinini doğduğu yıllardır ve Zarathustra Veda dinini İranlılaştıran bir rahip olarak metinlerinde aynı dili kullanmış olabilir. Sonuçta, Med iktidarının varolduğu İ. Ö. 600’lü yıllar ve Pers Akhaemenid sülalesi dönemi (özellikle Büyük Darius’un tahtta olduğu İ. Ö. 500- 400’lü ve oğlu Kyserkses’in başta olduğu İ. Ö. 400’lü yıllar) eski İran dilinin konuşulduğu zamanlardır. Günümüzdeki modern İran dili ve ayrıca Kürt dili ise köken olarak daha yakın yıllara, Part’ların ve asıl olarak onlardan sonra gelen Sasaniler’in (200’lü- 600’lü yıllar) iktidar dönemindeki Orta İran diline, bir başka ifadeyle Pahlavi diline dayanmaktadır. Bu dönemdeki Zoroastrianism’in kutsal kitabı Avesta’nın metinleri ve aynı dinle akrabalığı olan Manicilik’in metinleri Sasanilerin resmi dili olan Pahlavi ile yazılmıştır. Bir kuzeydoğu İran lehçesi konuşan Partların dili ile günümüzdeki Zazaca (Dimli) arasında bağ kuran dilbilimciler vardır.

 

Kürtler’in ataları oldukları sanılan Medler’den ilk kez İ. Ö. 836 yılında -bölgeyi çoktan kontrolu altına almış olan tüccar ve militarist- Asuri İmparatorluğu’nun kronikalarında (vakayinamelerinde, günlüklerinde) sözedilmiştir. Minorski’ye göre, Kürt veya Kırmanç sözcüğü (konfederatif) Med devletinin temel taşları olan Kyrti (Kyrtioi) ve Mard (Mardoi) aşiretlerinin adlarının birleşik söylenmelerinden türemiştir. Kiruş (Cyrus) adlı Pers prensinin kardeşi ile yaptığı taht kavgası için kiraladığı Grek askerinin Arasında olan ve İ. Ö. 401 yılında Kiruş’un ölümü üzerine savaşa katılamadan Yukarı Mezopotamya’dan (grekçe, nehirler arası) kuzeye, Karediz kıyısına, Trabzon’a dek yürüyen 10 bin askerden biri konumundaki Atinalı Ksenefon, ilk tarihçi kabuledilen Halikarnaslı Herodotus’a (İ. Ö. 484- 430 veya 420) özenerek zengin yaşam deneyimini Anabasis Kyrou (Yukarı ülke yürüyüşü) adlı yapıtında anlatmıştır. Anabasis’te Ksenefon, Ermeniler’in ülkesine gelmeden önce geçtikleri topraklarda -boyları uzunluğundaki yayları ile- kendilerini ok yağmuruna tutup kaçan Karduklar’dan sözetmektedir. Karduk kelimesi ile Kürt kelimesi arasındaki benzerlikten kalkan bazı kişiler bunların Kürtler olduğunu ve Kürtler’den ilk kez Ksenefon’un sözettiğini rahatça iddia edebilmektedirler. Buna karşın, sözkonusu kelime benzerliğinin ötesinde Karduklar’ın Kürtler olduklarına dair hiçbir ciddi kanıt getirilememektedir ve bu iddia bir spekülasyondan öteye geçememektedir. Dilbilimci Mar ise, kendi alanındaki çalışmalarına dayanarak Karduklar’ın Gürcüler’in ataları olduklarını, eski adlarıyla Kartveliler’in veya yeni adlarıyla Gürcüler’in İ. Ö. 400- 100’lü yıllarda şimdi yaşamakta oldukları topraklara daha güneyden, günümüzde Kürtlerin varoldukları coğrafyadan göçettiğini söylemektedir- Gürcüleri ifade ettiği bilinen Kartveli sözcüğü ile Karduk kelimesi arasında da büyük bir benzerlik vardır. Mar’a göre diğer Van yöresi halklarıyla birlikte Gürcüler’de kürtlerin ataları arasındadırlar ama, daha önce de ifade edildiği gibi bunların bir bölümü Med dilini ödünç almışlardır. Doğan Avcıoğlu’nun “Türklerin Tarihi” adlı kitabının 5nci cildinde aktardığına göre, Nöldeke, Hartmann, Weisbach gibi dil otoriteleri de Karduklar’ın Kürtlerin ataları olduğu yönündeki spekülasyona karşı çıkmakta, Kyrti aşiretinin Kürtlerin ataları olabileceğini düşünmektedirler. Hem ticari ve hem de askeri geçitler üzerinde olan ve sürekli göçlere ve savaşlara alanlık yapan bu coğrafya da muhtemelen çok büyük ölçüde halk karışmaları, asimilasyonlar yaşanmıştır.

 

Med’ler Persler’den daha önce medenileşmişler ve devlet kurma süreçlerini İ. Ö. 800’lü yıllarda başlatmışlardır. Sözkonusu süreç, kuzeyin savaşçı süvarileri İskitler’le akraba Kimmerler’in istilaları (İ. Ö. 647- 615) ile kesintiye uğramıştır. İlk hükümdarları olan Kyaksares’in (Kyaxares) önderliğinde özgürlüklerine kavuşan Med’ler, İ. Ö. 612 yılında Güney Mezopotaya’daki intikamcı Kaldeliler’le (Asurlular’ın yıktığı Babil’in mirascıları) birleşerek, şimdiki Musul’un 100 km kadar doğusuna, Dicle kıyısına kurulmuş olan -Asur İmparatorluğu’nun başkenti- Nineve’yi üç aylık bir kuşatmanın ardından yakıp yerlebir etmişlerdir. (Nineve’nin kalan külleri içinde zamanın en büyük devlet kitaplığına ait 20 bin tablet bulunmuştur ve buradaki bilgiler birçok tarihi gerçeğe ışık tuttukları gibi, İslam’ın içinde yaşamını halen sürdüren bazı patriyalkal geleneklere ve daha başka gerçeklere aydınlık getirmektedirler.) Böylece Dicle’nin Kuzeyi ve doğusunda Med devleti doğarken, güneyi ve batısında Babil’in ikinci dönemi veya Kalde devleti başlamıştır. Van yöresi aşiretlerinin İ. Ö. 800’lü yıllarda oluşturdukları Urartu (Ararat, Ağrı) devleti, Asuriler’in yıkılışının ardından Med hakimiyeti altına girmiştir. Urartu adı İ. Ö. 1200 yıllarına ait Asuri vakayinamelerinde anılmaktadır ve bu ad ermeniceye veya Van yöresi aşiretlerinin diline ait olmayıp, Asuriler’in onlara taktığı bir isimdir. Onlarsa kendilerini Bianili olarak adlandırmışlardır. Bu satırların yazarına göre, sözkonusu Med devleti yerleşik ve göçer aşiretler arasında kurulmuş gevşek bir konfederatif birlikten başka birşey değildir. Günümüz Hamadan’ının bulunduğu yere kurulmuş olan Ekbatana, Med devletinin başkenti olmuştur. Med sözcüğü, kuzeybatı İran’daki Mahabat kentinin adı içinde varlığını sürdürmektedir. Başka bir ifadeyle, Mahabat adı Med’den gelmektedir. Aynı kent, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Kadı Muhammed’in önderliğinde Sovyet nüfus sahasında kurulan kısa ömürlü ilk Kürt devletine de adını vermiştir. (Mahabat Cumhuriyeti, 22 ocak 1946 ile aralık 1946 arasında yaşamıştır.)

 

Med devleti daha yüz yaşını doldurmadan, yönetimindeki parçalanma ve güneyli Pers aşiretlerinin ayaklanması sonucu yıkılmıştır. Tarihin babası Herodotos’a göre, Kyros II’nin önderliğinde ayaklanan Pers aşiretlerine son Med hükümdarı Astyages’in ordularının komutanı Harpagos’da katılmıştır. Böylece Med devleti İ. Ö. 549’da yıkılmış ve yerine son Med hükümdarı Astyages’in kızı Mandane’den olma Kyros II’nin önderliğindeki Pers devleti kurulmuştur. Herodotos’un anlatımında rüyalar ve alabildiğine trajik öykülerle dolu olan bu zengin sürece bir çeşit saray darbesi de denebilir. Kyros II’nin tahta oturduktan sonra yaptığı en önemli işlerden biri, İ. Ö. 539’da eski dünyanın en büyük kenti Babil’i almak olmuştur. Böylece, Med devletinin müttefiki olan İkinci Babil (Kalde), Pers veya Akhaemenid İmparatorluğu’nun saldırısı ile birdaha dirilmemek üzere tarihten silinmiştir. Bu olaya en çok sevinenler Yahudiler olmuşlardır. Çünkü, İkinci Babil veya Kalde hükümdarlarının en tanınmışı olan, çok büyük bir general olduğu kabuledilen ve Babil’in ünlü Asma Bahçeleri’nin kuruculuğunu yapan Nebukadnezar II, İ. Ö. 587/586’da güneydeki Yahudi devletini tarihten silip Kudüs’ü zaptetmiş ve kentteki Birinci Büyük Tapınağı tamamen yıkmıştı ( Kuzeydeki devleti de İ. Ö. 722’de Asuriler tarihten silmişlerdi. Aslında, Babilliler, Asuriler ve Yahudiler, hepsi birbirlerine yakın birçeşir Akad lehçeleri konuşan Semitik veya Sami halklardır. Yahudiler İ. Ö. 2000 yıllarında Mezopotamya’nın en güneyindeki tarihi Ur kentinden bilinemeyen nedenlerle kovulan veya kaçan 12 aşirettir. Önce Harran ovasına, Urfa dolaylarına gelmişler, ardından güneye Kenan ülkesine veya Filistin’e inmişler, ardından Mısır’a göcetmişlerdir. Uğursuzluk getirdikleri, yaşanan doğal felaketlerin ve hastalıkların nedeni oldukları sanılarak oradan da kovulup Mısırlı bir prens olan Musa’nın önderliğinde İ. Ö. 1200 yıllarında yeniden Kenan ülkesine dönmüşler ve bir krallık kurmuşlardır. İlk büyük tapınağı inşaettiren Kral Salomo’nun ölümünün ardından İ. Ö. 900’lü yıllarda devletleri kuzey ve güney olarak ikiye bölünmüştür vs. Musa’nın kitabında anlatılan denizin yarılması ve diğer mucizeler -şüphesiz- tamamen uydurmadır ve Sina’da geçtikleri yollar bellidir. Yüzyıllar içinde yazılan değişik kitapların birbirlerine eklenmeleri ile şekillenen Tevrat, bir tarih anlatımı olarak yalanlarla, alabildiğine idealizasyonlarla ve ırkcı paragraflarla doludur. Tevrat’ın en ilginç bölümlerinden biri, Yahudi toplumunun ozamanki gelişmişlik düzeyini anlamaya yardımcı olan Musa’nın 10 emridir. Bu emirlerden onuncusuna göre, “Başkasının karısına, erkek ve dişi hizmetçisine, öküzüne, eşşeğine veya bu kişiye ait herhangi başka birşeye cinsel arzu duymak yasaktır.” Kısacası, eşşek başkasına ait değilse aşk serbesttir.). Nebukadnezar’ın zaferi ile -öncekileri saymazsak- Yahudiler için ilk uzun sürgünlük dönemi başlamıştır. Kyros II’nin Babil devletine sonvermesi ile Yahudiler sürgünden kurtulmuşlar, geriye dönüş yolları açılmıştır. Daha sonra, İ. Ö. 522’de tahta oturacak olan Darius I ise, Yahudiler’e tapınaklarını yeniden inşaetme izin verecektir. Bu nedenle Eski Ahit (Tevrat), Nebukadnezar’ı aşağılayan, O’nun “öküz gibi çayırlarda otladığını” anlatan gerçekdışı ifadelerle doluyken, Medler’e (Tevrat metinleri Medlerle Persleri ayırmamaktadır), Darius I’e övgülerle doludur.

 

Kyros II, Herodotos’un ifadesiyle “yumuşak huylu” bir Pers prensi olan babası Kambyses’in adını oğluna vermiştir. Yine Herodotos’un çizdiği portreye göre çılgın ve saldırgan bir kişiliğe sahibolan -Kyros II’nin oğlu- Kambyses, zaptettiği Mısır’da, kardeşi Bardiya’nın tahtına oturduğunu öğrenmiştir. Herodotos’a göre, Mısır seferine çıkmadan önce Kambyses, kardeşi Bardiya’yı yakın bir adamına öldürtmüştü ve bu cinayeti katilden ve kendisinden başka kimse bilmiyordu. Aynı anlatıma göre Kambyses, işlediği cinayeti açıklıyamıyordu ve aslında tahtı gasbeden -şüphesiz zaten ölmüş olan kardeşi değil- bir Mag rahibiydi (Mag’lar Zoroastrianism’in tekelini elinde tutan ünlü bir Med aşiretidir.). Kambyses sözkonusu darbeyi altetmek için geri dönerken, İ. Ö. 522 yılı yazında Suriye’de kendisini yaralamış ve geriye çocuk (varis) bırakmadan ölmüştür. Pers ordusu ile birlikte ülkeye, halen başkent olan Ekbatana’ya dönen aristokratlar arasında Darius I’de (İ. Ö. 550- 486) vardı. Kambyses’in tahtına oturmuş olan Mag rahibi, -politik bir deha olduğu kabuledilen- Darius I’in önderliğinde sekizler darbesi (sekiz aristokratın örgütlediği saray darbesi) ile devrilmiştir. Kıral olan Darius I, İ. Ö. 522’de Akhaemenid (Pers) İmparatorluğu içinde yeni bir sülalenin iktidarını başlatmıştır (Herodotos’un anlatımıyla, darbeyi başarmış olan aristokratlar, -biri hariç- aralarında “kimin atı önce kişnerse o kıral olacak” diye yarışma örgütlemişlerdir. Hizmetçisi, Darius’un bineceği aygıra gece bir kısrağı yanaştırmış ve daha sonra aynı kısrağı yarışmacıların geçeceği yolun kenarına bağlamıştır. Darius’un bindiği aygır kısrağın kokusunu alınca, diğerlerinden önce kişnemiştir. Şüphesiz bu eylenceli çocuksu öykünün ne ölçüde doğru olduğu bilinmemektedir.)

 

Tarihci Rudi Thomsen’in yeni kanıtlarla ortaya attığı iddiaya göre, şeytani bir zekaya sahibolan Darius I’nin propoganda kampanyası tarihin babası Herodotos’u bile yanıltmıştır. Aslında, Pers ordusu Mısır’da iken Ekbatana’da tahtı gaspeden gerçekten Kambyses’in gerçek kardeşi Bardiya idi. Kambyses’in geriye meşru bir varis, bir oğlan çocuğu bırakmamasından yararlanan ve iktidarı almak isteyen Darius I, Kambyses’in kardeşini öldürttüğünü, tahta oturanın Semerdis adlı sahte bir kardeş olduğunu yaymıştır. Darius I’in propoganda kampanyasına göre, tahta oturmuş olan kişi bir Pers asılzadesi değil, köle konumundaki bir Mag rahibi idi. Med’ler ve bir Med aşireti olan Mag’lar Pers iktidarı ile alta düşmüşler, köleleşmişlerdi. Böyle bir propoganda ile Darius I, darbesini halka kabulettirmiş, meşrulaştırmıştır. Semerdis adlı kişi ve Mag’lar bu oyunda kurban olarak kullanılmışlardır. Ve bu satırları yazana göre aynı oyunla, dinin tekelini ellerinde tutarak halen güçlerini koruyabilen Mag’ların ezilmelerinin yolu da açılmıştır.

 

Darius I, ozamana dek görülmemiş mükemmellikte örgütlü ve merkezi bir imparatorluğun temellerini atmıştır- muhtemelen Mısır’da iken öğrendikleri O’na yardımcı olmuştur. Ülkeyi satraplık (bir çeşit valilik) adını alan 20 idari bölümlere ayırmıştır- bunlardan biri de Kürtlerin ataları sayılan Medler’in bölgesini içine alan Satraplık’tır. Darius I, yönetimi kolaylaştıran bu uygulamayı yaparken, ince düşünüp satraplıklara (vilayetlere) askeri güç oluşturma yetkisi vermemiştir- asker, merkezin, kendisinin denetiminde kalmıştır. İlk kez mükemmel bir posta teşkilatı oluşturmuştur. En önemlisi, dini, Zoroastrianism’i devletin denetimine alıp rahiplerin bağımsız güçlerini kırmıştır. Bu satırları yazana göre sözkonusu reformla Darius I, dinin tekelini elinde tutan Med aşireti Mag’ların gücünü kırmıştır özellikle. Zoroastrianism gibi bir Hint- Avrupai din olan Mithra dininden Semitik Yahudiliğe dek tüm dinlere büyük bir özgürlük sağlamıştır (Bu reformun gerisinde de muhtemelen dinsel temelde oluşabilecek güçlü bir muhalefeti engelleme, değişik inançları birbirleri ile dengeleme düşüncesi yatmaktadır.). Darius, diğer semitik kardeşleri ile arasında düşmanlık olan Yahudiliği özellikle korumuştur ve Yahudiler O’nu (Darius I’i) Mesias gibi görmüşlerdir. Darius I’in attığı temeller okadar güçlü olmuştur ki, kendisinden sonra yerine geçen oğlu paranoid Kyserkses’e, diğer yeteneksiz hükümdarlara ve iç kavgalara karşın imparatorluk 200 yıl yaşayabilmiştir.

 

Darius I iktidarının bu metin açısından asıl önemi, Kürtlerin ataları oldukları iddia edilen Medler’in sözkonusu dönemde tam anlamıyla alta düşmüş, köleleştirilmiş olmalarıdır. Zaten bu gelişmenin ardından tarih sahnesinde gerçek anlamda bağımsız ve kalıcılığı olan bir Kürt devletine rastlanmamaktadır. Buna karşın Kürtler, vasal (bağımlı, köle) beylikler veya küçük hükümdarlıklar biçiminde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yaşadıkları toprakların üzerinden geçen doğu- batı ticaret yollarının ve heryöne (doğuya, batıya, güneye, kuzeye) açılan askeri geçitlerin güvenliğini bölgeye hakim merkezi imparatorluklar veya büyük devletler adına sağlamışlardır. Sözkonusu büyük güçlere askeri hizmet sunarak, ranttan belli bir pay almışlardır. Degişen politik konjonktüre (dalgaya) göre artan veya eksilen otonomileri (özerklikleri) ile bugüne dek dillerini ve kültürlerini büyük ölçüde koruyabilmişlerdir. Şüphesiz göçer ve yerleşik feodal kürtler arasında kültürel farklılıklar olmakla birlikte, en genel anlamıyla Kürt üst sınıfları için hangi güçle işbirliği yaptıkları pek önem taşımamıştır. Persler’e veya Sasaniler’e hizmet sunabildikleri gibi, rahatca Arap veya Türk iktidarlarına da hizmet etmişlerdir- günümüzde de en büyük gücün emrine girme eğilimindedirler. Üzerinde yaşadıkları coğrafyanın zorunluluklarının onları böyle bir istikrasızlığa, hızlı değişkenliklere ittiği düşünülse bile, sonuçta ranttan pay alabilmek için halkının kanını herkime olursa rahatça pazarlayabilen köle ruhlu bir üst sınıf ahlakı, çok özel zehirli bir feodal yapı şekillenmiştir. Halkının kanını satarak geçinme geleneği, kısa vadeli düşünme alışkanlığı ve sahipoldukları patriyalkal köle ruhu nedeniyle hiçbirzaman kendi aralarında gerçek anlamda birleşerek bağımsız bir güç olamaya kalkışmamışlardır veya güçlü bir motivasyonla kalkışmamışlardır. Buna karşın, başka büyük güçler kendi amaçları uğruna onları askeri bir güç olarak zaman zaman birleştirebilmiştir ve kullanmıştır. Şüphesiz her toplumda olduğu gibi Kürt toplumunda da buradaki kaba genellemenin istisnaları vardır ama, binlerce yıl içinde şekillenmiş olan bu zehirli alışkanlıklar halen “sol” veya “modern” görünümlü bazı Kürt birlikteliklerinde de güçlü biçimde yaşamaktadırlar. Fakat yine de olumsuz gözüken bu genellemenin yanında Kürt toplumunun birçok olumlu ahlaki yanları olduğunu, Kürt insanlarının birey olarak genellikle mert, dürüst, cesur ve savaşcı olduklarını unutmamak gerekir. Kürt insanının bu olumlu özelliklerini yansıtan destanlar, efsaneler, masallar, balatlar, şarkılar, halk öyküleri vardır. Birçok gözlemci, Kürtler üzerine ortak bir genelleme yapmanın zor olduğunu, “Kürt karakteri” denen şeyin aşiretten aşirete değiştiğini ifade etmektedirler.

 

Helenism’in iktidar yılları ve Partlar

 

Makedonyalı “Büyük” İskender (Alexander, İ. Ö. 356- 323), İllirya (Arnavutluk) seferinin ardından 30 bin piyade ve 5 bin kadar suvari ile Persler’in elinde olan Anadolu’ya (Anatolia, grekçe, güneşin doğduğu ülke) yürümüş ve İ. Ö. 334- 333 yıllarında Küçük Asya olarak da adlandırılan bu toprakların batısını fethetmiştir. Ardından tüm Akdeniz kıyılarını, Mısır’ı ve Mezopotamya’yı Persler’den aldıktan sonra, İ. Ö. 330 yılında Med- Pers ülkesine, Ekbatana’ya ve nisan ayında Pers İmparatorluğu’nun merkezi Persepolis’e girmiştir. Aynı yaz istilacılar son Akhaemenid Kıralı Darius III’ü öldürdürmüşler ve ozaman için en az 400 yıllık (başlangıç olan Veda dinini de sayarsak, 1200 yıllık) dev bir kültürün tüm metinlerini, Zoroastrianism ile ilgili herşeyi ateşe vermişlerdir. (Hindistan’a kaçırılabilen birmiktar döküman daha sonra kutsal metinleri yazmakta kullanılan, Veda dininin ve bu dinin devamı olan Hinduism’in de kaleme alındığı ve sadece yazı dili olarak kullanılan sanskiritce ile yazılıp korunacaktır. Sözkonusu koruma Müslüman Araplara karşıda yapılacaktır.) Pers topraklarına bütünüyle hakimolan İskender, iktidarını sağlamlaştırmak ve birleşik bir devlet oluşturmak amacıyla 10 bin askerini İranlı kadınlarla evlendirmiştir. Akhaemenid İmparatorluğu’nun İskender tarafından yıkılmasıyla birlikte, Kürt halkının veya onların atalarının da içinde olduğu İran dünyasında yaklaşık 100 yıl sürecek Helen (Grek) yönetimi dönemi başlamıştır. (Anlatımlarımda “Yunan” kelimesini özellikle kullanmıyorum, çünkü bu sözcük Grekleri aşağılamak için İranlılar tarafından üretilmiştir ve barbar anlamına gelmektedir. Bir milleti alabildiğine yüceltmek nekadar zararlı ve ahmakca ise, aşağılamakta okadar yanlış ve moral dışıdır. Eğer birileri Türkleri aşağılamaya kalkarlarsa, onlar da önce karşılarında beni bulurlar. Tüm kültürlerin hem olumlu ve hem de karanlık yanları vardır.)

 

Makedonyalı İskender, bazı Orta Asya ülkelerini, Afganistan’ı ve Hindistan’ı da zaptettikten sonra geriye döndüğü Babil’de İ. Ö. 323 yazında ölmüştür. İskender’in ölümünün ardından elegeçirmiş olduğu topraklar dört generali tarafından paylaşılmıştır. Bunlardan Babil Satrap’ı (Valisi) olan Seleukus (Seleucus), daha sonra Mezopotamya’yı, Filistin’i, İran topraklarının çoğunu ve Anadolu’yu elegeçirmiştir. Geniş bir alana hükmeden, grekçe konuşan Makedonyalı aristokratlar tarafından yönetilen ve hakimiyet alanında Grek kültürünü dominant duruma getiren Seleukid İmparatorluğu’nun İran hakimiyetine, Kuzeydoğu İran’dan gelen, İskitlerle akrabalığı olan, irani bir dil konuşan ve irani bir halk olan savaşcı Part’lar sonvermişlerdir. Part kıralları İ. Ö. 247’de ayaklanmışlar ve kendi sülalelerinin iktidarını kurmuşlardır. Seleukid İmparatorluğu’nu batıdan da Romalılar kemirmişlerdir. Seleukidler’in Filistin- Suriye yöresinde kalan son etkileri de İ. Ö. 64’de Roma’nın bölgede kurduğu kesin hakimiyetiyle sonbulmuştur. Part’lar İ. Ö. 80’li yıllarda doğuda İndus Nehri’nden, Pakistan’dan, Afganistan’dan, Türkmenistan’dan, Tacikistan’dan batıda Gürcistan’a, Ermenistan’a, Anadolu’nun doğusuna ve tüm Ortadoğu’ya dek hükmetmişlerdir. Part ağır suvarileri Romalıların başbelası olmuştur ve Partlar Roma İmparatorluğunu dengeleyen büyük bir güç olarak uzun yıllar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Birkısmı İran’ın batısında ama, çoğunluğu Türkiye’de olan ve yoğunluklu olarak Güneydoğu Toroslar civarında yaşayan Zazalar’ın Partlar’la bağları olduğu sanılmaktadır.

 

Sasani iktidarı yılları

 

Son Part İmparatoru Artabanos V’e karşı ayaklanıp, 226 yılında Sasani İmparatorluğu’nun temellerini atan Ardasir I, halk kahramanı Sasan’ın soyundan geliyordu ve Sasani İmparastorluğu adını eski isyancı Sasan’dan alacaktır (Aslında, Artabanos adı da İran tarihinde ünlüdür. Tarihin babası Herodotos, Darius I’in çok akıllı kardeşi Artabanos’tan büyük bir övgüyle sözeder. Artabanos, kardeşi Darius I’e, İskitler’e karşı sefere cıkmamasını salık vermiştir. Darius I, yaşamını ve ordusunu zor kurtararak geri dönebilmiştir. Yine Artabanos, yeğeni Kyserkses’e Atina seferini başlatmamasını söylemiştir. Amcasını dinlemeyen paranoid Kyserkses, sonunda yenilgiye uğramış ve Atina seferi [İ. Ö. 480- 479] Pers imparatorluğu için sonun başlangıcı olmuştur.). Hakkında kesin bilgiler olmamakla birlikte Sasan, Part İmparatorluğu içinde vasal (bağımlı, köle) bir kırallık olan Pers ülkesinde lokal bir yönetici, bağımlı bir prensti. Başlattığı isyan başarısızlığa uğrayacaktı ama, oğlu Babak (veya O’nun soyundan gelen Babak) isyanı sürdürecekti. Babak’ın oğlu Ardasir I başkaldırıyı zafere ulaştıracak ve Pers imparatorluğunun bir mirasçısı olarak Sasani İmparatorluğu’nun temellerini atacaktı. Aynı hükümdar, Zoroastrianism’i imparatorluğunu birleştirici resmi devlet dini haline getirmiş ve Sasani döneminde dinin rahipleri çok büyük bir iktidar sahibi olmuşlardır. Zoroastrian metinler yeniden derlenip Pahlavi dili ile yazılmaya başlanmıştır ama, artık bu eski dinin tamamen aynısı değildi.

 

İmparatorluğu 241- 272 yıllarında yöneten Shapur (Ardasir I’in oğlu), Akhaemenid sülalesinin iktidar alanlarına yeniden sahipolma düşüyle batıda Roma İmparatorluğu’na karşı hiç bitmeyecek olan savaşları başlatmıştır. Bu dönemde Sasaniler doğuda İndus nehrinden batıda Fırat ve Dicle yöresine dek tüm topraklara hükmetmişlerdir. Kürtlerin yaşadığı topraklar ve vasal (köle) bir kırallık olarak Ermenistan Sasanilerin sınırları içindeydi. Kuzeyde Gürcistan, güneyde de Mezopotamya ve Akdeniz’e dek Arap yarımadasının kuzeyi ellerinde idi. Yine aynı dönemde, bu hiç bitmeyen savaşları durdurma, değişik halk gurupları arasında barışcı bir birlik oluşturma düşü ile Zoroastrianism’i, Hıristiyanlığı, Budismi ve bazı eski Mezopotamya mitolojilerini birleştirerek yeni barışcı bir din yaratan Mani’de, Shapur’un dostluğunu ve sevgisini kazanarak özgürce dolaşmaya ve ideolojisini yaymaya başlamıştır. Ünlü bir Part asilzadesinin soyundan gelme Mani’yi kendi iktidarları için tehlikeli bulan Zoroastrian rahipleri, Shapur’un 272’de ölümünün ardından bu iyi yürekli insanı önce hapse attırtmışlar ve ardından da 276’da derisini yüzdürtüp işkence ile öldürterek teşhir etmişlerdir. Buna karşın Mani’nin düşünceleri batıda Roma İmparatorluğu içinde Neo- Manişizm ve 900’lü yıllarda bu ideolojinin önderliğini yapan Bogomil adlı Bulgar papazının adından hareketle Balkanlar’da Bogomolism olarak 1000’li ve 1100’lü yıllarda alabildiğine yayılmıştır. Doğuda ise Manişizm Çin’e dek ulaşmış ve bu ülkede yasaklanmıştır. Uygur Türkleri 840 yılında Manişizm’i resmi din haline getirmişledir. Düşmanları’da O’nu aşağılamak için Mani adından kalkarak, “saldırganca aşırılıklar yapan deli” anlamına Manyak deyişini üretmişlerdir. Mani’nin dini de Zoroastrianism gibi düalist, iyi ile kötünün çarpıştığı bir öğretidir.

 

İslam’ın hakimiyeti ve İslamiyet hakkında kısa notlar

 

Kısa molalarla yaklaşık 300 yıl süren Roma- Sasani savaşları heriki büyük gücün, özellikle Sasani İmparatorluğunun zayıflamasına yolaçmıştır. Savaşlar nedeniyle doğu- batı ticaret yolları daha güneye kaymış ve ve bu gelişmeden Mekke’li Arap aşiretleri kazançlı çıkmışlardır. Basra ve Kızıldeniz ticaretini elegeçiren Arap aşiretleri zenginleşmişler, yukarı barbarlıktan medeniyet düzeyine ulaşmışlar, güçlü bir sınıf ayrışması yaşamaya başlamışlardır. İslamiyet bu toplumsal değişim ortamında -önce, kaybedenlerin ve orta barbar konumundaki bedevilerin- dini olarak doğmuştur. Aynızamanda bir devlet kurucusu olan Muhammed, yeni öğretisini asıl olarak eski semitik mitolojilere, ağırlıklı olarak İbrani (Yahudi) mitolojisine (Eski Ahit’e, Tevrat’a) ve bir ölçüde de Yeni Ahit’e (İncil’e) dayandırarak geliştirmiştir. Örneğin Allah, yüz kadar eski Semitik tanrı- tanrıça ve demon’dan (şeytan) sadece bir “yaratıcının” adıdır. Muhammed tüm iktidarı Allah’a verip O’nu rakipsiz hale getirmiştir. Böylece, Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın ardından üçüncü büyük monoteist dinin kurucusu konumuna yükselmiştir (Aslında İslamiyet dördüncü büyük monoteist dindir. Zerdüşt’ün veya Zarathustra’nın dini Zoroastrianism’in veya Mazdaism’in de tek yaratıcısı vardır ve adı “Akıllı Yaratıcı” anlamına Ahura Mazda’dır. Yalnız, Muhammed’in yaratıcısı Allah aynen eski Mezopotamyalı yaratıcılar, semitik yaratıcılar gibi hem iyiliğin ve hem de kötülüğün kaynağı iken, Ahura Mazda’dan sadece iyilik gelir. Kötülüklerin kaynağı, Ahura Mazda’nın rakibi ve karanlıkların efendisi Ahriman’dır. Bu iki güç sürekli çarpışırlar ve bu nedenle Mazdaism öğretisi düalist olarak tanımlanır. Hıristiyanlık’ta düalisttir; çünkü, -baba- oğul- ruh konumundaki İsa sadece iyiliklerin kaynağıdır. Kötülüklerin kaynağı şeytandır. Bu nedenle Sünni İslam sadece monoteist bir din değil, aynızamanda monoteist bir doktrindir. Şia ise aynen Mazdaism ve Hıristiyanlık gibi düalist bir öğretidir, başta Ali olmak üzere imamların tümü sadece saflığı ve iyiliği simgelerler.) Muhammed’in “yaratıcıyı” tekleştirmesi, tek göksel iktidar odağı yaratması eyleminin gerisinde asıl olarak dünyevi siyasal iktidarı tekleştirme, ailelere, aşiretlere bölünmüş toplumu birleştirerek güçlü bir dünyevi iktidar merkezi yaratma düşüncesi yatmaktadır. (Muhammed’in babasının adı da Abdullah’dır ve bu isim Allah’ı tanıyan, Allah’a hizmet eden, Allah’ın kölesi anlamına gelmektedir. Anlaşılan tüm aile başlangıçtan itibaren asıl olarak bu “güce” bağlıdırlar. Ve ben bu metinde Allah adının yerine Tanrı sözcüğünü bilinçli olarak kullanmıyorum. Türkçe Tengri’den gelen Tanrı, düalist Şamanizm’in “yaratıcı” gücüdür ve her iki göksel “gücün” [Tengri’nin ve Allah’ın] karakterleri çok farklıdır.)

 

Muhammed, çevresindeki küçük gurupla 622’de Medine’ye göçetmesinin ve kanlı çatışmaların ardından, başlangıçta kendisini yoketmeye çalışan Mekkeli tüccarlarla bu “ikinci hicret” olayından yedi yıl kadar sonra anlaşmış ve 629’da Müslümanların Mekke’yi ziyaretine izin verilmiştir (Aslında Kabe İbraniler’in, Yahudiler’in inşaatıdır ve haç geleneği de İslamiyet öncesine aittir.). Aradan bir yıl geçtikten sonra, 630’da Muhammed yanındaki 10 bin kişi ile Mekke’ye dönmüş, İslamiyet’in kanlı düşmanları olan Ebu Sufyan ailesi ve benzerleri Muhammed’in dinine katıldıklarını ilanetmişlerdir. Muhammed’in 632’de ölmesinin ardından, kısa süre önce İslamiyeti kabullenmiş olan Mekkeli tüccarlar -Ebu Sufyan ailesinin önderliğinde- yönetimi elegeçirmişlerdir. Din içinde daha başlangıçtan beri süregelen tüm çelişkilere ve çatışmalara karşın, İslamiyet’i birleştirici bir tutkal gibi kullanan Umayya ailesinden Abu Sufyan’ın oğlu Muaviye ve çevresi, tüccar karakterli ve Şam (Demaskus) merkezli Emevi İmparatorluğu’nun (661- 750) temellerini atmışlardır. Dördüncü Halife Ali’nin kendi yandaşlarınca (daha sonra Harici olarak anılanlar) öldürülmesinden yararlanan Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye, 661 yılında kendi hanedanını kurmuş ve Alinin oğuları Hasan- Hüseyin’i ve tüm yakınlarını kısa sürede yoketmiş veya pasifize etmiştir. Emevi adı, Muaviye’nin dedesinden, dahil olduğu Umayya ailesinden gelmektedir. Mekkeli tüccarlarla anlaşıp güçlerini birleştirmesinin ardından hızla tüm yönlere doğru yayılan Arap dayanaklı İslam iktidarı, 637- 651 yıllarında İran’ı ve Kürtler’in yaşadıkları coğrafyaları fethetmiştir. Aslında, Sasani ordusu 642 yılında Araplar tarafından kesinlikle yenilmiş, 226’da kurulan İmparatorluk 400 yıl sonra sonbulmuştur ama, son Sasani Kıralı ancak 651’de öldürülebilmiştir.

 

İranlılar’ın İslamiyet’e dirençleri 800’lü yıllara dek sürmüştür. Zaten 800’lü yıllarda artık İranlı aydınlar ağırlıklı olarak İslam dünyasında yönetime gelmeye başlamışlardır. Abbasi İmparatorluğu’nun bürokratlarının çoğu, arapça bilen İranlılardır. Derin haksızlıkların kaynağı olduğu için İslam tarihinde “Büyük Fitne” olarakta anilan Emevi İmparatorluğu, Abu Müslim adlı İranlı bir kölenin önderliğinde 747’de başlayan halk ayaklanması sonucu 749’da yıkılmış ve İktidar Muhammed’in ailesi olan Haşimiler’e geçmiştir. Ve adını Muhammed’in amcası Al- Abbas’dan alan Bağdat Merkezli Abbasi İmparatorluğu (749- 1258) kurulmuştur. Sünni İslam’ın dört büyük mezhebinden veya temel kolundan daha erken olan ilk üçü, Hanefilik, Malikilik ve Şafilik, Tüccar Emevi İmparatorluğu’nun yönetimine karşı entellektüel başkaldırı ortamında ve Abbasi İmparatorluğu’nun ilk dönemlerinde doğmuşlardır. Bunlardan en geniş etkisi olan ilkini, Selçuklu yönetimininde bağlı olduğu Hanefiliği kuran Abu Hanifa (700- 767), Zerdüşlük’ten (Mazdaism’den, Zoroastrianism’den) İslamiyete dönmüş bir İranlı’nın oğludur. Sünniliğin sözkonusu büyük kollarından dördüncüsü ve sonuncusu olan Hambelilik ise, taşralı, daha çok Bedevi karakterli bir Arap tepkisi olarak Ahmed ibn Hanbal (780- 855) tarafından yaratılmıştır ve Moğol istilası yıllarında Ibn Taymiyya (1263- 1328) tarafından -reaksiyoner karekterinin altı çizilerek- yeniden üretimiştir. Bu sonuncusu, Suudi Arabistanlı Ibn Abd ul Vahab (1703- 1791) trafından üretilen ve İslamiyet içindeki en tutucu ve saldırgan akım olan Vahabiliğe kaynaklık etmiştir.

 

İran’a sadece İslamiyet değil, dinle birlikte Arap kültürü ve Arap alfabesi de girmiştir- Mekke ve Medineli Araplar kendilerinden çok daha ileri bir medeniyeti ve kültürü temsileden İran’dan daha fazla şey almışlardır şüphesiz. İslamiyet içine girdiği her yeni kültürden birşeyler alarak sürekli değişikliklere uğramış ve zenginleşmiştir. Bunun yanında, zenginleşirken, dinin içinde yeni reaksiyoner akımlar da doğmuştur. İslamiyet’in girişinin ardından İranlılar, kullandıkları Arami alfabesini bırakarak Arap alfabesi ile yazmaya başlamışlardır. Bir kuzey Sami (Semitik) lehçesi olan, Suriye’nin kuzeyinde ve daha birçok ülkede kullanılan Arami dili Asuri İmparatorluğu’nun da ikinci resmi diliydi ve ülke de bu dilin alfabesi kullanılıyordu. Persler veya Akhaemenid İmparatorluğu’da aynı alfabeyi resmi hale getirip kullanmıştır. İskender’in, Grek dili konuşan Makedonyalılar’ın İran’ı zaptetmelerinin ardından ve Seleukid İmparatorluğu’nun iktidar yıllarında Grekçe resmi dil olmuştur. Sonra yine Arami alfabesine geçilmiş ve Araplar’ın hakimiyetleriyle birlikte yine bir Sami alfabesi olan Arap alfabesi ile yazılmaya başlanmıştır.

 

Selçuklu yönetimi yılları ve Şia hakkında kısa notlar

 

Abbasi İmparatorluğu içinde kiralık askerken 1055’de siyasi iktidarı elegeçiren ve Bağdat Sünni Halifeliği’nin ruhani şemsiyesi altında Selçuklu İmparatorluğu’nu başlatan Oğuz Türk yöneticilerin en önemli bürokratları İran asıllıdır. Bunların en ünlüsü, Hasan es- Sabah’ın bir “Haşhaşcı” fedaisinin saldırısı ile 14 ekim 1092’de katledilen Büyük Vezir Nizam ül- Mülk’tür. Kahire merkezli Yedi İmam Şiası’nın (İsmailiye Şiası olarakta adlandılrılmaktadır.) devleti Fatimi Halifeliği’nden (909- 1171) destek alan İranlı Hasan es- Sabah, Hazar’ın güneyindeki Elburuz Dağları’nda, Daylam’da, elegeçirilmesi zor sarp bir yamaca inşaedilmiş Alamut kalesine yerleşmiş, haşhaş yutturduğu gençleri kurduğu sahte cennete yollamış ve ardından siyasi çinayetlerde kullanmıştır. Haçlılarla’da işbirliği yaptığı bilinen Hasan Sabah, üst yöneticileri öldürterek Bağdat Sünni Halifeliği dünyasında, Selçuklu yönetimi içinde politik destabilizasyona yolaçmıştır. Suriye’de de güçlü bir örgütlenmesi olan Hasan-e Sabbah’ın 1124’de ölümünün ardından, izleyicileri siyasi cinayetleri sürdürmüşlerdir. Moğol İmparatoru Hulagu, aralarında Alamut’un da olduğu tüm Haşhaşcı (Kutsal Katiller olarakta anılıyorlar) kalelerini zaptedip yıkmıştır. Suriyedeki kaleleri ise Memluklu Sultanı Baybars I tarafından zaptedilmiştir (Kölemen’ler veya Memluklu’lar, Mısır’da Eyyubiler’den iktidari alan ve Haçlılar’ın tüm izlerini silen kiralık Türk askerleridirler.). Yedi İmam Şiası (İsmailiye) 1094’de kendi içinde Nizar adlı biri tarafından bölünmüş ve yine aynı yedi İmam’ı tanıyan Nizari İsmailiyesi adlı daha aşırı bir akım doğmuştur.  Hasan-e Sabbah ve yandaşlarının da bağlı oldukları Nizari İsmailiyesi’nin günümüzde temsilciliğini Hindistanda yaşayan ünlü Ağa Han ailesi yapmaktadır.

 

İranlılar daha sonra kimliklerini Oniki İmam Şiası ile korumuşlar, eski inançları Zoroastrianizmi (Mazdaizmi) ve Mazdaism’den (Mag rahiplerinden) derin biçimde etkilenmiş Platonism’i 500 yıllık bir süreç içinde İslamiyet’in içine taşıyarak özünde Sünnilik’ten tamamen farklı yeni bir din yaratmışlardır. Sünni inançlarla Şia arasındaki en önemli ideolojik ayrılık, kaynaklandığı eski İran dini Zoroastrianism (Mazdaism) gibi Şia’nın da düalist bir öğretiye sahibolmasıdır. Yani, Sünni inaçların tersine Şia’da iyilik ve kötülük aynı “yaratıcıdan” kaynaklanmamaktadır; başta Ali olmak üzere Oniki İmam tam bir saflığı ve temizliği simgelemektedirler. (Bunlar, göksel gerçek iktidar odaklarının yeryüzündeki yansımalarıdırlar ve herbiri Ahura Mazda’nın meleklerinden birinin iktidar koltuğuna oturtulmuşlardır. Zoroastrianism’de de Akıllı Yaratıcı [Ahura Mazda] tam bir saflığı, aydınlığı ve iyilikleri simgelerken, karanlıkların efendisi “ahmak ve yıkıcı” Ahriman [Şeytan] tüm kötülüklerin kaynağıdır.) Hıristiyanlıkta’da aynı düalism vardır ve İsa (baba- oğul- kutsal ruh) sadece iyiliğin kaynağıdır, saf bir temizliği simgeler. Şia’nın ve bu inanç gibi Platonism’den beslenmiş olan Hıristiyanlığın teolojileri arasında çok derin paralellikler vardır. Birçok ünlü teoloğu olan Oniki İmam Şiası’nın başlangıç yıllarındaki -ve şüphesiz daha sonra da- en tanınmış olan teoloğu as- Suhrawardi’dir. İran asıllı olan ve 1191 yılında, 36 yaşında Suriye’de idam edilen Suhrawardi, eski İran dini Zoroastrianismi ve Aristotales felsefesini ustaca İslamın içine taşımıştır. Şia’nın Sünni inançlardan ayrılan en temel özelliklerinden biri de, Hıristiyanlık gibi siyasi iktidara karşı bir başkaldırı hareketi olarak gelişmiş olması nedeniyle, İmamların devlet kurumunun dışında örgütlenmiş olmalarıdır. Şia’da, devletin denetimi dışında ayrı bir dinsel kurumlaşma şekillenmiştir. Bilindiği gibi, Muhammed aynızamanda devlet kurucusu olduğu için, Sünni İslam’da din ve devlet işleri (politik ve ruhani iktidar) aynı güç odağı tarafından denetlenmektedir.

 

Alevi Kürtlerin ve Türklerin inaçları Oniki İmam Şiası ile yakın akrabalık içinde olmakla birlikte, Kürtlerin çoğunlukla Sünni mezhepleri tercih etmiş olmaları bu satırları yazan için de -halen- önemli bir sual işaretidir. İran yönetimleri sırasında altta kalmış olmaları, muhtemelen Kürtlerin Sünni Araplarla daha rahat anlaşabilmelerine yardımcı olmuştur. Bunun ötesinde, ranttan pay alarak lokal vasal (köle) bey olmayı kabullenen Kürt üst sınıflarının güçlü olanla, kazanan tarafla kolayca anlaşıp eski konumunu koruyabildiğini daha önce de ifade etmiştim. Bölgeye (Kürtlerin yaşadıkları alanlara), Şia ve Harici inançları girmiş olmakla ve dönem dönem çok yaygınlaşmış olmakla birlikte, sonuçta hep Sünni inanca sahip devletler üstünlük sağlamışlardır ve bu gerçek muhtemelen Kürtlerin din seçimlerinde asıl etken olmuştur. Alevi Kürtler, genellikle ulaşılması daha zor coğrafyalarda özgürce yaşayanlardır. Yine Kürtler arasında eski İran dini Mazdaism ile kültürel bağları olan daha ılımlı bazı Sufi tarikatların, Nakşibendiliğin ve kollarının yaygın olduğunu da unutmamak gerekir. Yani Kürtler, eski inançlarını toptan silip atmış değillerdir. Bunun yanıda Kürtler, -süreç içinde değişikliklere uğramış olsa da ve inananlarının sayıları giderek azalsa da- Mithra diniyle ve Zoroastrianism ile akrabalığı belli olan Yezidi (Ezidi) inancını günümüze dek koruyabilmişlerdir.

 

Sonuncusu ve kültürel olarak en zengini ve en tutucusu İran kökenli Oniki İmam Şia’sından daha önce Yedi İmam Şia’sı doğmuştur. Bu öğreti, Ali’nin soyundan altıncı İmam Cafer al- Sadık’ın en yaşlı oğlu İsmail tarafından 700’lü yılların ikinci yarısına şekillendirilmiştir. Yedi İmam Şiası yandaşları, Cafer al- Sadık’ı değil, İsmail’i altıncı İmam veya Muhammed’in ruhsal temsilcisi olarak tanımaktadırlar. Oniki İmam Şiası’nı şekillendiren İranlılar ise, altıncı İmam olarak Cafer al- Sadık’ı tanımakta ve O’ndan sonra Musa al- Kazım, Ali al- Rida vs. Olarak 12nci İmam’a dek devametmektedirler (Türkiye’deki Türk- Kürt Aleviler de Cafer al- Sadık’ı tanımakta ve aynızamanda Caferiler olarakta anılmaktadırlar.). Yedi İmam Şiası, altıncı imam kabuledilen İsmail’in adına izfeten İsmailiye Şiası olarakta anılmaktadır. Bu inanca göre, yedinci İmam Muhammad al- Mahdi’dir (Muhammed el- Mehdi). Kuzey Afrika’ya hükmeden Fatimi İmparatorluğu’nun (909- 1171) resmi öğretisi ve birleştirici tutkalı Yedi İmam Şiası olmuştur. Fatimi adı, Muhammed’in kızı ve Ali’nin eşi olan ve en temiz azizlerlen sayılan Fatma’dan gelmektedir. Günümüzde Lübnan’da yaşayan Dürziler, 1021 yılında al- Hakim eliyle Yedi İmam Şiası’ndan kopup Manişizm ve Hıristiyanlıkla karışık yeni bir doktrin yaratmışlardır. Yedi İmam Şia’sından önce de, Sünni inançlara yakın ve üç temel Şia akımı arasında en erkeni olan Beş İmam Şia’sı doğmuştur. Zayyidi Şia’lığı olarakta bilinen Beş İmam Şia’sı, beşinci İmam Muhammed al- Bekir’in imamlığını tanımayıp 740 yılında Kufa’da ayaklanan Ali’nin torunlarından Zayd/Ziyadid ve yandaşları tarafından kurulmuştur. Zayyidi Şialığı 819- 1018 yıllarında Yemen’e hakimolmuştur ama, iktidarı 900’lü yıllardan itibaren düşüşe geçmiştir. Bunlar ayrıca Hazar’ın güneyindeki İran Daylam Şia İmamlığı’nda (945- 1055) varlık göstermişlerdir.

 

Oniki İmam Şiası’nın bir kolu olan, bu ana gövdeden kaynaklanan Alevilik öğretisi, 10ncu imam olarak kabuledilen Ali al- Hadi’nin Basralı çağdaşı Muhammed ibn- Nusayri tarafından 850’li yıllarda başlatılmıştır. Öğreti asıl olarak Suriye’de Hamdani sülalesi’nin iktidarı döneminde (905- 1004), 950’li veya 960’lı yıllarda Hüseyin ibn- Hamdan tarafından kökleştirilip yaygınlaştırılmıltır. Aleviler İslamın beş şartını teorik olarak tanımakla birlikte uygulamazlar. Bunlara ek olarak, Ali’ye iman ve Cihad (kutsal savaşa katılmak) gibi iki şartları daha vardır. Oniki İmam Şiası’nın tüm bayramları Aleviler tarafındanda kutlanır. Bunlar, Hafız Esad’ın darbesinin ardından 1971 yılından beri Suriye’de iktidardadırlar ve aynı toplumun yüzde 20 kadarının Alevi olduğu sanılmaktadır. Türkiye nüfusunun yüzde 20’sinin de Alevi olduğu hesaplanmaktadır. Türkiye Kürtleri arasında da -özellikle dağlık yörelerde- oldukca geniş Alevi nüfusu vardır.

 

İmamlar Hıristiyanlıktaki Azizler gibidirler ve özellikle ilk beş İmam tam bir saflığı, temizliği simgelerler. Oniki İmam Şiasında bunlar (İmamlar, Azizler) Ahura Mazda’nın (Akıllı Yaratıcı’nın) İslamlaştırılmış meleklerinden başka birşey değillerdir. Sözkonusu melekler Mazdaizm’de birer göksel gücün (ozaman tanınan planetlerin) yansımalarıdırlar ve herbirinin ayrı görevleri vardır. Örneğin, Mazdaizm’in İslamlaştırılmış meleklerinden olan Alinin’nin eşi ve Muhammed’in kızı Fatma, planetler içinde dünyayı, sadakatı (bağlılığı) simgelemektedir. İsmet Zeki Eyüboğlu’na göre Şia sözcüğü arapça şea kökünden gelmektedir ve yandaş veya yoldaş anlamına kullanılmaktadır. Ayrıca, sayıca zengin tüm Sufi tarikatlar kültürel olarak Şia ve Mazdaizm ile bağlantılıdırlar. Müslümanlığı seçen göçebe veya yarıgöçebe ilk Şamanist Türkler, çoğunlukla -Şamanizm ile kültürel paralellikleri olan Mazdaizm’den kaynaklanma- bu Sufi tarikatlara geçmişlerdir ve Şamanlar rahatca Sufi dervişliğe soyunmuşlardır. Sufi sözcüğünün kökeni konusunda da iki ayrı iddia vardır. Bunlardan birincisine göre, Sufi dervişler basit yün hırkalar giydikleri için, kelime yün anlamına gelen arpça suf sözcüğünden üretilmiştir. Diğer iddiaya göre ise, kelime köken olarak grekçe akıl ve bilgelik anlamına gelen Sofia sözcüğünden üretilmiştir. Zaten, dindeki Sofu, bilginin yolunda yürüyen kişi, akla ve bilgiye sahip kişi anlamına gelmektedir. Sonuçta, Sofu sözcüğünün Sofia’nın İslamlaşmışı olduğu açıkca bellidir. Ayrıca, tarihte sürekli çatışan iki toplum olmalarına karşın Grek ve İran kültürleri arasında çok derin bir alışveriş olmuştur. Özellikle Platonism için Zoroastrianism’in Grek versiyonudur denebilir ve daha sonra aynı Platonism Şia ve tüm Sufi inançları derinden etkilemiştir. Ve Grek klasikleri Abbasi İmparatorluğu’nun başlangıç yıllarında eksiksiz olarak arapçaya çevrilmiştir. Tüm bu nedenlerle, bu satırları yazanın görüşü, Sufi sözcüğünün grekçe akıl ve bilgelik anlamına gelen Sofia deyişinden üretildiği yönündedir.

 

İslamiyet içinde iki ayrı temel kol olan Sünni ve Şia öğretilerinin yanında, -görüşleri bir ölçüde Şia’ya yakın olmakla birlikte- üçüncü apayrı bir yol olarak kabuledilen Hariciler vardır. Başlangıçta Ali yanlısı olan Hariciler, Kuran’ı derletip şiir diliyle ve mevcut hakim güçlerin yararlarına uyumlu biçimde yeniden kaleme aldırtan üçüncü Halife Osman’ı (Halifelik yılları, 644- 56) bu eylemi nedeniyle öldürmüşlerdir. Ardından, dördüncü Halife Ali’yi de (Halifelik yılları 656- 61) iktidara gelebilme amacıyla Muaviye ve yandaşları ile anlaştığı için öldürmüşler ve İslamiyet’in dışındakiler anlamına Hariciler olarak anılmaya başlanmışlardır- aslında bu cinayetleri Muaviye’nin işine yaramıştır. Binbir Gece Masalları’nda adı anılan ünlü Abbasi Halifesi Harun ar- Raşit’in İranlı bir odalığından olma 7nci Abbasi Halifesi Al- Mamun (786- 833), Hariciliği (Mu’tazilah) devletin resmi öğretisi yapmıştır. O’nun döneminde Hıristiyan öğretmenlerinde ders verdikleri Aklın Evi (Bayt al- Hikmah) adlı bir akademi kurulmuştur. En ünlü ideologları Hasan Al- Basri’nin (642- 728) öğrencisi Vasil İbn- Ata (700- 748) olan Hariciler, Sünni ideolojinin temel prensibi ola “İyilikte kötülükte Allah’tandır.”, öğretisine karşı çıkmaktadırlar. Harici doktrinine göre, “Allah insanlar için sadece iyi şeyler istemektedir ama, kaderini belirlemekte, iyiyi ve kötüyü seçmekte insanlar özgürdürler.”  Kısacası, Haricilere göre insanlar kaderlerini kendileri belirlerler. Şüphesiz bu görüşün eski iran dini Mazdaizm ile yakınlığı vardır. O dinde de “Aydınlıkların efendisi Akıllı Yaratıcı’dan (Ahura Mazda’dan) sadece iyilik gelir” ama, insanlar “iyiliğin kaynağı Ahura Mazda’nın yolunu veya kötülüklerin nedeni Ahmak Ahriman’ın (karanlıkların efendisi, şeytan) safını seçmekte özgürdürler.” Öğretileri akılcılığa, bilime daha açık olan Hariciler, günümüzde Umman emirliğinde, Cezayir’in güneyinde ve asıl olarak Tanzania’nın bir parçası olan Zanzibar adasında küçük bir azınlık olarak yaşamaktadırlar.

 

Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1055- 1194) Tuğrul Bey’in önderliğindeki göçebe (çoban) savaşcı Türk Oğuz boyları (aşiretleri) tarafından kurulmuştur. (Birde, daha sonra, 1180’li yıllarda doğup -son dönemleri Moğol vesayeti altında geçsede- 1300’ün ilk 10 yılına dek yaşamını sürdürebilen ve Avcıoğlu’na göre idari yapısı Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan farklılaşan ve etkisi Ege ve Marmara kıyılarına dek uzanan Anadolu Selçuklu Devleti vardır.) Tuğrul Bey ve bağlı aşiretleri, yine bir Türk sülalesi olan ve batıda İran’daki Ray ve Hamadan’dan doğuda Afganistan’a, Kuzey Hindistan’a, İndüs vadisine, Hint Okyanusu’na dek hükmeden Gazneliler’in (977- 1186) İran’daki iktidarlarını kırarak işe başlamışlardır. Bunun yanında yine Selçuklular, kuzey İran’daki Daylam kökenki ve Şia inançlı Buvahid hanedanının (945- 1055), batı İran ve doğu Irak’taki iktidarlarına sonvermişlerdir. Tuğrul Bey 1055’te Bağdat’a girdiği zaman, Selçuklu devleti kalın çizgileriyle şekillenmiştir. Tuğrul’un göreceli kolay başarısında, göçebe aşiretlerin ve tarımla uğraşan yerleşik halkın Gazneliler’in yüksek vergilerine ve yönetim bozukluklarına duydukları memnuniyetsizliğin rolü olduğu kadar, Bağdat’taki Sünni Abbasi halifeliği’nin aleyhine hızla gelişen Kahire merkezli Yedi İmam Şiası’na duyulan korkunun da rolü vardır. Aynı yıllarda Kahire Merkezli Yedi İmam Şiası’nın devleti Fatimi’ler Musul’u elegeçirmişler ve hatta Bağdat’a girmişlerdir ama, halkında desteğiyle Selçuklu orduları tarafından atılmışlardır. Kısacası Bağdat, iktidar uğruna “Sünni Hanefi” rolüne soyunan göçebe çobanların önünde boyun eğer ve siyasi iktidarını -Avcıoğlu’na göre okuma ve yazma bildiği bile şüpheli olan- akıllı Tuğrul Bey’e devrederken, onları kurtarıcı gibi görmüştür.

 

Toplumsal evrimin “askeri demokrasi” basamağında oldukları çok yakın geçmişte aşiret savaşcıları ile merasimsiz yoldaşca ve özgürce ilişkiler içinde olan Tuğrul Bey, kısa sürede İran- Arap devlet sistemine uymuş, değişik milletlerden askerlerin oluşturduğu disiplinli düzenli -köle- orduya geçmiştir. Kılıçlarının gücüyle Selçuklu Devleti’nin temellerini atan Türkmenler, -ileride Osmanlı’da daha beterinin olacağı gibi- alta düşmüşler, tüm kredilerini kısa sürede yitirmişledir. Merkezden uzaklaştırılıp sınır boylarına, problemli çatışma alanlarına “uç beylikleri” olarak itilmişlerdir. Bu medenileşmeye ve feodalleşmeye karşın, Avcıoğlu’nun “Türklerin Tarihi” adlı yapıtında gayet güzel açıkladığı gibi ve yine başka kaynaklara göre, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, hiçbirzaman Osmanlı İmparatorluğu’na benzer biçimde tüm iktidarın tek elde toplandığı despotik merkezi bir feodal yapıya dönüşmemiştir. Avcıoğlu’na ve zaten gözüken gerçeğe göre, Selçuklu sisteminde -Avrupa feodalism’ini çağrıştıran biçimde- iktidar bölünmüştür. Batı’daki Senyörler’i aratmayan tarzda kendi toprakları, orduları ve siyasi dalgaya göre azalıp çoğalan iktidarları olan bağımlı (vasal) beylikler veya Selçuklu terminolojisi ile Atabey’ler merkezi iktidarın yanında varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunun yanında ayrıca, yine Batı’da olduğu gibi, gelişmelere göre etkinlikleri değişen merkezi siyasi otorite ile dini oterite (Halifelik kurumu) birbirlerinden ayrı biçimde yanyana varolmuşlardır. Avcıoğlu’nun yukarıda anılan kitabında yazdığına göre, Prof. Altan Köymen, “Tuğrul Bey’in, Kürt, Arap, İranlı, Deylemli vs. 26 vasal prensi (Atabeyi) bulunduğunu” hesaplamıştır. Selçuklu sistemi içinde, -daha sonra Osmanlı’da bir istisnası olarak gözükecek ayrı Kürdistan benzeri- bir şekillenme veya başka ifadeyle otonom (özerk) bir Kürdistan yoktur. Buna karşın Selçuklu’da, değişik büyüklükteki ve güçteki Kürt beyliklerinin ayrı ayrı vasal (bağımlı) prenslikler olarak varlıklarını sürdürdükleri anlaşılmaktadır. Şüphesiz merkezle bunlar arasında zaman zaman anlaşmazlıklar olmasına, enderde olsa Kürt aşiretleri ile Türk aşiretlerinin çatışmalarına ve bazı durumlarda vasal Kürt prenslerinin yetkilerinin ellerinden alınmış olmasına karşın Kürtler, Selçuklu sistemine mükemmel bir uyum sağlamışlardır. Avcıoğlu’nun anlatımıyla, “Huzistan egemeni Kürt Hezaresb, Tuğrul Bey’in bütün seferlerinde yanından ayırmadığı ve baş danışmanı yaptığı en sadık vasalı ve Selçuklu damadı olur.” (Huzistan İran’ın güneydoğusunda, günümüzde Irak sınırına yakın olan geniş bir bölge. Halkının yaklaşık yarısını Arapların oluşturduğu, İran’ın asıl petrol kuyularının ve petrol endüstrisinin bulunduğu ve ayrıca İran- Irak savaşının olduğu topraklar. Avcıoğlu’nun Hezaresb biçiminde yazdığı ad da, İranlı bir arkadaşıma göre Hezarasb olmalı. İranlılar ve Kürtler arasında rastlanabilen bu ad, hezar [bin] ve asb [at] sözcüklerinin birleşmesinden oluşmaktadır ve Binatlı anlamına gelmektedir. Hazarasb, Tuğrulbey’in kızı, Alp Arslan’ın kızkardeşi ile evlidir.- Yusuf Küpeli)

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              Göçebe Türkmen aşiretleri 900’lü yıllardan itibaren Azerbeycan üzerinden Anadolu’ya girmeye başlamışlardır. Türklerin yığınsal olarak Anadolu’ya girişlerinin, hızla Ege ve Marmara kıyılarına dek ulaşmalarının serüveni 1071 Malazgirt savaşının ardından başlamıştır. Anadoludaki Türkmen aşiretlerinin ilerleyişlerinden ve akınlarından rahatsız olan Bizans yönetici eliti, Kapadokyalı Romanos Diogenes adlı başarılı bir generalini 1068 yılında dul Kraliçe Eudokia Macrembolitissa ile evlendirip İmparator yapmış ve gelen göçebelerin üzerlerine yollamıştır. (Grekler’in dominant konumda oldukları Doğu Roma İmparatorluğu, 330- 1453 yıllarında varolmuştur. General Diogenes ile evlendiği zaman -1067’de ölen İmparator X. Konstantin Dukas’tan- üç oğlan anası olan Eudokia, döneminin en akıllı kadını olarak tanınmaktadır.)  Anadolu’da saldırıları, yağmaları ve süreklilik kazanmış olan Türkmen göçünü durdurma, yeniden eski düzeni ihya etme amacıyla IV. Romanos Diogenes, Balkanlardaki Uz’lardan (Hıristiyan Ortodoks Oğuz Türkleri, Gagauz’lar), Peçenekler’den (Peçenek, Karadeniz’in kuzeyinde, Don ve Volga’nın aşağı kısımlarında yaşayan göçebe Türkler), Franklar’dan, Germenler’den, Normanlar’dan, Slavlar’dan, Ermeniler’den ve Grekler’den oluşan paralı bir ordu toparlayıp Anadolu’nun içlerine doğru harekete geçmiştir. Bizans ordusu ile gerilla savaşı veren, kaçıp kovalamaca oynayan başına buyruk Türkmen aşiretleri arasındaki çatışmalar bir yılı aşkın süre devametmiştir. Sonunda, 26 ağustos 1071 günü Diogenes, Selçuklu Hükümdarı Alp Arslan’ın -asıl Türkmenlerden ve ikincil olarak Kürt savaşçılardan oluşan- ordusu ile Van Gölü’nün ve Süphan Dağı’nın kuzeyindeki Malazgirt Ovası’nda karşılaşmıştır. (Alp, atlı savaşcı, şovalye anlamına gelmektedir ve Alp Arslan lakabı aslında çok uzun bir ismi olan bu hükümdara sonradan takılmıştır).

 

Romanos Diogenes’nin askerlerinin Alp Arslan’ınkilere göre sayıca çok fazla olmasına karşın, Türkmen süvarilerin ustaca uyguladıkları bozkır savaşı taktikleri, Diogenes’in ordusundaki birkısım Uz’ların saf değiştirmeleri ve iktidar kavgası nedeniyle yaşanan ihanet, Bizans ordusunun yenilip dağılmasına nedenolmuştur. Alp Arslan, eline esir düşen Romanos Diogenes’i, Avcıoğlu’nun anlatımıyla, 1.5 milyon altın fidye ödenmesi ve her yıl 360 bin altın haraç verilmesi; müslüman tutsakların bırakılması; Antakya, Urfa, Menbiç ve Malazgirt’in Selçuklu Devleti’ne iade edilmesi karşılığında serbest bırakmıştır. Çünkü, Alp Arslan’ın karşısında bunları isteyeceği başka bir muhatap yoktur ve Konstantinopolis’te (Constantinople, Konstantin’in kenti, İstanbul) hemen İmparator ilanedilebilecek başka biri çok daha tehlikeli olabilecektir. Kötü kaderli Diogenes, serbest bırakıldıktan sonra kurtuluş parasının ancak 200 bin altınını yollayabilmiştir. O daha İstanbul’a ulaşamadan, 1067’de ölmüş olan İmparator X. Konstantin Dukas’ın Eudokia’dan olma oğlu VII. Mikael Dukas tahta oturtulmuştur. Konstantinopolis (İstanbul) iktidarına bağlı Ermeni prenslerinin eline düşen IV. Romanus Diogenes’in gözlerine mil çekildikten sora Marmara denizindeki Prote adasına (şimdiki adını bilemiyorum- Y. K.) yollanmış ve orada ölmüştür.

 

Alp Arslan daha içerilere, batıya doğru ilerleyerek zaferini tamamlamamıştır. Buna karşın, Bizans ordusunun dağılmış olmasından yararlanan Türkmen aşiretleri -kendi başlarına- çok daha büyük guruplar halinde, yığınsal olarak Anadolu’ya girmeye başlamışlardır. O yıllarda tüm Anadolu’nun nüfusunun 10 milyon civarında olduğu sanılmaktadır ve bu Türklerden Balkanlardaki rakiplerine karşı asker olarak yararlanmak isteyen Bizans, sonuçta -İznik başkentli- Anadolu Selçuklu Devleti’nin şekillenmesine birşekilde yardımcı olmuştur. Aynı devlet süreç içinde onbir prensliğe bölünmüştür. Bizans yönetiminden yorgun düşmüş olan yerli halkın önemli birkısmıda gönüllü olarak hızla İslamlaşıp Türkleşmiş ve geleceğini bu gelişen yeni genç sistem içinde aramaya başlamıştır- din değiştirenler arasında Bizans aristokrasisinden olan ve Osmanlı sistemi içinde de çok ünlenecek aileler vardır. Şüphesiz gelen Türkler’de eski zengin yerli kültürü, Grek- Roma (Latin) kültürünü süreç içinde özümsemeye, kendilerine maletmeye başlamışlardır. Bunun en ilginç örneklerinden biri, 1300’lü yıllarda Anadolu’nun kuzeydoğusunda yaşayan Akkoyunlu Türkmen aşiretlerinin üretimi olan Dede Korkut Halk Öyküleri’nin Homeros’un Odysseia Destanı ile olan derin bağlarıdır.

 

Şüphesiz tarih, burada basitleştirilerek özetlendiği gibi değil, çok daha zengin olaylarla, toplumsal ve kişisel trajedilerle, iniş çıkışlarla, geriye dönüşlerle ve bilinemeyen boşluklarla dolu alabildiğine zengin sosyal bir süreçtir. Unutulmaması gereken bu gerçeğe karşın, yine de kısaca birşeyler söylemek gerekirse, Türklerle Kürtlerin yoğun ilişkileri, İslamiyet’in bölgeye girmesinin ve Türklerin 800’lü yılların ortalarından itibaren daha büyük kitleler halinde bu dini kabullenmelerinin veya kabullenmeye zorlanmalarının ardından -eski inançlarını da daha 1300’lü yıllara dek büyük ölçüde koruyarak- batıya doğru yayılmaları ile şekillenmeye başlamıştır. Sözkonusu İlişkiler Büyük Selçuklu İmparatorluğu ile Batı İran’da tam bir işbirliğine dönüşmüştür. Aynı ilişkiler aşiret konfederasyonları olan kuzeydeki Akkoyunlular ve güneydeki Karakoyunlular ile 1300’lü yıllarda ve ileride daha gelişmiş Safavi hanedanıyla birlikte sürmüştür. Yalnız sözkonusu ilişkilerde -bu satırları yazana göre- dikkat edilmesi gereken çok önemli bir gerçek, Kürtlerin günümüze dek kültürlerini ve kimliklerini korumalarına yardımcı olan çok önemli bir ayrıntı vardır. Hep konuşulan ve zaman zaman üzerine “Biz bin yıldır birlikte yaşıyoruz (!)”, diye ahmakça politik nutuklar atılan gerçeğin önemli ayrıntısı, birlikteliğin bağımsız özgür bireyler düzeyinde değil, yönetici üst sınıflar arasında olmasıdır. Kürt ve Türk üst sınıfları birlikte davranırlarken veya Kürt yöneticileri daha güçlü konumda olan Türk üst sınıflarına hizmet sunarlarken, kendi bağımsız aşiret düzenlerini ve aşiretleri üzerindeki iç egemenliklerini hiç yitirmemişlerdir. Tüm bu uzun yüzyıllar boyunca Kürt bireyleri kendi güçlü pederşahi (ataerkil) zincirlerine bağlı olarak özünde başka halklarla hiç karışmadan bugüne dek gelmişlerdir ve artık onlar içinde asıl değişim süreci başlamıştır. Zaten bu cizginin dışına çıkanlar, aşiret bağları gevşeyenler hızla asimile olmuşlardır ve zaman zaman her iki taraftanda karşılıklı olarak küçük aşiretler düzeyinde asimilasyonlar gerçekleşmiştir.

 

Avcıoğlu’nun verdiği bilgilere göre, Musul civarına yerleşmiş olan ve Van yaylalarına otlağa çıkan Kara Koyunlu Türkmen Aşiretleri Konfederasyonu, Siirt’in kuzeyinde ve kuzeydoğusunda yaşıyan Zirki kürtleri ile ve yine Garzan ve Hısn- Keyfa yörelerinde yaşıyan Süleymani kürtleri ile güçlü işbirliği yapmıştır. Daha doğrusu, bu Kürtler Karakoyunlu önderi Bayram’a bağlanmışlardır. Van yöresindeki Mahmudi Kürtleri’de aynışekilde Bayram Hoca’ya bağlanmışlardır. Avcıoğlu’nun Prof. Faruk Sümer’den aktardığına göre, Zırki, Süleymani ve Mahmudi Kürtleri, Karakoyunlu Aşiretler Konfederasyonu’nun eşit üyeleri olmuşlardır. Bunlarin arasında -eşit statüde olan- Câkirlû ve Âyinlu gibi Kürt toplulukları da eklenebilir. Yine aynı kaynağa göre Karakoyunlular, Kürt aşiretleri arasından 50 bin evlik bir topluluğu hizmetlerde kullanılmak üzere “Karaulus” adıyla örgütlemişlerdir ve bunlar daha alt bir statüde kabuledilmişlerdir. Avcıolu’nun anlatımlarından, 400’lü yıllarda Akkoyunlular ile Karakoyunlular arasında süren savaşlarda Kürt aşiretlerininde yeraldıkları anlaşılmaktadır. Aynızamanda savaş alanları da asıl olrak Kürtlerin yaşadıkları topraklar olmuştur.

 

Bizans, Balkanlar’da Katolik Latinler’e ve Slavlara karşı asker olarak kullanma amacıyla doğu sınırlarında (Selçuklu’nun batı sınırlarında) Orhan Gazi önderliğinde bir uç beyliği kurmuş olan Oguzlar’ın Kayı boyundan savaşçıları kendi ordusu ile birlikte Trakya’ya ve Balkanlar’a sokmuş ve 1300’lü yılların başında Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerinin atılmasına yardımcı olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseldiği yıllarda Türk- Kürt ilişkileri tam bir hukuki çerçeveye oturmuş ve en az 300 yıl kesintisiz bir barış ve işbirliği içinde sürmüştür.  

 

Bazı bağımsız Kürt beylikleri ve Selehaddin Eyyubi

 

İslamiyet sonrası dönemin ve daha çok 1500’lü yılların Kürt tarihini yazan Şerefhan’ın, farsça yazılmış tarih kitabı Şerefname’ye (1597) göre, bağımsızlık düzeyine yükselmiş bazı Kürt beyleri, bu düzeye ulaşamamış olsalarda kendi adlarına sikke kestirmiş (para bastırtmış) ve hutbe okutmuş Kürt beyleri ve daha küçük lokal iktidar sahibi Kürt beyleri vardır. Bu üç katagori Kürt beyleri içinde birincisine, en geniş iktidar sahibi olanlara örnek olarak Diyarbakır (Amid) ve Cezire’ye hükmetmiş olan Mervani’ler; Dinever (İran, Kermanşah bölgesi) ve Şehrezor’a hükmetmiş olan Hasanveyh ailesi; Lor- i Büzürk (Büyük Lor) yöneticileri olarak ünlenen Fadlavi ailesi; Küçük Lor hükümdarları ve Eyyubiler gösterilebilir. Şerefhan’ın Büyük ve Küçük Lor olarak tanımladığı yerler batı İran’daki Luristan’dır. Bunlardan Büyük Luristan, eyalet valilerinden Fadlavi (Fadlawayh, Fazlaveye) yönetimi yıllarında (1160- 1124) bağımsız olmuştur. Aynı coğrafyalar önce Medler’in ve daha sonra Akhaemenid İmparatorluğu’nun ilk geliştikleri alanlardır. Şerefhan’ın saydıklarına, Kafkaslar’da, Kars yöresindeki Ani ve Ganja bölgelerinde daha çok Ermeni nüfusunu yöneten Şaddadlar’ı da (951- 1174) ekleyebiliriz. (Aslında Şerefhan’ın yukarıda anılan kitabına -bence- gerçek anlamda tarih kitabı demek olanaksızdır. Şerefhan olayları ve kişileri tarihsel sürecin bütünselliğinden kopartarak anlatmakta, birbirlerinden ve yaşanan sürecin bütünselliğinden kopuk değişik fotoğraf kareleri vermektedir ve malesef bu fotoğraflarda iyi çekilmiş değillerdir. Ayrıca, birbirleri ile bağlantısız bu kopuk kopuk anlatımlarda alabildiğine idealizasyonlar ve eksiklikler vardır. Belki türkçe çevirinin bozukluğu da Şerefhan hakkındaki yargımı etkilemektedir. Buna karşın, Şerefhan’ın işi yine de çok önemlidir, çünkü başka benzer yazılı anlatım yoktur.- Y. Küpeli)

 

Yukarıda anılan bağımsızlık derecesine yükselmiş  Kürt beyliklerinin veya devletlerinin en dikkate değer örneği, başkenti Silvan olan Mervani devletidir (990- 1096). Mervani devleti tüm Diyarbakır (Amid), Nuseybin, Cezire yöresini kontrol etmiştir. Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu, Bağdat Sünni Halifeliği’nin şemsiyesi altındaki Büyük Selçuklu Türk İmparatorluğu ve Atlantik Okyanusu’ndan Kızıldeniz’e kadar tüm Kuzey Afrika’ya hükmeden Şia Fatimi Halifeliği arasındaki çatışmaların yarattığı denge ortamında Mervani devleti yüz yıl kadar yaşayabilmiştir. Bu devlet, ticaret yolları üzerinde olduğu için çok zenginleşmiştir. Mervani Devleti’nin tarihçisi İbn’ül- Erzak’ın tanıklığına göre, Mervanoğulları iktidara yönelen ilk adımlarını yol keserek, soygunculukla atmışlardır. Bögenin ticaret yolları üzerinde olması ve ayrıca sürekli savaşlar nedeniyle merkezi otoritelerin etkilerinin zayıflamış olması bu anlatımı doğrulamaktadır. Kürt tarihçisi Şerefhan Bitlisi’nin “Şerefname”de anlattığına göre, aynızamanda Nasrüddevle ünvanıyla anılan tanınmış Mervani hükümdarı Ahmed bin Mervan, ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e armağanlar yollayarak bağlılığını bildirmiş ve Selçuklu hükümdarlığının himayesine sığınmıştır. Yine aynı tarihçinin tanıklığına göre, Ahmed bin Mervan’ın 366 genç ve güzel cariyesi vardı ve hergece biriyle kalmaktaydı. İbn’ül Erzak’a göre ise, Nasrüddevle’nin dört resmi karısı, 360 güzel cariyesi vardı ve uyku adeti yoktu. Adı geçen tarihçilerin anlatım üsluplarından olayın kendi düşlerini de süslediği anlaşılmaktadır ama, diğer yandan aynı gerçek Kürt feodalizminin ataerkilliğini (pederşahiliğini, patriarkal yapısını) ve kendi içinde baskıcılığını anlayabilmek açısından ilginçtir. Şüphesiz Mervani devletinin bölge için çok yararlı imar işleri de vardır. Bunlar, Silvan’a surların dışından su getirmişler ve mükemmel bir su şebekesi oluşturmuşlardır vs. Mervaniler, bölgede yayılan Hariciliğin yolunu kesmişler, Hanefiliğe ve Malikiliğe göre daha tutucu olan Sünni mezheplerden Şafiliğin Kürtler arasında yayılıp dominant duruma gelmesine önderlik etmişlerdir. Mervani iktidarı Selçuklu sultanı Melikşah tarafından 1085’te yıkılmıştır. Tutuş döneminde, 1096’da bölge tümüyle Selçuklu yönetimi altına girmiştir.

 

“Birinci Haçlı seferleri” (1096- 1099), başta Kudüs olmak üzere “kutsal yerleri” kurtarma iddiası ile başlamış olsada, ozamanlar dünyanın en ileri ve en zengin bölgesi olan Ortadoğu’yu, bu bölgedeki -Batıya göre- çok yüksek İslam medeniyetininin zenginliklerini talan etme amacına yönelikti asıl olarak. Kanlı katliamlarla dolu bu yağma saldırıları, daha sonra “2nci Haçlı seferleri” (1147- 1149), “3ncü Haçlı seferleri” olarak (1189- 1192), “4ncü Haçlı seferi” (1202- 1204) ve “5nci Haçlı seferi” (1218- 1221) olarak sürmüştür. Haçlı histerisine, 5nci haçlı seferlerinden hemen önce yaşları 18’den daha küçük çocuklarda katılmışlar ve 1212’de çocukların Haçlı Seferi örgütlenmiştir ve bu çocuklar yakalanıp köle olarak satılmışlardır. Bölgedeki son kalıntıları da Kölemen (Memluklu) Türkleri tarafından silinecek olan Haçlılar, doğu Akdeniz’deki üslerinden, kuzeyde Maraş ve Tarsus’u içine alan Ermeni Kırallığı’ndan (Küçük Ermenistan, 1198- 1375); kuzeydoğu da Edessa (Urfa), Mardin, Harran ve Antep’i içine alan Urfa Haçlı Kontluğu’ndan (Edessa Devleti, 1098- 1144); daha güneyde Antakya Prensliği’nden (1098- 1268); Suriye’nin, Lübnan’ın ve İsrail’in Akdeniz kıyılarını içine alan Kudüs Kırallığı’ndan (1099- 1187) kalkarak çevrelerini sürekli yağmalamışlar, yıkmışlar ve yayılmaya çalışmışlardır. Sözkonusu Haçlı üslerine, 3ncü haçlı seferleri sırasında, 1191 yılında İngiltere Kıralı Inci Richard tarafından Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) elinden alınan Kıbrıs’ı da eklemek gerekir. Yukarıda sıralanan Haçlı devletlerinin hakim gücü Kudüs Kırallığı idi ve diğerleri bu devlete bağımlı (vasal) hükümdarlıklar olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Başka Haçlı orduları da kurulmuş, 6ncı ve 7nci haçlı seferleri örgütlenmişmiştir. Çok daha ilerideki tarihlerde -özellikle Osmanlı İmparatorluğu’na karşı- aynı düşünce temelinde haçlı orduları örgütlenmiştir. Günümüzde Pentagon, başta Exxon ve Mobil olmak üzere büyük petrol tekelleri, Rockefeller gurubu ve bunların temsilcisi W. Bush yönetimi, Ortadoğu’nun ve Orta Asya’nın petrol zenginliklerini talan etmek amacıyla -1990’lı yılların ilk yarısından itibaren- Haçlı ruhunu diriltmeye çalışmaktadırlar. Anglo- Amerikan kökenli uluslarüstü petrol tekellerine ve askeri- endüstri komplekslerine bağlı bu son Haçlılar, alabildiğine yıkıcı kitle imha silahlarına sahiptirler ve çok daha da acımasızdırlar. Vatikan’ı özünde dışlayan ve ideolojik olarak Papa’nın misyonunu da yüklenmeye çalışan bu sözde protestan- prütan ırkçı çağdaş yağma ve yıkım gücüne bölgede Pentagon’un ileri karakolu konumunda olan ırkçı İsrail devletini de eklemek gerekir kanısındayım. Stalin’in de onayı ile eski Haçlı üslerinin çekirdek alanına yerleştirilmiş olan ve başta USA olmak üzere Batılı emperyalisy güçlerin desteğini alarak -sistematik bir etnik temizlikle birlikte- sürekli yayılan İsrail’in politik çizgisi ile Haçlı güçlerin yayılma çabaları, yağma ve yıkım operasyonları arasında kalın çizgileriyle paralellikler kurulabilir.

 

Adları işin içine karıştırılsa da, sözkonus Haçlı seferlerinin hiçbirinden din olarak Hıristiyanlık veya asıl olarak akıllı ve iyi yürekli bir insan olan İsa sorumlu değillerdir... Bundan 15 yıl kadar önce karşılaştığım ve bilinçli olarak Haçlı seferleri hakkında fikirlerini sorduğum iki Katolik rahip, büyük bir heyecan ve telaşla “yaratıcıyı”, “babalarını”, İsa’yı savunmaya ve olanlar nedeniyle O’nun (İsa’nın) hiçbir suçu olmadığını anlatmaya başlamışlardı. Gerçeği tam ifade edemeselerde, İsa’yı savunmakta haklıydılar. Başına dikenlerden bir taç giydirilerek çarmıha yollanmaktan kendisini kurtaramayan ve biri İspanyol diğeri İngiliz iki genç rahip tarafından korunmak zorunda kalan İsa’nın, din adına yapılan kötülüklerin hiçbirinden sorumluluğu olamazdı. “Yaratıcı”nın veya İsa’nın adı, sadece kitleleri manupule etmek, yağmayı insanların gözünde meşrulaştırmak için sözkonusu talan saldırısına karıştırılmıştı. Özellikle Antakya ve Kudüs’ün istilaları sırasında yüzbinlerce kişiyi vahşice öldüren, insanları (Yahudiler dahil) tapınaklarda yakan, hatta yerli Hıristiyanların mallarını yağmalayıp onları da katleden Haçlılarla İsa’nın yakınlığı olamazdı. (Kudüs’deki Ortodok Hıritiyanların ve bölgedeki diğer Hıristiyanların mallarının yağmalanmasının, bunlara karşı işlenen cinayetleri ötesinde, 1198’de Papa IIIncü İnnocent tarafından Mısır’a yönelik olarak başlatılan 4ncü Haçlı seferleri sırasında, Fransız/ Latin güçleri ile Venedikliler nisan 1204’de Konstantinopolis’e/ İstanbul’a girmişler, kenti yağmalamışlar ve yaklaşık 60 yıl sürecek Konstantinople Latin İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Ortodoksluğun merkezi kente yönelik bu yağma ve yıkımın gerisinde, Venediklilerin Akdeniz ticareti üzerinde tam bir hakimiyet kurma hesapları yatmaktaydı ve saldırıdan ağır yara alacak olan Ortodoks Bizans/ Doğu Roma, birdaha belini doğrultamayacaktı. Şüphesiz aynı saldırı Haçlı- Bizans ittifakını da yıkmıştır.)

 

Fransız kronikçi (günlükcü, vakainüvist) Raul de Caen’in ve başkalarının kaydettiği ve Amin Maalouf’un aktardığı üzere -aralarında çocukların ve kadınların da olduğu- müslümanları şişte ızgara yapıp veya kazanlarda kaynatarak yiyen bazı Haçlı çeteleri ile barış, eşitlik ve kardeşlik vazeden İsa arasında hiçbir bağ olamazdı. Yaşanan günde de, Ortadoğu’ya karşı örgütlenen yeni büyük Pentagon saldırısı için biryandan Haçlı motifi utangaçça öne çıkartılmaya çalışılırken, diğer yandan -yine kitleleri manupule etme amacıyla- “demokrasi” ve “insan hakları” savunuculuğu maskesi takınılarak müslüman halkların yaşadığı topraklardaki enerji zenginlikleri gaspedilmeye çalışılmaktadır. Haçlı seferlerinde kitleleri savaşa sürükleme amacıyla kullanılan “İsa” ve “kutsal yerleri” kurtarma motivasyonu nekadar sahte ise, yaşanmakta olunan süreçte de “insan hakları” ve “demokrasi” savunuculuğu maskesi ve Saddam bahanesi okadar yalandır. Bu son olanlardan ve olacak olanlardan da, -yalanlarla ve ölçüsüz şiddetle- yokedilen insan hakları ve demokrasi sorumlu değildir şüphesiz.

 

Asıl büyük Haçlı orduları 1096 yılında sefere çıktıkları zaman, -800’lü ve 900’lü yıllarda çok yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşmış ve birleşik durumda olan- İslam dünyası oldukça dağınıktı. Şüphesiz islam uygarlığı halen her alanda batınınkinden çok daha üstündü ama, korkunc bir politik kaos, idari dağınıklık vardı. Hem Abbasi Halifeleri ile Selçuklu yöneticileri arasında ve hem de şeklen Selçuklu İmparatorluğu’na bağlı lokal hükümdarlıklar arasında iktidar kavgaları ve entrikalar sürüp gitmekteydi. Bunların yanında bir de, Kahire merkezli Şia Fatimi Halifeliği ile Bağdat merkezli Abbasi halifeliği arasında derin uzlaşmazlıklar vardı. İslam ülkelerinin güçlerini birleştirememeleri Haçlı ordularının ilerlemelerini kolaylaştırmıştı. Aslında Haçlılar’a Anadolu’da ilk ciddi darbeyi, başkenti Marmara Denizi’nin hemen doğusundaki İznik olan Selçuklu Türk Devleti’nin hükümdarlarından Inci Kılıçarslan vuracaktır. Fakat ardından gelen asıl Haçlı güçlerinin ağır techizatları nedeniyle, O’da gerilemek, gerilla savaşı yapmak zorunda kalmıştır.

 

Yardımın gecikmesi ve içeriden kısa süre önce müslüman olmuş bir dönmenin ihanetinin yardımıyla -çok uzun bir kuşatmanın ardından- önce Antakya’yı (1098) ve daha sonra 1099 yılında Kudüs’ü kanlı katliamlarla zaptedip Kudüs Kırallığı’nı kuran Haçlılar’a ilk en önemli karşı saldırıları yine bir Türk olan İmadeddin Zengi (1084-1146) başlatmıştır. Bağımlı (vasal) hükümdarlar veya Selçuklu sistemi içindeki adıyla Atabeyler arasında -hertürlü lüksten uzak duran ve bitmeyen enerjisiyle yorulmaz bir asker olarak- sivrilen Zengi, önce, Selçuklu Sultanı Mahmut II’nin Basra valisi olarak görev yapmıştır. Abbasi Halifesi al- Mustarshid, Askeri gücü elinde tutan Selçuklu hükümdarlarının kuklası durumuna düşmüş Abbasi halifeliğini yeniden diriltip egemen kılmak amacıyla -Bağdat halkının desteğini alıp- silaha sarılmış ve Sultan IInci Mahmut’u iktidardan uzaklaştırmak istemiştir. Basra valisi Zengi, belirleyici özellikteki askeri gücüyle IInci Mahmut’un safında savaşa katılmıştır. Zaferi kazanan Mahmut, yardımcısı Zengi’ye Musul’un yanında Haçlı saldırılarına karşı savunmada anahtar kent konumunda olan Halep’i de vermiştir. Zengi bununla da yetinmemiş, Mahmut’tan, Kuzey Irak ve Musul’da hiçbirşekilde paylaşılmayan bir otoriteye sahipolduğuna dair yazılı belge almıştır. Zengi, Abbasi Halifesi’ne karşı savaşırken, Bağdat’ın kuzeyinde, Dicle’nin karşısındaki Tikrit’te sıkışmış ve ozamana dek hiç tanımadığı -bölgenin yöneticisi- genç Kürt subayı Eyyub’den kendisini karşı kıyıya geçirmesi için yardım istemiştir. Amin Maalouf’un anlatımıyla Eyyub, O’nu Halife’nin askerlerine teslim edip mükafatlandırılabileceği halde bunu yapmamış ve kaçmasına yardımcı olmuştur. Zengi’ye yardım eden Eyyup, ileride İslam dünyası içinde en çok sevilecek ve en büyük kahraman olarak kabuledilecek olan Selehattin Eyyubi’nin (1137/38- 1193) babasından başkası değildir. Türk Zengi ailesi ile Kürt Revadi aşiretinden tanınmış Eyyubi ailesi arasındaki sarsılmaz dostluk bu olayla başlamış ve şüphesiz aynı olay İslam dünyası içinde en büyük Kürt hanedanının kurucusu olacak olan Selehaddin Eyyubi’nin geleceğini de belirlemiştir.

 

Birçok övücü ünvana ve çok uzun bir ada sahibolan Selehaddin Eyyubi’nin ailesi içindeki asıl adı Yusuf’tur. Selehaddin Eyyubi’nin biyografisini yazan P. H. Newby’e ve başka kaynaklara göre, Selehaddin’in babası Eyyub, erkek kardeşi Şirkuh (kürtçe, arslan) ile birlikte kuzeyden, ozaman Ermenistan sınırları içinde olan Tiflis yakınlarındaki Dawin köyünden güneye, Bağdat’ın yaklaşık 200 km kadar kuzeyinde ve Dicle kıyısında olan Tikrit’e gelmişlerdir. “Kürd ve Kürdistan Ünlüleri” adlı kitabın yazarı Mehmet Emin Zeki Bey’in verdiği bilgiler de bu yöndedir. Anılan yazara göre, Eyyubi ailesi, Kuzey Azerbeycan’da Tavin bölgesinde yaşıyan Kürt aşiretler birliği Hizbaniye’nin Revadi koluna mensupturlar. Eyyub’un küçük kardeşi ve Selehaddin’in (Yusuf’un) amcası Şirkuh (Arslan), değişik yazarların tariflerine göre, tek gözü kör, çok yemek yiyen ve bir Kürde göre şişman sayılan, kısa boylu, aceleci ve sert karakterli, sonderece enerjik, gerçek lider vasıfları taşıyan iyi bir asker, mükemmel bir komutandı. Maalouf’a göre, aralarından ayrılmayan, onlarla yiyip içen ve kaba biçimde şakalaşan enerjik Şirkuh’a askerleri hayrandılar. P. H. Newby’e göre Eyyub, daha çok idareci, örgütçü vasıflarına sahip dikkatli ve temkinli biriydi. Yusuf’un (Selehaddin’in) doğduğu gece (1137 veya 1138 yılı), babası Eyyub, ailesini yanına alarak Tikrit’ten Halep’e, İmadeddin Zengi’nin yanına gidecek ve orada kardeşi Şirkuh ile birlikte asker olarak görev yapmaya başlayacaktı. Selehaddin’in çocukluğu Halep’de Zengi’nin sarayında ve gençliği’de Şam’da (Demaskus) yine aynı çevrede geçecekti. Şam (Demaskus), geçmişi İ. Ö. 3000 yılına dek uzanan, Emevi İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, bölgenin en büyük ve önemli merkeziydi. İmadeddin Zengi’nin oğlu Nureddin Zengi (1118- 1174), Kudüs Kıralı Haçlı Baudouin ile işbirliği yapan Şam (Demaskus) emiri Abak’a karşı 1154 yılında saldırıya geçti. Baudouin vaktinde yardıma gelemedi ve Şam (Demaskus) halkınında desteği ile kolayca Nureddin’in eline düştü. Nureddin, fethettiği Şam’ı geniş toprakları olan ülkesinin başkenti yaptığı zaman Yusuf (Selehaddin), henüz 16 veya 17 yaşında idi.

 

Daha önce, 1149’da da, -Nureddin Zengi’nin komutanı- Şirkuh, Antakya Prensi (Haçlı) Raymond’un ordusunu dağıtmış, elleriyle öldürdüğü Raymond’un kafasını Nureddin’e getirmiş ve O’da bunu gümüş bir tepsi içinde Bağdat Halifesine yollamıştı. Merkezi Urfa (Edessa) olan Haçlı Devleti’de, Imadededin Zengi’nin komutanı -aynı- Şirkuh’un emrindeki ordu tarafından 1144 yılında yıkılıp yokedilmişti. P. H. Newby’nin anlatımı ile Yusuf, evinde kürtçe, camide arapça ve askeri eğitim görürken de türkçe konuşuyordu. Övgü amacıyla O’na sonradan takılan Selehaddin (Salah al- Din) adı, “dinin onuru”, “iyi olan” veya iyi yürekli dürüst gerçek müslüman anlamına gelmektedir. Haçlılar bu adı Saladin’e çevirecekler ve böyle tanınacaktır. Arablar ise O’nu, Salah ad- Din Yusuf  ibn Eyub olarak çağırmışlardır (Eyyub’un oğlu ve Din’in nuru Yusuf, anlamına gelmektedir.). Kısacası Yusuf, kelimenin gerçek anlamıyla alçakgönüllü iyi bir insandı. Halep’ten Musul’a giden büyük yol üzerindeki Ceber kalesini kuşattığı sırada -hırsızlığı nedeniyle cezalandırılmaktan korkan- emrindeki Fransız hadım köle tarafından 1146 yılının bir haziran gecesi şarhoş vaziyette çadırında uyurken bıçaklanarak öldürülen babası İmadeddin Zengi’den daha akıllı, adil, yüksek karakterli, Haçlılar’a karşı yürütülen savaşa (cihada) sadık, uzun boylu, geniş alınlı, yakışıklı bir insan olan Nureddin’in (Nur al- Din) adı da, “dinin ışığı” veya “nuru” anlamına gelmektedir. Bu bölümde anılan insanların tümünün yaşamları, sürekli Haçlı ordularına ve onlarla işbirliği yapanlara karşı savaş içinde geçmiştir.

 

Vaktiyle Suriye’ye, hatta Bağdat’a dek yayılmış olan Kahire merkezli Şia Fatımi Halifeliği, Nil vadisinin zengin tarımı ve ticaret yollarının güneye kaymış olması nedeniyle yoğunlaşan Kızıl Deniz trafiğinin karlarıyla büyük bir ekonomik gücü elinde tutmaktaydı. Selçuklu İmparatorluğu’nun kurucusu Tuğrul Bey ve daha sonra Alp Arslan bu ülkeyi zaptetmek istemişlerse de, niyetlerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Son dönemleri iç siyasi kavgalarla, entrikalarla dolu olan Fatimi İmparatorluğu’nun yönetimi, varlığını korumak için ikili oynuyor, Selçuklularla Kudüs Haçlı Kırallığı arasında denge politikaları izlemeye çalışıyordu. Şüphesiz bu politika Haçlılar’a karşı direnişi zayıflatıyordu. Kudüs Kıralı Inci Amalrik, -ikili oynamasına karşın- Mısır’ı fethetmek, ülkenin zenginliklerine elkoyarak bölgenin kalıcı enbüyük gücü olmak istiyordu. Aynı Kıral, 1163- 69 yıllarında Mısır’a üst üste beş kez saldıracaktır. Fatimi yönetimi Şam yönetiminden yardım istemek zorunda kalacaktı. Maalouf’un anlatımı ile Nureddin Zengi, Fatimi yönetimine yardım konusunda kararsızdı ama, bölgenin Haçlıların eline geçmesini de istemiyordu. Fatimiler’in son hastalıklı ve çocuk yaştaki iktidarsız Halifesi el- Aziz’in entrikacı veziri Shawar (Şaver), Nureddin Zengi’ye, O’nun egemenliğini tanımayı (O’nun vasalı olmayı), her yıl devlet gelirlerinin üçte birini Şam yönetimine ödemeyi vadetmişti. Nureddin’in hem komutanı ve hem de yakın dostu olan -Selehaddin’in amcası- Şirkuh, kesin bir askeri müdahaleden yanadır ve Nureddin’i de bu işe razı eder. Şirkuh, -henüz 30 yaşına girmemiş yeğeni Yusuf’u da yanına alarak- ordusunun başında dolambaçlı yollardan hızla Kahire’ye yetişir ve kenti Haçlılar’dan kurtarır. Vezir Şaver verdiği sözleri unutup, Şirkuh’un kenti hemen terketmesini ister ve bu kez Şirkuh’a karşı haçlılardan yardım alır. Sözkonusu kirli karmaşık oyun 1169’a dek sürer. Şirkuh, büyük bir askeri deha olduğunu ve inanılmaz güçte bir iradeye sahipolduğunu kanıtlayarak ve olağanüstü hızlı manevralar yaparak Kahire’yi üç kez fetheder. Örneğin, ihaneti nedeniyle korku içinde olan entrikacı vezir Şaver, 1167’de Halife’yi Haçlılar’a resmi bir anlaşma yapmaya zorlamıştır. Birleşik Haçlı ordusu ile Fatimi ordusu, Şirkuh’u Kahire’nin doğusunda beklerlerken, O büyük bir hızla Nil’i daha güneyden geçip karşılarına batıdan çıkmıştır ve İskenderiye’yi almıştır vs.. Şirkuh’un ordusunun temelini Türkmen süvarileri ve Kürtler oluşturuyordu. Eskiden güçlü olan Fatimi ordusu ise, yine Türk süvarilerden, Berberiler’den, Sudanlılar’dan ve Mısırlı Nubiler’den oluşuyordu.

 

Kudüs kıralı Inci Amalrik, 1168 yılında tekrar Kahire’ye karşı saldırıya geçer ve önce Kahire’nin kuzeydoğusunda, Nil deltasının güneybatısında olan Bilbays (Bilbeis veya Bilbis) kentini elegeçirir (Bazı kaynaklar aynı Kıral’ın 1163 yılında da bu kenti elegeçirdiğini yazmaktadırlar.). Haçlılar, nedensiz bir kinle kadın- çocuk ayırmadan Müslümanları ve Mısır’ın eski halkı Kopti Hıristiyanları vahşice katlederler. Maalouf’un aktardığına göre, Arap tarihci İbn el- Esir, “Eğer Frenkler Bilbays’ta daha iyi davransalardı, Kahire’yi kolayca alabilirlerdi. Çünkü, toplumun ilerigelenleri kenti teslim etmeye hazırdılar. Fakat Bilbays katliamını gören halk sonuna dek direnmeye karar verdi.”, diye yazmıştır. Sonuçta halk, Kahire’nin tüm dış mahallelerini ateşe verip içeriye, sarayların, kışlaların ve el- Ehzer Medresesi’nin bulunduğu kısma çekilir ve 44 gün sürecek olan müthiş bir yangın başlar. Bu arada Halife el- Aziz, -Haçlı işbirlikçisi Şaver’in haberi olmadan- gizlice Nureddin Zengi’ye bir mektup yollayıp yardım ister. Maalouf’a göre el- Aziz, mektubuna kesik saç kırpıntıları eklemiş ve “Bunlar karımın saçları; O’nu Frenk mezaliminden kurtarman için sana yalvarıyorum.”, diye yazmıştır. Nureddin mektubu okurken, Selehaddin (Yusuf) O’nun yanındadır. Nureddin, acele gelmesi için Selehaddin ile Şirkuh’a haber yollayacaktır. Daha sonra kendi mütevazi anlatımıyla Selehaddin, “Kahire seferine hevesli olmamasına karşın, Amcası’nın O’nu da birlikte gelmeye zorladığını”, söyleyecektir. Şirkuh’un komutasındaki ordu kente ulaşmadan altı gün önce, 2 ocak 1169’da Kudüs Kıralı Kahire önlerinden çekilecektir. Kahire halkı Şirkuh’u ve Zengi’nin ordusunu bir kutarıcı gibi karşılayacaktır. Halife’nin de onayı ile entrikacı ve Haçlı işbirlikçisi vezir Şaver tuzağa düşürülüp yakalanır ve kapatıldığı çadırda bizzat Selehaddin (Yusuf) tarafından öldürülür. Ardından, Şirkuh Halife’nin baş vezirliğine tayinedilir. Artık tüm iktidar Nureddin Zengi’nin komutanının elindedir. Bu olay, Şirkuh’un Kahire’yi son ve kesin olarak fethedişi olacaktır.

 

Aynı yıl 23 mart günü Şirkuh, yemek yerken boğulur gibi olur ve ölür. Danışmanları Halife’ye Yusuf’u (Selehaddin’i) başvezir yapmasını salık verirler. Çünkü Zengi’nin ordusunun komutanları arasında en genç, deneyimsiz, yumuşak ve rahatca denetim altına alınabilir bir kişilik olarak O’nu görmüşlerdir ama, aslında bu yargıları hatalıdır. Yusuf kısa sürede kendisini kabulettirir. Bir isyanı acımasızca bastırır ve Kudüslü Frenklerin aynı yıl giriştikleri beşinci saldırıyı püskürtür. Nureddin’in isteğine karşın 1171 yılına dek Bağdat Halifesi adına hutbe okutmaz. Genç ve hasta Şia Halifesi ile dost olmuştur ve bu iş O’na dostluğa ihanet gibi gelmektedir veya başka hesapları vardır. Belki de Nureddin’den çekindiği için Şia inancındaki halkla ve Halife yanlısı yöneticilerle ipleri kopartmak istememektedir ve zaten her ihtimale karşı kardeşi aracılığıyla Yemen’de sığınacak bir yer ayarlatmıştır. Sonunda, yirmi yaşına girmiş olan Halife el- Aziz hasta yatağında iken Selehaddin’in de haberi olmadan, 10 eylül 1171 cuma günü, Kahire’de bir camide Musullu biri Bağdat halifesi adına hutbe okur ve hiçbir tepki gelmez. Bunun üzerine Yusuf, ertesi cuma duasında Fatımi adının anılmaması için emir verir. Fakat sözkonusu olaydan ölüm döşeginde olan Halifeyi haberdar etmez, üzülmeden rahatca ölmesini ister.Artık 200 yıllık Fatımi İmparatorluğu sonbulmuş, Selçuklular’ın birçesit devamı olan Eyyubi devletinin ilk günleri resmen başlamıştır. Yusuf (Selehaddin), yavaş yavaş Şam’daki efendisi Nureddin Zengi’ye mesafe koyar. Kesin kopuşu, babası Eyyub’ün Nureddin Zengi’den yana sert çıkışı engeller. Mısır’da iktidarı alan Yusuf, kendisinden 20 yaş kadar büyük eski efendisi Nureddin Zengi ile birdaha karşılaşmaktan özellikle kaçınır. Nureddin Zengi 1174 yılında ölünceye dek, Mısır iktidarı Şam iktidarına bağlı, Şam’ın bir vasal devleti biçiminde varlığını sürdürür. Nureddin Zengi’nin ölümü, Selehaddin Eyyubi’yi davranışlarında tam anlamıyla özgür hale getirir.

 

Selehaddin’in şansı hep yaver gitmiştir ve zaten O’da konumu ile böbürlenmeyen, bu gerçeği kabullenen temkinli ve mütevazi bir kişiliğe sahiptir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin hükümdarı IInci Kılıçarslan’ın (Inci Kılıçarslan’ın oğlu), eylül 1176’da Ankara’nın güneydoğusundaki Myriokephalon’da -Nureddin Zengi’nin başbelası- olan güçlü Bizans ordusunu ezip dağıtması da Selehaddin’in işine yaramıştır. Bu savaş Bizans’ın Anadolu’da Türk ilerleyişini durdurma umuduna kesin darbeyi vurmasının ötesinde, halen Haçlı Kudüs Kırallığı’yla ittifak içinde olan Doğu Roma güçlerinin zayıflamasına neden olarak Selhaddin Eyyubi’nin işini kolaylaştırmıştır. Buna Karşın Selehaddin, 1186 yılına dek Haçlı orduları ile ciddi bir çatışmaya girmeden Zengi’nin varislerinin elindeki Suriye’yi zaptedmiş ve İslam kuvvetlerini birleştirmiştir. Artık Selehaddin Haçlı ordularını yenebilecek güce ulaşmıştır. Süreç içinde Mısır hızla Sünni inanca bağlanmıştır. Selehaddin, dünyanın en eski üniversiteleri arasında sayılan ve Yedi İmam Şiası’nın eğitim merkezi olan el- Ezher’i bir Sünni eğitim kurumu haline getirmiştir.

 

Selehaddin, 4 temmuz 1187 günü, Kuzey Filistinde Galilei Gölü’nün (Nazarret Gölü, günümüz İsrail’inin kuzeyinde, Lübnan’ın güneyinde, Suriye- Ürdün- İsrail’in birleştiği üçgende, Golan tepelerinin eteğinde, Ürdün Nehri’nin/Şeria’nın doğduğu göl.) yakınındaki Hattin’de çok büyük bir Haçlı ordusunu imha etmiştir. Haçlılar’ın kayıpları okadar büyük olmuşturki, Kudüs Kırallığı Selehattin’in güçleri tarafından kolayca fethedilecek duruma gelmiştir. Doğu Akdeniz kıyılarındaki tüm limanlar ve bunlara yakın yerler, Akre, Toron, Beyrut, Sidon, Nazarret, Kaerarea, Nablus, Yaffa, Askalon üç ay içinde Selehaddin’in eline düşmüşlerdir. Bu askeri operasyonu ile Selehaddin, Kudüs Kırallığı’na Akdeniz’den gelebilecek yardımların yolunu kesmiştir. Sonunda Selehaddin, 2 ekim 1187’de Kudüs’ü kuşatmıştır ve kent kısa sürede, 88 yıl sonra tekrar Müslüman güçlerin eline geçmiştir.

 

Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar tarafından kutsal kabuledilen Kudüs’ün (Jarusalem) tarihi İ. Ö. 3000 yıllarına uzanmaktadır ve kent 638 yılında 2nci Halife Ömer tarafından fethedilmiştir. Batılı kaynakların da kabulettiği gerçeğe göre, özellikle Ömer ve ondan sonra gelen tüm İslam Halifeleri, Emevi ve Abbasi yönetimleri, Hıristiyanlara ve Yahudilere hiçbir baskı yapmamışlardır ve bu üç gurup Haçlılar gelinceye dek kentte barış içinde yaşamışlardır. Kent 969’da Şia Fatimi Halifeliği’nin eline geçmiştir. Selçuklular 1071’de Bizans’ı yendikten sonra Fatımi iktidarını Kudüs’ten atmışlardır. Haçlı istilasından bir yıl önce, 1098’de kent tekrar Kahire Fatımi yönetimi tarafından zaptedilmiştir. Kente giren haçlılar, özellikle müslümanlara yönelik kanlı bir katliamın ve yağmanın yanında, tapınaklara sığınan Yahudileri de sığındıkları yerle birlikte yakmışlardır. Selehaddin Eyyubi ise, -638 yılında Halife Ömer’in yaptığı gibi- kesin emirle Hıristiyan halka ve hatta işgalci Haçlı Fıranklar’a yönelik tüm saldırı ve yağmaları engellemiştir. Haçlıların ve isteyen Hıristiyanın kenti terketmesine izin vermiştir. Savaşlar nedeniyle hazine boşalmış olduğu için, çevresi Haçlılardan tazminat almasını, kentten çıkış parası almasını istemiştir. O ise, fakirlerden, dullardan, sakatlarlardan para almadığı gibi, bir de bunlara yardım etmiştir. Zenginlerden alınan para da düşürülmüş ve doğru dürüst toplanamamıştır. Selehaddin aşırı bir cömertlik gösterisi yapmıştır. 

 

Kudüs’ün düşüşünün yarattığı şokun etkisiyle, Papa VIIInci Gregory 3ncü Haçlı seferlerini başlatmıştır. Alman Kıralı ve daha başka ünvanların sahibi Frederik Barbarossa komutasında en büyük haçlı ordusu mayıs 1189’da yola çıkar. Barbarossa, Toros eteklerinde derinliği beline gelen bir akarsuda yıkanırken -tarihçilere göre muhtemelen kalp krizi nedeniyle- 1190 yılında boğulur ölür ve ordusu dağılır. Ardından, nisan 1191’de deniz yoluyla Fransa Kıralı Phiphle August ve onun ardındanda -önce Kıbrıs’ı zaptedip- deniz yoluyla İngiltere Kıralı Inci Rikhard gelir (“Arslan Yürekli” namıyla da anılan bu kişi, Fransızca konuşmaktadır, ünvanı fransızca söylenmektedir ve krallığının sadece 6 ayı İngiltere’de geçmiştir.). Maalouf’un aktardığına göre, kızıl saçlı, dev cüsseli Rikhard’ın Selehaddin ile tanışma talebine, Selehaddin, “Kırallar bir anlaşmaya vardıktan sonra ancak biraraya gelirler. Bir kez tanıştıktan ve birlikte yemek yedikten sonra savaşmak uygun düşmez.”, diyerek bu teklifi geri çevirmiştir. Ancak, her iki tarafında askerleri ile çevrilmiş olması koşuluyla kardeşinin Rikhard ile görüşmesine izin vermiştir ama, tekrarlanan görüşmelerden yapıcı bir sonuç çıkmamıştır. Bu sırada Akkâ (Acre) Haçlı kuşatması altındadır ve açlıkla boğuşmaktadır. Selehaddin daha önce işgalettiği yerlerden Hıristiyan savaşcıların özgürce çıkıp gitmelerine ve şimdiki Lübnan’ın güneyinde İsrail sınırına yakın Sur limanına yerleşmelerine izin vermekle stratejik hata yapmıştır. Haçlılar burayı bir yayılma üssü haline getirmişlerdir ve iki yıllık bir kuşatmanın ardından 11 temmuz 1191’de Haçlıların eline geçeçek olan Akkâ (Acre), Sur’un hemen güneyindedir. Güçlü Haçlı donanmasının oluşturduğu çember nedeniyle Acre’ye gıda yardımı gidememiştir.

 

Maalouf’un aktardığına göre, Esirleri serbest bırakan Selahaddin’in tam tersine, “Arslan Yürekli” Rikhard, açlık nedeniyle teslim olan Akkâ (Acre) garnizonundan 2700 askeri ve bunların eşleri ve çocuklarından oluşan 300 kadar tamamen korumasız zayıf insanı, birbirlerine iplerle bağlatarak surların önüne dizmiş ve Frenk askerlerine öldürtmüştür. Frenkler, kılıçlar, mızraklar ve taşlarla -tüm iniltiler kesilinceye dek- işlerini sürdürmüşlerdir. Haçlılar önemli başarılar kazanmalarına ve birçok liman kentini elegeçirmiş olmalarına karşın, Kudüs’e girmezler, yorgun düşerler ve aralarında anlaşmazlıklar başlar. Sonuçta, 1192 yılının eylül başında Haçlı güçleri ile Selehaddin arasında anlaşmaya varılır. Sur ile Yafa arasındaki sahil Haçlılar’a bırakılır. Haçlı şovalyelerin İsa’nın mezarında dua etmelerine izin verili (Aslında gerçek bir mezar yok, herşey sonradan üretilme. Ali ile Ebu Bekir arasıdaki iktidar mücadelesi nedeniyle, cenaze namazını kimin kıldıracağı ve öne çıkacağı hesabı sonucu, Muhammed’in gömüldüğü yerde bilinememektedir. İnsanların deliliklerinden kurtulmaları için daha çok zaman gerekmektedir.). Buna karşın Rikhard -zafer kazanamamış olması nedeniyle- diğerleri gibi kente girip dua etmez ve barış anlaşmasından kısa bir süre sonra “kutsal mezarı” ve Selehaddin’i hiç göremeden bölgeden ayrılır.

 

Sık sık sıtmaya yakalanan Selehaddin, 4 mart 1193 günü beş parasız ama, geriye büyük bir ülke bırakarak -başkent yaptığı- Şam’da ölür. O ölür ölmez imparatorluğu üç oğlu arasında, Kahire, Şam ve Halep merkezli olarak bölünür. Eyyubi Devleti, orduda paralı askerlik yapan Türk Kölemenler (köle askerler) tarafından 1250 yılında yıkılır ve yerine hükümdarları Türk olan Memluklu (kölemen) devleti kurulur. Kölemenler, Mısır’ı işgaleden Fransız ordusunu ezdikten sonra iktidarı almışlardır. Memluklu (Kölemen) Hükümdarı Baybars -Moğol istilacılarla işbirliği yapmış olan- Antakya’yı 1268 yılında elegeçirir ve Haçlılar’ın bölgedeki son kalelerine onların yöntemleriyle kanlı biçimde noktayı koyar. Memluklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1517 yılında yıkılmıştır. Bu olayin ardından Halifelik kurumu, Sünni İslam içindeki ruhani iktidar veya dinsel oterite de Osmanlı sultanlarının eline geçmiştir. Tüm toprakların sahibi olan ve zaten siyasi otoriteyi bütünüyle elinde tutan Osmanlı Sultanları, ayrıca yeryüzünde Allah’ın temsilcileri, Muhammed’in mirascıları durumuna gelmişlerdir. Mısır’ın üzerine yürüyen Osmanlı’nın asıl sorunu, ilk olarak Akdeniz ticareti üzerinde tam bir hakimiyet kurmaktır. Ardından, Kızıl Deniz’in her iki ucuna ve Basra’ya yerleşmiş olan ve İran Safavi Devleti’ni Osmanlı’ya karşı kışkırtıp destekleyen Portekiz’i bölgeden atmaktır. Kızıl Deniz’de ve Hint Okyanusu’nda Portekiz’e karşı hakimiyet kurabilmesi, Osmanlı için olağanüstü büyük bir kazanç kapısının açılması demektir. Osmanlı bu son stratejik hedefine, büyük denizci Piri Reis sayesinde kısa bir süre ulaşabilmiştir.

 

Selehaddin Yusuf inb- Eyyub, şüphesiz öncelikle Kürt halkı için büyük bir övünç ve gurur kaynağıdır ama, diğer tüm bölge halkları ve hatta tüm Müslüman halklar Selehaddin ile gurur duymaktadırlar. Ve aklıbaşında olan herkes O’na saygı duymaktadır. Zaten asıl büyük insanlar, dar bir çevrenin yararları için çalışmış olan ve sadece bu topluluk tarafından sevilenler değil, çok daha zengin kültür kaynaklarından beslenip geniş yığınlara hizmet edebilenler, büyük insancıl idealler uğruna mücadele edebilenlerdir. Bu açıdan bakıldığı zaman Selehaddin, kendi Kürt aşiret kabuğunun dışına çıkmış, zamanın olanaklarının en gelişmişlerine sahip Halep ve Şam saraylarında çok daha geniş bir kültürün, döneminin en ileri zengin kültürünün kaynakları ile beslenerek yetişmiştir. Aynı nedenle Selehaddin, bir Kürt aşiret önderinin yürüyebileceği hedeflerin çok ötesine geçebilmiş birisidir. Yetişme tarzı nedeniyle Selehaddin, Kürtlüğünü değil döneminin birleştirici ideolojisi olarak İslamiyeti öne çıkartmıştır ve herhangi bir milleti diğerinden ayırt etmemiştir. Selehaddin’in kişiliği günümüzün ağır koşullarında büyük sembolik bir önem taşımaktadır. Selehaddin Yusuf ibn- Eyyub, bölge halklarının haçlı seferlerine karşı veya daha doğrusu bir yağma saldırısına karşı, sınırsız bir haksızlığa karşı birleşmelerinin sembolüdür. Gününümüzde ise, bazı Kürt aşiret reislerinden diğer daha güçlü ama dar görüşlü yöneticilere dek bir seri ahmak, bölgenin enerji kaynaklarını yağmalamak amacıyla tarihin tanık olduğu en büyük askeri yığınağı yapan emperyalist güçlerin parıltılı vaadlerine kanmakta, önlerine atılan küçük kemikler uğruna birbirlerini boğazlamaya hazırlanmaktadırlar. Hepside halklarına karşı ihanet içinde olan bu köle ruhlu çapsız militarist “önderler”, biryandan birbirlerini aşağılayıp ezmeye çalışırlarken, öbür yandan da “gerçekçi politika” adını verdikleri ahmaklıkları ile, “yağlı kemiği biz kapmasak başkaları kapacak”, hesabıyla ve halklarını aldatarak birbirlerine karşı savaşa hazırlanmaktadırlar. Şüphesiz bu koşullarda boş hayallerle Pentagon’un ve ırkcı militarist İsrail yönetiminin peşine takılan Kürt aşiret reislerinin takdir edilecek hiçbir yanları yoktur ama, halklarını ve özellikle Kürt halkını ezerek onları emperyalist güçlerin kucağına iten, sorunlara şiddetin ötesinde bir çözüm getiremeyen bölgedeki -relatif büyük- devletlerin yöneticilerin de alkışlanacak yanlarını bulmak olanaksızdır. Bölgeye hakim bu ahmakca antidemokratik yapı ve kördöğüşü, çok daha büyük kötülüklerin kaynağı olan çağdaş emperyalist güçlerin işlerine yaramaktadır.

 

Yukarıdaki -dürüst olmaya çalışan- özeti yaparak Haçlı Seferleri’ni mahkum eden kişinin amacı, -zaten anlaşılmış olacağı gibi- İslamiyet’in Hıristiyanlık’tan üstün olduğunu veya herhangi bir dinin diğerinden daha iyi olduğunu kanıtlamak değildir. Şüphesiz tüm büyük dinlerin içinde daha birsürü din, yol vardır ve insanlar birbirleri ile kültürel bağları olan değişik ideolojileri -özet olarak- kendi yaşamakta oldukları gerçekliklerine benzetmektedirler. Basitleştirerek ifade edecek olursak, her dinin daha insancıl, daha demokratik ve bilime daha açık kolları olduğu gibi, çok daha tutucu ve ırkçı özellikler taşıyan akımları da vardır. Ayrıca Hıristiyanlar, sadece müslümanları değil, sözde Hıristiyanlık uğruna yüzyıllarca birbirlerini de kesmişlerdir. Yine Hıristiyanlık bayrağı ile sürdürülmüş haklı başkaldırılar vardır ve zaten bu dinin doğuşu da haksızlığa karşı bir başkaldırı biçiminde gelişmiştir. Aynı şekilde İslam dünyasının bazı önderleri din adına kitleleri sürükleyerek sadece Hıristiyanları öldürmekle ve ülkelerini yağmalamakla kalmamışlar, yüzyıllarca birbirlerini de boğazlamışlardır. Aynen Hıristiyanlıkta olduğu gibi, islamiyet bayrağıyla sürdürülen haklı başkaldırı mücadeleleri de vardır. Tüm bu nedenlerle, -değişik ölçülerde birbirleri ile kültürel bağları olan- mevcut dinlerin hepsi, iyilikte ve kötülükte -üç aşağı beş yukarı- eşittirler. Sonuçta dinler adına birbirlerini boğazlayan insanlar -sadece- kendi kendilerine eziyet etmektedirler. Ve dinler, inkar edilemiyecek, küçümsenmemesi ve doğru tanınmaları gereken tarihi- toplumsal gerçekliklerdir. Dinler aynızamanda zengin kültürlerin taşıyıcılarıdırlar.

 

Doğal olarak insanlar, kendi kendilerini, içinde oldukları toplumsal süreçleri, kendilerini biyolojik- kimyasal- fiziki anlamda yaratan zengin karmaşık süreçleri, içinde varoldukları tüm doğayı ve onun içinde varolduğu evreni bir anda keşfedememekte, korkular ve bilinmezliklerle dolu bir karanlıktan, kişiye ve toplumlara göre dengesiz ilerleyen bir bilinç aydınlığına doğru süreç içinde iğmesi artan bir hızla koşmaktadırlar. Bilincin bu dengesiz ve sıçramalarla dolu ilerleyişi sırasında insanlar, gerçekliği yeniden üretirlerken, başka ifadeyle soyutlama yaparlarken, sözkonusu gerçekliği bütünselliği, tüm karmaşık bağları ve hareketliliği içinde göremedikleri için, idealizasyonlara gitmekte, gerçeğin deforme edilmiş biçimleri olan mitler, efsaneler yaratmaktadırlar. Başka bir ifadeyle, gerçeği bozarak, deforme ederek soyutlamaktadırlar veya eksik gördükleri gerçeği çarpıtarak yeniden üretmektedirler. Ve şüphesiz sınıflara bölünmüş toplumlarda, sözkonusu çarpıtmalarla yaratılan bu mit ve efsanelerden kar sağlayanlar, aynı efsaneler temelinde siyasi iktidarlarını şekillendirenler, yanlışlığın yaygınlaşarak yerleşmesine yardımcı olmakta ve yararlarını koruyabilmek için hertürlü yeniliğin, bulunan yeni gerçeklerin gelişmelerini engellemeye, toplumsal ilerlemeyi durdurmaya çalışmaktadırlar- toplumsal ilerlemeyi durdurma çabası çağımızda, azami kar prensibine göre işleyen uluslarüstü tekellerin yararları hesaplanarak yapıldığı gibi, “sosyalizm” adına yapılanlara bile rastlanmıştır. Tekrarlamak gerekirse, tüm bunlara karşın dinler, çok önemli toplumsal gerçeklikleri de yansıtmaktadırlar.

 

Sonuç olarak haçlı seferleri ve ardından Moğol istilası, medeniyetin dört büyük doğuş alanlarından ikisinde, Mezopotamya ve çevresinde ve Nil vadisinde büyük tahribatlara yolaçmıştır. Abbasi İmparatorluğu’nun başlangıç dönemlerinde yaşanan İslam Rönesansı veya yeniden doğuşu durmuş ve toplumlar geriye gitmişlerdir. Sözkonusu yeniden doğuş döneminde Tüm Grek klasikleri arapçaya çevrilmişler, eski Mezopotamya medeniyetleri ve eski Mısır yeniden araştırılmaya başlanmış, analitik matamatikte/algebrada veya cebirde, geometride, astronomide, simya/kimyada, tıpta, felsefede, edebiyatta dev ilerlemeler olmuştur. Şüphesiz sözkonusu durma ve gerileyişte, bölgede şekillenen merkezi feodal despotik yapıların içinde kapitalizmin ve onun gereksinim duyduğu bilimin yeterli gelişme olanaklarına sahip olamamasının da etkileri vardır. Ve kanımca, asıl süreçler burada basitleştirilip özetlenerek formüle edilenlerden çok daha karmaşıktır. Başka bir ifadeyle, Goethe’nin söylediği ve Lenin’in tekrarladığı gibi, “Teorinin rengi gridir ama, yaşam ağacı yeşildir.”

 

Haçlı seferleri İslam ülkelerinde yıkıma ve gerilemeye neden olurlarken, seferlerin başladığı yıllarda göze göz ilkesinin ötesinde herhengi hukuki bir sistemi bile olmayan Batı için ilerlemenin kaynağı olmuşlardır. Yukarıda sıralanan bilimleri, üretimi arttıracak ileri tarım tekniklerini ve gelişecek modern edebiyatın, romanın köklerini Ortadoğu’dan ve bir de İspanya’daki Endülüs Emevi uygarlığından alan Batı, bunlara dayanarak Rönesans’ı başlatabilmiştir. Örneğin, 800’lü ve 900’lü yıllarda anılmaya başlanan ve 900’lü yılların ikinci yarısında  derlenen 1001 Gece Masalları, Batı’da modern romana kaynaklık etmiştir. Firdevsi’nin (Ferdowsi, 935- 1020/26) Şahname (Hükümdarların Destanı) adlı olağanüstü şiirsel ölmez yapıtının William Shakespare’nin -içi haksızlığa karşı başkaldırı yüklü- ölmez trajedisi Hamlet’e derin etkileri olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu satırları yazana göre, eğer Firdevsi’nin damıta damıta 33 yılda bitirebildiği Şahname’si olmasaydı, büyük Alman şairi ve yazarı Goethe Faust adlı yapıtını yaratamazdı. (Berberi Tarık Bin Ziyad komutasında -Arap, Berberi ve Türk askerlerden oluşan- yedi bin kişili küçük bir ordunun 711 yılında İspanya kıyılarına çıkmaları ile Endülüs Emevi İmparatorluğu’nun temelleri atılmıştır. Ülkenin yöneticileri 900’lü yılların ortalarında Halife ünvanını kullanmaya başlamışlardır. Oxfort üniversitesi emekli tarih profösörü Alber Hourani, Şam merkezli Emevi Halifeliği’nden tamamen farklı karakterde olan ademi merkeziyetci Endülüs Emevi Halifeliği’nin derin hoşgörüsünün etkisiyle yerli halkın ve zanatkarların gönüllü olarak arapça öğrendiklerini ve yığınsal halde İslamiyet’e geçtiklerini yazmaktadır. Iraktaki fanatik Yahudi merkezine karşın Endülüs Emevi Devleti’nin sınırları içindeki Yahudiler arasında, çok daha özgürlükçü ve hoşgörülü bir akım gelişmiştir.) 

 

Yukarıda özetlenen tüm bu gerçeklere karşın, batılı ırkçılar ve bunların etkisinde kalan cahiller, başta Arap halkı olmak üzere Ortadoğu insanlarını hor görmeye, aşağılamaya kalkışmaktadırlar.

 

Türk- Osmanlı idari sistemi içide Kürtler

 

Anadolu’nun batısında 1300’lü yılların başlangıcında temelleri atılan ve önce Balkanlar’a doğru yayılan, 1402 Ankara Savaşı ile gelişmesi kesintiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu, 1500’lü yıllara girerken gücünün zirvesine yaklaşmaktaydı. Gözlemlenebildiği kadarıyla, Osmanlı’nın devlet örgütlenmesi, 1300’lü yılların ortasından itibaren gerçek  anlamıyla şekillenmeye başlayacak ve 1453’te İstanbul’un fethi ile tam bir olgunluğa ulaşacaktır ama, şüphesiz süreç içinde birçok gelgitler ve dalgalanmalar olacaktır. Sözkonusu yapı özünde, Batı Roma’dan hem ideolojisi ve hem de devlet örgütlenmesi olarak köklü farklar içeren Doğu Roma (Bizans) ile bozkır göçebe geleneklerinin bir sentezi olarak tarif edilebilir. Osmanlı’nın gücünün zirvesine yaklaştığı yıllarda, kuzeybatı İran’da, toplumsal gelişmesin henüz “askeri demokrasi” basamağındaki Sufi inançlara bağlı göçebe veya yarı göçebe Türk aşiretlerine dayanan yeni bir iktidar odağı şekillenmektedir. Sufi Şeyh Zahid’in müridi ve damadı olan Safi od- Din (1253- 1334, Seyfeddin, katıksız, saf din anlamına olmalı), İran’ın kuzeybatısında -Hazar’a 61 km mesafedeki- Erdebil/Ardabil’i, bir sufi eğitim merkezi haline getirmiş. Halkı Türk olan Erdebil aynızamanda Safi’nin doğum yeri idi. Safi, Yedi İmam Şiası’ndan Oniki İmam Şiası’na geçiş yapacaktır. (Tarihsel- toplumsal gelişme binyıllar boyunca dengesiz bir ilerleme göstermiştir; gelişmiş medeniyetlerin yanında toplayıcılık, göçebelik veya tarıma geçiş aşamasındaki “barbar” topluluklar ve değişik gelişmişlik düzeylerini simgeleyen medeniyetler yanyana varolmuşlardır. Özünde sınıf kavgasının değişik biçimleri olan tüm toplumsal çatışmalar, sadece medeniyet içinde şekillenmiş olan *-sınıflar arasında değil, değişik gelişmişlik düzeyindeki medeniyetler ve “barbar” topluluklarla medeniyetler arasında da olmuştur ve tarih sürekli yeni sentezler yaratarak ilerlemiştir.).

 

Giydikleri kırmızı başlıklar nedeniyle aynızamanda Kızılbaş olarakta bilinen bu Şia gurubun önderliği (Şehliği) ileride Safavi Hanedanı’nın temellerini atacak olan Şah İsmail’in (1487- 1524) babasına geçecektir. İsmail daha bir yaşındayken Sünni inançlara sahibolanlara karşı verilen bir savaşta babası ölecektir. İsmail 14 yaşına geldiği zaman, Safi’nin izinde yürüyen sözkonusu Kızılbaş gurubu içinde babasının yerini alacaktır. Aynızamanda dini önder, Şeyh konumunda olan İsmail, Türkmen aşiretleri ile Özbekler’in birliğinden oluşan Akkoyunlu aşiretler konfederasyonunun başkenti Tebriz’i 1501 yılında elegeçirir ve kendisini Tebriz Şah’ı ilaneder. Şah İsmail, ertesi yıl, 1502’de Tüm Azerbeycan üzerinde hakimiyet kurar ve 1736 yılına dek yaşıyacak olan İran Safavi Devleti’nin temellerini atar. Başlangıçta asıl olarak yedi Türk aşiretine dayanan bu devletin adı, anlaşılmış olacağı gibi Şey Safi’den gelmektedir. İsmail önce doğuya, Sünni inanca sahip Özbek aşiretlerinin üzerlerine yürüyecek ve 17 bin kişilik bir orduyla 27 bin kişilik Özbek ordusunu 1510 yılında yenecektir. Sünni inançların hakim olduğu İran, kısa sürede Oniki İmam Şia’sına bağlanacak ve genç Safavi devleti batıya yönelecektir...

 

Şüphesiz günümüzde İran’da iktidarda olan Oniki İmam Şiası ile, Şah İsmail döneminin Oniki İmam şiası arasında farklar vardır. Çok uluslu İran’da halen Türkler en büyük gurubu oluşturmakla birlikte, çağdaş İran devleti artık yedi Türk aşiretinin omuzları üzerinde yükselmemektedir ve sözkonusu değişim daha Safavi Hanedanı baştayken, Şah Tahmasp (yönetimi, 1524- 76) döneminde başlamıştır ve Şah Inci Abbas (Büyük Abbas, yönetim yılları 1588- 1629) döneminde köklü reformlar sürmüştür. Devletin temellerini kılıçları ile atmış olan göçebe Türkmen aşiretleri -aynen Selçuklu’da ve Osmanlı’da olduğu gibi- Safavi yönetimi yıllarında da süreç içinde hızla alta düşmüşler ve Inci Abbas döneminde tamamen yönetimin dışına itilmişlerdir. Artık tam anlamıyla İranlılaşan ve aile içi cinayetlerde ve gaddarlıkta Osmanlı Sultanlarını aratmayan Inci Abbas, devleti merkezileştirmiş, Osmanlı’nın -devşirme köle askerlerden oluşan- Yeniçeri ordusu benzeri, Kırgız’lardan, Gürcüler’den ve esir edilmiş Hıristiyan Ermeniler’den oluşan bir saray ordusu kurmuştur. Inci Elizabeth İngilteresi’den askeri teknolojisini ilerletme, özellikle topçu taktiklerinin geliştirilmesi konusunda yardım almıştır. Başkenti, Türk Tebriz’den İranlı (Fars) İsfahan’a taşımıştır. Aynı yıllarda Şia inancında da, Molla Sadra (Sadreddin Ashshirazi/Şirazi, 1571- 1640) ve Mir Damad (Muhammed Bekir ibn Addamad, ?- 1632) gibi teologların çabalarıyla yeni reformlar yapılmıştır- zaten Oniki İmam Şia’sı değişik ünlü teologlarla 500 yıl içinde sekillendirilip günümüzdeki haline gelmiştir. Adım adım Türkmen Kızılbaşlığı’ndan kopularak günümüz İran Şiası’na gelinmiştir. Ve şüphesiz askeri demokrasi aşamasındaki özgür ruhlu göçebelerin (orta barbarların) inançları ile, köleleşmiş, alabildiğine ataerkilleşmiş (pederşahileşmiş, patriarkal kulture sahibolmuş) feodal üst sınıfların inançları aynı olamaz- dinleri ad olarak aynı olsa bile bunlar hiçbirzaman aynı dinden değillerdir. Sonuçta, Oniki İmam Şia’sını İran’a yerleştirenlerle, günümüzde aynı inanç adına İran’ı yönetenler arasında bir benzerlik yoktur. Yalnız Şah Abbas, birtek şeye dokunmamıştır veya dokunamamıştır. Sünni İslam’dan farklı olarak -aynen Hıristiyanlık gibi- devlet kurumunun dışında örgütlenmiş olan  Şia’yı, İmamları, devletin denetimi altına almamıştır. Günümüz İran’ında “İslam devrimi”nin rahatça başarıya ulaşabilmiş olasının gerisinde yatan olgu bu gerçektir.

 

Batıdaki Osmanlı, Selçuklu Hanedanı gibi Sünniliğin Hanefi koluna bağlıdır ve İsmail’in adamları İmparatorluk içinde Şia inancını hızla yaymaktadırlar. Osmanlı İmparatorluğu’na doğusundan gelen bu saldırı, batıda rahatca ilerlemesini engellemektedir ve ayrıca özellikle göçer ve yarıgöçer aşiretler arasında yayılan sözkonusu inanç Osmanlı’nın iktidarınıda tehdit etmektedir. (Aynı nedenle zaten Safavi’ler, tarih boyunca Portekizliler, Viyana merkezli Habsburglar, İngilizler ve Ruslar tarafından destekleneceklerdir.) Sonunda, Osmanlı Sultanı Inci Selim (1470- 1520) uzun bir mektuplaşmanın ve İran’dan hediye olarak yollanan afyon dolu kutuların ardından, 1514 yılında Şah İsmail’in üzerine yürür. (İktidar yılları 1512- 20 olan Selim’in adının başına “Yavuz” lakabı da konulmaktadır ama, karşıtları O’nun adının önüne “Zalim” lakabını eklemektedirler. Selim’de, İsmail’de afyonkeştir. İsmail şiirlerini öztürkçe ile yazarken, Selim farsça- arapça karışımı bir jargon/dar gurup dili, Osmanlı aristokrasisinin halk tarafından anlaşılamıyan dilini kullanmaktadır.) İran sınırına yakın Van Gölü’nün kuzeydoğusundaki Çaldıran ovasında iki ordu karşılaşır. Selim, ateşli silahları ve topları da olan 120 bin kişilik bir orduya sahipken, İsmail sadece Türkmen aşiret süvarilerinden ve birmiktar Kürt süvariden oluşan 70 bin kişilik bir orduyu yönetmektedir. Teknolojik üstünlük, ateş üstünlüğü, elindeki topları nedeniyle Osmanlı ordusu 23 ağustos 1514 günü zaferi kazanır. Aynı yıl 7 eylül günü Osmanlı ordusu, direnişle karşılaşmadan Tebriz’e girer. Şah İsmail savaşta yaralanmış ve kaçabilmiştir. Artık bölgedeki Kürt prenslikleri Osmanlı’nın eline düşmeye hazırdırlar. Ayrıca Osmanlı, Maraş- Elbistan yöresindeki Türk Dülkadir Oğlu Beyliği’ni de 1515 yılında ortan kaldıracaktır. Aynı zaferin bir diğer sonucu olarak Osmanlı, Tebriz- Halep ve Tebriz- Bursa İpekyolu’nun kârlı ticareti üzerinde de denetim kurmuştur.

 

Osmanlı’nın 1514 Çaldıran zaferinin hemen ardından dönemin tarihinde çok önemli bir rol oynayan kişilik olarak karşımıza Kürt mollası (din bilgini) ve tarihci Mevlana İdris-i Bidlisi (Bedlisi) çıkmaktadır. Doğum tarihi bilinemeyen İdris- i Bidlisi, Kürd ve Kürdüstan Ünlüleri kitabının yazarı Mehmed Emin Zeki Bey’e göre 1520 yılında, başka kaynaklara göre ise 1521 yılında ölmüştür. Aynı yazara göre, Hakkari Kürdü olan Bidlisi, öğrenimini İran’da yapmıştır ve Kürtçenin yanında Arapça ve Farsça’da bilmektedir. Bidlisi önce, Akkoyunlu Türk Aşiretler Konfederasyonu’nun hükümdarı Uzun Hasan’ın oğlu Sultan Yakub’un özel katipliğini yapmıştır. Ardından Osmanlı Sultanı IInci Bayezid’ın (yönetim yılları, 1481- 1512) sarayına yerleşmiştir. Mehmet Emin Zeki Bey’e göre, Akkoyunlu Sultanı Yakub’a vekaleten Osmanlı Sultanı Bayezid’a 1484 yılında bir kutlama mesajı yazan Bidlisi’nin üslubuna Sultan hayran kalmış ve O’nu yanına aldırtmıştır. Sultan Bayezid’ın istemi üzerine Bidlisi, Heşt Beheşt veya Heşt Bihişt (Sekiz Cennet) adlı bir osmanlı tarihi yazmıştır. (Bu kitabın el yazması orjinali, kuzeydoğu Hindistan’da, Kalkuta’nın 470 km kuzeybatısında, Ganj nehri kıyısında kurulmuş olan tarihi Patna kentinin eski bölümü olan Bankipore’deki -arapça ve farsça elyazmaları koleksiyonu ile ünlü- Orient Public Library’de bulunmaktadır. Tarihi adı Pataliputra olan Patna kenti, İ. Ö. 400’lü yıllarda kurulmuş ve İsa’dan sonra 300’lü yıllarda bir eğitim merkezi olarak ünlenmiştir. Heşt Bihişt’in varolan -süslü- elyazısı ikinci kopyası, İsveç Uppsala Üniversitesi kitaplığındadır ve büyük boy 1168 sayfası olan bu kopyanın bir fotokopisi de benim elimdedir. Henüz türkçeye veya başka bir dile çevrilmemiş olan kitabı, İranlı aydın bir arkadaşıma okutmaya çalıştım. Arkadaşım, sınırlı kelimelerin ve birkaç cümlenin dışında birşey anlayamadı. Arkadaşım, o dönemin farscası ile yazılmış olsa, kitabın dilinin günümüzde de anlaşılabileceğini iddia etti. Eğer bu iddia doğru ise, muhtemelen kitap arapça- farsça karışımı bir jargon ile yazılmıştır. Mehmed Emin Zeki Bey, sözkonusu kitabın adının Sekiz Cennet olmasının nedenini, yazarın sekiz Osmanlı sultanını anlatıyor olmasına bağlamaktadır. Yapıtın tam bir tarih kitabı olmadığı, genellikle Osmanlı hanedanının üyelerine övgüler düzen bir eser olduğu bellidir. Kitabı bana çevirmeye çalışan arkadaşım olayın bu yanını anlayabilmiştir. Aslında, Osman ve II. Bayezid dahil Osman’dan II. Bayezid’a dek sekiz sulatan vardır ve sultan ünvanı Inci Murat’tan sonra, Inci Bayezid ile kullanılmaya başlanmıştır... Bana göre, Sekiz Cennet adının tam anlamı, ancak zamanın Sünni İslam düşencesi bilinerek anlaşılabilir. Bu inanışa göre, Cennet’in sekiz katı ve sekiz kapısı vardır- Cehennem’in ise yedi katı vardır. Eğer sözkonusu kitapta gerçekten sekiz Sultan’dan sözediliyorsa, bunların herbiri Cennet’in farklı kapılarından giren kişilikler olarak, ayrı ayrı Cennet’in sekiz katı ile özdeşleştirilerek yüceltilmektedirler. Yok eğer sekiz sultandan sözedilmiyorsa, yazar tarafından “sınırsız büyüklükte” olarak tanımlanan Osmanlı ülkesi, sekiz katı ve kapısı olan Cennet ile eş tutulup yüceltilmektedir.- Yusuf Küpeli)

 

Çaldıran savaşının galibi Osmanlı Sultanı Inci Selim, Kürt bölgelerini askeri operasyonla elegeçirmemiştir. İdris- i Bidlisi’nin yardımı ile Kürt beylerini birleştirip onlara iç işlerinde bağımsızlık, -beyliklerin büyüklüklerine göre sınırları değişen- birçeşit otonomi (özerklik) vermiştir. Sultan Inci Selim, Çaldıran zaferinin ardından -babası IInci Bayezid’ın emrine girmiş olan- İdris- i Bitlisi’yi İran’a, Kürt bölgelerine yollamıştır. Bidlisi, aralarında Bitlis Hakimi, Hizan Meliki, Hısn- ı Keyfa Emiri, İmadiya Hakimi olmak üzere -değişik kaynaklara göre sayıları- 24 ile 30 arasında değişen Kürt beylerini biraraya getirmiş ve bunların Osmanlı Sultanı’na bağlılıklarını saraya iletmiştir. Ve aynı günlerde Şah İsmail’in üzerlerine yolladığı 10 bin kişilik bir orduyu Kürtler kendi birleşik güçleri ile yenmişlerdir. Bazı çağdaş Kürt gurupları tarafından hain ilanedilmesine karşın Bidlisi, zamanına göre çok aydın ve ilerigörüşlü birisidir ve şüphesiz Kürt üst sınıflarının geleneksel yerleşik düşünce yapısına göre hesap yapmaktadır. Bidlisi bölgede gelişmekte olan asıl büyük gücün Osmanlı İmparatorluğu olduğunu görmüş ve anlaşılan, bu safta olurlarsa eğer daha kârlı çıkacakları konusunda Kürt beylerini ikna etmiştir. Eğer aynı Kürt beyleri Safavi İmparatorluğunun daha güçlü olduğunu ve daha parlak bir geleceğe sahipolduğunu görselerdi, hızla o safa geçerler ve muhtemelen din olarak Şia’yı da seçebilirlerdi. Ve zaten daha önce bölgede hakim güç olan ve Safaviler gibi Sufi inançlara bağlı olan Karakoyunlu aşiretler federasyonu ile ve çoğunluğu Sünni İslam'a bağlı olmakla birlikte içinde Sufi unsurları da barındıran Akkoyunlu aşiretler federasyonu ile uyumlu ilişkiler içinde olmuşlardı. Bidlisi’nin burada yaptığı, bazı kürt beylerinin yanılgıya düşerek, yanlış hesap yaparak karşı safa geçmelerini ve Kürtler arasında zaten süregiden çatışmaların daha kanlı biçimler almasını önlemek olmuştur. Ve ayrıca Bidlisi, ileride olabilecek bir birliğin de biçimsel olarak temellerini atmıştır. Şüphesiz daha ileride, Safavi İmparatorluğu’nun güçlendiği dönemlerde, karşı tarafa geçecek veya sık sık saf değiştirecek Kürt beyleri olacaktır. 

 

İdris- i Bidlisi aracılığıyla Kürt beyleri Inci Selim’e yazdıkları mektupta özet olarak, Sultan’ın hakimiyetini büyük bir içtenlikle kabulettiklerini, Kızılbaş kurallarını kaldırıp ehl- i sünnet  Şafi mezhebinin kurallarını uygulamaya başladıklarını, İdris- i Bidlisi’yi yardım için makama yolladıklarını, ifade etmektedirler. Mektubun içeriğinden anlaşılmış olacağı gibi, daha önce Şia kurallarını uygulamışlardır ve o yıllarda rahatca din değiştirmeye bile hazırdırlar. Aynı mektubun sonunda, anlaşılan yaranmak ve bağlılıklarını göstermek için, Şia’ya karşı Sultan’dan yardım istemektedirler. Yine Kürt beylerinin bilgisi dahilinde İdris- i Bidlisi’nin sultana yazıp yolladığı farsca mektupta özet olarak, Diyarbakır (Amid) yöresinin mazlum müslümanlarının devlet hizmetine talip oldukları, devlet ve din düşmanlarının kötülüklerinden Sultan’ın yardımı ile kurtulabilecekleri ifade edilmektedir. Ardından aynı mektupta, Kürtlerin aralarında birleşemedikleri, her beyin kendisinin baş olmak istediği, bu nedenle dışarıdan (Osmanlı sarayından) bir yönetici yollanmasının zorunluluğu, anlatılmaktadır. Sözkonusu mektupta, bazı Kürt aşiretlerinin başlangıçta boyuneğme yanlısı olmadıkları, buna karşın üstün gayret gösterilerek işlerin düzeltildiği, fakat halen düşmanın kışkırtmalarının sürdüğü, yazılmaktadır. Şüphesiz gerçeği bir ölçüde ifade etseler bile bu son yazılanların, asıl olarak İdris- i Bidlisi’nin işini önemsetme ve Sultan’dan büyük bir mükafat bekleme amacına yönelik olduğu hissedilmektedir. Sultan Bidlisi’yi mükafatlandıracaktır ama, hiçbirzaman O’na güvenmeyecek, O’nu Kürt bölgesinde bırakmayacak, sarayında yanında tutacaktır. Sultan Inci Selim, İdris- i Bidlisi’nin yardımları ile birleştirip üzerlerinde egemenlik kurduğu Kürt beylerine ve Osmanlı haritalarında “Kürdistan” olarak gösterilen bölgeye, Bıyıklı Mehmet Paşa adlı birini genel vali olarak yollayacaktır. Kürt tarihçisi Şerefhan, “Bıyıklı Mehmed diye anılan Çavuşbaşı Mehmed Ağa’yı yolladı” diye yazmaktadır.

 

Kürtlerin kolayca ve hızla Osmanlı safına geçmeleri, Kuzey Irak ve kuzey Suriye’deki bazı Arap ve Türkmen aşiretlerinide etkilemiştir. Onlar’da aynı yolu izlemişlerdir ve tüm bu bölgeler kan dökülmeden Osmanlı İmparatorluğu’na dahil olmuştur. Diyarbakır (Amid) merkez kabuledilerek, Bitlis, Mardin ve Harput’u da içine alan geniş bir eyalet oluşturulmuştur. Inci Selim döneminde 12 sancaktan oluşan Diyarbakır (Amid) vilayetine, Inci Süleyman (Kanuni Süleyman, Sultanlık yılları 1520- 66) iktidarı yıllarında, 1526’da, Kuzey Irak’taki Musul eklenmiş ve bölünüp sınırları küçültülerek Diyarbakır’a bağlı sancakların sayıları 23’e çıkartılmıştır. Yine 1515 yılında sekiz sancaklı Erzincan eyaleti kurulmuştur- Trabzon önce Erzincan’a bağlanmıştır ama, sonra ayrılmıştır. Inci Süleyman veya Kanuni Sultan Süleyman döneminde Erzincan eyaleti lavedilmiş ve yerine Erzurum eyaleti kurulmuştur. Kanuni Süleyman döneminde Safavi İmparatorluğu’ndan alınan önemli sınır eyaleti Van, 21 tanesi doğrudan Osmanlı’ya (merkeze) ve 17’si otonom (özerk) Kürt beylerine bağlı olmak üzere 38 sancağa bölünmüştür. Osmanlı haritalarında “Kürdistan” olarak gösterilen bölgedeki eyaletler üç ana guruba ayrılmışlardır veya üç farklı sistemle örgütlenmişlerdir. Aslında, sözkonusu “Kürdistan” örgütlenmesi içindeki otonom (özerk) ve yarı özerk sancaklar, tüm topraklara Allah adına sahibolan Sultan’ın -sadece- kullanmaları, asker beslemeleri ve vergi ödemeleri şartıyla hizmetlerine karşılık adamlarına dağıttığı ve veraset yoluyla nesilden nesile geçemeyen Tımar adlı toprak kullanma sistemine (üç ayrı katagorideki, üç ayrı büyüklükteki toprakları sadece kullanma hakkına) tamamen aykırıdır ve Osmanlı’nın bütünselliği içinde önemli bir istisnadır.

 

Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları ve aşiret ilişkilerinin güçlü olduğu veya büyük aşiretlerin varlıklarını sürdürdükleri alanlar Tımar sisteminin tamamen dışında tutularak bütünüyle yerli Kürt beylerinin iradelerine teslim edilmişlerdir. “Hükümet” adı verilen sözkonusu sancaklar, iç işlerinde bütünüyle bağımsızlık kazanırlarken, dışişlerinde, dış politik ilişkilerinde ve savaş durumlarında bölgedeki Osmanlı Beylerbeyi’ne bağımlı kılınmışlardır. İkinci gurupta olan, “Ekrad” adını alan, “Yurtluk” ve “Ocaklık” tarzındaki yarı bağımlı sancaklar aslıda birçeşit imtiyazlı Tımarlar konumundadırlar. Klasik Osmanlı sancaklarindan farklı olarak bunların başlarına -özellikle İran’a karşı savaşlarda yararlılıklar göstermiş- mahalli Kürt beyleri getirilirken, kadılar (yargıçlar) merkezden tayinedilmişlerdir. Yani bu sancakların idareleri Kürt beylerine bırakılmakla birlikte, iç hukukun işleyişi, yargı tamamen merkeze bağlı kılınmıştır. Yalnız, Tımar sisteminin tersine, -birincisinde olduğu gibi- bu toprakların mülkiyetleride babadan oğula geçmektedir- babası ölünce yerine oğlu aynı toprakların beyi olmaktadır. Aşiret ilişkilerinin çok daha zayıf olduğu yerlerde ise, her işlerinde merkeze bağlı ve veraset yoluyla toprakları devredilemeyen klasik Osmanlı sancakları kurulmuştur. Burada önemli olan ve hemen dikkati çeken gerçek, sözkonusu üç ayrı katagoride örgütlenmiş sancakların kesin sınırlarla birbirlerinden ayrılmış olmamalarıdır. İç işlerinde tamamen bağımsız beyliklerin ve yarı bağımsızların aralarına bütünüyle merkeze bağlı sancaklar kurulmuştur. Sözkonusu merkeze bağlı tımarlar veya sancaklar, değişik tam otonom (özerk) bölgelerin arasında bir sınır oluşturacak biçimde yayılmışlardır ve anlaşılan Osmanlı bunları oralara merkezi yönetimin bir sigortası olarak yerleştirmiştir. Kısacası Osmanlı, bölgeyi haritalarında “Kürdistan” olarak adlandırmakla birlikte, bu adı sınırları kesinlikle belli ve bağımsız ayrı bir siyasi birliği ifade etmek için değil, bir halk topluluğunun yoğun olarak yaşadığı bölgeyi göstermek amacıyla kullanmıştır.

 

Yine Mehmed Emin Zeki Bey’e ait olan Kürdistan Tarihi adlı kitapta, yukarıda özü açıklanan idari şekillenme şu şekilde anlatılmaktadır: “Şeyh İdris (İdris- i Bidlisi), Diyarbakır’ı 19 sancağa böldü ve bunların 11 tanesinin yönetimini doğrudan doğruya Osmanlı’ya bağladı. Arta kalan 8 tanesini, Osmanlı’ya bağımlı Kürt beylerinin idaresi altında özerk yönetimler olarak şekillendirdi. Samğan, Kulp, Mihraniye, Atak, Petek, Çapakçur ve Çermik sözkonusu özerk sancaklardır. Bunlarda yönetim babadan oğula geçiyordu. Özerk sancakların yanında, Palo, Eğil, Cizire, Genç ilçelerinde oluşturulan ve doğrudan doğruya Osmanlı Sultanı’na bağlı olan beş yönetim daha kurulmuştur. Cihanname’de Habur ve Eleşkirt Hükümetlerinden de sözedilmektedir. Bu sonuncuların tümü (toplam 15 hükümet veya sancak) içişlerinde tamamen bağımsız idiler. Özerk yönetimlerin başındakilere, Miri Miran deniliyordu.” (Dil, cümleler düzeltilerek aktarılmıştır.-Y. K.)

 

Osmanlı yönetim sisteminde, asker beslemek ve vergi vermekle yükümlü kişiler Sultan tarafından verilen topraklar, getirdikleri gelirlere göre, tımar, zeamet ve has olarak sınıflandırılmaktaydılar. Ayrıca dini kurumlara ait vakıf toprakları ile, hazine malı olan mukataa toprakları vardı. Sonuçta, kökleri bozkırdaki göçebelik yıllarının ortak mülkiyet geleneğine uzanan sisteme göre, toprakların tümüne Allah adına Sultan sahipti ve tımar, zaamet ve has topraklarını istediğine verir, istediği zamanda geri alabilirdi. Bu nedenle, Kürt beylerine verilen tam veya yarım özerklikler, toprakların babadan oğula geçme hakkı, sistemin geneli içinde çok büyük bir ayrıcalıktı. Kanuni Sultan Süleyman’ın (Inci Süleyman), Kürt beylerinin haklarını bildiren Hükmü Şerif’i (yasa niteliğindeki kutsal, dokunulamaz ve kaldırılamaz kararı) bu ayrıcalığın en somut örneğidir. Özet olarak aynı Hükmü Şerif’e göre, özerk Kürt beylerinin -önceden- kendilerine ait olan tüm topraklar, kaleler, diğer taşınamazlar ve sonradan onlara verilenler, tamamen kendi yöntimleri altında olacaktır. Dışarıdan bunlara yönelik hiçbir müdahale ve saldırı yapılmayacak, sözkonusu varlıklar üzerinde hiçbirşekilde kalem oynatılmayacak, bey ölünce mallarının tümü oğullarına kalacak ve bu durum ebediyete dek sürecektir. Aynı Kanuni yasasına göre, ölen beyin eğer birden fazla oğlu varsa, oğullar mirası aralarında istedikleri gibi paylaşacaklardır. Ölenin hiçbir mirasçısı yoksa, duruma yine merkezi yönetim müdahale etmeyecektir. Kürt beyleri kendi aralarında toplanıp soruna çözüm üretecekler ve malları uygun gördükleri kişiler arasında paylaştıracaklardır.

 

Kanuni Süleyman’ın yukarıda özetlenen cömertliği veya Kürt beylerinin ayrıcalıkları şüphesiz nedensiz değildir. Kürtlerin üzerinde yaşamış ve yaşamakta oldukları coğrafi alan, her yöne açılan stratejik yedi askeri geçidin ve aynızamanda o yüzyılların en önemli ticaret yollarının üzerindedir. Binyıllar boyunca bu dağlık coğrafyanın güvenliği bölgede kurulmuş olan büyük merkezi devletlerin kendi silahlı güçleri tarafından değil, hakim devletler adına askeri görev yapıp ticaretin ve yerel üretimin rantından pay alan Kürt beyleri tarafından sağlanmıştır. Modern silahlar, özellikle helikopterler savaş arenalarında gözükmeye başlayıncaya dek, hiçbir büyük devlet kendi ordularıyla bölgede tam bir hakimiyet kurmaya kalkışmamıştır. Bu açıdan Osmanlı’nın Kürt beylerine karşı tavrı, Ortadoğu’da kendisinden önce kurulmuş büyük devletlerin tavırlarından pek farklı değildir. Ayrıca bunun yanında, 1514 Çaldıran zaferi ile Osmanlı, inatçı ve savaşcı Safavi devletini pes ettirememiştir ve İran a karşı savaşlar 125 yıl kesintisiz sürmüştür. Savaş arenası, Kürt aşiretlerinin alanları, Azerbeycan ve Ermenistan olmuştur. Bu nedenle, özellikle Inci Selim, Inci Süleyman ve ardılları için İran sınırının Kürt savaşçıları tarafından güvenlik altına alınması hayati önem taşımıştır. Basra’ya, Kızıldeniz’e ve Hint Okyanusu’na inmek isteyen Osmanlı için İran’ın kayda değer bir tehlike olmaktan çıkartılmasının gerekliliği, Kürt aşiretlerinin hangi safta olacaklarının önemini ayrıca arttırmıştır. Aynı nedenlerle Safavi yönetimide Kürt beylerini hoş tutmaya çalışmış ve Karabağ’da yaşıyan Ermeniler’e birçeşit otonomi (özerklik) vermiştir (Ermeni kültürü asıl olarak burada kendisini koruyabilmiş ve Karabağ ileride gelişecek olan Ermeni milliyetçiliğinin merkezi olmuştur.).

 

Daha öncede belirttiğim gibi, özellikle sınırları tutan Kürt beyleri arasında sık sık saf değiştirenlere rastlanmıştır ve merkezi hükümetler daha sonra bunları cezalandırmaktan kaçınmışlardır. Saf değiştirenlerle ait ilginç bir örnek, Bitlis Emiri Şemseddin bin Şeref Han’ın tavrıdır. Bitlis Emiri Şemseddin bin Şeref Han, bazı kaynaklara göre 1531 yılına dek, oğlu Kürt tarihçisi Şeref Han’ın anlatımına göre ise 1535 yılına kadar Osmanlı Sultanı’nın hizmetinde İran’a karşı İmparatorluğun sınırlarını savunmuştur. Tarihçi Şeref Han, babası için, “Görevini okadar iyi yapıyorduki, hem Osmanlı’yı ve hem de İran Safavi Devleti’ni memnun ediyordu.”, diye yazmaktadır. Herhalde bu “büyük mahareti” nedeniyle Bitlis Emiri ile Inci Süleyman’ın (Kanuni) arasına “kara kedi” girecek ve Emir Şemseddin bin Şeref Han İran’a kaçmak, Şah Tahmasp’a (iktidar yılları 1524- 76) sığınmak zorunda kalacaktır. Aynı kişi, sığındığı İran’da Tevacıbaşı (saray muhafızlarının komutanı anlamına gelen moğolca sözcük) yapılacaktır. Bu görevinin yanında Şemseddin bin Şeref Han, İran Kürdistan’ı Beylerbeyi olacaktır ve Han ünvanını ozaman alacaktır (aslı, türkçe bir ünvan olan, Inci Murat’a kadar -Murat dahil- Osmanlı önderlerinin de kullandıkları Kağan olmalı). Tarihçi Şeref Han ve erkek kardeşi, Şah Tahmasp’ın sarayında büyüyüp eğitim görmüşlerdir ve herikiside daha sonra yeniden, 1579 yılında, IIIncü Murat ile ilişkiye geçerek Osmanlı’ya sığınmışlardır. İran’da, Nahcivan’da İran Azerbeycanı’nın yöneticisi iken Osmanlı’ya sığınmış olan tarihçi Şeref Han, -vaktiyle İran’a sığınmış olan babası gibi- Bitlis Emiri yapılırken, kardeşi Halef Bey ise Eleşkird ve Melezgird sancaklarının başına getirilmiştir.

 

İdris- i Bidlisi’nin Inci Selim’e yazdığı ve yukarıdaki paragraflarda anılan ünlü mektubunun en önemli bölümü, yazarın, Kürdistan’ın fethi ile Azerbeycan, Halep- Şam ve Bağdat- Basra yollarının Osmanlı’ya açılacağını ve böylece İstanbul’un fethi ile kazanılan büyük zaferin bu şekilde taçlandırılacağını, ifade etmiş olmasıdır. Kısacası Bidlisi, Kürdistan’a yerleşecek olan Osmanlı için, Kafkaslar’ın ve Hazar’ın zenginliklerine açılma olanağı doğacağı kadar, Akdeniz’in doğusuna, Mısır’a ve diğer yandan Zengin Hint Okyanusu’na inişin yollarınında açılacağını söylemektedir. Günümüzde de USA ve İngiltere, askeri güçleriyle Kürt coğrafyasına yerleşmek isterken, Kafkaslar’daki, Hazar’daki, Basra ve Hint Okyanusu’ndaki ve doğu Akdeniz’deki yararlarını tam bir güvenlik altına almanın, Arap Denizi, Hint Okyanusu ve Akdeniz’deki iktidarlarını perçinleyerek uzatmanın ve burayı bir yayılma üssü olarak kullanmanın hesabını yapmaktadırlar. Yayılmayı düşledikleri alanlar bellidir. Türkiye, İran, Kafkaslar, Asya İçleri ve stratejik önemi olan Hint Oyyanusu’nun kuzey kıyılarındaki İran ve Pakistan Belucistan’ında tüm etnik ayrılıkları kullanarak başlatmak istedikleri yangının yanında, 125 yıl süren Osmanlı- İran savaşları mahalle kavgası gibi kalacaktır. Şüphesiz işleri yolunda giderse.

 

Osmanlı ve İran arasındaki savaşlarda, Azerbeycan ve Kuzey Irak toprakları sık sık el değiştirmiştir. Sonunda Inci Süleyman (Kanuni), 1508 yılından beri İran Safavi Hanedanı’nın elinde olan  Bağdat’ı 1534 yılında fethetmiştir. Osmanlı 1538 yılında da Basra’ya girmiştir. Piri Reis (Yaşlılık anlamına gelen farsa Piri sözcüğü, bir tarikatın, mesleğin, işin kurucusu, öğreticisi, uzmanı anlamına gelen Pir kelimesinden üremedir ve muhtemelen sözkonusu kaptan mesleğinin büyük ustası olduğu için asıl adı yerine bu lakapla anılmaktadır ve gerçekten de işinin büyük ustasıdır.), 1547 yılında Kızıldeniz ve Hint Okyanusu Donnanmaları’nın Amiralliği’ne getirilecektir. Piri Reis önce Aden’i Portekiz güçlerinden temizleyecek ve Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açılan kapısına Osmanlı yerleşecektir. Ardından, Arap yarımadasının doğu köşesindeki Muscat’a ve Basra Körfezi’den Arap Denizine (dolayısıyla Hint Okyanusu’na) açılan Hürmüz Boğazı’na yerleşmiş olan Portekiz birlikleri yerlerinden atılacak ve Piri Reis sayesinde osmanlı Hint Okyanusu’nda kısa süren bir hakimiyet sağlayacaktır. Piri Reis’in 1554 yılında Kahire’de ahmakca idamının ardından, sözkonusu hakimiyet Seydi Ali Reis döneminde yokolacaktır. Yine 1516’yılında Cezayir ve Tunus aşiretlerini birleştirerek Kuzey Afrika’da bir devlet yaratan Oruç ve Hızır (Barbaros Hayrettin) kardeşler, Akdeniz’de kendi başlarına üstünlüklerini kanıtlayacaklardır. Oruç’un savaşta ölümünün ardından işi sürdüren Hızır (Barbaros Hayrettin), 1532’de Sultan Inci Süleyman tarafından davet edilecek ve 1533 yılında İstanbul’a girip Osmanlı donanmasını yeniden inşa ederek başına geçecektir. (Ege adalarından olan Oruç ve Hızır Reisler’in anneleri Grek, babaları ise emekli bir yeniçeridir- yeniçeriler emekli olunca evlenebiliyorlar. Türkler denizciliği Grekler’den ve Araplar’dan öğrenmişlerdir. Hızır Reis aynızamanda gemi mühendisidir. Batılılar o yıllarda yıldızlara bakarak yön bulmaya çalışırlarken, Arap’lar çok uzun zamandan beri birçeşit mıknatıslı pusula kullanmaktaydılar. Piri Reis’in 1513 yılında çizilmiş olan haritası da, tüm Orta ve Latin Amerika’nın doğu kıyılarını ve Antartika’yı bir satalit fotoğrafı netliğiyle göstermektedir. Aynı haritada bulunan boylamları, Batı denizciliği ancak 200 yıl sonra, 1700’lerde kullanmaya başlayacaktır. Kesin bir yargıda bulunabilmek olanaksızdır ama, Piri Reis’in idamı ve Hint Okyanusu hakimiyeti’nin kaybı, belkide Osmanlı’nın kapitalizme erken evrimini engelleyen önemli etkenlerden biridir. Çünkü artık aynı yıllarda yeni ticaret yolları ve Amerika keşfedilmiş, Akdeniz ticaretinin ve İpek Yolu’nun önemi kalmamıştır.) Batılılar tarafından Barbaros lakabıyla anılacak olan Hızır Reis, Basra’nın alındığı 1538 yılında, batı Yunanistan’daki Preveze körfezinin önünde ve Levkas adasını kuzeyinde kendisininkinden çok daha güçlü olan birleşik Haçlı donanmasını yenip kaçırmıştır. Habsburg’lar tarafından finanse edilen Haçlı donanmasına 1571’de İnebahtı’da (Lepanto) yenilinceye dek, Akdeniz yaklaşık yarım yüzyıl tam bir Osmanlı (Türk- Arap- Berberi) gölü durumuna gelmiştir ama, daha öncede belirttiğim nedenlerle bu başarının ticari açıdan çok önemli bir yararı olmamıştır. Osmanlı 1600’lü yılların başında artık gücünün zirvesine ulaşmıştır ve 100 yıl kadar sonra, özellikle 1683 yılında başarısızlıkla sonuçlanan ikinci Viyana kuşatmasının ardından hızla inişe geçecektir.

 

Safavi İmparatorluğu, 1623- 38 yıllarında Bağdat’a yeniden hakimolmuştur. Sultan IVncü Murat (yönetimi, 1623- 1640) döneminde, Osmanlı ordusu kanlı bir savaşın ardından Bağdat’ı yeniden fethetmiştir- Bağdat’ın içinde 70 bin Şia yanlısı öldürülmüştür ve dönemine göre bu olağanüstü büyük bir sayı olduğu gibi, özünde de birçeşit soykırımdır. Bağdat’ın IVncü Murat tarafından yeniden alınması, bölgede üstünlüğü Osmanlı’ya geçirmiş ve günümüze dek sürecek bir barışın kapısını aralamıştır. İran Safavi Devleti ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 1639 yılında imzalanan Kasrı-ı Şirin anlaşması ile -çok ufak değişikliklerdle- gününmüzde de varlığını koruyan sınırlar belirlenmiştir. İki devlet arasında 1578 yılında Azerbeycan nedeniyle başlayan ve 60 yıl kadar süren çatışmaları saymayacak olursak, birdaha savaş olmamıştır. Bir anlama, Grekler’le Persler (Akhaemenid İmparatorluğu), Romalılar’la Partlar, Bizans’la Sasaniler ve Osmanlı ile Safaviler arasında süreklilik kazanmış olan savaşlar, Kasr-ı Şirin barışı ile sonbulmuştur ve tarihin bu sürekliliği gözönüne alınırsa sözkonusu anlaşma çok daha büyük bir önem kazanmaktadır. Kasr-ı Şirin barışının Kürt toplumu açısından önemi, “Kürdistan” olarak anılan coğrafya’nın veya Kürt halkının yaşadığı bölgelerin kesinlikle ikiye bölünmüş olmasıdır ve çoğunluk Osmanlı sınırları içinde kalmıştır. Bu bölünme göçebe ve yarıgöçebe Kürtler için pek büyük bir anlam taşımayacaktır. Kışı Osmanlı sınırları içinde, yazı ise İran’daki otlaklarda geçirenler veya tersini yapanlar, her iki devletin silahlı güçlerinin müdehaleleri ile karşılaşacaklardır. İleride, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, Irak’ın ve Suriye’nin doğmaları ile Kürt bölgeleri dörde bölünecektir. Şüphesiz Kafkaslar’da, eski Sovyet Cumhuriyetleri’nde yaşan Kürtler’de vardır- hatta göçmen olarak Orta Asya Cumhuriyetleri’ne gelip yerleşmiş Kürtlere’de rastlanmaktadır. Kasr-ı Şirin barışı şüphesiz asıl olarak Kürt halkının yaşadığı alanlarda süregiden bir savaşa sonvererek bu topluma rahat bir nefes aldırtacaktır ama, Osmanlı’nın merkezileşme çabaları yeni baskıları ve iç çatışmaları beraberinde getirecektir. Ayrıca İran ve özellikle Osmanlı, aralarında süren çekişmelerde Kürtleri birbirlerine karşı kışkırtıp kullanmayı sürdüreceklerdir. Bunun yanında Kürtler, İran- Rus ve Osmanlı- Rus savaşlarının malzemesi olacaklardır. Hindistan’a yerleşmiş olan İngiliz İmparatorluğu’da süreçlere 1800’lü yılların başından itibaren doğrudan müdahale etmeye başlayacaktır.

 

Osmanlı ile Kürt beyleri arasındaki barış kesintisiz 300 yıl sürmüştür. Bölgede süregiden savaşları ve Kürtlerin kendi içlerindeki kavgaları biryana koyarsak, Kürtler ve Türkler sözkonusu uzun yüzyıllar boyunca barış içinde yanyana yaşamışlardır. İmparatorluğun kan kaybetme, zayıflama sürecine girmesiyle birlikte, Kürt beylerinin haklarına kısıtlamalar getirilmeye başlanmıştır. Kürt toplumu içindeki huzursuzluk ve Osmanlı ile çatışmalar bu nedenle başlamıştır. İlk rahatsızlık belirtileri 1600’lü yıllarda ortaya çıkmış olmakla birlikte, asıl Kürt isyanları ancak 1800’lü yılların başında gözükecektir. Büyük Kürt Şairi Ahmed-i Hani (1651- 1707) sözkonusu huzursuzluğu ve aydınların kafalarındaki özgürlük özlemini şiirlerinde seslendirmiştir ama, Kürt feodalizminin denetimindeki halk arasında sesi yankı bulmamıştır. Kürt tarihçisi Şerefhan, 1597 yılında farsça yazdığı Şerefname’de, Osmanlı İmparatorluğu’na ve Sultan IIIncü Mehmet’e (yönetimi, 1595- 1603) övgüler düzmektedir. Bu satırlar Kürt Beyleri’nin Osmanlı’dan ne ölçüde mennun olduklarını kanıtlamanın ötesinde, güce tapınma, güçlüye sığınarak varlıklarını sürdürme geleneklerininde somut bir göstergesidir. (Aynı karakter, halen Kürtler arasında yaşamakta olan güçlü patriyalkal kültürün yardımıyla -değişik ölçülerde- “modern” görünümlü önderliklerde de sürmektedir ve özgürlüğünü arayan Kürt toplumunun en büyük açmazı üst sınıflardan kalma bu tarihsel kamburda düğümlenmektedir.) Şerefhan’ın övgüler düzdüğü IIIncü Mehmet’in babaannesi Nurbanu Sultan, Musevi; annesi Safiye Sultan ise Venedikli’dir ve saraydaki Venedik kliğini yönetmektedir. IIIncü Mehmet tahta otururken, 19 erkek ve 20’den fazla kızkardeşini sağır ve dilsiz adamlarına boğdurtmuştur. Sarayda iktidar, Hıristiyan kökenli Sultan anaları etrafında oluşan klikler ve yine Hıristiyan kökenli devşirme vezilerle tarafından çevrilen Bizans entrikaları ile belirlenmektedir. Günümüzde olandan beter ölçüde devlet hazinesi soyulmaktadır ve rüşvet almış başını gitmiştir. Kısacası, Osmanlı yönetimi tam bir çürüme süreci içine girmiştir.

 

Kürt beylerinin isyanları

 

Yukarıdaki başlığı taşıyan bölümün yarısından çoğu yazılmıştır ama, tamamlanınca yazıya eklenecektir. Günümüze dek olan gelişmeleri özetleyen yazının tümü kısa sürede bitirilip zengin bir kaynak listesiyle birlikte Simbad’a yerleştirilecektir. Birçok işi birarada yapmak zorunda kaldığım için, biten bölümlerin önceden yerleştirilmesinin yararlı olacağını düşündüm. Şüphesiz yerleştirmiş olduğum bu bölümlere ileride yeni bilgiler ekleyebilirim. Anlatım eleştirilerinize ve katkılarınıza açıktır. 

 

Yusuf Küpeli

 

yusufk@telia.com

 

  • http://www.immi.se/ + http://www.immi.se/encyklopedi/tiki-index.php?page=Kurder (Immigrant-institutet, IMMI,  Encyklopedi om invandring, integration och rasism = Göçmen Enstütüsü, Göçmen Ansiklopedisi, uyum ve ırkçılı)

     

  • Yusuf Küpeli: Det kurdiska folket http://www.immi.se/encyklopedi/tiki-read_article.php?articleId=3
     

  • Yusuf Küpeli: Kurdernas historia

  • http://www.immi.se/encyklopedi/tiki-read_article.php?articleId=4

     

    http://www.sinbad.nu/