Yusuf Küpeli, 1 MAYIS 2016’yı selamlarken Türkiye’de işçilerin ve çocuk işçilerin durumları üzerine kısa notlar

 

(...) Günümüzde 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin üzerinden 36 yıl geçmiş olmasına karşın Türkiye’de mevcut sendikalaşmanın düzeyi içler acısı durumdadır. Kısacası, çalışanların ezici çoğunluğu, çırılçıplak sömürü çarklarının içine sürülmüşlerdir. Ortadoğu’da gelişen kanlı süreçler, bu felaketi daha da derinleştirmektedir...

 

(...)Bu idiaya göre, 2013- 2014 yıllarında toplu sözleşmelerden 891 bin 954 işçi yararlanmıştır. Kısacası, gerçek anlamda sendikalı işçi sayısı 1 milyonun epeyce altındadır ve bu sayı bakanlığın vermiş olduğu toplam işçi sayısının sadece yüzde 7’ye yakın birkısmıdır. Kısacası, çalışanların gerçek sayılarının bakanlık verilerinin çok üzerinde olduğu düşünülecek olursa, ki böyledir, sendikalı işçilerin oranları yüzde 6- 7 civarından fazla değildir, hatta daha da az olabilir...

 

bağlantılı metinler

 

 

1 MAYIS 2016’yı selamlarken Türkiye’de işçilerin ve çocuk işçilerin durumları üzerine kısa notlar

 

“Çocuk işçi” sözü bile durumun acıklı halini, sömürünün acımasızlığını ve yaşananın ne ölçüde insanlık düşmanı olduğunu gözler önüne seriyor. Çocuklar, korunmaya, sevgiye, eğitime, eğitimin bir parçası olan oyuna gereksinim duydukları halde, hem ekonomik olarak ve hem de zaman zaman cinsel olarak hertürlü acımasız bir sömürünün nesnesi olmaktadırlar. Azımsanamayacak sayıda çocuk -zaman zaman işkence düzeyinde- dayak, baskı, şiddet görmektedir. Örneklerine daha çok Afrika gibi aşırı düzeyde sömürülmüş bir kıtada rastlanıyor olsa da, çocuklar, Ortadoğu’da da asker olarak kullanılmakta ve ayrıca kadınlarla birlikte savaşların, iç çatışmaların en büyük kurbanları arasında yeralmaktadır... Türkiye’de genel olarak işçi sınıfının durumu ise, geçmişe göre daha da kötüleşmiştir. Aynı sınıfın geleceği ise -şimdilik- pek aydınlık gözükmemektedir... Bu konulara istatistiki bilgilerle kısa kısa değineceğim...

 

Doğa programlarına bakanlar bilirler... Sözkonusu programları görenler, bir arslanın, veya bir ayının, veya bir başka vahşi yaratığın, veya bir kanatlının, veya herhangi bir primatın, içinde olduğu tüm zor koşullara karşın yavrusunu nasıl besleyip korumaya çalıştığını, bir beklentisi olmadan çocuklarını nasıl kolladığını, onları yaşama nasıl hazırladığını izlemişlerdir. Vahşi doğa da yavruların, yakınları, hemcinsleri tarafından işkence görmeleri, dövülmeleri, sömürülmeleri, cinsel obje olarak kullanılmaları düşünülemez bile. Bu yalın gerçeğe karşın, insanların önemli birkısmı, çocuklar üzerinden vahşice kazanç sağlamaya çalışmakta, çocuğu hertürlü sömürünün nesnesi haline getirmekte, ya da birkısım insan bu acı gerçekleri görmemezlikten gelmektedir...

 

Vahşi doğa da olmayacak kötülüklerin insan soyu arasında yaşanıyor olmasının başlıca nedeni, azami kâr motivasyonu ile işleyen emperyalist-kapitalist sistemdir- şüphesiz bu sistemden önce de, sınıflı topluma geçişten beri Pandora’nın kutusu devrilmiştir, kötülükler giderek yaygınlaşmıştır, ama içinde yaşamakta olduğumuz sistem de sözkonusu gerçek zirveye ulaşmıştır... İnsanlar, ekonomik-toplumsal dengesizliklerin, sınıfsal uzlaşmazlıkların, yaşanan toplumsal kötülüklerin temelinde durduğunu görmelidirler. Şüphesiz birçok insan -sosyal yaşamı krize sürükleyen- bu gerçeği görmektedir. İnsanlar, aynı sistemin, toplumun ve bireylerin ruhsal yapılarını bozuyor olmasının farkında olmalıdırlar. İnsanlar, sisteme egemen güçleri, uluslarüstü tekelleri motive edenin azami kâr  hırsı olduğu, hem ulusal ve hem de uluslararası düzeyde yansıyan sosyal-ekonomik uzlaşmazlıkların kanlı savaşları üretiyor olduğunu ve aynı gücün dünyamızın geleceğini de tehdit ettiği görmelidirler. Beyinleri sermaye güçleri tarafından teslim alınmamış aydınların bu gerçekleri gördükleri bellidir...

 

Bir yandan kanlı çatışmalar, yoğun işsizlik, yığınsal göçler, işçi ve çocuk sömürüsü tüm acımasızlıkları ile sürerken, diğer yandan gerçeklerin insan bilincine yansımasını engellemek için yapılan din istismarları, egemen güçlerin terör manipülasyonları, dikkatleri birtakım -kontrol altındaki- terör olaylarına çekerek gündem değiştirme operasyonları dikkatleri çekmektedir. Egemen güçler tarafından kullanılabilir efsaneler üretme olayları, kitleden kopuk terörün sahte kahramanlarını, canice cinayetler işlemiş birtakım hastalıklı kişileri “devrimci” gibi yansıtmaya çalışarak gerçek yığınsal politik ve ekonomik mücadeleleri, emekçi halkın demokratik mücadelelerini temellerinden dinamitleme çabaları dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu çabalarla gençleri yeni uçurumlara sürükleyerek demokratik direnişi bölüp parçalama operasyonları dikkatleri çekmektedir...

 

Ruhu üç kuruşa teslim alınmış birtakım inançsızların; magazin budalaları gibi kişisel reklamlarının ötesinde düşünceleri olmayan toplumsal anlamda sorumsuzların; geçmişte devletin servislerinin kontrolu altında karışmış oldukları kitleden kopuk bazı terör eylemleri ile faşizan askeri müdahalelere gerekçeler üretmiş zavallıların; eylemleri ile işçi haklarının, demokratik hakların kolayca budanmalarına zemin hazırlamış günün konu mankenlerinin halen birtakım egemen güçlerce kullanılmakta oldukları dikkatlerden kaçmamaktadır. Geçmişin ajanprovokatörlerini de bu reklamcı sorumsuzların aralarına katarak “devrim” defileleri örgütleyen egemenler, “devrimci” rolünde toplumsal podyuma çıkarttıkları bu sorumsuz zavallıları kullanarak, devrim kavramını tamamen sulandırmaktadırlar. Egemen güçler, bu konu mankenlerini kullanarak, devrimci düşüncenin ilgilenmesi gereken asıl toplumsal sorunları kolayca halının altına süpürmekte, gençlere yeni terör tuzakları hazırlamaktadırlar... Egemenler, sözkonusu tuzaklarla gerçek işçi mücadelelerini, demokratik mücadeleleri dikkatlerden kaçırma, çalışanların kendi aralarındaki ve aydınlarla olan bağlarını bölüp parçalama, gerici faşist yasalara “gerekçeler” üretme, sosyalist düşünceyi -geçmişte olduğu gibi- gelecekte de yığınlardan kopartma provokasyonları örgütlemektedirler... Umarım tüm bu gerçekler dikkatleri çekmektedir.

 

Günümüzden tam 127 yıl önce, 1889 yılında Paris’te toplanan İkinci Enternasyonal’in kongresinde alınan kararla, 1 Mayıs, işçilerin uluslararası dayanışma ve mücadele günü olarak kabuledilmiştir. Yine aynı kongrede, 8 saatlik işgünü talep edilmiştir (daha geniş bilgi işin bak: Yusuf Küpeli, İşçilerin günü 1 mayıs ; İlk gösteriden 121 yıl, ve 1 Mayıs 1977’den 30 yıl sonra 1 Mayıs işçi bayramı ve işçilerin mücadeleleri üzerine kısa notlar  ; Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI )

 

Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde ilk kez 1909 yılında kutlanan 1 Mayıs, Cumhuriyet Türkiyesi’nde 1924 yılında yasaklanmıştır... Grevli-toplu sözleşmeli sendikal hakların kazanılması için 1960’li yılları, 1 Mayıs günlerinin kutlanabilmesi için de 1970’li yılları beklemek gerekmiştir (daha geniş bilgi için bak: İlk gösteriden 121 yıl, ve 1 Mayıs 1977’den 30 yıl sonra 1 Mayıs işçi bayramı ve işçilerin mücadeleleri üzerine kısa notlar )... Bundan tam 39 yıl önce, 1 Mayıs 1977 günü, işçilerin birlik ve dayanışma günü yaklaşık 500 bin kişinin katılımı ile en yığınsal biçimde İstanbul-Taksim meydanında kutlanırken, katılımcıların üzerlerine uzun namlulu silahlarla ateş açılmıştır. Olay yerinde 37 emekçi yaşamını yitirmiştir. Bu planlı saldırıyı gerçekleştirmiş olanlar, açığa çıkartılmamışlardır. Çünkü, devletin çekirdeğindeki faşist güç kendi kuyruğunu ısıramazdı... Taksim halen, günümüzde de işçi sınıfına yasaklı olurken, din istismarcısı mevcut siyasi iktidar, emekçi düşmanı yüzünü belli etmektedir... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, Yusuf Küpeli, İlk gösteriden 121 yıl, ve 1 Mayıs 1977’den 30 yıl sonra 1 Mayıs işçi bayramı ve işçilerin mücadeleleri üzerine kısa notlar  )

 

Türkiye işçi sınıfı, 15- 16 Haziran 1970 günü gücünü göstermiştir... Daha önce sinbads.nu’de yazmış olduğum gibi, Demirel Hükümeti, krizin yükünü işçi sınıfının sırtına kolayca yükleyebilmek, Türkiye’nin iş yaşamını tekrar 1950’li yılların tamamen anti- demokratik ortamına çekebilmek amacıyla, 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nu değiştirmek için harekete geçmişti... Çogunluğu DİSK’e bağlı olan işçiler, İstanbul ve İzmit gibi büyük endüstri merkezlerinde 15 Haziran 1970 sabahı işbaşı yapmayıp eylem başlattılar. İstanbul’da, Kartal, Bakırköy, Levent, Topçular, Sağmalcılar, Gebze gibi yerlerde bulunan fabrikalardaki işçiler ve yine İzmit’te 115 fabrikadan işçiler ters yönlerden aynı istikamete doğru düzenli bir şekilde yürüyüşe geçtiler. Yolları üzerinde bulunan fabrikalardaki işçilerde onlara katıldığı için, yürüdükçe sayıları artmaktaydı... İlerleyen işçiler, polis barikatını aşarak Kadiköy’de birleştiler. İşçiler, polisin açtığı ateş sonucu bir arkadaşlarını yitirmişlerdi... Sonuçta, Demirel Hükümeti’nin değiştirmek istediği 274 ve 275 sayılı yasalarla ilgili değişiklik önerileri gerçekleşmeyecekti. Örgütlü yığınsal demokratik güçlerini gösteren işçiler kazanmışlardı... (daha geniş bilgi için bak: Yusuf Küpeli, 15- 16 HAZİRAN 1970 BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ ÜZERİNE KISA NOTLAR  )

 

Egemen güçlerin, bunlara bağlı yerli ve yabancı servislerin, devletin çekirdeğinde duran tamamen yasadışı faşist örgütlenmenin Türkiye işçi sınıfına yönelik karşı saldırıları, komploları bitmeyecekti... İlk saldırı, ilk büyük provokasyon, yukarıda ifade edilmiş olduğu gibi, 1 Mayıs 1977’de yaşanacaktı. İşçi sınıfı ve yandaşı halk, dehşet verici terör ile ürkütülüp dağıtılmaya çalışılmıştı... Gerçekten de bundan sonraki ve daha sonraki 1 Mayıs’lar aynı büyüklükte olmayacaktı...

 

İşçi sınıfının, emekçi halkın, tüm çalışanların ve işsizlerin politik, demokratik ve ekonomik mücadelelerine yönelik asıl büyük darbe, gençliğin haklı yığınsal mücadelesinden kopartılan bazı ufak gurupların -devletin servislerinin tamamen kontrolunda- kitlelerden kopuk terör eylemlerine itilmeleri ile gerçekleştirilecekti. Bu denetim altında ve kitleden kopuk ucuz terör eylemleri, olduklarının bin katı büyütülerek ve sanki ortada gerçek örgütler varmış gibi yansıtılarak sansasyonel biçimde duyurulacaklardı. Böylece egemen güçler, onların cuntaları, halkın tüm demokratik ve ekonomik haklarına saldırabilmenin “gerekçeleri”ni de üretmiş olmaktaydılar. Sadece demokratik sosyalit harekete vurulmuyor, aynızamanda tüm demokrasi güçleri kitlelerden izole ediliyordu...

 

Bazıları askeri darbecilerle gizli ilişkiler içinde olan, rahatca ikili oynayabilen, hızlı kişisel kariyer peşinde hertürlü entrikaya hazır olan çürük yumurtalar kullanılıp yokedilirlerken, 12 Mart askeri müdahalesi iyice sağa çekilecekti... Kitleden kopuk terörün sürmesini isteyen “kontragerilla” örgütlenmesinin yardımları ile yaratılan içi tamamen boş efsanelerle, 12 Mart sonrasının, 1970’li yılların ikinci yarısının terör eylemlerine zemin hazırlanacaktı. Böylece “sosyalist” hareket bilimsellikten ve kitlelerden kopartılırken, 12 Eylül müdahalesi için sahte “gerekçeler” üretilmiş olacaktı... Hedef, sosyalit hareketin iğdiş edilip devlet servislerinin ideolojik ve fili denetimi altına sokulmasının çok ötesindeydi. Öncelikli hedef, tüm işçi sınıfının ve çalışanların boyunduruk altına alınmaları, ekonomik ve demokratik hak mücadelelerinin bastırılması, yerli-yabancı egemen güçlerin azami kârlarının garanti altına alınması idi... 12 Mart müdahelesi bu hedefe sınırlı ölçüde ulaşılabilecekti... Terör bahanesi ile gelen 12 Eylül 1980 müdahalesi ise, çalışanlara asıl darbeyi vuracak, -büyük ölçüde iğdiş edilmiş olan- politik örgütlenmeleri dağıtmanın ötesinde, tüm sendikal hakları da budayacak, sendikalaşmayı çok büyük ölçüde zorlaştıran yeni sendika yasaları getirecekti...

 

Günümüzde 12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin üzerinden 36 yıl geçmiş olmasına karşın Türkiye’de mevcut sendikalaşmanın düzeyi içler acısı durumdadır. Kısacası, çalışanların ezici çoğunluğu, çırılçıplak sömürü çarklarının içine sürülmüşlerdir. Ortadoğu’da gelişen kanlı süreçler, bu felaketi daha da derinleştirmektedir...

 

İçinde olduğumuz 2016 yılının başlangıcında basına yansıyan verilere ve aynızamanda Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre, 20 işkolunda yaklaşık 12 milyon 664 bin işçi çalışmaktadır. Bunların 1 milyon 514 bin kadarı sendikalıdır. Yani, resmi verilere göre sendikalı işçilerin oranı yüzde 11’den biraz fazladır. Bunun ne ölçüde düşük bir oran olduğunu söylemeye gerek yoktur herhalde. Bir de mevcut yasalara göre sendikaların bölünmüşlüğü, toplam sayıları 166’ya varan sendikadan 111’inin işkolu barajını aşamadığı, bunların sendikalı işçilerin yüzde 5’e yakınını içlerinde barındırdıkları dikkate alınırsa, sendikalı gözüken işçilerin önemli birkısmının toplu sözleşme kapsamı içinde olmadığı, sözde sendikalı oldukları rahatca anlaşılır...

 

Çalışma bakanlığına ait yukarıdaki verilerin hatalı olduğunu iddia edenler, toplu sözleşmelerden yararlanan işçi sayısını ölçü almaktadırlar. Haklı olarak onlar, gerçek anlamda sendikalı işçi sayısının toplu sözleşmelerden yararlananlarla sınırlı olduğunu iddia etmektedirler. Bu idiaya göre, 2013- 2014 yıllarında toplu sözleşmelerden 891 bin 954 işçi yararlanmıştır. Kısacası, gerçek anlamda sendikalı işçi sayısı 1 milyonun epeyce altındadır ve bu sayı bakanlığın vermiş olduğu toplam işçi sayısının sadece yüzde 7’ye yakın birkısmıdır. Kısacası, çalışanların gerçek sayılarının bakanlık verilerinin çok üzerinde olduğu düşünülecek olursa, ki böyledir, sendikalı işçilerin oranları yüzde 6- 7 civarından fazla değildir, hatta daha da az olabilir...

 

T 24 yazarı Aziz Çelik’in 2015 başında belirttiği gibi kamu görevlileri dışında ücretlilerin sayısı 14 milyon 600 bin civarında ise, sendikalaşma oranı daha da düşük olmaktadır. Şüphesiz bir de tüm güvencelerden yoksun olarak kayıtdışı çalışanlar vardır... Kısacası Türkiye, çalışanlar açısından derin bir bataklık durumundadır... Olaya bu pencereden bakınca, ülkede 20 milyonu aşkın insanın açlık sınırında yaşamakta olduğu ile ilgili veriler inandırıcı olmaktadır (Açlar, ya da kuru ekmek-patatese talim edenler, TV kanallarının hemen hemen hepsinde boygösteren yemek programlarına, çeşit çeşit kebablara, kuzu dolmalarına, tatlılara bakarak karınlarını doyurabilirler, diyenler olabilir. Sistemin “devrim” defilelerinde boygösteren “şanlı devrimciler”de, vaktiyle nasıl “devrim” yapmış olduklarını anlatarak halkın sorunlarına “çözüm” bulabilirler...)

 

Daha önce de sinbad.nu’de defalarca yazmış olduğum gibi, Türkiye’de iş kazalarında, daha doğrusu iş cinayetlerinde -bir yıl içinde- yaşamlarını yitirenlerin sayıları, aynı yıl içinde PKK ile yapılan çatışmalarda yaşamlarını yitirenlerden çok daha fazladır... İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’ne göre, 2015 yılı içinde iş kazalarında (iş cinayetlerinde) 1730 işçi yaşamını yitirmiştir. Bunların 120 tanesi kadın, 63 tanesi ise çocuktur... İş cinayetlerinde ölen çocukların 18 tanesi, 14 yaşın altındadır. Ölenlerin 45 tanesi, 15- 17 yaş arasındadır. İş cinayetlerinde yaşamını yitiren çok genç işçilerin, 18- 27 yaş arasındaki işçilerin sayıları, 275’dir. Bunların dışında, kazalarda yaşamını yitiren 800 işçi, 28- 50 yaş gurubundadır. Benzer şekilde yaşamını yitirmiş olan 444  işçi ise, 51 ve daha üst yaş gurubundadır. Aynı şekilde ölmüş olan 148 işçinin yaşları ise tesbit edilememiştir... Şüphesiz bu sayılar, bilinebilenlerdir, istatistiklere yansımış olanlardır...

 

Birgün bakıyorsunuz, gazetelerde, TV kanallarında, kömür madeni çöktü, yüzlerce işçi yerin altında mahsur kaldı ve sonuçta kurtarılamadılar, tarzında haberler vermektedirler. Eğer üç kuruşluk masraf daha yapılsa idi bu kazalar (daha doğrusu cinayetler) önlenebilirdi, haberleri gelmektedir. İş müfettişleri rüşvet yemeyip doğru raporlar verselerdi, ya da doğru raporlar dikkate alınsa idi, bu ölümler olmayabilirdi, haberleri bunları izlemektedir... Üst üste gelen asansör düştü 10 işçi, 15 işçi yaşamını yitirdi, haberleri ise, basında en sık rastlananlardandır. Neymiş, bakımı yapılmamış, doğru yapılmamış vs. Hak arayacak ciddi bir sendikalaşma olmayınca, yönetenler azami kazanç peşindekilerin adamları olunca, insan yaşamının bir değeri olmayınca, “iş kazası” gibi gözüken bu cinayetlerin sorumluları da birtürlü bulunamamaktadır. İşlenen cinayetlerin bir müeyyidesi (yaptırımı), dişe dokunur bir yaptırımı olmamaktadır... Kurbanın yakınlarının feryatları, figanları arasında olay kısa sürede kapatılıp unutturulmaktadır. “Sorumlu kim?, suya düştü; su ne oldu?, inek içti; inek ne oldu?, dağa kaçtı...”, denip cinayetler sürdürülmektedir...

 

Ciddi bir sendikalaşmanın olmayışı, sendikalı işçi sayısının düşüklüğü bir yana, en büyük sendikal örgütlenmelerin bölünmüşlükleri ve bunların büyük parçalarının siyasi iktidarın koltuğu altına sığınıyor olması, işçilerin yararlarından kopuk olmaları, işçi sınıfı açısından yaşanan kötülüklerin bir diğer önemli nedeni olmaktadır...

 

Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre, Türkiye’de, dört sendika konfederasyonu bulunmaktadır. Bunların en büyüğü olan Türk-İş’e kayıtlı 800 bini aşkın işçi varken, İslamcı ve siyasi iktidara bağlı olarak tanınan Hak-İş’in 400 bini aşkın üyesi bulunmaktadır. Hak-İş gibi olduğu iddia edilemese de, Türk-İş’in de mevcut siyasi iktidarlarla, sermaye güçleri ile uzlaştığı rahatça söylenebilir. Mevcut sendikal konfederasyonlar içinde işçi sınıfına en yakın olan, diğerlerine göre çok daha mücadeleci olan DİSK’in ise, sadece 144 bini biraz aşkın üyesi bulunmaktadır. Anlaşılan, 12 Eylül askeri müdahalesinin bu sendikayı kapatıp mallarına el koymuş olmasının ardından DİSK, ancak bukadar toparlanabilmiştir... Ne olduğunu bilemediğim Aksiyon-İş’in, ancak 29 bini biraz aşkın üyesinin bulunduğu belirtilmektedir...  Kayıtlı işçilerin yüzde 6 veya 7 kadarı sendikalı iken, bu sendikalıların en büyük diliminin siyasi iktidara, sermaye güçlerine yakın olması, işçi sınıfının hak arayışları önündeki bir başka engeldir...

 

Basına, t 24.com.tr/haber’in 19 Kasım 2014 tarihli sayısına göre, dünyamızda kayıtlı  168 milyon çocuk işçi varken, 2014 yılı itibariyle Türkiye’de kayıtlara geçmiş 893 bin çocuk işçi bulunmaktadır. Her beş çocuktan biri çalışmaya zorlanmaktadır... Aynı habere göre, Türkiye’de,  aynı yılın ilk 9 ayında 42 çocuk işçi yaşamını yitirmiştir ve dünyamızda her 5 dakikada bir çocuk öldürülmektedir. Bu satırları yazanın sözkonusu bilgiye eklemek istediği gerçek, BM kaynaklarına göre dünyamızda, günde, yaklaşık 17 bin çocuğun açlık ve yetersiz beslenme nedeniyle ölmekte olduğudur. Şüphesiz bu da bir cinayettir ve faili de bellidir. Günde yaklaşık 17 bin çocuğu açlıktan öldürenler, azami kazanç hırsları ile toplumsal uçurumları giderek derinleştiren uluslarüstü tekellerdir, onların hükümetleridir. Çocuk katilleri, kazançlarını eğitime, sağlığa, insanların yeme-içme-barınma gibi temel gereksinimlerine değil de silaha, ölüme yatıran emperyalist tekellerdir, bu tekellerin hükümetleridir...

 

Türkiye’de çalışan çocukların ezici çoğunluğu eğitim haklarından tamamen yoksundurlar. Bunların yaş ortalamaları 11 (onbir) olmaktadır. Hatta, çok daha küçük yaşta çocuklar tarım işçisi olarak kullanılmaktadırlar. Çocuklar yetişkinler gibi sigorta kapsamına alınmadıkları için, daha tatlı kazançlara alet edilebilmektedirler. Sözkonusu tarım işçisi çocuklar daha çok Diyarbakır, Mardin, Urfa, Batman, Şırnak gibi illerden gelmektedirler. Çocukların çoğu, mevsimlik tarım işçileri olarak aileleri ile Çukurova’ya ve batı illerine gelmektedirler. Çalıştırılan çocukların yüzde 44 kadarı tarım işçisidir...

 

Yapılan araştırmalara göre, bu çocukların önemli birkısmı cinsel tacizlerin kurbanları olmaktadırlar. Çocukları, özellikle çalıştırılan çocukları koruyan bir yasa olmadığı gibi, insanlık dışı çocuk işçiliğine “dur” diyen bir hükümet te ortada yoktur. İzmir milletvekili Musa Çam’ın 1 Şubat 2016 tarihli basına yansımış ifadesi ile... “(...) Çocuk işçiliği her geçen yıl artmış ve binlerce çocuk eğitimin dışına itilmiştir. 13 yaşındaki kimya işçisi Ahmed’in plastik enjeksiyon makinesine sıkışarak can vermesi, hastahane kayıtlarına ‘trafik kazası’ olarak geçirilmiştir. Patrona açılan dava, 30 bin TL para cezası ile sonuçlanmış ve bunun ödenmesi de 24 takside bağlanmıştır. Bu durum, Türkiye’de varolan çocuk işçiliği gerçeğinin özetidir...” Söz konusu gerçek, iç acıtıcıdır... İş yasında yeralan ilk okulu bitirmiş olma şartı görmezlikten gelinmektedir...

 

Sendikal konfederasyon DİSK’in verilerine göre, 2006- 2012 yıllarında Türkiye’de çocuk işçi sayısı yüzde 63.6 oranında artmıştır. Aynı rapora göre çocukların önemli kısmı ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırılmaktadır. DİSK’in sözkonusu raporuna göre, 2014 yılı itibariyle Türkiye nüfusunun 23 milyona yakını çocuktur. Aynı rapora göre, 2012 itibariyle çocuk işçi sayısı 893 bindir (yukarıdaki verinin aynısı). Çocuk işçilerin çocuk nüfusuna oranları yüzde 6’ya çok yakındır- bu oranın 2006 yılında da aynı olduğu dikkate alınırsa, bir iyileşme olmadığı rahatça anlaşılır... Bir de istatistiklere girmeyen çocuk işçiler mevcuttur. Aile işlerinde karşılıksız olarak çalıştırılan çocukların toplam çocuk nüfusuna olanları yüzde 49’u aşkındır... Aynı DİSK raporuna göre, yoksulların yüzde 44’ü aşkın kısmını çocuklar oluşturmaktadır...

 

DİSK’in 2015 yılı esas alınarak hazırlanmış bir başka raporuna göre, okula gitmeyen çocuklar için haftalık çalışma süresi 54 saat olmaktadır. Eğer haftada 5 (beş) iş günü olduğu gerçeğini temel alırsak, bu çocukların günde 11 saate yakın çalıştırıldıklarını düşünebiliriz. Ya da onlar, haftanın her günü çalıştırılmaktadırlar... Çalışan sözkonusu çocukların yüzde 3.4’ü ya yaralanmışlardır, ya da sakatlanmışlardır (DİSK’in Maden-İş sendikasında organizatör olarak çalıştığım 1968 yılındaki deneyimlerimden, iş güvenliğinden uzak ilkel dökümhanelerde yaşanan patlamalar sonucu birçok cocuğun yaralanıp sakatlandıklarını biliyorum. – Y.K.) Aynı DİSK raporuna göre, çalıştırılan çocukların üçte birine iş yerlerinde yemek verilmemektedir. Çaslıştırılan çocukların yarısı da ayda 400 TL’nin altında ücret almaktadırlar. Bu durumun kölelik koşullarından da kötü olduğunu ifade etmeye bile gerek yoktur sanırım... Bir de taşeron işçi sorunu vardır ve bu durumun düzeltildiği söylemi, bir masaldan ibarettir...

 

İçsavaş nedeniyle yurtlarını terketmek zorunda kalarak Türkiye’ye sığınmış olan Suriyeli insanların, “Saldım çayıra, mevlam kayıra!” politikaları sonucu iş pazarı üzerinde yaratmış oldukları olumsuz baskılar sözkonusudur. Şüphesiz bu, işçiler ve işsizler açısından olumsuz bir baskıdır...

 

Veli Toprak’ın 26 Aralık 2015 tarihli “Sözcü” gazetesinde yazdığına göre, “Resmi verilerle Türkiye’de 3 milyon 103 bin işsiz varken, hükümet Suriyeli göçmenlere çalışma izni vermeye hazırlanmaktadır...” Bu satırları yazana göre, bir kez, resmi verilerin yansıttığı işsiz sayısının çok üzerinde işsiz bulunmaktadır... Suriyeli insanlara çalışma izni verilmesi ve zaten bunları çok büyük kısmının alabildiğine düşük ücretlerle kayıt dışı çalışıyor olmaları, işsizler için bir olumsuzluk olduğu kadar, işçiler ve sendikal mücadele için de bir olumsuzluktur. Bu, iş pazarında ücretlerin aşağıya çekilmesine yarayan bir durumdur. Yerinden-yurdundan edilmiş Suriyeli insanlara, “çalışmayın”, “aç kalın” denemez şüphesiz. Fakat sonuçta sözkonusu durum, işçilerle ilgili sorunları daha da karmaşık hale getirmekte, sömürünün yoğunlaşmasına yardımcı olmaktadır. Hükümet ise sorunu -Suriyeliler dahil- tüm çalışanların yararına çözme çabası içinde değildir... Aynı metne göre, çoğunluğu çocuk olan 400 bin Suriyeli, kaçak olarak, kayıtdışı çalışmaktadır...

 

Diğer yandan, 3 Eylül 2015 tarihli basın haberlerine göre, parası olan Suriyeli göçmenlerin kurmuş oldukları firma sayısı 10 bini aşmıştır. Bunların sadece 2 827 tanesi kayıtlara geçmiştir... Kayıtsız firmaların kayıtlı, sigortalı işçi çalıştırmayacakları herhalde bellidir...

 

Uzun sözün kısası, tüm çalışanların, Türkiye işçi sınıfının sorunları çok büyüktür, ama malesef bu insanların haklarını yeterince savunabilecek örgütlenmeler yoktur...

 

Biraz mürekkep yalamış olanlar, aydınlar, düşünmek zorundadırlar... Aydınlar, emekçi halka, işçi sınıfına en büyük zararları vermiş olan kitlelerden kopuk terörün sahte kahramanlarının uydurma öyküleri ile afyonlanmak yerine, halkın gerçek sorunlarına kafa yormalıdırlar. Aydınlar, devletin servislerinin kucağına oturmuş vaziyette saçma terör eylemleri ile halkı sosyalist düşüncelerden uzaklaştıran, gerici faşist yasalara “meşru mazeretler” oluşturan zavallıların gerçek dışı öyküleri ile afyonlanmak yerine,  enerjilerini işçi sınıfının, tüm emekçi insanların sorunlarının çözülebilmesi ve bu insanların kendileri için örgütlenebilmeleri yolunda harcamalıdırlar. Aydınlar, halkın gerçek yararlarına yönelik olarak örgütlenebilirlerse, doğru bir iş yapmış olurlar.

 

İşçi sınıfının birlik ve mücadele günü olan 1 MAYIS’ı içtenlikle kutlarım

 

Yusuf Küpeli

28 Mayıs 2016

yusufk@telia.com

 

bağlantılı metinler

 

Yusuf Küpeli, PROLETARYANIN DEVRİMCİ ENTERNASYONAL MÜCADELESİNİN VE DÜŞÜNCE SİSTEMİNİN IŞIĞINDA TÜRKİYE PROLETARYASININ MÜCADELESİNDEN KESİTLER VE 15- 16 HAZİRAN 1970 İŞÇİ DİRENİŞİNİ DOĞRU ANLAMA VE ANMA ÇABASI

 

Devrimin 50nci yılında 1 Mayıs kutlaması, ve Kuba ile dayanışma toplantısı

 

Yusuf Küpeli, İlk gösteriden 121 yıl, ve 1 Mayıs 1977’den 30 yıl sonra 1 Mayıs işçi bayramı ve işçilerin mücadeleleri üzerine kısa notlar

1- kanlı trajedi ve başlangıç üzerine kısa not

 

Yusuf Küpeli, 15- 16 HAZİRAN 1970 BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

 

 

İşçilerin günü 1 mayıs

 

Yusuf Küpeli, 15- 16 HAZİRAN 1970 BÜYÜK İŞÇİ DİRENİŞİ ÜZERİNE KISA NOTLAR

a- 15- 16 Haziran 1970’e uzanan süreç üzerine çok kısa anımsatmalar,

b- 15- 16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi,

 

Yusuf Küpeli, İşçilerin ve tüm çalışanların 1 Mayıs birlik ve dayanışma günü, yaşananlar, yalanlar, ve çürüme üzerine kısa bazı notlar

Türkiye işçi sınıfı, 2011 yılı 1 Mayıs’ına, sendikalı işçi sayısında belirgin bir azalma ile girmekte. Sözkonusu gelişme, 24 Ocak kararlarının ve Washington bağlantılı 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ülke ekonomisine ve politikasına dayatmış olduğu büyük sermaye yanlısı ve işçi-emekci düşmanı yeni hukuki yapılanmadan ve baskılardan ayrı düşünülemez...

(...) 2009 yılında Türkiye toplumunun yüzde 18.8’i, yani 12 milyon 751 bin kişi yoksulluk sınırının altında yaşamaktaydı. Bu, kişi başına günde 2.15 dolar civarında bir harcama anlamına gelmektedir...

(...) Sendikaların daha güçlenmeleri, sendikalı işçi sayısının artması, işçilerin ekonomik ve demokratik hakları için mücadele etmeleri olumlu gelişmelerdir ama, sorunun çözümü, halkın özlediği ekonomik ve politik özgürlükler, ileri demokratik haklar, ancak politik arenada, politik mücadele ile elde edilebilirler.  metnin tamamı için tıkla

Bağlantılı metinler:

İşçilerin günü 1 mayıs

 

Yusuf Küpeli, İlk gösteriden 121 yıl, ve 1 Mayıs 1977’den 30 yıl sonra 1 Mayıs işçi bayramı ve işçilerin mücadeleleri üzerine kısa notlar

 

 

http://www.sinbad.nu/